Ana Sayfa Blog Sayfa 6263

İtalya’da anayasa değişikliği için referanduma gidiliyor

Dün akşam toplanan Bakanlar Kurulu’nda alınan karara göre, Matteo Renzi’nin daha önce Ekim ayında olacağını söylediği referandum 4 Aralık’ta yapılacak.

Referanduma gidilmesini sağlayarak siyasi geleceğini riske atan Başbakan Renzi, halkın anayasada değişiklik yapılmasına onay vermemesi halinde istifa edeceğini duyurmuştu.

Ne var ki, 2014 yılının Şubat ayından beri başbakanlık koltuğunda oturan Renzi, yapılan kamuoyu yoklamalarında “evet” ve “hayır” oylarının başa baş olduğunun ortaya çıkmasının ardından, siyasi geleceğini bu referanduma bağlamanın, durumu kişiselleştirmenin hata olduğunu dile getirmeye başlamıştı.

Referandum tarihinin belirlenmesinin ardından açıklamalarda bulunan Renzi, “Mücadele şimdi başlıyor. Bu İtalya değişmeli ve son 20 yıldır onun büyümesini engelleyen olağan şüphelilerin, bataklığın esiri olmamalı. Daha istikrarlı ve sade bir ülke istiyoruz” ifadelerini kullandı.

YASAMA DAHA HIZLI OLACAK

Bu arada, muhalefet ve Renzi’nin lideri olduğu Demokrat Parti’den (PD) bazı isimler bu reforma karşı çıkıyor.

Parlamentodan onay almış olan anayasada yapılması planlanan değişikliklerde, iki kanatlı parlamentonun üst kanadı olan Cumhuriyet Senatosu’nun yetkilerinin törpülenmesi ve koltuk sayısının 315’ten 100’e düşürülmesi de öngörülüyor.

İtalya’daki yasaların, parlamentonun her iki kanadınca da onaylanması gerekiyor. Bu nedenle hükümetler, faaliyetlerinde zorluklar yaşıyordu.

Söz konusu reforma göre, Senato’nun her yasayı onaylaması gerekmeyecek ve böylece yasama daha hızlı yapılacak.
Esma ÇAKIR / ROMA (DHA)

Can nöbetindeki Aleviler

TURAN ESER

“Sevgi muhabbet kaynar yanan ocağımızda,
Bülbüller şevke gelir gül açar bağımızda,
Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda,
Aslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda…”
Hacı Bektaş Veli

AKP iktidarı iç ve dış politikada mezhepçi bir köprü kurup, “durmak yok yola devam” diyerek yürüyor. Siyasette ve uygulamadaki mezhepçiliğin adını İstanbul’da 3. Köprü’ye, Ankara’da GATA’ya veriyorlar. Yavuz Sultan Selim ve Sultan Abdülhamid!

Ecdatlarından ilham alıp onlara kulak verdiler. Onların huyundan ve suyundan gidiyorlar.

Huzurun yolunu demokrasi, hukuk, laiklik, çoğulculuk değil, mezhepçilikte buluyorlar.

İşte bu mezhepçilik Türkiye’yi Ortadoğulaştırdı. Kan gölüne çevirdi. Şimdi herkes tedirgin ve endişeli bekleyiş içinde.
Kutuplaşmalar giderek keskinleşiyor. Ve bu gidiş iyi değil.

“Demokrasi nöbeti” altındaki iktidar nöbetleri, can nöbetindeki Alevileri endişeli ve tedirgin bekleyişin ön sıralarına sokuyor.
Bugün Alevilerin yoğun yaşadığı Mamak’ta Alevilerin, Kürtlerin evleri işaretleniyor. Gaziantep, Maraş ve Adıyaman gibi kentlerde örgütlenmiş İŞİD hücrelerinin, ne türden toplumsal tahribatlar yaratacağını, yaşadığımız katliamlarda gördük. Endişe verici boyuta ulaşan tehlikenin farkındayız, fakat AKP aynı kaygıyı taşımıyor.

Sadece iktidar değil, toplumsal muhalefet dinamikleri bile anlam veremediğim bir ürkeklik ve dağınıklıkla süreci izlemeyi terci etmiş.

Mamak’ta kapısı işaretlenmiş Aleviler, Gaziantep’te hedefe konulmuş Aleviler, hükümetin IŞİD karşı aldığı tedbirlere güvenmiyor. Kendi can güvenliğini kendisi sağlamak için 24 saat nöbet tutuyor.

Alevilerin katline yeminli IŞİD ve diğer cihadistlerin Türkiye’de örgütsel, sosyolojik ve siyasal zemin bulmasına AKP hükümetinin yol açtığına inanıyorlar.

AKP, mezhepçi köprülerinin temelini 16. yüzyılda atan Yavuz Sultan Selim’in yolundan yürüyor.

Aleviler Yavuz’u sevmez. Bu nedenle bu mezhepçi zihniyetin devamcısı olanlara da mesafelidir. Yavuz ismi, Anadolu’da Kızılbaşlara ve Lazkiye’de Arap Alevilerine, katliam, zulüm, acı ve kıyımı hatırlatır.

Yavuz 1514’te Anadolu’da 40 bin Kızılbaşı, 1516’da Hama’da, Humusta, Şam’da binlerce Arap Alevisi’ni katletmiştir.

Bugün Yavuz’un Cihatçı torunları, “Yavuz Sultan Selim Birliği” kuruyor. Aralarında “Fatih Sultan Mehmet Tugayı”, “Sultan Abdülhamit Tugayı”da var. Onları Suriye’de Alevi köylerine yönelik gerçekleştirdikleri katliamlardan tanıdık.

Ecdatların isimleri sadece köprülere ve hastanelere değil, cihadist tugaylara veriliyor. Alevilerin tarihsel belleği silinmeyen bu resim, Alevilere “tarih tekerrür mü ediyor?” diye sorduruyor.

Aleviler endişeli
IŞİD ve diğer cihadist terör grupları toplumsal çatışmayı, önce Alevileri hedefleyerek tetikleyecek riskin adıdır. Aleviler tehlikenin farkında ve hükümeti defalarca uyarmıştır.

Gaziantep’teki IŞİD örgütlenmesinin Alevi, Kürt ve Türkmen köylerinin listesini çıkardığı ve bu bölgelerde keşif yaptığı, Gaziantep’te bulunan cemevinin çeşitli açılardan fotoğraflarını çektiği biliniyor.

Kısacası devletin elindeki tüm istihbarat bilgilerine ve en son Gaziantep’te bir düğün gecesindeki insanlığa yönelik katliama rağmen, IŞİD’in Gaziantep cemevi ve o bölgelerde yaşayan Alevilerin can ve mal güvenliğine dair endişelere ve tedirginleri ortadan kaldıracak adım atılmamıştır.

Gerek İŞİD’in, gerekse IŞİD sever çevrelerin Alevi ve cemevi algısının sonucu Aleviler ve cemevleri hedef durumuna getirilmiştir. Bugün Türkiye’deki birçok siyasal İslamcı birçok dergi, gazete ve TV yayınlarında, cihadist severlik örgütleniyor.

Türkiye’de nüfusun %8’i boşuna IŞİD’e sempati duymuyor. Bu yayınlarla bu cihadist severlik örgütleniyor.

AKP hükümeti bu durumun siyasi sorumlusudur. AKP ve siyasal İslamcı kesimlerin mezhepçi politikaları ve uygulamaları Aleviliği ve cemevlerinin tanımadığı sürece, inkâr, imha, asimilasyon, ayrımcılık ve nefret söyleminin hedefine koydukları sürece, cihadistlere ilham vermeye ve Alevileri hedef göstermeye zemin hazırlamış olacaklardır.

Çözüm laiklik ve barış
Bugün yaşananlar, mezhepçi politikaların ürünüdür. Savaş ve ölümlerin gerekçesini, emperyalistlerin, petrol krallarının, Arap Şeyhlerinin ve sermayenin Ortadoğu’daki çıkarlarından, bu çıkarları korumak adına, gerici, mezhepçi, dinci eğitim ile kindar nesil yetiştiren anlayışında aramak yerine, toplumsal barışın garantisi olan “laikten” arayan zihniyetler, Türkiye’yi Ortadoğululaştırmıştır.

Bir yandan etnik kimlik, diğer yandan dini kimlikler üzerinden toplumsal bölünme ve ayrışma derinleşirken, diğer yandan Türkiye bir iç savaş ortamına sürükleniyor.

Bunu durdurabiliriz.

Dini; devlet, siyaset, kışla, okul, kamu hizmetleri, ekonomi ve hukuktan arındırmalı ve özel alana taşımalıyız.

Savaşı ve ölümleri değil, barışı ve yaşamı beslemeliyiz. İktidar benciliği ile gerilimi değil, toplumsal cömertlikle barışı ve demokratikleşmeyi kazanmalıyız.

Alevileri hedef göstermek yerine, Aleviler dahil, ayrımcılığa maruz kalmış her kesimin eşit yurttaşlık ve eşit haklar talebini kabul edip, barış içinde bir arada yaşama kültürünü inşa etmeliyiz.

Alevilere yönelik saldırılar için soru önergesi!

HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması için TBMM’de soru önergesi verdi. Doğan ayrıca bugün saat 14:30’da mecliste bir basın toplantısı düzenleyecek. 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıdaki sorularımın İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu tarafından Anayasa’nın 98’inci ve TBMM İçtüzüğünün 96’ıncı maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ederim.

Müslüm DOĞAN / İzmir Milletvekili

Pendik-Esenler Mahallesi’nde bulunan Şahkulu Sultan Dergâhı Pendik Şubesi’nin giriş kapasına 26 Eylül günü kimliği belirsiz kişiler tarafından “EVRENSEL DÜŞÜNCENİN KAPISI” yazısının üzerine çarpı işareti atılarak “CİHAT KAZANACAK” yazıldı. Daha önce de 4 Haziranda dergahın açılışı sırasında yumurtalı saldırı düzenlenmişti. Yine 17 Ağustos 2016 tarihinde 21.30 saatlerinde İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Cemevine kimliği belirsiz kişiler tarafından silahlı bir saldırı gerçekleştirilmiş sonrasında da Cemevi önüne patlamamış bir silah mermisi bırakılmıştı. Gerekli önlemlerin alınamamasından dolayı bu tür saldırılarla Alevi toplumu susturulmak ve sindirilmek istenmektedir. Alevilere yönelik saldırılar ve faillerinin bulunamaması Alevi toplumunda belirli endişelerin oluşmasına yol açmaktadır.

Buna bağlamda;

1- 26 Eylül günü Şahkulu Sultan Dergahı Pendik Şubesi’ne yönelik çirkin saldırı hakkında bakanlığınızın yürütmekte olduğu bir soruşturma var mıdır? Var ise bu soruşturmanın kapsamı ve içeriği nedir?

2- Alevilere yönelik artan tehditler ve saldırılar kapsamında bakanlığınızın yürütmekte olduğu bir çalışma var mıdır? Bu konuda bakanlığınızın aldığı önlemler nelerdir?

3- Son bir yıl içerisinde Alevi kurumları ve kanaat önderlerine kaç saldırı gerçekleştirilmiştir? Bu saldırılar sonucunda kaç kişi hakkında soruşturma başlatılmıştır? Soruşturma başlatılan kaç kişi hakkında tutuklama kararı çıkmıştır?

4- Son bir yıl içerisinde Alevi kurum yöneticileri ve üyelerine yönelik saldırı yapılacağına dair kaç ihbar elinize ulaşmıştır? Bu ihbarlar neticesinde kaç saldırı gerçekleştirilmiştir? Bu güne kadar gelen ihbarlar sonrasında kaç saldırı girişimi gerçekleşmeden önlenmiştir?

5- Şahkulu Sultan Dergahı yöneticileri başta olmak üzeri Alevi kurum başkanları ve yöneticilerine koruma verilmiş midir? Kurum başkanlarının evleri için herhangi bir güvenlik önlemi alınmış mıdır?

6- 17 Ağustos’ta Garip Dede Dergahı yapılan silahlı saldırıyı yapan failler bulunmuş mudur? Bu iki Dergaha yapılan saldırılar arasında bir bağlantı var mıdır?

 

Alevilere yönelik yeni provakasyon

Şahkulu Dergâhının Pendik Şubesinin kapısına dün gece kimliği belirsiz kişilerce tehdit içerikli yazılar yazıldı. “Cihat kazanacak” diye yazılana kapıda, “evrensel düşünce kapısı” yazısının üstü de çarpı işaretiyle kapatıldı.

Olayın duyulması üzerine açıklamalarda bulunan Alevi kurumları, olayı kınadıklarını bu tür tehditlerinde kendilerini yıldıramayacağını belirtiler. Daha öncede bu tür yazılımların yapılarak Alevilere korku salınmak istendiğine dikkat çeken Alevi kurumları, herkesin bu tür provokasyonlara karşı duyarlı olması istendi.

‘Laikliği kazandıracağız’ bildiricileri sebest

Kadıköy’de 24 Eylül günü, Birleşik Haziran Hareketi’nin “Laikliği kazanacağız” başlıklı bildirilerini dağıtırken gözaltına alınan Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP)Genel Başkanı Erkan Baş ve ÖDP İstanbul İl Başkanı Deniz Demirdöğen’in de aralarında bulunduğu 14 kişi emniyetteki işlemlerinin ardından bu sabah soruşturmanın yürütüldüğü Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirildi. Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Savcısı Gökalp Kökçü, Baş ve Demirdöğen’in de aralarında bulunduğu 14 kişiyi, “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Polise mukavemet” ve “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlarından adli kontrol tedbiri uygulanması talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk etti.

“LAİKLİĞİ KAZANACAĞIZ” BİLDİRİCİLERİ SERBEST

Kadıköy’de 24 Eylül günü, Birleşik Haziran Hareketi’nin “Laikliği kazanacağız” başlıklı bildirilerini dağıtırken gözaltına alınan Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) Genel Başkanı Erkan Baş ve ÖDP İstanbul İl Başkanı Deniz Demirdöğen’in de aralarında bulunduğu 14 kişi, emniyetteki işlemlerinin ardından bu sabah soruşturmanın yürütüldüğü Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirildi. Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Savcısı Gökalp Kökçü, Baş ve Demirdöğen’in de aralarında bulunduğu 14 kişiyi, “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Polise mukavemet” ve “Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlarından adli kontrol tedbiri uygulanması talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk etti. Nöbetçi sulh ceza hakimliği HTKP Genel Başkanı Erkan Baş ve ÖDP İstanbul İl Başkanı Deniz Demirdöğen’in de aralarında bulunduğu 8 kişi hakkında yurtdışı yasağı konulmasına karar vererek tüm sanıkların serbest bırakılmasına hükmetti.
Ümit TÜRK İstanbul(DHA)

Babamın sesi, bebek çığlına dönüşdü!

Babamın Sesi filmiyle 2012 de Altın Koza ödülü alanyönetmen Zeynel Dogan’ın öğretmen eşi gözaltına alındı. Halen terörle mücadele şube müdürlüğünde olan Gülizar Dogan’ın bu durumu 5 aylık bebeği için işkenceye dönüştü.

Milliyet”deki haber söyle;

Gözaltındaki anne, 57 günlük bebeğini günde 3 kez emniyette emziriyor

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince dün düzenlenen operasyonda, eğitim-Sen Üyesi olan Şehitlik Lisesi Resim Öğretmeni, 30 yaşındaki Gülizar Doğan, ‘Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan gözaltına alındı. Sabah saat 05.30 sıralarında yapılan ve 08.00 sıralarında sona eren operasyonun ardından gözaltına alınan Gülizar Doğan’a, 57 günlük kız çocuğu Roza’yı günde 3 kez Terörle Mücadele Şubesi’nde emzirebileceği bildirildi. Bunun üzerine sinemacı olan baba Zeynel Doğan, günde 3 kez kızını emniyete götürerek emzirtti.

Dün saat 05.30 sıralarında evlerine operasyon yapıldığını belirten baba Zeynel Doğan, “Saat 08.00 sıralarında evden çıktılar. Bizim 57 günlük bir bebeğimiz ve 6 yaşında çocuğumuz var. Eşimin 5 gün gözaltında kalacağı ve avukatla görüştürülmeyeceği söylendi. Ancak, bebeği olduğu için günde 3 kez bebeği emzirmeye götürebileceğimizi söylediler. Ben dünden bu yana bebeği götürüyorum. Bebeği Terörle Mücadele Şubesi’nde bulunan avukat görüşme odasına götürüp, masanın üzerine bırakıyorum, daha sonra çıkıyorum. Sonra da eşim içeri gidip bebeği emziriyor. Emzirme işlemi bittikten sonra Gülizar’ı götürüyorlar. Sonra ben gidip bebeği alıp, çıkıyorum. 3 kez emzirilme bebek için yetmiyor. Bu nedenle çocuğun çok acıktığı saatlerde götürmeye çalışıyoruz. Bunun için ‘günde birkaç kez daha getirebilirsiniz’ dediler. Ancak bebek arabada sallandığı için emzirilen sütü de yolda gelirken kusuyor. Bu olayı duyan mahalledeki 3 komşu kadın, gönüllü olarak süt annesi olup yardımcı olmaya başladı. Şu anda bizi çağırdılar. Gülizar’ın ifadesinin alınacağını söylediler. Sanırım bebek nedeniyle 2’nci günde ifadesini alacaklar” dedi.

Öğretmen Gülizar Doğan’ın bebeğini emniyette emzirmesi sosyal medyada tepki toplarken, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da dün öğlen saatlerinde “Gözaltına alınan 2 ve 4 aylık aylık bebekleri olan kadın öğretmenlerle ilgili bilgi sahibiyim, üzerime düşeni yapıyorum” diye bir tweet attı. Tanrıkulu daha sonra ise, Adalet Bakanı BEKİR BOZDAĞ’a konu ile ilgili bir twett attı. Tanrıkulu tweetinde, “56 günlük 2 saatte bir anne sütüne muhtaç bir bebeğin öğretmen annesi neden ifadesi alınmak üzere gece gözaltında bekletilir?” ifadelerini kullandı.

Hayatı yeniden yazan bir kadın

BAYRAM BALCI

Uluslararası bir edebiyat ödülü daha verilen Aslı Erdoğan, ‘Dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha barbarca’ diyor mi

‘Ord i Grenseland Prisen Ödülü’ne layık görülen yazar Aslı Erdoğan, Türkiye edebiyat ortamından neden dışlandığını anlattı. Erdoğan, “Bir tür kast sisteminin bir üyesi hiç olmadım. Dünya edebiyat çevreleri neden dışlandığımı artık görüyor” diyor.

Viktorya çağından günümüze kadar uzanan edebiyat mecellesi kadın yazarlara düşmandır. Bu öyle bir düşmanlıktır ki, edebiyatçı kadınlar, sadece erkek gibi olduklarında edebiyat camiasından saygı görürler. Freud’un yarattığı cins mitlerinin etkisiyle de biçimlenen bu mecelle, erkeği insan, kadını ise öteki olarak gören bir kültür yaratarak, kadının kadın olarak bir sanatçı olabileceği gerçeğini yok saymıştır. Bu mit aptal maço yazarlar tarafından da onaylanarak, edebiyat dünyasına hakim kılınmıştır. Kadın ya anne olur, ya cinsel objedir ya da kadınlığından soyunarak erkek gibi yazan bir yazar olur. Hem kadın, hem yazar olunamaz. Bunun aksini yaşayan kadın yazarlar ise her zaman dışlanmışlar ve büyük bir yalnızlığın içine tıkılmışlardır. Edebiyat mecellesinin bu kadın düşmanı tutumuna rağmen, günümüzde kadın edebiyatçılar hayatı yeniden yazıyorlar. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreteri’nin de katıldığı jüri tarafından ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü”nü alan Aslı Erdoğan da hayatı yeniden yazan bir yazar. Ödülünü sokaklarda savaşan bütün kadınlara adayan Erdoğan ile Türkiye’deki edebiyat camiasını, kadın yazarların dışlanmışlığını ve Aslı’nın bundan sonra neler yazacağını konuştuk.

Önemli bir ödül aldınız, önce istersen ödülden başlayalım. Ödülün size verildiğini öğrendiğinizde neler hissettiniz?

18 ay yurtdışındaydım, hastalığım nedeniyle tedavi olduğum, zor koşullar nedeniyle de sağ kalmaya çalıştığım bir dönem geçirdim. Edebiyattı, ödüldü, böyle şeyler başka bir alemde kalmıştı. Bana bu yılın başlarında Norveç’ten yazıyorlardı, “Böyle bir festival var, katılır mısın? Bir de ödül koyacağız” diye. Ben hiç üstüme alınmadım, ödülü bana vereceklerin hiç düşünmedim. ‘Katılır mısınız?’ diye sordular, festivale katılacağımı söyledim. Daha sonra Gezi olayları başlayınca pek e—maillerime de bakamadım. Meğerse ısrarla bana ulaşmaya çalışıyorlarmış. En sonunda bana ulaştılar. Bu vesile ile ödülün bana verildiğini öğrendim. Herhalde yanlış duydum diye düşündüm. Türkiye’de yaşadığım dışlanmanın da bir etkisi ile garip bir kötümserliğim oluştu. Son ana kadar buna inanmayayım dedim. Ödülü elime alana kadar da inanmadım. Çünkü bir kere uluslararası bir ödülümü Türk jürisinin bastırması üzerine geri almışlardı.

Önemli bir ödül almanız Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve basında pek yankı yaratmadı, bunu neye bağlıyorsunuz?

Evet. Pek etki uyandırmadı. Başka biri almış olsaydı, elbette çok konuşulurdu. Bana karşı bu dışlayıcı tutum epeydir var. Bu yeni başlamış bir tutum değil. 2003’teki linç kampanyasını da bunun bir parçası sayabiliriz. Benimle ilgili sessizlik köşe yazarlığım döneminde başladı. Bana karşı bu tutum elbette bir yanıyla da politik duruşumla ilgili. Benim köşe yazarlığım ve yazdığım yazılar olmasaydı, el bebek gül bebek el üstünde tutulacağım kesindi. Ama sadece bana yönelik bu tutum benim politik tutumumu da açıklamıyor, çünkü benden çok daha keskin o kadar çok yazar var ki, hatta ben politik bir çıkış yaptığımda müstehzi bir gülüşle bile karşılanabiliyor, işte ‘sen kimsin ki politika konuşuyorsun’ gibi. Bu da kadın yazar olmanın bir parçası sanırım. Tamam ben de Robert Koleji’nde okudum ama, ben onların hayatını yaşamıyorum, bir tür kast sisteminin, entelijensiyanın bir üyesi hiç olmadım. Neden bana dışlayıcı davranıyorlar, bunu bütün dünya edebiyat çevreleri de görüyor artık.

Peki Türkiye’de nasıl bir edebiyat ortamı var ki, gerçekten kalemi güçlü olan senin gibi bir yazar dışlanıyor, görmezden geliniyor? Türkiye’deki edebiyat ortamını nasıl tanımlıyorsun?

Şimdi, kimseye haksızlık etmek istemen. Yazarlığımın ilk başlarında çok destek aldım. Destek dediğim de kitaplarımı okudular ve eleştirmenler kitaplarım hakkında yazdılar. Yani tamamen dışlandım desem doğru olmaz. Bir süre sonra başladı bu. Ödül de verdiler ama sanki bir süre sonra “aman uzağımızda dur” gibi davranmaya başladılar. Herhalde işin bir boyutu eş—dost ilişkileri, belli cemaatler, o cemaatlere dahil olmamak, yani sanırım ben yazdıklarımla, söylediklerimle bir şekilde edebiyat dünyasını ciddi rahatsız ediyorum. Ne zaman, ne desem birileri üzerine alınıp, selamı sabahı kesiyor. Hiç de anlamıyorum, çünkü isim vererek birini eleştirdiğim, bir şey yaptığım da yok. O kadar dışardayım ki bunu anlamıyorum, insanlarla bir alıp vermediğim de yok. Belki sorun şu, fazla yumuşak başlı, fazla iyi niyetli, fazla açık oluşum. Ama edebiyat camiasının bu kadar sübjektif, bu kadar eş—dost çıkar üzerine kurulu oluşu beni gerçekten rahatsız ediyor ve Türkiye’de edebiyat camiası kendi sonunu hazırlıyor. Geliyor işte sonu. Küçük küçük çıkışlar dışında Türkiye edebiyatı, bir türlü gelmesi gerektiği yere gelemiyor dünyada. Çok sağlam yazarlar, şairler çıkarıyoruz, ama bir Türkiye edebiyatı olarak dünyada var olamıyoruz. Sürekli birbirimiz itip kakmakla meşgulüz.

Peki, böyle bir edebiyat ortamı içinde kadın yazar olmak senin için ne ifade ediyor? Dünya edebiyatında da kadın yazarlara karşı yaygın olumsuz bir kanı var. Sen de dışlanmışlık yaşadığını dile getiriyorsun. Böyle bir dünya içinde kendini nasıl hissediyorsun?

Öncelikle şunu belirteyim; kadınların edebiyata girişi çok geç olmuştur. Edebiyat erkeklerin tekelindeydi, uzun bir süre. Daha 100 yıl önce kadınlar üniversiteye gidemiyordu. 300 yıl önce okuma yazma bilen kadın sayısı çok azdı. Bugün dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha keskin ve daha barbarca. Hakikaten ‘kadın yazar okumam’ diyen ilkel bir bakış açısı var hala burada. Edebiyat camiasında bana ilişkin böyle bir tavır da çok sezdim. “Ne yazmış olabilir ki, eninde sonunda bir kadın…” Sırf erkek olduğu için tepeden bakış son derece yaygın ve içselleştirilmiş hatta kadınların da içine işlemiş. Ben kendimi hep erkeksi bir yazar olarak gördüm, okurların çoğu da öyle gördü. Hatta bir tür övgü gibi “erkek gibi yazıyor” sözünü çok işittim. Ama ben özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te cinsiyetsiz bir dil, daha doğrusu çift cinsiyetli bir dil tutturmaya çalıştım. Hem bir erkek gibi hem bir kadın gibi betimlemeye çalıştım. Bendeki kadın yazarı ilk fark edenler eleştirmenler oldu. Bu benim için de şaşırtıcıydı. Ruth Klüger’in Kırmızı Pelerinli Kent üzerine çok önemli bir denemsi var; Klüger, Avusturyalı bir kadın yazar, toplama kamplarından sağ çıkmış bir yazar ve şunu söylüyor; “Daha önce erkeklerin tekelinde olan bir temayı, yıkım temasını edebiyatta bir kadın yazıyor, Aslı Erdoğan ve bir kadın diliyle yazıyor. Yani Orfeus’u anlatıyor.” Ben hep Orfeus mitini anlattığımı öne sürdüm o kitapta, ama o diyor ki burada Persefone’de var. Yer altının esir kraliçesi Persefone. Bu cümleler benim yazarlık hayatımı değiştirdi diyebilirim. hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Ben insanlık durumunu anlattığımı iddia ediyordum. Kadınlık deneyimini bildiğimi bile sanmıyordum, ama bir kitabı güçlü kılan şeyler çoğu zaman yazarının bile farkında olmadığı şeylerdir.

Klasik bir soru olacak ama Aslı Erdoğan neden yazmaya başladı? Yazarken belli hedeflerin oluyor mu?

Kırmızı Pelerinli Kent’te belli bir hedefim vardı. Hedef kelimesi belki yanlış da olabilir, sorularım ya da sorunlarım vardı. Hakikaten beni meşgul eden bazı mitler oluyor, bazı temalar oluyor, ölüm ve yazı ilişkisi, yaralar gibi… Bunlar benim takıldığım şeyler. Ama şöyle söyleyebilirim; ben yazar olacağım diye yola çıkmadım ya da şu konuları yazacağım diye de yazmaya başlamadım. Ben yaşayabilmek için bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olduğumu seziyorum, bazı yaraları konuşturmak zorunda olduğumu seziyorum ve bundan sonra da belki bütün entelektüel birikimimle bu sezgileri anlamaya çalışıyorum. Aslında yola ben hep sezgilerimle çıkıyorum. Yani bir tür zorunluluk gibi. Bir ses doğuyor ben onu izliyorum. Belli sesler doğmadan ben yazamıyorum. O sesi böyle gölgesi gibi takip edeceğim. Ve bazen şaşırıyorum; diyorum ki ben bunu yazdığımda bu deneyimi bilmiyordum. Ben kendi deneyimimin önünden koşmuşum. Özellikle ilk kitabım Mucizevi Mandarin’deki deneyimler. Bu kitabı yazdığımda 25 yaşındaydım. Sürgünü anlatıyordum ama sürgün değildim.

Türkiye’deki edebiyatta son yıllarda bir durgunluk yaşanıyor. Yetenekli genç yazarlar, özellikle kadın yazarlar üzerinde sanki bir baskı var ve kolayca harcanıp gidiyorlar. Neden böyle bu?

Edebiyat camiasındaki bu itiş kakışı çok önemsemezdim ama hakikaten sadece beni değil hepimizi yaraladı. Çok kızdığım o insanların da benimle aynı yaraları taşıdığını biliyorum. Egosu çok büyük yazarların konuşmalarını dinlerken vakti zamanında ne kadar dışlandıklarını anlayabiliyorum. Ama bu dışlanma bu ret, bu alaycılık, bu nefret, pır pır atan o yüreğe bir yerde yağ bağlattı. Edebiyat camiası olarak her yeteneği susturmak konusunda çok ustalaştık. Ama bir kadın yazarın yalnızlığı bambaşka. Çok ağır. Yer çekimi kadar tartışılmaz bir şey. Kadın yazar, kadın şair ile bir erkek yazar ve erkek şairin yolculuğu, çektiği acılar başka oluyor. Bir kadına daha ağır ödetiliyor bedel. Neval al Saddavi, Slavenka Drakulic gibi dünya starlarını tanıdım. Star hakikaten bunlar, limuzinlerle filan karşılanıyorlar festivallerde, ama yapayalnızlar, ben nasıl buram buram yalnızlık kokuyorsam onlar da öyle. Günümüzün kadın yazarları için hala bu böyle, yalnızlık, mutsuzluk, dışlanma, bir tür hapishanede yaşama… Bu bir mit değilmiş, kişisel bir şey de değilmiş.

Yalnızlığı bu kadar derin mi yaşıyor kadın yazarlar?

İlk kitabım çıktığında ben Brezilya’daydım. Portekizce çok az biliyorum, Türkiye’de kitabım çıkmış ben Brezilya’da yalnızım. Bir kopya yollamış babam, ben arkadaşlara kitabımı gösteriyorum, ben yazdım deyince de bir genç sanatçı çocuk, sene 1994 bir kağıt kalem çıkardı Kabuk Adam’ı çizdi, hala saklıyorum bunu ve üzerine de bir cümle yazdı; “Ben sinirlendim çünkü o cümledeki kehanete korktum ve tepki verdim ama şimdi o cümlenin duyduğum en bilgece laflardan biri olduğunu biliyorum ne bir kehanet ne de bir uyarı var o cümlede. “Sen hayatın boyunca kitabını çantandan çıkarıp bu benim kitabım diyecek kadar yapayalnız biri olacaksın” dedi bana adam ve öyle de oldu.

Yazmak nedir senin için? Aslı bir yazar mı, edebiyatçı mı?

Yazmak benim için çok içten gelen bir ihtiyaçtı. Böyle başladı. Bir kimlik peşinde koşarak başlamadım. Verilenlerin hepsi dışarıdan geldi bana. Ve çeşit çeşit şey dendi, yazar, kadın yazar, muhalif yazar, marjinal yazar… Ama ben yazarım diyorum, çünkü hemen hemen 20 yıldır başka hiçbir iş yapmadım. Bunu bir meslek gibi söylüyorum. Büyük harfli olarak da söylemiyorum. Bunu bile eleştirdiler, “Vay nasıl kendine yazarım der” diye. Ne yapayım, ne diyeyim, 7—8 kitap yazmışım kendime yazarım diyeyim artık. 95’te fiziği bıraktığımdan beri 20 yıldır yazarlık yapıyorum. Bununla yaşıyorum, bununla geçiniyorum. Yazarak varolmaya çalışıyorum ve böyle devam etmek istiyorum. Yazmak dışında bir şey de yapmak istemiyorum.

Masasının üzerinde neler var

Kırmızı Pelerinli Kenti yazan Aslı değilim artık. O zamanlar ölümüne yazıyordum. Bir cümle için ölebilirdim o dönem. Artık yazarken o kadar risk almıyorum. Riskten kastım kendimi o kadar parçalamıyorum, keşke yapabilsem… Zaman zaman güçten kesildiğim dönemler oluyor. Bu da öyle bir dönem. Ancak bu ödül benim için bir çıkış yapabilir. Şimdi niyetim yazmaya dönmek. Uzun Hikaye diye bir hikaye yazdım, Gece Treni diye, bunlar var, ama aslında hikaye bitmedi. Bu hikayede anlatılan kayıp olan iki sakat kadının konuşmaları, kayıplardan birinin çok yeni ölüm ilanı çıktı bizim gazetede (Özgür Gündem) mesela. Yani hikaye tam bitmişken, yeniden kendi sonunu yazdı. Bu iki hikayede de yanma teması vardır… Yanmak, kayıp, yara, sakatlık, cezaevi biraz. Yani bir iki kitap hazır gibi. Ama biraz bekleyeyim diyorum. Türkiye’de şu an öyle bir karmaşa var ki, edebiyat çok konuşulmuyor artık, edebiyat camiası da çok edebiyat konuşmuyor. Sende bilirsin şu anki durumu. Edebiyat iyice geri çekilmiş, iyice unutulmuş. Birçok dergi, birçok edebiyat eki var ama çok da böyle insanlar umursamıyor yazarları sanki.
Özgür Gündem, Bayram Balcı / 30.09.2013

Alevilerden Almanya İslam Konferansı’na protesto

Almanya’daki Alevi Birlikleri Federasyonu, Müslüman grupların hükümetin öncülüğünde her yıl bir araya geldiği İslam Konferansı’ndan çekilmeyi planlıyor.

Almanya’daki Müslüman grupların temsilcileri yarın Berlin’de Alman hükümetinin öncülüğünde düzenlenecek Almanya İslam Konferansı’nda 10’uncu kez bir araya gelmeye hazırlanıyor. Ancak konferansta Sünni grupların ağırlığına tepki gösteren Almanya Alevi Birlikleri Fedarasyonu, konferanstan çekilmeyi planladığını açıkladı.

Alman haber ajansı dpa’ya konuşan Alevi Birlikleri Federasyonu’nun eğitim sorumlusu Yılmaz Kahraman, “Almanya İslam Konferansı’nın 10’uncu yılında bizim açımızdan kutlanacak birşey yok, bu nedenle Berlin’deki kutlama etkinliklerine katılmayacağız” diye konuştu.

Almanya’da 2006 yılından beri düzenlenen konferansta Sünni grupların baskın olduğuna işaret eden Yılmaz, “gerici – muhafazakar İslam’ı temsil etmeyen herkesin kenara itildiği” eleştirisinde bulundu. Yılmaz, ayrıca radikaleşme ve İslamcılık gibi önemli toplumsal konuların da şimdiye kadar konferansta tartışılmadığını ifade etti.

İlk kez 2006 yılında dönemin İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’nin girimiyle düzenlenen İslam Konferansı bu yıl 10’uncu kez toplanacak. Bu nedenle Berlin’de yarın düzenlenecek konferansta 10’uncu yıldönümü kutlamaları da yapılacak.

“Değişim gerekiyor”

Konferans öncesi bir açıklama yapan Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere, İslam Konferansı’nda değişiklikler yapılması gerektiğine işaret ederek değişen koşullara göre tepki gösterilmesi gerektiğini dile getirdi.

Alman devleti ile Müslümanlar arasındaki diyaloğun geleceğine ilişkin tartışmalara dikkat çeken Thomas de Maiziere, “10 yıl önce Türk kökenli Müslümanlar çoğunluktaydı. Ancak şimdi mültecilerle birlikte çeşitlilik arttı” dedi. Dini faaliyetlere yurtdışından gelen siyasetin etkisinin de değişim gerektirdiğini ifade eden De Maiziere, Almanya’da DİTİB’e yöneltilen eleştirilere atıfta bulundu.

DİTİB, Türkiye’deki darbe girişimi sonrası Türk hükümetinin etkisi altında kalmakla ve Ankara’nın görüşlerini yaymakla eleştiriliyor.

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/epd/HS/BK

Protestonun böylesi!

Lazaron gazetesinin haberine göre, Urbanudismo adlı kadın hakları hareketi üyesi dört kadın, başkent Buenos Aires’teki Kongre binasının karşısında bulunan Pzala de Los Congresos’ta bir anda soyunarak çırılçıplak kaldıktan sonra, çevrede tur atarak ve zaman zaman da banklarda oturarak “kadın bedeninin nesneleştirilmesini ve cinsel obje olarak görülmesini” protesto etti.

Ancak, çıplak protestoculardan birinin oturduğu bankta bulunan ve kadının oturması üzerine şaşkınlıkla oradan uzaklaşan bir kişi ile bazı seyirciler durumdan rahatsız olarak polisi aradı.

Eylemcilerin protestosu dakikalar sonra iki polisin olay yerine gelmesiyle sona ererken, protesto gösterisinden geriye bu görüntüler kaldı.
Arjantin (DHA)

Cumartesi Anneleri’nin 600’üncü oturma eylemi

Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen oturma eylemi öncesi polis çevrede yoğun güvenlik önlemi aldı. Katılanlar, güvenlik noktalarında aradıktan sonra meydana alındı.

Oturma eylemi sırasında ‘Cumartesi Anneleri 600 haftadır aynı yerde’ yazılı büyük bir pankart açıldı. Arjantin’de kayıp yakınlarından oluşan Plaza de Mayo Anneleri de İspanyol’ca sesli bir mesaj göndererek gruba destek verdi.

İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon’dan kayıp Hüseyin Taşkaya’nın kızı Serpil Taşkaya tarafından okunan basın açıklamasında; “Güvenlik güçlerince gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamayan insanların aileleri ve onları destekleyen insan hakları savunucuları tarafından, 27 Mayıs 1995 tarihinde, “Kayıplarımızı istiyoruz’ talebiyle başlattığımız barışçıl direniş bugün 600’uncü haftasında. Her cumartesi saat 12.00’de gözaltında kaybedilen yüzlerce insanımızın fotoğrafını taşıyarak gözaltında kaybetme suçuyla yüzleşilmesi, hesaplaşılması, barışın ve adaletin sağlanması için sesimizi Galatasaray’dan yükseltiyoruz. Talebimiz açık. Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklansın. Kaybedenler yargılansın. Bir daha hiç kimse gözaltında kaybedilmesin. 600 haftadır bunun için mücadele ediyoruz. Ama kayıpların bulunması ve kaybedenlerin ortaya çıkarılıp cezalandırılmasına yönelik siyasi bir irade ortaya konmuyor” dedi.

MİLLETVEKİLLERİ DE DESTEK VERDİ

Oturma eylemine HDP Milletvekilleri Hüda Kaya, Pervin Buldan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, babası Sami Elvan ile KESK başkanı Lami Özgen’de destek verdi.

“21 SENEDİR BURADA OTURUYORUM”

Kayıp Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren “Kaç senedir benim gözümün yaşı kurudu. Araya araya canımız çıktı. Bu sona ersin artık. Bu kadar pırıl pırıl çocuklarımızın suçu neydi? Çocuklarımızı niye bulamıyorlar? Ne yaparlarsa yapsınlar yavrularımızın kemiklerini bulsunlar. Biz çok bir şey istemiyoruz yavrularımızın kemiklerini istiyoruz. Bir anne olarak 36 senedir gözyaşım kurudu. Bunun sonu gelmeyecek mi? Ben artık dayanamıyorum, gücüm kalmadı demiyorum. Yıkılmadım ayaktayım. Allaha şükür. Bütün anneler benim gibi. Bir taraftan Allah kuvvet veriyor” dedi.

21 yıldır Galatasaray’da olduğunu söyleyen Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak “Ben 21 senedir burada oturuyorum. Anneler için, babalar için buradayım. Anneler ağlamasın, çocuklar ölmesin, yetim kalmasın” diye konuştu.
Mustafa ÖZDABAK- Hasan YILDIRIM/ İSTANBUL,(DHA)