Ana Sayfa Blog Sayfa 6270

Mehmet Altan serbest bırakılmalıdır

Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın “darbeye teşebbüs” ile suçlanması darbenin gerçek sorumlularını gizleme amaçlıdır

Bu tuhaf macera gazeteci yazar Ahmet Altan ve kardeşi ekonomi profesörü Mehmet Altan’ın “insan bilincinin kavrayamayacağı mesajları bir televizyon programında vererek, darbecilerle ilişki kurdukları” iddiasıyla başladı.

Ahmet ve Mehmet Altan Türkiye’de dokuz günlük bir resmî tatil döneminin ilk günü olan 10 Eylül’de, bayramın hemen öncesinde şafak vakti evleri basılarak gözaltına alındılar.

Gözaltının resmî gerekçesi, Ahmet ve Mehmet Altan’ın 15 Temmuz darbe girişiminden bir gece önce bir televizyon kanalında ‘’subliminal’’ darbe mesajı verdikleri iddiasıydı.
Altan kardeşler bu iddia ile 12 gün gözaltında tutuldular.

İlk beş gününde avukat görüşü de olmayan, aile görüşüne hiç izin verilmeyen bu gözaltı süresince, ayrı ayrı dörder kişilik küçük koğuşlarda, florasan ışıklarının 24 saat yandığı, gökyüzünün hiç görünmediği, penceresiz, bahçesiz, havalandırmasız bir ortamda, günde bir soğuk sandviç iki küçük konserve ile sınırlı yemek yiyerek, çay, kahve, sigara, gazete, kalem, kâğıt, televizyon, telefon kullanmalarına izin verilmeksizin, kötü hijyen koşullarında tutuldular.

12 günlük gözaltı süresi sonundaki sorgularında Ahmet ve Mehmet Altan’a gözaltına alınmalarının nedeni olan ‘’subliminal darbe mesajı’’ iddiası sorulmadı bile.

Hukuken utanç verici olan bu iddia bütün dünyanın ve Türkiye’nin tepkisini çekince, 12 günlük gözaltı süresinden sonra birden suçlama değişti.

İki yazar, 15 Temmuz darbesini gerçekleştiren silahlı terör örgütüne üye olmak ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek suçlarıyla itham edildi.

“O nedenle” olmuyorsa “bu nedenle” olsun diye özetlenebilecek hukuksuz bir kararlılık sergileyen savcı, yazarların 2008 yılında, 2010 yılında yazdıkları yazıları bile “suç unsuru’’ olarak görüp dosyaya ekledi.

“Silahlı terör örgütüne üye olmak’’ gibi dehşet verici bir suçlamayla karşılaşan iki yazara, bu “örgüt”  üyeliği ile ilgili herhangi bir kanıt gösterilmedi.

Savcının iddiası doğrultusunda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “hukuk dışına çıktığını” söylemenin, bunu eleştirmenin “darbeciliğin” bir unsuru ve göstergesi olduğunu iddia eden Sulh Ceza Hâkimliği, Mehmet Altan’ın iki buçuk saatlik bir televizyon programında söylediği tek bir cümleyi “terör örgütü üyeliğinin” ve ‘’darbeciliğin’’ kanıtı olarak kabul ederek kendisini 22 Eylül günü sabaha karşı tutukladı.

Hâkimlik, Mehmet Altan’ın – 2013’te bazı hükümet üyeleri hakkında yolsuzluk ve rüşvet iddialarının gündeme geldiği – 17-25 Aralık olayından sonra hükümeti eleştirmeye devam etmesinin de darbeciliğin bir göstergesi olduğunu iddia etti.

Hukuk sisteminin, hükümeti eleştiren herkesi “darbecilikle” suçlamaya yönelik yeni bir anlayışı benimsediği ve uygulamaya koyduğu Mehmet Altan hakkında verdiği kararla ortaya çıktı.

Başarısız darbe girişiminden bu yana bu girişimle bağlantılı olarak gözaltına alınan çok sayıda gazeteci ve yazar silahlı terör örgütü üyeliği ya da propagandası ile suçlanırken, bu kez tanınmış bir gazeteci, yazar ve iktisat profesörü doğrudan ‘’darbeye teşebbüs’’ ile de suçlanmaktadır.

Bu tutuklama sonrasında, 15 Temmuz darbe girişiminin ciddiyetle, hukukun ve aklın gerektirdiği biçimde soruşturulmayacağından endişe duymaktayız.

Mehmet Altan’ın tutuklanması, ağabeyi tanınmış romancı Ahmet Altan’ın ise yine ‘’silahlı terör örgütü üyeliği ve darbeye teşebbüs’’ suçlarından yargılanacak olması ve düzenli imza mecburiyeti ile yurtdışı yasağı içeren bir adlî kontrol uygulamasına tabi tutulması hukuk dışı bir amaç taşımaktadır.

Bu amaç, darbe girişimi bahane edilerek her türlü eleştirel sesin “darbeci’’ suçlamasıyla susturulması, muhalefetin sindirilmesidir.

Profesör Mehmet Altan bu amacın kurbanı olarak bugün Silivri Cezaevi’nde.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin verdiği siyasetçileri eleştirme hakkını terör ve darbeyle eşdeğer tutmak ve bu hakkı kullanmak dışında bir eylemi olmayan gazeteci ve yazarları özgürlüğünden mahrum etmek de darbeyle ve darbecilerle mücadeleye hizmet etmez, aksine bu çok önemli soruşturmayı rayından çıkarma riski taşır.

Esasen darbe soruşturmasını rayından çıkarmak isteyenler, bu süreçle ilgili eleştirilerin susturulmasını isteyenler hayatı boyunca darbelerle ve darbeci zihniyetle mücadele etmiş, bu konuda yüzlerce yazının yanı sıra kitaplar da yazmış olan Mehmet Altan’ı hapishaneye gönderdi.

Mehmet Altan’a sahip çıkmak aynı zamanda hukuka, demokrasiye ve Türkiye’ye sahip çıkmak anlamına gelecektir.

Ahmet Altan ve Mehmet Altan hakkındaki bu haksız suçlamaların düşürülmesi, Mehmet Altan’ın derhal serbest bırakılması için hukuk yoluyla mücadeleyi sürdüreceğiz.

P24 Hukuk Birimi

RSF: Türkiye’de gazetecilere baskı had safhada

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, Türkiye’de gazetecilere yönelik baskının hiç olmadığı kadar büyük bir boyuta ulaştığını belirtti. Örgüt 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’in basın özgürlüğünü nasıl etkilediğini araştırarak 15 sayfalık bir rapor hazırladı.

Rapor hakkında bilgi veren Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Almanya sorumlusu Christian Mihr Berlin’de yaptığı açıklamada, 15 Temmuz’daki darbe girişiminden bu yana yaklaşık 100 gazetecinin cezaevine konulduğunu, 100 gazete, dergi, televizyon ya da radyo kanalının kapatıldığını hatırlattı. Mihr birçok gazetecinin pasaportunun iptal edildiğini de vurguladı.

Türkiye’de gazetecilerin darbe girişimi öncesinde de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin ‘giderek artan otoriter çizgisi nedeniyle’ sıkıntı yaşadığını söyleyen Mihr, “Olağanüstü Hal bu gelişmeyi inanılmaz biçimde hızlandırdı. OHAL, Türkiye’de şimdiden ağır zarara yol açtı, süresi uzatılmamalı” dedi.

Türkiye’de 15 Temmuz’daki darbe girişiminden beş gün sonra hükümet üç aylığına OHAL ilan etmişti. Sınır Tanımayan Gazeteciler, 20 Ekim’de süresi dolaacak olan OHAL vesilesiyle alınan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olan kanun hükmünde kararnamelerin geri alınmasını talep etti. Örgüt gazetecilerin pasaport ya da basın kartlarının iptal edilmesi ya da ellerinden alınması gibi uygulamaların geri alınmasını da talep etti.

Deutsche Welle Türkçe

İstanbul’un surları için soru önergesi

Yarkadaş, Kültür ve Turizm Bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı tarafından yazılı yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde, İstanbul’daki en eski yapılardan biri olan ve UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alınan 1600 yıllık tarihi İstanbul Surlarının ülkemizin en değerli tarihi ve kültürel varlıklarından biri olduğunu belirtti.

Yarkadaş soru önergesinde şu ifadelere yer verdi:

“Fatih Belediyesine ait Topkapı Sosyal Tesisinin Dış Surlarla İç Surlar arasında kalan bölge çeşitli toplantılar ve düğünler için halka hizmet vermektedir. Bu alanın 1. Toplantı alanının üstü seyyar malzeme ile kapatıldığı ve düğün alanını genişletmek için surların tahrip edildiği ifade edilmektedir.

Dış surların kenar duvarlarının yıkılarak yeni malzemelerle dekoratif bir şekilde yapılması, tarihi ve kültürel mirasın aslından koparılması anlamına gelmektedir. Sosyal tesislere girmeden otoparkın orta kısmında yine surların arasında bulunan kısmın değişikliğe uğradığı ve alanın son bölümünün de bir duvarla ayrıldığı gözlenmiştir.

Bu çerçevede;

1-1600 yıllık tarihi İstanbul Surları’nda yaşanan tahribat için bir soruşturma başlatılmış mıdır?

2-Yapılan değişlikler evrensel koruma ilkelerine uygun mudur?

3-Surlarda meydana gelen tahribatın düğün salonu alanını genişletmek için yapıldığı doğru mudur?
İstanbul DHA

Şortlu hemşireye tekmeye tepki desteği çığ gibi büyüyor!

Sıradışı eylemlerle dikkat çeken Beşiktaşlılar bu kez Cumartesi günü oynanacak Galatasaray derbisinden 1 gün sonra semtin köyiçi tabir edilen meydanında erkekler şort giyerek olayı bir kez daha protesto edecek.

ERKEKLERE ÇAĞRI YAPILDI

Beşiktaş Kongresi üyesi ve semtin ileri gelen isimlerinden, aynı zamanda Beşiktaşlı bir kız çocuğunun babası olan Hasan Anıl Cansızoğlu Pazar günü saat 12.00’de Köyiçi’ndeki kartal heykelinin çevresinde toplanılması ve gelenlerin şort giyerek olayı protesto etmesi için bir etkinlik düzenledi. Kısa sürede çığ gibi büyüyen Ayşegül Terzi için yapılacak protesto eylemine çok sayıda iştirak olacağı öğrenildi.

Cansızoğlu sosyal medya aracılığı ile bir de davetiye bastırdı.

İşte erkeklere yapılan çağrı:

“Hayatım boyunca kimsenin nasıl giyindiğine müdahale etmedim, ilgilenmedim, yargılamadım.

Herkes istediği, inandığı, kendine uygun gördüğü şekilde giyinebilmelidir. Bu kişinin kendini nasıl ifade etmek istiyorsa en temel hakkıdır. Bir kadına şort giydiği için şiddete başvuran kişinin zaten normal akli melekelerinin olmadığını düşünmekle birlikte bunu normal hayatımızın bir parçası olarak görmeyi de kabul etmiyorum. Bu nedenle bir “insan” olarak 25 Eylül 2016 Pazar günü saat 12:00’de bireysel olarak şortumu giyip Beşiktaş Köyiçi Kartal Heykeli’nin yanında bu konuya dair bir farkındalık fotoğrafı çekeceğim. Konuşma yok, siyaset yok, bildiri yok. İnsan olmaya dair tek bir karelik bir foto mesaj.

Benimle gelmek isteyen tüm dostlarımı beklerim. Bakalım kaç kişi olacağız? Var mısınız? Paylaşıp birlikte olalım mı? Kadınlarımızın bu farkındalığa ihtiyacı var. Ne dersin orada mısınız ?”
Faik GÜRSES, İstanbul, (DHA)

Geçici mahalle imamı 5 yaşındaki kıza cinsel taciz iddiasıyla tutuklandı

Geçen 11 Eylül’de, Bigadiç’in kırsal Yukarı Göcek Mahallesi’nde yaşayan köylüler, 5 yaşındaki bir kız çocuğunu yakındaki ağaçlık alanda ağlarken buldu. Kız çocuğunun kendisine cinsel tacizde bulunduğunu söylediği mahalledeki camide geçici olarak imamlık yapan G.D., iddiaya göre kaçmak isterken köylüler tarafından yakalanıp, jandarmaya teslim edildi. “Hediye vereceğim” diyerek çocuğu kandırdığı ve cinsel tacizde bulunduğu ileri sürülen G.D., sevk edildiği adliyede tutuklandı.

Komşu Turfullar Köyü’nden olan G.D.’nin, Yukarıgöcek Mahallesi camisi imamının kurban bayramı tatili nedeniyle izne çıkması üzerine, ücreti köylüler tarafından ödenmek üzere, muhtarlık aracılığıyla mahalledeki camide geçici olarak görevlendirildiği bildirildi.

BİGADİÇ (Balıkesir) (DHA)

HDP eski milletvekili tutuklandı

Ağrı’dan 24’üncü dönem HDP miiletvekili olarak seçilen ve görevi bittikten sonra DBP’nin Merkez yürütme kurulu üyesi olan Halil Aksoy, taziyede bulunmak için Ağrı’nın Tutak ilçesine gitti. PKK’ya üye olmak, örgüt propagandası yapmak suçlamalarıyla yargılandığı davada ‘kaçma ihtimali’ olduğu gerekçesiyle hakkında tutuklama kararı bulunan Aksoy, önceki gün adliyeye çıkarıldı. Kimlik tespiti yapılan ve verilen karar yüzüne karşı okunan Aksoy, Ağrı M Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

Yusuf İBA / DOĞUBAYAZIT(Ağrı), (DHA)

Ahmet Altan “Bu ülke bizim, korkmuyoruz”

“FETÖ’ye üyelik, yardım ve propaganda, hükümeti devirmeye teşebbüs” iddialarıyla kardeşi Prof. Mehmet Altan’la birlikte 10 Eylül’de gözaltına alındıktan 12 gün sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Ahmet Altan, adliye çıkışında soruşturmayı eleştirdi. Ahmet Altan, “Bize açılan bu dava, Mehmet Altan’ın tutuklanması, bu soruşturmanın derine ve zirveye gitmesini engellemekten başka hiçbir amaç taşımıyor.” diye konuştu.

Serbest bırakıldıktan sonra Çağlayan Adliyesi önünde sabah 05:30 sıralarında açıklama yapan Ahmet Altan, “Sizi eleştireceğiz, sizden korkmuyoruz. Hukukun dışına çıktığınız sürece biz sizi eleştireceğiz. Hapishane mi? Ne olduğunu gördük. Bir daha girmek mi? Bir daha girmek. Bu ülke bizim, sonuna kadar hukuku ve demokrasiyi savunacağız” görüşünü dile getirdi.

Ahmet Altan’ın Çağlayan Adliyesi önündeki konuşmasının tam metni şöyle:

“Darbeyi ciddiye almayan bir tek cümleyle bir konuşmada darbeyle ilişki kurmaya açık duran bir hukuk sistemiyle bu ülkenin gerçekten çok zor günler yaşayacağını düşünüyorum. Mehmet Altan’ın bugün tutuklanması, 15 Temmuz’la ilgili soruşturmanın tamamen yolundan saptırılması, ciddiyetinden uzaklaştırılması ve esas sorumlulara gidecek bir soruşturmanın önünün kesilmesidir.

“Bir profesör, 30 yıllık bir yazar, bunca kitabın müellifi, hayatı boyunca demokrasiyi korumuş ve darbelere karşı çıkmış bir adam, bir konuşmasında siyasi iktidarı eleştirdiği için darbeyle ilişkilendiriliyorsa, bu ülkede gerçekten yaşamak çok zor. Burayı yönetenlerin nasıl bir ülkeyi yönettiklerini, bu ülkeyi ne hale getirdiklerini bir kere daha düşünmek lazım.

“Bu hukuk sistemiyle, bu tür suçlamalarla, siyasi iktidara yönelik her türlü eleştiriyi, darbecilik olarak nitelemekle, varabileceği hiçbir yer yoktur. Bugün bu tutuklama, 15 Temmuz’la ilgili ciddi her türlü soruşturmanın önünü kesiyor. Bilmediğimiz bir güç, her nedense, bu darbenin nasıl olduğunun soruşturulmasını engellemek istiyor.

“Mehmet Altan’ın tutuklanması derine ve zirveye gitmesini engelleme amacı taşıyor”

“Bize açılan bu dava, Mehmet Altan’ın tutuklanması, bu soruşturmanın derine ve zirveye gitmesini engellemekten başka hiç bir amaç taşımıyor.

“Bugünden itibaren bu soruşturma, gerek Türkiye’de, gerek dünyada hiçbir şekilde ciddiye alınmayacaktır. O zaman sormamız gerekiyor; ‘Kim ve neden 15 Temmuz’u yapanların gerçekten araştırılmasını engellemek istiyor?’ Ve bunu, aydınların üzerine sevk ederek yolundan saptırıyor. Zannediyorum ki, bu darbenin siyasi sorumlularının ortaya çıkması istemiyorlar. Korktukları bu! Bunun için de Mehmet Altan’ı tutukluyorlar.

“Mehmet Altan’ı tutuklamak, ‘Her türlü eleştiri cezalandırılacaktır’ anlamı taşıyor”

“Mehmet Altan’ı tutuklamak, ‘Her türlü eleştiri cezalandırılacaktır’ anlamı da taşıyor. İki türlü anlamı var bunun:

1 – Siyasi iktidarı eleştirenlere ‘darbeci’ diyeceğiz, ki bu darbeyi fevkalade gayri ciddi bir hale getiriyor.

2 – Biz 15 Temmuz’u soruşturmak istemiyoruz. Çünkü biz 15 Temmuz’u soruşturduğumuzda, bu işin nereye varacağını korkuyoruz.

“Siyasi iktidarın bize adliye sarayında verdiği mesaj sadece bu. Buradan gidilecek bir yer yok. Buradan Türkiye bir yere gitmez. Ümit ediyorum ki; kısa zamanda bu siyasi iktidar kendini toplar. Hem kendisinin hem Türkiye’nin böylesine korkunç bir yere gitmesini önleyecek bir hamle yapar.”

(Mehmet Altan ve siz neden suçlandınız?) sorusu üzerine:

“Mehmet Altan ve biz, darbeyle ilişkilendirildik. Yani bu darbenin bir parçası olmakla suçlanıyoruz. Bunun kanıtı ne, yok. Hiç unutmayın ki bu olay, bizim ‘insan bilincinin algılayamayacağı mesajlar verdiğimiz’ iddiasıyla başladı. Bu saçma sapan iddia bütün yeryüzünde büyük bir skandal olarak nitelendirilince, utandılar. Bu suçlamayı geriye çektiler. Bu suçlamayla birlikte bütün suçlamaların düşmesi gerekirken, bu sefer başka bir suçlama uydurdular. Dediler ki, bunu siliyoruz, ama siz bir televizyon programı yaptınız, o programda, bir şey söylediniz. Ne söylediğimizi anlattık. Dedik ki; ‘Siyasi iktidar hukukun dışına çıkarsa, ülke tehlikeye girer. Bunu senelerden beri söyledik.

“Darbenin sorumlusu Mehmet Altan mı, ben miyim?”

Görüyorsunuz ülke tehlikeye giriyor. Hukukun dışına çıktılar, neler yaşadığımızı gördünüz. Mehmet Altan, bir televizyon programındaki bir tek cümlesinden dolayı, korkunç ve kanlı bir darbenin parçası olmakla suçlandı ve tutuklandı. Darbenin ne olduğunu bilmiyorlar, insanlar öldü. Bu ülke 150 tane darbeci generali ordunun içinde tutmuş bir ülke. Bunun sorumlusu kim? Mehmet Altan mı, ben miyim, yazarlar mı? Bunun sorgulanmaması için aydınların üzerine gidiyorlar ve söyledikleri şey şu: Bizi eleştirmeyeceksiniz. Bizim de söylediğimiz şu: Sizi eleştireceğiz, sizden korkmuyoruz. Hukukun dışına çıktığınız sürece biz sizi eleştireceğiz. Hapishane mi? Ne olduğunu gördük. Bir daha girmek mi? Bir daha girmek.

“Bu ülke bizim, bu ülkede çocuklar var, onların hayatını mahvetmek istiyorlar. Hukuka dönecekler. Sonuna kadar hukuku ve demokrasiyi savunacağız. Mehmet Altan bunu savunduğu için hapse gitti. Yarında beni götürebilirler. Başkalarını da götürebilirler. Biz bu ülke için hukuku ve demokrasiyi isteyeceğiz. Kimse bunun sorumlusu, o da ortaya çıkacak.

Sorular…

“Genel olarak ‘Fethullah Gülen hakkında ne düşünüyorsun? Fikrin ne? Bunlar kim? Bunlar nasıl adamlar?’ Ne yaptığını değil, senin düşüncelerini soruyorlar. Böyle bir yargılama yok yeryüzünde. Yargılama şudur: Bir eylem vardır, bir de kanıt vardır. Sen bu eylemi yaptın, bu da kanıtı denir. Burada bir kanıt yok. Bir eylem de yok. Fikirler soruluyor. Recep Tayyip Erdoğan çok mu haksızdı, hep mi haksızdı?

“Düşünce eleştirilebilir, yargılanamaz”

“Böyle bir mahkeme, böyle bir hukuk olur mu? Benim düşüncelerim ya da herhangi bir insanın düşünceleri eleştirilebilir mi? Eleştirilir. Yargılanabilir mi? Yargılanamaz. Düşünce yargılanamaz!

“Düşünceyi yargılıyorlar. Düşünceni sorguluyorlar. Sadece düşünceni değil, inancını sorguluyorlar. Şöyle soruyorlar: Neye inanıyorsun? Çünkü soracak başka bir şey yok. Bir eylem yok. Darbeyle bir ilişki olma ihtimali yok. Bir kanıt yok. Bütün bunların yerini bir konuşma alıyor. Bir tek cümleden dolayı, bir profesörü tutukladılar. Peki bu darbecileri devletin içine kim soktu? Bu darbecileri devletin içinde kim yükseltti. Bunun bir sorumlusu yok mu? Bunun sorumlusu aydınlar mı, yazarlar mı? Neden bunu sormuyorlarda ben bu saatte buradan çıkıyorum, Mehmet Altan buradan Silivri’ye gidiyor? Korkuyorlar çünkü.

“Gerçek sorumlunun ortaya çıkmasına izin vermeyecekler”

“Bunları oraya kimin getirdiği belli. Bunun siyasi sorumlusu belli. Bunların ortaya çıkmaması içinde, soruşturmayı yoldan saptırıyorlar.

“Size şunu söyleyeyim, bu darbenin gerçek sorumlularının ortaya çıkmasına izin vermeyecekler. Bu gece bu ortaya çıktı.”

kaynak: t24.com.tr

Türkiye kara bir faşizme doğru koşuyor

SERPİL İLGÜN

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi, iktisat profesörü Mehmet Altan’la geçtiğimiz yıl Roboski’yi konuşmak üzere bir araya geldiğimiz günün sabahı, Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu olarak adlandırılan 17 Aralık skandalına uyanmış, dolayısıyla söyleşimizin önemli bir bölümünü operasyonla ilgili değerlendirmeler kaplamıştı. Soruşturmayı yürüten Savcı Ekrem Aydıner, geçtiğimiz hafta, aralarında eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve Rıza Sarraf’ın da bulunduğu 53 kişi hakkında, “delillerin usulsüz toplandığı, herhangi bir örgüte rastlanmadığı ve suç unsurunun oluşmadığı” gerekçeleriyle takipsizlik kararı verdi. Biz de Mehmet Altan’ın kapısını yine çaldık ve “Bu nasıl oldu?” diye sorduk. Hukuku ayaklar altına alan siyasal iktidarın ne yaparsa yapsın yargılanmaktan kurtulamayacağını belirten Altan, “Türkiye, gayri meşru bir zeminde kara bir faşizme doğru dörtnala koşuyor. Mevcut siyasal iktidar, 25 Aralık itibariyle gayri meşru bir konuma düştü. Çünkü bir darbe yaptı” diyor.

Takipsizlik kararını nasıl yorumladığınızla başlayalım. Onca bilgi, belge, ses kayıtları varken, nasıl oluyor da takipsizlik kararı verilebiliyor?
Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadı. 25 Aralık 2013 itibariyle Türkiye, hukuk devletini minimumda bile içermeyen, siyasal iktidarın devlete ve yargıya darbe yaptığı, mahkeme kararının uygulanmasını polisin zorbalıkla engellediği bir yeni süreçtir. Bu süreci, “nasıl oluyor” diye analiz etmekten önce, Türkiye’de bir siyasal iktidarın 25 Aralık’tan itibaren topluma ve devlete karşı, yargıyı ortadan kaldırmaya yönelik bir darbe yaptığı şeklinde okumak lazım. Türkiye, gayri meşru bir zeminde kara bir faşizme doğru dörtnala koşuyor. Onun için olup biteni meşru, demokratik, hukukun her şeye rağmen kör topal işlediği bir devletteymiş gibi değerlendirmek çok eksik olur. Mevcut siyasal iktidar, 25 Aralık itibariyle gayri meşru bir konuma düştü. Çünkü bir darbe yaptı.

Açar mısınız, nasıl bir darbe bu?
Darbe nedir? Mesela hükümete bağlı asker, mevcut hukuksal sistemin dışına çıktığı vakit darbe sayılıyor. Çünkü bağlı olduğu anayasal sistemi askıya alıyor. Mevcut siyasal iktidar da, 25 Aralık günü mahkeme kararını uygulamaması için, anayasaya ve yasalara bağlı olması gereken silahlı bir gücü, polisi kullandı. Ondan sonra çıkardığı tüm yasalar da -bir kısmı Anayasa Mahkemesi’nden döndü- hiçbir hukuk meşruiyeti, hukuk bilinci, demokratik bir şuur taşımıyor. Yolsuzluk ve rüşvetle ilgili çok ciddi kanıtları ortadan kaldırmak, hiçbir mahkeme aşamasına götürmemek ve bu suçu ortaya çıkarıp sorgulayan bütün devlet birimlerini cezalandırmak gibi bir çılgınlığın aşama aşama bölümlerini görüyoruz.

Siyasal iktidarsa tam tersine, 17 Aralık’ın hükümete karşı bir darbe olduğunu, hatta dönemin Başbakanı Erdoğan bizzat kendisinin hedeflendiğini söylüyor?
Kendisine darbe yapıldığı iddiası siyasal bir sis bombasıydı. Buna ait hiçbir kanıt ortaya çıkaramadı. Ama kendisiyle ilgili ayakkabı kutuları, şunlar bunlar çok ortadaydı. Hatta 17-25 Aralık’tan önce MİT raporu vardı yolsuzluklarla ilgili. Yani o tamamen “inanan bana inansın” üstünden hareket eden, yolsuzluk ve rüşvet suçu işlerken yakalanmış bir siyasal iktidarın hezeyanıydı. Bunun siyaseten, bu sis bombalarıyla, yalanlarla yürüyemeyeceğini bildiği için de zorbalığa başvurdu.

“İnanan bana inansın üstünden hareket edildi” dediniz. 17 Aralık’ın üzerinden iki seçim geçti ve netice itibariyle AKP/Erdoğan iktidarda kalmaya devam etti. Bundan, kendisine oy verenleri yolsuzluk ve rüşvet olmadığına inandırmayı başardığını mı çıkarmalıyız?
Hayır. “İnanan bana inansın” siyaseten yapılacak bir analiz. Ona Türkiye’nin yüzde yüzü inansa, yolsuzluk ve rüşveti yargılayacak olan mahkemedir. Seçmenin davranış biçimini, Müslümanlık, ahlak yahut demokrasi anlayışını ayrı bir bağlamda değerlendirmek lazım. Bir adam cinayet işlerse bu sandıkta aklanmaz; hırsızlık yaparsa sandıkta aklanmaz. Bu, siyasal iktidarın kurtulamayacağı, muhakkak yargılanacağı bir durumun, devleti elinde bulundurmasının avantajı ve taraftarına söylediği yalan dolanla bunun üstesinden geleceğini sanması gibi bir gafletin uygulama biçimi. Çünkü meselenin gideceği yer mahkeme. Tersten de sorabiliriz; Madem darbeydi, dört bakan niye gitti? O MİT raporu nedir? Bu kadar emindin niye gidip mahkemede kendini aklamadın? Bu kadar emindin, niye bu kadar HSYK ile uğraşıyorsun? Bu kadar emindin neden AB standartlarında çıkarılmış adli kolluk yönetmeliğini anında ihlal ettin? Bu yalanların sonu yok.

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun yargı ayağına paralel olarak bir de Meclis Soruşturma Komisyonu var? Takipsizlik kararı, komisyona nasıl bir etki yapar?
Bakın, AK Parti iktidarı mahkemelerden fellik fellik kaçıyor, yargılanmaktan ödü patlıyor. Çünkü asgari bir mahkemede bile yargılanacağı vakit, mahkûm olacak. O tapeleri hepimiz dinledik. Yönetenlerin esas yüzünü, cibiliyetini görüyorsun. Bunun ağır cezasını bildikleri için kaçıyorlar. Ama nereye kadar?

Yolsuzluk ve rüşvetle suçlananlar hakkında takipsizlik kararı verilirken, Cumhuriyet Gazetesi çizeri Musa Kart’a 17 Aralık soruşturmasına ilişkin çizdiği karikatür nedeniyle 9 yıl 10 ay hapsi istendi. Şaka gibi ama değil! Ne dersiniz?
Evet. Biz bunun aynısını önceki genelkurmay başkanlarından bir tanesinin şahsında yaşadık. Şemdinli’de Umut Kitapevini JİTEM bombaladı. Bunlar oradaki halk tarafından suçüstü yakalandı. Ama genelkurmay ve o dönemdeki başkanı bize bunu unutturmaya, halkın gözü önündeki bir bombalama ve cinayeti, aynı bu para kasaları, ayakkabı kutularında olduğu gibi gözümüzün önündeki bir şeyi “siz öyle bir şey görmediniz” noktasına getirmeyi çabaladılar. Aynı şeyi bu siyasal iktidar, tapeleri, ödü patlamış bir adamın fısır fısır “paraları sıfırlayın” deyişini, bütün belgeleri, Sayıştay raporlarını, MİT raporlarını, yine 17-25 Aralık’la ilgili maliye müfettişlerinin raporlarını, bütün bunları zorla, biz temiziz, hiç öyle bir şey olmadı, o bir hayaldi noktasına getirmek istiyorlar. Ama bu mümkün değil. Görüntüde de olsa bir Türkiye Cumhuriyeti devleti var ise bunların hepsi yargılanacak.

17 Aralık takipsizlik kararından birkaç gün sonra 10 işçinin iş cinayetine kurban gittiği Torunlar İnşaat sahipleri için de takipsizlik kararı verildi. Arka arkaya gelen bu kararlar, görüntü de bile olsa sorumluların yargılanamayacaklarına dair kanaati güçlendirmiyor mu?
Bunlar çok haklı sorular ama olup bitene, “ne oluyor” diye büyük bir şaşkınlıkla izlememek için, 25 Aralık’tan sonra yaşananları gayri meşru bir rejimin zihniyetinin ve çılgınlığının aşamaları diye bakmak gerekir.

MEDYA, DALKAVUK BİR PROPAGANDA MAKİNESİNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

Takipsizlik kararı bir infialle karşılanmadı. Sizce bunun nedeni nedir?
İnfialle karşılanmadı mı bilmiyorum. Çünkü bir taraftan da çok öfkeli insanlar. Kararın infialle karşılanıp karşılanmadığını anlamak için gerçek bir demokrasi olması lazım. Gezi’de öldürülen çocukların katillerinin bulunmaması,  iş kazalarındaki cinayetlerin üzerine sünger çekilmesi, yolsuzlukların, hırsızlıkların yokmuş gibi yapılmasının yanında, dikkatini çekerim ülkede yeniden faili meçhuller başladı. Bunlar olacak şeyler değil. Bunu sorarken, Uludere’yi hatırlamamız lazım. 34 insan öldürüleli kaç gün oldu, failleri ortada yok.

Bugün (23 Ekim Perşembe) itibariyle Roboski’de 1030. gün…
1030 gün ve hala fail yok. Yani gerçekten bu infial dediğin şeyin, demokratik bir reaksiyonun, demokratik bir hesap sormanın olabilmesi için ülke insanlarının bir yerlere sığınması lazım. İşte muhalefetin rolü burada başlıyor. Yani, “ben demokratik hakkımı kullanarak bunları protesto ediyorum” diyen bir adamın başına hiçbir şeyin gelmeyeceğini bilmesi lazım. Gelmesi halinde de ona sahip çıkacak bir muhalefetin olduğunu hissettirmeniz lazım. Demokratik bir ortam yok. Yazılamıyor, çizilemiyor. Öte yandan, bütün bunlar bu kadar normal karşılandıysa, Cumhurbaşkanlığı Basketbol Kupası’nda salona gidemedi Cumhurbaşkanı. Üstelik AKP’liler bütün biletleri aldılar ve AKP gençliğine verdiler. Büyük bir öfke de birikiyor. Bunlar bu kadar sessiz geçiştirilmiş olsaydı, siyasal iktidar ödü patlamış bir biçimde kara bir faşizmin yasalarını ve çırpınışlarını ardı ardına hayata geçirmeye uğraşmazdı.

Toplumsal muhalefetin güçlenmesi için 17-25 Aralık önemli fırsatlardan biriydi, ama bu çok yaratılamadı. Sizce neden yaratılamadı?
Çünkü olup biteni yansıtmamak üzerine tezgâhlanmış bir medya düzeni var. Zaten faşizmin kuruluşunun başlangıcı, medya düzeninin iğrenç, yeteneksiz ve yetersiz dalkavuk bir propaganda makinesine dönüştürülmeye çalıştırılması.


KIŞLAYI GÖRDÜK, ŞİMDİ SİYASAL İSLAM’I GÖRÜYORUZ

17-25 Aralık, Müslümanlık, dinin siyaset aracı haline getirilmesi gibi sorgulamaları /tartışmaları arttırdı. Tüm bunlar toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdi mi sizce?
Şöyle söyleyeyim; siyasal İslam’ın bir rezillik olduğu anlaşıldı. Benim tanıdığım Müslüman dostlarım, bunun Müslümanlık olmadığını, Müslümanlık adı altında bir rezalet olduğunu söylüyor. Siyasal iktidarın Müslümanlık görüntüsü ardına sakladıkları, o cenahın kendi içinde ağır bir biçimde tartışılıyor. Soma’nın da hesabı sorulmadı mesela. Bu kadar vicdansızlık, bu kadar ahlaksızlığı görmezden gelmenin herhalde inançla, dinle, ahlakla ifadesi yok. Bunları Müslümanlık olarak ifade etmek isteyenleri, gerçek Müslümanlar yargılıyor. Tabii gerçek ahlak sahipleri de yargılıyor.

Bu, cami-kışla kavgasının, cami üstünden siyaset yapma bölümünün şu veya bu şekilde kapandığı bir dönem aynı zamanda. Bundan sonra kimse kolay kolay “siyasal İslamcıyım” diye oy toplayamaz. Din sömürerek siyaset yapmaya kalkmaz.

Ama bir yandan da bunun alıcısı var gibi görünüyor. Yanılıyor muyuz?
Baskının önemli bir rolü var. Bu sürecin olumlu oyuncularından biri ekonomik gidişattı. Şimdi orada da eski performans yok. Soma usulü büyüme modelinin sonuna geldik. Soma’da üretim artıyor, maliyet düşüyor görüntüsü vardı ama aşağıda 301 ceset var. Yani bu süreçten de geçmek lazımdı. Kışlayı gördük, şimdi siyasal İslam’ı görüyoruz. Demokratik bir yarış yok. Hukuk darbesi yapmışsın, medyayı Alo Fatihlerle medya olmaktan çıkartmışsın. Her muhalif gazeteye maliyeyi gönderiyorsun. Kendisini eleştirmek isteyen herkesi yok etmek isteyen bir siyasal iktidarın meşruiyetini tartışmak lazım. Bu noktanın altının sürekli çizilmesi lazım. Yani Türkiye bir rezillik içinde. Olması gereken konuşulmuyor, o da bir algı operasyonu.


‘YENİ TÜRKİYE’, YOLSUZLUĞUN ÜSTÜNÜ ÖRTMEK İSTEYENLERİN UYDURMASI

Takipsizlik kararını ‘Yeni Türkiye-Eski Türkiye’ argümanı üzerinden nasıl değerlendirirsiniz?
Yeni Türkiye, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet olaylarının üstünü örtmek isteyen yandaşların, dalkavukların uydurmasıdır. MGK, YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin hukuk düzeni aynı kaldığı vakit, burada yenilik, hırsızlık yolsuzluğa, cinayetlere, karanlıklara bulaşanların bu kez askeri kanat himayesinde ya da o cenahtan olmayıp, siyasal İslam üstünden faaliyet gösterenler olmasıdır. Yenilik, faillerin kimliğindeki farklılıktır. Ama cinayet hep aynıdır.

Takipsizlik kararı, “Cemaat, AKP ile girdiği savaşı kaybetti” diye de yorumlandı? Katılır mısınız?
Cemaat meselesini hukukun yerine koyarak tartışmak, yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetin üstünü kapatmaya yarar. Eğer cemaat hukuksal suç işliyorsa, siyasal iktidar bunların belgelerini bulsun mahkemeye götürsün. Bu, kendisine ait hırsızlık ve rüşvet iddialarının mahkeme dışında üstünü kapatmaya vesile olamaz.


SOSYOLOJİ DEĞİŞİYOR, BUNA YANIT VERMELİSİNİZ

“Ekonomideki tökezlemeyi, enflasyonun artmasını, piyasaların durmasını, büyümenin gerilemesini, inşaat sektörünün ‘balonlaşma’ işaretleri vermesini medyayı susturarak ve algı yönetimleriyle oynayarak saklamaya uğraşıyorlar. Bu üç alanda AKP’nin maskesini düşürmek, bu üç alanda da AKP’den daha ilerde bir pozisyon almakla mümkün” diyorsunuz. Nasıl olacak bu?
Hayat bunu çözecek. Benim derdim bunun büyük bir fatura ödemeden, kırılıp dökülmeden, yani bu gayri meşru zeminin her türlü canavarlığa açık, kışkırtıcı zehrini toplum olarak içmeden, bunun daha az bir maliyetle üstesinden gelebilir miyiz arantısı. Yani buna çare önerecek siyasi bir odak olsa, bunun maliyeti büyümeden bu süreci kapatmamıza yardımcı olur. Eğer bu süreç, bunu akılcı bir yöntemle çözebilecek bir olanak ve odak yaratmazsa, bu yine çözülür ama büyük bir felaketle çözme ihtimalini daha ön planda tutarak çözüm sürecinde yol alır.

Bu noktada “CHP radikal bir hamle yaparak ‘oynak merkez’ teorisine sahip çıkarak, halkın en büyük çoğunluğunu kapsayacak bir noktaya gelebilir mi?” diye soruyorsunuz. CHP’de bu yönde işaretler görüyor musunuz diye soracağım ama önce ‘oynak merkez’i açar mısınız?
Türkiye sosyolojik değişimlerden geçiyor. Sosyolojik değişimi okuduğun vakit, o değişime uygun bir esneklikle siyaseti tazeleyip, yenileyip devam ediyorsun. Oynak merkezi, o toplumun en büyük kesiminin temsilcisi olabilecek bir sosyolojik okumayı pusula yaparak siyaset belirleme olarak ifade etmek gerekir. Siz sosyolojik yapı değişmiş olmasına rağmen, siyaseten eskilerde kalmış bir pozisyonda kireçlenmişseniz, kendi pozisyonunuza bakmanız lazım. CHP yönetiminin bunu en azından el yordamıyla yapma çabası içine girdiğini ama kurumsal ve daha sistematize hale getirmediği için partiyi yeniden şekillendirmeye imkân verecek somut bir pozisyona ulaşmadığını görüyorum. Çünkü herkesin milletvekili olmak için kullandığı, disiplinsiz ve pusulasız, aparat muamelesi yaptıkları bir parti ana muhalefet partisi. Yani 81 il başkanını sorgulasan, 81 tane ayrı sonuçla çıkabiliriz.


BÜTÜN VATANDAŞLARIN İTİRAZ HAKKI VAR
CHP takipsizlik kararını protesto için adliyelere siyah çelenk bırakmak, tuz dökmek gibi eylemler yaptı ama etkisiz, pasif bulundu bu eylemler. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar simgesel. Bu rezalete mim koyma açısından önemli ama ben beklerim ki CHP, 81 ilde hırsızlığa karşıyız mitingleri yapsın; bütün örgütlerinde Uludere için, Soma için sönmeyen ateşler yaksınlar; bütün milletvekilleri Bank Asya’nın önüne gitsin 1’er liralık sembolik hesap açtırsın yahut üç milyon adam kalksın Türkiye’nin her tarafında aynı saatte beş dakika dursun… Bütün bunlar Türkiye’yi çok başka bir havaya sokar. Şunu da söyleyeyim -belki Evrensel okurları da yapar- bütün vatandaşların bu takipsizlik kararına itiraz hakları var. Savcılıklar bu itiraz hakkını reddederlerse, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakları var. Böyle yolsuzluk ve rüşvet iddialarının sere serpe ortalığa döküldüğü zamanlarda, bunları yapmak lazım.


BARIŞ SÜRECİ KARANLIĞIN KALKANI OLAMAZ
6-8 Ekim olayları çözüm sürecinin yaşadığı en büyük kriz olarak tanımlanıyor ve AKP’yi süreci hızlandırmak zorunda bıraktığı söyleniyor. Eğer böyleyse, güvenlik paketi neden?

Sürecin hızlandırılması Cumhuriyet’i gerçek anlamda demokratikleştirerek olur. MİT Yasası, çıkarılmak istenen “makul şüphe” yasası, twitter ve yutoube yasaklaması, devlet şiddeti, artan sansür,  böyle bir zihniyet ve icraat “barış” yapabilir mi? Bu yasalar Kürtlere uygulanmayacak mı? Bu yasalarla, demokrasi eksikliğinden kaynaklanan herhangi bir sorunu çözmek mümkün değildir. Bu anlayış sorunları çözmez, yeni sorunlar yaratır.
AKP gerçekten barış istese demokrasiyi genişletirdi… AKP’nin derdinin barış olduğunu sanmıyorum, o 2015 seçimlerini kazanmak ve faşizmini sessiz bir ortamda uygulamak istiyor.

“Türkiye’nin demokratikleşmesini, Kürt sorununun çözümü sonrasına ertelemeye kalkmak da gerçek bir çözüm getirmez” diyorsunuz ama bu mümkün mü? İkisi birbirine paralel süreçler değil mi? Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunun çözümünün mümkün olmadığını Kürt hareketi de söylüyor.
Tabii ki demokrasi barışı getirir, barış da demokrasiyi kökleştirir. Birbirleriyle kuvvetli bir ilişkileri var. Ama siyasal iktidar bir oyun oynuyor. Dikkat edin, iktidar  “çözüm ve barış”   sürecini istismar etmeye her hız verdiğinde muhakkak siyasal İslam, faşizmini koyulaştıracak bir adım atıyor.
“Barış süreci” lafı, karanlığın kalkanı olamaz, bu nedenle Kürt hareketinin de   “demokrasi olmadan barış olamayacağını” yüksek sesle söylemesi çok sağlıklı ve önemli.

“ ‘Çözüm süreci’, siyasal iktidarın bütün suçlarının ve diktatörlük girişimlerinin önüne çekilen bir perde olarak kullanılıyor” diyorsunuz. O halde AKP, kendi istikbali için mi ‘çözüm sürecinden vazgeçmeyeceğiz’ diyor?
AKP yönetiminin iki hedefi var; ilki iktidardan gitmemek, ikincisi yolsuzluk, rüşvet, suç ve karanlık icraatları sürdürmek.17-25 Aralık dönemini yasa dışı bir anlayışla örtmek, baskı ile unutturmak… Seçimlere bu kadar az bir zaman kaldığı için olup bitene  “seçim” açısından bakmanın daha gerçekçi olacağını da düşünmek gerekir.

AKP, KÜRTLERİN BU ASRIN EN ÖNEMLİ AKTÖRÜ OLDUĞUNU ANLAMAK İSTEMİYOR

ABD’nin Kobani’ye silah yardımı yapmasını, peşmergenin gönderilmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Tüm bu gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları nasıl olacak?
Siyasal iktidarın, 21. y üzyılın, bu yeni çağın bölgeye getirecekleri konusunda berrak bir öngörüsü, parlak bir bilinci yok. Hala Sünni-İslam üzerinden Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler anlayışını iktidarlara taşımak, halife olmak gibi garip, anlamsız, yersiz bir rüyayı görmekte ısrarlılar. Kürtlerin bu asrın çok önemli toplumsal bir gücü ve aktörü olduğunu görmek ve anlamak istemiyorlar.
Çağı, gelişmeleri, öne çıkan dinamikleri okuyamamak ağır bir fatura, tarihsel bir çöküntü getirir. Siyasal iktidarın yetersizliği, beceriksizliği, siyasal körlüğü de bugünkü çöküntüyü ortaya çıkaran nedenlerdir. Yanlışta ısrar bu faturayı daha da ağırlaştırır.
Düşünün ki bu iktidar hemen sınırdaki Kobani’de olanları bile algılayamadı, ancak insanlarımız sokaklarda öldükten ve Türkiye ABD’den olabilecek en ağır diplomatik hakareti yedikten sonra koridoru açmaya razı oldu.

kaynak: evrensel gazeesi
27 Ekim 2014

Çağlayan’da 19 saat; Mehmet Altan tutuklandı, Ahmet Altan’a sevinemedik!

HASAN CEMAL

Kasvetli, kurşuni bir hava.

Yağmur çiseliyor.

Çağlayan’da güvenlik yine çok sıkı, araba sokmuyorlar..

Adliye Sarayı bugün de gazeteci milleti kaynıyor.

Adliye koridorları bu kadar gazeteci milleti kaynayan ülkede özgürlük olur mu?

Benim dava sabah erken.

Cumhurbaşkanı’na hakaret… Savunma yapacağım.

Ocak ayında yazdığım, “Her Allah’ın günü anayasayı ihlal eden bir Erdoğan” başlıklı yazımdan dolayı ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ten yargılanıyorum.

Fikret İlkiz’le hâkim karşısındayız.

Doğan Akın da izleyici sırasında.

Son derece nazik ve dikkatli bir yargıç.

Savunma kısa, özetle diyorum ki:

“Evet, sert bir eleştiri ama Cumhurbaşkanı’na hakaret değil. Demokrasinin özü olan ifade özgürlüğü içinde bir yazı. Devleti yönetenlerin eleştiri karşısında tahammüllü olmaları gerekir.”

Kısa sürüyor, çıkıyoruz.

Karar, Ankara’daki mahkemede verilecek.

Bir başka kalabalığa doğru yürüyoruz.

MİT TIR’ları davası başlamış.

Erdem Gül içeride, hâkim karşısında.

Gizlilik kararı olduğu için avukatlar ve eşler dışında kimse alınmamış. Dilek Dündar’la Aslı Gül eş kontenjanından duruşmayı izliyorlar.

Ortalık bir an dalgalanıyor.

Odatv duruşmasından dışarı sızan bir haber…

Ahmet Şık demiş ki:
“Cemaate destek veren Cumhurbaşkanı Erdoğan da yargılanmalı!”

Yalçın Küçük de damardan girmiş:

“Darbe teşebbüsü diyorsunuz, darbe olmuş gibi yönetiyorsunuz.”

Koridorda yine telaşlı bir hava.

Erdem Gül bariyerlerin üstünden sarkıyor, duruşmaya ara verilmiş. Davanın erteleneceği anlaşılıyor.

Avukatlarla sohbet ediyoruz.

Ergin Cinmen ‘çile’nin bunca yıldır bir türlü bitmediğini söylüyor.

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Avukatlık yaparken, yolum bu kadar adliye koridorlarlarına düşmemişti” diyor.

Yılların dostu, CHP milletvekili Enis Berberoğlu da koridorda, onun davası da MİT TIR’ları ile birleştirilmiş.

Duruşma bitiyor.

Koridorun ucunda Dilek Dündar ve Cumhuriyet İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay gözüküyor, “Oh ne güzel!” diye bana laf dokunduruyor, “Benim pasaporta el konuyor, sana gelince bişey yok.”

Gülüşüyoruz.

Bir hatıra fotoğrafı:

Dilek Dündar, Aslı Gül, Erdem Gül ve ben…

Telefon yurt dışından, Cengiz Çandar arıyor:

“Duydum, bugün festival günüymüş Çağlayan’da… Benim de doğum günüm.”

Bu bitti, Tuğrul Eryılmaz’dan SMS:

“Özgür Gündem ifadesi cuma günü saat 14.30’da…”

Genç muhabirler cıvıl cıvıl.

Aralarında tek tük erkek var. Benim zamanımda böyle olmadığını söylüyorum, kıkırdıyorlar.

Meslek hayatlarında ilk kez böyle zor zamanlarda gazetecilik yapıyor olmanın heyecanı içindeler.

“Haber çok, basan olduktan sonra…” diyor birisi…

Genç habercilerle birlikte olmak, onların heyecanını hissetmek nedense beni her zaman mutlu eder, motive eder.

Doğan’la kafeteryaya gidiyoruz, bir şeyler atıştırmak için.

Bilgisayarımı açıp 21 Eylül 2106 tarihli ‘adliye notları’mı yazmaya başlarken telefonum çalıyor.

Yasemin Çongar nefes nefese:

“Birazdan geliyorlar!”

Heyecanla beklenen iki kişi, ‘sübliminal’den -akıl alır gibi değil ama- gözaltındaki Ahmet Altan’la Mehmet Altan

Bir an olsun görebilecek miyiz?

Sevgili Ahmet’e seslenebilecek miyim:

“Tam tatile çıktığım günün gecesi 15 Temmuz oldu. Mecburen yazıya devam ettim. Tam artık dünya yıkılsa yazıları kesiyorum dedim, denizlere açıldım. Sabah gözümü açtım, Yasemin’den telefon: Mehmet’i aldılar, şimdi Ahmet’e geliyorlar. Yine oturdum yazıya… Ahmetçim, tam zamanını buldun gözaltına alınacak!”

Sıkıntılıyız ama.

Önce savcı, sonra mahkeme…

asemin Çongar, Sanem Altan, Kerem Altan…

Fotoğraf çektiriyoruz, Sanem bir aplikasyonla, hepimizi zayıflatıyor, boylarımızı uzatıyor.

Altan’ların avukatları Ergin Cinmen’le Veysel Ok, sohbetse klasik:

15 Temmuz ve sonrası…

Ve şuna kulak veriyorum:

“Savcı, Altan’lar için gözaltı talimatı verip tatile çıkıyor; Ahmet’le Mehmet 11 gün gözaltında kalıyorlar. Ve ancak salı gece yarısı ifadeye çağırıyor polis… 11 gündür elinde olanları gece yarısı çağırıyor, eziyet değil de nedir bu?..”

Yüz ifadelerini okumaya çalışıyorum, pek öyle iç açıcı değil.

Tutuklanabilirler mi?..

Adliye Sarayı’nın dokuzuncu katında toplanıp Altan kardeşleribekliyoruz, çay kahve eşliğinde…

Akşam oldu hâlâ bekleşiyoruz, ama tedirgin bir bekleyiş bu.

Gece yarısına doğru gelen haberler de iç açıcı değil.

Saat gece yarısını 10 dakika geçerken kötü haber ulaşıyor:
Savcı Ahmet ve Mehmet Altan’ı tutuklama talebiyle Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk etmiş.

Özgürlük açısından utanç verici bir karar!

Saat 01.15: Bu sefer de hakimliğin kararını bekliyoruz.

Saat 02.20: Garo Paylan tweet atıyor:

“Sorgular kilitli kapılar ardında başladı. Ahmet Altan’ın sesi yankılanıyor duruşma salonundan: ‘Benim bütün hayatım darbelerle mücadele içinde geçti.”

Yasemin Çongar’la bakışıyoruz, gözleri bugün kim bilir kaçıncı kez doluyor.

Saat 02.40: Bu memlekette ne hukuk var, ne de yargı bağımsızlığı…

Hukukun üstünlüğü tam anlamıyla çökmüş durumda… Altan kardeşler hakkında ‘darbecilik’ten tutuklama isteyebilmek, başka türlü yorumlanamaz.

Saat 03.30: 18 saattir buralardayız, hâlâ mahkeme kararını bekliyoruz sevgili Altanlar hakkında…

Saat 03.45: Veysel’den mesaj: “Bitti bekliyoruz!”

Saat  04.15:  Mehmet Altan tutuklandı. Ahmet Altan serbest… Sevgili Mehmet’in tutuklanması özgürlüğe ağır bir darbe daha!

Gazetecinin adliye koridorlarında 19 saat boyunca tuttuğu notlar işte böyle.

Ahmet Altan adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı, Mehmet Altan tutuklandı!

15 Temmuz darbe girişimi öncesi ‘subliminal mesaj’ vererek darbeye iştirak ettikleri iddiasıyla 12 gün önce gözaltına alınan gazeteci yazar Ahmet Altan ile Prof. Mehmet Altan, savcılıktaki ifadelerinin ardından tutuklama istemiyle Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi. Hâkimlikteki sorgunun ardından Mehmet Altan tutuklandı, Ahmet Altan adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu Savcısı Can Tuncay, Ahmet ve Mehmet Altan’ın suçlamaları reddeden ifadelerini aldıktan sonra saat 23.45 sıralarında “FETÖ’ye üyelik, yardım ve propaganda, hükümeti devirmeye teşebbüs” iddiaları eşliğinde tutuklama talebiyle Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk etti. Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ndeki sorgu yaklaşık iki saat sürdü ve 03:40’ta bitti. Karar ise 04:15 sularında açıklandı.

CHP’li ve HDP’li vekiller adliyede

Altan kardeşlerin savcılık ifadesi ve Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği’ndeki sorgusu sırasıda adliyede avukatlar Ergin Cinmenve Veysel Ok ile CHP Parti Meclisi üyesi İstanbul MilletvekiliSezgin Tanrıkulu ve HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan vardı. Adliye dışında da Altan ailesi ile arkadaşları bekledi.

“Hayatım darbelere karşı mücadele ile geçti”

Ahmet Altan, mahkeme sorgusunda, hâkim Selami Yılmaz‘a, “Benim bütün hayatım darbelere karşı mücadele ile geçti” dedi.

Altan kardeşler darbe girişiminin ardından Gülen cemaatine yönelik başlatılan soruşturma kapsamında 10 Eylül’de gözaltına alınmıştı.

Ahmet ve Mehmet Altan, Emniyet’teki ifadelerinde kendilerinde yönelten soruları yanıtlamayarak, Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade vereceklerini beyan etmişlerdi.

Avukatlarına görüş kısıtlaması

Altan’ların dosyasında gizlilik kararı bulunurken, avukatlarına da görüş kısıtlaması getirildi.

Altan kardeşlerin avukatları Ergin Cinmen ve Veysel Ok‘tan müvekkilleriyle ilgili bazı yayın organlarında yer alan iddialara yalanlama gelmiş; açıklamada “Müvekkillerimiz Ahmet ve Mehmet Altan’ın şahsında büyük bir hukuk trajedisi yaşanmaktadır” denen açıklamada, Mehmet Altan’ın evinde F serisinden 1 dolar bulunduğu iddialarıyla ilgili olarak “İçinde F serisi bir dolarlık bulunduğu söylenen kırmızı çanta Mehmet Altan’ın aile bireylerine ait eski bir kadın çantasıdır. Bu çanta içinden çıkan yırtık bir dolar, Mehmet Altan ve ailesinin 1990’lardaki bir yurtdışı seyahatinden kalmıştır” ifadelerine yer verilmişti.

Soruşturmanın geçmişi

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Savcısı Can Tuncay’ın talimatı üzerine, Altan kardeşler, darbe girişimi soruşturması kapsamında 10 Eylül’de gözaltına alınmıştı. Savcılığın gözaltı yazısında, Youtube üzerinden yayın yapan “Özgür düşünce” isimli TV programına darbeden bir gün önce konuk olarak katılan Ahmet Altan ile programı sunan Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan’ın bu programda, darbe çağrışımıyla subliminal mesaj içeren söylemlerde bulundukları iddia edilmişti. Bu söylemler kapsamında hükümeti ve Cumhurbaşkanı’nı tehdit ettikleri iddia edilen yazıda, Altan kardeşlerin darbenin gerçekleşeceğini beyan ettikleri öne sürülmüştü. Darbe girişiminin, “terör örgütüyle fikir ve eylem birlikteliği içinde olmadan bir gün öncesinden bilmelerinin mümkün olmayacağı” savunulan yazıda, bu nedenle Altan kardeşlerin, “darbe girişiminde bulunan bir kısım terör örgütü mensubu askerlerle iştirak halinde atılı suçu işledikleri” iddialarına yer verilmişti.

Söz konusu programın sunuculuğunu üstlenen Nazlı Ilıcak’ın da bu soruşturmada ‘şüpheli’ sıfatıyla ifadesi alınacak. Nazlı Ilıcak, 30 Temmuz’da “Silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla tutuklanmıştı.