Ana Sayfa Blog Sayfa 6274

AABK “Darbecilerin ilk hedefi her zaman özgür basını susturmak olmuştur”

Alevi Birlikleri Konfederasyonu yazılı bir açıkla yaparak Özgür Gündem gazetesinin kapatılmasını protesto etti. O açıklama;

Darbecilerin ilk hedefi her zaman özgür basını susturmak olmuştur…

15 Temmuz 2016 tarihinden bu yana yaşadığımız süreçle ilgili henüz birçok soru cevaplanmamışken, özgür Gündem Gazetesi ile verilen kapatma kararını ‘Sivil Darbe’nin bir yansıması olarak görmekteyiz.

Uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmış olan “basın özgürlüğü- AKP Hükümeti’nin keyfi uygulamalarıyla ayaklar altına alınmıştır. Hiçbir suça bulaşmamış ve kamuoyuna karşı sorumluluğu gereği gazetecilik görevini ifa eden basın emekçilerinin yaka paça gözaltına alınmalarını kabullenmemiz mümkün değildir.

Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin, “sözde” Darbe Girişimi arkasına sığınarak, ülkedeki toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışmalarının farkındayız. Ülkemizde daha önce örneklerini yaşadığımız darbe dönemlerinde olduğu gibi darbecilerin ilk hedefinin özgür basını susturmak olduğunu da biliyoruz. Ve yine söz konusu deneyimlerden elde ettiğimiz bir gerçek var ki, bu baskılar egemenlerin saklamaya çalıştıkları gerçeklerin kamuoyuyla buluşmasına asla engel olamayacaktır.

Özgür Gündem Gazetesi’nin kapatılması kararı karşısında tavrımız: basın emekçilerinin yanında olmaktır. Gözaltına alınan gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını ve özgür Gündem Gazetesi ile ilgili alınan kapatma kararının kaldırılmasını talep ediyoruz. Yenikapı’da demokrasi nöbetine koşan muhalefet partilerini de, bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz…

Özgür basın susturulamaz. Halkın haber alma özgürlüğü kısıtlanamaz…

AVRUPA ALEVI BIRLIKLERI KONFEDERASYONU

FEDA “Tüm Halkları, inançları Özgür Gündem ile dayanışmaya direnişe, çağırıyoruz”

Demokratik Alevi Federasyonu yazılı bir açıklama yaparak Özgür Gündem gazetesine yönelik devlet baskısını kınayarak, “Tüm Halkları, inançları Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmaya direnişe, çağırıyoruz” dedi. İşte FEDA’nın açıklaması…

FEDA AÇIKLAMASIDIR..!

Demokratik Alevi Federasyonu FEDA İnançlar topluluğu olarak Tüm ezilen inanç ve halkları, farklılıkları, demokrasi güçlerini, Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmaya çağırıyoruz,

Türkiye ve Kürdistan halkları, özgür basınıyla, demokratik, muhalefetiyle, kadim inançlarıyla, birbir Erdoğan ve Emevi Sarayının darbeleri ve tehditleriyle karşı karşıyadır.Gülen Darbesi adı altında, kendi faşizan ve hegomanyasını kaılıcılaştırmak için, kendisine muhalif olan tüm demokratik güçleri ya susturmak, ya zindanlara atmak, yada, teslim ve suskunluğa itip kendi sucuna ortak etmek istemektedir..

En son Özgür Gündem gazetesine dönük yapılan bu hukuk dışı baskın ve sldırıda ortaya çıktıki, bu saldırgan ve ırkçı ruh halinin geldiği aşamayıda ortaya çıkardı..Kürt basına dönük bu baskının arka planında yatan, özgür kürte düşmanlığını bir kez daha netleşmiş oldu. Emevi sarayının halklara, inançlara, demokrasi güçlerine karşı sürekli sardırı ve kirli planlarını deşifre eden, sürekli teşhir eden Özgür Gündem gazetesini hedef alınarak kapatılmak istendi.

Türk basın tarihinin en karanlık en kirli özel savaş dönemi Emevi sarayının dönemi olan Erdoğan dönemidir.Türkiye basın tarihinde en ahlaksız,dönemine girmiştir. Kendi kalemini satılığa hatta ihanet edecek bir yazarlar ve düşkünler cephesi oluştu Sarayın etrafında. Bunların sarayın yeni özel savaş kalemşörleridir. Kalemlerinde özgür basın ahlakı dışında, en çirkin, en lanetli, “ kan damlamaktadır” her gün “ Demokrasiden, özgürlükten,insan haklarıdan, özgür basından” söz ede ede dillerinde, zehir kalmadı..

Bir kez daha ortaya çıkmış olduki, türkiyede özgür basın ahlakının olmadığı gibi, özgür basın karşıtları ve düşkünleri ve kalemine ihanet edecek, bir avuç işbirlikçi tayfadan başka.Özgür Gündem gazetesi, onurun, ahlakın, direngenliğin ak yüzlü gazeteciliğini hem yapmış hemde bunun bedelini ödeyerek bu günlere gelmiş bir gazetedir. Bu geleneğin ölçüsü ve ahlaki ilkesi, Doğrulardan asla taviz verme, ilke ve amacıyla yola çıkmış bir gazetedir.Ne kendi gazetecilik ilkelerinden nede kendi özgür demokratik, onurlu doğrularından asla taviz vermeyecek onuruna ve ahlakına sahiplik etmiştir.Gerceklerin doğruların,onurlu halkların inançların, özgür muhalif cephenin sesi dili, kulağı,Özgür gündem gazetesi olmuştur. FEDA inançlar toplulukları olarak,Tüm Halkları, inançları Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmaya direnişe, çağırıyoruz.

 

17 Ağustos 1938’de toplu olarak katledilenler anıldı

17 Ağustos 1938’de Pülümür’de toplu bir şekilde kurşuna dizilerek katledilen 16 kişi, aileleri tarafından toplu olarak gömüldükleri yerde anıldı. Anmada mumlar yakılarak gülbanglar okundu. Pir Hasan Ali İçlek’in okuduğu dualar eşliğinde lokmalar dağıtıldı. Katliamın sorumlularının bulunması için girişimlerin devam edeceğine vurguda bulunuldu.

Ne kadar iş, o kadar “dedelik”…

MESUT ÖZCAN

Dersim’de devlet destekli Alevi dedeleri ile toplumsal destek bulan Alevi pirleri arasında başlayan rekabet, Cumhurbaşkanı R. Tayip Erdoğan ile Başbakana kadar uzanan  bir dizi ihbar mektuplarına kadar uzandı. “Rekabet” diyorum, çünkü inanç alanından çıkmış bulunmakta yaşananlar. Siyasal bir dizi eyleme dönüşmüş vaziyette… İnancın, siyasal bir takım kaygılar için nasıl kullanıldığını göreceksiniz aşağıdaki belgede. Dahası, inancının hiçbir yerinde en ufak bir çıkar kırıntısı bulunmayan Aleviliğin, nasıl kişisel çıkar için kullanıldığını da göreceksiniz.

Ali Ekber Yurt, Sarı Saltık ocağından. Tunceli Cemevi’nin başkanı. Hani, devlet büyüklerimizin Dersim’e giderken, uluorta gidip ziyaret ettikleri, bu başkanın da uluorta semah törenleri düzenlediği, ceme katılanlarca ya da katılanlara sorgu ve sualin yapılmadığı, yaptırılmadığı Cemevi var ya, işte onun başkanı. Oysa biliriz ki, her kim gelirse gelsin, bulunursa bulunsun bir cem töreninde, kimse cemi yöneten Pir, topluluğa dönerek her kesin birbirinden razı olup olmadığını, küs olup olmadığını, her kesin barışık olup olmadığını sorar… Ve öncelikle de kendisine bu cemi yönetmek için yetki ister… Benden razı mısınız, diye sorar… Peki ne oldu da, ben niye yazıyorum bunları?

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Bu davranış, bütün Sarı Saltık ocağını bağlamaz, bağlamamalı. Bu ocak, Dersim’in önemli ocaklarından biridir. Sorun, ocağın şimdi kendini tek temsilcisi olarak gören bir kişinin davranışıdır, yazdıkları, tutunduğu durumdur.

İşte bu cemevinin başkanı, başka bir ocağın (Ağuçan Ocağı’nın) pirlerinden birini, bir takım çıkarlarından dolayı, Başbakana şikayet ediyor.  Üstelik bu şikayet edilen pirimizin bir kusuru da yok. Ali Ekber Yurt’un asıl sorunu, metinden anladığımız kadarıyla bu Ağuçanlı pirimizin oğlu ile… Ama o hazını alamıyor, oğlundan giriyor, babasından çıkıyor…Kendisi de zaten babası Ahmet Yurt’tan söz ediyor Başbakana.. Sözkonusu Ağuçan ocağının piri Hasan Genç (Mistik Dede). Dersim’deki inanç önderlerimizden biri…

İyisi mi, ben anlatmayayım. Şimdi siz mektubu okuyun…

Sarısaltuk Ocağı’ndan Ahmet Yurt’un oğlu olan Tunceli Cemevi Başkanı olan Ali Ekber Yurt, bir akrabasının işe yerleştirilmemesi üzerine, sorumlu olarak Ağuçan Ocağı dedesi Hasan Genç (Mistik Dede)’nin oğlunu göstererek Başbakanlığa bir ihbar mektubu gönderdi.

07.04.2016 günlü ve 421883 başvuru sayılı mektup, internet yolu ile gönderilmiş. “Dilekçe Hakkı / İstek” olarak gönderilen metinde şu ifadeler kullanılmış:

“Şahsım Tunceli Cemevi başkanı ve dedesiyim. Bu sıfatla Sayın Cumhurbaşkanımız R. Tayip Erdoğan’ın 2 kez, Sayın Başbakanımızın 1 kez davetlisi olarak programlarına katıldım. Sayın Ahmet Davutoğlu başbakanımızı ve sayın Abdullah Gül’ü cemevimizde ağırlama şerefine nail olmuş biriyim. Devletime ve hükümetime sadakatle bağlılığım, Alevi çalıştaylarına ve Alevilik ile ilgili tüm toplantılara katıldım hemen hemen. Tunceli gibi terörün fazla olduğu bu ilde devlete olan bu sadakatim beni hep o illegal şer yapılara hedef etmiştir. Tek dayanağım önce Allah sonra devletimizdir. Ancak Tunceli’de tüm bu yönlerimize rağmen uğradığımız haksızlıklar ve adaletsizlikler beni bu yazıyı yazmaya mecburi kıldı. Sayın Başbakanım suçumuz ne bilmiyorum. Her vatandaş gibi ekmeğimizin kavgası içindeyiz. Ancak hiçbir şer yapının içinde yer almamamıza rağmen hep haksızlıklara maruz kalıyoruz. Bizler Sarı Saltuk gibi Anadolu’yu ve Balkanları İslamlaştıran ve Türkleştiren bir soyun evladı olarak hala o ceddimizin misyonunu sürdürme çabası içindeyiz. Bu mu acaba kusurumuz.”

Gönderilen metinde bu ifadelerden sonra, “konuya gireyim artık” diye başlayan ve devam eden metinde şu ifadelere yer verilmiş:

“Sayın Başbakanım. Tunceli ili Hozat ilçesi SYDV eleman alıyor. Yeğenim Nazlı ATAŞ başvuruyor. Puan olarak  mülakata giriyor. Gerekli yerlerle görüşüyoruz. Bizi biliyor tanıyorsunuz. Bu yeğenimizin hakkını yemeğin. Biz torpil istemiyoruz haşa. Sadece bilinen bir aile bu ailenin çocuğuna haksızlık etmeyin diyoruz. Mülakat oluyor kız 3. sıradaki başka birini almaları neticesinde eleniyor. Yeğenime soruyorum. Soruların sarıları mı bilmedin. Yok dayı diyor. Beş soruya da cevap verdim. Üstelik kazanan çocuk sınav çıkışı iki soruya cevap veremedim, demiş. Sorup soruşturuyorum. Ne imiş güya eniştemiz oradaki ilçe başkanına hakaret etmiş. Eniştem Kuran-ı Kerim getirin el basayım ki yok öyle bir şey diyor. Kaldı ki Hozat ilçe başkanının babası HDP PKK’nın tüm programlarına dede olarak katılıp Sayın Cumhurbaşkanımıza, Devletimize ve Hükümetimize katil mi, faşist mi her türlü hakaretleri ediyor ve bizleri de kendi deyimi ile AKP’li faşist devlet yanlısı gibi söylemlerle  sürekli örgütlere hedef gösteriyor. Araştırıp sordurabilirsiniz. Tavlacı Mustafa GENÇ dede. Sayın başbakanım bu ilk de değil üstelik. Bundan iki ay evvel de yine eşim Adalet Bakanlığı Hozat Yazı İşleri Müdürlüğünü 1. ile kazandı ama elendi. Taktiri sizlere bırakıyorum.  Yukarıda da bahsettim. Sarı Saltık neslinden gelen ve Alevi Camiasında Hozatlı Ahmet YURT dede olarak tanınan ve o zatın dergahında yetişip pişen biri olarak ve sizlerle Çankaya Köşkünde bizzat kahvaltılı toplantıda ve Tunceli Cemevinde görüşme şerefine nail olan biri olarak bu haksızlıkları sizlere iletmeyi bir görev biliyorum. Tunceli de kapsında onlarca tehdite rağmen Türk bayrağını indirmeyen ve canla başla teröre karşı devletinin ve hükümetinin yanında yer alan bir aile mensupları olarak biz bunları hak ediyor muyuz? Hak etmediğimizi düşünüyor ve kahroluyorum. Tekrar ediyorum. Biz torpil istemiyoruz. Sadece hakkımıza riayet edilsin hakkımız gasp edilmesin. Ayrıca daha önce cemevimizin sıkıntıları ile ilgili bazı isteklerim olmuştu. Valilik ile görüşüldü diye biliyorum. Ama hiçbir gelişme olmadı. Bu konuda da desteklerinizi bekliyorum. Sayın başbakanım siz silahlı terörüstlerden bu toprakları temizleyin lütfen bize de destek sunup bizlerde gönülleri kalpleri beyinleri o şer duygulardan temizleyelim. O beyinlere Yunusun sevgisini, Mevlana hoşgörüsünü yerleştirelim. Eline silah değil bağlama verelim bu gençlerin. Kötü slogan değil deyiş ve türkü söyletelim dillerinde. Saygı ve şükranlarımı sunuyorum.  Sizleri de Tunceli cemevimizde tekrar görmeyi istiyoruz. Özellikle de Muharrem ayının 10. gün bizleri onurlandırırsınız inşallah.”

Gönderilen bu dilekçenin başında adres olarak “Tunceli Cemevi, Tunceli” diye bir ibare var.

Bu tür mektupların ilk değil, onu söyleyeyim. Başka ihbar sayılabilecek mektupların da olduğunu da biliyoruz. Bazı belgeler elimizde mevcut da, şimdilik yukarıdaki ile yetinelim istedim.

Alevi inancında resmi makamlara şikayetlerin, davaların olmadığı dönemden ne yazık ki içinde bulunduğumuz bu duruma geldik. Oysa Aleviler, kendi sorunlarını, toplumsal sorunlarını kendi aralarında dedeleri, pirleri, rayberleri ile çözerlerdi. En büyük makam onlardı. Cemlerinde Pirler, Rayberler, Ocak mensupları “Küs olan var mı?”, “sorunu olan var mı” diye sorarlar, sonra ceme başlarlardı. Varsa bir sorun, mutlaka halledilir, gereği yapılır öyle başlanırdı bu kutsal toplantıya… Çünkü burası, bütün bireysel ve toplumsal sorunların çözüm yeri idi aynı zamanda. Toplumsal barış böyle sağlanıyordu.

Bir Ocak mensubunun başka bir Ocak mensubunu hele de ihbar ederek şikayet etmesi, hem de bir makama şikayet etmesi, siyasi bir merciiye şikayet etmesi Alevi inancında bugüne değin karşılaşılamayan bir örnek. Zaten Alevilikte de yeri olmayan bir örnek. Kendilerini Dede olarak adlandıran bazı Alevi ocağı mensuplarının Alevi inancını kendi kişisel çıkarları için kullandığını, devlette yer alabilmek için inancı bir araç olarak gördüklerini  en açık biçimde bu metinden görüyoruz. Üstelik bunu yapan kişinin de, ne yazık ki Tunceli Cemevi Başkanı sıfatını taşıdığını görüyoruz.  Yani başkanı olduğu o cemevi ki onlarca insanın dualarla geldiği, cenazelerine son görevlerini ifa ettiği bir mekanın başkanı.

Bir şey daha: Tunceli Cemevi, hemen Golê Xızır’ın (Golê Çetu da denir) yanıbaşında, oraya bakar. Hızır burada görüldüğü için, sema döndüğü için Mılu ocağının atalarından Dewres Mılız ile, oraya bu ad verilmiş. Yani orada gelenler Hızır’ın, Dewres Mılız’ın huzuruna çıkarlar ayrıca… Onlar orada birbirlerine ikrar vererek musahip olmuşlardır, anlatılan rivayet böyle…

Dersim’in bu kutsal inanç merkezinin hemen yanıbaşına kurulmuş olan Cemevi’nin başkanının –ki Ali Ekber Dede denir kendisine. O da kendini böyle tanımlar-  davranışlarına, yaptıklarına, yazdıklarına bakınca yazacak bir şey bulamıyoruz ne yazık ki…

Oysa ki, daha 10/15 gün önce, Cemevi’nde birlik yemeği verilmişti. Resmi makamların temsilcileri ile birlikte CHP’li bir milletvekilimiz de katılmıştı bu birlik yemeğine, değil mi? Tunceli üniversitesinin rektörü  Ubeyde İpek, onun üniversitesinden daha başkaları falan… Ne de güzel konuşmuşlardı milletvekilimiz ile cemevi başkanımız; birlikten, beraberlikten dem vurmuşlardı… Uğursuz Darbe girişimini kınamışlardı da, bir süre sonra Ubeyde İpek’in üniversitesinden bir doçent, hem de bağıra çağıra öteden beri kendisinin Marksist olduğunu söyleyen bir doçent önce açığa alınmış, sonra bir geceliğine gözaltına alınmıştı…  Bilim yuvasından ezan sesi yükselmekte Alevi köylerine ve mezralarına… Birlik yemeğine katılan milletvekilimiz ile cemevi başkanımızdan, yani “Alevi Dede”mizden de ses çıkmamıştı, çıkmadı, ne güzel…

Ne diyeyim size: Allah birlik ve beraberliğinizi daim etsin mi, desem, ne desem…

İşte Dersim’de Alevilerin de geldiği nokta bu günümüzde… Bakalım sözkonusu mektubu yazan kişiye Alevilerin, Alevi inanç önderlerinin tepkisi olacak mı, olmayacak mı? Ya da ne olacak?  Her şeyden önce bağlı olduğu ocak, Dersim’in sayılı ocaklarından Sarı Saltık Ocağı ne diyecek bu mektupta yazılanlara ve gösterilen davranışa…

Ey Aleviler, razı mısınız bu duruma… Dargın olan, barışık olmayan var mı? Diye sorulacak mı?

Dahası, Cemevi başkanı, başkanlığını yürütecek mi, sazını çalacak mı, alevi ahlakından, alevi töresinden, kültüründen söz edebilecek mi?

ozgurdersim.com

Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Özgür Gündeme destek

Özgür Gündem hakkında kapatılma kararı verilmesi sonrası yapılan baskınlarla çalışanların işkence edilerek gözaltına alınmasına ilişkin gelen tepkilere Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan (ABF) da tepki geldi. Federasyon tarafından yapılan yazılı açıklamada, “OHAL ilanıyla birlikte var olan hak ve özgürlüklerin yok edileceğini ifade ederek OHAL yasasına karşı çıkmıştık. Şimdi görüyoruz ki; darbe girişimini bahane ederek diğer muhalif güçleri de tasfiyeye yöneldiler. Askeri darbeye karşı olduğumuz gibi sivil darbeye ülkenin OHAL’la yönetilmesine âmâsız, niçinsiz karşıyız” denildi.

Gazetemiz ile dayanışma mesajının verildiği açıklamanın devamında “Zulme boyun eğmeyeceğiz. Özgür Gündem’in kapatılmasını şiddetle kınıyoruz” vurgusunda bulunuldu.

Hacı Bektaş Veli aydınlatmaya devam ediyor…

Hristiyanlar için Vatikan, Sünni İslam için Mekke ne ise Anadolu Alevileri için de Hacıbektaş odur! Bu nedenle onbinlerce Alevi her yıl akıp gider Hacıbektaş’a…

Alevi Bektaşi geleneğinin en önemli merkezlerinden biri Horasan’dır. Horasan “güneşin yükseldiği yer “dir. 11. yüzyıldan başlayarak bir çok Alevi süreği Horasan’dan kalkıp Anadolu’da “gayri-Sünni hareketlerle” buluşmaya başlarlar… “Güneş yükseldikçe güvercin donuna girenler” Ebu Müslim’in Horasan diyarından uçup gelirler Anadolu’ya. Rivayet odur ki, “Hazreti Ali’nin Veli adıyla, velayetini yeryüzüne doğrudan doğruya tanıtmak için ortaya çıkmış tecellisi” olan Hacı Bektaş Veli, güneşin yükseldiği yerden, Horasan’dan bir güvercin donunda uçup gelmiştir Sulucakarhöyük’e, yani şimdiki ismiyle Hacıbektaş İlçesi’ne… Tarihler 13. yüzyılı işaret etmektedir… Hacı Bektaş Veli, dergaha giden yolda zaviyesini açmıştır ve dergah şekillenmeye başlar. Hacıbektaş Postnişini Veliyettin Ulusoy bunu şöyle anlatır: “Her taraftan gelen çoğaldı, kimi gelir, nasibini alır giderdi, kimi gelir, kalır, hizmet ederdi, kimisini de Hünkar, bir yerlere yollar, kendisine Halifelik verirdi. Halife olan, gittiği yerde mürid, muhib edinir, halkı uyarırdı”.

Tıpkı Hacı Bektaş Veli gibi, doğum ve ölüm yılları çok tartışmalı olsa da 13. ve 14. yüzyılda yaşadıkları anlaşılan ve bu dergahtan yola çıkan Yunus Emre dergahta, Taptuk Emre Eskişehir’de, Abdal Musa Antalya’da, Ahi Evren Ankara’da, Karacaahmet Üsküdar’da, Barak Baba Çanakkale’de, Hızır Samut Bozok’ta, Hacım Sultan Uşak’ta, Güvenç Abdal Gümüşhane’de Hacı Bektaş Veli yolunda “aydınlanmanın ışığını” yakarlar… Mevlana da bu dönemde yaşar… Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Aşık Paşa, Ahmedi, Nesimi bu dönemin önemli edebiyatçılarıdır. Türkçe, edebiyatta ve “devlet dilinde” öne çıkmıştır. Konya, Kayseri, Sivas önemli tıp merkezleri haline gelmiştir…

13. Yüzyıl ve “Asr-ı saadet”

Kimin kimin öğrencisi olduğu, kimin mürşit ve “halife” olduğu konusunda farklı tespitler olsa da, Hacı Bektaş Veli, asr-ı saadet diye de anılan 13. yüzyıldaki çağdaşları olan, Baba İshak, Baba İlyas, Yunus Emre, Lokman Perende, Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Barak Baba gibi hem bir düşün hem de bir eylem adamıdır.

‘Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur’ diyen Hacı Bektaş Veli, adları ne olursa olsun bütün Aleviler, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Abdallar, Tahtacılar için Hacı Bektaş serçeşmedir, bir Mürşit Kapısı’dır. Ana kaynaktır! Oradan yayılan ışık, daha sonra Avrupa’da da görülen aydınlanma ışığı ile paralellik oluşturur. Hem bu paralellikte, hem de Aleviliğin aydınlanma gücünde, yorumların ötesinde, o dönemde Anadolu’da yaşayan bütün inançlara ve kültürlere ‘aynı nazarda’ bakmasının, hayatın doğal devinimini, değişimini görerek hayatı her gün yeniden yorumlayabilmesinin ciddi rolü vardır…

Ve bu öğreti, asıl olarak biçimsel dinin, özel olarak Sünni İslamın katı kurallarına, durgunluğuna ve donukluğuna, hayatın içinden bir müdahale olarak ortaya çıkan, akıp giden, hayata dair olan ve günlük yaşamda vücut bulan bir inanç ve yaşam biçimi olmuştur. Alevilik bu anlamıyla, aynı zamanda bir yaşam biçimi de olunca, hiç kimseye Aleviliği yalnızca mistik bir havada sunma ya da ‘incinsen de incitme’ edebiyatı ile anlatma şansı da vermemiştir. Canlı ve dinamik öğreti bu yaklaşımları fiili olarak hep reddetmiştir. Nitekim, yüzlerce yıla yayılan ağır baskılara, yok etme girişimlerine ve asimilasyon hamlelerine direnme gücü de buradan kaynaklanmaktadır…

Hacı Bektaş Veli’nin inancı ve felsefesi…

Hacı Bektaş Veli’nin 1209’da doğduğu, 1270’de Hak’ka yürüdüğü söylense de, doğumu ve ölümü ile ilgili farklı tarihler de vardır. Hakkında bilgi veren Vilayetname’de “Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrâhim-î Sânî, Seyid Mûsa’î-Sânî, İbrâhim Mükerrem el-Mücâb, İmam Mûsâ Kâzım” soyundan geldiği söylense de bu kaynak bile oldukça tartışmalıdır. Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği ise Ahmet Yesevi’nin 1166’da öldüğü bilindiği için gerçekçi değildir. Hacı Bektaş’ı tarih sahnesine ilk çıkartan Baba İlyas ile ilişkisidir. Prof. Melikoff, Hacı Bektaş’ın 1270’deki ölümünden çok sonra Bektaşi tarikatının oluşmasının ardından onun isminin de büyüdüğünü söylemektedir… Nitekim, Hacı Bektaş’ı hayatından daha çok felsefesi onu Hacı Bektaş Veli yapar…
Hacı Bektaş Veli, savaş yerine barışı; düşmanlık yerine dostluğu; kin yerine sevgiyi ve hoşgörüyü benimseyen, hümanist bir anlayışa sahiptir…

Bir çok medeniyetlere evsahipliği yapmış olan Anadolu; 13.yüzyılda, Hacı Bektaş Veli’nin “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu”, “Nefsine ağır geleni kimseye uygulamayınız”, “Eline, beline, diline sahip ol”, “Yetmişiki milleti bir gör” anlayışı ile yoğurulur. “Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur” diyen Hacı Bektaş Veli; öğretisinin temel ilkelerini oluşturan bu dizeleriyle, günümüz insanının ulaşmaya çalıştığı hedefi, 13.yüzyılda ortaya koyduğu görülmektedir.

“Hararet nardadır, sac’da değildir / Keramet baştadır, tac’da değildir / Her ne arar isen, kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir” diyen Hacı Bektaş Veli, her şeyi insanda arayan; Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta bulan anlayışıyla, barışı, sevgiyi ve bilimi kendisine rehber kılmıştır. Hacı Bektaş Veli’ye duyulan ilgi, saygı ve sevgi, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan “İnsan-Tanrı-Doğa” sevgisine dayanan hümanist yaşam felsefesi ve öğretisinden kaynaklanmaktadır. O’nun anlayışında dinin kaynağı tanrı korkusuna değil, tanrı sevgisine dayanır.

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”, ” Kadınları okutunuz”,” Okunacak en büyük kitap insandır” diyen Hacı Bektaş Veli, inancı hurafelerden arındıran; akla, mantığa ve sevgi temeline dayandıran; kadın ve erkek eşitliğini savunan ve döneminde Hatun Ana (Kadıncık Ana) önderliğinde kurulan Anadolu Bacıları teşkilatına büyük destek veren bir düşünce adamıdır. Halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve paylaşımda sosyal adalet ilkesini benimseyen; “İnsanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini” savunan bir düşünürdür. Engindir ve farklılıklar için söylediği çok açıktır: “Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!”

10 Ağustos 2014, (Bağımsız Dergisi)

Anneme

0

 

Bugün günlerde pazar… Ağustosun 14’ü. Benim annem bugün öğleden sonra öldü. Şair demiş ya “babam öldü kör oldum”. Benimde annem öldü, kahroldum. Annem, canım annem, yok artık. Gitti O. Ve ben, anamın uğruna en çok mihnete, en çok zorluğa katlandığı oğlu ben, O güzel insanın yanında olamadım. Tutamadım, nasırlı sımsıcak ellerinde. Çektiği acıları taşıyan gözyaşlarını silemedim. Emek ve çile yüklü kokusunu çekemedim içime,  bakamadım gözlerinin umut ve sevgi dolu ışığına…

Oysa anacığım, sen hep yanımdaydın. Sevginle, övüncünle, yüreğin ve tüm benliğinle… Ama ben, en son anında bile yanında olamadım. Kahrolsun bu zulmü yapan ve yaşatanlara ve ant olsun ki onların zulümlerine boyun eğmeden yaşanacak bu ömür. Ne zulme rıza, ne zafere inançsızlık, yer bulamayacak senin oğlunun yüreğinde. Hep istediğin ve övündüğün gibi, mihnetsiz yaşanacak bu hayat.

Anacığım!.. Her yanına gittiğimde özlemle sarılır, özellikle boynumda öper, rahmetli babama nispet yapardı, “Aziz benim oğlum” diye. Gözünün nuruymuşum gibi, her melanette beni sakınır, tüm dertlerimin, belalarımın gönüllü talibi olurdu.

Canım Anacığım, ölüm döşeğindeyken bile, yaptığımız bir telefon görüşmesinde, bana, o zor duyulan hasta sesinle “aman ha gelme” diyordun. Ve her zaman yaptığım gibi, seni dinlemeyeceğimi düşünerek ısrar ediyordun. Analık böyleydi işte!.. Zebey Ana, gün oldu beni görmek için çırpındı, dağlara, kayalara tırmandı. Tanıyan herkes, onun yaptığı bu fedakârlıkların şahidisiniz. Bugünde hiç tereddüt etmeden “gelme” diyordu. En çok sevdiğini söylemekten kaçınmadığı oğlunu görmemeyi göze alıyordu, onun çekeceği acıları yaşamaması için. Bu soylu fedakârlığında şahidi oldu O`nu tanıyanlar. Canım annemin, beni görmek için uğraşırken de “aman ha gelme” diye ısrar ederken de, tek arzusu beni korumaktı.

Anacağım, bilmezdi siyaseti, sevmezdi de belki. Ama onun vazgeçemediği bir tutkusu vardı. Sevmişti devrimci oğlunu, tüm diğer çocuklarından fazla. Benim için de devrimi sevdi. Yılmadan, korkmadan ve devrimin olup olmayacağını merak etmeden, yani hiç bir şey beklemeden sevdi, bütün anneler gibi.

Ve yiğitti benim, Annem. Ne de olsa bir tarafta Kasımoğlu Memedali’nin torunu sayıyordu kendisini, yanlış ta değildi hani. Emekçiliği, fedakârlığı, sevecenliği ve iyi kalpliliği yiğitliğiyle birleşmişti böylece.

Sevgili Anacığım, bu satırları senden kilometrelerce uzakta, gecenin bir saatinde ve gözyaşları içinde yazıyorum. Su an seni doyasıya kucaklamayı, ellerini avuçlarıma alıp senin gözlerinin içine bakmayı ve sonra birbirimize sarılarak ve birlikte doyasıya ağlamayı o kadar çok istiyorum ki!. Ama sen “gelme” dedin ve ben sana söz verdim. Yüreğim paramparça olsa da en azında sana verdiğim bu “son sözü” tutmak zorunda kaldım.

Olmadı anneciğim, olmadı,  bizim birbirimize güç verecek olan ağlamalarımızı da imkân vermediler. Son yıllarda her şey birazcık düzeldi sanırken bile bize rahat yok.

Annem, her görüştüğümüzde, masum bir sevgiyle bakardı bana. Yanaklarımı okşarken, sanki bir kuvvet iksiri veriyor gibi olurdu. Ve ben bu yaşta bile Annemin o okşamalarına muhtaç olduğumu görüyor, onun bu sevgi dolu dokunuşlarında büyük güç alıyordum. Şu andan da ona ne kadar muhtaç olduğumu bir kez daha görüyorum.

İşte bunun için ağlıyorum, doyasıya ağlayacağım. Belki yalnız,  belki bir kuytuda, belki gözyaşlarımı içime akıtarak… Ağlayacağım çünkü benim annem bir defa öldü. Ve ben yanında olamadım O güzel insanın. Bunu hiç unutmayacağım… Bekle Annem, mezarında biten her yeşil yaprak, üstünde açan her çiçek, benden sana güzellik getirecektir. Ben hep seninle nefes alacağım.

Canim Anacığım, senin o yaratan, büyüten, güç veren muhteşem sevgini ağır ve onurlu bir yük gibi taşıyacağım omuzlarımda. Ve ben hep sana borçlu yaşayacağım.

Sevgili dostlar, yoldaşlar annemin yaşında ve kendi yatağında ölmek, sıradan ve normal bir ölümdür. Ve benim yaşadığım acının çok daha dehşetlisini yaşadı bu toprağın halkları. Bunu biliyorum. Ama neylersiniz ki annemdir. Figanımı buna yorarsanız bahtiyar olurum.

Anaların da çocuklarının da acılar yaşamayacakları, savaşsız günler için, sürgünlerde yaşanmaması ve özgür bir gelecek için… Umut ve dirençle…

17 Ağustos 1938 Pülümür Katliamı, Telkin ve Sürgün

VELİ AYDIN

Şimdiye kadar 1938 Dersim Soykırımı konusunda pek çok şey yazıldı. Ancak Ağustos ayında sürgüne tabi tutulan Pülümür’ de yapılan katliam konusunda yazılı herhangi bir metin görmedim ve okumadım. Eğer varsa, bilenlerin bu konuda bizleri aydınlatmaları , bizleri bilgilendirmeleri sevindirici olur.

Sürgüne ve katliama tabi tutulan bir ailenin çocuğu olarak bu konuda çaba sarf etmemem de büyük bir hata ve eksiklik olarak kabul ediyorum. Köylerimizin, ailelerimizin yaşadıkları travma nedeniyle olacak ki, bu Sürgün ve Katliamı konu etmekten kaçınmışlardır. Aldığımız eğitim de başta olmak üzere bir hayli mazeret var; ama bu mazeretlerin hiç biri bizim bu konuyla ilgilenmemizi haklı kılamaz. Ancak görsel medyada ilk defa 2007 yılında Düzgün Tv’ de, Dersim 1938 Katliamını konu yaptım. 2015 yılının Kasım ayında Seyit Rıza’ yı anma programında Pülümür’ ü de konu edindik. Sayın Ali Rıza Dalkılıç’ı Pülümür’ den telefonla bağlandı. 17 Kişinin Pülümür’ ün merkezinde kurşuna dizildiklerini belirti. O yer şu anda bilinçsiz bir şekilde belediyece eğlence parkına dönüştürülmüş, Katledilenlerin hizmete açılan eğlence parkında çukurlara gömüldüklerini ifade etti.. Sayın Dalkılıç bu 17 kişinin isimlerini ve hangi köyden olduklarını canlı yayında tek tek söyledi.. Tüm Pülümür’ lülere çağrıda bulundu o parkta düğün yapmamalarını ve eğlenmemelerini önerdi. Aynı çağrıyı biz de Yol Tv olarak yaptık. Orada bir anıt mezarın yapma gerekliliğini belirttik. Edindiğimiz bilgilere göre Pülümür halkı o günden itibaren duyarlı davranmış, o parkta düğün ve eğlence yapmıyor.

17 Ağustos 1938 Pülümür Katliamı

Edindiğimiz bilgilere göre Pülümür’ de üç kişiden oluşan bir komite 17 Ağutos 2016, saat 13.00 de Pülümür merkezinde kurşuna dizilen bu on yedi kişi için bir anma yapacak…. Kurşuna dizilenlerin aileleri lokmaları ile gelecek, dualar okunacak, dar bir çerçevede kurşuna dizilen canlarımız anılacaktır. En azında bu bir ilk olacaktır. Çalışmayı başlatan bu yoldaşlara teşşekür ediyoruz. Ancak Pülümür katliamı bu 17 kişiden ibaret değildir. Bu katliamda devletin üzerinde durduğu o tarihte ” DAĞDİBİ” Bugünkü ismi ” DAĞBEK” Aynı zamanda Babamansur köyü olan Tasniye ( Gökçekonak), Harşiye ( Kovuklu) köyünden de katliamlar vardır.

DAĞBEK

Benim köyüm…. Sözlü anlatımlara göre yedi defa yakılmış,boşaltılmış ve sürgün edilmiş köydür. En son boşatılma, Tansu Çiller’ in başbakanlığı döneminde yapılmış. Meraşal Fevzi Çakmak’ ın Dersim ile ilgili raporunda Erzincan’ ı bunlardan kurtaralım denilen köydür. ”Yoksa Erzincan Kürtleşir”, demişti.

Pülümür Sürgün’ ü esnasında telkin, Sürgün ve Katliama uğrayan köydür. Ağustos 1938 Sürgünü esnasında 8 kişi kurşuna dizilmiştir. Bunlardan iki kişi Pülümür’ e gelen alayın yüklerini katırlarla çekmek için çağrılmış. Daha sonra bu iki kişi kurşuna dizilmişlerdir.Bunlardan bir şu anda Erzincan’ da yaşayan Hasan Çelik’ in dedisidir. Diğeride yne Erzincan’ da yaşayan Ali Özen’ in dedesi Alaverdi’ dir. Diğer alt kişi de Derboyu, denilen o günün adıyla Tojinge karakolunda yakılarak katledilmiş, kimisine göre de Dereboyunda ağzında tüm dağbeklilerin göçü orada iken kurşuna dizilmiş, daha sonra yakılmışlardır.

Bunların İsimleri:: Murse Ali ( Musa Aydın ), Hemede weliye Kali, Hesene weliye Kali, Hıdıre Weliye Kali,

Laze Dile Suli, ve Askerden kaçan Sai…..Ne yazık ki, bunlardan biri benim öz amcam, üç tanesi babamın amca çocukları, diğer üç kişide köylülerimiz.Hıdıre Weliye Khali’ nin kızı Saray Polat, şu anda Dağbek köyünde yaşıyor. Weliye Khali’ nin yüzlerce torunu Avrupa’ da yaşıyor. Erzincan’ da yaşıyan Ahmet Doğan’ da bunlardan biri… Biz bunların katliamı ile ilgili hiç bir şey yapmamışız. Niye katledildiler ? Mezarları ve kemikleri nerede ? Kaymakamlığa bir dilekçe bile verip, bu köylülerimizin mezarları, kemikleri nerede ? diye bir dilekçe bile vermedik, soramadık…

Tüm Dağbekliler Çağrımdır

Yüzlerce Dağbekli Avrupa ülkelerinde yaşıyor. Gelin gelecek yıl çadırlarımızı alalım Dağbek köyüne gidelim. 17 Ağustos günü Dağbek’ ten Derbeyo’ na ( Tojinge) kadar yürüyelim.. Derboyunda dualar okuyalım. Katledilen insanlarımızı analım. Pülümür’e kadar yürüyelim. Dilekçelereimizi kaymakamlığa verelim. Katledilen amcalarımızın mezarlarını soralım. Bulursak kemiklerini Dağbek köyüne götürelim. Aksi durumda onlar için Dağbek’ te anıt bir mezar yapalım.

1938 Yılında Dersimde katledilen insanlarımıza rahmet diliyorum. Toprakları bol olsun. Düzgün Baba, Hızır yoldaşaları olsun. Sizleri anlayamadık, size karşı sorumluluğumuzu yerine getiremedik, size uygulanan katliamı dünyeye anlatamadık……..

Darbe girişimi ve yurt dışı etkileri

İSRAFİL ERBİL

Yurt dışında yaşayan vatandaşlar olarak AKP’nin, Cadı avına, yandaş algı operasyonuna ve halkları kutuplaştırmasına karşı mücadele etmeliyiz.

15 temmuz AKP tarafından fırsata çevrilmiştir. Darbe önlendi, demokrasi geldi denilen ülkemizde daha fazla insan hakkı ihlalleri ve baskı uygulanmaktadır.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlar olarak AKP’nin, Cadı avına, yandaş algı operasyonuna ve halkları kutuplaştırmasına karşı mücadele etmeliyiz. AKP’nin Türkiye’de yaratmış olduğu ‘’herkes AKP’lidir’’, ‘’herkes AKP taraftarı olmak zorundadır’’ algısını reddediyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dillendirilen ve adeta tehdit içeren ‘’taraf olmayan bertaraf olur’’ söylemlerini söz sahibine iade ediyoruz.

Bu nedenle;

Yurt dışında yaşayan vatandaşlar olarak hertürlü darbeye karşı olmamız gerektiği gibi hertürlü zorbalığa, zoraki yandaşlığa, bayrak istismarına ve ırkçı kutuplaşmalarada karşı durmaliyiz.

15 temmuzdan itibaren Britanya da yaşayan vatandaşlarında AKP tarafından sokağa çağrıldığına şahit olduk. AKP’nin sokağa çağırdığı çevreleri daha önceleri Londra’da yapılan hak ihlalleri ya da katliamları protesto için yapılan eylemlerde hiç görmedik.

Bugüne kadar kendi yandaşları olarak tanımladıkları çevreleri, çıkarları çatıştığında hain ilan eden bir anlayış asla devlet yönetemez. Devlet yönetme algıları kendi çıkarlarının örtüştüğü yere kadar olur.

Bugün terörist diye dışladıkları kesimlerle yıllarca yandaş olarak birlikte iş tuttular. AKP li politikacıların kendilerine yakın hissettikleri iş adamları ile çeşitli oyunlar ve ilişkiler içinde olduklarını mesela Yunus Emre Kültür Merkezi binasını yandaş bir iş adamı adına devletin parası ile satın alarak tekrar yıllığı bir pound’a devlete kiralaması gibi oyunlar çevirdiğini biliyoruz.

Örneğin 2010 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından açılışı gerçekleştirilen Londra Yunus Emre Kültür Merkezi’ne tüm İslami yandaş örgütleri ve cemaatleri davet edilirken Alevi kurumları ve demokratik kurumlar dışarıda bırakılmıştı. 15 temmuzdan sonra aynı AKP Londra başkonsolosunu görevden aldı ve bazı kültür merkezlerine de tehditler gönderdi.

Devletçilik anlayışını AKP’cilik olarak tanımlayan ve demokrasi anlayışını da AKP ve Erdoğancı olarak algılatan bu süreç çok tehlikeli tarihsel bir süreçtir.

Bu nedenle Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan tüm Türkiye vatandaşlarına çağrımızdır;

Avrupa da yaşayan vatandaşlar olarak en azından burjuva demokrasisinin ne anlama geldiğini yaşayarak tecrübe etmiş olan bizler, AKP’nin yaratmaya çalıştığı biat algısına teslim olmamalıyız. Kardeşliği, eşitliği ve yurt dışında yaşamaktan kaynaklı ortak sorunlarımızda buluşmayı esas almalıyız. Bizlerin Avrupa da yaşamasını sağlayan demokratik koşulların kendi ülkemizde de hayata geçirilmesi için çalışmalar yapmalıyız. Türkiye yöneticilerinden şahsi hiçbir beklentimiz yoktur. Bu nedenle o yöneticilerin bizlere takım taraftarı gibi siyasi taraftar muamelesi yapmalarına izin vermeyelim ve onların bizim  tecrübelerimizden yararlanmaları için rehberlik edelim.

Avrupa’da yaşayan Türkiye halklarının AKP tarafından birbirlerine karşı düşmanlaştırılmasına asla izin vermeyelim. Nerede bir haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve anti demokratik uyugulama varsa hep birlikte karşısında duralım.

Daha dün yandaş, arkadaş olduklarını bugün terörist ilan eden AKP, bugün arkadaş olduklarını da yarın zamanı geldiğinde en ağır şekilde cezalandıracaktır. OHAL koşullarından korkan ve AKP’nin kendi iktidarını koruması için dosthane yaklaşımlarına kananlar yarın pişman olacaktır. Çünkü bugünkü siyasi iktidar çıkarları için katliam yapacakkadar vicdansız ve insanlıktan uzaktır. Osmanlı padişahlarını kendisine örnek alan bu anlayış gerekirse iktidarı için, kendi çocuklarından bile vazgeçebilir.

İsrafil Erbil

Britanya Alevi Federasyonu Başkanı

FETÖ niye Kürtleri ve Alevileri kandıramadı?

DOĞAN DURGUN

Öyle bir toplumuz ki, çoğunluğumuz sıradan bir futbol maçının sonucunu veya bayağı bir magazin haberini komplo teorileri ile çözmeye bayılırız. Alfred Hitchcock yaşasaydı, Türkiye’de çadır kurardı. Bu çadırın ilk kazığını da ülkenin başkentini yöneten ve her şeye karşı bir komplo teorisi geliştiren Melih Gökçek’in evine yakın bir yere çakardı. Her şeyi komplo teorileri ile çözmeye çalışan insanlar, elbette söylenen gerçekdışı söylemlere de fit olmaya açık olur.

Bu halet-i ruhiye, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren beslendi. Cumhuriyetin elitleri, bütün kötülüklerin anası olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu işaret ettiler. İmparatorluk içinde yaşayan ve cumhuriyetin sınırları içinde kalan Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Kürtler, Aleviler yani kurgulanan ulus-devlet inşasının harcına uymayanlar farklı biçimde cezalandırıldılar.  Ülkenin kurucu partisi olan CHP’nin iktidarı kaybetmesi ile birlikte bu sefer iktidara gelenler, bütün kötülüklerin anası olarak CHP iktidarını gördüler. İmparatorluk özlemi, yeni elitlerin cumhuriyet fikrine ısınmasını zorlaştırdı. Sekülerizm karşıtlığı, CHP camileri ahıra çevirdi noktasına kadar taşındı. Ne var ki, tek parti iktidarının düşman gördüğü etnik ve inanç gruplarına aynen CHP gibi baktılar.

AKP iktidarı ile birlikte, CHP’nin artıklarını temizleme sürecine girildi. Ergenekon, Balyoz gibi davalarla start verildi. Sistematik aynıydı. Artık devletin, dolayısıyla iktidarın, ‘siyasal parti’ olmayan bir ortağı vardı: Gülen Cemaati. Ordu içindeki ulusalcılar akıl almaz suçlamalarla tasfiye edildiler. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkan Saylan’a yapılanlar unutulur gibi değildi.  Ergenekoncular ile PKK ittifak yaptı, Türkan Saylan bölücü gençlere burs verdi gibi akıl dışı şeyler servis ediliyordu. Ömrü ulusalcılarla mücadele etmekle geçen Ahmet Şık ve sosyalist bazı kesimler Ergenekoncu ilan edildiler. Kürtler de unutulmadı. KCK Davası diye dışarıda Kürt bırakmadılar. Operasyonu kendi amaçlarına uygun olarak Cemaat yönetiyordu. AKP hükümeti ise yapılanları savunmakla enerji harcıyordu. Toplumun önemli kesimi, servis edilen şeylere on ekleyerek, durum değerlendirmesi yapıyor, ardından da siyasetçiler eşliğinde ‘ülke bağırsaklarını temizliyor’ türküsünü terennüm ediyordu.

Cemaat büyüdükçe, devletin tamamını istemeye başladı. Bu AKP’nin figüran parti olarak kalması demekti. O kertede ipler koptu. 17-25 Aralık, ardından dershaneler kartı ile iş taktik savaşa dönüştü. Son tahlilde, ülkenin tamamını bu şekilde ele geçiremeyeceğini anlayan Cemaat, askeri darbe yapmaya kadar işi götürdü. Neyse ki, hevesleri kursaklarında kaldı. Darbeciler ve destekçileri derdest edilirken, Cemaat’in araya farklı kesimleri koyma anlayışı yaşanmaya başlandı. Kimi solcu akademisyen, emekçi ve gazeteciye gözaltı yapılırken, kimisi de açığa alındı. Şimdi ise, ülkede yaşanmış her kötü olay FETÖ’cülere mal ediliyor. Bununla kalsa iyi. Gerçekdışı algı tam gaz devrede. Gülen’in cinleri varmış, Özgecan’ın katilini içeride FETÖ’cüler şişlemiş, Gülen 14 Ağustos’ta deprem yaptıracakmış, firari askerler Kandil’e sığınmış. Daha ötesi, Soma faciasını Cemaat yapmış noktasına gelen bir zihin dünyası ile karşı karşıyayız. Darbeye karşı ölümü göze alan halk bu akıldışılığa kanmamalı.

Bütün bunların yanında, ülkenin tüm televizyonları itirafçılara iade-i itibar bahşetme derdinde. Gülen’in sağ kolu, sol kolu kimseler, patolojik bir Fethullah portresi çiziyorlar. F. Gülen patolojik bir kişiliğin daha ötesinde bir projedir. Önceki yazılarımda anlatmıştım, geçelim. Bu itirafçılara kimse sormuyor, böyle manyak bir adamın yanında 30-40 yıl ne yapıyordun? Himmet paralarından ne kadar nemalandın? Varsa yoksa kandırıldım. Bu kadar okul, sermaye, devleti ele geçirme işleri yürütülürken kandırıldığının farkına varmadın da, şebekenin yenildiğini görünce mi kandırıldığını anladın? Artık, ‘kandırıldık’ sloganı ülkenin en güzide sloganı olmuş durumda. Cemaat, 15 tane Alevi derneği kurdu. Kürt kentlerinde yüzlerce dershane, okul, yardım derneği ile faaliyet yürüttü. Türk-İslam sentezciliği yaptı. İyi, hoş da, hadi Kemalistler Fethullahçıların ana düşmanı olduğu için kandırılmaları söz konusu değildi. Peki, bunca çabaya rağmen niye Kürtler, Aleviler hatta milliyetçilerin bir kısmı bu şebekeye kanmadı? Biraz da buradan bakalım değil mi? Bir şey beklemeden, doğru perspektifle bakarsan, kandırılmazsın.