Ana Sayfa Blog Sayfa 6281

Büyüklerimiz Devlette Görev Almamızı İstiyorlardı

MUSTAFA ELVEREN

Dersim’de  baskı ve zulmün ne olduğunu çok iyi bilen bir toplumun, Alevi Kürd olan ailenin ferdi olarak çocukluğumu yaşadım. Çocukluğum döneminde hatırladığım kadarıyla büyüklerimiz hep devlette görev almamızı istiyorlardı.

Bazı büyüklerimiz bize şu düşünceyi aşılamaya çalışıyorlardı: “Çok okuyun, en yüksek okulları bitirin ki; general, müsteşar, vali, emniyet müdürü olun, yüksek makamlara gelin” derlerdi. Büyüklerimiz bu işlerin bizim kendi irademizle olduğunu sandıkları için bize hep o yönde tavsiyelerde bulunuyorlardı. O günlerde büyüklerimizin çok iyi niyetle aşılamaya çalıştığını bugün saygıyla karşılıyorum.

Ancak, gerçeğin öyle olmadığını bugün daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü bırakın devletin Valisi olmak, devletin hizmetlisi olmak için bile kaç tane ön elemeden ve çok yönlü olarak güvenlik soruşturmasından geçiriliyorsunuz.

Bugünkü AKP iktidarı döneminde devlet katında Alevi vali, emniyet müdürü, müsteşar ve general hemen hemen hiç yoktur. Hatta 81 ilde Alevi sağlık, milli eğitim, ortaöğretim hatta ilköğretim okul müdürü bile yoktur.

Ömrünün yarısını zindanda geçirmiş olan araştırmacı-yazar ve bilim İnsanı olan Sayın İsmail Beşikçi’nin bir kitabında (aklımda kaldığı kadarıyla) şu sözleri kimlik açısından beni hep etkilemiştir. “Kürd kimliği ile bırakın devlet memuru olmak, sizi tuvalet bekçisi bile yapmazlar. Ancak kendi kimliğinizi inkâr edip, Türk kimliği ile her şey olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı bile…”

Sevgili “Sarı Hoca”nın dedikleri bu gün gerçekleşmiş durumdadır. “Sarı Hoca”nın Kürdistan ve Kürd özgürlük hareketi konusundaki bazı görüşlerini eleştirebiliriz. Ancak, Sarı Hoca’nın çok öngörülü olduğunu kabul etmek durumundayız. Buradan hareketle “Sarı Hoca”nın kimlik konusundaki görüşlerini bilimsel veri olarak dikkatte almak gerekir, diye düşünüyorum.

Bu satırları okuyanlar şu soruyu sorduklarını duyar gibiyim; “Madem öyle ise, sen yıllarca devlette memur olarak hangi kimlikle görev yaptın?” Okuyucuların bu haklı sorusunu şimdiden saygıyla karşılıyorum.

Ben Kürd kimliğimi gizleyip, Türk kimliği ile o görevleri yaptım. Aksi halde devlette görev yapmam mümkün olmazdı. Eğer Kürd kimliğimi gizlemeseydim, Sayın İsmail Beşikçi’nin dediği gibi beni bu ülkede tuvalet bekçisi bile yapmazlardı.

Tek devlet, tek bayrak meselesini anladık da, tek millet nasıl oluyor? Tek din, tek mezhep rezaleti de pilav üstü mü oluyor?

Bu teklik zihniyeti ne yazık ki, “Terör” üretmekten başka hiçbir işe yaramıyor.

Bu ülkede ya gerçekleri savunur “Sarı Hoca” gibi ömrünü zindanlarda geçirirsiniz, ya da kimliğini inkâr edip Hınzır Paşa gibi etkili ve yetkili bir bürokrat olup Pir Sultan Abdal’ı asarsınız.

10/07/2016

Bayramı bulabildiniz mi?

Ali ERDOĞAN

Her ülkede değişik zamanlarda bayram yapılır. Küskünler barışır, ziyaretler yapılarak hasretler giderilir. Kin ve nefrete son verilir. Herkes yeni bir sayfa açar yaşamında. Barış içinde yaşamaya vesile olur bayram. Bayrama bir iki gün kala hazırlıklar yapılır. Bayram günü herkes erkenden kalkar. Kendi inanış ve törelerine göre bayramı kutlar. En temiz giysiler giyilir. Büyüklerin elleri öpülür, bayram harşlıkları beklenir. Çocuklar grup halinde komşuları gezer. Şeker bayramı ise şeker toplanır. Komşuya bayram ziyaretlerine gidilir. O ortamda bir mutluluk havası eserdı. Bayramlar böyle yaşanırdı çok seneler önce.

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım bayramı bulmak için akşamdan yatağıma uzandım. Çocukluğumda yaşadığım bayramı bulmalıydım. Düşümde kendimi köyümden buldum. Erken kalkmıştım. Temiz giysilerimi giymiştim. Annemin elini öpmüş haşlığımı beklemiştim. Annem beni öptükten sonra, koynunda bir çıkın çıkardı, içinde 25 kruş çıkarıp bana vedi, “çok bayramlar göresin canım oğlum” demeyi ihmal etmedi. O gün 25 kruş büyük paraydı. 25 kruşumu avucuma koydum, mahalledeki arkadaşlarımın yanına gittim. Maksadım arkadaşlarıma 25 kruşu gösrterip övünmekti. Telefonun çalmasiyle uyandım. Elim kapalıydı. Paramı tutuyorum sandım. Açtım, boştu…..

Yatağıma yine uzandım, ille de o bayram neşesini tatmalıydım. Düşler deryasına daldım. Nerde bulmalıydım bayramı? Olsa olsa camide olur. Çünkü bir ay oruç tuttular düşüncesiyle, camiye vardım bayramı sormaya. Almadılar beni içeri, “aptessizsin” dediler. Kiliseye vardım. Seni tanımıyoruz dediler. 72 milleti aynı nazarla gören Cemevine gittim bayramı bulmaya. Beni buyur ettiler içeri. Ne aradığımı sordular. Anlattım maksadımı. Yaşlı bir Eren: “Bulamamazsın o eski bayramları. Bayram “Hakka” yürüyeli on seneyi geçiyor. Bayram nasıl gelsin be oğul? Bir ülkede, bizzat devlet, tankıyla, uçağıyla kendi köylerini, kasabalarını ve şehirlerini bombalarsa; taş üstünde taş bırakmazsa, yaşıyan halkı göçe zorlarsa o ülkede bayram olur mu? “Açma kutuyu söyletme kötüyü” yavrum. Bu ülkede ölüm var, gözyaşı var bayram uğrar mı? Öldürülen bir kadının cenazesı günlerce yerde bekletılıyorsa, öldürülen çocuk defn edilmediği için kokmasın diye buzdolabına konulan bir ülkeye bayram uğrar mı?” dedi ve gözlerinden iki damla yaş belirdi, uzaklaştı daha fazla konuşamadı. İlerde oturan bir ana sözü aldı: “Sayğılı kardeşim, bir ülkede okul harşlığını temini için, yıllarca yapılan yük taşımaya giderken o ülkenin silahlı kuvvetlerince körpecik bedenler pare pare ediliyorsa ve yapanlar yargılanmıyorsa, o ülkeye bayram gelir mi? Hangi birini anlatayım? Bir ülkede vatandaşım dediğin yüzlerce bireyleri bir bodrumda kıstırıp kimyasal silahlarla öldürüp cenazeleri değişik adreslere taşınıyorsa; Ülkenin en üst düzey yetkilisi vatandaşına “ya baş eğeceksin ya baş verecesin” diyorsa o ülkede bayram olur mu?”dedi ve sustu.

Benim ki, Kürt inadı olsa gerek, ille de bayramı görmeliydim. Deniz herkesi bağrına basar. Olsa olsa bayram ordadır düşüncesiyle deniz yolunu tuttum. Karşılaştığım her bireyde bayramı sordum. Sandılar ki, bayramlarını kutluyorum, “sizlere de iyi bayramlar” diyerek yollarına devam ettiler. Kıyı hayli kalabalıktı. Yanımda duran birine sordum: Bayramı buldunuz mu?  “Bayram kim? Arkadaşın mı? Ara bulursun” dedi. Erenler’den olduğunu tahmin ettiğim pala bıyıklı bir başkası söz aldı: “Kardeş, ülkemizde her şey yapma çiçek gibidir. Gerçeğe benzer ama yapmadır. Bayram yok, varmış gibi kutlama yaparız. Örneğin: laikliğin ası uygulanmaz, ama laik bir ülke olduğumuzu söyleriz. Ülke kan gölüne dönmüş sen bayramı arıyorsun. Değirmen suya gitmiş sen “şakşakı” arıyorsun misali” dedi.

Bu sohbet devam ederken, yanı başımızdan gazetesını okuyan biri başını kaldırdı: “Size Ozan Can Yücel’den bir dize okuyayım” dedi. “Farkında olmalı insan / Ömür dediğin üç gündür / Dün geldi geçti yarın meçhuldur / O halde ömür dediğin bir gündür, o da bu gündür” dedi ve ekledi: “herşeyin anahtarı sevgidir. Sevin birbirtinizi. Başta kendinizle barışık olun. Ve çıplak ayakla ilk defa bastığınız toprağı (vatanınızı) unutmayın” dedi ve gazetesine yine döndü. İlerde bizi dinleyen gençlerden bir katıldı sohbete: “Amcalar, herşey değişiyor. Değişmeyen tek şey değişimdir. Diyalektiğin bir kuralı vardır: “babamdan ileriyim ama, oğlumdan geriyim” der. Gençler uyanıyor. Liseliler ve Üniversite öğrencileri tepkilerini dile getiriyorlar. Bu yetmez. Siz büyüklerimiz gençlere köstek olmayınız. Ezilen tüm kesimler birleşmeli, esnafı, işçisi, memuru, sağcısı solcusu, demokratı bir çatı aldında birleşmeli. Evrensel demokratik kurallar içerisinde silahsız tepkisini dile getirmeli. İşte o zaman bu amca aradığı bayramı bulur. Bu ülke bizim,   hepimizin. 23 yaşında gemi filosuna sahip olanların değil. Ayakkabı kutularında halkın alın terlerini istif edenlerin hiç değil” dedi sohbete noktayı koydu. Eşim beni dürterek uyandırdı. “Hergün erken kalkardın, nedir bu bitmeyen uykun? Ter işerisinde kalmıştım. Bayram arayışım böylece sonlandı. Sizler bayramı buldunuz mu? Bayramı yaşadınız mı? Ben bulamadım…..

Terolar’da tartışmalı bir mücadele

ÖZCAN BOZOĞLU

Üç aydır, Aşağı Terolar köyünün girişinde AFAD kamp çalışmaları devam etmektedir. 376 dönüm üzerinde geçici AFAD kamp inşası devam ederken, kalıcı bir inşaat söz konusudur.

Yol acemisi olduğumdan dolayı ilk önce Çinarlı (Yukarı Terolar köyü’ne) gittim. Köy bakkalına giderek kim olduğumu tanıtmama rağmen arabası olan bir vatandaş oyun masası üzerinde kalkıp bir duyarlılık gösterip beni 6 Km uzaklıkta olan aşağı Terolar köyü’ne bırakmadılar. Bu duyarsızlığıda söylemeden gecemiyeceğim.

Bölgede yaşayan halk büyük bir endişe ve korku içerisinde. Yarının ne olacağını kestiremeyen halk geleceğinde büyük endişe duymaktadır.

Beton alt yapısının bittiği ve ev inşaatın başladığı bu bölge, Maraş Narlı arasında bir yerleşim alanı olup, aşağı Terolar köyünün merasıdır. Köylünün hayvan otlak alanı olan bu yer, Eylül- Ekim aylarında bitimi tamamlanması karşılığında 25 bin üzerinde Suriye kökenli Arap mülteciler yerleştirilmek isteniliyor.

Yapımına başlanmadan önce 25 Kasım’da İl Tarım müdürlüğü tarafında muhtarlara yazılı bir şekilde AFAD yardım kampının inşaa edileceği çevredeki 16 muhtara bildirilerek, Muhtarlar karara tepki gösterdi. Ve 4 bin’ e yakın imza toplandı.

Ancak Muhtarların kararları dinlenilmediği gibi farklı hukuksuzluklarda söz konusudur. Mevcut durumda yapılan kamp yeri, üç sunni köyü ile dört alevi köyüne daha yakın bir mesafede yer almaktadır. Bahsı gecen Sünni köyler Fituşaği, Tevekellı ve Çakalı köyleride bu durum karşısında rahatsız olduklarını söylemişler. Aşaği Terolar (Sivricehöyük) köyünün girişinde inşaa edilen bu yer, köyün ilk evine 200 metre gibi bir mesafededir.

Köy halkının siyasi tabanı CHP ağırlıklı olup, Haziran genel seçimlerinde CHP ile HDP’ye yarı yarıya çıkmiş. Bu direniş esnasında ilk zamanlarda CHP, HDP, BDP, IHD, Eğitim- Sen ve HDK’nında yanında yer aldığı bir çok sivil toplum örgütleri ve benzeri sendikalar da yer almıştı. On bin kişinin katıldığı 3 Nisan mitting de, bir kurum temsilcisinin konuşmasında” dişarda gelen ve aramızda art niyetli kişiler var” diyerek Maraş’ın çevresinde gelen genç, öğrenci ve duyarlı kesimi farklı tanıtarak hedef göstermiştir. Bu talıhsiz açiklama kitleyi huzursuz ederek zamanla mücadeleyi zayıflatmaya neden olmuştur. Sonrasında duyarlı halk geri çekilmeye başlamış. Bugün gelinen aşamada dışarda gelenler geri çekilmiş sivil toplum örgütleri ve sendikalar dişlanmiş mücadelede uzak tutulmaya çalışılmıştır. Bugün ise dişardan kitlenin gelmediği ve sadece Aşaği Terolar köy halkı günlük olarak Cem evinde gönülü nöbet tutmaktadır. Hafta sonu daha kalabalık olduğu söylenirken hafta içi köy halkı akşam saatlerinde Cem evine gelmektedir. Burada tutulan nöbetlerde sazlı sözlü eğlencelerde yapılmaktadır. Ancak her hangi bir slogan veya asılı pankart söz konusu olmamakla birlikte Cemevi’nin üzerinde büyük Türk bayragi dalgalanmaktadır. Kamp alanında çok uzak yerde yapılan bu nöbet veya direniş inşaat çalışmalarına hiç bir etkisi olmamaktadır.

Maraş yaşam platformu ve Maraş girişim platformu adı altında iki kurumun oluşu iki ayrı siyasi çizginin temsiliyeti diyerek bir rahatsızlık dile getiriliyor. Maraş girişim Platformu terolar direnişinden çok önce Almanya’da kuruldu. Bugünde halen faliyetleri terolar ile bağlantılı bir şekilde devam etmektedir. Amacı Maraş katliami ve işlenen benzeri insanlık suçlarını unutturmamak için ve bugün bölgede kurulmak istenen kamp gibi davaları takip etmek için oluştu. Maraş yaşam Platformu ise mevcud durumda sadece Terolar köyünde AFAD kampına karşı oluşturulan bir çalışma komitesidir. Maraş girişim platformun çalışmalarına eleştirisel olarak yaklaşmaktadır. Ve oluşan olumsuzlukların tarafı olarak göstermektedir.

Üç aylık olan bu direniş istenilen bir örgütlülük yapıya sahip olmadıgı için yeterince bir ilerleme gösterememiştir. 3 Nisan Terolar direnişinde büyük bir halk kitlesinin baş göstermesi kendi aralarında kirli bilgiler ve yanlış hesaplar uğruna devamı gelmemiştir. Bölge halkının direniş ve mücadele karşısında acemi oluşu, küçük hesaplar uğruna yanlışlıkları ve var olan tüm olumsuzlukları HDP ve BDP’ nin bölgeye verdiği destek hedef göstermeleri ayrıca tam bir devlet anlayışının kendisidir. Kürt partililerin bölgeye gelişini burayıda Kürdistan’a benzetecekler anlayışı direnişte bir örgütsüzlük ve koordinasyon bozukluğunu ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca ulusal mücadele çevresine yakın olduğu tespit edilen kişiler dışlandı söylem ve önerileri dikkate alınmayarak bölgede uzaklaştırıldılar. CHP parti taraftarlarının şovuna dönüşen direniş, Kürt halk mücadelesinin orada olmasına karşı çıkarak mesafe koymuştur.
3 Nisan direnişinde yer alan CHP, HDP, HDK, IHD, Eğitim Sen gibi kurum ve kuruluşların katkısıyla baş gösteren mücadele daha sonra “Pankart asmak, slogan atmak, toplu girişler yapmak ve canlı yayın çekmek” gibi durumlara yasak getirildi. Köy halkının boynunda kimlikleri asılı bir şekilde aşağı Terolar köyüne giriş çikiş yapıyorlardı.Uygulanan bu yasak tekrardan bir ay daha uzatıldı.

Mevcut durumda Terolar’da yapılan İŞİD kampına karşı yeterli bir direniş malesef sergilenmediği için bahsı geçen bazı kirli ilişkiler-hesaplardan dolayı Kamp yapımı kısa bir zamanda bitmiş olacak. Ancak bölgede yapılması planlanan diğer kampların yapımı için mücadelenin tek zihniyet üzerinde yönlendirilmesi değil, tüm bölgede yaşayan halkların ayrımsız direnişe ve mücadeleye katkı sunmalıdır.

24:06:2016

“Asıl siz kayıp etiniz, siz teslim olun”

ÖZCAN BOZOĞLU

Kürtlerin düşüncesine yer vermeyen gerici, irkçi, faşist Türk devleti halen olmayan bir demokrasiden bahsediyor.

Kürt parti liderlerini ve seçilmişleri içeri tıkmayla zafer kazandığını sanıyor AKP’e. 90’lardan bu yana kaç Kürt partisi kapatıldı hatırlamanızda yarar var. O zaman mücadele eden kitle sayısına bakın ve bugün mücadele edenlerin sayısına bakın. O zamanlar mitingler on binler idi, şimdi ise yüz binler ve milyonları aşıyor. Ayrıca Güneydoğu ( Kürdistan) illerinin tamamını temsil eden bir iradeden bahsetiyoruz.

Yani HEP´ten, HDP’ ye…

1990 yilinda kurulan (HEP) “Halkin Emek Partisi” nden 2013 yilinda kurulan (HDP) “Halklarin Demokratik Partisi”ne kadar zorlu mücadeleden geçerek bugüne gelindi.
1990 yilinda Kurulan Halkin Emek Partisi,1991 Genel seçimlerinde SHP´e listesinde 18 milletvekili ile meclise girdi.
1990’da Halkın Emek Partisi’yle (HEP) başlayan, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Özgür Parti’den Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile devam eden bu mücadelenin tarihine baktiğinizda kat be kat artmiştir. Yani zaferle çıkmıştır kayıp eden yine faşist zihniyet olmuştur.

90´li yillar içerisinde DYP- SHP hükümeti ile başlayan 90 sonrasinda ANAP- DYP devam eden ve 54. hükümeti Doğruyol Partisi ile Refah Partisi kurdu ve yine 55. Hükümeti ANAP- DSP kurarak, aynı sloganlar ile iş başındaydı. Ne diyordu bu koalisyon hükümeti ” Terör bitti,terörün belli kırıldı” naraları atıyorlardı. Bunların boş sözleri karşisında direnen halkın sayısı ise iki -üç misli artı. Yani bugün mücadeleye gönül vermiş milyonlarca bir halkın temsiliyeti söz konusu…

Bugün gelinen nokta 90 ‘lı yilar değil 1912-14’ lar da Ermeni halkına yapılan katliamın aynisidir. Bir halki toplu imha etmek ve bir halki haritadan silme planlari.
Sadece 1990 ile 2000 yillar arasinda 8 Başbakan degişti. Bilindik kelimeler ve halki aldatici sözlerden öteye bir direm gidemediler. Yapilmayanı yapılmış gibi göstererek halkı kandırdınız. Bunca hükümet geldi ve geçti, ama bu halk halen bitmedi. O gün “bitti- bitecek” diye bağıranlar ise bugün tarih çöplüğünde yer almaktadır.

Sindirme politikalarına
Son olarak Saray’daki zat bu yalancılar kervanına katılarak Hitler faşizmini örnek alıp, Kürt halkına karşi yok etme politikasını sürdürmektedir. Ve tarih bu direniş karşisinda nasil ki digerlerini tarihin çöp sepetine attıysa onuda yargiliyarak tarihin çöp sepetine atacaktir. Yine bu halk haklı çıkacak gücüne güç katacak siz ise çöp sepetinde yok olacaksınız.

Şu iyi bilinmelidir ki, bu halk ölümü, işkenceyi, darbeyi en iyi şekilde yaşadı ve halende yaşıyor bundan sonra hiç bir şey durduramaz bu mücadeleyi. 40 Yil önce bir grup ile başlayan bu mücadele, onca zorluklara ragmen bugün on binlerce gerillası ve milyonlarca destekçisi var. Bu 40 yillik mücadelenin içerisinde halkı her defasında aldatınız ve yalan konuştunuz, asil siz kayip ettiniz siz teslim olun.

13.05.2016

 

Türkiye’de dokunmatik demokratik sistem

MEVLÜD ORUÇ

Milletvekilliğinin dokunulmazlığının kaldırılması girişiminin demokrasi karşıtı bir girişim olduğu kesindir. Demokratik süreç bir bütündür.  Yarım porsiyon demokrasi olmaz.  Milletvekillerinin Kürsü Dokunulmazlığı  (yani Yasama Dokunulmazlığı) ve Kuvvetler Ayrılığı ilkesi Demokratik yönetimin oluşabilmesi için “Olmaz ise Olmaz Şarttır”. Türkiye’nin yönetim şekli “Dokunmatik Demokrasi” olmaz, olmamalıdır.  Milletvekillerinin Dokunulmazlığı yoksa “Yasamanın Bağımsızlığı” yoktur. Yasamanın Bağımsızlığı yoksa Yargının ve Yürütmenin güdümüne girer.  Bu durumda ülkemiz “Kuvvetler Birliğine” yani açık adı ile diktatörlüğe varmış olur.  Her an yargılanma ve cezaevi tehdidini iliklerinde hisseden milletvekilleri sağlıklı parlamento çalışması yapamaz.   Milletvekili dokunulmazlığı, seçilen Milletvekillerine vazifelerini hiçbir baskı altında olmadan, Vesayet altında kalmadan, yapabilme ortamı sağlar.  Otoritenin, statükonun ağzından çıkanın papağanca tekrarlayıcısı ve emir kulu milletvekilleri ile TBMM ülkemizin sorunlarına çözüm üretemez aksine kendisi sorun olur. “Yasama Dokunulmazlığı’nın”  siyasi oyunlara, dönemsel taktiklere alet edilemeyecek bir ağırlığı olmalıdır. Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması hala olgunlaşamamış ve vesayetten kurtulma mücadelesi veren ülkemizdeki demokratik süreci kesintiye uğratacaktır. Halkın iradesinin; uyduruk gerekçelerle, güdümlü yargı yoluyla, darbelerle ve diğer antidemokratik yollarla baypas edilmesinin, etkisizleştirilmesinin yolunu AKP eliyle yeniden açılmış olacak. Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması kısa vadede HDP’li milletvekillerinin mahkemelere düşmesini sağlayacak.  Ama orta ve uzun vadede CHP, MHP ve hatta AKP’li Milletvekillerinin, Bakanların, Başbakanların, Cumhurbaşkanlığının dahi yargılanması için yol açılmış olacak. Dokunulmazlığı bir kere kaldırayım sonra kapatırım pragmatizmi ile düşünenler yanılıyor.  Vesayet sisteminin sahipleri bu yolu bir kere açtıktan sonra her zaman aynı emsale başvurma hakkına kavuşmuş olacaktır. Bugün başkasına dokunmak isteyen yarın sıranın kendisine de gelebileceğini hesap etmelidir.  Devlete, merkeze kendini kabul ettirme derdine düşen AKP, merkez ve devlet ile arasındaki mesafe kapandıkça, derin devletin daha önce defalarca denediği ve hep başarısız olmuş antidemokratik yöntemlere daha çok başvuruyor.  Bu yöntemler, başarısız yöntemlerdir ve bu defada başarısız olacaktır ve sorunları daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. AKP ne kadar yaranmaya çalışırsa çalışsın Statükonun sahibi AKP değildir.  Statükonun sahipleri zamanı gelince dokunulmazlığı AKP’liler içinde kaldıracaktır.   Dokunulmazlığın kaldırılması konusunda CHP’nin Antidemokratik tavrı çok dikkat çekici ve tehlikelidir.  CHP bir taşla iki kuş partiyi ( AKP ve HDP)  vurduğunu düşünüyor. Ama CHP de yanılıyor. Dokunulmazlığın kaldırılması taşı eninde sonunda CHP’ni de vurur. Birileri partilerin hepsine “Tavşan Kaç, Tazı Tut” oyununu oynatıyor. Dokunulmazlığın kaldırılması projesi demokrasiye kurulmuş bir tuzaktır. Bazı Pa(r)tiler değer partilere yem attığını, tuzak kurduğunu ve kendisi hariç herkesin bu tuzağa düşeceği uyanıklığını yaptığını sanıyor. Ama “Keser Döner, Sap Döner, Gün Gelir Devran Döner”.  Bütün Partiler ve demokrasi güçleri aklını başına toplamalıdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir kilisede rahip olarak görev yapan Pastör Nie Moeller şunları yazdı bir gece bütün olanlardan sonra:

Önce Yahudiler için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben Yahudi değildim
Sonra komünistler için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben komünist değildim
Sonra sendikacılar için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben sendikacı değildim
Sonra benim için geldiler
Ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı..

Mevcut koşullarda hiçbir vatandaşın ve hiçbir makamın düşünce ve ifade özgürlüğü yoktur. Aynı zamanda şu anda kimsenin adil ve bağımsız yargılama koşulları da yoktur.  Şu an dokunulmazlık kaldırılırsa HDP’ liler yargılanacak. Belki cezaevine gönderilecek.  Ama 100 yılı aşan vesayet sistemi “Demoklesin Kılıcı” gibi başımıza musallat olmaya devam edecek. Erdal İnönü SHP döneminde DEP’ lileri TBMM’ne alarak büyük ve cesur bir adım atmıştır.  DEP’ lilerin TBMM’ne girmesi ile Kürt hareketi Türkiye dışı olmaktan çıktı, Türkiyeliliği kabul etmiş oldu. Ateşkesler, görüşmeler, diyaloglar, çözüm süreçleri yoğunlaştı.  DEP’ lilerin meclise girmesinden sonra hem DEP’li milletvekillerinin ve diğer partilerin karşılıklı hataları sonucu birçok olumsuzluk yaşanmıştır.  Ama DEP’ lilerin TBMM’ne girmesi ne kadar olumlu ise TBMM’nden atılmaları çok daha büyük olumsuzluk olmuştur.  DEP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı ve ceza evine yolladılar. Türkiye için daha hayırlı olmadığı kesindir. Kürt sorunu daha çok büyüdü. Kürt sorunu ülkemiz içinde demokratikleşme adımları ile çözülebilecek bir sorun iken çetrefilleşti. 1994’te DEP’ lilere yaşatılan olumsuz sürecin neticesinde sürgünde Kürt parlamentosu doğdu. Çok can yandı, çok ölümler yaşandı. Şimdi dokunulmazlıklar tekrar kaldırılmak isteniyor.  Fakat 1994’ten çok farklı dünyada ve Ortadoğu’da yaşıyoruz.  Aktörlerin hiçbiri eski durumunda değildir. Bu dönemde içerde ve dışarıda atılacak olumsuz adımların sahiplerinin hedeflediklerinden çok farklı yerlere varma riskleri taşıyor. Türkiyeliler arasında onarılması imkânsız yaralar ve duygusal kopuşlar yaşanma riskleri vardır. Dokunulmazlıklar kaldırılırsa başka bir parlamento kurulacağı dile getiriliyor.  HDP’li milletvekillerini parlamento dışına atmak değil, aksine mümkün olduğu kadar daha çok parlamento içine almak gerekir. HDP’ lilerin TBMM’n de olmaları olmamalarından daha iyidir.  Ankara ve TBMM çözüm yeri olmaya devam etmelidir.  Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın sık sık tekrarladığı literatürü ile tanımlarsak “Tek Vatan, Tek Bayrak, Tek Devlet, Tek Parlamento”  için Yasama Dokunulmazlığını ve Yasama Bağımsızlığını korumakta fayda var. Düşüncesine katılmadığımız milletvekillerini meclis dışına atarak birliktelik sağlanmaz. HDP milletvekillerini yargılama fikri, yapıcı değil bölücüdür ve beraberinde çok çeşitli riskler taşımaktadır.  Sonuç olarak Yasama dokunulmazlığı kaldırılmasın. Milletvekili dokunulmazlığının nasıl olacağı yeni anayasa çalışmaları içinde ele alınmalıdır.  Demokratik Reformlara hız vermeliyiz. Ülkemizin bütün sorunlarının çözüm yeri TBMM’dir.  Kendi sorunlarımızı kendimiz çözebilecek kabiliyet, perspektif, anlayış, sabır ve inisiyatife sahibiz.  Eşit koşullarda, Demokratik ve Özgür Seçimler sonucu seçilen milletvekilleri ile oluşmuş TBMM için,   Siyasi partiler yasası ve Seçim Kanunu değişmelidir, Seçim Barajı sıfır olmalıdır. Millî bakiye veya ulusal artık sistemi oyların mecliste en adil şekilde temsilini sağlayan seçim sistemi olduğu için Ülkemizde tekrar uygulanmalıdır.

AKDENİZ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ ÜYE

SAMANDAĞ HATAY

‘AİHM kararı ile Alevilik meselesinin çözüleceğini düşünmek iyimserlik olur’

ROPÖRTAJ / PINAR TAN

Geçtiğimiz yıllarda ‘Alevi Kürtler’ kitabıyla dikkat çeken bir çalışmayı meraklılarıyla buluşturan Erdal Gezik, Alevilik tarihini, inançlarını, bu inançları besleyen mitleri ve bunlarla birlikte pek çok konuyu derinlemesine incelediği ‘Geçmiş ve Tarih Arasında Alevi Hafızasını Tanımlamak’ kitabını okurla buluşturdu. Gezik ile hem bir sözlü tarih çalışması olan kitabı hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevilere haklarının teslim edilmesi konusunda verdiği kritik kararı konuştuk.

Kitapta, yaşayan bir kültür olmasına karşın sözlü kültürün izlerini sürmenin güçlüklerini görüyoruz. Günümüz şartlarında sözlü geleneği korumak daha mı zor?

Bunu hem olumlu hem de olumsuz cevaplamak mümkün. Eskiden bu kültür bire bir buluşmalar aracılığıyla aktarılıyordu. Günümüzde ise sözel hafızayı aktarmak için televizyon, radyo, kitaplar, internet, festivaller gibi birden çok araç mevcut. Bu yüzden ilgi ve istek olduğunda bu kültürü daha fazla insana ulaştırmanın mümkün olabileceğini söyleyebilirim. Burada sorun olanaklarla ilgili değil, ilginin biçimlendirilmesiyle alakalı. Mesele, bu alana yönelmek, onun için zaman ayırmak, düşünsel bir zahmete girmekle ilgili. Ayrıca bu işin bir mikrofonu alıp karşılaştığınız bir Alevi yaşlısına “anlat bakalım” tarzının ötesinde olduğunun da bilincinde olmakla ilgili bir şey.

Peki, siz araştırmanızı nasıl bir yöntemle yaptınız? Yola nasıl çıktınız? Başlangıçta elinizde neler vardı?

Benimki biraz uzun ve dolambaçlı bir hikaye dersem yanlış olmaz. Ben Hollanda’da klasik bir tarih eğitimi aldım. Bu eğitim bana sözlü hafızanın önemi veya onu tarih bilimi açısından nasıl kullanmak gerektiğini öğretmedi. Fakat eğitim sonrası ilk röportajlarımı yapmaya başladığımda konuştuğum insanların anlattıklarında geçmişleriyle ilgili tarihin ötesinde bir şeyler olduğunu fark etmekte gecikmedim. Bu bilgiye ilgisiz kalmak için bin tane nedeniniz olabilir, ki bunu bilgi olarak bile nitelendirmeyebilirsiniz. Ben öyle yapmadım veya yapamadım, bir şekliyle o biçimsiz görünen hafıza benim ilgimi çekti. Kitabın seyrini belirleyen rivayetlerden birisi Kemah kalesi ile ilgili. Müthiş absürt bir kompozisyon. Toplam sekiz cümleden oluşuyor, ama içinde yok yok: Şah İsmail, İmam Rıza, İmam Cafer, pirler, Sırp prensesi ve gökten yağan yılanlar. Bu tür kurgular nasıl ve kimler tarafından oluşturuluyor, neden ihtiyaç duyuluyor ve neden unutulmuyor soruları her seferinde peşimi bırakmadı. Toplumsal hafızada iz sürmek garip bir şey. Bir hikaye başka bir hikayenin varlığına işaret ediyor, şu da olmalı diyor ve onu bulmayana kadar da rahat etmiyorsunuz. Keza, bir soru da diğer soruların kapısını zorluyor. Hikayeler ve sorular ancak bütünlük içinde anlam buluyor. Bu yüzden uzun yıllardır biriktirdiğim bu aktarımları ancak hepsi birlikte bir şeyler anlatmam için yeterli zemin sunuyor sonucuna vardığımda kitabı sonlandırmaya karar verdim.

Çalışmanızda mitlerin ve efsanelerin Alevilik inancı içinde önemli bir yer edindiğini de görüyoruz. Neden bu kadar önem kazanmış?

Mitleri kendi başına bağımsız bir kategori olarak değerlendirmemek gerekir. Onlar akşam sohbetlerini süsleyen bir başlık olmanın ötesinde bir yere sahip. Mitler, Alevilerin dinsel ve sosyal yapıları ile doğrudan alakalı; tarihe yaklaşımlarını, teolojik tercihlerini izah etmek ve gerektiğinde haklı çıkartmak gibi bir işlevi de yerine getiriyorlardı. Geçen yüzyıllara kadar grubun kitapla ilişkisinin de sınırlı olduğunu hesaba katarsak sözlü aktarımın da neden önemli olduğu kendiliğinden anlaşılır. Burada yalnızca bir kaç önemli mit, menkıbe veya söylenceden bahsetmiyoruz. Önemli başlıkların yanı sıra  yüzlerce küçük anlatılar da vardı. Ve büyük ihtimalle, örneğin 18. yüzyılda bile, en ücra köylere kadar yayılmışlardı. Şimdi bunların tümünü derlemeden büyük manzarayı görmemiz mümkün değil. Benim yapmaya çalıştığım biraz da bu oldu. Küçük hikayelerle kurulan ve yüzyıllarca ayakta tutulan bir binaya bakmak… Kitapta aktarılan ve analizinin yapıldığı derlemelerden birisi, Tanrı ve melek Cebrail arasında geçiyor. Tanrı, henüz işin başlangıcındayken Cebrail’den kusursuz bir bina yapmasını istiyor. Detayına girmeyeyim ama harika bir  seyire sahip bir anlatı bu. Bizim o mükemmel binayı görme şansımız yok, fakat o bina ile başlayan ve bize kadar ulaşan bir hafıza var.

Peki bahsettiğiniz bu hikayelerin pratikte yansımaları neler? Ne kadar ve nasıl yer tutuyor?

İki kuşak öncesine kadar olmazsa olmaz bir yeri vardı. 1950’lerden itibaren yaşanan şehirleşme ve buna paralel değişik nedenlerden ötürü gerçekleşen sekülerleşme, Aleviler için bu geleneği ve birikimi saf dışı bıraktı. Yerine ne geldi diye sorabilirsiniz. Maalesef bu birikime alternatif olacak ya da onu tamamlayan bir şey ortaya çıkmadı. Belki bu eksiklik kitaplarla doldurulmaya çalışıldı ama hiçbiri bu geleneğin yanına bile yanaşamadı diyebilirim.

“Aleviliğe yeni yeni bir ilgi var…”

Sünniler ya da Türkiye’deki diğer inanç grupları Aleviliği gerçek anlamda biliyorlar mı?

Görüldükleri ve kendilerini ifade ettikleri kadarıyla biliniyorlar.  Türkiye ilginç bir ülke. Yıllarca bir Alevi ile komşu olabilirsiniz, ama açıkça ona “sizin gelenekleriniz nedir” diye sormayabilirsiniz. İhtiyaç duymayabilirsiniz ya da tahminlerle yetinebilirsiniz. Bu neden kaynaklanıyor: güvensizlik, ilgisizlik veya farklılıklarla yüz yüze gelmek karşısında yaşanacak gerilimden mi? Aleviler açısından da sorunlar var. O da komşusuna kendi inancını gerçek ve sade kelimelerle ifade etmek yerine, soyut ve kendi varlığını özünde yadsıyan “çağdaş” ve “laik” gibi kavramları öne çıkartmakla yetiniyor. Peki ilişkinin bu boyutu nerden kaynaklanıyor: Korku, bilmemek veya anlaşılamama tedirginliğinden mi?

Peki sizin bununla ilgili yorumunuz nedir? Gerçekten, nereden kaynaklanıyor bu mesafe?

Muhakkak ki bu çok katmanlı bir sorun. Fakat bu önyargı ve tedirginlik halinin önemli bir ayağını geçmiş ve tarih bilgileri oluşturuyor. Bunların ne kadar yanlış veya doğru, haklı veya haksız olduğu tartışmasına girmeden, tarihsel önyargılar nasıl şekilleniyor ve nasıl aşılabilir sorularına cevap vermek gerekiyor. Batı Avrupa devletleri bunu akademik çalışmalar, müzeler, anıt mekanlar ve dayatmacı olmayan bir tarih eğitimini hedefleyerek cevaplamışlar. Herkesin bir hikayesi var ve bu eşit derecede kendisini ifade etme hakkına sahip olmalı. Türkiye gibi devletler ise bunu kendi tarih anlayışlarını dayatarak aşmaya çalışıyorlar. Hangisinin başarılı olduğunu somut yaşıyoruz. Devlet tarihçiliğinin şöyle bir aklı var: ben, diyor bu akıl, şu hikayeyi değiştirirsem veya bunun yerine yeni bir hikaye öğretirsem sorunlar aşılır, topluluklar arasında huzur sağlanır. Tarih, hafıza ve toplumlar arası ilişkilerin bu kadar basit olmadığı açık. Kemah kalesi meselesine yeniden dönelim. Tarihi Urartulara kadar giden ve en son Osmanlı-Safavi savaşlarında bir sorun olmuş bu kalenin ne kadar muhteşem olduğuna Evliya Çelebi tanıklık etmişti. Günümüzde ise harabeden başka bir şey değil. Şimdi, Kemah’ın sakinlerine bu kale hakkında sorsanız iki-üç cümlenin ötesine gidemezler. Oysa benim derlediğim rivayet sekiz gizemli cümleden oluşuyor. Ve, ne gariptir ki, Kemah kalesine yeniden ilgi göstermemizi sağlayan, kale hakkında yazılmış ciddi tarih kitapları veya onunla ilgili sarf edilen büyük laflar değil. Geçen yüzyıl boyunca modern aklın yok etmeye çalıştığı bir söylence!

O halde şunu da soralım, Aleviler ne kadar hakim kendi öz kültürlerine?

Bu “öz” meselesini bir kenara koyalım. Daha somut bir şeyi ifade edeyim. Benim çalışmamın sözlü kaynakları, geçen yirmi yıl içerisinde karşılaştığım, yetmiş yaş üzeri yaşlı kuşaklar ve bu yaşlılar yanında kalmış, büyümüş gençlerden oluşuyordu. Konuştuğum yaşlıların önemli bir bölümü ise artık aramızda değiller. Aslında durum biraz vahim. Son elli yılda şekillenen kuşaklar bu birikimden bihaberler veya ona karşı ilgisizler. Aleviliğe yeni yeni bir ilgi var; fakat bu da daha çok “Buyruk” türünden kitaplar ve deyişlerin ötesine geçememiştir.

Alevi camiasının da kendi içinde, örneğin Aleviliğin İslam içinde-dışında görülmesi gibi uzlaşmazlıkları var. Şu anda bu tartışmalar ne durumda?

Hak talepleri konusunda genel bir uzlaşı var. Kendi içlerinde ise inancın uygulamaları ile ilgili bir takım tartışmalar var. Bunlar olağan şeyler. Ayrıca politik tercihler arasında da farklılaşmalar var, ki bu da çeşitli sosyal ve toplumsal katmanları içinde barındıran bir grup için anlaşılır. Aleviliğin İslam içinde mi dışında mı olduğu tartışması da tarihsel olmaktan çok, bana, yaşanan politik gerilimlerin sonucu olarak ortaya çıkmış bir tartışma gibi geliyor.

“Türkiye değişikliklerle cevap vermek zorunda”

Geçtiğimiz haftalarda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2010 yılında açılan davayı karara bağladı. Mahkeme, Türkiye’de Alevilerin din özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ve kendilerine dini planda ayrımcılık yapıldığına hükmetti. Böyle bir karar çıkmasını bekliyor muydunuz?

Yanlış bilmiyorsam uzun yıllardır süren bir dava. Herhalde taraflar da böyle bir karar çıkacağını biliyorlardı. Bu yüzden, kararın kendisinden çok, sonuçlarına bakmak gerekiyor. Şimdi onca yıl veya yüzyıldır çözülmemiş ve tarihsel, teolojik ve kurumsal bir karmaşa haline getirilmiş bir mesele, AİHM kararı vesilesiyle çözülecek mi? Bunun için çok iyimser olmak lazım.

Siz siyasi iktidarın bu kararı baz alarak bir şeyleri değiştireceğine inanıyor musunuz?

Kararın nihai olduğunu da hatırlarsak, Türkiye değişikliklerle cevap vermek zorunda. Sanırım böyle bir hazırlık da var. Fakat görünen o ki, bu değişiklikler, sorunu “öz”ünden ve “tarafsızlık” ilkesine dayanarak çözmek yerine, ara formüller ve yorumlarla idare etme türünden olacak. Bu yüzden, meselenin daha karmaşık bir hal alacağını söylemek, yanlış bir beklenti olmasa gerek.

www.yenihayatgazetesi.com

 

43 gündür kayıp olan Hurşit Külter için imza kampanyası

Gözaltına alındığı günden bu yana akıbeti açıklanmayan DBP Şırnak İl Yöneticisi Hurşit Külter’in için “Hurşit Külter nerede?” başlıklı imza kampanyası başlatıldı. Aynı zamanda sosyal medyada açılan #HurşitKülter43Gün hastagı da TT listesine girdi.

DİHA’da yer alan habere göre, Şırnak’ta evini terk etmeyerek Bahçelievler Mahallesi’nde kalan DBP İl Yöneticisi Hurşit Külter’in akıbetinin açıklanması için internet üzerinden imza kampanyası başlatıldı. İçişleri Bakanlığı’na teslim edilecek olan kampanya kapsamında, özel harekatçılara ait sosyal medya hesapları üzerinden 27 Mayıs’ta gözaltına alındığı duyurulan Hurşit Külter’in nerede olduğunun açıklanması isteniyor.

‘KÜLTER 27 MAYIS 2016 TARİHİNDEN BU YANA NEREDE?’

“Hurşit Külter Nerede?” sloganıyla başlatılan imza kampanyasında açılan metinde şu ifadelere yer veriliyor: “Özel Harekatçılara ait BOF @ Twet_Guneydogu adlı sosyal medya hesabından fotoğrafı paylaşılan ve ellerinde olduğu bilgisi duyurulan Hurşit Külter 27 Mayıs 2016 tarihinden bu yana nerede? Şırnak Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı ‘böyle bir gözaltı yoktur’ açıklaması ile çelişen özel harekatın bu paylaşımı Hurşit Külter’in yaşam hakkının ihlal edildiği ve yargısız infaz edileceğine dair kamuoyunda endişe ve şüpheye sebep olmaktadır. İçişleri Bakanlığı, 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşanan yargısız infazların ve katliamların yenilerinin yaşanmaması ve bu anlayışın meşrulaşmaması için, Hurşit Külter’in nerede olduğunu derhal açıklamalıdır. Sosyal hukuk devleti ilkesi gereği vatandaşının yaşam hakkını güvence altına almak devletin görevidir.

İçişleri Bakanlığı’nın kamuoyunda endişeye ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açıklama yaparak konuyu aydınlatmasını bekliyor ve soruyoruz: Hurşit Külter Nerede?”

İlgililer kampanyaya şu link üzerinden ulaşabilir: https://www.change.org/p/hur%C5%9Fit-k%C3%BClter-nerede

#HURŞİTKÜLTER43GÜN TT LİSTESİNDE

Öte yandan Külter’in gözaltına alınmasının 43. Günü olması sebebiyle sosyal medya üzerinden de yapılan kampanyalar sürüyor. Twitter’da açılan #HurşitKülter43Gün hastagi TT listesine girmiş durumda.

Kaymakamdan Alevilere tehdit: Artık size toleransımız yok

Kahramanmaraş’ta Sivricehöyük köyü Terolar bölgesinde meralarına Suriyeli’ler için mülteci kampı yapılmasına karşı 108 gündür devam eden direnişte, güvenlik güçlerinin müdahalesi yeni bir gerginliğe yol açtı. Kaymakam, Cemevi yanındaki çadır sökülmeden önce tehdit etti: “Artık size toleransımız yok”

 

Köy cemevi yanına kurulan çadır bu sabah jandarma tarafından kaldırılırken, Dulkadiroğlu Kaymakamı müdahaleden önce köy muhtarını “Biz sizin cem yapmanıza tölerans gösteriyoruz, izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz. O çadırı kaldıracaksınız artık size toleransımız yok” diye tehdit etti.

CHP Parti Meclisi Üyesi Ali Öztunç, köy halkının 108 gündür ovalarına, meralarına sahip çıkmak için direnişte olduğunu belirterek, bu sabah yaşanan müdahaleye ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Köy cemevi yanına kurulan çadırın kaldırılmasını isteyen Kahramanmaraş Valiliği, jandarmayı köye göndererek halk ile güvenlik güçlerinin karşı karşıya gelmesini sağlamıştır. Köy halkının duyarlı tavrı nedeniyle belki bir fiziki gerginlik yaşanmamıştır. Ancak çadır askerler tarafından kaldırılmıştır. Bu olaydan daha vahimi dün Dulkadiroğlu Kaymakamı Mehmet Türköz’ün Köy muhtarına yönelik sözleri olmuştur. Dün akşam saatlerinde Köy muhtarını arayan kaymakam, ‘Biz sizin cem yapmanıza tölerans gösteriyoruz, izin veriyoruz. Cemevine misafirlerinizin gelmesine izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz. O çadırı kaldıracaksınız artık size töleransımız yok’ demiştir. Kaymakamın bu sözleri nefret suçu kapsamındadır.”

Ali Öztunç, kaymakam Mehmet Türköz ve Kahramanmaraş valisinin Alevilerden özür dilemesini ve köy halkına yönelik baskıların sona erdirilmesini istedi.

Aleviler köylerine gidemiyor

Maraş’ta Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye yapılmak istenen 27 bin kişilik konteyner kente yönelik tepkiler sürüyor.

Valilik yörede her türlü eylemi yasaklarken yöre halkının direnişi 87. günün doldurdu. Sivricehöyük köyünde pazar gecesi birlik cemi yapıldı. Sanatçılar Tolga Sağ ve Erdal Erzincan ile Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen Alevi dedelerini katıldığı törende birlik mesajları verilirken, Sivricehöyük sakinlerinin yüzlerde ise endişe hakimdi.Yüzlerce kişinin katıldığı cem töreninde herkes aynı soruyu soruyordu: “Neden burası seçildi. Yine topraklarımızdan sökülüp atılacak mıyız.?. ”

Kahramanmaraş’ta Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye yapılmak istenen sığınmacı kampı yöre halkını tedirgin ediyor. Yaklaşık 6 bin Alevinin yaşadığı bölgeye 27 bin kişilik sığınmacıkampı yapılması yörede “IŞİD korkusuna ve topraklarımızdan çıkartılmak isteniyoruz” endişesine neden oldu. Valiliğin köylülerden habersiz yürüttüğü projenin AKP’ye yakın Kolin inşaata verilmesi, tüm tepkilere karşın yöre halkının yok sayılması, yörede eylem yapılmasının yasaklanarak yapılmak istenen basın açıklamalarına bile biber gazı ve copla sert müdahale edilmesi tepkiyi de endişeyi de arttırdı. Konteyner kent inşaatının yüzde 60’ı tamamlanırken, yöre halkı hukuk mücadelesini sürdürüyor ve seslerin duyurmaya çalışıyor.

Kovboy filmlerindeki gibi

Sivrecehöyük köyünde pazar gecesi birlik cemi yapıldı. Ceme sanatçılar Tolga Sağ ve Erdal Erzincan ile Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen Alevi dedeleri de destek verdi. Köy muhtarı Mehmet Caner, yaşananları kovboy filmindeki acımasız güçlü kişinin bir alanı dikenli tellerle çevirerek koymasına benzeterek, “biz de burada aynını yaşadık.Yıllarca hayvanlarımızı otttığımız arazi birileri tarafından bir sabah dikenli tellerle çevirilerek bizlerden koparıldı. Ama yapılanlar yasa adına yapıldı” dedi. Kamp inşasının başlamasıyla ile birlikte bölgenin ekolojik dengesinin de bozulmaya başladığını anlatan Caner, “Şimdiden alana 8 derin su kuyusu vurdular. Zaman içerisinde arazilerimiz susuz kalacak. Yıllar içerisinde 30 binin üzerinde olacak olan sığınmacıların kanalizasyonu ise ilerde çok büyük sorun olacak” diye konuştu. Bu alanın Maraş- Pazarcık ilçeleri arasındaki en verimli araziler olduğunu vurgulayan Caner, “Yazık olacak. Devlet inat ediyor.. Nedendir anlamadık .Yaşayıp görmek istemiyoruz. Sorun nasıl çözülür onun mücadelesini yapıyoruz” diye konuştu.

Direnişin simgesi Satı Teyze: “Oğlum 78’de Alevi olduğu için öldürüldü”

Maraş katliamını anımsatan Satı Yıldız ise geçmişte acı olayların yaşandığı bu bölgede devletin daha hassas olması gerektiğini vurguladı. Direnişin simge isimlerinden Satı Yıldız, çadır kuralım direniş yapalım diye öncülük yapmış .Geçmişte birlik olamadıklarını, bu nedenle acı olaylar yaşadıklarını bir çırpıda anlatıyor. Oğlu Veli’nin YSE’de çalışırken Maraş katliamı sırasında 1978’de öldürüldüğünü anlatan Yıldız, oğlunun Alevi olduğu için öldürüldüğünü anlatırken yine o günlere dönüyor.

Bir daha aynı acıları yaşamak istemiyoruz

Satı kadın,diğerleri gibi bölgeden göç etmemiş, “Burası beni doğduğum yaşadığım topraklar” diyor. Yaralarını daha yeni yeni sardıklarını ve Maraşlılarla barıştıklarını anlatan Yıldız, “bizler bir daha aynı acıları yaşamak istemiyoruz . Burasının bu kamp alanı ile yeni toplumsal olaylara neden olacağı endişesini taşıyoruz . Ama bu sorunu hiç kimseye anlatamadık. Kimi yerleştirecekler buraya?.Biz Suriyelilere karşı değiliz ama kim gelecek belli değil. Neden hep Alevilerin yaşadıkları yerlerde bu iş oluyor? Birileri ile karşı karşıya kalacağız. Bizi birbirimize kırdıracaklar. Endişemiz büyük. Ancak biz buradayız. Kimse bizi bu kez toprağımızdan sökemez. Ölsek de kalsa da buradayız. Bu kez bu böyle bilinsin” diyor,

Kendi köyümüze giremiyoruz

Köyün merasının vasfının değiştirilerek mera olmaktan çıkarıldığını ardından TOKİ’ye devredildiğini anlatan Maraş Yaşam Platformu Avukatı Mehmet Ercoşman ise yaşanan hukuksuzluklar karşısında çileden çıktıklarını belirtiyor. “ kendi köyümüze gidemiyoruz” diyen Ercoşman, köye giriş- çıkışların güvenlik güçleri tarafından engellemesinden dolayı savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını, valiliğe defalarca itiraz dilekçesi verdiklarını anlatıyor. Ercoşman, valiliğin 2. kez bölgede 1 ay süreyle eylem yasağı kararı aldığını Bölge İdare Mahkemesi’ne yaptıkları itirazların de reddedildiğini belirtiyor.

Hayvanlarımızın pasaportları var Avrupa’ya giderler artık

Meranın bölgede hayvancılık yapılmadığı gerekçesiyle mera vasfından çıkarıldığını söyleyen Ercoşman, “bunun üzerine biz de hayvanlarımızın İlçe Tarım Müdürlüğü’nden pasaportlanını alarak mahkemeye sundu. Bizzat hayvan sahibi köylüler başvurdu. Bunun sonucunu bekliyoruz bakalım ne olacak? Pasaportlu havyalarımızı kabul edecekler mi merak konusu. İç hukuk yolları tükenirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşırız. Nasıl olsa artık hayvanlarımızın pasaportları var..Avrupaya gitmekte sorun yaşamayız” diyor gülerek.

İHD: Nefrete ‘Dur’ diyeceğiz

İHD, sosyal medyada yaygınlaştırılan “Türkiye’de Suriyeli istemiyoruz” kampanyasına tepki göstererek, “Mülteci/sığınmacı olmak zorunda kalmış insanlara karşı yayılmaya çalışılan nefrete dur diyoruz” açıklaması yaptı

 

İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube Mülteci Hakları Komisyonu, Tayyip Erdoğan’ın Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verileceğinin açıklanmasının ardından sosyal medyada yaygınlaştırılan “Türkiye’de Suriyeli istemiyoruz” kampanyasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

İHD açıklamasında, nefret söylemlerinin sosyal medya aracılığı ile sokaklara taşınmak istendiğine dikkat çekilerek Antep’te Suriyelilere karşı yürüyüş tertiplenmeye çalışıldığı hatırlatıldı. Açıklamada, mültecilere yönelik tehlikeli söylemlerin kitlesel kıyımlara ve cinayete sebep olabilecek ortam oluşturabileceği uyarısında bulunuldu.

‘Mülteci olmak bir sonuçtur, tercih değil’

İHD açıklamasının devamında şu ifadelere yer verdi: “Yaşam kaygısından kaynaklı bu sonuç, hiç kimse tarafından istenen ve kabul edilen bir sonuç olamaz. Toplumsal farkındalık yaratılıp sığınmacıların bu ülke de kaldıkları süre boyunca korunması, gerekli ihtiyaçlarının karşılanması ve insanca yaşama hakkına eşit bir şekilde sahip olması sağlanmalıdır. Gerek kamplarda, gerekse şehirlerdeki yaşam alanları için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Kayıt dışı çalıştırıldıkları yerler denetlenmeli, insanca iş ve ücret yapılandırması sağlanmalıdır. Suriyeli mültecilere karşı yapılan saldırılar cezalandırılmalı, nefrete yönelik söylemler engellenmeli ve halk bu konu da bilinçlendirilmelidir.”

İnsan hakları savunucuları olarak her bireyin eşit koşullarda özgür olarak yaşaması gerektiğini savunduklarını belirten İHD Ankara Şube Mülteci Hakları Komisyonu, tüm mültecilerin en uygun ve insanca koşullarda yaşamasını talep ettiklerini kaydetti