Ana Sayfa Blog Sayfa 6282

IŞİD bu kez de Şiileri hedef aldı: 35 ölü

IŞİD, Irak’ın Selahaddin kentinde Şii türbesinde katliam gerçekleştirdi. Bombalı, roket ve havan toplu, silahlı saldırıda en az 35 kişi yaşamını yitirdi, 70 kişi yaralandı

IŞİD çeteleri Irak’taki saldırılarına yeni bir katliamla devam etti. Selahaddin kentindeki Beled ilçesinde, Şiilerin 10. imamları olarak kabul ettikleri Ali el Hadi’nin oğlu Seyyid Muhammed’in mezarının bulunduğu türbede dün (7 Temmuz) gece saatlerinde intihar saldırganları tarafından bombalarla, silahlarla, roket ve havan toplarıyla büyük bir katliam gerçekleşti.

İlk bomba türbe girişinde bekleyen Şiilerin arasında patlatıldı. Patlamanın ardından çeteler, bölgedeki halkın üzerine silahlarla ateş açtı. Silahlı saldırının sonlandığı anlarda pazar alanında ikinci bir bomba patladı. Türbe girişindeki üçüncü bir intihar saldırganı ise yaralı haldeki güvenlik görevlisi tarafından vurularak öldürüldü. Bu sırada türbe girişine roket ve havan toplarıyla saldırı devam etti.

Katliamda Irak güvenlik güçlerinin verdiği bilgiye göre en az 35 kişi yaşamını yitirdi, 70 kişi yaralandı.

Saldırıyı üstlenen IŞİD, açıklamasında saldırının üç intihat bombacısı tarafından düzenlendiğini duyurdu.

Saldırının ardından Şii din adamı Mukteda el Sadr, milis güçleri Seraya es-Selam’a (Barış Tugayları) Beled’e hareket ederek güvenliği sağlama talimatı verdiğini açıkladı.

IŞİD’in Bağdat’ta Şiilerin yoğun yaşadığı Karada’da hafta sonu düzenlediği intihar saldırısında da 292 kişi yaşamını yitirmişti.

Gözaltında kaybedilen Hurşit Külter için imza kampanyası

Gözaltına alındığı günden bu yana akıbeti açıklanmayan DBP Şırnak İl Yöneticisi Hurşit Külter’in için “Hurşit Külter nerede?” başlıklı imza kampanyası başlatıldı. Aynı zamanda sosyal medyada açılan #HurşitKülter43Gün hastagı da TT listesine girdi.

 

DİHA’da yer alan habere göre, Şırnak’ta evini terk etmeyerek Bahçelievler Mahallesi’nde kalan DBP İl Yöneticisi Hurşit Külter’in akıbetinin açıklanması için internet üzerinden imza kampanyası başlatıldı. İçişleri Bakanlığı’na teslim edilecek olan kampanya kapsamında, özel harekatçılara ait sosyal medya hesapları üzerinden 27 Mayıs’ta gözaltına alındığı duyurulan Hurşit Külter’in nerede olduğunun açıklanması isteniyor.

‘KÜLTER 27 MAYIS 2016 TARİHİNDEN BU YANA NEREDE?’

“Hurşit Külter Nerede?” sloganıyla başlatılan imza kampanyasında açılan metinde şu ifadelere yer veriliyor: “Özel Harekatçılara ait BOF @ Twet_Guneydogu adlı sosyal medya hesabından fotoğrafı paylaşılan ve ellerinde olduğu bilgisi duyurulan Hurşit Külter 27 Mayıs 2016 tarihinden bu yana nerede? Şırnak Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı ‘böyle bir gözaltı yoktur’ açıklaması ile çelişen özel harekatın bu paylaşımı Hurşit Külter’in yaşam hakkının ihlal edildiği ve yargısız infaz edileceğine dair kamuoyunda endişe ve şüpheye sebep olmaktadır. İçişleri Bakanlığı, 1980’li ve 1990’lı yıllarda yaşanan yargısız infazların ve katliamların yenilerinin yaşanmaması ve bu anlayışın meşrulaşmaması için, Hurşit Külter’in nerede olduğunu derhal açıklamalıdır. Sosyal hukuk devleti ilkesi gereği vatandaşının yaşam hakkını güvence altına almak devletin görevidir.

İçişleri Bakanlığı’nın kamuoyunda endişeye ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açıklama yaparak konuyu aydınlatmasını bekliyor ve soruyoruz: Hurşit Külter Nerede?”

İlgililer kampanyaya şu link üzerinden ulaşabilir: https://www.change.org/p/hur%C5%9Fit-k%C3%BClter-nerede

#HURŞİTKÜLTER43GÜN TT LİSTESİNDE

Öte yandan Külter’in gözaltına alınmasının 43. Günü olması sebebiyle sosyal medya üzerinden de yapılan kampanyalar sürüyor. Twitter’da açılan #HurşitKülter43Gün hastagi TT listesine girmiş durumda.

‘Rıza Şehri’ Kitabı Haringey’de tanıtıldı

Britanya Alevi Federasyonu ve Qızılbaş Yayınevi’nin ortak çalışması ile hazırlanan ‘Alevi Çocuk Kitapları’ serisinden olan ‘Rıza Şehri’ adlı kitap Haringey Belediyesi’nde düzenlenen bir toplantı ile tanıtıldı

 

Britanya Alevi Federasyonu (BAF) eğitim serisinin 4. kitabı ‘Rıza Şehri’nin tanıtım toplantısı gerçekleştirildi. Haringey Belediye Başkanı Ali Gül Özbek’in ev sahipliğinde Haringey Belediyesi Meclis Salonu’nda, perşembe günü düzenlenen kültürel etkinliğin açılış konuşmasını Belediye Başkanı Özbek, yaptı.

Başkan Özbek, kısa konuşmasında, “Değerli canlar, gerçek şu ki bugün 52 yıllık Haringey Belediyesi’nde bir tarih yazıyoruz. Kültürel bir etkinlik içinde olmaktan, etkinliğe ev sahipliği yapmaktan kesinlikle gurur ve mutluluk duyuyorum. Böylesi çok büyük bir ilke imza attığınız için hepinize çok teşekkür ederim. Gururumuzsunuz, hepiniz hoşgeldiniz, safalar getirdiniz, baş tacımızsınız” dedi. Özbek, Britanya Alevi Federasyonu’nun çalışmalarından duyduğu mutluluğu dile getirdi ve başarılar diledi. İkinci konuşmacı Qızılbaş Yayınevi Temsilcisi Hasan Bölücek, Britanya’da başlatılan Alevilik dersleri sürecinde karşılaşılan en önemli ihtiyaçlarından birinin ‘çocuklar için Aleviliği anlatan kitapların’ yetersiz veya hiç olmadığını ifade etti. Bölücek, “Bu amaçla başladığımız çalışmalar geçtiğimiz yıllar içinde gelişerek büyüdü. Şu anda hazırlıkları yapılan eylül ayı itibarı ile yayınlamayı planladığımız kitaplarımız ise; Çizgilerle Alevilik tarihi, Pir Sultan Abdal ve Bese Arslan’ın derlediği Alevi çocuk masallarıdır” ifadelerini kullandı.

GÖNÜLLÜLÜK TEMELİ

BAF Başkanı İsrafil Erbil de, “Aleviler kendi inançlarını ve kültürlerini yaşamaya ve çocuklarına öğretmeye devam ediyor” dedi. Erbil, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü; “Britanya’da başlatılan Alevilik dersleri sürecinde karşılaştığımız en önemli ihtiyaçlarımızdan birisi çocuklar için Aleviliği anlatan kitapların olmaması idi. Bu amaçla başladığımız çalışmalar geçtiğimiz üç yıl içinde gelişerek büyüdü. Alevi çocuklarının kendi kültürlerini- inançlarını tanımaları ve anlamaları için onlara yardımcı olacak kitaplar hazırlıyoruz. Çalışmalarımızı öğretmenlerimiz, pirlerimiz, Alevi kültürünü bilen ve yaşayan büyüklerimiz ve bu konuda çalışan akademisyenler, sanatçılar ve aydınlarla birlikte yürütüyoruz. İki yıl önce hazırlanan, ‘Kaygusuz Abdal’, ‘Cem’ ve ‘Semah’ adlı kitabımıza ilave olarak yayınlanan ‘Rıza Şehri’nin tanıtımını bugün burada yapıyoruz. Tüm bu çalışmalarımız geniş bir ekip olarak gönüllülük temelinde devam ediyor.”

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı Tugay Hurman’ın konuşması ise şöyle; “Toplumsal yozlaşmanın çok yoğun olduğu şu dönemde yapılan bu tür çalışmalar hem çocuklarımız hemde geleceğimiz için çok önemlidir. Alevilik öğretimizi çocuklarımıza aktarmak için, Aleviliği bir ders müfredatı haline getirmeye çalışıyoruz. Bu müfredatın hazırlıkları için Türkiye’deki dedelerimiz, yazarlarımız ve bazı akademisyenlerimizle birlikte çalışma yürütüyoruz. Bu çalışmayı 2016-2017 eğitim yılına yetiştirmeye çalışacağız. Aynı zamanda, önümüzdeki dönem eğitim yılı, sadece çocuklara yönelik değil, tüm topluma yönelik bir çalışma olacaktır. Aile içi şiddet, çocuk gelişimi, kumar, uyuşturucu, alkol bağımlılığı ve buna benzer birçok konuyla ilgili başlıklar belirledik. Bu çalışmaları, konuların uzmanları olan pedagoglar ve psikologlarla beraber yürüteceğiz. Bu tür çalışmalarda ebeveynlere önemli bir görev düştüğünü ve bu çalışmaların beraber yürütülmesi gerektiğini hatırlatmak isterim. Bu bilinçle geleceğimizin daha sağlam temeller üzerine kurulacağını düşünüyorum.”

Britanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Özlem Şahin, Liverpool Alevi Kültür Merkezi Başkanı İsmet Korbay ve Kırkısraklılar Dayanışma Merkezi Başkanı Ahmet Güven’in konuşmaları ardından Nurhak Kültür Evi zakirleri, adı geçen kurumun bağlama eğitmeni Mustafa Kılçık yönetiminde saz çalıp, ‘nefes’ okudular.

Halil YETKİNLİOĞLU

‘Lokma’ toplumsal varoluşun gıdasıdır

Antep’te ortaokul okurken, sınıfta aynı sırada oturduğumuz Türk arkadaşımla okul çıkışı yolda yürürken, dilenen bir kadın elini uzatıp bir şeyler istedi. Arkadaşım, bana oldukça tuhaf gelen bir önyargıyla, “bu Kürtler de… “ sözleriyle başlayan ve bilincinde şekillenmiş olan olumsuz ‘Kürt’ algısının refleksiyle serzenişte bulundu. O henüz sözünü bitirmeden, ben anında, “Kürtler dilenmez ki!…” diye tepki gösterdim. Ardından “ben de Kürdüm” deyince; bu kez o tuhaf oldu ve çok şaşırdı.

Bana o an, “Kürtler dilenmez” dedirten şey, ilk akla gelebilecek olasılık olan, bendeki milliyet kaygısı veya etnik kimliğimi vurgulama refleksi değildi. Bende o tepkiye yol açan algı; köy ve şehirde içinde yetiştiğim kendi toplumsallığımda dilenen hiç bir insana rastlamamış olmam ve bizim toplumsallığımızda bir insanın dilenebileceğine aklımın hiç ermemesiydi.

Çocukluk yıllarımı yaşadığım köy ortamında ve daha sonra şehirde devam eden aşiret-akraba ilişkilerinde hiç bir insanın dilenmeyi aklına getirdiğine tanık olmamıştım. Aksine; dilenmek ve birini dilenmeye mecbur halde bırakmak büyük bir ayıp olarak zihnimize, algılarımıza kodlanmıştı.

Köyde kapılar kilitsiz ve hırsızlık görülmezdi; zira çalmayı akla getirecek büyük bir eşitsizlik durumu da yoktu. Herkesin yaşam koşulları aşağı yukarı birbirine yakındı. Bayram gibi günlerde öncelikle daha yoksul olanlar akla gelir, lokma paylaşımında öncelik onlara verilirdi. Ne kimse aç ve açıkta kalır, ne de aç ve açıkta bırakılırdı. Ne kimse dilenir, ne de dilendirilirdi. Bu ahengin, devlet ve iktidar ilişkilerine fazla bulaşmamış tüm topluluklarda benzer olduğu söylenebilir…

İnsan, toplum ve doğa arasında rızalık

İnsanın insana karşı zora başvurması, başkasından daha fazlasına sahip olma güdüsü ve başkasından çalma fikrinin, yani iktidarcı aklın gelişimiyle ilgili olduğu söylenebilir. İnsanın yaşamsal ihtiyaçlarını tedarik etmek için başka insanlara ‘el açmasının’ tarihi de herhalde bu sınıflaşma ve farklılaşmayla, yani eşitsizliğin gelişim süreçleriyle ilgilidir.

Mutlak eşitlik şüphesiz olmaz, olmamıştır ama yaşanan eşitsizliğin giderilme yöntemi insani gelişmeyi bire bir etkilemiştir. ‘İhtiyacın tedariki; paylaşım ve dayanışmayla mı, yoksa zor yoluyla birilerinin elinde birikenden talep etme veya biat ve bağımlı olmayla mı gerçekleşmiş?’ sorusu can alıcı niteliktedir.

İktidarla tanışmamış, iktidar ilişkilerinin yıkıcı ve moral değer tüketici etkilerinden uzak kalmış doğal toplumlarda, yaşamın gerekliliği insanlarda paylaşım ve dayanışma, yani lokmayı ortak üretip, ortak tüketme algısını geliştirmiş. Sözkonusu paylaşım yalnızca insan-insan ve insan-toplum ilişkilerinde değil, insan-doğa ilişkilerinde de karşılıklı rızalığa dayalı, birbirini incitmeyen ve hakkını gözeten tarzda mükemmel bir aheng şeklinde gelişim göstermiş.

Yıkıcılık ve doğal olanı tahrip etme, iktidarcı aklın eseridir. Rızalık ilişkisi içinde paylaşım, dayanışma ve hak gözetme ise, insan ve can olgusunun temel manasını oluşturmuştur. Doğal toplumlarda, insanların yanısıra hayvan, bitki diğer canlıların da hakkı gözetilir. Rızalık, tüm canlılar arasındaki ilişkilerin temel mayasıdır. İnsan-toplum-doğa ilişkisinde tam bir ekolojik denge sözkonusudur. İnsan, hayvan, bitki; hangisi olursa olsun, cana kıymak, canı incitmek hoş görülmez ve paylaşım yapılırken de hepsinin hakkı gözetilir.

Canlının ve hakka yürüyenin lokması

Dersim ve çevresi coğrafyada Gaxan gibi kültürel ritüeller, bu rızalık ve paylaşımın çarpıcı ifadeleridir. Benzer inanç algılarının Yarsan, Kakeyi, Êzîdî ve iktidarla haşır neşir olmamış diğer Müslüman Kürt topluluklarda ve diğer halklarda da varlığı görülebilir.

Herkes, evinde yaptığı lokmayı alıp köyün en yoksulunun evinde buluşup, paylaşır ve birlikte yer. Ardından da sabaha kadar sohbet edilip, hikayeler anlatılır, kilam ve stranlar söylenir. Yani sadece yiyecek paylaşımı değil; duygu, moral ve umut paylaşımı da sözkonusudur.

Lokmasız kimse bırakılmaz. Hakka yürümüş olanlar için de lokma yani ’xêrê mêrdû (xêra miriyan)’ hazırlanır. Biraz un ve yağ karıştırılıp ateşe atılır, ki bununla hakka yürümüş olanların ruhları doyurulur. Yalnızca yılbaşında değil, yıl boyunca tüm bayramlarda, mezar ve ziyaretgah ziyaretlerinde de hakka yürümüş olanlar hatırlanır, onların hayrına tatlı ve farklı yiyecekler dağıtılır.

Elbette doğadaki diğer canlılar da unutulmaz. Hazırlanmış lokmadan bir kısmı evlerin etrafına, bahçeye ve doğaya savrulur, ki bu da börtü böceğin, doğadaki diğer canlıların lokmasıdır…

Her şeyin, her lokmanın, herkese paylaştırıldığı böyle bir toplumsallıkta kimse aç ve açıkta kalmaz, kimse kimseye el açmaz, kimse kimseden dilenmez, kimse kimseye ihtiyaçlarını gidermek için biat etmez, kimse yaşamsal ihtiyaçları için başkasını incitmez. Bilakis, toplumsal ilişkilerde paylaşım en önemli moral değer olarak öne çıkar. Doğayla da rızalık ilişkisi içinde birbirini incitmeyen, birbirini koruyan, birbiri için var olan, birbirinden güç alan ekolojik bir denge durumu gelişir…

Sifte hometê ra (siftê ji xelkê re)

Sözkonusu bu doğal paylaşımda, diğer önemli bir yaklaşım; hem fiiliyatın hem de niyazın öncelikle toplum, yani başkaları için olmasıdır. Duaz, niyaz ve gulbanglara da bu yansır; “siftê hometê ra!“ (önce halka, başkalarına…) denir.

Xizir çağrılırken Kurmancî; “Ya Xizirê kal / deriyê şer bigire, deriyê xêrê veke / Ocaxê tu kesî kor meke / Derdê bê derman mede tu kesî / Miradê tu kesî di çavan de mehêle…”

Ya da Kirmanckî olarak; “Ya wayîrê hard û asmenî / Neçar û xerîb meverde nî feqirî / Ya Xizir sifte hometê ra / Pey ra ke ma re bîye comerdîye…“

Ya can lokması ya devletin sadakası…

Lokma, toplumsal varoluşun maddi ve manevi gıdasıdır. Günümüzde kapitalist modernizm, insanları ve toplumları paylaşımcı algılardan soyutlayarak, herkesi kendi başına bırakıp kolay yönetilir pozisyonda tutmaya çalışıyor. Toplumlar hücrelerine, her bireyine kadar birbirinden soyutlanıp; kimsenin başkasının acısını, sevincini ve umudunu, yani lokmasını paylaşmadığı bir duruma getirildi. Bunun sonucu olarak da artık sorunlarını dayanışma ve paylaşımla çözemez oldular. Paylaşım ve dayanışma anlamını yitirmiş değerlere dönüştürüldü.

Devlet ve iktidar, insan ve topluma dermanı, kendisi için ihtiyaç duyduğu zamanda, kendi belirlediği ölçüde ve miktarda sunarak, yalnızca kendisine bağımlı tutmaya çalışıyor.

İnsanlar artık birbirinin paylaşım ve dayanışmasına değil, yalnızca devletin sunduğuna muhtaç hale getirilmiş durumda. Sadaka ve biat formülüyle; aç bırakılıp yeryüzü tanrısı devlet ve iktidarın sunacağı sadakaya bağlanarak, ona biat etme mecburiyetinde bırakılıyor. Bununla da insan ve toplum; kendilerini anlamlı kılan tüm moral ve etik değerlerden soyutlanıp, kumandayla yönetilen ve yönlendirilen ruhsuz, duygusuz makinalara dönüştürülmeye çalışılıyor…

Günümüzde yaşanan; insan ve topluma mana veren ve toplumsal paylaşım ve dayanışmayla gelişen doğal hak ve moral değerlerle, insan ve toplumun ruhsuz robotlara dönüştürülme çabasının savaşımıdır. Ya insan, toplum ve doğa arasındaki rızalığa dayalı doğal paylaşım yeniden canlandırılacak, lokmalar paylaşılacak yada yalnızca devletten bekleyerek, onun kendi ihtiyaçları ölçüsünde sunacağı sadakaya muhtaç, iradesiz ve anlamsız varlıklara dönüşüp, ona biat etmeye mahkum olunacak…

Haydar Işık’tan Dersim romanı

Dersim 38 katliamı bu kez Haydar Işık’ın romanında bir kez daha hatırlatılıyor. Işık, Xece’nin Dersim Kefareti romanında, doğduğu 1937 yılında “Teklik” paranoyasına düşen Sistemin Kürt-Kızılbaş Dersim halkına uyguladığı baskıları bir kız çocuğunun hikayesi üzerinden anlatıyor.

1937 yılında Dersim’in Nazımiye kazasında dünyaya gelen Haydar Işık çarpıcı romanlarıyla Dersim’in, Dersimlilerin izini sürmeye devam ediyor. Işık, Xece’nin Dersim Kefareti romanında, doğduğu 1937 yılında “Teklik” paranoyasına düşen Sistemin Kürt-Kızılbaş Dersim halkına uyguladığı, Kürtlerin “Tertele” dedikleri, 37/38’den götürülen bir kız çocuğunun hayatını anlatıyor. Arevik ve Dersimli Memik Ağa kitaplarının ardından  Lis yayınlarından çıkan Xece’nin Dersim Kefareti  kitabı yazarın son romanı olarak raflardaki yerini aldı.

Kitaptan;

“Paşa Hazretleri seni görmek istiyor,” dedi. “Sorun çıkarma, memnuniyetini ifade et. Bunca pahallı giysileri sana o alıyor.” deyip aklınca cambazlıklar yaparken, kendisine: “Bana soran oldu mu?” “Olsun! Paşa seni güzel giysiler içinde görmek istiyor.”

Sonra koluma girerek merdivenlerden üst kata çıkarmaya çalıştı. Kolumu tutmuş, olanca kuvvetiyle yukarı çekerken canımı acıtıyordu. Elimden geldiğince karşı durduğum halde onu durduramıyorum. Tanıdığım o zavallı Ayşe gitmiş, yerine bir zalim gelmişti. İtiş kakış gürültüleri üzerine onun kapı önüne çıktığını görünce, gözlerim karardı, başım döndü, midem bulandı ve orada bir kolum Ayşe’nin elinde yere yıkıldığımı hatırlıyorum. Ayaklarım yere değmiyor, uçurumlardan düşüyordum.”

Haydar Işık?
Haydar Işık 1937’de Dersim’de “top, tüfek, mitralyöz gürültüleri içinde, dünyaya gözlerini açtı. Bu korku tüm çocukluğuna egemen oldu.” İlk öğrenimini Nazımiye’de yaptı. Akçadağ Köy Enstitüsü’ne gitti. Muş ve Tunceli’de üç yıl köy öğretmenliği yaptı. Bursa Eğitim Enstitüsü’ne yazıldı. Nazımiye, Nallıhan ve İzmir’de ortaokul öğretmenliği yaptı. 1974’de Ege Üniversitesi Eczacılık Yüksek Okulu’nu bitirdi. Aynı yılın sonlarında Almanya’ya, Türkiye’li göçmen çocuklara öğretmenlik yapmak üzere gönderildi. Türkçe ders kitaplarındaki ırkçı, militarist, çağ dışı ve yanlış yanları içeren Almanca bira broşür ve makale yayınlandı. Çeviriler yaptı, Almanya’da yaşayan yazar evli ve üç çocuklu.

Mevcut siyasi tablo ve Alevi toplumu…

Dünya, bölge ve Türkiye’nin mevcut siyasi tablosunda “Zor bir süreçten” geçmiyoruz. Varlık yokluk sürecinden geçiyoruz. Mazlumlar; Alevi Toplumu, kimliği inkâr edilen Türkiye Halkları, emekçiler, eşitlik isteyen kadın ve gençler… Hasılı, kirlenmiş, kokuşmuş sistemden rahatsız olan kim(ler) varsa mevcut tekçi düzenin ve düzenin yürütücüsü AKP iktidarının tehditti altındadır.

AKP İktidarı ve geleneksel devlet aklı tekçi, ırkçı, inkârcı zihniyet üzerinden Aleviliği bitirmek istiyor. Bu gün “Mülteci kampı” adı altında yapılmak istenenler Alevilerin yaşadığı coğrafyayı ve asgarisi kalmış olan toplumsal birliği de iyice dağıtmak, devletin tekçi egemenliğini nihai Anlamda sağlamak içindir. AKP’nin ve geleneksel devletin değişmez planında, Alevi Sorununu demokratik eşitlikçi yöntemle çözmek, eşit yurttaşlığı sağlamak gibi bir politika yoktur. “Açılım” vb. adı altında yapılanlar birer politik atraksiyondan ibarettir. Zaman yayarak sorunu çözüyormuş gibi görünmek, toplumu beklentiye sokma ama çözüm adına hiçbir şey yapmamak devletin geleneksel aklı olup, AKP’de bu aklı değişmez devlet politikasından almıştır. Hal böyleyken sadece Türkiye’de değil Avrupa, Türkiye, Kıbrıs, Ortadoğu coğrafyasında inançsal, sosyolojik, politik bir güç olan Alevi toplumu örgütleri (Dernek, Vakıf, Federasyon, Siyasi Parti…) aracılığıyla demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesini yükseltmeliyiz. Alevi Toplumu Avustralya’dan Amerika’ya kadar dünya geneline yayılmış ve bulunduğu her ülkede inancını, yaşamsal, kültürel değerlerini özgür ve eşit ortamda yaşama sorunu olan bir toplumdur. Alevi Toplumu ve örgütleri demokrasi, eşit yurttaşlık ve özgürlük mücadelesini yürütürken yalnız da değildir. Alevilerin mücadelede müsahipleri, paydaşları, ortakları vardır. Emekçiler, Kürt Halkı (ki Kürt Halkında önemli oranda Alevi nüfus vardır.) kadın ve gençlik örgütleri, demokratik kurum ve kuruluşlar, sol, sosyalist grup ve bireyler, sosyal demokratlarla diyalog kurabilir. Bu saydıklarımız Alevi Toplumunun eşitlik ve özgürlük mücadelesindeki müsahipleridir. Alevi inancı eşitlikçi, özgürlükçü, Hak ve hakkaniyeti içeren, yansıtan, yaşatan özelliği nedeniyle bu toplumsal kesimlerle demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesinde çok rahat ortaklaşabilir ve mücadele birliği oluşturabilir.

Suriye ve Ortadoğu için;

Suriye ve Ortadoğu’daki ALEVİ KATLİAMLARI AKP’nin gözetiminde, denetiminde ve desteğinde yürümektedir.

Birçok güncel veri incelendiğinde, AKP IŞİD, El Nuşra, El Kaide gibi cani sürülerini desteklemekte, örgütlemekte, finanse etmektedir.

Aleviler, Alevi kurumları; Demokratik kurum ve kuruluşlar, Emek, Barış ve Demokrasiden yana partiler üzerinde sosyal denetim rolünü işlevli kılarak, Alevi katliamına karşı ortak tavır almalıdır.

Telafer’deki Türkmen Aleviler… Kobanê’deki Kürtler, Şengal’deki Êzdi’ler, Ninova’daki Süryaniler, Ortadoğu’daki Ermeniler ve IŞİD gibi canilerin politikasına cevaz vermeyen Sünni Toplumun Yaşamı, varlığı ve kutsal değerleri; AKP ve AKP’nin ortaklarının TEHDİDİ ALTINDADIR..!!! Türkiye ve Ortadoğudaki;  Emek Barış ve demokrasi güçleri bu CANİLİĞE KARŞI TAVIR ALMALIDIR…!

TÜRKİYE İÇİN; Kürt, Türk, Arap, Roman Aleviler için;

Dersim’de 1937/ 38’de devlet tarafından yapılan soykırım(Tedip, Tenkil, Tehcir) yazarlar, araştırmacılar, tarihçiler, sinema sanatçıları, politikacılar… Tarafından birçok kere araştırma konusu yapılmış, tartışma yürütülmüştür. Ancak konunun üzerinde dolambaçlı, en direk söylem ve tanımlar devam etmektedir. Dersim’de Alevi/ Kürtlere karşı yürütülen sistematik bir soykırımdır.

Cumhuriyet için “Türk/İslamcılık” üzerinden tek kimlik yaratmak isteyen “Kurucu irade” Osmanlının mirasını güncellemekten başka bir şey yapmamıştır. Osmanlı’dan “Kızılbaşların katli caizdir” fetvasını devralan “Kurucu irade” tek kimlik için “Gereğini” yapmıştır. Osmanlı döneminde tarifi mümkün olmayan yöntemlerle Türkmen/Alevi soykırımı yapan ve Türkmen/Alevileri bastıran, katleden, susturan “İrade” Cumhuriyette “Tek kimlik” için önce 1915 Ermeni tedip, tenkil ve tehciri, ardından Koçgiri ve Dersim’de Kürt/Alevilere Katliam/Soykırım uygulamıştır.

Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca (Buna kısmen Bizans, Haçlı da dahildir) Türkmen, Kürt, Arap ayrımı yapmaksızın Alevilere dönük sistematik katliam uygulanmıştır. Sistematik olarak yürütülen katliam soykırım demektir. Soykırım diyoruz çünkü Alevi Toplumu yaşamsal, kültürel, inançsal değerleri ile toptan hedef alınmış ve yaşadıkları yerleşim yerleri ve doğasıyla birlikte katledilmiştir. Bin yıllık “Zinhar katli caizdir!” zihniyetinin uygulayıcıları Alevi toplumunu mürşit, pir, dede, talip, yaşlı, kadın, genç, çocuk ayrımı yapmaksızın yaşadığı doğa ile birlikte, inançsal değerlerini de yok etmeyi hedeflemiştir. Bu uygulama soykırımdır. Bu anlamda Dersim Soykırımı, 1235/1240 yıllarında Selçuklu ve Bizans/Frenk tarafından yapılan Baba İshak soykırımın devamıdır. Egemen zihniyet Alevi Soykırımı yaparken “Kürt Alevi, Türkmen Alevi, Arap Alevi” ayrımı yapmamıştır. “Kalenderi, Haydari, Hurufi, Tahtacı, Çepni, Kızılbaş/Kumsor…” hangi ad altında olursa olsun Alevi topluluklar egemen zihniyetin katliamına uğramıştır.

Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüce Mustafa, Şah Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal’ı katleden zihniyet ile Koçgiri’de ve Dersim’de Kürt/Alevi canlarımızı, Pir Seyit Rıza, Alişer, Zarife Anamızı katleden Maraş, Çorum, Madımak katliamlarını yapan zihniyet aynıdır. Dolayısıyla Alevi kurumları, dernekleri, federasyonları olarak konuyu böyle algılamamız gerekir. Günümüzde Türk/İslamcı zihniyet tarafından yürütülen inkâr, asimilasyon ve kapı işaretlemeler soykırımın bir başka biçimidir.

Şimdi Alevi Sorununu algılamaktan yoksun kimi çevreler “Aleviler Cumhuriyetin ve Laikliğin güvencesidir!” diyerek geleneksel inkârcılığı, asimilasyonu sürdürmek ve Alevileri bu kirli politikanın ortağı yapmak istiyorlar. Aleviler için LAİK, DEMOKRATİK TÜRKİYE vazgeçilmezdir. Ancak Aleviler artık bilmektedir ki 90 yıldır uygulanan cumhuriyette ve mevcut AKP uygulamalarında ne demokrasi ne de laiklik vardır. Alevileri mevcut statükodan yana gösterip Kürt sorununun barış yöntemi ile çözümünde araya mesafe koymak isteyenler siyasal kurnazlık yapıyorlar. Aleviler Kürt Sorununun barış yöntemi ile çözümüne destek verirken AKP’yi değil kutsal bir erdem olan barışı destekliyorlar. Türk/İslamcılık Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Çerkez… Etnik kimliklerinin ve Alevi, Hıristiyan, Ezdi… İnanç kimliklerinin inkârı üzerine kurulmuştur. Türk/İslamcılık politikası devletin 90 yıllık politikasıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hangi parti iktidar olmuş ise Türk/İslamcılık yapmıştır. AKP 90 Yıllık bu uygulamaya “Ecdadından aldığı” mirası da katarak Türk/İslamcılığa devam etmektedir.

“HELALLEŞME” ve ALEVİLER

Tam da bu günlerde “Helalleşmeden” söz eden devlet ve iktidar yetkilileri bilmelidir ki Biz Aleviler hiçbir zaman Türk/İslamcı ırkçı, katliamcı zihniyetle helalleşmeyeceğiz, HELELLEŞEMEYİZ…!!! Bizim Muaviye Soylu iktidar ANLAYIŞI ve Hızır Paşa huylu muhalefet ile davamız var. Bu davanın çözümü için; YAPILMASI GEREKENLER;

  1. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyette yapılan sürgün, katliam ve soykırımların belgeleri ortaya çıkarılmalıdır. “Devlet sırrı, devlet arşivi, gizli arşiv” gibi uygulamalara son verilmelidir.
  2. Bu arşivler demokratik bir yöntemle oluşturulacak hukukçu, siyasetçi, yazar, sanatçı, tarihçi ve Alevi Kurum yöneticilerinden oluşacak “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” tarafından incelenmeli ve ortaya çıkacak sonuç YARGI KURUMU TARAFINDAN EVRENSEL HUKUK, ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER IŞIĞINDA SONUCA ULAŞTIRILMALIDIR.
  3. “Hakikatleri Araştırma Komisyonunun” vardığı sonuç üzerinden hukuk kurumunun vereceği objektif karara göre, devlet; Türkmen, Kürt, Arap Alevilerden, özür dilemelidir. Ayrıca, Koçgiri, Dersim, Malatya, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak, Gazi, Ümraniye, Gezi Direnişi gibi sürgün, katliamlardan dolayı maddi, manevi zarara uğrayan Alevilere tazminat ödenmeli; devletin özür dilemesi hem maddi hem manevi olmalıdır.
  4. Alevi sorunu makro politik bir sorundur. Bu sorunu yaratan devletin inkârcı politikasıdır. Aleviliği tanımlamak kimsenin haddine değildir. Devlet Alevi inancını tanımlamak değil tanımakla yükümlüdür.
  5. Alevi toplumunun ve Alevi Demokratik hareketinin talepleri kabul edilmelidir. “Yeni Anayasa” bu gerçeği ve Türkiye’nin etnik, inançsal, kültürel çoğulculuğu yapısını tanıyarak yapılmalıdır.
  6. a) Yeni, demokratik ve inkârcı olmayan bir çoğulculuğu, inançsal, kültürel ve etnik anlamda çok kültürlülüğü garanti altına alan anayasa yapılmalıdır. Anayasa yapılırken yöntem doğru belirlenmeli, tartışma ve anayasa yapım sürecine tüm toplumsal kesimler ve demokratik kurumlar katılabilmelidir.
  7. b) Laik, Demokratik Türkiye için Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır.
  8. c) Devlet okullarında, özel okullarda uygulanan eğitim programı çok kültürlü Türkiye gerçeğini kapsayacak biçimde bilimsel olmalı, “Zorunlu din Dersi” kaldırılmalı, her etnik grup kendi ana dilinde eğitim yapmalıdır.
  9. d) Cemevleri/Cemxane Alevilerin ibadethanesidir. Cemevleri hiç tartışmasız ibadethane olarak kabul edilmelidir. Ancak Alevi toplumu bunu beklemeden cemevlerini doldurmalı, yolunu, erkânını yürütmeli ve ibadethanelerine sahip çıkmalıdır. Bu konuda Ocakzadelerimize (Pir, Ana/Bacı, Dede, Mürşit) büyük görev düşmektedir.
  10. e) Alevi köylerine cami yapma uygulaması son bulmalı, bu güne kadar Alevi köylerine yapılmış camiler kapatılmalıdır.
  11. f) “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” kaldırılmalı; Alevi dergâh, tekke ve vakıf malları aslına uygun olarak onarılmalı ve biz Alevilere geri verilmelidir.
  12. g) Cumhurbaşkanı tarafından “Madımak Hadisesini Araştırmak Üzere” görevlendirilen “Devlet Denetleme Kurulu” bu görevini “HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KURULUNA” devretmelidir.
  13. h) Madımak Oteli “Anı Evi” değil UTANÇ MÜZESİ olmalıdır. UTANÇ MÜZESİ katliamda yitirdiğimiz 35 canımızı ve PİR SULTAN ABDAL’I YAŞATMALIDIR. UTANÇ MÜZESİ, yapılan katliamı unutturmamak, tarihle yüzleşmek ve DEVLETİN KATLİAMDAKİ İHMAL ve SORUMLULUĞUNU KABUL ETMEK İÇİN YAPILIR. Dünyadaki örnekleri de böyledir.
  14. i) Yeni Anayasa ve yasalarda “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar ve nefret suçları” için düzenleme yapılmalıdır.
  15. j) Madımak Katliamı davasının bir bölümü için verilen “Zaman aşımı” kararı iptal edilmelidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 13 Mart 2012 Tarihinde Madımak Katliamı davasının “Zaman Aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun!” dediği için Alevilerden ve Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir.
  16. k) 2 TEMMUZ tarihi MADIMAK KATLİAMININ ANLAMINA UYGUN OLARAK tıpkı 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI, 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ gibi DÜNYA ÇAPINDA EVRENSEL BİR GÜN OLARAK KABUL EDİLMELİDİR.
  17. l) Alevi Mahallerinde, sokak ve caddelere verilen “EBU SUUD CADDESİ, YAVUZ SELİM CADDESİ” vb. isimler kaldırılmalı bunların yerine ALEVİ ERENLERİN ADI VERİLMELİDİR.
  18. m) “Tunceli” ismi derhal iptal edilmeli ve DERSİM ismi kabul edilmelidir.
  19. n) Mezarı “Kayıp” olan PİR SULTAN ABDAL, PİR SEYİT RIZA gibi mürşitlerimizin, pirlerimizin mezar yerleri DEVLET TARAFINDAN BULUNMALIDIR. Sivas “Mal Meydanı” Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın, Harput “Buğday Pazarı” Pir Seyit Rıza’nın “İdam” edildiği yerdir. Bu meydanlara PİRLERİMİZİN ANITI YAPILMALIDIR. Sivas’taki üniversitenin adı PİR SULTAN ABDAL ÜNİVERSİTESİ, Dersim’deki üniversitenin adı SEYİT RIZA ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
  20. o) Dersim, Maraş, Çorum… Gibi toplu katliamların yapıldığı yerlere KATLİAM ANITI yapılmalıdır.
  21. p) Yüzyıllar Önce “İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR” diye Serçeşmemiz Hacıbektaş’a saygı için; Hacıbektaş İlçesi’ne HACIBEKTAŞ DOĞA VE TOPLUM BİLİMLERİ ÜNİVERSİTESİ açılmalıdır.
  22. q) Eskişehir’deki devlet üniversitelerinden birinin adı YUNUS EMRE ÜNİVERSİTESİ, Tokat’taki Üniversite’nin adı KUL HİMMET ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
  23. r) Alevi basın ve yayın kuruluşlarının, Alevi federasyon ve derneklerinin ARAPÇA, KÜRTÇE (Kurmanci, Dımılki) yayın yapmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
  24. s) Şu anda eğitim programı çerçevesinde okullarda okutulan kitaplarda, “Edebi” yayınlarda bulunan hakaret ve ötekileştirici kavram ve cümleler temizlenmeli, eğitim programı tümüyle eşit, özgür, laik, bilimsel ve ana dilde olmalıdır. Görsel ve yazılı basın, yayında kullanılan dil Türkiye toplumunun çok kimlikli gerçeğine saygı doğrultusunda düzenlenmelidir.
  25. ş) Mülteci kampı adı altında yürütülen işgal ve demografiyi değiştirme oyunlarına son verilerek Alevi Toplumunun kutsal değerleri üzerinde oynanan devlet oyunlarına son verilmelidir. “Mülteci kampı” diye yapılan oyunlar Suriye’deki kirli savaştan kaçmak zorunda kalan mazlumları meskûn ettirme çabası değildir. Türkiye’de Suriye Mültecilerine kapılarını ve cemevleri açıp misafir eden, lokmasını paylaşan ilk önce biz Aleviler olmuşuz. Ama bugün “Kamp” adı altında yapılan bizim topraklarımızı, meralarımızı işgal etmek ve giderek Türk/İslamcı zihniyeti tümüyle Aleviliğe egemen kılmaktır. Mülteci sorunu böyle mi çözülür? A.B ile yapılan kirli mülteci anlaşmasına sığınarak kirli bir siyaset yürütülüyor.

Gezi direnişinin yıl dönümüne geldiğimiz şu günlerde hala Gezi Direnişinde katledilen canlarımızın katilleri yargılanmadı veya aklandı. Katiller aramızda geziyor. Varlıkta birlik ve dirlik, yaşamda özgürlük için meşru demokratik mücadele tek çözüm yoludur.

Toplumsal Özgürlük Dergisi Temmuz 2016 Sayısı)

23. yılında Sivas’ta “ateşte semaha duranlar” ve TC’nin devam eden katliam zihniyeti

2 Temmuz 1993, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçti. T.C de Katliam zihniyeti katmerleşerek devam ediyor. Sivas Madımak Otelinde ‘Ateşte Semaha Duran’ 33 aydın ve sanatçıyı, en genç olan 12 yaşında ki Koray Kaya şahsında saygıyla anıyoruz. Geçen 23 yıla dönüp baktığımızda, bu sürecin içinde yaşayanlar olarak, Türkiye de ne devletten, ne de gelip geçen hükümetlerden samimi bir yaklaşım göremedik. Bu katliamın sanıkları da, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum vb. katliamların failleri gibi ödüllendirildiler. Çünkü bu katliamlara karar veren devlet aklı ve politikalarıdır. Kullanılanlar da,  ne yaptıysa, devleti için yaptığına inanarak yapmaktadır. Bunun karşılığını da zaten mükâfatlandırılarak almaktadırlar.

Geçen zaman zarfında ,sivas davasının  faillerinin ,arandığı sırada ,kimisi askere gitmiş, kimisi  belediyede  ve nüfus dairesinde evlenme işlemi yapmış,  yurtdışına çıkarılanlar ise  Berlin başta olmak üzere elini kolunu sallayarak,işveren olmuştur. Yani aslında kimse aranmadığı gibi ,devletine hizmetleri için de  en son dosyaya zaman aşımı uygulaması ile dava kapatılmıştır. Tıpkı  Maraş, Çorum, Roboski, ve diğerleri gibi.

Sivas katliyamının gerçekleştiği dönemlerde ,Alevi örgütlenmesi ağırlıklı olarak devletin ideolojik etkisinde idi. Bu nedenle o dönemlerde ,Türkiye örgütlenmesinden ziyade Avtupa Alevi hareketi bu davanın sorgulaması ve devletin sorumluluğunu dile getiren bir tutum sergileyerek takipçisi oldu. O dönemlerde ,Alevilere ; Türkiye Laiktir Laik kalacak sloganları attırılan Cumhuriyet mitingleri düzenlettirilerek,  kemalist/ Ulusalcı/ Ergenekoncu  askeri politikaların toplumsal tabanına dönüştürme faaliyeti oldukça etkili oluyordu. Bunun kuşkusuz bir çok arka planı vardı. Bu refleksi güçlendirmek için de ,dini gerici, Aczimendi, İBDİA-C, Süleymancı,Nurcu,  Refah partisi v.b  islamcı aşırı örgütlenmeleri piyasada cirit atarak , genelde çağdaş toplumu, özelde alevileri tehdit ediyordu. Devletin bir kesimi,sözüm ona bu dinci kalkışmaya karşı alevilerin hamisi gibi hareket ederek, Alevi toplumunu devletin resmi ideolojisinin yedeğine eklemleyerek kontrol etmeye çalışıyordu.

Sivas katliyamı ,henüz yeni yeni örgütlenen Alevilere bir gözdağı ve radikal bir muhalefete dönüşmemesi için ,planlanan ‘ ölümü gösterip, sıtmaya razı’ olma politikasının provakasyonu olarak sahnelendi.

Her şey devletin gözü önünde gerçekleşmesine rağmen, ne o alevi olan, adalet bakanıSeyfi Oktayın  hukukçuları hesap sordu. Ne de Laikliğin bekçisi olan genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in ordusu hesap sordu. Reha Çamuroğlu,Rıza Zelyut,Cemal Şener,Lütfü Kaleli gibi yazanlar  ve konuşanlar alevilere rehberlik ediyor,islamın özü ve devletin iki gözü alevilerdir yorumlarını yapıyordu. İzettin Doğan, Yol’un Mürşid Makamına oturmuş, Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfını, CEM Vakfı diye alevilere satıyordu.

Tv ekranlarında,gazete sayfalarında ,Saçı sakalı uzamış, eli sopalı,Aczimendiler boy boy meydanlarda yürüyüş miting yapıyor, Müslüm Gündüzler,Ali Kalkancılar gibi piyasa Tarikatcıları cirit atıyordu. Her nedense  90 lı yıllarda kürt özgürlük mücadelesine karşı ,binlerce faili meçhul cinayet, binlerce köy yakılmış-boşaltılmış, on binlerce tutuklama yapılmış,yüzbinlerce  kürt yerinden yuvasından  sürgün edilmiş, o dönemin en vahşi uygulamaları sürerken, her neden ise bu şeriatçı ,gerici, laiklik ve cumhuriyet karşıtı gibi gösterilenler adım adım örgütlenerek ,bu gün adına FETO/ Cemati ve RTE nin AKP si olarak Türkiyede iktidara tırmanıyordu.

Sivas ve diğer Alevi  veya  Kürt katliyamlarının asıl nedenleri ve faillerini açığa çıkaracak isek, bu süreçleri samimiyetle sorgulamak ve devlet aklının kimi,kimlere tercih ettiğini ve  edebileceğini  ciddi sorgulamalıyız. Eger Alevilik, Türklük ve islam içinde eritilebilinse idi ,devlet bir sorununu daha çözmüş olacaktı. İdeolojik olarak sadece Kürtlükle uğraşacaktı. Ama süreç planlanan gibi  gelişmedi. Alevi hareketinde de farklı eğilim ve mücadeleler gelişti. Özellikle Kürt Alevi Hareketi devletin alevi projesini önemli oranda ,ideolojik olarak çökertti. Gelişen kürt özgürlük mücadelesi ,bir çok toplumsal kesim gibi ,Alevi toplumunu da hak arama mücadeleinde cesaretlendirdi ve yakınlaştı. Bu yakınlaşma gerek ideolojik/politik olarak ,gerekse  kurumsal ve örgütsel olarak gelişti .Son HDP projesi ile toplumsal muhalefet oluşturmada ciddi bir cepheye dönüştü. Devletin 1990 lı yıllarda Sivas katliyamı ile engellemek istediği bu Kürt-Alevi muhalefetinin buluşması , tüm devlet engellemelerine rağmen,zorlu ve kararlı bir mücadele sonucu önemli oranda başarıldı.

Özellikle, Avrupada bu süreç , daha geniş bir Alevi toplumsallığı ve kurumsallığını oluşturmuştur.

Türkiyenin  son yıllarda, kemalist/ulusalcıların temsilcisi  ordunun etkisinden çıkarılıp  ,dinci AKP ve Cemaatlerin kontrolüne girmesi, T.C. nin suriye politikası, İŞİD v.b  cihatçıları örgütlemesi ve gün geçtikçe mezhepçi/dinci ve radikal şeriatçı bir sürecin hızlanması, Türkiyedeki Alevi toplumu ve kurumlarının da ,mevcut AKP devleti ile karşı karşıya gelmesini hızlandırarak,demokrasi cephesine yaklaştırmıştır.

23.yılında ,Sivas şehitlerini anarken, Türk devleti ,Maraş ,Sivas ,Dersim de katliyamlarla başaramadıklarını , alevi yerleşim yerlerinde  mülteci adı altında ,Cihatçı kamplarını açarak , alevi bölgelerinde  bir etno- dinsel arındırma uygulaması ile alevileri kutsal ocaklarından,yurtlarında kaçırtma ve göçerme planlarına  hız vermektedir.  Biz alevileri yeni bir mücadele süreci beklemektedir. Şimdi şehitlere sahip çıkmak ,kutsal topraklara, Ocaklara sahip çıkarak bu planıda boşa çıkarmaktır.

Onun için  Maraş Terolar da,Sivas Divriğide,ve diğer kızılbaş alevi Ocaklarının kutsal topraklarında Yezit zihniyetine  ve Muaviye hilelerine karşı uyanık olalım.Birlik içinde demokrasi cephesinde en ön saflarda yerimizi alarak  tarihimizin  tüm katliyamlarının hesabını soralım.

23 yıl sonra ,İşte  sivas da ,’’Ateşde semaha duran’’ şehitlerimiz.

Muhibe Akarsu – (35 yaşında, misafir) , Muhlis Akarsu – (45 yaşında, sanatçı) , Gülender Akça – (25 yaşında, sanatçı) , Metin Altıok – (52 yaşında, şair, yazar) , Ahmet Alan – (22 yaşında, sanatçı) , Mehmet Atay – (25 yaşında, gazeteci) , Sehergül Ateş – (30 yaşında, sanatçı) , Behçet Aysan – (44 yaşında, şair) , Erdal Ayrancı – (35 yaşında, yönetmen) , Asım Bezirci – (66 yaşında araştırmacı, yazar) , Belkıs Çakır- (18 yaşında, sanatçı) , Serpil Canik –(19 yaşında, sanatçı) , Muammer Çiçek – (26 yaşında, aktör) , Nesimi Çimen – (67 yaşında, şair, sanatçı,) , Carina Cuanna – (23 yaşında, Hollandalı gazeteci) , Serkan Doğan – (19 yaşında, sanatçı) , Hasret Gültekin – (23 yaşında şair, sanatçı), Murat Gündüz  – (22 yaşında, sanatçı) , Gülsüm Karababa –(22 yaşında, sanatçı) , Uğur Kaynar – (37 yaşında, şair) , Asaf Koçak – (35 yaşında, karikatürist) , Koray Kaya – (12 yaşında, çocuk) , Menekşe Kaya – (17 yaşında, sanatçı) , Handan Metin – (20 yaşında, sanatçı) , Sait Metin –(23 yaşında, sanatçı) , Huriye Özkan – (22 yaşında, sanatçı) , Yeşim Özkan – (20 yaşında, sanatçı) , Ahmet Öztürk – (21 yaşında, otel görevlisi) , Ahmet Özyurt – (21 yaşında, sanatçı) , Nurcan Şahin – (18 yaşında, sanatçı) , Özlem Şahin – (17 yaşında, sanatçı) , Asuman Sivri – (16 yaşında, sanatçı) , Yasemin Sivri – (19 yaşında, sanatçı) , Edibe Sulari – (40 yaşında, sanatçı) , İnci Türk – (22 yaşında, sanatçı) , Kenan Yılmaz – (21 yaşında, otel görevli

Sizleri unutmayacağız,unutturmayacağız. Tüm hak mücadelesi şehitlerini , Yol’umuzun erkanlarında yaşatacağız.

Aziz Nesin: Kürt Nasıl Mutlu Olsun!

Aziz Nesin’in çoğu “aydın”ın konuşmaktan korktuğu ya da imtina ettiği günlerde Kürt sorunu hakkındaki cesur çıkışlarını, konuşmalarını ve uyarılarını hatırlatmak bugün yaşananlar düşünüldüğünde öncelik kazanıyor. 20 Aralık 2015 günü Aziz Nesin’in 100. yaş gününü kutlayacağız. Gerçek adı Mehmet Nusret Nesin olan Aziz Nezin, 20 Aralık 1915‘de, İstanbul Heybeliada’da doğdu. 6 Temmuz 1995 günü İzmir’de hayata veda etti.

Türkiye edebiyatının en üretken isimlerinden biri olan Nesin, onlarca takma isimle eserler verdi. Edebiyatçılığı kadar siyasi duruşuyla da önemli bir aydındı. 100. yaşgünü dolayısıyla birçok yönüyle anlatılacak, anılacaktır. Ancak 7 Haziran seçimlerinin ardından sonlandırılan çözüm süreci sonrası ülkede yeniden yaşanan çatışmalı ortam ve Kürt illerinde 1990’ları andıran kanlı operasyonlu günler nedeniyle Aziz Nesin’in, çoğu “aydın”ın konuşmaktan korktuğu ya da imtina ettiği günlerde Kürt sorunu üzerine yaptığı cesur çıkışları, konuşmaları ve uyarılarını hatırlatmak öncelik kazanıyor.

Çünkü Aziz Nesin Kürt sorununda da birçok konuda olduğu gibi öncü ve cesurdu. Onun miraslarından biri olan Nesin Yayınevi’nin “Şimdiki Çocuklar Harika” adlı kitabını “Zarokên Niha Cı jîr in” adıyla 2012’de Türkiye’de ilk kez Kürtçeye çevirmiş olması şaşırtıcı değildi.

1992 yılında Kürt illerine devlet şiddetinin en yoğun olduğu dönemde sözünü sakınmamıştı.

“PKK’nin il merkezini bastığı” gerekçesiyle Şırnak, tıpkı bugünlerde olduğu gibi kelimenin tam anlamıla yakılıp yıkılmıştı. Bu saldırının ardından Aziz Nesin bir heyetle Şırnak’a gitti.

Celal Başlangıç, Radikal gazetesinde 2001 yılında bu ziyareti şöyle aktarmıştı:

“(…) Cudi Dağı’ndan 14 Eylül 1992’de Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Mustafa Ekmekçi, Onur Kurulu Üyesi Aziz Nesin ve Veli Özdemir’den oluşan heyet Şırnak’a gitti.

“Görüşmede tuğgeneral Mete Sayar, belki de ‘Şırnak’ı kim bastı’ tartışmasını sona erdirecek bir cümle söyledi: ‘Ben burada güzel bir tablo yapmaya çalışıyorum. Bu tabloya küçük bir leke yapmaya kalkarlarsa o tabloyu Şırnaklıların başına geçiririm. Nitekim geçirdim de…’

“Aziz Nesin bu sözün altında kalmamıştı: ‘Siz kentin girişine ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazmışsınız. Ben katıksız bir Türküm ama mutlu değilim. Bir Kürt nasıl mutlu olsun’.”

Keskin zekanın, mizah dilinin üzerine söz söylenemezek bir biçimde ürettiği bir yanıttı bu.

TIKLAYIN – AZİZ NESİN’İN HAYATI…

“Tarihi bir suçun ortaya çıkmasıdır”

O yıllarda panellerin, konferansların aranılan konuşmacısıydı bu özellikleriyle. Dinleyiciler kimi zaman kahkaha atardı ama konuşması bittiğinde kafalarına takılmış bir sürü soruyla ayrılırlardı.

1993 yılında Avusturya’da yaptığı bir konuşmada dinleyicilerden birinin “Kürt sorunu üzerine konuşacaktınız” demesi üzerine yaptığı konuşma gibi…

“Gazeteci Gözüyle Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin Yeri” başlıklı açık oturumdan bir bölüm. Toplantıya Türkiye’den Aziz Nesin ile birlikte katılan diğer yazarlar: Hürriyet’ten Oktay Ekşi ve Cumhuriyet’ten Oral Çalışlar.

Konuşmada Aziz Nesin o yıllarda çoğu insanın söyleyemediği “Kürdistan” kelimesini kullanıyor. Konuşmasında “Resmi görüşten” de “PKK’nın görüşünden yana değilim” diyor. Kendi görüşünün olduğunu söylüyor.

Aziz Nesin, daha sonra yıllar boyunca milliyetçiler tarafından hedef haline getirilmesine neden olan “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır, demiş. Oysa ben tersini söyledim. Yüzde altmış aptal diyorum. Tabii iltimas ederek söylüyorum, yüzde altmış olsa iyi…” cümlesini de bu konuşmasında söylüyor.

Konuşmanın önemli bölümleri özetle şeyle:

* Şimdi Kürt sorunu nasıl çıktı? Bunu bilmek gerekiyor. Dışarıdan nasıl yardımlar aldılar. Şu var ki, tarihte hiçbir milli kurtuluş hareketi yalnız iç kuvvetlerle olmamıştır. Bizimki de öyledir. Dışarıdan yardım almadan milli kurtuluş hareketi olmuyor. Tabii, güzel bir şey değil, ama böyle.

* Osmanlı’dan başlamış bulunuyor Kürt sorunu. Zaman zaman dış yardımlarla Türkiye’de başkaldırı hareketleri olmuş. Hep bastırılmış. Ama, zaten Türkiye’de insan hakları yok. Bu olmayan insan haklarının da Kürtlere verilmesi yasak. Yani, Türklerin ne kadar insan hakları varsa, o da onlara verilmemiş, yıllardan beri. Ben bunu yaşayarak, tanığım.

“Haksızlık buradan başlıyor”

* Azınlık lafını da kullanamıyoruz. Öyle bir şey ki, bizim yasalarımızda, Türkiye’de yaşayan herkes Türk vatandaşıdır, hiçbir azınlık yoktur bizde. Yani, kağıt üstünde azınlık yoktur. Haksızlıklarımız buralardan başlıyor.

* Atatürk’ün bir güzel bir sözü var. Ne zaman güzel? Tarihsel sözler söylendiği zamanın koşullarına göre güzeldir. Ve çok güzel bir sözdür: ”Ne mutlu Türküm diyene!” Niçin demiş bunu Atatürk? Türk milleti ezik, Türk milleti bitik, Türk milleti işgal altında. Bu insanlara moral vermek lazım. Başka bir şey daha söylemiş: ”Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır” demiş. Oysa ben tersini söyledim. Yüzde altmış aptal diyorum. Tabii iltimas ederek söylüyorum, yüzde altmış olsa iyi.

“Kürtler adını söyleyemeyen insan grubu”

* Kürtler, adını söyleyemeyen bir insan grubu yıllardan beri. Ve tabii, katılmış, her şeyimize katılmış, Milli Kurtuluş Savaşı’na katılmış. (..) Üstelik hiçbir şey almamışlar, uygarlık adına, hiçbir şey vermemişiz.

* Ne demek bir insana anadilini konuşmayı yasaklamak. böyle bir şey olabilir mi? Yakınlarda gittim Şırnak’a gördüm…

“Terör değil, savaş bu”

* Terör değil ki bu! Savaş. Hükümet niye savaş demiyor. Hükümet savaş derse aynı masaya oturacak, eşdeğerde olacaklar. Bunu kabul etmediği için terör diyor. Aslında bu terör değil. Her gün on kişi yirmi kişi ölüyorsa, kadın erkek, çoluk çocuk, bunun adı savaştır, terör değildir. Terör demek zorundadır hükümet.

* Bağımsız devlet olmak istiyorlarsa, bana göre, Türk olduğum için değil, olanaksızdır bu da onun için bundan vazgeçmeliler. Ama bir dönem gelir ki bu da olabilir. Ama bu dönem o dönem değildir.

* Bana bunu söylüyorlar; ”Her millet kendi kaderini tayinde özgür değil mi?” Ee, görüyorsun ki, özgür olunca… Özgür değil, özgür olmamasının nedeni kendisi özgürlüğe hak kazanmıyor. Kürdistan elden giderse Türkiye’ye de büyük zarar gelecektir. Türkiye benim düşünceme göre tam bağımsız değil bir kere. Biz altıyüz yıllık bir imparatorluk olarak tam bağımsız değilken Kürdistan nasıl olacak da orada tam bağımsız olabilecek. Yani benim aklım bunları almıyor.
Yüce Yöney
İstanbul – BİA Haber Merkezi
19 Aralık 2015

Sivas ve adalet yan yana gelemiyor!

30-40 yıl öncesine kadar Sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi… Sivas’ı “Ozanlar Şehri” yapanlar da Aleviler olmuştur: Pir Sultan, Ağahi, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel, Kemter Sivas topraklarında yetişmiştir… Sivas’ın Cumhuriyet’e beşiklik etmesi de bu gelenekle birleşince Sivas’ın Pir Sultan Abdal’ı astıran kent olması unutulmuş, Sivas ilerici-demokrat özelliği ile öne çıkmıştır…

1960’lardan itibaren Türkiye’de dengeler solun lehine doğru gelişmeye başlayınca, özellikle Alevilerle Sünnilerin içiçe yaşadığı kentler kışkırtmaların ve Alevilere yönelik saldırıların hedefi olmaya başlar. Nitekim 1966’dan başlayarak, Ortaca, Kırıkhan, Elbistan, Sivas, Maraş, Çorum gibi yerlerde asıl olarak Alevileri hedef alan saldırı dalgası bu durumun bir sonucudur. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı ise bu saldırı dalgasının son halkasıdır! Saldırılar kentlerdeki Alevi nüfusunu göçe zorlar. Kentlerin toplumsal dokusu hızla değişir. Sivas gibi, Maraş gibi, Malatya gibi… Hatta Erzincan, Elazığ ve Yozgat gibi…

SİVAS’TA GÖÇÜN BAŞLANGICI

4-7 Eylül 1978’de Sivas’taki “Alevi Mahallesi” Alibaba’ya faşist güçlerin planlı ve organize saldırısı, 2 yıl sonra 12 Eylül darbesi ile de buluşunca, Aleviler, ilerici güçler Sivas’tan göç ederler. Onlardan boşalan yerleri sağcı, dinci güçler doldurur. Sivas’ın yüzü hızla kararmaya başlar. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi Sivas’ta belediye başkanlığını kazanır. Gerici güçler Sivas’ta hızla kurumsallaşır. Belediye olanakları dinci, şeriatçı güçlerin hizmetine sunulur. Anadolu’nun bu ilerici, çok kültürlü kenti hızla gerici ve tutucu bir dokuya bürünür… Böylece tarih boyunca bir çok yerde olduğu gibi Sivas’ta da hep varolan “iki çizgi mücadelesi” yani Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi çizgisi Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi karşısında kaybeder…

Fiziki ve psikolojik baskılar sonucu Aleviler kendi doğdukları büyüdükleri kentlerden göç ettikçe, o kentler tekçiliğin, tahammülsüzlüğün, her fırsatta “tahrik olanların” yaşadığı potansiyel yerlere dönüşürler. Cinnet ve bunun sonucu linç “tahrik sonucu olağan bir hale” dönüşür! Bu cinnet halinin biçimi hep aynıdır: “Dine ve camilere yapılan saldırı” yalanının arkasına takılan gerici, faşist, dinci güçler, devletin güvenlik güçlerinin “himayesinde”  kadın, çocuk, yaşlı ayırt etmeden Alevilere ve solculara karşı toplu katliamlar yaparlar…  Tıpkı 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde olduğu gibi…

OLAY MI, KATLİAM MI?

Ankara’dan İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkıp gelenler 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta Pir Sultan dostlarıyla buluşurlar. Amaç bellidir; İki gün boyunca Sivas’ta Pir Sultan, konserlerle, söyleşilerle, türkülerle ve deyişlerle anılacaktır… Fakat Sivas eski Sivas değildir, daha sabahın ilk saatinde, daha Sivas’a girer girmez farkedilir bu… Sonrası hepimizin artık ezbere bildiği ve televizyonlardan canlı olarak yayınlanan katliam gerçekleşir!

Aradan tam 23 yıl geçti. Türkiye, Sivas katliamında olduğu gibi devletin bilgisi ve gözetiminde yapılan katliamlarla yüzleşmekten kaçmaya devam ediyor. Katliamlara “olay” denmeye devam ediliyor!

Katliamların “kitlesel katılım” boyutu hep görmezden, katliamlara binlerce insanın “yakın ula yakın”naraları eşliğinde neden ve nasıl katıldığı görmezden gelinmeye devam ediliyor!

Bu gerçekle yüzleşilmediği sürece söylenen her şey havada asılı kalır.  Daha önce de kerelerce açıkça yazdım:

HER 10 SİVASLIDAN BİRİ…

1993 yılında ilçeler hariç Sivas şehir merkezinde yaklaşık 240 bin kişi yaşıyormuş. (1990 sayımına göre 221.512 kişi) Polis kayıtlarına göre, merkezde yaşayan bu 240 bin kişinin tam 15 bini (yazı ile on beş bin kişi) Madımak Oteli’nin önündeki gösteriye katılmış. Yani bu, şu anlama geliyor: Madımak Oteli içindekilerle birlikte yakıldığında, çocuklar, kadınlar ve Aleviler bu sayıdan düşüldükten sonra en kötümser rakamla Sivas merkezde yaşayan “yetişkin” her 10 Sivaslı’dan biri bu yakma eylemine ortak olmuştur! Ama bizzat yakarak ama gösteriye katılarak ama alkışlayarak…

İşin doğrusu bu gerçeği görmek için uzun araştırmalara gerek yok. Televizyonlarda onlarca kez gösterilmiş, birçok belgeselde yer almış görüntüleri izlemek yeterli. Tekbir sesleri ile “yakın ula yakın”çığlıkları iç içe… Başkaca bir belgeye veya yoruma ihtiyaç yok. Görüntüleri izleyince gerçek bütün korkunçluğuyla orta yerde duruyor: Tam bir vahşet!

1993’de Demirel ve Çiller’den başlayarak, Erdoğan’a kadar bu ülkenin bütün yöneticileri bunu biliyor mu? Evet, tereddütsüz biliyorlar… Dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’ndan, Doğan Ürgüp’e kadar bunu biliyorlar mı? Tereddütsüz; Evet biliyorlar! Ancak, bütün yöneticiler bunu bildiği için, ısrarla gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyorlar. İnsanlık tarihinde “katliam” olarak yerini almış bir büyük katliama bilinçli olarak “hadise” ya da “olay” demeyi tercih ediyor! Bu ülkenin bütün yöneticileri, bürokratları da aynı şeyi yapıyor. Sivas Belediye Başkanı da Sivaslıların önemli bir bölümü de… Çünkü bu ülke “katliamlara bile katliam diyemeyenler topluluğu” gibi bir ruh haline sahip. Bütün güzellikleri kendine, bütün kötülükleri başkasına yazıyor. O yüzden hiçbir siyasi cinayet aydınlanmıyor, o yüzden resmi tarihte “biz” hep muhteşem oluyoruz!

Böyle olunca kendi yalanımıza kendimiz de inanıyoruz. Sivas’ı “bin yıllık kültürün temsilcisi, insan sevgisinin temsilcisi bir memleket” olarak tarif eden Belediye Başkanı için 3-4 Eylül 1978’de Ali Baba Mahallesi’nde yaşan saldırılar da, 2 Temmuz 1993 katliamı da “dış güçlerin” işi. Hadi “bin yıllık kardeşlik” edebiyatını, “kız aldık, kız verdik, etle tırnak gibiyiz” yalanlarını tartışmayalım ama nereye kadar?

Kuşkusuz katliamlarda “dış güçlerin” parmağı mutlaka var, ancak Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta katliamları bizzat yapanların tereddütsüz “iç güçler” olduğu da fotoğraf karelerinde, televizyon ekranlarında çok net değil mi?

Evet, “dış güçler” hep vardı, bu ülkede solcular iktidar olamadığı sürece de hep olacak ancak bu gerçeği öne sürerek koca bir kentin günahını da kimse bunun arkasına saklayamaz. 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli önünde toplanarak oteli yakanlar arasında ya da “yakın ula yakın” diye alkışlarla ve tekbirle teşvik edenler arasında her 10 Sivaslı’dan birinin olduğunu kimse artık saklamamalı. Bu gerçekle yüzleşmek ve öncelikle orada katledilenlerin ailelerinden “özür dilemek” yeni bir yargı sürecini ve dolayısıyla katliam üzerindeki bütün soru işaretlerinin de bir bir çözülmesini beraberinde getirir.

Gerçeklerden kaçarak ve katliamlara da “hadise” diyerek ancak katiller aklanır. Lafı evirip çevirmeye gerek yok: Sivas’la ilgili gerçek bir soruşturma ve yargılama için,

dönemin Cumhurbaşkanı Demirel ölüp gitse de, siyaseten Demirel’den Çiller’e, Gazioğlu’ndan bütün SHP’li bakanlara kadar herkes sorgulanmalıdır. Ancak bu sorgunun bir yanında mutlaka Sivas katliam davasının müdahil avukatları, Alevi kuruluşları ve Madımak’ta çocukları yakılan aileler olmalıdır!

Çorum katliamında hayatını kaybedenler anıldı

Çorum Katliamı’nda yitirilenler için, katliamın 36. yılında anma yürüyüşü düzenlendi.
Çorum Katliamı’nda yitirilenler için, katliamın 36. yılında Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi ile Çorum Alevi Kültür Merkezi’nce anma yürüyüşü düzenlendi. Anma etkinliğine Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Merkezi, Alevi Kültür Merkezleri Derneği, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve köy derneklerinin yetkilileri ile çok sayıda vatandaş katıldı.
1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında meydana gelen, 57 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin yaralandığı saldırılar nedeniyle düzenlenen anma etkinliğine katılan binlerce yurttaş, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarının sorumlularının ortaya çıkarılmasını istedi.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Merkezi, Alevi Kültür Merkezleri Derneği, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, KESK, CHP, EMEP, HDP, Halkevleri, Birleşik Haziran Hareketi ve köy derneklerinin katılımı ile düzenlenen yürüyüşe binlerce yurttaş katıldı.
Binler, Çorum’da 36 yıl önce meydana gelen ve halen hafızalardan silinmeyen kanlı olaylarda hayatını kaybedenler anıldı.
“29 Mayıs-4 Temmuz 1980 unutmadık, unutturmayacağız” yazılı bir pankartın açıldığı yürüyüş Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nin önünden başladı. Yol boyunca katılımların artarak devam ettiği yürüyüşte Çorum’da yaşananların faillerinin adalet önünde hesap vermesi istendi.
Bahabey Caddesi ve Gazi Caddesi boyunca sloganlar eşliğinde basın açıklamasının yapılacağı Postane önüne yürüyen kitle sık sık, “Faşizme ölüm, halka hürriyet”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “İnadına özgürlük”, “Çorum’u unutma unutturma”, “Gün gelecek devran dönecek, katiller halka hesap verecek” sloganlarını attı.
Anma programı, 36 yıl önce hayatını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Anma programı ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, AKD Genel Başkanı Doğan Demir’in konuşması ile sona erdi.