Ana Sayfa Blog Sayfa 6284

Sivas ve adalet yan yana gelemiyor!

30-40 yıl öncesine kadar Sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi… Sivas’ı “Ozanlar Şehri” yapanlar da Aleviler olmuştur: Pir Sultan, Ağahi, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel, Kemter Sivas topraklarında yetişmiştir… Sivas’ın Cumhuriyet’e beşiklik etmesi de bu gelenekle birleşince Sivas’ın Pir Sultan Abdal’ı astıran kent olması unutulmuş, Sivas ilerici-demokrat özelliği ile öne çıkmıştır…

1960’lardan itibaren Türkiye’de dengeler solun lehine doğru gelişmeye başlayınca, özellikle Alevilerle Sünnilerin içiçe yaşadığı kentler kışkırtmaların ve Alevilere yönelik saldırıların hedefi olmaya başlar. Nitekim 1966’dan başlayarak, Ortaca, Kırıkhan, Elbistan, Sivas, Maraş, Çorum gibi yerlerde asıl olarak Alevileri hedef alan saldırı dalgası bu durumun bir sonucudur. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı ise bu saldırı dalgasının son halkasıdır! Saldırılar kentlerdeki Alevi nüfusunu göçe zorlar. Kentlerin toplumsal dokusu hızla değişir. Sivas gibi, Maraş gibi, Malatya gibi… Hatta Erzincan, Elazığ ve Yozgat gibi…

SİVAS’TA GÖÇÜN BAŞLANGICI

4-7 Eylül 1978’de Sivas’taki “Alevi Mahallesi” Alibaba’ya faşist güçlerin planlı ve organize saldırısı, 2 yıl sonra 12 Eylül darbesi ile de buluşunca, Aleviler, ilerici güçler Sivas’tan göç ederler. Onlardan boşalan yerleri sağcı, dinci güçler doldurur. Sivas’ın yüzü hızla kararmaya başlar. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi Sivas’ta belediye başkanlığını kazanır. Gerici güçler Sivas’ta hızla kurumsallaşır. Belediye olanakları dinci, şeriatçı güçlerin hizmetine sunulur. Anadolu’nun bu ilerici, çok kültürlü kenti hızla gerici ve tutucu bir dokuya bürünür… Böylece tarih boyunca bir çok yerde olduğu gibi Sivas’ta da hep varolan “iki çizgi mücadelesi” yani Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi çizgisi Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi karşısında kaybeder…

Fiziki ve psikolojik baskılar sonucu Aleviler kendi doğdukları büyüdükleri kentlerden göç ettikçe, o kentler tekçiliğin, tahammülsüzlüğün, her fırsatta “tahrik olanların” yaşadığı potansiyel yerlere dönüşürler. Cinnet ve bunun sonucu linç “tahrik sonucu olağan bir hale” dönüşür! Bu cinnet halinin biçimi hep aynıdır: “Dine ve camilere yapılan saldırı” yalanının arkasına takılan gerici, faşist, dinci güçler, devletin güvenlik güçlerinin “himayesinde”  kadın, çocuk, yaşlı ayırt etmeden Alevilere ve solculara karşı toplu katliamlar yaparlar…  Tıpkı 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde olduğu gibi…

OLAY MI, KATLİAM MI?

Ankara’dan İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkıp gelenler 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta Pir Sultan dostlarıyla buluşurlar. Amaç bellidir; İki gün boyunca Sivas’ta Pir Sultan, konserlerle, söyleşilerle, türkülerle ve deyişlerle anılacaktır… Fakat Sivas eski Sivas değildir, daha sabahın ilk saatinde, daha Sivas’a girer girmez farkedilir bu… Sonrası hepimizin artık ezbere bildiği ve televizyonlardan canlı olarak yayınlanan katliam gerçekleşir!

Aradan tam 23 yıl geçti. Türkiye, Sivas katliamında olduğu gibi devletin bilgisi ve gözetiminde yapılan katliamlarla yüzleşmekten kaçmaya devam ediyor. Katliamlara “olay” denmeye devam ediliyor!

Katliamların “kitlesel katılım” boyutu hep görmezden, katliamlara binlerce insanın “yakın ula yakın”naraları eşliğinde neden ve nasıl katıldığı görmezden gelinmeye devam ediliyor!

Bu gerçekle yüzleşilmediği sürece söylenen her şey havada asılı kalır.  Daha önce de kerelerce açıkça yazdım:

HER 10 SİVASLIDAN BİRİ…

1993 yılında ilçeler hariç Sivas şehir merkezinde yaklaşık 240 bin kişi yaşıyormuş. (1990 sayımına göre 221.512 kişi) Polis kayıtlarına göre, merkezde yaşayan bu 240 bin kişinin tam 15 bini (yazı ile on beş bin kişi) Madımak Oteli’nin önündeki gösteriye katılmış. Yani bu, şu anlama geliyor: Madımak Oteli içindekilerle birlikte yakıldığında, çocuklar, kadınlar ve Aleviler bu sayıdan düşüldükten sonra en kötümser rakamla Sivas merkezde yaşayan “yetişkin” her 10 Sivaslı’dan biri bu yakma eylemine ortak olmuştur! Ama bizzat yakarak ama gösteriye katılarak ama alkışlayarak…

İşin doğrusu bu gerçeği görmek için uzun araştırmalara gerek yok. Televizyonlarda onlarca kez gösterilmiş, birçok belgeselde yer almış görüntüleri izlemek yeterli. Tekbir sesleri ile “yakın ula yakın”çığlıkları iç içe… Başkaca bir belgeye veya yoruma ihtiyaç yok. Görüntüleri izleyince gerçek bütün korkunçluğuyla orta yerde duruyor: Tam bir vahşet!

1993’de Demirel ve Çiller’den başlayarak, Erdoğan’a kadar bu ülkenin bütün yöneticileri bunu biliyor mu? Evet, tereddütsüz biliyorlar… Dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’ndan, Doğan Ürgüp’e kadar bunu biliyorlar mı? Tereddütsüz; Evet biliyorlar! Ancak, bütün yöneticiler bunu bildiği için, ısrarla gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyorlar. İnsanlık tarihinde “katliam” olarak yerini almış bir büyük katliama bilinçli olarak “hadise” ya da “olay” demeyi tercih ediyor! Bu ülkenin bütün yöneticileri, bürokratları da aynı şeyi yapıyor. Sivas Belediye Başkanı da Sivaslıların önemli bir bölümü de… Çünkü bu ülke “katliamlara bile katliam diyemeyenler topluluğu” gibi bir ruh haline sahip. Bütün güzellikleri kendine, bütün kötülükleri başkasına yazıyor. O yüzden hiçbir siyasi cinayet aydınlanmıyor, o yüzden resmi tarihte “biz” hep muhteşem oluyoruz!

Böyle olunca kendi yalanımıza kendimiz de inanıyoruz. Sivas’ı “bin yıllık kültürün temsilcisi, insan sevgisinin temsilcisi bir memleket” olarak tarif eden Belediye Başkanı için 3-4 Eylül 1978’de Ali Baba Mahallesi’nde yaşan saldırılar da, 2 Temmuz 1993 katliamı da “dış güçlerin” işi. Hadi “bin yıllık kardeşlik” edebiyatını, “kız aldık, kız verdik, etle tırnak gibiyiz” yalanlarını tartışmayalım ama nereye kadar?

Kuşkusuz katliamlarda “dış güçlerin” parmağı mutlaka var, ancak Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta katliamları bizzat yapanların tereddütsüz “iç güçler” olduğu da fotoğraf karelerinde, televizyon ekranlarında çok net değil mi?

Evet, “dış güçler” hep vardı, bu ülkede solcular iktidar olamadığı sürece de hep olacak ancak bu gerçeği öne sürerek koca bir kentin günahını da kimse bunun arkasına saklayamaz. 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli önünde toplanarak oteli yakanlar arasında ya da “yakın ula yakın” diye alkışlarla ve tekbirle teşvik edenler arasında her 10 Sivaslı’dan birinin olduğunu kimse artık saklamamalı. Bu gerçekle yüzleşmek ve öncelikle orada katledilenlerin ailelerinden “özür dilemek” yeni bir yargı sürecini ve dolayısıyla katliam üzerindeki bütün soru işaretlerinin de bir bir çözülmesini beraberinde getirir.

Gerçeklerden kaçarak ve katliamlara da “hadise” diyerek ancak katiller aklanır. Lafı evirip çevirmeye gerek yok: Sivas’la ilgili gerçek bir soruşturma ve yargılama için,

dönemin Cumhurbaşkanı Demirel ölüp gitse de, siyaseten Demirel’den Çiller’e, Gazioğlu’ndan bütün SHP’li bakanlara kadar herkes sorgulanmalıdır. Ancak bu sorgunun bir yanında mutlaka Sivas katliam davasının müdahil avukatları, Alevi kuruluşları ve Madımak’ta çocukları yakılan aileler olmalıdır!

Çorum katliamında hayatını kaybedenler anıldı

Çorum Katliamı’nda yitirilenler için, katliamın 36. yılında anma yürüyüşü düzenlendi.
Çorum Katliamı’nda yitirilenler için, katliamın 36. yılında Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi ile Çorum Alevi Kültür Merkezi’nce anma yürüyüşü düzenlendi. Anma etkinliğine Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Merkezi, Alevi Kültür Merkezleri Derneği, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve köy derneklerinin yetkilileri ile çok sayıda vatandaş katıldı.
1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında meydana gelen, 57 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin yaralandığı saldırılar nedeniyle düzenlenen anma etkinliğine katılan binlerce yurttaş, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarının sorumlularının ortaya çıkarılmasını istedi.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Merkezi, Alevi Kültür Merkezleri Derneği, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, KESK, CHP, EMEP, HDP, Halkevleri, Birleşik Haziran Hareketi ve köy derneklerinin katılımı ile düzenlenen yürüyüşe binlerce yurttaş katıldı.
Binler, Çorum’da 36 yıl önce meydana gelen ve halen hafızalardan silinmeyen kanlı olaylarda hayatını kaybedenler anıldı.
“29 Mayıs-4 Temmuz 1980 unutmadık, unutturmayacağız” yazılı bir pankartın açıldığı yürüyüş Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nin önünden başladı. Yol boyunca katılımların artarak devam ettiği yürüyüşte Çorum’da yaşananların faillerinin adalet önünde hesap vermesi istendi.
Bahabey Caddesi ve Gazi Caddesi boyunca sloganlar eşliğinde basın açıklamasının yapılacağı Postane önüne yürüyen kitle sık sık, “Faşizme ölüm, halka hürriyet”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “İnadına özgürlük”, “Çorum’u unutma unutturma”, “Gün gelecek devran dönecek, katiller halka hesap verecek” sloganlarını attı.
Anma programı, 36 yıl önce hayatını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Anma programı ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, AKD Genel Başkanı Doğan Demir’in konuşması ile sona erdi.

Bir Ruh hastalığı; Narsizm

Narsizm bir ruh hastalığıdır: kısa tanımla Kişinin sürekli kendisi ile övünmesi, kendisine hayran olması, kendi kendisini yüceltmesi, adeta kendisine âşık olması olarak tanımlanan psikolojik bir bozukluktur. Etrafınıza bakın bunlardan çokça görürsünüz. Çünkü kapitalist sistemin yalnızlaştırıcılığında yetişmiş bireyin paradoksal olarak kendine güvensizliğinin adıdır aslında.

Madımak ve dinmeyen acılar

Turgay Olcayto Evrensel gazetesindeki köşesinde Madımak katliamını yazdı. Olcayto yazısında Maraş ve Çorum katliamlarına da değindi.
Önceki gece üç beş dost toplanmış Madımak olayı üzerine konuşuyorduk. O nefret suçunun işlendiği Sivas’ı, 2 Temmuz 1993’te yaşanan, yakılan otelde yitirdiğimiz yazar, şair, sanatçı arkadaşlarımızı anıyor, ortak dostlarımızdan anıları paylaşıyorduk. Ülkenin değerli, aydın insanlarıydı tümü. Asım Bezirci gibi bir yazın ustasından, karıncayı incitmekten çekinen, iyi yürekli, üretken… Ne istedi o caniler? Ya Şair Metin Altıok, Behçet Aysan, sazıyla sözüyle, fotoğraflarıyla halkın beğeniyle izlediği öteki sanatçılar… Tam 35 can dile kolay, adalet ‘90’lı yıllarda da yerini bulmadı. Caniler, kışkırtıcıları ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaştılar. Tıpkı şimdilerde Suruç’un, Ankara ve İstanbul Katliamlarının eli kanlı tetikçilerinin, azmettiricilerinin küstahça toplum içinde dolaştıkları gibi… Düşünceyi ifade özgürlüğünü kullanan gazetecilerin, yazarların, çizerlerin kolayca cezalandırıldığı; hapse tıkıldığı ülkemde, katillerin, şiddet uygulayıcıları ve soyguncuların cezasız kalması bize özgü bir adalet anlayışı olmalı. Yıllardır ne çok can yitirildi. Halklar birbirine düşürüldüler. Şunlar solcu, bunlar alevi, oradakiler ateist diyerek öldürdüler insanları. Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Reyhanlı’da. Kim vurduya gitti insanlar. Adaleti, devleti ara ki bulasın. Şikayetçi olduğunuzda ise şöyle bir yanıt alıyorsunuz devlet erkinden: “Halkın hassasiyeti ile oynanmış, dini duyguları rencide olmuş bölge halkının. Keşke yaşanmasaydı.” gibi bir yanıt almanız işten değil.

Düşünüyorum da tek parti döneminden günümüze yurttaşlarının bütününü kucaklayan bir devlet erkine sahip olamadık. Sonuncusu dahil hemen her iktidar toplumda bireyleri bölerek yönetmeye çalıştı. İçte ve dışta yönetimler ne zaman teklemeye başlasalar fatura hep emekçilere, solculara çıkarıldı. Siyaset söylemi nefret içeriyor. Şovenizm milliyetçilik, ırkçılık yurtseverlik zannediliyor. Din bağnazlığına, kadınlara, eşcinsellere, azınlıklara şiddet, tehdit uygulayanlara hoş görü gösteren bir adalet ve kolluk anlayışımız var. Ne Madımak cinayetlerini ne de öteki toplu katliamları unutturmaya çalışan sermaye yoğun medyamızı, her dönemde kendilerine iktidar yandaşlığından çıkar sağlayan gazetecilerimizi de göz ardı etmeyelim. Onlarla ilgili tarihe not düşmekten de geri kalmayalım. Madımak’ta yitirdiğimiz 37 canı sevgiyle, özlemle anıyoruz. Işıklar içinde olsunlar.
2 Temmuz da Sivas’ta yitirdiğimiz canlardan biriydi Behçet Aysan. 44 yaşındaydı cani grupların yaktığı Madımak’ta can verdiğinde. Behçet Aysan’ın bir şiiri ile sonlamak istiyorum tatsız yazıyı.

Kuşlar da Gitti
yalnızlık senin o konuşkan kuşun
hani hep duvarlara anlattığın
hapislerden kalma sürgünlerden

yalnızlık senin o konuşkan kuşun
bulutlar taşıdığın yakut sürahide
begonyalar büyüten eski alışkanlık
yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kaç kapıdan geçmiş, kaç kilitten

yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun

Mültecilere karşı ırkçılığa tepki

İnsan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri #Suriyelileriülkemizdeistemiyoruz hashtagi ile başlatılan ırkçı kampanyaya tepki gösterdi.
Mültecilere karşı artan ırkçılığı değerlendiren insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri #Suriyelileriülkemizdeistemiyoruz hashtagi ile başlatılan ırkçı kampanyaya tepki gösterdi.

Suriye’den gelen mültecilere karşı gelişen ırkçı ve ayrımcı söylem ve yönelimler son olarak sosyal medya üzerinden açılan #Suriyelileriülkemizdeistemiyoruz hashtagi ile ırkçı bir kampanyaya dönüştü. İnsan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri “Sınırlar yapaydır, kimse savaş mağduru insanları sığındıkları ülkeden kovamaz, bu kabul edilemez” ırkçı kampanyaya tepki gösterdi.

İzmir Halkların Köprüsü Derneği Başkan Yardımcısı Yıldırım Şahin, dünyanın tüm insanlara ait olduğunu belirterek, hiç kimsenin savaş mağduru insanları dışlamaya hakkı olmadığını vurguladı. Milliyetçi söylemlerin tırmandığına dikkat çeken Yıldırım, yabancı düşmanlığının en fazla artığı dönemlerin savaş ve kriz dönemleri olduğunun altını çizdi. Yıldırım, Türkiye’deki mültecilerin de Avrupa’ya ve dünyaya karşı tehdit aracı olarak kullanıldığını söyledi.

İnsan Hakları Derneği Mülteci Komisyonu üyesi Mehmet Aker de ırkçı grupların zaman zaman mültecilerin ev ve iş yerlerine saldırdığını hatırlatarak “İşsizliğin nedeni mültecilerle ilişkilendirildi. Oysaki bu insanlar canlarını kurtarmak pahasına ülkelerini terk etmiş ve ülkemize sığınmışlar. Bu insanlara yapılması gereken insani anlamda onları sahiplenmek, sağlıklı koşullarda yaşamalarını ve rehabilite edilmelerini sağlamaktır. Devletin görevi ise bu insanlara mültecilik statüsü vererek yaşamalarını kolaylaştırmaktır. Çünkü mültecilik insani bir haktır ve bu haktan yararlanmaları sağlanmalı” diye konuştu.

(İzmir/DİHA)

Ercan Kesal Yazdı: Okmeydanı’nda dünyanın sonu

Suriyeli mültecilerin vatandaşlık haklarının konuşulduğu şu günlerde BirGün yazarı Ercan Kesal’ın Suriyeli çocuklara dair yazdığı yazı, ülkede yaşanan dramı tüm çıplaklığıyla ortaya serdi…

İşte o yazı:
Dünyanın sonu!
Az evvel bitmiş bir açıkhava filminin insanın içinde bıraktığı duyguya benzer bir duyguyla çıktım sokağa. Acilin önünde durdum. Bugün ortalık tenhaydı nedense. Kantinde üç beş hasta yakını, önlerindeki bardağa yapışmış elleriyle sessizce bekleşiyorlardı. Her zaman karşı kaldırıma tezgahını açan simitçi gelmemişti. Güvenlik beni görünce sigarasını sakladı. Sokağın caddeyle birleştiği yere kadar yürüdüm.
Hayat; hiç bir şeyin artık hiç bir zaman değişmeyeceğini bağırarak kaybolan haylaz bir sokak çocuğu gibi bakıyordu sokağın köşesinden.
Vakit akşama yaklaşıyordu. Sefil bir mahallenin, ondan daha sefil ve yaşanmaz olduğu her halinden belli başka bir mahalleyi kendine sınır ettiği yolun kenarında dikilip, etrafa baktım. Öylesine… Kirli, umutsuz ve kalabalık sokaklar.
Epeydir buradaydım, bitmemiş bir hikaye gibiydim, yaşlanıyordum ve burda yaşayanlar kendilerinin hala Alucralı ya da Hafikli olduğunu düşünüyorlardı.
Okmeydanı, Şark Kahvesi, Piyalepaşa Mahallesi, Osmanoğlu Sokağın alt ucundan siyah ve tozlu bir kalabalık, havaya görünmez dumanlar salarak bana doğru gelmeye başladı. Durdum, bir sigara yaktım. İkinci nefeste yaşları en fazla oğlumun yaşında üç beş çocuk, yok onlarca, değil; galiba yüzlerce çocuk önümden geçmeye başladı.
O sırada yanıma gelen Çorumlu muhasebeciye sordum:
‘Osman, bu çocuklar kim?’
‘Hocam, Suriyeli bunlar, mültecilerin çocukları.’
‘Allah, Allah… Suriyeli çocuklar… Bu kadar çok mu bunlar böyle?
‘Aşağıda okulları var… Ordan çıktılar galiba…’
Allahım, bu çocuklar niye bu kadar masum ve niye bu kadar çaresiz? Başlarına gelen onca şeyi, tüm bunları hakedecek ne yaptılar ki?
Çocuklar önümüzden geçip gittiler, biz dertlerin kıyısında kaldık, çok derindi, geçemedik.
‘Osman, kimlerdir bunlar, necilerdir, bi sıkıntıları var mı, gidelim soralım.’
‘Gidelim hocam…’
Vardık bir apartmana. Ben bu apartmanı tanıyorum. Geçen sene fason atölye değil miydi burası? Erzincanlı mı, yoksa Vanlı mı biri çalıştırıyordu. İşleri ters gitmiş anlaşılan. Boşaltmışlar ve çocuklara vermişler.
İçeri girdiğimizde kesif bir ter kokusu karşıladı ikimizi de. Fason atölyeden sonra değişmeyen tek şey bu koku olmalı. Makinaların yerini derme çatma okul sıraları almış. İşçilerin duyuru panosu karatahta olmuş. Sigortasız, kayıtsız üç otuz paraya bu izbe yere ömrünü gömen ince esmer kızların, kavruk, soluk benizli delikanlıların yerinde kara gözlü, kıvırcık saçlı Suriyeli çocuklar var artık.
Durduk biraz. Sonra küçük bir odaya girdik. İçerde hayatın girdabında bir kaç kere döndükleri ve hala tutunmak için etrafa bakındıkları çok belli üç Suriyeli vatandaş, onların yanında ise bu dünyaya dair yine de ümit etmemize vesile, bir gönüllü Türk öğretmen.
‘’Ben bilmem kim, işte yukardaki hastanede çalışıyorum. Merak ettim sizi, ne yapıyorsunuz? Sizin için ne yapabilirim?’’ dedim.
Durdular önce ve birbirleriyle konuştular bir süre. Arapça…
Bak, nerden aklıma geldi; Refik Halit Karay’ın ‘Eskici’ hikayesini bilir misiniz?
Hani, sürgün yaşadığı bir Arap ülkesinde, ayakkabı tamiri için gittiği evde karşılaştığı Türk çocuğunu olmadık bahanelerle Türkçe konuşturan bir adamın hikayesi. İstanbullu eskici, ağzına bir avuç çiviyi doldurarak başlar işine. Onu seyreden çocuk dayanamaz konuşur: ‘Çiviler batmıyor mu ağzına?’ Eskici irkilir ve merakla sorar: ‘Türk müsün sen?’
Ondan sonrası bir çağlayanın akışı gibidir zaten. Zaptedilmez ve ışıltılı. Çocuk dünden hazır konuşmaya. O da sürgün sayılır aslında. Eskiciden farkı yoktur. Saatlerce anlatır. İstanbul’u, mahallelerini, hastalanıp ölen annesini ve çaresiz buradaki akrabalarının yanına gelişini. Eskici ne kadar yavaştan alsa da, işi biter nihayetinde. Çocuk bırakmak istemez adamı ve ardından ikisinin de gözyaşlarını koyverdiği uzun bir kucaklaşma.
O hikayeden de anlamıştım, insanın ana dili, üstelik bir de sürgündeyse eğer, ağıza doldurulmuş bir avuç çivi gibidir. Doludur ama batmaz nedense. Sivridir, gezinir dilinin ucunda ama yaralamaz. İnceden değer, diline, dişine belki ama oradan kalbin en tenha ve hassas yerlerine gider, oraya batar!
Arapça da öyle parlamıştı birden Okmeydanı’nda, şimdi çocuklara okul olan kara duvarlı sefil bir atölyenin duvarında ve kalbimin en hassas yerine batarak.
Son silahımı kullanır gibi konuştum;
‘Size nasıl yardım edebilirim, neye ihtiyacınız var sizin?’
Bir an sustular, kendilerine verilmiş bir hakkı kullanmaktan utanır gibi baktılar birbirlerine. Bir süre öylece bekledik. Ne kadar sürdü o sessizlik bilmiyorum. Neden sonra orta yaşlı, şişman ve bıyıklı olan konuştu. Türk öğretmen hemen çevirdi tabii ki:
‘Bizim güvene ihtiyacımız vardır’ diyorlar’ dedi. Anlamamış gibi baktım, doğru; anlamamıştım. Ekmek, aş, iş, para… lafı beklerken odanın ortasına düşen ağır bir avize gibi inmişti kelimeler hepimizin önüne. Henüz parçalanmamıştı lakin. Öğretmen durdu biraz, ‘’Güven…’’ dedi biraz daha kısık bir sesle.
Suriyeli göçmen bir şeyler daha söyledi. Öğretmenin çevirip çevirmemekte kararsız kaldığını anladım. Yüzüne baktım. Çevirdi çaresiz:
‘İstanbul’a geldikleri günden bugüne kadar beş tane çocuklarını çalmışlar. beş kız çocuğunu… Çalmışlar… O yüzden diyor!’’
Kıyamet koptu da henüz biz mi fark etmedik acaba? Çocukların bir eşya, bir çanta, bir paket gibi çalındığı yeryüzü bize cehennem değilse nedir?
Kutsal kitapta, ‘’Sur’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş, kıyamet kopmuştur’’ deniyor.
Sur’a üflenmiş çoktan; kayıp çocukların sesi Sur’un sesine karışmış, belki de bu yüzden duymuyoruz yakarışlarını.
ERCAN KESAL

Elbistan’da suya zehir katıp kaçanlar ‘belediye işçileri”

MARAŞ  – Elbistan‘da Kürt Alevi mahallerinin ortasında geçen Söğütlü Çayı‘na bırakılan zehirli bir maddeden dolayı 20 kilometrelik bölümünde binlerce canlı öldü. Görgü tanıklarından Mehmet Kıraç, suyu zehirleyenlerin AKP’li Büyükşehir Belediyesi işçileri olduğunu belirterek, “Köprüde durdular ve suya bir şey attılar. Onlara doğru gittim, beni beklemeden gittiler. Su köpürüyordu. Köylülere, suya bir şey attılar su köpürüyor, diye haber verdim” dedi.

Mereş’in (Maraş) Elbistan ilçesinde Kürt Alevi yurttaşların yaşadığı mahallelerden geçen Söğütlü Çayı‘na 2 gün önce bırakılan zehirli bir maddeden dolayı 20 kilometrelik bölümünde tüm canlılar ölerek su yüzüne vurdu. Çayda yaşayan yılan, kaplumbağa, yengeç dahil binlerce canlı türü katledildi. Yalağ (Yalak) ve Dumular (İkizpınar) mahallelerinde yaşayan Alevi yurttaşlar, yaşam kaynaklarının zehirlendiğine tepki göstererek, AKP’li Büyükşehir Belediyesi’ni suçluyor. Mahallelilerden Ali Kıraç, çevrede yoğunlukta Alevi ve Sünni Kürtlerin yaşadığına dikkat çekerek kendilerine gözdağı verildiğini kaydetti.

‘Burada vahşet yaşandı’

Doğal çevre düzenlerinin bozulduğunu belirten Yalak Mahalle Muhtarı İsmail Kul (60), asker ve tarım ilin zehirlenen sudan numune aldığını, ancak kendilerine konu ile ilgili henüz bir bilgi verilmediğine söyledi. Kul, “Ben karakola gittim bunu yapanlardan davacı olduğumu, bu konuda gerekenin yapılmasını istedim. Yaklaşık 20 kilometrelik alanda vahşet yaşanmış.” diyerek tepki gösterdi. Çayda ki canlı popülasyonunun yeniden sağlanmasını ve suyu zehirleyenlerden hesap sorulmasını isteyen Kul, “Bizim burada bahçelerimiz, hayvanlarımız var. Biz bahçemizi bu suyla sulasaydık, ürünleri yiyip zehirlenseydik, bunun hesabını kim verecekti?” dedi.

‘Su köpürüyordu’

Görgü tanıklarından Mehmet Kıraç (81), AKP’li Büyükşehir Belediyesi’ni suçladı: “Belediye işçileri sinekler için çevreyi ilaçlamaya geldiler. Baktım alelacele ilaçlayıp gitmeye çalıştılar. İlaçlama yapacaksanız gidin karasineklerin beslendiği hayvan pisliklerinin toplandığı yerleri ilaçlayın dedim. Ancak beni dinlemeyip köprüye doğru gittiler. Arkalarından bağırdım, ama aldırış etmediler. Köprüde durdular ve suya bir şey attılar. Onlara doğru gittim, beni beklemeden gittiler. Gidip suya baktığımda su köpürüyordu. Gelip köylülere, kalkın bunlar suya bir şey attılar su köpürüyor dedim. Tabi suyu zehirleyeceklerini nerden bilebilirdik.”

‘Amaçları gözdağı’

Yalak mahallesinden Ali Kıraç (40) da, “Burası Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgedir. Amaçları halkı tedirgin etmektir. Bugün balıklarınızı öldürdük, yarında başka bir şey yaparız mesajını vererek bize bir uyarıda bulunduklarını düşünüyorum. Bu bölgede Alevi’si de, Sünni’si de Kürt’tür. Karakoldan ve savcılıktan gelip tutanak falan tuttular, ancak göz boyamak için yapıldığı düşüncesindeyiz” diye konuştu.

İnsanların yaşamı risk altında

Suyun zehirlenmesinden olumsuz etkilenen Dumular mahallesinde yaşayan Hakkı Özdemir (40) ise, temel geçim kaynaklarının hayvancılık olduğunu belirterek, zor günler geçirdiklerini söyledi. Özdemir, “Çocuklarımız normalde sürekli çaya inerlerdi. Ancak korktuğumuzdan kaynaklı çocukları bırakamıyoruz.” dedi. Aynı mahallede yaşayan Hatice Sarıkaya (35) ise, şunları söyledi: “Çay hem içme, hem de hayvanlarımız için tek kaynağımız. Şimdi koyunlarımıza su veremiyoruz. Hayvanlar kaç gündür susuz. Çamaşırlarımızı, bulaşıklarımızı yıkadığımız dereyi kullanamıyoruz.”
DİHA

İran 40 senedir ‘kahrolsun Amerika’ diyor!

İran 40 senedir Amerikalılara şeytan diyor, 40 senedir Amerikan bayrağını yola çizip arabalarla üzerinden geçiyor, 40 senedir her Cuma namazında Amerika’ya karşı “kahrolsun” sloganını atıyor. 40 senedir içeride vatandaşa “yemişim Amerikalının aklını” diyorlar. Amerikalı alsın Boeing’ini boynuna kurdele yapsın, bizim iman gücümüz var, üstelik Allah bizim yanımızda, mutlak zafer bizimdir, mutlaka yeneceğiz sloganları attılar, sonuç? Ne oldu… yüzlerce sivil ve asker, eskimiş ve yedek parçası olmayan uçak kazalarında canını kaybetti.

40 sene sonra bu ay İran, yaptırımlar kalkınca 100 adet Boeing uçağı sipariş etti. Dikkat o beğenmediğimiz Boeing 6 milyon parçadan oluşuyor, yani yüzbinlerce kalıp, tasarım ve mühendislik, leblebi değil bu.

Gooood morrrrning! Bu neyi hatırlattı bana, bilirsiniz kahya ve ağa hikayesini, bilmeyenlere bir hatırlatayım:

Maraba ile ağa, ağanın arabasında tıngır mıngır kasabaya gidiyorlar. Yolun yarısında, arabayı çeken hayvan patır kütür yola pisliyor. Ağa marabasının arabada gözü olduğunu biliyor. Hem marabayı küçük düşürmek hem de eğlenmek için, “Üle Memo! Şu boku yersen, arabayı sana verecem” diyor. Bizimki bir an düşünüyor, kararını veriyor, koşumları ağaya uzatıp arabadan iniyor ve taze at pisliğini yiyor. “Tamam”, diyor ağa “araba senin” Bizimkinin midesi dönmüş, gururu çiğnenmiş, kendinden iğreniyor.

Ağa ise bir dakikalık bir eğlence uğruna arabasından olduğuna pişman, kendi budalalığına yanıyor. Dönüş yolunda ikisinin de ağzını bıçak açmıyor, ikisi de kurdukça kuruyorlar. Tam marabanın pislik yediği noktaya geldiklerinde ağa dayanamıyor; “Üle Memo! Bir halt ettim, şaka uğruna araba elden gitti, b.k yemenin ederini vereyim, arabayı geri alayım.” Memo’nun genzinde, ağzında, yüreğinde, öfkesinde hâlâ pislik tadı var. “Olur Ağam” diyor, “olur ama bir şartla: sen de aha şu kalan kurumuş b.kları yiyeceksin ki ödeşelim.” Ağanın gözü kararmış, iniyor bir miktar pislik de o yiyor. Çiftliğe yaklaşırlarken, Memo düşünceli, kederli soruyor: “Ağam, araba giderken de senindi dönerken de senin, peki biz bu kadar b.ku neden yedik?”

Şimdi bu durum tüm üçüncü dünya ülkeleri için geçerlidir. Gerçi benim dilim üçüncü demeye varmıyor, keşke “dünyada olmayan ülkeler” diyebilsek, daha doğru olacak. Şimdi kardeşim, madem eninde sonunda gidip o IPhone’u alacaksın, madem eninde sonunda bilime boyun eğeceksin, ee benim şuursuz kardeşim, ne olur baştan bilime saygı göstersen de bir şeyleri de kendin yapsan.

İran niye 40 senede Boeing’e alternatif yapamadı bilir misiniz?

Bilmezsiniz, ben söyleyim, eski Cumhurbaşkanı Ahmadinejad’a dediler ki sizden beyin göçü var, bundan rahatsız mısınız? Çünkü yüzbinlerce okumuş kalifiye İranlı doktor, mühendis, uzman Kanada’ya yerleşiyorlar, Avustralya’ya yerleşiyorlar.

Ahmadinejad ne dedi biliyor musunuz? Güldü ve cevap verdi “bizim için taahhüt, tahassüsten önce gelir, yani kişinin uzmanlığına değil ideolojisine bakarız. Zaten ideolojik olarak bize katılmayan birisi allam-e dahr de (her şeyi bilen alim) olsa ondan fayda gelmez.”

Şimdi atom bombası atan Amerikalı’nın üniversitesinde gidip bilim yapabilen Japon’u düşünün, böyle düşünseydi ne olurdu. Alman asıllı Freud’u Almanlar ile savaşta iken İngiltere’ye davet eden İngilizler böyle düşünseydi ne olurdu.

Konuyu anlamanız için bir örnek daha vereceğim. Okumuş ve parası olan İranlılar (işe yarayanlar) Avustralya devleti tarafından çalışma vizesi başvurusu ile göçmen olarak kabul ediliyor, ama bundan çok fazlası kaçak yollardan gitmeye çalışıyor ve Avustralya devleti Papua Yeni Gine adalarında göçmen kampları yaparak bu mültecileri orada tutup caydırmaya çalışıyor, bölge neredeyse Ekvador çizgisine çok yakın olduğu için sıcaklık 50-55 dereceyi bulabiliyor…

Mülteciler isyan ettiler ve İranlı bir mülteci bir güvenlik görevlisiniz silahını aldı. Sahildeki gemiden kameralarla takip eden deniz kuvvetleri o İranlı’yı vurarak öldürdü. İran Devleti diplomatik olarak çok şiddetli tepki verdi ve Tahran Avustralya Büyükelçisini derhal dışişleri bakanlığına çağırıp, “bizim her bir vatandaşımız değerlidir, derhal bunun sorumlularını cezalandırmanızı istiyoruz” dediler.

Avustralyalı büyükelçi (150 senelik tarihi olan bir devlet), İranlı dışişleri müsteşarına (3000 senelik tarihi olan bir devlet) verdiği cevaba bakın “Efendim çok üzgünüz, mutlaka araştıracağız, ancak lütfen sizde bu konuyu araştırın: Madem insanınıza bu kadar değer veriyorsunuz, neden binlerce km uzaktan bunca sıkıntıya rağmen doğduğu ülkeye geri dönmek istemiyor? Siz bu insanlara ne yaptınız ki bunca sıkıntıya rağmen kaçmak uzaklaşmak istiyorlar?”

1953 senesi Ağustos ayında kaleme aldığı “bilim ve düşünüm” makalesinde Martin Heideggerşöyle der “bilim, var olan her şeyin bize kendisini sunduğu bir yoldur ve aslında tayin-edici bir yoldur.”

Bilimi küçümsemiş milletlerin başına gelecek bundan öte değildir. Bilime saygısı olmayan, ama bilimin nimetlerini kullanmayı bilen ikiyüzlüler, bin sene değil yüz bin sene de geçse bu kafa işletim sistemiyle trenin sonunda sallanan vagonlar olmaya mahkûmlar.

Ben batı hayranı değilim ama ben hakka ve emeğe saygılıyım. Onun fikrini beğenmiyorsan, gevezelik yapacağına oturup iş üreteceksin, bir civata bir milyon slogandan daha çok iş yapar. Ama iş üretmeden bilim yapmadan önce felsefesini kuracaksın, ideoloji üzerine değil insan üzerine. Çünkü senin ideolojin senin ruh haline göre sürekli değişkenlik gösteriyor.

Anooshirvan Miandji
İranlı, Eczacı – Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi

Aleviler Konsolosluk önünde Semah döndü

Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 37 kişinin öldüğü katliamın 23. yıldönümü vesilesiyle 3 Temmuz Pazar günü Hamburg Konsolosluğu önünde bir anma etkinliği düzenlendi.
Hamburg’da Alevi dernekleri tarafından ortaklaşa düzenlenen etkinlikte Alevi dedelerinden Mustafa Mısır ve Hacı Erdem Hamburg Konsolosluğu önüne siyah çelenk bırakıp, mum bıraktılar.

Hamburglu sanatçılar Aşır Özek ve Hasan Hüseyin Sarı’nın bağlama eşliğinde seslendirdiği türkülerle Alevi yurttaşları Konsolosluk önünde semah döndü. Hamburg Alevi Kültür Dernekleri Başkanlarından Nurali Demir, Orhan Özgür, Alper Doğan ve Medet Doğan konuşma yaptılar. Hamburg Alevi Dernekleri Başkanları yaptıkları ortak konuşmada Sivas’ta Madımak Oteli’ni ateşe vererek 37 kişimin ölümünden mahkûm dokuz hükümlünün Türkiye’ye iade edilmemek için Almanya’ya sığındıklarına dikkat çekerek, Türkiye’nin firari hükümlüleri ciddi bir şekilde iade talebinde bulunması gerektiği konunda çağrıda bulundular.

Alevi Dernekleri yetkilileri ayrıca Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi gerektiğini ifade ederek, Sivas katliamını unutmadıklarını ve hiçbir zaman bu olayları unutturmayacaklarını söyledi. Aleviler ayrıca Sivas katliamının siyasi sorumlularının yargılanması gerektiğini bildirdi.
Öte yandan Yeşiller Partisi Hamburg eyaletinin Milletvekili Filiz Demirel ise yaptığı açıklamada ‘Sivas katliamının 23. yılında, kaybettiğimiz 37 canımızı saygıyla anıyoruz. 2 Temmuz 1993 Türkiye`nin tarihine kara sayfalarla geçmiştir. Bugüne kadar Sivas katliamını „katliam“ olarak adlandırmaktan ve tanımaktan kaçınan Türkiye Hükümetini tarihle yüzleşmeye davet ediyorum. Sivas’ta Alevi oldukları için, kendileri gibi düşünüp yaşamadıkları için diri diri yakılan canlarımızın acıları, aile yakınlarının hakları 23 yıldır yerdedir. Madımak Oteli bir müze haline getirilmeden, devlet suçluların hepsini cezalandırmadan ve bu katliamın adını koymadan acılar tükenmeyecektir.

Gün birlik günüdür! Bizleri ayrıştırmaya, ötekileştirmeye çalışanların, provokatörlerin maşası olmayalım! Gelin canlar bir olalım! Türkiye halkları kardeştir! Bu katliamlar bir daha yaşanmasın!

ha-ber.com/Süheyla Kaplan/Hamburg

 

Ece Temelkuran yazdı: İşte böyle yıkadı şehrim kanını

Ece Temelkuran T24’deki yazısında  “İşte böyle yıkadı şehrim kanını” diyerek gündemi değerlendirdi.

“Yayın yasağını eleştirtenler umarım böyle bir patlamada can verirler de yayın yasağının ne anlama geldiğini sevenleri daha iyi anlarlar.” Televizyon haber sunucusu karşısındaki kişi canlı yayında bu sözleri sarfettiğinde dehşet içindeydi. Hükümeti eleştirenlere böyle beddua eden kişi konuşmaya devam ediyordu. Elini sallayarak, “O parçalanmış cesedini ekranda ailesi, bilgi verilmeden duyar ve acıyı hissederlerse mi acaba söylediklerimizin ne anlama geldiğini daha iyi anlarlar?”

Bunlar televizyonda, Istanbul Atatürk Havalimanı’na düzenlenen korkunç saldırıdan yaklaşık 20 dakika ve hükümetin koyduğu yayın yasağından — böylesi olayların ardından çok fazla bilgi dolaşmaya başladığında getirilen rutin bir kısıtlama — birkaç dakika sonra yayınlandı.

Ekrandaki adam parlamentonun bir üyesiydi. İktidar partisine mensuptu ve başkanına bağlılığıyla tanınan biriydi. Diğer kanallara baktım — onlar da iktidar partisinin kalemşorları tarafından istila edilmişti ve izleyiciye otoriteyi sorgulamamaları gerektiğini söylüyorlardı. O gece saldırılarla ilgili bulabildiğim tek bilgi, çok fazla seyahat ettiğim için artık ikinci evim haline gelmiş olan Atatürk Havalimanı’nın dışarıdan çekilmiş bir görüntüsü ve sürekli artan ölü sayısıydı: 26, 27, 28 ve gece boyunca devam etti. Hafta sonu gelmeden 44’e ulaşmıştı bu sayı. Hükümet yayın yasağı uygulamakla sadece tartışmaları engellemedi; aynı zamanda ulusun duygularını da bastırmış oldu. Sakin olun, dendi bize. Panik olmayın, hiçbir şeyi de sorgulamayın.

Duyguların bastırılması bizim için yeni bir şey değil. Geçtiğimiz bir yılda ülkede 14 saldırı meydana geldi. Her seferinde de aynı şey yaşandı: saldırı, yayın yasağı, daha biz hiçbir şey bilip anlamadan ekranlardan yüzümüze bağıran hükümet temsilcileri. Ardından, Facebook “güvende misiniz” mesajları yayınlamaya başladıktan hemen sonra sosyal medyanın bloklanması. (Evet, sevgili Facebook, hayattayım ama hükümetimiz internetin fişini çektiği için yanıt veremiyorum.) Bu arada artık anneannelerimiz bile internet ayarlarını değiştirip başka bir ülke üzerinden bağlanmayı öğrendi.

Ertesi gün, hükümetin desteklediği anaakım medya saldırıları lanetlerken biz 24 saat boyunca gerçek bir haber alamadık. Sonra, genellikle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sahne alır ve Türkiye’nin ne kadar şahane olduğunu anlatır bize. Çoklukla yeni yapılan köprülerden ve yollardan bahseder. Ve güçlü bir “Birlikten kuvvet doğar” nakaratıyla da bitirir. Birlik dışında herhangi bir duygu vatan hainliğidir.

Saldırıdan sonraki günün sabahı şehir merkezi tuhaf bir şeklide sessiz. Sadece en azimli turistler dolanıyor ortalıkta, Instagram için en uygun pozu kovalamaktalar. Bense vergi ödeme telaşındayım. Bir vergi memuruyla garip mi garip bir sohbetin içinde buluyorum kendimi. İkimizi de birileri seslendirmiş gibi sanki: Yüzlerimizde bir gece öncesinin dehşeti görülüyor; seslerimiz ise tarihlerden, borçlardan bahsediyor.

Dışarıda dolaşırken yabancıların konuşmalarına kulak veriyorum — sessizliği onlar kırıyor sadece — duyduklarım kırık bir plaktan yayılan sesler gibi, neredeyse mantıklı hiçbir cümle yok.

“Dayanamıyorum artık.” “Daha konuşmadı,” diyor cumhurbaşkanımızı kastederek. “Bir şey olmaz.” “Tamamen delirdim herhalde.” Facebook açılmadı mı hâlâ?” “Dün gece reytinglerde Survivor birinci gelmiş, gördün mü?”

Bu arada havalimanı yıkanmış, insan kanından ve parçalarından arındırılmış. Çarşamba sabahı erken saatlerde devlet medyası havalimanının hizmete açıldığını duyuruyordu. Bazıları, hükümet yanlıları muhtemelen, sosyal medyada şunula övünüyordu: “Belçika’da günler sürmüştü ama biz bir kaç saatte üstesinden geldik.”

Bu sevinçli yorum iktidardakiler tarafından nasıl vurdumduymazlığa itildiğimizin örneklerinden biri sadece. Bu vurdumduymazlık son bir kaç yıldır işleniyor içimize. Bazı tedirgin edici anlar var öne çıkan.

2013’te, İstanbul’daki Gezi Parkı’nın yıkılması girişimlerine karşı başlayan hükümet karşıtı gösteriler sırasında, Berkin Elvan adında 14 yaşında bir çocuk bakkaldan ekmek almaya giderken polis tarafından atılan bir gaz kapsülü başına isabet etti. Yaklaşık bir yıl komada kaldıktan sonra öldü. Bu masum kurbana duyulan üzüntü daha fazla gösteriye yol açtı, ta ki zamanın başbakanı Erdoğan, ölümünden sadece bir kaç gün sonra küçük çocuğu terörist ilan edene dek. Bir mitingde kalabalığı, ölen çocuğun ailesini yuhalamaya teşvik etti. Kalabalık da sınırsız bir coşkuyla yuhaladı.

İşte kaybetmek budur. Hiçbir şey olmamış gibi yapıp hayata devam etmeyi de böyle öğrenirsiniz. Aksi bir inanış vahşi bir güruha karşı gelmeyi gerektirir — arkasında hükümetin gücü olan bir güruha.

Saldırıdan otuz saat sonra Atatürk Havalimanı’ndan Berlin’e uçacaktım. Elbette uçuşum iptal edilmemişti. Havalimanına giderken orada çalışanlara başsağlığı dilemeye karar verdim. Ama havalimanına girdiğimde ortamdaki ruh hali o denli normaldi ki, hiç zahmet etmedim.

Onun yerine etrafıma bakındım, karşılaştığımızda bana hep gülümseyen genç güvenlik görevlisi hayatta mı diye. Hayatta, iyi. Peki ya duty free kasasındaki genç kadın? O da hayatta. Son olarak, dünyadaki en pahalı kahveyi satıyorsun diye takıldığım adam, o da yerinde. Tabii göremediğim yaraları var mı, kimbilir. Herkes suskun. Paylaşılmayan acı boğar insanı.

Uçağa biniş vaktini beklerken Twitter’a baktım. İnsanlar, Bosna, Kosova, Çeçenistan ve Irak’tan geçtiği haberlerle tanınan mühim bir gazeteci olan Şerif Turgut’un ürkütücü sözlerini paylaşıyordu: “Savaşların başlangıcında bir eşik var,” diye yazmıştı mart ayında. “O eşik toplu ölümleri kanıksatma ve sistematikleştirme.” Ve eklemişti: “Siz siz olun, toplu ölümleri kanıksatmalarına izin vermeyin.”

Yazdıkları şunu sordurdu bana: Ölü bir çocuğun yuhalandığı, ya da ölümün gözardı edildiği ve akıl almaz olayların ardından normal hayatın devam ettiği bir toplumda ne olabilir ki?

Bu düşünceyi daha fazla kurcalamak gelmedi içimden. Camdan dışarı baktım, sağanak yağmuru gördüm, bu mevsim için pek alışılmadık bir şey. Sonra o üzücü anons geldi: “Bombalı saldırılarda ölenler için bugün düzenlenecek anma…”

Havalimanı sadece birkaç saniyeliğine sessizleşti. Herkes yere ya da öteye baktı, bir başka yolcuyla göz göze gelmek istemiyordu kimse. Sonra bir kadın, ağır sessizliğe savaş açarmışçasına yüksek bir sesle, konuşmaya başladı. “Yağmur,” dedi. “Bardaktan boşanırcasına yağıyor, değil mi?” Kimse karşılık vermedi. Kimse ölümü konuşmak istemiyordu ama havadan sudan konuşmak da ağır geliyordu. Hepimiz dönüp yağmuru seyrettik.

İlk olarak New York Times’ta yayımlanan bu yazının çevirisini Emrah Kolukısa yapmıştır.