Ana Sayfa Blog Sayfa 6285

Türkiye’de Sürekli Faşizm Vardır

 

Türkiye kana doymayan, tek kişinin belirleyiciliğindeki despotik yönetimin sultasında toplum olma özelliğini kaybediyor. Faşizmin kurumsallaşması diyebileceğimiz bu gidişat, Erdoğan ve yeni müttefikleri eski derin devletçiler eliyle hayata geçiriliyor.

Toplumun değiştirici ve dönüştürücü gücü olması gereken muhalif kesimler ise hem güçsüz, hem dağınık, bunu bilen Erdoğan fırsatı kaçırmayarak toplumsallığa ve kendisine karşı direnen veya direnmeye çalışan tüm kesimlere saldırılarını sürdürüyor. Her faşist lider gibi, aklın ve mantığın sınırlarını zorlayan, bu da yapılamaz diyebileceğimiz tüm saldırıları kendisine oy verenler de dahil, toplumun ezici çoğunluğunu bile hiçe sayarak yapmaya devam ediyor.

Her faşist yönetimde olduğu gibi Türkiye’de de aslında toplumun geniş bir kesimi rahatsız. Ancak toplumsal duyarsızlığın, korkunun, yolsuzlukların tavan yaptığı bir toplumda, aklın yolunu aramak boş bir çabadır.

Doğru bakıldığında görülecektir ki; Erdoğan’ın bu despotik aklını yitirmiş saldırgan kişiliği giderek daha fazla deşifre olmuş durumda. Kapalı kapılar ardında Erdoğan’dan ve kurduğu faşist rejimden kurtulmak isteyenler giderek artıyor. Ancak doğru bir öncülükten yoksun örgütsüz, dağınık toplum istendiği gibi harekete geçemiyor. Dördüncü kuvvet sayılan yandaş medya aracılığıyla büyük bir bastırma ve susturma yaşanıyor.

Türkiye toplumu yanı başında Kürt kentleri yerle bir edilirken kılını kıpırdatmıyor. Toplumun öncüsü geçinen muhalefet partileri somut bir adım atmaktan, direnmeden acizler. Sistem aslında tüm düzen partileri ve STK’larıyla, Kürt özgürlük hareketini ve cılız devrimci-demokratik hareketi dışında tutarsak eylem birliği içindedir. Ergenekoncular, Ülkücüler ve Alperenler ile ittifaka girerek iktidarını sürdürmeye çalışan Erdoğan’ın karşısında güçlü bir muhalefet bulunmuyor. Erdoğan gücünü rakiplerinin güçsüzlüğünden alıyor aslında. Elbette bugün Erdoğan ne kadar güçlü görünse de, aslında baş aşağı bir gidişatı bulunuyor. Kendisi dünün derin devletçilerine sığınmıştır. Bu ittifak bozulduğu gün o yok olacaktır. Artık iktidar kontrolü derinlerin eline geçmiştir.

Bizim için faşizm sadece AKP faşizmi değildir. Türkiye devletinin kurucu hamurunda bu ideoloji bulunmaktadır. Zaman zaman gerilese de, bu tekçi zihniyet sistemi hep değişime ve dönüşüme direnmiştir. Erdoğan çözüm sürecine son verirken aslında ittifak güçlerine verdiği sözü yerine getirmiştir.

Faşizm Nedir, Faşist Kime Denir?

Faşizm bir milleti ya da ırkı homojen veya organik bir birlik olarak yüceltip diğer tüm kavramlardan üstün tutan aşırı sağ bir ideolojidir. Ortaya çıkış koşulları bir ülkenin düşüş ya da yok oluş sürecinde gerçekleşir ve halkta milliyetçilik daha da ötesi ırkçılık gazıyla yeniden bir doğuş miti oluşturur. Tıpkı T.C’nin kuruluşunda ve daha sonraki süreçte ortaya konan tekçi zihniyete dayalı ırkçı Kemalist ideoloji gibi.

Faşizm iktidar gücünü elde etmek için bir kitle hareketi başlatmayı hedefler. Hem bir ideolojik hareket olarak, hem bir rejim olarak faşizm kitle organizasyonlarını toplumu kontrol altında tutma aracı olarak kullanır. Yarattığı bu organize şiddetle bütün muhalefeti baskı altına alır. TC tarihinin tüm iktidarlarının yapmaya çalıştığı ve zaman zaman darbelerle de alenileştirdiği tam da budur. Özellikle günümüzde iktidarın yaratmaya çalıştığı da budur.

Yine faşist iktidarlar veya partiler ideolojilerini yaymak için okullarda tamamen ezberci bir eğitimle tek tip insan yetiştirmeyi hedef alır. TC tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Bugünkü iktidarın bunu sınırları zorlayan, adeta toplumu cahil üniversiteliler ve cahil akademisyenler haline getiren uygulamaları ile en uç örnek olmaktadır.

Faşizm toplumda belirli kesimleri düşman ilan eder, sistemin bütün pisliklerinin sebebi olarak onları görür ve suçu onların üzerine atar. Ergenekon, Balyoz vs operasyonları, KCK operasyonları ve Paralel Yapı adı altında Fetullahçılara yönelik operasyonlar, Geziyi karalama, Kürt Özgürlük hareketini, Türkiye devrimci-demokratik hareketini karalama ve bunlara karşı sürdürülen operasyonlar ve tutuklananların suçlandığı iddianameler bu faşist tutumun en belirgin özelliklerinden bazılarıdır.

Faşizm her durumu izah etme adına komplo teorileri üretir. Bu söz konusu sözde düşman kesimlerin temizlenmesinden sonra ülkenin eski parlak günlerine kavuşacağını iddia eder.

Faşizm; genellikle ekonomik çöküntünün, enflasyonun ve toplumda geçim sıkıntısının yoğun olduğu zamanlarda ortaya çıkar.

Bir devlet hem faşist, hem de cumhuriyetçi olabilir. Faşizm sadece bir diktatörlük veya tek kişi diktatörlüğü değildir. Öyle faşist ülkeler olmuştur ki, orada hem düzenli seçimler yapılmış, hem de kendini halka seçtirmiş diktatörler olmuştur.

Mustafa Kemal’den başlayarak Türkiye’nin hemen tüm liderleri sözde seçimle iktidara gelmiştir. Özellikle de 1940’lardan sonra çok partili sistem vardır. Ama en azından üç askeri darbe gerçekleşmiş ve hemen tüm sol kesimler özellikle de 12 Eylül darbesini faşist bir darbe olarak adlandırmıştır. Ama her nedense bu darbe ile asla hesaplaşılmamış olunsa da; sonrası iktidarlar bir türlü faşist olarak adlandırılamamaktadır. Oysa hala 12 Eylül faşist anayasası yürürlüktedir. unutulmamalıdır ki, bu halkın yüzde 90’lardan fazlası da bu faşist anayasaya evet oyu vermiştir.

Kısacası faşist ülkelerin illa da diktatörlükle yönetilmesi gerekmez. Seçim sistemi ile varlığını sürdüren faşist ülkeler de olabilir. Tıpkı Türkiye’nin olduğu gibi. Türkiye faşizmi de içinden çıkıp gelinen toplumsal gerçekliklerden ötürü kendine özgüdür. Tıpkı Alman faşizmi, İtalyan Faşizmi, Franko faşizmi dendiği gibi Türkiye’nin faşizmi de kendine hastır. Adı da Türk ırkçılığına dayanan, tek millet, tek dil, tek din ve tek devlet ideolojisine dayanan sürekli bir faşizmdir. Kısacası Türk tipi faşizmdir.

Başta demokrasi kavramını ele alalım; demokrasi bilimsel anlamıyla, özgür bireylerin özgür iradeleriyle oluşturduğu toplumsal ve siyasal sistemin adıdır. Bu gün siyasal iktidarın yaptığı gibi, demokrasiyi yalnızca demokrasinin olmazsa olmazlarından olan seçime indirgerseniz, özgür iradeyi yok ederseniz, buna demokrasi denmez, denemez; seçim her yerde vardır, ama demokrasiyi özgün kılan özgür iradedir. Oy kullanan kişi özgür iradenin ne anlama geldiğini bilmiyorsa, haklarının ve yükümlülüklerinin ayırdına varamamışsa, o toplumda özgür iradeye dayanan bir demokrasiden söz edilemez.

Elbette bir toplumda cahil, okumuş, okumamış vardır; ancak sağlıklı bir toplum yaşamını belirleyen ağırlıkla haklarını, yükümlülüklerini bilen ve koruyan özgür bireylerdir.

Bireyin oluşması ise, ekonomik, sosyal, siyasal yaşamın gelişmişliğine, bilimsel ve laik eğitime bağlıdır. Çünkü bireyler, eğitilerek, yetiştirilerek, ekonomik, sosyal, siyasal yönlerden örgütlenip faaliyette bulunarak, hak ve özgürlükler için mücadele ederek, hakların ve yükümlülüklerin ayırdına varabilir. Bu nedenle, bilimsel laik eğitim, örgütlü toplum, halkın ve ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişimi için yaşamsal öneme sahiptir.

Faşistler kendi uluslarını; milli camianın kitlesel seferberliğini teşvik eden totaliter bir devlet yoluyla bütünleştirmeyi amaçlarlar. Liberalizme, demokrasiye, sosyalizme ve komünizme karşıt görüşlü faşist hareketler; kuvvetli bir öncüye bağlılık ve aşırı milliyetçilik ile militarizme verilen ehemmiyet gibi ortak özelliklere sahiptir.

Faşizm, siyasal şiddeti, savaşı ve emperyalizmi; ulusal amaçlarına erişmek için bir araç olarak görür ve güçlü ulusların, daha güçsüz ulusların yerine geçerek topraklarını genişletmeye hakkı olduğunu ileri sürer.

Faşizm; bu ideolojiyi bir dünya görüşü olarak benimseyen İtalyan öncü Benito Mussolini’nin 1922’de İtalya’da iktidara gelmesinin hemen peşinden, Mussolini iktidarı döneminde, İtalya’da resmi ideoloji olarak yürütülmüştür. Kısa müddet içerisinde genel manasıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını tasvir eder bir nitelemeye dönüşmüş ve nasyonal sosyalizm başta olmak üzere, anti-demokratik ve otoriter ideoloji ve yönetim sistemlerinin tamamına halk tarafından verilen genel bir isim halini almıştır.

Kavramın orijini Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin isimi olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı sembol daha sonraları Fransız Devrimi esnasında Aydınlanma manasında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Mevzubahis simge birtakım değişikliklerle 1926 senesinden itibaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü manası, başka bir deyişle devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.

Faşizm, baskıcı rejimleri tanımlamak için kullanılan genel bir terim olmadan önce, asıl olarak İtalyan milliyetçiliğini temsil eden bir ideoloji olarak ortaya atılmıştır. Ancak kendisiyle eş vakitli olarak ortaya çıkan nasyonal sosyalizm ve falanjizm gibi akımlar da emel ve uygulamalar itibariyle bir İtalyan ideolojisi olan faşizme yakın oldukları için faşizme bağlı politik hareketler olarak tanınmışlardır. Aşırı milliyetçi ve anti-komünist bir hareketin İtalya dışında “faşist” olarak nitelenmesinin ilk örneği Avusturya’da görülmüştür. Avusturyalı anti-komünist aşırı milliyetçilerin ideolojisi Avusturya faşizmi (Austrofaschismus) olarak isimlendirilmiştir. Bu arada, Almanya’da komünistler, nasyonal sosyalistleri kendi propagandaları uyarınca “faşistler” (faschisten) olarak isimlendirmişlerdi.

Bir rejimin faşist olarak nitelendirilebilmesi için, o rejimin ideolojisinin milliyetçi olması ve milletin varlık ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutması gereklidir. Türkiye’de şu söylenebilmiştir “bu milletin efendisi Türklerdir, Kürtlerin ancak kölelik hakkı vardır.”

Faşist yönetimlerin başa geçmesi Almanya ve İtalya’da demokratik yollarla gerçekleşmişken, İspanya’da ise iç savaş neticesinde gerçekleşmiştir. Tarihe baskıcı rejimler olarak geçen bu yönetimler, mevcut oldukları ülke halkının çoğu tarafından, özellikle de Almanya’da desteklenmişlerdir. 1922’de Benito Mussolini İtalya kralı tarafından başbakan olarak atanmış, 1924 seçimleri neticeninde ise % 61.3 rey alarak Faşist Parti’nin iktidarda kalması netleşmiştir. Almanya’da 1933’te yapılan demokratik seçimlerin neticeninde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi % 43.9 oy alarak iktidara gelmiş, Adolf Hitler başbakan olmuştur.

Faşistlerin evrensel ortaklıkları

Elbette her toplumda kendine özgü faşist hareketlerin ortaya çıkması, bu hareketlerin ortak özellikleri olduğu gerçeğini dışlamaz.

Faşistler her yerde milliyetçi sloganları, ırkçı sembolleri, şarkıları, marşları kullanır. Gerekli, gereksiz her yerde bayraklar görülür. Kamusal alanlar ve hatta elbiselere bile bayrak sembolleri yapıştırılır. Kitle gösterilerinde bayraklarla resmi geçitler yapılır. Faşistler her zaman insan haklarını hor görür ve insanı değil soyut olan devleti yüceltir. Toplumu birleştirici amaçla kendine düşmanlar belirler. Farklı ırkları, etnik ve dini azınlıkları, liberalleri, işçileri, solcuları, komünistleri düşman ilan eder. En kötü ekonomik koşullarda bile orduya ayrılan mali pay hep birincildir. Askerlik kutsallaştırılır. Şehit edebiyatı ön plana çıkarılır.

Faşist iktidarda azgın bir cinsiyetçilik vardır. Kadın aşağılanır ve erkek sürekli yüceltilir. Kadın bir insan üretme aracı olarak görülür. Boşanma, kürtaj, eşcinsellik ve evlilik dışı ilişkiler baskı altına alınır. Erdoğan’ın “en az üç, dört daha iyi” diye kadınlara ısmarladığı çocuk yapın deyişi niyeti açık etmiyor mu?

Devlet klasik ailenin en önemli koruyucusu olarak öne çıkar. Ailede erkeğin diktatörlüğü esastır, tıpkı büyük aile olan devlette olduğu gibi.

Faşist hükümet medyayı kontrol altına alır ve sansürü savunmayı ilke haline getirir. Faşizm de ulusal güvenlik takıntısı, dış ve iç düşman takıntısı toplumda korkuyu motive edici bir araç olarak kullanılır. Faşist yönetimde suç ve ceza takıntısı vardır. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri tek elde toplanır. Güvenlik güçlerine sınırsız yetki verilir. Ülkede adeta bir polis devleti vardır artık.

AKP iktidarı yukarda saydığımız tüm özellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Hatta Kürdistan’da yürüttüğü savaşta işlediği suçlardan yargılanmasınlar diye polis ve asker hakkında soruşturma açma yetkisini mülkü amirlerin, bakanların, başbakanın ve hatta bazı durumlarda cumhurbaşkanının iznine bağlayan yasa çıkarmaktadır. Yine faşizmde yaygın hemşericilik, akraba ilişkisi ve yolsuzluk vardır. Yine geçtiğimiz günlerde MİT’e ülke dışında da operasyon yapma yetkisi yasalaştırılarak ve tüm MİT mensupları da yasal güvenceye kavuşturularak istedikleri gibi suç işleyebilir hale getirilmiştir.

Faşist hareketler genellikle bir grup akraba veya dost tarafından yönetilir. AKP’de damatlar, kızlar, eşler, yakın akrabalar bolca bulunmaktadır. Faşist hareket iktidara gelince önemli pozisyonlara birbirlerini korumak içgüdüsüyle, yakın dostlarını ve akrabalarını önemli mevkilere tayin ederler.

Faşizmde toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de iktidarın dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorlanır. Hakim görüşe zıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece hakim düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların ne kadarının somut olarak uygulamaya geçirildiğiyle doğru orantılıdır.

Okuyucuyu Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan bu yana yürütülen tek tip toplum yaratma ideolojisi olan Kemalizm’i ve bugünkü savunucularına ait düşünceleri göz önüne getirmeye davet ediyorum. Türk Güneş Dil Teorisi, Turancılık, devrim adı altında dayatılan tek kıyafet, okullarda öğrencilere askeri üniforma gibi resmi kıyafet ve benzeri uygulamaların ne anlama geldiğini anlamaya çağırıyorum.

Faşizmde devleti yöneten grubun başında bir lider vardır. Liderin kararı en yüksektir ve genellikle yetkileri bir terör ve propaganda sistemi ile desteklenmektedir.

Yukarda sıraladığımız tanımlamaların ışığında şimdi Erdoğan diktasına gelelim. Erdoğan 14 yıllık iktidarı döneminin sonuna geldiğini görmektedir ve bu yüzden dün ortadan kaldırmak istedikleriyle bugün ittifak etmektedir. Erdoğan dışarda ve içerde yıpranan prestijini korumak ve iktidarda yapabildiği kadar kalmak için binlerce insanın yaşamını yitireceği bir iç savaşı göze almış bulunmaktadır. Çünkü Erdoğan için tüm despotların yaşadığı, ya iktidar ya da korkunç yok oluş dışında bir seçenek kalmamıştır. Erdoğan düne kadar emrinde çalıştığı güçlerin kendi ipini çekmeye karar verdiğini biliyor. Kendini kurtarmanın yolu olarak sokakları kan gölüne çevirme, kaos ortamını çare olarak görüyor. Şiddetin dozunu arttırdıkça herkesin önünde secdeye yatacağını sanıyor.

Nitekim Erdoğan 7 Haziran seçimlerinden sonra yarattığı kaos ortamının iktidar getirdiğini görerek, bir kez daha denemekten çekinmeyecektir.

Erdoğan, Türkiye içinde ve yurt dışında karanlık eylemler yaptırmak amacıyla bir tür özel ordu kurdu. Kanlı eylemler planlanıyor. Tüm cinayet şebekeleri yasal güvence altına alınarak cinayet işlemeleri özendiriliyor. Yine özel güvenlik şirketleri ismi altında mafyavari paralı özel ordular kurmanın yolu açılıyor. Kanlı planlar ise bunlar eliyle uygulanacaktır.

Medyadaki bazı tetikçiler de bu plana dahil edilmiştir. Bu tetikçiler yapılacaklara kılıf hazırlama işi verilmiştir. Erdoğan orta yerde Yüksek Yargı ve Genelkurmay Başkanı ile dolaşarak ‘Güç bende’ mesajı veriyor. Bu aslında gücü kaybettiğinin göstergesidir.

Şunu açıkça belirtelim ki; eğer bu gideşe dur diyecek ortak bir direnme cephesi kurup direnişe geçemezsek, öz savunmamızı hazırlayamazsak; geçmişte Yeşil’ler, Ogün Smast’lar eliyle işlenen cinayetlerin benzerleri toplumsal korku yaratmak amacıyla işelenecek sokak ortalarında, güpegündüz kanlı eylemler yapılacaktır. Belki de topluma yön veren, ölümü belli kesimlerde büyük korkuya neden olacak insanlar, kim vurduya gidecektir.

Korkuyla ve parayla kontrol altına alınmış olan medya aracılığıyla toplumun ilgisi farklı noktalara çekilip hedef şaşırtılacaktır. Kontrol edilemeyen medyaya müdahale edilecek. İnternet ve sosyal medya bir şalterle kapatılacaktır.

Bütün bunları yapan ve daha kötüsünü de yapmaya çalışan bir narsistin adını koymak gerekmiyor mu? Bu adam kimdir? Ne yapmak istiyor? Sorularını sormak gerekmiyor mu?

Bugün ülkenin doğusunu yerle bir eden, milyonları göçe zorlayan, ülkenin demografik coğrafyasını değiştiren, sürekli iktidarda kalmak için tüm yol ve yöntemleri kullanmak için yasalar çıkaran, kiralık katil ordusu kuran bu iktidarın adı faşizm değilse nedir?

Bugün Kürt halkına karşı zamana yayılmış bir soykırım uygulayan, Sri Lanka Modelini de zamana yayarak Kürt Özgürlük Hareketini yok ederek Kürt toplumunu öncüsüz bırakmaya çalışan Erdoğan diktası faşisttir. Önü kesilemezse bu faşizmi de derinleştirecektir.

AKP-IŞİD yasak aşkının meyvaları

Ali Ergin Demirhan Sendika.org’daki yazısında gündemi değerlendirdi. Demirhan AKP-IŞİD Aşkının Meyvaları başlığıyla dünden bugüne yapılan katlşamları hatırlattı.

 

Mektuplarda hangi sözcüklerin kullanıldığının, resmi açıklamada hangi örgütün kınandığının önemi yok artık. Yasak aşk meyvalarını verdi. Kanlı ziyafet başladı

28 Haziran Atatürk Havalimanı Katliamı’nın IŞİD tarafından gerçekleştirildiği ve siyasi sorumluluğun da kendi yurttaşlarının güvenliğini sağlayamamanın ötesinde, akıldışı Suriye politikası ile Türkiye’yi IŞİD’in eylem ve örgütlenme sahası haline getirmesiyle AKP iktidarında olduğu hemen hemen genel bir kabul. Bu konuda birbirimizi ikna etmek için çok da zorlamaya gerek yok. İkna olabilecekler çoktan oldu, ötekiler ise asla ikna olmamaya ant içmişler.

Bu yazının amacı, Kilis ile birlikte cihatçıların iki soluk borusundan birini oluşturan Hatay’da 5 aydır saha gözlemleri ve özel görüşmelerle sürdürülen bir raporlama çalışmasına dayanarak, AKP-IŞİD yasak aşkına ilişkin, hakkıyla üzerinde durulmamış somut birkaç bulguyu paylaşmak.

İşin özetini başta paylaşalım: IŞİD sınır bölgelerini çift yönlü bir geçiş hattı olarak kullanma, Türk nüfus içinde örgütlenme, kendi amblemleri ile açık varlık gösterme noktasında şaşırtıcı bir serbestlikle hareket edebiliyor. Diğer örgütlere nasip olmayan bir dokunulmazlık zırhı ile korunuyor.

Bir aşk-nefret ilişkisi

AKP’nin hem IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona katılıp hem de IŞİD’e karşı savaşan cihatçı grupları desteklerken nasıl olup da IŞİD’i desteklediği sorusu bir itiraz olarak gündeme gelebiliyor. Ama bu bir yasak aşk. İdeolojik bir birlik, bir aşk-nefret ilişkisi var. İlla bir çelişki varsa o da AKP’nin IŞİD’i desteklediğini iddia edenlerin değil bizatihi AKP’nin çelişkisidir.

AKP’nin (AKP, Tayyip Erdoğan anlamına gelir) gönlünde yatan daha doğrusu resmi söylemde sahiplendiği cihatçı örgütün IŞİD değil, yer yer IŞİD ile çatışmakta olan Nusra, Ahrar’uş Şam vb. diğer cihatçı örgütler olduğunu biliyoruz. Ancak AKP ile IŞİD solculara, Kürtlere, Esad’a ve Avrupa ülkelerine karşı ortak çıkarlara sahip.

AKP Esad’a, Kürtlere, solculara karşı savaşında aktif olarak desteklediği/kullandığı, Avrupa’ya yönelik saldırılarında yol verdiği IŞİD’e karşı zaaflıdır, gebedir, isteklerine kolayca karşı koyamaz, onun canını acıtamaz. Bu nedenle IŞİD’in örgütçüleri ve militanları yakalanır çok tutulmadan serbest bırakılır, zoraki tutuklanan silahlı saldırganlar “terör” suçundan yargılanmaz, polis operasyonları katliamları aydınlatmak değil delilleri karartmak üzere gerçekleşir, mümkünse militanların kaçmalarına izin verilir.

İşte bu yasak aşkın çıplak gözle görülebildiği yerlerden biri de sınır bölgesinde, Reyhanlı’da ve Geri Gönderme Merkezi’nde yaşananlarla birlikte Hatay’dır.

Hatay’da neler oluyor?

Hatay’da 15 Mart 2016 günü kentteki cihatçı varlığı ve bunun mülki amirliklerle ilişkisine dair bir basın açıklaması yapıldı: “Tanığız, öfkeliyiz, kaygılıyız. Bu kentte yeni katliamlara zemin hazırlanıyor.”

Halk Meclisleri/ Savaşa Karşı Yaşam Hakkı Meclisi’nin kamuoyuyla paylaştığı “Suriye Savaşının ve Türkiye’nin Suriye Politikasının Hatay Üzerindeki Etkileri” başlıklı bu ilk raporda, kentte sınır bölgelerinde yerel halk arasında IŞİD faaliyeti gözlemlendiği, kolluk güçlerince yakalanan yabancı IŞİD militanlarının ise gerekli hukuki kovuşturmalar yürütülmeden üçüncü ülkelere gönderildiği kaydediliyordu.

Raporun yayımlanmasının üzerinden bir hafta, Erdoğan’ın Brüksel’i “Terör gelir sizi de vurur” diye uyarmasının üzerinden üç gün geçtikten sonra, 22 Mart 2016’da, IŞİD Belçika’nın başkenti Brüksel’de büyük çaplı saldırılar düzenledi.

33 kişinin ölümü, 250 kişinin yaralanması ile sonuçlanan saldırıların faillerinden İbrahim el-Bakraoui, Tayyip Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi daha önce Antep’te Yabancı Terörist Savaşçı (YTS) olduğu tespitiyle yakalanmış, sonra da Avrupa’ya geri gönderilmişti.

Erdoğan, Belçikalı ve Hollandalı yetkililerin uyarıldığını söylerken; Belçikalı makamlar bir uyarı geldiğini, kendilerinin uyarıyı değerlendirme noktasında yetersiz kaldıklarını ancak Türkiye’nin bildiriminin de geç yapıldığını; Hollandalı makamlar ise Türkiye’nin Bakraoui’nin iade nedenini tam olarak belirtmediğini ve gerekli prosedürü uygulamadığını kaydetti.

Yaşananlar, katliamdan bir hafta önce yayımlanan raporda belirtilen, Hatay-Suriye sınırında yakalanan IŞİD militanlarının gerekli hukuki süreç işletilmeden Hatay Valiliği kontrolündeki Geri Gönderme Merkezleri üzerinden Avrupa dahil üçüncü ülkelere transfer edildiği ve bu merkezlerdeki işleyişin uluslararası boyutta bir güvenlik tehdidi yarattığı şeklindeki tespit ve uyarıların haklılığını ortaya koyuyordu.

Valilikler ağırlar, MİT transfer eder

Hatay’ın Antakya ilçesine bağlı Büyükdalyan Mahallesi’nde bulunan Sabancı Kız Öğrenci Yurdu’nun hemen yanında yer alan Ticaret Borsası Erkek Öğrenci Yurdu binası, “dayanıksız ve kullanılamaz” olduğu gerekçesi ile 2015-2016 öğretim döneminde Kredi Yurtlar Kurumu tarafından öğrenci kullanımına kapatıldı. Ancak Hatay Valiliği, bu binayı Geri Gönderme Merkezi olarak kullanmaları için Hatay Göç İdaresi Müdürlüğü’ne tahsis etti.

Tatmin edici bir açıklama yapılmaması, yurt tabelasının Nisan 2016’ya kadar değiştirilmemesi ve yeni bir tabela asılmaması, bina etrafının yükseltilen duvarlar ve tel örgülerle, camlarının da film şeritleriyle kapatılması nedeniyle eski yurt binası sürekli bir şüphe ve tedirginlik kaynağı oldu.

15 Mart 2016 tarihli ilk raporda bu duruma dikkat çekilmiş, ayrıca şu bilgiye yer verilmişti: “İsminin açıklanmasını istemeyen yerel bir kaynaktan aldığımız bilgiye göre, Geri Gönderme Merkezi’nde IŞİD militanları da bulunmakta ve bunlar Ukrayna, Ürdün, Malezya gibi üçüncü ülkelere transfer edilmektedir.”

17 Mart 2016’ta Sputnik Türkiye’de rapora ilişkin yayımlanan röportajımızda ise yine kaynağımızın aktardığı bilgilere dayanarak, Geri Gönderme Merkezi’nde “geçici koruma kimlik belgesi” bulunmadığı tespit edilen “kaçak” sığınmacıların yanı sıra kente kaçak giriş yaptığı tespit edilen yabancı uyruklu cihatçıların da bulunduğunu, Yabancı Terörist Savaşçı diye adlandırılan bu cihatçıların hangi örgütle bağlantılı oldukları bilinmesine rağmen bu kişilerin hukuki bir kovuşturmaya tabi tutulmadan “sorunu bir başka ülkeye ihraç edecek şekilde” üçüncü ülkelere gönderildiğini belirtmiştik.

IŞİD militanı transferine ilişkin tespitler Brüksel Katliamı ile doğrulandı

22 Mart 2016 günü, Belçika’nın başkenti Brüksel’de IŞİD tarafından büyük çaplı saldırılar düzenlendi. 33 kişinin ölümü, 250 kişinin yaralanması ile sonuçlanan saldırıların faillerinden İbrahim el-Bakraoui’nin, Hatay’da Geri Gönderme Merkezi’nde gerçekleştiğini belirttiğimiz işleyişle aynı biçimde, Haziran 2015’te Antep’ten Hollanda’ya gönderildiği açığa çıktı.

Tayyip Erdoğan, saldırının ertesi günü Ankara’da görüştüğü Romanya Cumhurbaşkanı Klaus İohannis ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Brüksel’de saldırı düzenleyenlerden birinin, Türkiye tarafından Haziran 2015’te Antep’te yakalanıp sınır dışı edildiğini söyledi. “Bu durumu 14 Temmuz 2015’te nota ile Belçika’ya ilettik. Belçikalılar adı geçeni serbest bırakmıştır” diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu kişinin yabancı terörist savaşçı olduğu şeklindeki uyarımıza rağmen, Belçika terörizmle ilişkisini tespit edememiştir. Burada Hollanda da söz konusudur. Kendi isteği üzerine Hollanda’ya da iade etmişiz ve nota ile oraya bildirilmiştir.”

Belçika’nın üst düzey makamları, İçişleri Bakanı Jan Jambon’un ve Adalet Bakanı Koen Geens’in istifalarını sunmalarında da görüldüğü gibi olaydaki ihmallerini kabul etmekle birlikte, ihmalin hem Belçika’yı hem de Türkiye’yi kapsayan iki taraflı bir ihmal olduğunu belirtti.

Geens “Türkiye’den bilgi yeterince erken gelmedi” dedi ve aynı geç davranma hatasının kendileri için de söz konusu olduğunu belirtti. Hollanda Adalet Bakanı Ard van der Steur ise Ankara’nın Hollanda’ya gönderdiği 14 Temmuz 2015 tarihli mektubun içeriğini kamuoyuyla paylaştı ve mektupta Belçika vatandaşı El-Bakraoui’nin Pegasus havayolları ile Amsterdam’a gönderildiğinin yazıldığını fakat El-Bakraoui’nin neden geri gönderildiğinin belirtilmediğini açıkladı.

Belçika’nın ihmali, Türkiye’nin YTS diye kodladığı cihatçıları herhangi bir hukuki kovuşturma yürütmeden ve uluslararası muhataplara zamanında ve gerekli bilgilendirmeyi yapmadan geri gönderdiği gerçeğini değiştirmiyor. Kaynağımızın ve Hollanda Adalet Bakanı’nın söyledikleri örtüşüyor. Türkiye bu kişileri, YTS olduklarını bilerek, ancak haklarından bir hukuki kovuşturma yürütmeyerek ve bu kişilerin YTS olduğu bilgisini saklı tutarak kendi ülkelerine ya da üçüncü ülkelere gönderiyor, hatta kimi zaman da Türkiye’ye tutuyor.

Tayyip Erdoğan, Belçika’yı ve Hollanda’yı suçlayan açıklamasında, aslında cihatçılara destek ve Suriye yönetiminin devrilmesi odaklı dış politika önceliğiyle hareket eden kendi iktidarının ceza hukukunu ve evrensel hukuku hiçe saydığı bir uygulamayı itiraf etmiş oldu.

Çeçenler Ukrayna’ya, Doğu Türkistanlılar Kayseri’ye

İçişleri Bakanlığı bünyesinde görev yapan C.T., rapor çalışması kapsamında yaptığımız görüşmede müstear ad kullanılması kaydıyla Geri Gönderme Merkezi’nde yaşananlara dair sorularımızı yanıtlamayı kabul etmişti.

Hatay’daki sığınmacılara ve cihatçılara yönelik politikanın anlık değiştiğini vurgulayan C.T., Suriyeli sığınmacıların gerçek bir güvenceden yoksun olduğunu, IŞİD militanlarının ve diğer cihatçı grupların ise genel olarak fiili bir dokunulmazlık ile korunduğunu söylemişti.

“Bir IŞİD üyesi yakalandığında, kolluk gücü bunu bilmesine ve şahsı YTS olarak adlandırmasına rağmen hukuki kovuşturma başlatılmıyor. Yani YTS olarak geliyor ama belgeleme yok, ana hedef bunlardan kurtulmak, başa bela olmayacak şekilde sınırdışı etmek.”

“Yakalanan IŞİD’li biliniyor, ülkesine ya da itiraz ederse üçüncü bir ülkeye geri gönderiliyor. YTS’lerin ülkelerine geri gönderilmesi riskli ise, mesela Rusya’dan geliyorsa bir başka ülkeye geri gönderiyor. Rusya Federasyonu vatandaşı cihatçılar, mesela Çeçenler çoğunlukla Ukrayna’ya gönderiliyor. Ukrayna dışında, kimileri de Malezya ve Ürdün’e gönderiliyor.”

“Anlık değişen politikalar var. Adamlara ne yapılacağı sabit değil. Ya kendi ülkesine, ya Suriye’ye, ya da üçüncü bir ülkeye gönderilmesi… Hatta kimisine imza karışılığı denetimli serbestlik verilmesi söz konusu olabiliyor.”

MİT kontrolünde

YTS’lerin transferinin fiilen MİT kontrolünde gerçekleştiğine, bu işlemlerin talimatının mülki amirlik tarafından değil doğrudan MİT tarafından verildiğine dikkat çeken C.T., Çin vatandaşı Doğu Türkistanlı cihatçıların ise TC kimliği verilerek Kayseri’ye gönderildiğini ifade etmişti.

C.T. , devlet tarafından korunan bu şahısların Türkiye içinde bir başka kente, ülke dışına belirli anlaşma doğrultusunda mı gönderildiği konusunda ise bilgi vermemişti.

Yerli IŞİD’e hazır mıyız?

19 Haziran günü Hatay’da milletvekillerinin, belediye başkanlarının, muhtarların, kanaat önderlerinin, siyasi parti ve kitle örgütü temsilcilerinin ve konunun ilgilisi bazı gazetecilerin katılımıyla bir toplantı düzenlendi.

İkinci rapor çalışmasındaki bulguların paylaşıldığı bu toplantıda üçüncü raporda da yer alacak bir dizi sunum yapıldı. IŞİD militanlarına yönelik dokunulmazlık uygulamasının sürdüğü, Suriyeli nüfus içinde Nusra örgütlülüğünün öne çıktığı, Reyhanlı’nın sınır köylerinde yerli halk arasında ise IŞİD’in örgütlü olduğu (IŞİD’in gümrük sorumlusu olduğu belirtilen İlhami Balı Hatay Reyhanlı nüfusuna kayıtlı), ilçedeki gençlerin Suriye’de IŞİD saflarında savaşa katılıp geldiği, yerli IŞİD’li militan sayısının yüzlerle ifade edildiği, IŞİD saflarında savaşırken ölenler için taziye çadırları kurulduğu belirtildi.

Siyasetçisinden gazetecisine geniş bir topluluğun anlaşılmaz bir kibirle “zaten biliyoruz bunları, her şey söylendi” diyerek üzerine gitmekten imtina ettiği ancak pek de hakim olmadığı büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu tehlike, Tayyip Erdoğan’ın özür dilemesiyle, dış politika değiştirmesiyle ortadan kalkacak bir şey değil.

Mektuplarda hangi sözcüklerin kullanıldığının, resmi açıklamada hangi örgütün kınandığının önemi yok artık.

Yasak aşk meyvalarını verdi. Kanlı ziyafet başladı.

Buna karşı nasıl mücadele edileceği mi? Evvela kibri bir kenara koyup, cahilliğimizin farkına varıp neyle karşı karşıya olduğumuzu öğreneceğiz.

Madımak Katliamında hayatını kaybedenler anılıyor

Emmerich Alevi Kültür Merkezi, Madımak Katliamında hayatını kaybedenleri anmak için bir araya Avrupa’da bir panel düzenliyor. 2 Temmuz’da gerçekleşecek panelde ayrıca müzik dinletisi de yer alacak.

Emmerich Alevi Kültür Merkezi Sivas Katliamında hayatını kaybedenler için bir anma gecesi düzenleyecek. 2 Temmuz saat 18:00’de yapılacak gecede konuşmacılar Prf. Dr. Handan Aksünger, gazeteci yazar Şükrü Yıldız, Gazeteci Serdar Gür katılırken müzik dinletisinde ise Aşık Fedai, Kenan Batman yer alacak.

Dedericher Str  4 de gerçekleşecek anma gecesinde Sivas Madımak katliamında hayatını kaybedenler bir kez daha hatırlatılacak.

Alevinet.com

Stuttgart’ta Maraş için dayanışma gecesi

Stuttgart’ta Maraş için dayanışma gecesi 3 Temmuz saat 13:00’de pek çok sanatçı ve konuşmacının katılımıyla gerçekleşecek.  Maraş’ıma Dokunma adıyla yapılacak gece de “Maraş Girişimi ile Dayanışma Gecesi” adıyla da büyük bir çağrı yapıldı.

 

Maraş Girişimi ile dayanışma gecesi 3 Temmuz’da Stuttgart Ulmer Strabe 241’de yapılacak. Saat 13:00’de yapılacak gecede Sanatçılar, Ozan Emekçi, Cemo Doğan, Rojda Lamekan, Fırat İmriza, Ali Matur, Ozan Merdo, Hasan Yıldız, Raşo Ali, Zeynep Enhas, Gökhan Büyüktaş, Garip Nurhak, Sidar Engizek, Grup Mozaik, Grup Yardıl, Grup Nergiz, Ergül Şair katılırken konuşmacılar ise, Maraş Grişimi Eşsözcüsü Elif Sonzamancı, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Maraş Girişimi Stuttgart Safiye İşcan, Araştırmacı yazar Aziz Tunç, HDP Van Milletvekili Tuğba Hezer, Nav-DEM Eşbaşkanı Fatoş Gösungur, FEDA temsilcisi Mustafa Deprem katılacak.

Sunucluğunu Solmaz Nurhak ve Mustafa Sakız’ın yaptığı gecede Folklör Gösterisi de yer alacak. Çok sayıda kişinin katılacağı gecede Maraş Terolar’la dayanışmaya, AFAD kamp yapımına karşı birlik olmaya çağrı yapılacak.

3 Temmuz’da Stuttgart’ta yapılacak geceye Avrupa’dan büyük katılım bekleniyor…

Alevinet.com

AYM üyesi Sivas katliamı sanıklarının avukatı!

Zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle kapanan ve AYM’ye taşınan Sivas Katliamı davasına bakacak AYM üyesinin sanıkların avukatı olduğu ortaya çıktı. Sivas Katliamı davası, zaman aşımına uğraması sonrası Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşındı.

Anayasa Mahkemesi üyesi hakim Celal Mümtaz Akıncı’nın dava sanıklarının avukatı olduğu ortaya çıktı.

Katliamda yaşamını yitiren şair Metin Altıok’un kızı CHP İzmir milletvekili Zeynep Altıok, Sivas Katliamı davasına bakacak AYM üyesinin sanık avukatı olduğunu duyurdu.

Altıok, Twitter hesabından “Skandal! Sivas Davası zaman aşımı kararı anayasa mahkemesinde. Anayasa mahkemesi üyesi Celal Mümtaz Akıncı sanık avukatı!” dedi.

Çavkaniya Du Şaşitiyên Nav û Deng

0
  1. “Di nav Alawiyan de 7 hozanên mezin hene.”
  2. “Rastîhatina Kurdê kirêt û Mihemed.”

 

Nizanim kîjan zimanî lê gotinek heye: “Dînekî kevirek avet bîrê / 40 baqilan nikarî derbixe.” Ev herdu gotinên şaş jî wisa ne. Ew dîn kî bûn? Ezê li ser wan binivîsînim…

Şaşitiyê Yekemîn

“Di nav Alawiyan de 7 hozanên mezin hene.”

Di dîroka Alawîtiyê de gotinekê wek “7 hozanên mezin” tune ye. Cemalettin Ulusoy di salên 1940an de ev tespîta xwe nivîsand û mezinên me kategorîze kir.

Li gorî Ulusoy hozanên mezin yê Alawiyan ev bûn: “Şah Îsmaîl (Hatayî), Pîr Sultan Abdal, Kul Hîmmet, Yemînî, Vîranî, Nesîmî û Fûzûlî.”

Berî Ulusal di nav Alawiyan de ev kategorî tunebû. Alawiyan teoriya Ulusal qebul nekirin. Ji ber çi? Wisa bersiv dan: “Ev hozanên me mezin in yê din namezin in?”

Balkeşê… Di nav kategoriya Ulusoy de Yunus Emre û Baba Tahirê Uryan tune ye. Alawîtî baweriyekê bi wêje û helbestê ve giredayiyê. Gelek hozanên mezin derxistin. Ji bo ve yekê jî kategorî şaş e.

Şaşitiya Dûyemîn

Dîrokzan Kemal Mazhar Ahmed di ciwantiya xwe de rojnameyên kevin yê Kurdan lêkolîn dike.

Nivîsekê rojnameya Pêşkewtinê (7ê Cotmehê 1920/Silemanî) bala wî dikşîne… Di vê nivîsê de ev şaşitî heye:

“Piştî belavbûna nav û dengê Pêxember Efendî, siltanê mezin yê Turkistanê Oğuzhan di nav Kurdan de Begdoz şand cem pêxember. Sifatê Begdoz kirêt bû. Dema ku pêxember wî dît xwe paş de kişand û pirskir:

‘Tu kî ye?’ Got ‘Ez Kurd im.’

Pêxember jî wisa got: ‘Ya Xweda qewmekê wisa bila sernekeve. Ger serketin yê cîhanê bilerzînin.’ Piştî ve duayê Kurdan dewlet û saltanat nedîtin.”

Mamoste Kemal Mazhar Ahmed di sala 1981an de kitebê xwe yê bi navê “Dîrok” de ev nivîs weşand û rexne kir. Rexneyê Mamoste jî wisa ye:

“Ev nivîs şaş e. Ji ber ku Îslam mîladî 639an de li Kurdistanê belav bû. Ev dîrok piştî Mihemed e û di dema Omer e. Îslam piştî salên dûr û dirêj çû Turkistanê.”

Madımak: Gün Tutuşur Canım Gece Tutuşur

Tarih 2 Temmuz 1993… Madımak katliamı üzerinden tam 23 yıl geçti. Ne adalet yerini buldu ne de acılar dindi… Ne olmuştu 1993’te! İnsanlığımızı mı kaybettik, vicdanlar mı köreldi. 93’te Sivas’ta ne olmuştu! Madımak öteli sarılmıştı, önce otel sonra insanlar tutuştu…
93 karanlık mıydı? 8 saat alevler karartmıştı içimizi… Korlar arttıkça karanlığa teslim olduk, korlar arttıkça kaybettik hayata dair ne varsa. Karanlıklar da aradık bir tutam ışık, semaha durduk yine de karanlıkların içinde…

İnsanlık o gün orada ölmüştü! Peki bugün? İnsanlığımızı, vicdanımızı yeniden diriltebilir miyiz?
“Yiğitlik midir emanet cana kıymak” diye başlayan şiirlere sığındık… 35 kişi diri diri yakıldı. Düşleri çalınan Koraylar, geleceği yangınla kül olan gençler, daha türkülerimiz vardı diyen ozanlar, daha güzel bir dünya için semaha duran umut insanları…

Festivale gitmek istemişlerdi

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’a giden, 1 Temmuz’da salonların dolup taştığı paneller düzenleyen, semah gösterileriyle kalabalıkları coşturan sanatçı ve aydınlar, 2 Temmuz günü MadımakOteli’nde alevlerin ortasında kaldılar. 33 aydın ve sanatçının, 2  otel görevlisinin de  hayatlarını kaybettikleri saatlerde, dışarıda birikmiş güruhun sloganları geliyordu… Ve 8 saat yangında beklediler.

Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000’e yaklaştı. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı sonrasında oteli ateşe verdiler. Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin,Ozan Türkyılmaz’ın bulunduğu 33 kişiyle 2 otel görevliis yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.

51 kişi kurtuldu

Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

İnsanlık ayıbıydı ya Sivas… Hiçbir kitap da yazmazdı elleri kolları bağlıyı yakmak. Yakıldı 35 kişi, aydın yazar, sanatçı, çocuk… Yakılmakla da kalmadılar yakanlar ödüllendirildi!

İnkar ve yalana devam ettiler

AKP’nin Sivas’la ilgili iddiası ise hiç bitmedi…  Sivas katliamının Ergenekon işi olduğu, Ergenekon’un PKK’yi ve bazı sol örgütleri taşeron olarak kullandığı yönünde ki iddiaları ortaya attı.  Onlara göre,Madımak Oteli’nin önünde toplanarak alevleri gördükçe tekbir getiren gericiler ağır tahrik altındaydı. Tıpkı o gün Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in, Başbakan olan Tansu Çiller’in iddia ettiği gibi. Ancak Sivas’ta olanlar unutulmadı. Kanıtlar ve tanıklar, katliamı aydınlattı.

Yargı süreci

Adalet Bakanlığı verilerine göre, Sivas olaylarına ilişkin 111 sanık hakkında dava açıldı. Hakkında dava açılan 79 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis ve süreli hapis cezaları ile cezalandırıldı. İki sanık hakkında kamu davası zamanaşımı nedeniyle düştü. 26 sanığın beraatına karar verildi. Cezaları kesinleşen sanıkların da aralarında bulunduğu 15 kişi ise hâlâ aranıyor. Cezaları kesinleşen ancak yurtdışına kaçan sanıklardan 9’u Almanya’da yaşıyor. Türkiye, Almanya’da yaşadığını tespit ettiği, sanıklar Murat Sonkur, Ömer Demir, Adem Ağbektaş, Mehmet Yılmaz, Sedat Yıldırım, Adem Bayrak, Vahit Kaynar, Eren Ceylan ve Ethem Ceylan’ın iadesini talep ediyor. Almanya sanıkların aldıkları ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını’ gerekçe göstererek talebi reddediyor. Alim Özhan, Hayrettin Yeğin, Süleyman Toksun, Harun Kavak, Metin Ceylan’ın nerde yaşadığı bilinmiyor.

Dava süreci bir yandan devam ederken yargı kararı bir utanca daha imza atmıştı.

Sivas zamanaşımna uğradı

Önce 2 Temmzu 2012’de anmaya gidenler polis saldırdı… 13 Mart 2012’de ise aileler bir acu haber daha aldı… Sivas davasına zamanaşımı kararı verildi. Böylece 5 firari sanık ceza almaktan kurtuldu.

Başbakan da hayırlı olsun demişti!

İlk açıklama Başbakan Erdoğan’dan gelmişti… Sivas davasında alınan zamanaşımı kararı için grup toplantısında yaptığı konuşmada “milletmiiz ve ülkemiz için hayırlı olsun” açıklamasında bulundu.

zamanaşımına iki gün kala HSYK başkan vekili İbrahim Okur “sona yaklaşıldı, bu saatten sonra Madımakiçin yapılabilecek bir şey yok” diyerek kararın önceden alındığını söyler gibiydi

Onları rüyamda görseydim

23 yıl geçti.. Henüz 12 yaşındaydı Koray, Ablası Menekşe ise 14 yaşında. Cesetleri bir birine sarılı bulundu. Hüsne Kaya iki evladını yangınlara vermişti… 1 Yıl sonra bir kızı oldu Kaya’nın adını Menekşecan koydu… Ancak onun acısı dinmedi…

“Hani hikayelerde vardır ya; deseler ki bana ‘hayatta ne istersin?’ İki şey isterim; biri kızım Menekşecan’ın mutlu olmasını; diğeri ise… Menekşe’m ile Koray’ımı rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı, ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; ‘bağırıyorum, gitmeyin ben sizin yanınıza geliyorum’ diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. ‘Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun’ diyorlar. Bilmiyorum ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o kadar çok istiyorum ki…” Böyle anlatıyor Hüsne Kaya…

Sonra o yangından kurtulanlar, kurtulup da bir daha Sivas’a gidemeyenler… Bir kibrit çaktığında yeniden Sivas’ı yaşayanlar…

23 Yıl… Dile Kolay -RIZA AYDOĞMUŞ-Yangından kurtulan

Madımak katliamı üzerinden tam 23 Yıl geçti… Hala hafızamızdan silemediğimiz o anları yaşayanlar kuşkusuz hiç unutmadı. Rıza Aydoğmuş yangında kurtulanlardan biriydi….

Yıllar önce anlatmıştı o yangından nasıl kurtulduğunu… Yeniden hatırlamak adına; Rıza Aydoğmuş anlatıyor:

23 Yıl… Dile Kolay -RIZA AYDOĞMUŞ-Yangından kurtulan

Semah dönen, türkü söyleyen, tiyatro oynayan,  oğullarımız, kızlarımız, ozanlarımız,yazarlarımız, bilim adamlarımız, Karikatürist, şair ve doktorumuz,, aydınlık yüzlü 33 güzel insanımız ve iki otel emekçisi can 2 Temmuz 1993 te Sivas’ta Madımak otelinde şeriatçı- yobaz güruh tarafından yakılarak, katledildiler. Ateş düştüğü yeri yaktı, dağladı. Yüreğinde insan sevgisi, evlat sevgisi, kardeş sevgisi, ana –baba sevgisi-saygısı olanların da yüreğine kor düştü.

             Devlet, bu katliama 8 saat boyunca polisi ve askeriyle seyirci kalıp, müdahale etmedi. Tek müdahale vardı; o da  Cumhurbaşkanı  S. Demirel’in “vatandaş ile polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatıydı. Oteli kuşatan ve içindeki insanları “Kahrolsun laiklik yaşasın şeriat” diyerek, “YAK ULA YAK” nidaları ve alkışlarla ateşe veren  vatandaşa(!) müdahale edilmemeliydi.

       Ve öyle oldu. Otel ateşe verildi. Aydınlar yandı. Katiller ve onları örgütleyenler, ortaçağ Roma’sında BRUNO’yu din adına ateşe atan papazların mutluluğuyla evlerine döndü…

              Sivas, Laik Cumhuriyetin temellerinin atıldığı bir kenttir. “Dinin emrinde bir devlet düzeni” kurmak isteyen şeriatcı organize güçler, insanlık tarihinin yüz karası bir katliama adım adım hazırlık yapmış ve  hazırlıkta belediyenin olanakları da kullanılmıştır. Belediye, valilikçe yapılan “Atatürk koşusu’na alternatif  “Hicret koşusu” organize etmiş,  bu koşuya çevre illerden sporcu adı altında dinci militanlar çağrılmış ve günlerce dinci vakıfların misafirhanelerinde ağırlanmış, yarış bittiği halde 2 Temmuz’a kadar da Sivas’tan ayrılmamışlardır.

              Yerel basın, günler öncesinden Pir Sultan Abdal ve adına düzenlenen etkinlik aleyhine  kışkırtıcı yayınlar yaparak, yöre halkının dini hassasiyetleri kasıtlı olarak  bu yayınlarla öne çıkarılıp, tepki örgütlenmesine gidilmiştir. Tüm bu alt yapı çalışmalarına bir de “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı cihada davet eden bir bildiri ev ve işyerlerine dağıtılmıştır. Şeriatçı bir kalkışma için Cuma günü ve Cuma namazı sonrası koşulların uygun zamanıydı ve öyle oldu.

          Cuma namazından topluca çıkan kalabalık, gerici militanların yönlendirmesiyle  Madımak otelini güpegündüz kuşatıp, saatlerce taşladı. Saldırganlar, otele atılacak taş bulmakta hiç zorlanmadılar; Zira, Refah Partili (milli görüşcü) belediye başkanlığı kaldırım yenileme gerekçesiyle birkaç kamyon kaldırım taşını otelin karşısındaki köşeye yığmıştı.

           Otelde mahsur kalanlar, başta ilin valisi olmak üzere ulaşabildikleri devlet yetkilileri ve siyaset adamlarından yardım istediler, “kurtarın bizi” dediler. Aldıkları yanıt, “sabredin, sizi kurtaracağız” veya “yakın il ve ilçelerden takviye kuvvet istedik, yoldalar, geliyorlar” şeklindeydi.

             Otel önü öğlen saatlerinden başlayarak, akşama doğru gittikçe kalabalıklaştı. Cumhuriyet ve laiklik karşıtı sloganlar susmak ve bitmek nedir bilmedi. Otel içindekiler, ön kapıdan çıkmanın riskine karşılık başka çıkışlar aradılar. Buldukları ilk yer, otel ile aynı aydınlığı paylaşan sırt sırta olan binaydı. Ama o binadakiler aydınlık denilen yere çıkanlara ağır küfür ve hakaret ederek “ nereden girdiyseniz oradan çıkın” diyerek, fiili saldırıda bulundular. (Meğer bu daire, BBP il binası imiş. Yangından önce çıkmak için tespit edilen bu yerden saldırı olmasa muhtemelen can kaybı olmadan oteli terketmek olanaklı olacaktı.)

      Otelin karşısına, belediyece getirilen birkaç kamyon taşın tamamı otele atıldı. Kırılmadık cam, çerçeve kalmadı. Perdeler, tüller lime lime oldu. Bir ara otel önündeki kalabalık başka yöne doğru yöneldi ve büyük tezahüratlarla geri döndüler. Karşıladıkları Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu imiş. Belediye başkanı, yanında belediye çalışanları eşliğinde otel önüne kurdukları mobil ses düzeninden kalabalığa “Gazanız mübarek ola” diye başladı söze. Başkan konuştukça kalabalık daha da coşuyor, tezahürat ve sloganlar birbirine karışıyordu.

  Gerici-yobaz güruh dağılmak şöyle dursun daha da kalabalıklaşıyor ve yaptıklarıyla daha da azgınlaşıyorlardı. Kaldırım taşı bitince, otelin karşısındaki binaların çatılarına çıkıp, kiremitleri söküp, otelin içine doğru attılar.

 Tüm bunların saatlerce sürüyor olmasına karşın, ortalıkta kayda değer sayı ve kararlılıkta güvenlik kuvveti yoktu. Otel önüne tek sıra barikat oluşturan karakol ve trafik polisi, atılan taşlar sonucu zaman zaman kaçıyor ve otelin önünde barikat diye bir şey kalmıyordu.

    Kalabalık, yine bir dalgalanma ile otele değil, ters yöne doğru sloganlarla hareketlendi. Makam aracı ile kalabalığın arkasına kadar gelen Tugay komutanını sloganlarla karşıladılar. “En büyük asker bizim asker, asker Bosna’ya” Generalin gelmesiyle otel içindekiler bir ara kurtulacakları umuduna kapıldılar; ama general, kalabalığı  yönlendirenler ile kısa bir görüşmenin ardından yine makam aracına binerek, alandan ayrıldı.

     Kentin meydan ve ana caddelerindeki elektrik direklerindeki hoparlörden “ Pir Sultan Abdal Şenlikleri iptal edilmiştir, halkımıza saygıyla duyurulur” anonsları duyuldu. Bu anons, kalabalığı iyice coşturdu / çılgınlaştırdı. Yine aynı hoparlörden “Pir Sultan Abdal heykeli kültür merkezinden söküldü, halkımıza saygıyla duyurulur” anonsu yükseldi.  Bir süre sonra da kalabalığı yararak otel önüne kadar belediyeye ait bir kamyon geldi. Kamyon kasasındaki ozanlar anıtı kalabalığın saldırgan müdahalesiyle otel önüne indirildi ve ellerine ne geçirdiler ise anıta vurarak parçaladılar.

    Kalabalık otele iyice yaklaştı ve aradaki polisler de çekildi.  Ön cepheden otelin içine ( kahvaltı salonuna ) girenler oldu. Ellerine ne geçti ise aşağıya fırlatıyorlar ve kalabalık ta izahı mümkün olmayan bir histeri ile alkışlıyor ve “daha daha” diyordu.  Otel içinde elektrikler kesildi ve her yer karanlık, göz gözü görmüyor. Otel dışından gelen yanık kokusu ile yangın akla geldi. Evet , dışarıda benzine batırdıkları paçavraları tutuşturup, otel içine  atıyorlardı. Bir anda alt kattaki lobinin  duvar lambrileri ve yerdeki halı döşemeler tutuştu… Simsiyah duman kapladı her yeri.

      Otel yanıyor; başta belediye çalışanları olmak üzere otel önündeki kalabalık  oteli yakanları alkışlarıyla ıslıklarıyla destekliyor, yüreklendiriyorlardı. Öğlen Cuma namazından çıkan kalabalık, üzerine üç namaz vakti geçmesine karşın otel önünden ayrılmamıştı.

     Otel yanıyor, alevler her yanı sarmış ve bir anda kiremitlere kadar ulaşmıştı. Artık, Y A N I Y O R DUK… 

    Telsizlerden otel içinde bekleşenlere duyurulan o ek kuvvetler ortalıkta hala yoktu. Zoraki otel önüne getirtilen itfaiye aracının hortumlarını da kesen şeriatcı militanlar, Madımak önünü Kerbela’ya dönüştürdüler. Alevleri söndürecek su yok, YANANLARIN UMUDU DA KALMAMIŞTI KURTULMAYA DAİR. KALDIYSA UTANMAK, UTANSIN O GÜN YANGINA SEYİRCİ KALANLAR…

 12 Yaşında bağlama çalmaya heves eden Koray KAYA, 70 Yaşındaki bilge araştırmacı yazar Asım BEZİRCİ  , Doktor- Şair Behçet AYSAN, Hasret GÜLTEKİN, Muhlis AKARSU, Muhibe AKARSU, Edibe Sulari AĞBABA, Asaf KOÇAK, Asuman SİVRİ, Yasemin SİVRİ, Huriye ÖZKAN, Yeşim ÖZKAN, Metin ALTIOK, Uğur KAYNAR, Belkıs ÇAKIR, Serkan DOĞAN, Ahmet ÖZYURT, Murat GÜNDÜZ, Serpil CANİK, İnci TÜRK, Muammer ÇİÇEK, Gülsün KARABABA, Sehergül ATEŞ, Handan METİN, Sait METİN, Mehmet ATAY, Gülender AKÇA, Carina CUANNA, Erdal AYRANCI, Nesimi ÇİMEN, Menekşe KAYA, Nurcan ŞAHİN, Özlem ŞAHİN …. Devletin denetimi ve gözetimi altında Şeriatçı güruh tarafından yakılarak katledildiler…

    Katliamı radyolar, Tv ler tüm ajanslar saatlerdir naklen haber yapıyorlardı.  Saldırgan güruha karşı polis ve askerin şefkati görülmeye değerdi. Cumhuriyet ve laiklik aleyhine saatlerce slogan atan, oteli ve  kültür merkezini taşlayan, harabeye çevirenlere karşı polisin jop’ları kılıfından çıkmadı. Yangının söndürülmesinden sonra içeridekilerin tahliyesi sırasında hızını alamayan katillerden Cafer ERÇAKMAK adlı belediye meclis üyesi, yangın merdiveninden inen Aziz NESİN’i aşağıya attı ve polisler bunu da seyretti.

    Başta o günün başbakanı ve bazı bakanları katliamı mazur göstermek için hep “tahrik var” dediler VE yazar Aziz NESİN’i hedef seçtiler. 12 yaşındaki Koray’ın katledilmesine tahrik gerekçe olabilir mi? Katliam sonrası katillere arka çıkan siyasiler yargılama seyrini de etkileyecek bir söylem tutturdular; TAHRİK.

      Polis, otel önünde gericilere gösterdiği ihtimamı sonrasında da sürdürdü. Katliama katılan veya katkı veren binlerce kişiden ancak yüzelli kadarını gözaltına alıp, olayın boyutlanmasını engelledi. Soruşturmalarda örgüt aranmadı. Sıradan, bir anlık öfke sonucu çıkmış bir olay olarak değerlendirildi. Bu anlayış, yargılamanın her aşamasında sürdürüldü.

     Katillere ilk yargılamada önce idam verildi ve Aziz NESİN’in tahriki var diyerek, ceza indirimine gitti. Tabii bu karar Yargıtayca  bozuldu. Yargılama yenilendi ve aynı şahıslara idam verildi sonra müebbete çevrildi, ayrıca bir gerekçeyle indirim yapılmadı.

     Katliamla sonuçlanan bu organizeyi yapan örgütler ve uzantıları araştırılıp, ortaya çıkarılmadı. Başta  belediye meclis üyesi Cafer ERÇAKMAK olmak üzere ele geçmeyen sanıklar hala serbest dolaşımlarını sürdürüyorlar. Hüküm giymiş bir çoğu da yurt dışına çıkmış veya çıkarılmış. Devletin Adalet bakanlığı lütfedip  iade talebinde bulunmuyor.

     Madımak katliamı ile analar babalar çocuksuz, çocuklar anasız babasız kaldı. Yürekler, yuvalar acıyla kavruldu. Katliam sonrası yaşananlar bu acıları daha da çoğalttı. Çocuğunun, kardeşinin, yoldaşının katlinin davasını izlemesine bile izin verilmedi. Duyduğu acı yetmezmiş gibi mahkeme önlerinde polis; anaları saçlarından tutup, yerlerde sürükledi.

 

     Katliamdan sonra zarar gören otel sahibine devlet tazminat ödeyip, o yerin yeniden otel olarak hizmete girmesi için ruhsat verdi. Otelin alt katı da et lokantası olarak düzenlendi. 35 insanın yakıldığı otelde müşteriler konaklıyor, alt katında da  kömür ızgarada et yiyorlardı. Bu duruma ve  verdiği acıya analar babalar, kardeşler, çocuklar ve insanım diyenler nasıl dayanabilirler?

İlkel kabile yaşamlarında bile olabilirliği tartışılır olan bu vahşi uygulama, bu çağda, Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşanıyor. Bu uygulamaya başta devlet ve yerel sivil toplum kuruluşları seyirci.

    Sivas Ticaret ve Sanayi odası başta olmak üzere kimi siyasi parti temsilcileri ve örgütler, 2 Temmuz anmalarına karşı çıkıyorlar. Rahatsız oluyorlarmış!, rencide oluyorlarmış, ticari hayat zarar görüyormuş. Olup bitmiş bir olayı belleklerde taze tutmanın yararı yokmuş. Unutalım, kapansın diyorlar.

      Anımsandığında utandırıyorsa, küçültüyorsa sizi, bunun çaresi unutmak veya unutturmak değil, o gerçekle yüzleşmekten geçer. Gerçekten bu yaranın ve acının kapanmasını istiyorsanız ve samimi iseniz, adım atma sırası sizde. İnsanlığın yüz karası katliamın acısı yetmezmiş gibi o mekanın et lokantası ve otel olarak hizmete girmesine seyirci kalmanız, acımızı çoğaltıyor…

 M A D I M A K   M Ü Z E     O L S U N…

Her yıl 2 Temmuz’larda ellerinde karanfil otel önüne gelen ve yitirdikleri can’ları ananlara tepki gösterip, o mekanın otel ve et lokantası olarak işletilmesine sessiz kalmak hangi insani değerle açıklanabilir?

         Bu acının dinmesinin, bu yaranın kabuk bağlamasının,  yüreklerdeki yangına su serpilmesinin ve bu utançtan kurtulmanın tek ve tartışmasız bir  yolu var; o da otel ve lokantanın faaliyetinin durdurulması ve müze olarak düzenlenmesidir . Bu adım mutlak atılmalıdır.  Şüphesiz bu adımı Devletin yanında, Sivas ve Sivas’lılar adına  her platformda söz alan ( başta sanayi- ticaret erbabı, yerel basın ve siyasiler),  kamuoyuna açıklama yapan kişi ve kurumlar atmalıdır. Bu haklı talebin, Sivas’ta ve ülkemizdeki barışa, kardeşliğe, birlikte yaşama kültürüne katkısı olacağı gerçeğini kabul etmeliler.

      Katliamın yapıldığı M A D I M A K  O T E L İ   M Ü Z E  O L S U N  ve bir daha insanlık suçu işlenmesin. İnsanları ve toplumları  düşüncelerinden dolayı ayırmanın, aşağılamanın ve hatta canlarına kastetmenin bir insanlık suçu olduğu belleklerde yer etsin. Farklı düşünme ve farklı inanmanın insanlık için bir kültür zenginliği olduğu gerçeği de  bilinerek, katiller lanetle, aydınlarımız sevgiyle anılsın.. 

   

    

         

Prof. Dr. Tayfun Atay: Onlar utanmıyorsa tarih onlardan utanacak

Serpil İlgün Evrensel gazetesinde pazartesi röortajlarında Tayfun Atay’la konuştu. İlgün Atay’la, İslamın sekülerleşmesi nasıl oluyor? Sekülerleşmenin ekonomi politiği ve kültürel alandaki yansımaları neler?, konuştu.

 

İstanbul Firüzağa’da bir plak dükkanındaki etkinliğin, “Ramazan’da içki içemezsiniz” diye basılarak içerdekilerin darbedilmesini, “milli hasasasiyetler”le açıklayan ve mağdurları değil saldıranları koruma refleksiyle olaya yaklaşan AKP cephesinde, haftanın en meydan okuyan açıklaması yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Gezi’nin yıldönümünde “Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nı inşa edeceğiz. Taksim’e de bir selatin cami yerleştireceğiz” diyen Erdoğan’ın tahrik edici açıklamaları, toplumun ayrıştırılması politikasına en irisinden bir tuğla daha koymuş oldu.

Popüler kültürün yanı sıra, AKP-İslam çalışmalarından da tanıdığımız Sosyal Antropolog Prof. Dr. Tayfun Atay, Firuzağa saldırısını dinin en çok tahribata, gözden düşürülmeye, zedelenmeye ve “zehirlenme”ye uğradığı, uğratıldığı bir dönemin en çıplak örneği olarak değerlendiriyor. Bununla birlikte AKP iktidarının tarihinin, aynı zamanda “Türkiye’de Müslümanlığın doludizgin sekülerleşmesinin tarihi” olduğunu savunuyor.

Dinin, muhafazakarlaşmanın bu denli altı çizilirken İslamın sekülerleşmesi nasıl oluyor? Sekülerleşmenin ekonomi politiği ve kültürel alandaki yansımaları nasıl karşımıza çıkıyor? Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Tayfun Atay yanıtladı.

Cumhurbaşkanı’nın olayın ‘oruç tutmayanlara saldırı olmadığı’ iddiasında bulunduğu Firüzağa’daki hadiseyle başlayalım. Albüm etkinliğinde alkol tüketildiği gerekçesiyle plak dükkanına yaşanan saldırı toplumun bir bölümündeki endişe ve gerginliği artırdı. Diğer yandan Türkiye’de oruç tutmayana saldırı ilk defa yaşanmıyor. Bu yıl ramazanda oruç gerekçeli saldırı ve tacizler, öncekilerden nasıl bir farklılık arz ediyor?
Doğru, bu eskiden de vardı. Şimdi ama şöyle bir farklılık arz ediyor; eskiden çevredeydi bu tip istenmedik olaylar, şimdi merkezde. Saldırılarla ilgili ilk hatırladığım hadise, 1987 yılında, Van’da bir üniversite öğrencisinin oruç tutmadığı için öldürülmesidir. Özal döneminin başlarında olduğumuz ve irtica tartışmalarının başladığı dönem. Biliyorsunuz, 12 Eylül darbesi Türkiye’de sol ve sosyalist hareketi ezmek için dini dalgakıran olarak kullandı ve Türk-İslam sentezi ideolojisini resmi ideoloji haline getirdi. Bugüne çıkan yol aslında o gün önü açılan bir yoldur.

Ramazanda oruç tutmayanların kendilerini rahatsız hissettiği, tedirgin hissettiği vakalar bugün merkezde. Çünkü bugün bir iktidar tüm Türkiye’de ve Türkiye’nin en seküler yaşam biçiminin süregeldiği alanlarında, mekanlarında yaşayan insanları cezalandırırcasına, onlara kin ve nefret kusarcasına, yıllardır ürettiği iktidar söylemiyle bugün kitleler nezdinde -tabi bunlara kitle bile demek belki çok hafif kalıyor- bir güruhun saldırısına zemin hazırlıyor.

-AKP yönetimi ve medyasının, saldırıyı ‘milletin hassasiyetlerine’ saygı duyulmamasının yol açtığı spontan bir olay olarak göstermeye çalışması ve Kabataş yalanına benzer gibi bir senaryo üretmeye çalışması neden?
Çünkü bir takım provokasyon iddiaları üzerinden toplumsal gerçeğin görünürlüğünü yok etmek istiyorlar. Birazcık sosyolojik duyarlılığı olan bir insan Gezi Parkı olaylarından bu yana ne olup bittiğini çok rahat görebilir.

Cihangir’deki hadise planlı da olsa, provokasyon da olsa bütün bunları yaratan bir toplumsal zemin var. Ve o toplumsal zemini hazırlamış, toplumu kutuplaştırmış, kültürel olarak iki parçaya ayırmış ve bu parçaları birbirine sadece yabancılaştırmamış, aynı zamanda düşmanlaştırmış bir siyasi iktidar var. Bu iktidar bir ümmet kavramı ortaya attı. Ümmet kavramını ortaya atarken Müslüman dünyaya sesleniyor ve oraya yönelik bir kardeşlik çağrısında bulunuyor ama bu bir sanal çağrı.

-Nasıl sanal?
Şöyle, biz biliyoruz ki, İslam dünyası kendi içinde pek çok ihtilaflarla yıllardır birbirini yiyor. Siz bir ümmet çağrısıyla dünyaya seslenirken aslında kendi ülkenizdeki hedef kitleniz olan dindar muhafazakarlara göz kırpıyorsunuz ve bu ülkenin “ümmet olarak” tanımladığınız kesiminin dışında kalanlarını düşmanlaştırıyorsunuz. Son derece somut bir yurttaşlık kardeşliğinde buluşturulabilecek bir Türkiye toplumu, ümmet retoriği üzerinden düşmanlaştırılıyor, şeytanlaştırıyor. Böyle bir tablodan bu tür olaylar, provokasyon olsa da olmasa da çıkar. Münferit olmayan olaylar da okuyoruz, bu eğer provokasyonsa ya da örgütlü bir eylemse, diğerleri nedir? Kaldı ki mesele bunun ne kadarının örgütlü olduğu meselesi değil, böyle bir eylem karşısında nasıl tavır aldığınız. O tavır da ortada; teşvik ediyor, rahatlatıyor.

Bu tabloda, “Bu ülkede AKP iktidarının tarihi, Türkiye İslâm’ının da ‘sekülerleşme’ tarihidir. AKP döneminde İslam-Müslümanlık hiç olmadığı kadar sekülerleşti” teziniz nereye oturuyor? ‘Hadi canım, tam aksi söz konusu değil mi’ diyecekler için, neye bakarak ‘Müslümanlık sekülerleşti’ diyorsunuz?
Sekülerleşme şu; bu görüntünün ötesinde dindar, muhafazakar yaşam sürdüren insanların dünyasına bir girelim. Orada hayatın nabzını tutalım, bakalım karşımıza neler çıkıyor? İstanbul’un en muhafazakar bölgelerinden birinde yaşıyorum. Mesela Viaport Alışveriş Merkezine gidin. Başörtülü genç kızlar oruç tutmuyorlar, görüyoruz. Erkek arkadaşlarıyla gayet flört bir pozisyonda dolaşıyorlar. Bir Müslüman toplumda dinselliğin, dinsel duyunun en fazla yoğunlaştığı ay olan ramazanda bile biz son derece dünyevi ilişkiler içerisinde gündelik hayatını sürdüren insanların sadece seküler kesim değil, dindar muhafazakar kesimde de olduğunu görüyoruz. Mesela Kanal 7’de “Benimsin” adlı bir dizi var, ramazana özel kondu. Bir tür İslami Brezilya dizisi. İnanılmaz sahneler var. Birbirine aşkla, tutkuyla bakan insanlar Kuran eşliğinde birbirleriyle diyalog kuruyorlar. Öyle bir dizi ki, Kuran orada tamamen dünyevi zevke, kadın erkek ilişkilerinin o tutkulu haline araçsallaştırılmış. “Ne sekülerleşmesi hocam, tam tersi söz konusu” derken, yüzeydeki görüntü ve akış nedeniyle bana tepki gösteriyorsun. Ama bir de derinden akan sulara bak… Derinden akan sulara baktığımızda bu toplumun dindar muhafazakar kesiminde dini duyuyu hayatın içerisinde amaç değil, araç haline getirmiş bir pratiğin, bir davranış örüntüsünün hakim oluduğunu görüyoruz. Televizyonda izleyin mesela Nihat Hatipoğlu’nun programını. Kuran okunuyor, insanlar ellerinde cep telefonları, ekranda kendilerini izleyen yakınlarına kameradan el sallıyorlar sırıta sırıta. Şimdi burada nerede din? İslam ne oldu, Kuran ne oldu? Hani en kutsal ay ramazan?

-Hilmi Yavuz, tespitlerinize katılmakla birlikte ‘sekülerleşme’ kavramına şöyle bir itirazda bulundu; ‘Türkiye’de gördüğümüz bu tuhaf dünyevileşme durumu İslam’ı, kapitalizmi helalleştirme yoluyla seküler bir İslam’a dönüştürmekten ziyade, kuralsız, normsuz ve ölçüsüz bir lumpen İslamlaşmaya dönüştürmekten başka bir şey değildir…’ Ne dersiniz, böyle de tanımlanabilir mi?
Bu da söylenebilir. İslam’ın lümpenleşmesi, Kuran’ın lümpen bir kitlenin elinde oyuncak olması söylenebilir. Ben belki sosyolojik bir duyarlılıkla, kendimce bunu seküler akışın bir parçası olarak görüyorum. Ayrıca o seküler akış da her zaman yüceltilecek, sütten çıkmış ak kaşık sayılacak bir süreç değil. O seküler sürecin de olumlu ve olumsuz düşünebileceğimiz yönleri var. Hayatın akışı böyle zaten. Dolayısıyla böylesi bir sekülerleşmeden din uzak kalamıyor. Mesele dini toplumsal hayatın, ilişkilerin, gündelik hayat akışının içerisine insanları dinden soğutacak kadar yoğun bir biçimde sokmaya çalışan, dini toplumun sırtına bastırmaya çalışan bir siyasi iktidarın ortaya çıkardığı bir hezimet. Sadece demokrasi, sadece özgürlükler, sadece insan hakları adına bir hezimet değil. Din-i İslam adına da bir hezimet.

-‘İslâmi sekülerleşme’ tartışmasının önü kapandıkça ‘Selefiliğe iyice teslimiyet kaçınılmazlaşacak’ diyor ve ekliyorsunuz; ‘Seçenekler belli gibi: Ya sekülerleşmeye devam, ya Selefîleşmeye selâm!’ Sizce AKP açısından geldiğimiz nokta ikincisi mi?
Kategorik olarak buna “evet” diyebilirim ama bunu açmamız lazım. Çünkü, buradaki Selefilik çok ayağa düşürülmüş bir Selefilik.

-Nasıl?
Selefiliğin tarihine, işte İbni Teymiye’nin tepkisel olarak kendince bir takım bozulmalar karşısında uç tepki olarak, bir püritenleşme arayışı olarak ortaya çıkmasına; diğer yandan Muhammed Abdül Vahhap’ın Osmanlı’ya karşı Arap kabilelerini örgütlediği Vahabilik tarzı Selefiliğe baktığımız zaman bunların bile aslında bugünkü tablo karşısında yunmuş yıkınmış kaldığı söylenebilir. “Kategorik olarak evet” dedim çünkü AKP, Türkiye’de tarihsel olarak kendilerinin de içinden çıktığı İslami geleneği bir kenara bırakarak, özellikle 2010 sonrası süreçte bambaşka bir rotaya girdi. Seküler İslam umudu olarak işe başlayan AKP bugün bir Selefi İslam tedirginliğine tüm toplumu sokmuş durumda. Öte yandan da tabii ki Suriye meselesine çok doğrudan ve ağırlıklı şekilde müdahil olmak da bunda etkili oldu.Toplum buna tepki gösterecekti çünkü hem çok kozmopolit bir toplum, hem çok çeşitlilik gösteren bir toplum, daha önemlisi çok da melez bir toplum. Dini açıdan da, etnik açıdan da, yaşam biçimi açısından da melez. Dindar, içki içiyor ama ramazanda içki içmiyor. Şimdi bunu ne yapacaksın? Ya da sadece Cumalara gidiyor, akşam içki içiyor. Bir insanın yaşam biçimini kendi hayatında bile melezlediğinin göstergesi bu. Bu toplumu yeni bir kalıba dökmek, bir İslam mühendisliği yapmak istiyorsun kendince. Sonuçta toplumda huzuru bozuyorsun, kaygı yaratıyorsun. O kaygıyla toplumun yarıya yakını Gezi’de çığlık çığlığa kendini sokaklara atıyor ve sen diyorsun ki “bunlar provokasyon”, “dış güçlerin işi”, “darbe arayışı”, “üst akıl”… Bu bir rezalettir. Dillerinde ha bire “toplumun sosyolojisini okumak” lafı. Gezi’de toplumun sosyolojisini doğru okusaydı, onun seküler kimliğin bir çığlığı olduğunu görürdü, ama bunu görebilecek sosyolojik ehliyetleri yok.

-Bu bağlamda, Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta tam da Gezi’nin yıldönümünde, ‘Gezi Parkı’na kışla, Taksim’e de cami yapılacak’ açıklamasını nasıl okudunuz?
Bu kışkırtma bu siyasi pratiğin açmazı. Giderek tek adamlaşma sürecine de yol aldığımız için telaffuz etmekte hiçbir sakınca yok, Tayyip Erdoğan’ın açmazı. Çünkü çatışmacı bir pratikle iktidarda kalabileceğini gördü. Kendisini iktidarda tutacak bir kitle desteğine sahip ama geri kalan kitlenin de korku ve nefret karışımı bir duyguyla ona yaklaşımı söz konusu.

-Bu ne kadar sürdürülebilir?
İşte açmaz deme sebebim de o. Uzlaşarak, diyalog kurarak, bir arada yürütme imkanın olduğu noktadan çok uzaklaşıldı. Gezi olayları, sonrasında 17-25 Aralık’ta ortaya dökülüp saçılan rezaletler… Bütün bunlar üzerinden gelişen bir başka korku ve kaygı da var. Yani bir adamın korku ve kaygıları nedeniyle, bir toplum kendi içinde birbirine düşmanlaşmış halde şu yalan dünyayı sürdürmeye devam ediyor!

AKP’NİN ARDINA DÜŞMÜŞ İNSANLARI YOK SAYAMAYIZ
-Firüzağa saldırısı için ‘Gerçek Müslümanların hicap duyacağına inanıyorum’ diyorsunuz. Bu inancın izlerini nerelerde görebiliriz?
Çevremizden duyuyoruz. Tanıdığımız insanlar var, gidiyoruz konuşuyoruz. Zaten dikkat edin Beyoğlu Belediye Başkanı, Koreli esnafı makamına çağırdı. Bunu niye yaptı? Orada derinlerde yatan bir hicap yok mu? Hicap olmasın da, adına “Dünya aleme rezil olduk” diyelim. O da olmasın da, işte “Bütün her şey İslam’a, dindarlara mal ediliyor”, onu toparlama olsun. Sonuçta bu bir “Rezil olduk” duygusu. Herhalde dindar bir insan (dindarla dinbazı ayırt ediyorum), kendi dinini dünyanın gözünde böylesi bir duruma düşürmek istemez. Bundan hicap duyar. O çerçevede bunu söylüyorum tabii.

Benimki bir parça arzu edileni düşünme. O da düşünülebilir ama sonuçta bir taraftan da bu toplumda 80 milyon insan yaşamak zorundayız. Bu ülkenin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ardına düşmüş insanlarını da yok sayamayız. Onlar bizim için bir kenara itilemeyecek ve AKP’ye de ebediyen bırakılamayacak kadar önemli ve değerli insanlar. “Toplumumuz nasıl böyle oldu?” Hep bunu soruyoruz.

-Ne yanıt veriyorsunuz?
Bunu o kadar çok dinamik, etmen üzerinden konuşabiliriz ki. Alabildiğine hızlanmış prematüre bir modernleşme, köylülükten çıkış sürecinin tam söz konusu olamaması, yaşadığımız coğrafya, Ortadoğu, Kürt coğrafyasında yaşananlar, Alevilik meselesi… O kadar çok dinamik var ki. Pek çok yerde tekrarladığım bir savı, burada da tekrarlayayım; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet siyaseten kuruldu. Onun sosyolojik kurulumu 90 yıldır devam etmekte. Cumhuriyetin başlangıcındaki anlayış bugün başka yerde. Kemalist kadrolar, sonra Demokrat Parti, Adalet Partisi, ordu, ANAP, Özal, Erbakan… Bunlar, bu sosyolojik kurulum içinde bir şekilde toplumun öne ittiği unsurlar. Bu sorunlu bir kurulum işte. Bunu yaşıyoruz ve bunun bir parçasıyız. Dolayısıyla bu bizim toplumumuz ve AKP’ye oy veren insanlar üzerinden de düşünmek durumundayız. Onlar üzerinden düşünme yolunda bir iyi niyetli ifade, temenni benimkisi. Diyorum ki dindar bir kalp, ağır küfürlerle o insanlara tekme tokat girişen, “Hepinizi içerde yakarız” diyen o insanlara İslam adına, din adına sahip çıkmaz. Onlardan İslam adına, din adına utanır. Utanmıyorlarsa da tarih onlardan utanır!

BİR TARAFTAN FİNANS KAPİTALİN BİR PARÇASI OLACAKSIN, BUNUN ADINA DA İSLAMİ FİNANS DİYECEKSİN, İSLAMİ KOLA DİYECEKSİN
-Gezi, sonrasında 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet olayları, cemaate savaş ilan etme, Kürt sorununda yeniden savaşa dönme ya da Ensar Vakfı skandalı… Dindar muhafazakarlardan neden bu hadiselerden birine bile dişe dokunur bir ses/tepki gelmiyor? İslam ahlaklı olmayı, doğruluğu, çalıp çırpmamayı, barışı temel değer olarak inananların önüne koyuyorsa, dindar muhafazakar toplum neden “bu kadarda olmaz ki” demiyor?
Bunun bir nedeni birbirini sevmeyen iki ayrı toplumun ortaya çıkması. Tabii ki dediğin çok doğru ama işte ahlak da demek ki hangi hayatı yaşadığından bağımsız değerlendirilip işlerliğe sokulabilecek bir insani duyarlılık olamıyor. Yani “çalıyor ama bizden!” Ya da şu; “Tamam, böyle bir ahlaksızlık var ama bunu bütün dindarlara genellemeye çalışıyorlar ve bizi tekrar eski günlere döndürmek istiyorlar. Biz yine eskiye döneceğiz!” Bunun bir başka esaslı nedeni de geçmiş mağduriyetlerin AKP’nin siyasi sermayesi olması. Mesela 28 Şubat. 28 Şubat bugün bir sermaye AKP için. Sürekli olarak insanlara “Evet, bugün belki işler iyi gitmiyor ama eskiyi mi istiyorsunuz?” diyor. Sonuçta iki birbirine güvenmeyen ve birbirinin söylediğini samimi saymayan toplum oluştu. Şerif Mardin’in 1989’daki bir makalesinde belirttiği gibi aslında ulus oluştu. Bakıyorsun Türkiye’de sermaye sınıfı kültürel temelde ikiye ayrılmış. TÜSİAD’da karşılığını bulan seküler yaşam sürdüren burjuvazi ve 1990’lardan itibaren Anadolu kaplanlarıyla ortaya çıkan, çevreye hitap eden, bir anlamda kapitalizmin çevreye yayılması olarak da değerlendirebileceğimiz dindar muhafazakar bir burjuvazi, MÜSİAD. Herhalde dünyanın çok az yerinde sınıfsal çıkar ortaklığı, kültürel yaşam biçimi farklılığı yüzünden bir buluşma imkanı yaratmamıştır. Bizde öyle.

-Dindar muhafazakar burjuvazinin AKP dönemindeki hızlı yükselişi ve bu yükselişin getirdiği zenginleşme, İslamın sekülerleşmesine nasıl bir katkı sundu?
Sekülerlik zaten kapitalizmle birlikte kendini gösteren bir seçenek. İster Fransız tarzı çok daha pozitivist laisite olsun, ister Anglosakson tarzı çok daha sivil toplumcu sekülerleşme dinamiği olsun. Kapitalizmin öznesi kim? Tüccar. Tüccarın hayatında ne var, dünya var. Hayatın içinde en seküler varlık tüccardır. Dolayısıyla kapitalizmin özü zaten sekülerleşme. Buradan Müslüman burjuvazinin, İslamcılığın kapitalizme aşkına gelelim. Sen bir taraftan finans kapitalin bir parçası olacaksın ve bunun adına İslami finans diyeceksin, bunun adına “İslami kola” diyeceksin, bunun adına “İslami tatil” diyeceksin. İşin cılkını o kadar çıkarıyorsun ki İslami şarap yapıyorsun, “helal şarap” diyorsun. Helal seks shoplar açıyorsun. Ne oluyor? Bütün bunlarda dinsel duyu sıfırlanıyor. Dünyevi duyuyu öne çıkıyorsun. İşte tesettür defilesi. Dikkatle baktığın zaman orada tesettürün hayata geçmediğini, maalesef bir hayatın tesettürü ablukaya aldığını, değersizleştiğini görüyorsun. Mesela, Suudi Arabistan’da Kabe etrafına dikilen 7 yıldızlı oteller. İslami perspektiften biraz empati kurarak bakmaya çalışalım. Peygamber bunu ister miydi? Bunu sorsunlar kendilerine. Yoksul Müslüman’a bunu nasıl anlatırlar? Bu işin içinde para varsa, bu işin içinde eşitsizlik varsa, bu çok net olarak karşımıza çıkıyorsa, zekatla şunla bunla bununla ne kadar kurtarabilirsin?

MUFAHAZAKARLIK ÖZDE NE KADAR DİBE VURUYORSA, DİLDE O KADAR YÜKSEĞE ÇIKIYOR, PERVASIZLAŞIYOR
Sekülerizmin en somut toplumsal kültürel alanda görüldüğünü belirterek, televizyondan örnekler veriyorsunuz. Evet, Regaip Kandili’nin canlı yayınlandığı akşamlarda Kurtlar Vadisi dizisi ya da Survivor birinci çıkıyor ama diğer yanda çizgi filmlerden yemek programlarına, dizilerden evlilik programlarına dini argümanların dozu arttırılıyor. Dizilerde bırakın sevişmeyi, öpüşülmüyor bile. Burada sekülerizm nerede?
Bunların hepsi işin görüntüsü. Bunların hepsi boş. Hepsi gösteriş. Dindarlık böyle yaşanmaz. Bunların hepsi dinin şova dönüştüğünün göstergesi. Siz bir televizyon dizisini seküler olmayan bir zeminde üretemezsiniz. Çünkü o dizi hayatın dinamiğine yaslanır, çatışmalara, aşka, tutkuya, cinselliğe yaslanır, dünyevi olana yaslanır. Şimdi her Cuma mesaj yağıyor, “hayırlı Cuma’lar”, “Cuma’nız hayırlı olsun” vs. Cuma’lar Türkiye’de eskiden beri dini yaşantıda önem verilen bir pratik. Ama mesela her köşe başında yeni camiler dikildi, Allah daha da arttırsın. Çünkü öbür türlü sana “camiye alerjisi mi var” diyorlar. Camiye alerjim yok, o camilerin boş olmasına alerjim var. Vakit namazlarına gidin bakalım, ikindi mesela, on yerden ezan sesi geliyor ama gidin bakalım ne kadar cemaat var. E o zaman demek ki, dilimizde ve sözde bütün bunlar. Özde değil. Hani o meşhur söz. Sözde İslam, sözde muhafazakarlık, sözde dindarlık. Özde ne kadar acaba? Bütün bu memleketi kocaman bir şantiyeye çevirmişsin. İstanbul’un o tarihi siluetini Ağaoğlu’nun dünyaya mal olacak “harikalarıyla” bezemişsin ve bana muhafazakarlıktan, dindarlıktan bahsediyorsun. Bu tamamen dilde. Şunu da söyleyeyim; özde ne kadar dibe vuruyorsa, özde ne kadar kayboluyorsa, dilde o kadar yükseğe çıkıyor, pervasızlaşıyor, ezici boğucu hale geliyor. Dilde bu kadar çok olmasının, toplumu boğan bir takım zorla dindarlaşma uygulamalarının bu kadar yoğunlaştırılmasının, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ha bire fetva üstüne fetvalarla ortalıkta bir fetva mezarlığı kurmasının sebebi, işin özünde muhafazakarlığın iyice iyice kaybolduğuna bağlanabilecek de bir durumdur.

TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL ANLAMDA ŞİZOFREN BİREYLER ORTAYA ÇIKACAK
-Eğitimden kültüre hayatın her alanına dini yerleştirmek, ayrıştırmayı derinleştirmek, nasıl bir toplum yapısı ortaya çıkarır?
İletişimin bu kadar çok eksenli çok kanallı yörüngeli hale geldiği adeta bir yumak gibi olduğu bir dünyada, çocuğa okulda ne verirsen ver, internetin, sosyal medyanın asli kültürleme etmeni haline geldiği bir dünyada sen acaba bunu ne kadar başarabileceksin? Çok daha toplumsal ve kültürel anlamda şizofren bireyler çıkacak ortaya.

Din adına da, etniklik adına da çeşitliliğin var olduğu bir coğrafyada sen bütün unsurları bir arada tutabilecek, birleştirebilecek çok daha senteze açık bir siyaset izlemek yerine, cumhuriyeti paranteze alıyorsun ve 80- 90 yıllık geçmişi yok sayıyorsun. Bunu yaptığında da o yakın geçmişin toplumsallaşmasından, kültürlemesinden çıkan yüzde 50’sini oluşturan bu toplumun insanlarını da kaybediyorsun. Onları dışlamış, lanetlemiş oluyorsun. Bugün o Kemalist Cumhuriyetin kültürleme sürecinden çıkan bir toplum var mı bu ülkede, var. Bu azımsanacak bir kitle mi, değil. Bu ülkeyi eritmeyi mi düşünüyorsun, yok etmeyi mi düşünüyorsun, sürmeyi mi düşünüyorsun, ne yapmayı düşünüyorsun bu kitleye? Böylesi bir siyasi anlayış olabilir mi? Bu sadece bize çatışma getiriyor, bu birbirinde nefret etme getiriyor. Toplumu sürekli gergin, mutsuz, bugünden yarına ne olacak kaygısı içinde yaşayan ve herkesi birbirini boğazlamaya hazır, birbirine gardını almış durumda tutuyor.

Kaynak: Evrensel gazetesi (Fotoğraflar: Erdost YILDIRIM)

Alevilerden 2 Temmuz çağrısı: Her yer Sivas, her yer direniş

2 Temmuz katliamı yaklaşırken Alevilerden de açıklamalar gelmeye devam ediyor. Bugün Galatasaray lisesi önünde bir araya gelen Aleviler 2 Temmuz katliamına çağrı yaparak “yer Sivas, her yer direniş” dedi. 

 

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Yardımcısı Muhittin Yıldız, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçtiğini, o dönem doğanların dahi bugün yetişkin bireyler olduğunu belirterek, “Hala yanıyor Madımak Oteli ve dostlarımızın ‘yardım edin’ çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor hala” dedi. İstanbul’daki Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Derneği’nin il genelinde bulunan şubeleri öncülüğündeki Aleviler, Galatasaray Meydanı’nda toplandı.

“Her yer Sivas, her yer direniş”, “Sivas’ı unutma, unutturma” ve “Madımak Oteli müze olacak” sloganları atan kalabalık, 2 Temmuz’da Sivas’ta yapılacak anma etkinliklerine katılım çağrısı yaptı.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun da destek verdiği etkinlikte Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün, kısa bir açıklama yaparak, Sivas’ın daha anlamlı bir şekilde anılması için katılımın önemini vurguladı.

Düzgün’un ardından başkan yardımcısı Yıldız, hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu.

Yıldız, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçtiğini hatırlatarak, “O dönem doğanlarımız dahi bugün yetişkin bireyler oldu. Bir koca zaman… Acılarımız, hakikat ve adalet arayışımız hala taze. Hala yanıyor Madımak Oteli ve dostlarımızın ‘yardım edin’ çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor hala. Sivas katliamının henüz hesabı verilmemiş olmasına rağmen katiller elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor” diye konuştu.

“Gelin 2 Temmuz’da alanlarda olalım” diyen Yıldız, sözlerini şöyle tamamladı: “Bütün demokratik kurumları, yaşama hakkına saygı duyan, ‘bütün katliamların hesabı sorulsun, hiçbir katliamın sorumlusu/sorumluları yargılanmadan bu defter kapanmasın’ diyen dostlarımız; sokaklar ve meydanlar katliamcı çetelerin değil, halk mücadelesi veren onurlu yurttaşlarındır. Sivas katliamı toplumun vicdanında bir yaradır. Gelin bu 2 Temmuz’da Sivas’ta ve Ankara’da buluşalım. Birlik olalım, güç olalım.” Açıklamanın ardından gruptakiler dağıldı.