Ana Sayfa Blog Sayfa 6290

Aleviler barış blokundaki yerini almalıdır!

AKP ve Erdoğan yenilgiyi görmektedir. Gördüğü için bu kadar saldırganlaşmaktadır. Şiddete başvurmaktadır. Şu anda direnen, mücadele eden güçlerin önünde imkânlar ve olanaklar daha çoğalmıştır. AKP, demokrasi güçlerindeki bu imkânları, olur olanı gördüğü içindir ki; bu imkânları şiddetle bastırmak gibi bir pozisyona girmiştir. Tüm diktatörlüklerin eğilimleri kaderleri gibidir. Erdoğan cephesi, Merkel’in dediği gibi anlaşılmaz değil, aksine çok bildiktir. Tanıdıktır.

Anlaşılmaz olan, dağınık olan demokrasi bileşenleri olarak atfedilenlerin, böylesine bir saldırı karşısındaki, suskunluğu, rahatlığıdır. Geldiğimiz noktada demokrasi güçlerinin böylesine bir lüksü kalmamıştır. Erdoğan ve ittifakları, açık bir savaş pozisyonu almıştır. Her şeyin yok sayıldığı, hiçbir insani değerin dikkate alınmadığı, böylesine bir savaş süreci içerisindeki Erdoğan ve onun tarafından oluşturulan kurumlarından demokratik dönüşümü, değişimi beklemek, bunun üzerinden eğilim üretmek, suskunluğu derinleştirmek, gaflet ve delalettir. İhanettir.

Şu anda Türkiye’de kendisine “Kemalist’im” diyenlerin dahi hareket etmesi, siyaset yapma imkânları da ortadan kaldırılmıştır. Görülmüştür, artık bildik Kemalistlerin eskisi gibi devleti yönetme ve bu devlette bir daha söz hakkı elde etme imkânları da ortadan kaldırılmıştır. Yeni bir versiyona evirilmiştir. Kemalist, Türk-İslamcı yaklaşımı Erdoğan olarak temsiliyet kazanmıştır.

Tanıdık “Kemalistlere” sokak ortasında yumruk atılmıştır. Kemalistlerin temsilcisi olduğunu iddia eden CHP’nin milletvekilleri tartaklanmıştır. İl başkanları linç edilmiştir. Genel başkanlarına geçmişte Kürt illerindeki siyasetçilere yapıldığı gibi mermi bırakılmıştır. Tüm bunların karşısında sesini çıkaramayacak pozisyona düşürülmüş, teslim alınmış bir parti vardır.

Bu parti, Suriye tezkeresinde kendisini reddetmiştir, IŞİD’e yardımlar konusunda devletin bekası demiştir. Rus uçağı vurulduğunda kendi vekilini kendisi tehdit edecek kadar AKP siyasetine yatmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ekmellettin’i halka dayatmıştır. Dokunmazlıklar meselesinde “Anayasaya aykırıdır, ama bir seferliğine evet” diyerek kendisi de Erdoğan’la aynı kulvarda olduğunu göstermiştir. Diyanet, İmam Hatipler ve zorunlu din dersleri konusunda Erdoğan’dan ötesine gidememiştir. Kısacası kendisini reddeden bir pozisyonda, demokrasi güçlerinin birleşmesinin, güçlenmesinin önünde durmuştur. Ve kendi inkârı üzerinde çaresizliğin resmi olarak ortada kalmıştır. Erdoğan’ı örgütlemiştir. Beslemiştir.

Onun içindir ki; onları da savunmak, onlarında haklarını korumak demokrasi güçlerine kalmıştır.

Bu anlamda CHP içerisinde kendilerine ister sol kanat desinler, ister yeni CHP’liler ya da başka bir isimle kendilerini ifade etsinler, başlattıkları hareket çok önemlidir. Bunun geliştirilmesi, güçlendirilerek demokrasi ve barış blokunun hızla oluşturulması gerekmektedir. CHP mevcut durumuyla Erdoğan üzerinden, Kürt, Alevi düşmanlığı üzerinden kurulmuş ittifakın bir parçası olarak durmaktadır.

Herkesin içinde bulunduğu durumu gözden geçirmesi gerekmektedir. Şu anda tüm kesimlerin sosyal yaşam hakları, sokakta yürüme hakları, oturup bir sofrada birlikte yemek yeme imkânları ellerinden alınmıştır. Beyoğlu’nda siz eskisi gibi gezemezsiniz. Eskisi gibi taksimde yürüyüş yapamazsınız. Kadıköy’de öyle sanat, edebiyat günleri organize edemezsiniz. Bakırköy’de sopalanırsınız, Kadıköy’de öldürülürsünüz. Medyada bir yazı yazmışsanız sokak ortasında dövülürsünüz. Sizi döven mafyadır. Düşünün; Özgecan’ın katili cezaevinde vuruluyor, vuran adam kadın pazarlamaktan içeride yatıyor. Böylesine ahlaki bir çöküntü. Ahlakı savunan, ahlaksız bir toplumsal yapı ortaya çıkmış durumdadır. İktidar bunu beslemekte, bununla da beslenmektedir. Bu yapı üzerinden de herkese saldırmaktadır.

Onun için tüm toplumsal yapıların, özelliklerin, kimliklerin âmâsına, fakattına bakılmaksızın, kendilerini kendileri için yaşamak istiyorlarsa, demokrasi blokundaki yerlerini almalıdırlar. Alevi hareketi de buradaki sorumluluğuna acilen sahip çıkmalı, Alevilere yönelik gelişen saldırlar karşısında, onları savunabilmenin mekanizmasını yaratmalıdır.

22 yıl sonra tekrar oynatılan film

“Siyasal iktidarı elinde bulunduran sermaye sınıfının temsilcileri olan zalimler özgürlüğü halk için değil kendilerinin egemenliği için kullanırlar.” Hasan Yüksel.

Haziran 2015 seçimleri sürecinde HDP’nin tüm iyi niyetli girişimlerine, barış, demokrasi ve birlikte yeni bir yaşam söylemlerine saldırılarla, bombalarla karşılık verildi. Kimileri de HDP yöneticilerini AKP’yle işbirliği yapmakla suçladı. Haziran seçimlerinde, HDP’nin yükselişi ve 80 milletvekiliyle meclise girişi tekçi ve inkârcı sistemin ağa babalarını bayağı korkuttu. Bu ülkenin bütün renklerinin, ezilenlerin ve tüm ötekilerin HDP çatısı altında meclise girmeleri ve HDP’nin %13 oy alarak mecliste üçüncü partisi konumuna gelişi, tekçiler tarafından hazmedilemedi. Hükümet çalışmaları sırasında MHP hiçbir koalisyona razı olmadı. CHP ve AKP yetkililerinin koalisyon görüşmeleri 1 ay sürdü, ama koalisyon hükümetinin kurulmasına birileri engel oldu. AKP’yle birlikte derin devlet yetkilileri seçim kararı aldı. HDP’li iki vekilinde içinde olduğu seçim hükümeti kuruldu. Ülkenin her tarafında kargaşa yaratıldı, HDP binalarına saldırılar oldu. Kasım 2015 seçimlerine bu atmosferde gidildi. Diğer yandan Kürt illerinde ilan edilen özyönetimleri bahane eden devlet tüm gücüyle buralara girerek, ülkede ne kadar, halk düşmanı, ülkücü, milliyetçi, ırkçı varsa, hepsini özel harekât kurumunda istihdam ederek, bölgeye sürdü. Sokağa çıkma yasakları ilan edildi. İnsanlar çocuk-kadın-yaşlı demeden sokak ortasında katledildi, cenazeler günlerce sokaklarda kaldı. Şehirler yakıldı-yıkıldı tanklarla yerle bir edildi. Ve o gün bu gündür bölgede savaş sürüyor.

Bölgede sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte ölümler ve yıkımlar devam ederken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TBMM’de haklarında fezleke olan milletvekillerini yargıya gönderin, bedeli neyse ödesinler talimatıyla, dokunulmazlıkların kaldırılması 20 Mayıs 2016’da TBMM’de 370’i aşkın bir oyla kabul edildi. Mecliste sergilenen tablo 1994’te yaşananları hatırlattı. Peki, 1994 yılında vizyona soktukları film’de neleri görmüştük? Polis, 4 Mart 1994’te Meclise girip dokunulmazlığı kaldırılan Demokrasi Parti’li (DEP’li) vekilleri zor kullanarak, meclisten çıkartıp gözaltına aldı. DEP’li milletvekilleri Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak, Selim Sadak, Sırrı Sakık, Orhan Doğan, Zübeyir Aydar ve Ahmet Türk tutuklanıp Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konuldular. Bu sırada Anayasa Mahkemesi de, DEP’i kapattı. 8 Aralık 1994 tarihinde Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), “bölücü faaliyet yürüttükleri” iddiasıyla DEP’li vekilleri eski Ceza Kanunu’nun (TCK) 125. maddesi uyarınca 15’er yıl ağır hapis cezasına mahkûm etti. Kararlar, 26 Ekim 1995’te Yargıtay tarafından onandı. İlerleyen süreçte “bölücü faaliyet yürüttükleri” suçlamasıyla 15 yıla kadar hapis cezasına çarptırılan DEP milletvekilleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdular. Demokrasi Parti’li (DEP) milletvekillerinin başvurusunu inceleyen AİHM, bu milletvekillerinin adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine hükmetti. Yargıtay, 2004’te mahkûmiyet kararlarını bozunca eski DEP milletvekilleri cezaevinden tahliye edildiler. Verilen bu kararla bu vekillerin suçsuz yere 10 yıl cezaevinde kaldıkları tespit edilmiş oluyordu. Bütün bunların yaşanmasına rağmen, Türkiye siyaseti bu olup bitenlerden bir türlü bir ders çıkartmak istemiyor…

20 Mayıs 2016’da, 1994’lerde vizyona (gösterime) girmiş, dar çerçeveli ve sıkıcı oluşu nedeniyle eleştirilere maruz kalan filmin ana temasına zarar verilmeden üzerinde gerekli rötuşlar yapıldıktan sonra tekrar seyirci ile buluşma galası vardı. Bu sefer 1994’teki eleştirilere maruz kalmamak için tezkereleri bulunan tüm milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı ve sadece HDP’nin hedefte olmadığı algısını yaratmak için epey çaba harcandığı dikkatlerden kaçmıyordu. Ayrıca bu filmde yer alacak bütün partilerin seçmenlerine karşı zor durumda kalmamak ve olabilecek eleştirilere cevap bulma yönünde tüm önlemler de alınmıştı. Cumhurbaşkanına vekâleten bu film’e katılan AKP için zaten bir sıkıntı yoktu. 7 Haziran seçimi sonrası intihar saldırganı gibi partisini yok etme pahasına Erdoğan’ın ve AKP’nin imdadına koşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli zaten bu işe ta başından beri çok hevesliydi. Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la aynı dili kullanıyor, HDP’liler meclisten atılmalıdır diyor başka bir şey demiyordu.

Ama böylesi bir konuda “duyarlı” bir seçmen kitlesine sahip CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu için durum o kadar kolay değildi. CHP, kurum olarak kendi isteğiyle bu senaryoya dâhil olabilirdi ama seçmeninden gelecek eleştiriler için her türlü yardımın yapılacağı konusunda teminat verilerek ikna edilmesi gerekiyordu. Söylentilere göre Kılıçdaroğlu -brifing- (bilgilendirme) verilecek bahanesiyle Genelkurmay Başkanı ile buluşturuluyor. O brifing’te Kılıçdaroğlu’na devletin bekasıyla ilgili neler söylendiyse! İkna edilip anlaşma sağlanıyor. Bu ikna görüşmesinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yıllardır savunduğu “kürsü dokunulmazlığı” konusundaki tavrından vazgeçiyordu. Kılıçdaroğlu, çıktığı bir televizyon programında, AKP tarafından meclise getirilen milletvekili dokunulmazlık yasasını kast ederek, efendim Anayasa’ya aykırı ama biz yine de evet diyeceğiz dedi. Aksi durumun partisine zarar vereceğini çeşitli gerekçeler göstererek söyleyip durdu.

Kılıçdaroğlu’nun Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz söylemi karşısında parti içinde itiraz sesleri yükselmeye başladı. Peki, neydi bu Anayasa’ya aykırılık? Mevcut Anayasaya göre, kürsü dokunulmazlıkları dışındaki dokunulmazlıkların kaldırılması için Anayasanın her hangi bir maddesinde değişiklik yapılmasına gerek yoktu. Salt çoğunlukla yani 276 sayısıyla kürsü dokunulmazlıkları dışındaki dokunulmazlıklar kaldırılabiliniyordu. Bütün bunlara rağmen Kılıçdaroğlu, AKP’nin Anayasa’ya aykırı şekilde getirdiği yasaya evet diyeceğini her ortamda dile getirdi. Nitekim Anayasa’ya aykırı bu yasa 20 Mayıs’ta mecliste 370’in üstünde bir oyla kabul edildi. Yasanın kabulünden sonra kimi CHP milletvekilleri bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine dava açacaklarını beyan ettiler. Bu beyanlar sonrası bu milletvekillerine CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve yönetimi tarafından müdahale edildi. Partiden istifa edip HDP’ye gitmeleri söylendi.

Anayasa’nın 85. maddesi, 83 maddede öngörülen Meclis kararıyla dokunulmazlığın kaldırılması durumunda, ilgili milletvekiline Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) iptal davası açma hakkını veriyordu. Oysa şimdi  milletvekillerinin dokunulmazlığı, 83.maddede öngörüldüğü gibi Meclis kararıyla değil, 83.maddeyi askıya alan bir anayasa değişikliği ile kaldırıldı. Böylelikle, dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri bireysel olarak yani tek tek AYM’e iptal davası açma hakkından yoksun bırakıldı. Anayasa Mahkemesi’ne iptal davaları için bireysel olarak müracaat eden vekillerin başvurusunu, AYM bu gerekçe ile reddetti. Anayasa’nın 150. maddesi, AYM’de iptal davası açma hakkını Cumhurbaşkanı’na, iktidar ve ana muhafelet partisi Meclis gruplarına ve TBMM üye tam sayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere (yani 111 milletvekiline) veriyor. Cumhurbaşkanı ve iktidar partisi iptal davası açmayacağına göre, iptal davasını ana muhalefet partisi meclis grubu ya da 111 milletvekilinin imzasıyla açılabiliyor. HDP’nin mecliste 58 milletvekili var, bundan dolayı Anayasa mahkemesine tek başına iptal davası açamıyor. Bireysel olarak yani tek tek Anayasa Mahkemesi’ne başvuran vekillerin başvurusu red edilince, CHP Mersin Milletvekili Fikri Sağlar ve bazı milletvekilleri dokunulmazlık yasasının iptali için 111 imzayı toplayıp AYM’ne gitmeliyiz dediler. Vay bunu nasıl söylersiniz denilerek, bu vekiller Kılıçdaroğlu tarafından partiden atılmakla tehdit edildiler. Kılıçdaroğlu ve yönetimi sergiledikleri bu tavırla bırakın sosyal demokratlığı demokrat bile olamayacaklarını bir kez daha ortaya koydular.

Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi dokunulmazlıkların Anayasa’ya aykırı bir şekilde kaldırılması konusunda sergiledikleri gayreti keşke toplumsal konularda da gösterseydiler. Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi Kürdistan’da öldürülen insanlar, yakılıp yıkılan şehirler, kasabalar, köyler, evleri başlarına yıkılan insanlar karşısında sus-pus oldular. Son süreçte Kılıçdaroğlu ille de “şehit” cenazelerine katılacağım, feriştahınız gelse de beni durduramaz diyor. Beni kimse “şehit cenazelerine” katılmaktan alıkoyamaz diyor, oysa orada istenmediği apaçık ortada. O zaman bu ısrar neden? Kılıçdaroğlu’nun “şehit” cenazelerine katılma ısrarı yerine, savaşa karşı mücadeleyi örgütlemesi ve bu yönde çaba harcaması daha doğru değil mi? Sadece yakılıp yıkılan Kürdistan illerinde değil, Türkiye’nin her tarafında, savaşa karşı barış mitingleri düzenlese, daha anlamlı olmaz mı? Bir iki sözde, Cami’deki cenaze merasiminde Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırı üzerine etmek isterim. Evet, Kılıçdaroğlu’na karşı yapılan düşmanca saldırı kınanmalıdır, bende kınıyorum ve lanetliyorum. Ama Kılıçdaroğlu ve ekibinin bütün bu süreçlerde izlediği tutarsız, yanlış politikaları da görülmelidir. Sadece görülmekle yetinilmemeli, eleştirilmeli ve karşı tavır alınmalıdır.

Dokunulmazlıklar için evet oyu kullanan CHP’liler, faşizan bir düzenin temelinin atılmasına doğrudan katkıda bulunmuştur. Denizlerin idam kararına evet diyenler tarihin kara sayfalarında nasıl yer aldıysalar, bu evetçiler de tarih önünde yarılanacaklardır. Tekçilerin söz konusu senaryoyu ikinci defa filmleştirerek seyircinin beğenisine sunmasının birçok nedeni vardır ama en büyük nedeni şudur: HDP çatısı altında meclise giren ezilenlerin tüm renklerin sesini kesmek ve Kürt sorununun şiddetten uzak ve siyaset yoluyla çözme çabasının önünü tıkamak…20 Mayıs’ta dokunulmazlılıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifine ilişkin yasal süreç 7 Haziran’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın onaylamasıyla noktalandı. Erdoğan’ın onayının ardından kanun Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylelikle milletvekilleri için yargılama süreci başlamış oldu. Evet, bizler bu kötü ve çirkin filmi bundan 22 yıl önce de görmüştük!

Mehmet Kabadayı.
İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Paris Elbistan Halkevi’nde panel

Geçtiğimiz  günlerde  PPEHE nin ” Paris Elbistan Halkevi “Festivali çerçevesinde birinci gününde Panel Düzenlendi…  Moderatörlügünü Mustafa Bünül’ün yaptığı panelistlerin konukları HDP Milletvekili Mahmut Toğrul,  gazeteci yazar Şükrü Yıldız ve müzisyen Cemo Doğan’dı…

Paris’te yapılan panelde söz alan milletvekilli  Mahmut Toğrul Rojava’daki kazanımı sindiremeyenler var dedi. İktidarı eleştiren Toğrul, “Kürtler, Aleviler, Ermeniler nasıl yaşamak istiyorsa bırakın öyle yaşasınlar” dedi.

Türkiye Cumhuriyet’inin tekçi zihniyetini eleştiren Mahmut Toğrul, “hep tek siyaseti yapıyor, tek bayrak, tek millet, tek dil… Yine bu çerçevede Şehitlikleri, cemevi, camii bombaladılar. Kadın gerilla cesedi çırılçıplak sergilendi… O yüzden de bizlere teslimiyet dayatmak istiyorlar, biz de teslim  olmayacağız.  Seyit Rıza idama gideceği zaman ben sizin hillelerinizle baş edemedim bu bana dert oldu. Sizin’de önünüzde diz çökmedim oda size ders olsun… Biz diz çökmeyeceğiz…” dedi.

Amerikanlı yazar John Steinberk’in Gazap Üzümleri Romanında “düşman size saldırıyorsa bilin ki yenilgisindendir….” sözlerini de hatırlatan Toğrul, AKP ve mevcut sisteme göndermeler yaptı.

Müzisyen ve programcı Cemo Doğan ise “Çocuklarımızın kendi dillerini unuttu” dedi. Maraş Afşin’in kurtarılmış bölge olduğunu zamanında ama şimdi sistemin o bölgeleri erittiğini, artık tek bir devrimcinin o bölgelerde olmadığını, varlığını sürdüremediğini ifade etti.

Gazeteci yazar Şükrü Yıldız da konuşmasına Kürtçe ile başladı. 12 Eylül’ü hatırlatan Yıldız, “12 Eylülü yapan general darbeyi Kızılbaş, Komünist, Kürt için yaptık demişti. Bugün Maraş’ta kendi Kürt kimliğine sahip çıkmaması Türk İslam sentezinden kaynaklı” dedi.

Şükrü Yıldız, günümüzde yaşanan savaşı ve Kerbela’yı hatırlatarak,  “Kerbela’dan su vermeyen zihniyet ‘le, Cizre’de bodrumda Hewal bir damla su diyenlere su vermeyen zihniyet aynı zihniyet ‘tir…” dedi.

Panel Cemo Dogan’ın müzik, deyiş dinletisiyle son buldu.

alevigazetesi.com

 

Sema Kaygusuz: Gözümüzün içine baka baka devlet şiddet uyguluyor

 

Türkiye edebiyatının prensesi olarak biliniyor. Yazdığı kitaplar, yazıyla kurduğu bağ edebiyat dünyasında hayranlıkla izleniyor. ‘Sessiz sedasız’ romlanarını yazan Sema Kaygusuz’dan söz ediyorum…  Kaygusuz, geçtiğimiz aylarda Almanya’nın saygın edebiyat ödüllerinden Rückert Ödülü’’ne layık görüldü.  Ödül dilbilimci ve şair Rückert’in üzerinde çalıştığı kırk dört doğu dilinde üretilen ve Almancaya çevrilen nitelikli edebiyat eserlerini kaleme alan yazarlara veriliyor.Kültürler arasında köprüler kurabilmeyi hedefleyen Rückert Ödülü üç yılda bir düzenleniyor.

Sema Kaygusuz’un ilk ödülü değil kuşkusuz. Hazırladığı ilk dosya Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’ne (1995), ikinci dosya 1996 Gençlik Kitabevi ikincilik ödülüne değer bulundu. Ancak her iki dosya da kitap olarak yayımlanmadı.

1997’de Ortadan Yarısından, 2000’de Sandık Lekesi, 2002’de Doyma Noktası adlı öykü kitapları yayımlandı. Sandık Lekesi yayınlandığı yıl Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Kaygusuz’un Esir Sözler Kuyusu, Karaduygun kitaplarının ardından, bireysel huzursuzluklardan, toplumsal kırılma noktalarına doğru bir yolculuğa çıkartan Barbarın Kahkahası romanıyla da  yeni sözler söylemeye devam ediyor…

Sema Kaygusuz’la bir araya geldik…. Edebiyatı ve kendi iç dünyasına doğru yolculuğa çıkarken bugünün Türiye’sini de konuştuk.

 

– Almanya’nın saygın edebiyat ödüllerinden Rückert Ödülü’ne layık görüldünüz… Bu ödülle ilgili neler söylersiniz?

Ödül almak çok sevindirici tabii. Bir yandan da yazara daha büyük sorumluluk yüklüyor. Bir parantezin içine alınmış gibi hissediyorsunuz. Coburhger Rückert Ödülü de başlangıçta böyle bir his yarattı. Ben açıkçası Friedrich Rückert’i yalnızca bir çevirmen olarak tanıyordum. Ama onun 140 dilden Almanca’ya şiir çevirisi yaptığını, bir şair olduğunu, Mahler için yazdığı lirikleri bilmiyordum. Meğerse, Heine, Goethe, Rilke Rückert’in karnından çıkmış. Alman Romantiklerini, dünyadaki Romantizm akımının kurucusu olarak görebiliriz. Filozofun yerini sanatsal deha almaya başlar. Sezgiler güç kazanır. Aydınlanma sert bir dille eleştirilir. Başkasının dili bir hazine olarak alımlanır. Lafı uzatmadan, ödülün kökenleri üzerine düşününce başıma sandığımdan da daha iyi bir şey geldiğini anladım. Sonra tören için Coburg’a gidince her şey daha da netleşti. Friedrich Rückert’in torunuyla tanıştım, 80 yaşlarında bir bey. Bana dedesinin müze haline getirilmiş evini gezdirdi. Dere kenarında büyük bir çiftlik evi. Rückert neredeyse 2 metreymiş. Yazılarını ayakta yazdığı için, çalışma masası çeneme geliyordu. Kuran-ı Kerim’i Almancaya ilk çeviren kişi de o. Sadece dili çevirmiyor, o dilin metrik ritmini, müziğini de Almanca’da yeniden icat ediyor. İnanılmaz bir adam. Karısına çok düşkün. Karısı için el yazması tek bir şiir kitabı bile tasarlamış. Güller, fırfırlı kenar süsleri… ama bir yandan da kadınların yazı yazmasına karşı. Zamanın şakası böyle bir şey olmalı. Ölümünden 150 yıl sonra adına bir ödül veriyorlar, onu da kadın yazara veriyorlar. Zamanın yaptığı tashih, böyle bir şey.

Yıllarınızı öykü ve edebiyata verdiniz… Daha önce de pek çok ödül aldınız… Sandık Lekesi yayınlandığı yıl Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandınız… Burada genel olarak soru sorarsam, ödüller bir edebiyatçı için ne anlam ifade ediyor?

O yüzden ben ödülü kabul edip içeriden reddedenlerdenim. Övgüyü çok fazla benimsemem, içselleştirmem. Dışarıdan gelen beğeniyi, kendi özbeğenimin harcına katmamaya çalışırım. Çünkü dışarıdan bakan göz, ister istemez sizi dünyayla ölçer. Zamanla, içinden geçtiğimiz zamanla ölçer. Başkalarıyla kıyaslar. O kıyasa göre temsiliyet geliştirir. Yani ödüllerin bütün alt isimlerinde size ait olmayan bir şey vardır. En iyi, en güzel, en değişik, en bir şey… bunlar ölümcül sıfatlar. Felsefe dışı, katılaşmış isimler. Edebiyat ödülü yalnızca bir edebiyat kurumudur, öte yandan hiç de edebi değildir.

-Sizin edebiyat serüveniniz 1994’de başladı… Bu süre zarfında öyküyü ve romanı hayatınızın neresine koydunuz?

Yazı benim için daima tek öncelik oldu. Bütün ilişkilerimde tek sözleşme maddesi galiba edebiyattı. Ben ancak yazarken, yazıyı düşünürken, yazıyı sorgularken dünyayla ilişki kurabiliyorum. Yazı aracılığıla kendimle ilişki kurabiliyorum. Hatta bedenimi bile yazı üzerinden hatırlıyorum. Yani sözcüklerin ritmi, ağırlığı, yüklediği anlam ve adlarla kendimi yapıyorum. Bu da oldukça yalnız bir mesai. Ötekini dışlıyor biraz. Kapının dışında bırakıyor. Ama yapacak bir şey yok. Benimki de böyle doğa, böyle bir form.

-Galiba Sandık Lekesi’yle bizden biri olmuştunuz…  

Evet… Bir bakıma evet. Ama o kitap benim kendimi aileden -bir mevhum olarak aileden- ayırdığım bir kitaptır aynı zamanda. Annenin memesinden tam olarak koptuğum, babayı zihnimde öldürdüğüm metinler. Sevgi bağlarımızla göbek bağlarımızın başka anlam dünyalarına ait olduğunu kavramadan yaratıcı bir iş yapılabileceğini de sanmıyorum açıkçası.

-“Yazarken her şeyin kendisi olmaya can atıyorum… diyorsunuz ya… o can atışlarda kendinizi yaraladığınız oluyor mu?

İnsan zaten yaralı. Gören gözü, kavrayan eli, genzini yakan safra acısıyla daimi yaralı varlık. Yaranın ta kendisi hatta. Ufunet, kan, sızı ve can havliyle örülen doku: insan. Yazılı bir metin gibi. Hiçbir şey öğrenmiyor, her şeyi hatırlıyor. Bilmek istediğini keşfediyor, kullanmak isyediğini icat ediyor… Sürekli bir sınıra dayanıyor, sürekli medetsizliği tadıyor. Dolayısıyla benim yazarken taşla, ağaçla ya da hayvanla yer değiştirmeyi arzulamam bu medetsizliğin tezahürüdür. Kendini bilmeyen asma kütüğü üzerinden kendini bilmek, insan merkezci algının dışına çıkabilmekle mümkün. Yazarken, insan olmaktan çıkıyorum ben. Hiç olmazsa buna yelteniyorum.

-Türkçe kelimelerle bağınız oldukça güçlü… Sema Kaygusuz’un dışına mı çıkıyorsunuz?

Evet bazen Sema’yım, bazen değil. Her yoğun çalışma sonrasında kaslarım çok yoruluyor. Özellikle sırt ağrılarılarına dayanamıyorum. Fizyoterapist dostum Ertuğrul bedenime bakıp şöyle söyledi “Kendini yazma hareketinin heykeline dönüştürmüşsün.”  Belki de tam da Ertuğrul’un dediği gibidir. Yazının bedeni olmak. Yazı kendini insan bedeniyle gerçekleştiriyor.

–Karaduygun kitabınızda yazının zamanla bağını hissettiriyorsunuz… Yazmak sizin için nereye ait?

Bence yazı, sadece okunduğu zamana aittir. Yazıldığı zaman çoktan ölmüştür.

-Bazen öykü bazen romanla karşımıza çıktınız, bir okur olarak bazen beni şaşırttınız bazen de SemaKaygusuz edebiyatın prensesi dedirttiniz… Öykü ve roman arasında geçişi nasıl yorumlarsınız? 

Aman aman prenses, kraliçe, kutup yıldızı, kont mont… bunlar hep sömürgeci aritokrasiden kalma adlar. Şahsen bir sıfat talep etmediğimi buradan duyurayım. Türler arasında geçiş meselesi ise, emin olun öyle bir geçiş problemi yok. Elinizdeki malzeme ne ise ona yöneliyorsunuz. Malzemeniz diyalog ise yazar geriye çekliyor, anlatım sinematografikleşiyor. Malzeme düşün anlatıysa kahramanlar silikleşiyor… Biçimler sözün hacmine, derinliğine, tarihsel baplamına göre oluşuyor. Bu biraz farklı dillerde düş görebilmekle ilgili. Öykü okumayı sevdiğim için bazı kesitleri zaten öykü olarak görüyorum. Romanı çok sevdiğim için de bazı şeyleri de romanla düşünüyorum.

İmgelerle aranız oldukça iyi…  Kitaplarınızın adları bile bu imgeleri müjdeliyor bize… ‘Melonkolik’ misiniz?

Kimi zaman… Bilmiyorum. Çok da neşeliyimdir aynı zamanda. Sık kahkaha atarım. Kendimdeki ağırlığı ancak neşeyle kaldırabiliyorum yerinden. Özümdeki hüznün imgesi olsaydım yaşantı zor olabilirdi. Neşe bir çok şeyi örtüyor. Üstelik insanı güçlendiriyor da.

-Tabii bu soruyu sorarken de bugünün Türkiye’si aklıma geldi. Nefret, şiddet, isyan… O kadar çok şey yaşanırken yazı sizi sağıltıyor mu mesela? 

Bakın, bugünkü Türkiye 1930’ların Almanyası. hepimiz şu anda gerçekten sınanıyoruz. Yalanla, iftirayla, korkunç bir medyayla sınanıyoruz. Adil olmayan bir savaşın içindeyiz. Sokakta insanlar ulu orta infaz ediliyor. 1990’ların Türkiyesi’nden daha korkunç, gözümüzün içine baka baka devlet şiddet uyguluyor. Devlet şiddeti, dünyanın en örgütlü ve en hukuksal şiddetidir. kendini koruyacak kanunlar üreterek şiddeti sürdürülebilir hale getirir. Böyle günlerde kişisel olarak benim en katlanamadığım duygu kötümserlik. Orta sınıf ümitsizliği! Başkaları canla başla çalışırken, insan hakları için çabalarken, hukuk ve demokrasi mücadelesi verirken sen kenara çekilip kahroluyorsan biz bunu gaflet sayarız. İnatla devam etmek, inatla sevmek, hayatı tutturmak, ne kadar acı ve utandırıcı olsa da gerçeğe göğüs gerebilmek gerekiyor. Bu topraklarda hiç kimsenin hayata küsme hakkı yoktur. Biri dünyaya küserse, öteki daha çabuk öldürülebilir hale geliyor. Üstelik, şu anda seyirci kaldığımız kötülük yüzyılın en büyük kötülüğü bence. Aynı şeyi Bosna için de düşünmüştüm. Hitlerin geçtiği, Kamboçya katliamının olduğu, Ermenilerin katlediği, Filistin’in işgal edildiği bir dünyaya doğmuşsan daha üstün bir ahlaka, büyük bir ibrete doğmuş olman lazım. Ama hala Hitler gibi düşünüyorsa birileri, onlar Hitlerden daha korkunçturlar.

–Barbarın Kahkası’na gelirsek, bireysel huzursuzluklardan toplumun kırılma noktalarına, aslında Türkiye’nin ruh haline dokunuyor… Bugün de bir ‘barbarın kahkası’nda savaşı yaşıyoruz… Böyle bir Türkiye’de umutsuzluğa kapılıyor musunuz?

Benim barbarım, sizin bildiğiniz barbarlardan değil. Devletin, egemenin, güç kullanmadan yaşayamayan iktidarın asimile etmeye çalıştığı  bir üstün ruhtur. Avlanır ve acır. Sevişir ve terkeder. Tadar ve tükürür. Hayatta kalır. Dünyaya aşıktır. temas ettiği her şeye bir an için küsüp yeniden bağlanır. O kitaptaki kahkahanın ve barbarın ne mene bir şey olduğu zamanla ortaya çıkacak. Kitabın azıcık soğuması lazım.

GÜLŞEN İŞERİ // Not: Pencere dergisi için yapılan röportaj

 

Baki Düzgün: Halk düşmanları halk ayaklanmasını iyi bilir!

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün yazılı bir açıklama yayımlayarak CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun ayağına kurşun bırakılmasını eleştirdi. Düzgün, “artık günümüzde görülüyor ki Türkiye’deki yasalaştırılmış bu düzenin adı faşizmdir.” dedi.

 

Baki Düzgün yaptığı açıklamada Türkiye’nin geldiği son noktayı da değerlendirdi. Düzgün açıklmasında, “Nasıl ki her köprü kendi trafiğini yaratıyorsa her ideolojide kendi sınıfıyla birlikte ortaya çıkar. Ve egemenliklerini sürdürmesi içinde yani bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki egemenliğine sürdürebilmek içinde birçok yönteme başvururlar. Bunlardan en belirgin olanı yani son çare olarak düşünülen faşizmdir.  Tarih bunu bize göstermiştir.
Ülkemizde de devleti ele geçirmiş olan AKP iktidarı da bunu uygulamaktadır. Evet, dostlar artık günümüzde görülüyor ki Türkiye’deki yasalaştırılmış bu düzenin adı faşizmdir.” ifadelerini kullandı.

Baki Düzgün’ün yaptığı açıklamanın tam metni şöyle;

“Doğuda ve güney doğuda cesedin üzerinden tankla geçiyorlar, esir ettiği kürdü, öldürdüğü kadını çırıl çıplak soyup medyanın önüne fırlatıyorlar, yakıyor, yıkıyor öldürüyorlar… Yakıp, yıkmayı, yok etmeyi, öldürmeyi sıradanlaştırıyorlar. Yetmiyor metropol kentlerde canlı bombalarla siviller havaya uçuruluyor… İnsanlarımız “nefretle”,”kinle” dolup taşıyorlar. Öldürmek, korku salmak, tehdit etmek artık yaşamanın formülü haline getiriyorlar. Emperyalizm ve din istismarına dayanan işbirlikçileri İstiyorlar ki kimsenin gıkı çıkmasın, itiraz etmesin..ki bu “kanlı ve kirli hesaplarını” sürdürebilsinler.

Bu işbirlikçi egemenler bu kanlı ve kirli senaryolarını uygulamak için medyayı, orduyu, hukuk vs. vs kurumlarını ele geçirip organize ettikleri yetmiyor gibi bilinçli bir şekilde cahil bıraktırılmış halkı yaşam tarzı ve kültürü ile
Saf’laştırılıyor. Daha da ileri giderek belli düşünce tarzını ve kültürünü yaşam biçimi hale dönüştürüyor ve saldırganlığa seferber etmeye çalışıyorlar.

Can’lar, Yol’daşlar
Ne kadar örtmeye, gizlemeye örtmeye çalışsalar da faşizmin kanlı ve baskıcı yüzü ortadadır. Özellikle Haziran Ayaklanması’ndan günümüze AKP faşizminin olanca gücüyle saldırmasının altında halk düşmanlarının, insanlık düşmanlarının tipik bilinen korkuları vardır.

Evet korkuyorlar, o kadar korkuyorlar ki! Polisi, askeri, kalemşorları, işadamları, havuzcuları, işbirlikçileri yetmiyor ‘cinsel taciz’, ‘uyuşturucu’, ‘güveni kötüye kullanma’ ve‘yaralama’lardan sabıkalı mafya bozuntularından medet umar haldedirler.

BİZLER GAZETECİ CAN DÜNDAR’A İSTANBUL ADLİYESİ ÖNÜNDE SİLAHLI SALDIRI GİRİŞİMİNİN NASIL VE KİMLER TARAFINDAN KOLLANIP, DESTEK VERİLDİĞİNİ İYİ BİLİYORSAK AYNI ŞEKİLDE CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDARAOĞLU’NA MERMİ ATANINDA NASIL KOLLANDIĞINI DESTEK GÖRDÜĞÜNÜ DE İYİ BİLİYORUZ!

UNUTMASINLAR Kİ FAŞİZM HER ZAMAN KARŞISINDA EMEKÇİLERİ, YOKSUL KÖYLÜLERİ, İŞÇİLERİ, GENÇLERİ HAK VE ADALET İSTEYEN HALKI BULURLAR.

HALK DÜŞMANLARI İYİ BİLİRLER HALKLARIN AYAKLANMASINI.

 

Bu iş çocuk oyuncağı değil!

Hayata Destek Derneği’nin yürüttüğü “Bu İş Çocuk Oyuncağı Değil” kampanyası, 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü çerçevesinde kamuoyuna konuya duyarlı olma çağrısı yaptı.
Çağrıda, Türkiye’de ağır ve tehlikeli işlerde çalışan bir milyondan fazla çocuk olduğuna dikkat çekildi.
“Bu çocuklar haftanın 6 günü ya da tamamında, yani tatilsiz ve günde 8 ila 12 saat arasında çalışıyor.
“Bu çocukların en az 400 bini ise her yıl ilkbahar döneminde okulunu yarıda bırakıp ailesiyle beraber mevsimlik tarım göçüne katılıyor.

“Çocuk işçiliği sorunu, Türkiye’de mülteci çocukların da bu profile dahil olmasıyla günden güne daha da büyüyor. UNICEF verilerine göre, Türkiye’de yaşayan okul çağındaki 850 bin Suriyeli çocuğun sadece 325 bini okula kayıtlı. Okula gitmeyen mülteci çocukların her biri çocuk işçiliği döngüsünün potansiyel bir parçası konumunda.
Çocuk işçiliğinin çocuklukların çalınması anlamına geldiğini vurgulayan dernek, çalışan çocukların aynı zamanda psikolojik ve fiziksel ciddi tehditler altında olduğunu belirtti.
“Sadece kayıt altına alınan veriler, Türkiye’de son iki yılda 87 çocuğun işyerinde hayatını kaybettiğine işaret ediyor.”
Derneğin kampanyasında Türkiye’de çocuk işçiliğine dair karanlık tablonun değişebilmesi için sorumluluk alınması talebiyle #3MaymunuOynama ve #BuİşÇocukOyuncağıDeğil hashtagleri ile konunun muhataplarına ve genel kamuoyuna sesleniliyor ve farkındalığının artırılması amaçlanıyor. (YY)

Umur Talu Yazdı: Her gün kanarak, kanayarak

Umur Talu Habertürk gazetesindeki yazısında gündeme değindi ve Her gün kanarak, kanayarak diyerek yaşanan savaş sürecini anlattı…

 

Her akşam kanarak uyuyan bir memleket, her sabah kanayarak uyanıyor.
Ve bütün bu ahval ve şerait içinde, “Tek kişi” hep haklı, hep doğru, hep bir bilen…
Başkaları hep hain, hep şer, hep yanılan, hep yanıltan, hep hatalı, hep yanlış, hep kötü.
O yüzden “Tek kişi” her gün Batı’dan Doğu’ya, “Üst Akıl”dan “geri zekâlılar”a, “akademisyen müsveddeleri”nden “gazeteci teröristler”e, “Ana muhalefet”ten “ana olmamış kadınlar”a, herkese herkese kızıyor; her saniye her saniye kesintisiz ders veriyor.
Daha düne kadar bu ülkede, bu iktidar partisinden başbakanlık yapmış, yıllardır iktidarın Dişişleri’ni yürütmüş Davutoğlu bile “propaganda ve karalama çukurları” tarafından “Reis’i yanıltan kişi” olarak lanetleniyor.
Bakın, aklını, ruhunu, muhakemesini, vicdanını kazanmaya çabalayan bir ülke umudumuz vardı.
O ülke aklını yitirdi, ruhunu kararttı, muhakemesi kalmadı, vicdan zaten sürünüyor.

***

Bu ülkeyi isteyen kafasında, hesaplarında her gün bölebilir.
Ama isteyen de şu iki insanı yan yana koyar; onların cenazesine sarılan anaları, onlar için göğe ve gökte birbirine karışan ağıtları ayırmaz.
17 yaşındaki Rozerin Çukur. Başından vurulduğu Sur’da 5 ay sonra ancak DNA’sından tespit edildi. Annesi kızını ancak 5 ay sonra toprağa verebildi. Mezarı hazırdı. Tabuta sarılı gelinliği de.
Şerife Özden Kalmış. Önceki Cumhurbaşkanı’nın korumalığından sonra Midyat’a tayin olmuştu. 6 aylık hamileydi. Dünyaya bir can verecekti. “Canlı bomba” saldırısında karnında bebeğiyle birlikte can verdi. Üç siville ve 4 yaşındaki minik Elif’in annesi polis Nefize Özsoy ile birlikte.

***

“Tek kişilik ülke” cennetle uyuyor, cehennemle uyanıyor.
“Şehit polisler”in cenazesinde, bir fotoğraf karesinde Başbakan’ın yanına kadar sokulabilmiş bir kişi, bir sonraki karede Ana muhalefet partisi Genel Başkanı’na mermi fırlatabiliyor.
“Terörü, teröristi lanetleme” biçimimiz böyle akıl dolu işte!
Çünkü iktidarın en “Başkanlıkçı” milletvekilinin dahi, “Yapmayın, etmeyin. Cezaevinde hepimiz herkesi ziyaret ettik. İstismar etmeyin” deyip dayanamadığı meselede, “Başkan” Anamuhalefet liderinin, üstelik “dokunulmazlık siparişi”ni desteklemiş olan bir kişinin sözlerinin bir kısmını kullanmakta beis görmedi.

***

Nasıl bir nefret, kin, intikam cumhuriyetidir bu?
Tamam, elbette “terör” var.
Ama meselemiz sadece “terör”ün yarattığı kanama mı yoksa her gün, her an, her şeye “kana kana” kanayan, sürekli gerilen, gerileyen bir memleketin ortak akıl, ortak muhakemede, ortak vicdandan çok uzaklaşması, zaten her gün her meselede yarılması, paramparça olması mı?

***

Kendini, birbirini de kandırarak, bir zamanlar yarattığı “yurtta barış, cihanda barış” umudunu “yurtta kanayan, cihanda kanayan” bir memleket yaratarak “toplu mezarımız”a gömmüş iktidara oy verenler farkında mı?
Bir zamanlar “askeri vesayet”e isyan etmiş iktidar, şimdi “militer vesayet” yoluyla kendini tahkim ediyor.
O arada nice mensubunu, ortağını çöpe atmış…
Daha önce “karşıt” saydığı kimi unsurla hemhal olmuş…
Partinin demokrasi mücadelesinde bulunmamış kimi devşirmeden bir yeni-çeri kadrosu kurmuş…
Ve bir zamanlar karşı çıktığını söylediği “Emasya protokolü” ve benzeri 28 Şubat-12 Eylül malzemelerine sarılmış.
Terörü, vahşeti lanetleyeceğiz, elbette.
Ama bu aldana aldana, kana kana kanamayı nasıl yazacak Tarih?
Bu kadar aldanma-aldatma, kin ve nefret hummasında aklımız nasıl başımıza gelecek…
Başımıza daha neler gelecek…
Neler gelecek daha başımıza?

***

Bir anne cesedine ancak 5 ay sonra bulabildiği kızını tabutuna gelinlik sarıp toprağa veriyor…
Bir polis, polis karısını, karnındaki 6 aylık bebekleriyle birlikte, bayrak sarılmış tabutuyla toprağa veriyor.
Bu ortak acılara aynı duyguyla sarılmayı değil, paramparça yarılmayı “birlik, beraberlik, bütünlük… beraber yürümek, beraber ıslanmak bu yollarda” sanıyoruz.
Öyle kanarsak…
Böyle kanıyoruz!

Veli Ağbaba Ankara katliamı hatırlattı: Bu kan yıkanarak çıkmaz

Veli Ağbaba 10 Ekim’de Ankara’da katledilen gençlerin aileleriyle bir araya geldi. Meclista toplantı düzenleyen Ağbaba; “10 Ekim Katliamı soruşturmasında skandallar yaşandığını belirteerek, kısıtlılık kararının kaldırılmasını istedi.

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Müfettiş raporlarında suçlanan polisler halen soruşturmayı yürütüyor. Katledilen insanların kanları önlem almayan kamu görevlilerinin ve hükümetin ellerindedir.Bu kan yıkanarak çıkmaz”dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, 10 Ekim Ankara Katliamının 8. Ayında, katliamda hayatını kaybeden Malatyalı gençlerin aileleriyle TBMM’de basın toplantısı düzenledi.

Ağbaba, Ankara Milletvekili Nihat Yeşil, Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Fatma Köse, Malatya İl Başkanı Enver Kiraz davanın avukatları ve ailelerle birlikte düzenlediği basın toplantısında, katliamın üzerinden 8 ay geçmesine rağmen halen katliamın soruşturulmasıyla ilgili sıkıntılar yaşandığını kaydetti.

BARIŞ, DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK DERKEN KATLEDİLDİLER

Veli Ağbaba basın toplantısında ; “Bugün 10 Ekim Ankara Katliamının 8. Ayı. Ankara katliamında 101 insan göz göre göre katledildi. Bugün Malatya’da kaybettiğimiz gençlerimizin aileleriyle beraberiz. Gözde Aslan, Mehmet Hayta, Gülbahar Aydeniz, Eren Akın, Mehmet Ali Kılıç, Onur Tan, Umut Tan, Kasım Otur, Sezen Vurmaz, Ata Önder Atabay, Canberk Bakış, Seyhan Yaylagül 10 Ekim katliamında hayatını kaybeden Malatyalı barış şehitlerimizin isimleri. 10 Ekim’de Barış isteyen gençlerimiz bir katliama kurban gitti. Barış diye, demokrasi diye, özgürlük diye haykırırken katledildiler. İşte bu yüzden bu mücadeleyi kaybettiğimiz değerlerimizin anısına daha güçlü yürüteceğiz.”dedi.

ORTAK ÖZELLİKLERİ HAKSIZLIĞA KARŞI DURUŞLARIYDI

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Gözde’nin güçlü sesini, Eren’in güzel gülüşünü, Mehmet Ali’nin saf duruşunu unutmayacağız… Canberk’i sazıyla-sözüyle, Mehmet’i kimliğiyle, Gülbahar’ı çalışkanlığıyla hatırlayacağız… Onur’un siyasi bilgisini, Umut’un esprilerini, Kasım Otur’un sendikal mücadelesini, Sezen Vurmaz’ın gençlerimize adeta annelik yapmasını, Ata Önder’in eğitimci kimliğini, Seyhan Yaylagül’ün pozitif bakışını unutmayacağız. Hepsinin ortak özelliği, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı duruşlarıydı. Barışı savunmalarıydı. Parti olarak her zaman şiddeti lanetlediğimizi belirtmek istiyoruz. Nereden gelirse gelsin, kimliği ne olursa olsun şiddetin karşısındayız. Ankara katliamı yapanlarla İstanbul’da ki katliamı yapanların da aynı olduğunu biliyoruz.” ifadelerini kullandı.

ANKARA’NIN KABİLDEN FARKI KALMADI

Türkiye’nin her geçen gün şiddet ülkesine döndüğünü kaydeden Veli Ağbaba “ Daha önceki katliamlar aydınlatılmadan, bu hafta 2 katliam daha yaşandı. 7 Haziran seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından biri millet kaosu seçti dedi ve bombalar patlanmaya başladı. Artık, Türkiye Ortadoğu ülkesi gibi görünüyor. Ankara, Kabil’den, Bağdat’tan farklı değil. Her gün bombaların patladığı, artık ölümün, toplu katliamların sıradanlaştığı bir ülke konumundayız. Hükümet terörle mücadele etmek için tüm imkânlara sahip. Her türlü kanunu geçirdiler, Ama terörü bitiremediler. Koltuk ve ego savaşları sonucu İstihbarat teşkilatları terörü araştıracaklarına, cumhurbaşkanına sosyal medyada yapılan eleştirileri izliyor. 13-14 yaşındaki çocukları izliyorlar.”şeklinde konuştu.

ÇAY İÇE İÇE GELİP KATLİAM YAPTILAR

Ankara Katliamında canlı bomba olacakların isimlerinin CHP’nin 9 Eylülde açıkladığı raporda olduğunu, isimlerin Başbakana da iletildiğini kaydeden CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba “Sınırı ellerini kollarını sallayarak geçtiler, mola vere vere, çay içe içe sanki pikniğe gider gibi Ankara’nın göbeğinde katliam yaptılar Emniyet ve MİT biliyordu. Geçen bunca sürede etkin soruşturma yapılmadı. Mülkiye müfettişleri yazdığı rapor, kamu görevlilerinin ağır ihmali olduğunu ortaya çıkardı. Bu insanların kanları önlem almayan kamu görevlilerinin ve hükümetin ellerindedir.Bu kan yıkanarak çıkmaz. Bu kanın hesabını soracağız.”dedi.

MÜFETTİŞİN SUÇLADIĞI POLİSLER HALEN SORUŞTURMAYI YÜRÜTÜYOR

Ağbaba konuşmasının sonunda ; “10 Ekim günü dahi istihbarat geliyor. Canlı bomba katliam yapacak deniliyor. Raporlarda var. Ama önlenemiyor. İhmali bulunan görevliler hakkında soruşturma yapılmamıştır.  Devlet görevlileri adaletten kaçırılmıştır. Müfettiş raporu soruşturmaya dahil edilmemiştir. Bizler katliamda kusuru bulunan kamu görevlilerin mahkemeye çıkarılmasını istiyoruz. Bir skandalda müfettiş raporunda ismi geçen polislerin hala bu soruşturmayı yapan polislerdir. Soruşturmadaki kısıtlılık kararı kaldırılmalıdır.İhmaller sadece göz yummakla sınırlı değil. Ambulansların geç gelmesi, polislerin can çekişen kişilere biber gazı sıkması ölümleri artırmıştır. Tabipler Birliği raporu açıkça durumu açıklamıştır. Gelinen bu noktada , adaletin gerçekleşeceğini bekleyen bir yargılama mümkün değildir. Dosyadaki kısıtlılık kararı kaldırılmalıdır. Kamu görevlilerinin kusuru tarafsız bir şekilde araştırılmalıdır. Gençlik kollarımızın kolu kanadı kırıldı. Benim burada konuşmamı sağlayan, milletvekili olmamda emeği olan o canlarımızı bir kez daha saygıyla anıyorum. Bu davanın takipçisi olacağız” ifadelerini kullandı.

Ağbaba’nın konuşmasının ardından aileler adına,katliamda hayatını kaybeden Mehmet Ali Kılıç’ın babası Kemal Kılıç ile Ata Önder Atabay’ın annesi Halime Atabay birer konuşma yaparak, duygularını dile getirdiler.

Ali Kenanoğlu yazdı: Ortaca Katliamı ve Terolar

Ali Kenanoğlu Evrensel gazetesindeki köşesinde Ortaca katliamını ve Terolar’ı yazdı…

 

Muğla’nın Ortaca ilçesindeki Alevilere yönelik 5 Haziran 1966 yılında gerçekleştirilen katliamın 50. yılını geride bıraktık. Belki de unutulan yüzlerce Alevi katliamından birisidir Ortaca Katliamı.
Ortaca Katliamı’nda Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı, iktidarda Adalet Partisi, başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyordu.
İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir.
O zamanlar bataklık olan bu yer Tahtacı Aleviler tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir. İşte Ortaca’da böylece kurulmuş olur.
1960 yılında devlet Alevi olan Fevziye köyüne yakın olan bir bölgeyi Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt (günümüzde Güzelyurt) köyünün Nurcu Sünni olan ağasına verir ve kargaşanın temeli atılır. Nurcu Sünnilerinde yine buraya bir göç politikasıyla getirildiği bilinmektedir.
1962 yılında Fevziye köyünden bir adam ve eşi odun toplamak amacı ile Kızılyurt’a verilen bu bölgenin yakınlarındaki ormanlık araziye girer. Bunu gören 5 Sünni, “Alevilerin namusu olmaz” cevabı ile arkalarından giderler. Adamı tutup bir ağaca bağlar ve eşine gözlerinin önünde tecavüz ederler. Daha sonra adamı bırakıp kaçarlar. Adam ve eşi köye dönünce durumu anlatır ve adam toplarlar. Aleviler ağanın mekanını basar. Buna çok sinirlenen Sünniler bir gün Dalaman Çayı kenarında pamuk toplayan kadın ve çocukları katlederler. Sinirleri yatışmayan sünniler yeşil bayrak altında adam toplamaya başlarlar ve 16 Sünni köyü birleşerek yaklaşık 700 kişilik silahlı adam toplanır. “Bu topraklar bizimdir, Tahtacılar dağınıza gidin” ,”Bir Tahtacı öldüren cennetliktir” sözleriyle Ortaca merkezine yürümeye başlarlar. Önlerine hiç bir güvenlik kuvveti çıkmaz ve merkeze varırlar. İçinde Alevilerin bulunduğu bir sinemayı basar ve burada 2 kadına tecavüz ederler. Kaçmayı başaran Aleviler kurtulur. Sinema, sahibi ile birlikte yakılır.
Bununla iflah olmayan Sünniler belediye binasını basar. Ortacanın ilk belediye başkanı ve bir Alevi olan Ziya Çavuş’u makamında yakalar ve uzun olan saç ve sakalını keserler. Bir kağıda imza attırarak makamından indirir ve yerine kendi aralarından bir Sünniyi yerleştirirler. Bu olaydan sonra Ortaca asla bir Aleviyi belediye başkanı seçmeye cesaret edemez.
Tüm Alevi katliamlarında olduğu gibi bu katliamda da devlet katliama göz yumarak destek vermiştir. Ortacayı basan 700 kişinin nereden silah bulduğu, hiçbirinin okuma yazması yokken belediye başkanına nasıl bir sözleşme hazırlatıp imzalattıkları, Kızılyurt’la Ortaca merkez arasındaki 10 km’lik yolu giderken hiçbir askeri güvenlik kuvveti tarafından durdurulmamaları ve belediye binasına yaya olarak 2 dakika uzaklıktaki jandarma karakolunun olaydan 2 saat sonra kuvvet göndermesi Devletin olaya yaklaşımını özetlemektedir.
Aleviler o zamanın Ortaca’sında çoğunlukta belediye başkanlarını seçmişler ve Ortaca’daki ticari faliyetlerin % 80’nini kontrolleri altında tutmaktadırlar. Manifaturacı-sinemacı-bakkal-toptancı-kereste atölyesi ve kereste ticareti gibi ticari faliyetler Alevilerin kontrolündeydi. Bu olaydan sonra Alevi esnafların çoğu İzmir’e göçtüler. Alevilerden boşalan ticari alanları Sünniler doldurdu. Ticari alandan geri çekilen Aleviler bir ucu Dereköy bir ucu Çaylı mahallesi bir ucu Karaburun olan 40 bin dekar çiftliği satarak ekonomik olarak gerilediler.
Ortaca Katliamı hazırlanışı, uygulanması, neden sonuç ilişkileri bakımından diğer Alevi katliamlarının aynısı olarak gözükmektedir.
Ortaca Katliamı’nın Alevi yaşam alanına Sünni bir topluluğun yerleştirilmesi ile başlayan gerginliğin yol açtığı bir katliam olduğunu da gözlemlediğimizde günümüzdeki Maraş’ta yapılmakta olan AFAD kampına neden karşı çıktığımız daha iyi anlaşılır olacaktır.
Aşk ile…

Aleviler Hull ve Nottingham’da festival için buluştu

Her yıl İngiltere’ de geleneksel olarak düzenlenen Britanya Alevi Festivali’nin 6’ncısı kapsamında Hull ve Nottingham AKM ve Cemevinde çeşitli etkinlikler düzenlendi.

 

Britanya 6. Alevi Festivali kapsamında 29 Mayıs Pazar günü Hull Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi tarafından gerçekleştirilen etkinlikte Tolga Sağ ve Kutsal Evcimen sahne alarak birbirinden güzel türküler seslendirdi.

Festivale katılan Hull AKM ve Cemevi eş başkanları Ali Ekber Aktepe ve Yeliz Pirdoğan konuşmalarında başta BAF Başkanı İsrafil Erbil ve Mehmet Yüksel Dede olmak üzere tüm katılan AKM ve Cem evleri temsilcilerine ve misafirlere teşekkür etti.

Etkinlikte Doncaster AKM Semah ekibi semah dönerken genç semahçıların heyecan ve mutluluğu beraber yaşadıkları dikkatlerden kaçmadı.

Britanya Alevi Kadınlar Birliği ve Britanya Alevi Gençlik Federasyonundan festivale katılan temsilcilerin konuşmasıyla Hull AKM ve Cemevi tarafından gerçekleşen etkinlik sona erdi.

5 Haziran Pazar günü ise Nottingham AKM ve Cemevi tarafından gerçekleştirilen etkinlikte Muharrem Temiz ve Mustafa Kılçık sahne aldı. Arguvan türkülerini seslendiren Muharrem Temiz’e, Mustafa Kılçık deyişler okuyarak eşlik etti.

Etkinlikte Mehmet Yüksel Dede çerağ uyandırdı ve BAF başkanı İsrafil Erbil ile diğer AKM ve Cemevleri başkanları birer konuşma yaparak etkinliğe destek oldular.

Nottingham AKM semah ekibinin semah döndüğü etkinlik çok sayıda kişiyi bir araya getirdi.

Festivalde Konuşma yapan Başkan Mehmet Sağ katılarak destek veren tüm misafirlere teşekkür etti. Britanya Alevi Kadınlar Birliği, Britanya Alevi Gençlik Federasyonu, Londra Emek Sahnesi, Dem Radyo ve Nurhak Kültür Evi temsilcilerinin konuşmalarının ardından etkinlik sona erdi.