Ana Sayfa Blog Sayfa 6292

Bir kez daha neler oluyor, yakın gelecekte neler olacak?

Bu soruyu AKP ne yapmak istiyor diye de sorabiliriz, hiçbir anlam değişikliği olmayacağı gibi cevabın daha anlaşılır olmasına hizmet edeceğini de söyleyebiliriz. Aslında bu soru, yani AKP ne yapmak istiyor sorusunun bu denli sıklıkla soruluyor olması bile, tek başına, çok büyük bir anlam içermektedir. Esas konuya geçmeden önce bu sorunun sıklıkla soruluyor olmasına dair bir cümle kurmak fazlalık olmayacaktır.

AKP ve çömezleri bütün devlet gücüne ve bu gücü kullanarak ortaya koydukları çabalarına rağmen, toplumu, kendi politikalarına ikna edebilmiş değildirler. Toplum, AKP devletinin bu politikalarına bu politikaları uygularken ortaya koyan zorbalığın ölçüsüzlüğüne, yaşamsal konularda karşılaştıkları kabul edilemez uygulamalara bakarak olan biteni içselleştirememektedir . Yapılanlara kuşkuyla bakmakta, bu yapılanlardan bir haksızlık olduğunu düşünmektedir. Toplumun bu tutumuna dair yapılan tespitin doğruluğu veya bu tespite rağmen toplumun neden pratik bir eylemlilik içine girmediği, yazının konusu değil, ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durumdur.

Konumuza yani başlıktaki soruya dönersek, sorunun cevabını anlaşılır kılmak için iki noktayı öne almak gerekiyor. Birincisi, AKP ve devletin, bundan önce olduğundan daha yoğun ve daha baskıcı bir biçimde, demokratik muhalefeti bastırmak amacıyla sürdürdüğü politikalar. İkincisi ise bununla bağlantılı olan ama ayrıca üzerinde durulması gereken AKP’nin kararlılıkla, sistemli olarak ve her aracı kullanarak yapmaya çalıştığı toplumu yeniden şekillendirme çalışmaları, yani AKP’nin sürdürdüğü toplum mühendisliği planı. AKP, “yeni Türkiye” derken, sanılanın aksine,çağdaş normlara göre gelişmişlik düzeyi ileri gitmiş bir Türkiye den söz etmiyor. AKP’nin “yeni Türkiyesi” Neo- Osmanlıcılık ile bölgede ve dünyada İslami’n temsiliyeti üzerinde büyük devlet olmaya yönelik olarak kendisini yapılandırmak isteyen bir “yeni- Türkiyedir”.

AKP, sadece devleti yönetmek üzere seçimlerle gelmiş ve seçimlerde aldıkları oylar azalınca gidecek olan bir parti olarak görülmemelidir. Bu büyük bir yanılgı olacaktır. AKP, hiç bir seçimle gitmemek üzere kendisini yapılandırmaktadır. Öyle bir siyasal- toplumsal yapı kurmak istemektedir ki kendilerinin fiziki yoklukları koşullarından da bu yapı devam edebilmelidir. Bugün AKP’nin arkasına aldığı oy desteğinin bu denli yoğun olmasının tek izahı AKP’nin toplumun bu yönüne karşı geliştirdiği tutumdur. Faşizmin dünya tarihindeki örnekleri bu gelişmenin anlaşılması için fazlasıyla öğreticidir.

AKP ilk dönemlerde bu politikalarına Kürtleri de dahil etmek istemiştir. Böylece hem Kürt sorununu sözde “çözen” olarak etkisini artırmak hem de Kürtlerin gücünü de değerlendirmek söz konusu proje için büyük bir motivasyon kaynağı olacaktı. Kürtlerin dini duygularına seslenerek sözde dini kardeşlik edebiyatıyla ve bilinen bir dizi düzenlemeyle amaca varılmak istendi. AKP, yaşanan Kürt sorunuyla ve Kürtlerin desteği olmadan bu planın gerçekleşmeyeceğini ve bir bölge aktörü olamayacağını çok iyi bilmektedir. AKP iktidarı boyunca Kürtlerle ilişkiyi yada Kürt sorununda çözüm denen şeyi Kürtlerden yararlanmak olarak ele almıştır. Böyle olduğu içinde, politik Kürt siyaseti bu tuzağa düşmemiş en son bilinen gelişmelerden sonra 7. Haziran seçim başarısıyla AKP’nin bu yolda ilerleyemeyeceği açığa çıkmıştır. Bunu gören AKP yöntem değiştirerek gerçek niyetini klasik “zor” yoluyla hayata geçirmeye karar vermiştir. Ancak “zor”un gücüyle Kürtleri kendisiyle anlaşamaya mecbur kılabileceğine karar vermiştir. Bugün yaşananlar belirtilen gelişmelerin sonucudur.

Burada örgütlü “zor”un, çoğu zaman ve konumuz açısında devlet “zor”unun toplumsal hayatta ki rolünü bir kez daha hatırlamak gerekmektedir. “Zor”un, çoğu zaman amaca hizmet etmeyeceği ileri sürülerek, hümanist bir noktadan eleştir konusu yapılmaktadır. Bu durum özellikle son dönem AKP politikaları konusundan da çok sık konuşulmakta, tartışılmaktadır. Özellikle ülkemizde yaşanan Kürt sorunu açısında, daha önce ve defalarca denenmiş ve sonuç alınmamış olan “zor” yönteminin neden tekrar denendiği sürekli sorulmakta, anlaşılmaz bulunmaktadır. Halbuki “zor”, egemen ve ezen devletlerin elinde, her dönem ve her toplumda etkili ve çoğu zaman sonuç alan bir baskılama yöntemi olarak kullanılmıştır. Kürt sorunundan da Türk devletinin bu sorunu bunca zamandır çözmeden kendisini sürdürüyor olmasının yegane nedeni kullandığı “zor”dur. “Zor”, hiçbir işe yaramaz demek, bir ajitasyon cümlesi, motive edici bir slogan olarak anlamlı olabilir, ancak pratik-siyasal gerçekler açısında hem gerçekçi değil, hem de hayaller yayacağı için zararlıdır.

O nedenle AKP’nin bugün kullandığı “zor” yöntemi hesapsız plansız bir yöntem değil sonuçları hesaplanmış belli amaç ve beklentiler üzerinde planlanmış siyasal bir pratiktir. İzmir’i yakanlar tam da gavur İzmir olduğunu düşündükleri için yakmışlar ve bununla övünmüşlerdi. Bugün Kürdistan da sürdürülen savaşın da aynı ruh ve düşünce içinde sürdürüldüğünde kuşku duymak için hiçbir mantıklı gerekçe gösterilemez.

AKP sürdürdüğü kuralsız savaşla başta Kürtler olmak üzere demokratik muhalefeti baskılayabileceğini sanmakta, bunu düşünmekte ve tasarlamaktadır. Bu yolla elde edeceği prestiji ve gücü bölgenin tamamında etkin olmak amacıyla kullanmayı hesaplamaktadır. Ve aynı zamanda bu imkanlarla toplumu yeniden yapılandırmak istemektedir. Bu koşullar oluştuğunda, yani Kürtler korunmaya muhtaç düzeye indirildikten, demokratik muhalefet odakları zarar veremez hale getirildikten sonra AKP’nin inayetine razı olacak düzeye indirildikten sonrası “düşünülür” diye planlanmaktadır. AKP Kürtleri elde ettikleri avantajlardan mahrum etmeye, onların bölgede edindiği prestiji ortada kaldırmaya bu yolla onları kendisine muhtaç duruma düşürmeye çalışmaktadır. Böylece onları koruyup kurtaracağını göstererek onlarla kendisinin istediği koşullarda uzlaşmaya çalışmaktadır.

Kürtleri aldatamayacağını anlayan AKP Kürtlere yönelik “din kardeşliği” söylemini değiştirmek zorunda kalmıştır. Bunun yerine, dini söylemlerini ırkçı söylemelerle birleştirerek MHP de ifadesini bulan toplumsal kesimlere seslenmeye başlamış ve yeni dönemde MHP ile işbirliğini öne çıkartmaya başlamıştır. Bu söylem karşılık bulunca AKP yeni yolunu MHP ile birlikte hareket etmekle belirlemiş oldu. Şu an yaşanan kuralsız “zor” yöntemiyle AKP, sözde, sadece günün Kürt sorunu çözmemekte aynı zamanda kendi tasarladığı geleceğin toplumsal- siyasal yapısını da kurmaya çalışmaktadır.

İkinci olarak AKP bugüne kadar hükümeti ele alanlardan farklı olarak yeni bir siyasal-sosyal yapı oluşturmaya çalışmaktadır.Toplumsal yapıyı yeniden kurmak için iktidar gücünü kullanmaktadır.

İmam hatiplilere yönelik söylem ve pratiklerinden tutalım her fırsatta dinsel konuları bugüne kadar olmayan bir biçimde vurgulaması, dini yaklaşım ve söylemlere sahip çıkması, onları güncellemesi, imam hatiplilerin Türkiye’nin, Müslüman aleminin ve dünyanın umudu olarak tanıtılmaları, onların Türkiye’yi İslam alemini ve dünyayı kurtaracak yegane güç olarak sunulması toplumu yeniden yapılandırma anlayışının ürünü ve ifadesidir.

Tipik bir örnek olarak sık sık gündeme getirilen Ayasofya ibadete açılmalı ve buna benzer bir çok söylem ve düzenleme, söz konusu toplumsal projenin parçaları olarak görülmelidir.

Bu anlayışın egemen olması, büyük bir çağdaş yaşam ve alevi düşmanlığı gerektirmektedir. AKP bu anlamdan da en küçük bir ikircilik yaşamadan hem çağdaş yaşama hem de Alevilere düşmanlık yapmaktadır.

Aynı şekilde AKP’nin “yeni Türkiye” sinde, kadın düşmanlığını da zorunlu kılınmaktadır. Bugün AKP iktidarının kadın sorununa nasıl yaklaştığı ortadadır. Kadının ikinci sınıf insan olduğunu açıkça ifade edilebiliyor olmasının başka bir izahı yoktur. Kürtaj sorunu sadece kadın haklarıyla ilgili bir sorun değildir aynı zamanda bu politikanın bir başka boyutuyla da ilgilidir. Bilindiği gibi faşizm saf ırk arar veya bu söylem üzerinde topluma seslenir . aynı şekilde dinsel farklılıklara düşmanlık faşizmin kullandığı bir yöntemdir. Yeni, yerli ve milli nesil yetiştirmek, nüfussal çoğunlukla sonuç almak, gibi argümanlar AKP’nin toplumu yeniden yapılandırma projesinin argümanları olarak her gün kulaklarımızda yankılanmaktadır. Bu söylem ve argümanları sıradan yaklaşımlar gibi görmemek gerekir. Bunların her biri yapılmak istenen toplumsal değişim ve dönüşümün birer aracı ve parçasıdırlar.

Tam burada Suriye savaşının yarattığı mülteci olgusunun da en küçük bir tereddüt gösterilmeden toplumu yeniden yapılandırma politikasının bir aracı haline getirilmek istendiğinin altını bir kez daha çizmek gerekir.

Yani kısacası olan biten Kürtlere ve demokratik muhalefete rağmen AKP’nin kendi sosyal-siyasal toplum projesini hayata geçirme çabasıdır. AKP zor kullanarak ve dinin yarattığı etkiyle toplumu yeniden biçimlendirmeye çalışmaktadır. Bu gün tartışılan başkanlık sorunu tek başına Tayip in kişisel geleceğinin sorunu olarak görülmemelidir. Bu tas tamam toplumun geleceğini yeniden yapılandırmayı amaçlayan bir politik tutum olarak görülmelidir.

AKP’nin projesini gerçekleştirme olanağı var mı? El- cevap: Kesinlikle hayır. Konuyu daha ayrıntılı incelemek yazının hacmini aşacağından kısaca değinmiş olalım. En önemlisi AKP karşısında örgütlü ve uzun bir mücadele deneyine sahip Kürt halkının ve Türkiye halklarının varlığıdır. AKP’nin kaybedeceğinin birinci nedeni buysa, ikinci nedeni de dünya halklarının ikinci bir İran’a şans vermeyecekleri gerçeğidir.

Bu topraklardan da dünyanın değişik bölgelerinden de, halkların acı çekmeleri pahasına da olsa, kendi fantezilerine uygun politik gelecek arayanlar oldu, ne yazık ki. Tarihsel ve toplumsal hayat bazen bilinenlerden ve beklenenlerden farklı gelişebiliyor.AKP’nin sahip olduğu kitle desteği aslında farklı bir beklentiyi de taşıyan bir kitledir. Bu nedenle AKP politikalarına sanıldığı kadar güvenmemektedir. Bu gerçeğin doğru analizi ve değerlendirilmesi AKP yalanlarının da “zor”unun da aşılması için önemli bir anahtar rolü görülecektir.

AKP’ye karşı mücadele, ne sağlık, diploma vs gibi ikincil konulara indirgenmemelidir. Aynı şekilde emperyalistlerle olan kimi çelişkilerden medet umarak ta bu mücadele yürütülemez. Elbette bu iki nokta da mücadelenin içinde değerlendirilmesi gereken konulardır. Ancak bilinmelidir ki bu noktalardan haklı olmak ve bu haklılığın tescil edilmesi bile AKP’ye karşı mücadelenin başarıyla sonuçlanmasını sağlamayabilir. Tıpkı 17-25 aralıkta yaşananlardan olduğu gibi.

Özetle yaşananlarla AKP, kuralsız “zor” yöntemiyle ve dini istismar ederek hem Kürtleri hem de demokratik muhalefeti bastırmayı amaçlamakta hem de yeni bir toplum yaratmaya çalışmaktadır. Ancak yakın gelecekte bun u yapamayacağı çok açık olarak ortaya çıkacaktır. Yakın gelecek, halkların daha güçlü kazanımlarla tarih sahnesindeki yerlerini alacaklarına tanık olacaktır.

ABF 8. Genel Kurulu yapıldı

Genel Kurul’da mevcut genel başkan Baki Düzgün 121 oy, Racai Aksu ise 64 oy aldı. Genel kurul delegelerinin üçte biri oylamaya katılmazken 8 oy da geçersiz cıktı.

‘MİLİTANCA ÖRGÜTLENMELERE GİTMEK ZORUNDAYIZ’

ABF’nin bütün Alevi dernekleri, dergahları ve dedelerinin mücadelesi sayesinde vücut bulduğunu belirten divan başkanı Ali Balkız, “ABF Alevilerin çatı örgütüdür. Devletin yok saydığı asimilasyon, savaş politikaları ülkemizi öyle bir hale getirdi ki, bizler de daha radikal eylemler ve militanca örgütlenmelere gitmek zorundayız. Bu ülke öyle derebeyler öyle zalimler gördü ki onların ismini bilen yok. Ancak bunlara karşı direnen devrimci önderlerin isimleri herkesin dilindedir” dedi.

‘ÖFKELİ GENÇLERİ MARAŞ’A YERLEŞTİRMEK İSTİYORLAR’

Kurulun açılış konuşmasını yapan ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, AKP’nin mezhep savaşlarını kışkırtığını ileri sürerek “Bekir Bozdağ ‘Bizim tarihimiz de insanları diri diri yakmak yoktur’ diyor. Maraş ve Sivas’ı hatırlayalım. Yüzlerce Alevi genç ve yaşlı katledildi. AKP hükümeti Suriye’de cihatçı aileleri Maraş’ta kamplara yerleştirmek istiyor. Şimdi bunları getirip Maraş’ta Alevilerle kapı komşusu yapmanın anlamı nedir. Hatırlatalım dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu DAİŞ için ‘Öfkeli gençler’ demişti” diye konuştu.

Alevilerin bu kongrede yeni bir açılım yapması gerektiğini belirten Düzgün, “Bu günden itibaren Alevilerin en büyük görevi haksızlıklara ve ölümlere karşı durmak olmadır” diye konuştu.

‘GENEL KURUL İRADESİ ESAS ALINMALIDIR’

ABF’nin bütün Alevilerin temsilcisi haline getirmek için var olan bütün eksikliklerini gidererek yola devam etmesi gerektiğini belirten HDP eski Milletvekili Turgut Öker ise, “Türkiye’deki hakim anlayışı Alevi kurumları terk etmelidir. Alevi kurumların demokratik olması lazım kendi içindeki delege iradesini ortaya çıkarması gerekiyor. Canımızı ve malımızı kuruyacak tek kurumumuzdur ABF’dir. Genel kurul iradesinin esas olması lazım. Yolda birlik olmamız lazım. Bizim bugün Yezid dediğimiz Erdoğan diktatörlüğünden bir farkımız olmalıdır” şeklinde konuştu.

‘ALEVİLER TOPLUMUN ÖTEKİLERİYLE YOL ARKADAŞLIĞI YAPMALIDIR’

Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevilerin devletle yüzleşmekten önce toplumla yüzleşmesi gerektiğine dikkat çekerek, “ABF Türkiye’nin sorunlarını çözmeden önce kendi içindeki sorunları çözmek zorundadır. Bugün Türkiye bu durumdaysa bizim de payımız vardır. Türkiye’de Kürtler Ermeniler ve diğer inançtaki insanlar ötekileştirilen herkes bizim yol arkadaşımız olmak zorundadır. ABF kuruluş ilkeleri çok net ve açıktır. Varlığımız ve birliğimiz tarihimizden geliyor. Bize düşen orta yolcu olmamaktır. Türkiye ABF son iki dönemini çok kötü geçirmiştir. Dilerim bu eksiklikler giderilir” diye konuştu.

HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan da, “Alevi inancının sonraki nesillere aktarımını Alevi kurumları önüne koymuyor. Bu sistem olduğu sürece asimilasyon ve yok sayma sürecektir. Bizim inancımız bütün inançlara bir gözle bakar. Yeni bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. Yeni devlet anlayışı siyasal İslam’dır ve yeni kurumları var. Bu kurumları tanımadığımız sürece bunlarla mücadele edemeyiz.” diye konuştu.

Pir Mehmet Yüksel: “Aleviler gücünü mazlumiyet ve masumiyetlerinden alır.”

Britanya Alevi Federasyonu’nun (BAF) bu yıl altıncısını düzenlediği Alevi Festivali kapsamında Pazar günü Nothingam’da düzenlenen etkinliğe katılan Pir Mehmet Yüksel kısa bir konuşma yaptı.

Nothingam Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi ev sahipliğinde düzenlenen etkinliğe, Britanya’daki diğer Alevi kurum temsilcileri ve Türkiye’den gelen sanatçılar da katıldı. Pir Mehmet Yüksel ve Türkiye’den gelen Muharrem Temiz Dede’nin çerağ/delil uyarmasıyla başlayan etkinlikte BAF Başkanı İsrafil Erbil ve diğer cemevleri yöneticileri kısa konuşmalarla birliğe vurgu yaparak, Nothingam’da yaşayan canları ve emeklerini selamladılar.

Nothingam Cemevi’nin Semah ekibinin döndüğü semahlar ve gülbangın ardından sahne alan sanatçı Mustafa Kılçık, deyiş ve nefesler seslendirdi. Daha sonra sahneye Muharrem Temiz Dede ile birlikte çıkan Mehmet Yüksel Dede, Muharrem Temiz’e hoş geldiniz diyerek yola sunduğu katkı ve hizmetlerinden ötürü teşekkür etti. Mehmet Yüksel Dede Britanya ve Avrupa’da hizmet için yola çıkan canların çaba ve hizmetlerinden dolayı önlerinde saygıyla edildiğini belirtti. Alevi canların dünya ve Türkiye’de yaşanan olumsuz gelişmelerden hareketle bazen umutsuzluğa kapıldıklarını, yola, inanca ve değerlere herkesin yeterince sahip çıkmadığı endişelerini dile getirdiklerini ifade eden Mehmet Yüksel Dede, “Önemli olan nicelik değil niteliktir. Kurumsal çalışmalar çok önemli ve her yerde bu çalışma ve çabalar az sayıda iyi niyetli ve özverili canlarımızın sırtında yürüyor. Sayıca az da olsak, dediklerimizin ve yaptıklarımızın doğru olmasıdır asıl önemli olan. Unutmayalım ki Şah-ı Kerbala Hüseyin tek başına büyük bir orduya ve güçlü bir zalime karşı durdu ve bu duruş hala hepimize delil ve örnek oluyor. Tıpkı Hüseyin gibi Alevilerin ve Aleviliğin gücü de masumiyet ve mazlumiyetinden geliyor. Ve bu güç sözümüzün, özümüzün, duruşumuzun doğruluğundan kaynaklanıyor” dedi.

Sayısal kalabalıklardan ziyade, asıl yapılan çalışma ve hizmetlerin niteliğinin önemli olduğunu hatırlatan Pir Mehmet Yüksel, Alevi yolunun gereği olan marifetli, kemaletli, muhabbetli ve güzel çalışmaların mutlaka karşılığını bulacağını ekleyerek, kadın ve gençlik örgütlenmesiyle kurumsallaşma çalışmalarının çok önemli olduğunu ve sahiplenilmesi gerektiğini belirtti.

24 Nisan’da Cambridge Üniversitesi’nde düzenlenen Semah ve Alevilik etkinliğiyle başlayan Britanya 6. Alevi Festivali, değişik etkinliklerle devam ederek 12 Haziran Pazar günü Londra’da gerçekleşecek Park Festivali’nin ardından Sheffield ve Leicester’da düzenlenecek pikniklerle son bulacak.

Unutulan Bir Alevi Katliamı: Ortaca

Ortaca katliamında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, iktidarda Adalet Partisi, Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel bulunuyordu.
1966 Haziran’ın da Muğla Ortaca da Alevilere yönelik yapılan vahşi saldırı ve katliam girişimi; Vietnam savaşı (1955-1975), Arap-İsrail gerginliği, 2 Haziran 1966 da Kıbrıs’ta Rumların Lefkoşe’nin Türk kesimine giriş-çıkışı yasaklaması ve 1966 Kısmi senato seçimleri gündemlerinin gölgesinde kalmıştır. Ortaca vahşeti üzerinde bir kaç kişi haricinde kimse durmadı ve zamanla unutulup gitti.

1966 Orataca Katliamı:
İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir.

O zamanlar bataklık olan bu yer Tahtacılar tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir. İşte Ortaca’da böylece kurulmuş olur.1960 yılında devlet Fevziye köyüne yakın olan bir bölgeyi Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt (günümüzde Güzelyurt) köyünün ağasına verir ve kargaşanın temeli atılır.

05.06.1966 saat 21.00:
Daha önceleri de çeşitli nedenlerle çatışan Alevi ve Nurcu Sünniler, Fevziye köyünde bir bataklığı kurutma teahüdü ile 9 yıl önce hazineden aldığı araziyi teahüdünü yerine getirmediği için anlaşmazlığa düşülmesi ve Nazmi Yavuz’un köylülerle geçinememesi ve birbirlerini darp etmeleri olayların başlatır.
Nazmi Yavuz ve adamları aynı gün Dalaman Çayı kenarında pamuk toplayan Fevziye köyünün kadın ve çocuklarına saldırıp hasıra sararak Çaya atarlar.. Sinirleri yatışmayan sünniler yeşil bayrak altında adam toplamaya başlarlar ve 16 sünni köyü birleşerek yaklaşık 1000 kişilik silahlı adam toplanır. “Bu topraklar bizimdir, Tahtacılar dağınıza gidin” ,”Bir Tahatcı öldüren cennetliktir” sözleriyle Ortaca merkezine yürümeye başlarlar. Önlerine hiç bir güvenlik kuvveti çıkmaz ve merkeze varırlar. İçinde Alevilerin bulunduğu bir sinemayı basar ve burada 2 kadına tecavüz ederler.
Kaçmayı başaran Aleviler kurtulur. SİNEMA SAHİBİ İLE BİRLİKTE YAKILIR. Bucak Müdürü Kamil Korkmaz ve Zabıta Müdürü ile Belediye Başkanının oğlu ile Mehmet Hayat, Halil Sarı, Hasan Hıdır ve Şükrü Basma isimli köylüler darp edilip yaralanırlar. Baskında onlarca kişi yaralanır, 38 kişi nezarete alınır.
O anın şahitlerinden biri bunu nasıl anlatıyor:
” Uzakta yeşil bayrağı görünce durumun farkına vardım ve dayıma hadi gidelim dedim. Gitmeye vaktimiz olmadığı için bir dükkâna saklandık. Gelen dumanların ne olduğunu ancak olay bitince anladık”
Bununla iflah olmayan sünniler belediye binasını basar. Ortanca’nın ilk belediye başkanı ve bir Alevi olan Ziya Çavuşu makamında yakalar ve uzun olan saç ve sakalını keserler. Bir kâğıda imza attırarak makamından indirir ve yerine kendi aralarından bir sünniyi yerleştirirler. Demokrasiye çirkin bir saldırı olan bu olaydan sonra Ortaca asla bir Aleviyi Belediye başkanı seçmeye cesaret edemez.
12.06.1966 GÜNÜ:
Fevziye köyünden adam ve karısı (G.Ö.) odun toplamak amacı ile Kızılyurt’a verilen bu bölgenin yakınlarındaki ormanlık araziye girer. Bunu gören 4 Sünni (Emin Yavuz, Yeğeni Saffet Yavuz, Alim Ceylan ve Halit Ceylan) şeyhlerine danışır ve “Alevilerin namusu olmaz” cevabı ile arkalarından giderler. Adamı tutup bir ağaca bağlar ve karısına gözlerinin önünde tecavüz ederler. Daha sonra adamı bırakıp kaçarlar. Adam ve karısı köye dönünce durumu anlatır ve adam toplarlar. Aleviler ağanın mekanını basar.
13.06.1966:
İlk çatışmada yaralanan Sünni Halil Sarı öldü.

14.06.1966
Muğla Valisi Hasan BASA Alevi – Sünni liderleri Cengiz Topel İlkokulun da bir araya getirip uzlaşma sağlamaya çalıştı fakat bunda başarılı olamadı. Alevilere yönelik iktisadi baskı dün de devam etmiş ve Aleviler araçlara bindirilmemiştir.

DEVLET ÖRTBAS ETTİ
Devletin üst kademesi her zaman ki gibi olayları kapatmış, bundan cesaret alan Sünni saldırganlar baskılarını arttırır ve Aleviler yerlerini yurtlarını terk etmek zorun da kaldılar. 1966 Ortaca’sı gelecekte yaşanacak olan Alevilere yönelik Malatya, Maraş, Çorum, Elbistan, Sivas Alibaba ve Madımak katliamlarının da habercisi niteliğindedir.

15.06.1966
*Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’’Türkiye laiktir, Sünnilik – Alevilik olmadığını halkın itikatını kendisinin ayarlayabileceğini’’ söyledi.
*Süleyman Demirel ‘’Olaylar münferit vakalardır’’
*İçişleri Bakanı Mehmet Faruk Sükan ‘’Türkiye’mizde sureti katiye de bir mezhep kavgası olamaz’’
*Muğla Valisi Hasan Basa ‘’Mezhep çatışması yoktur, ırza geçme iddiasının da olayla ilgisi olamayan münferit bir hadisedir.’’

16.06.1966
Hükümetin yalanladığı Alevi –Sünni çatışması sürüyor. Çatışmaların ilk gününde Sünniler tarafından yıkılan Kızılyurt ile Fevziye arasındaki köprü ikinci kez yıkıldı. Aleviler elde silah nöbet tutmaya başladı.

16.06.1966
MP Ankara Milletvekili Hüseyin Balan Ortaca da yaşananlar için hükümete gensoru verdi. Altı maddelik gensoruda:
1-Ankara Altındağ da din dersi veren öğretmen aleviler dinsizdir diye söyleyince itiraz eden alevi öğrenciyi bayıltıncaya kadar dövmüştür.
2-Ankara da 4 sinemada birden gösterime giren ‘’Turist Ömer’’ filminin bir sahnesinde kız kardeşiyle münasebette bulunan Ömer’e komiser rolündeki şahıs ‘’Ulan sen Kızılbaş mısın’’ sözünü söylemiştir.
3-İstanbul da evlenen bir genç 17 günlük karısını Alevi olduğunu öğrenince boğarak öldürmüştür.
4-Gayri kanuni olarak kurulan ve çalışan gizli dernekler mezhep ayrılığını körüklemektedir.
5-İmam hatip ve müezzinlerin Sünni köylere verildiği ve bunların mezhep tefriki yaptıkları bu suretle alevi Sünni çatışmasına sebep oldukları duyulmakta ve söylenmektedir.
6-Ortaca belediye başkanının olaylar hakkında yardım edilmesi için gönderdiği telgraflara ne Başbakanın ne de İçişleri Bakanının cevap dahi vermediği, kulak asmadıkları. Bu olaylar cereyan ederken Başbakanın seyahat rotası ve davranışları dikkatleri çekmiştir.Elinizi çabuk tutun manasına gelen bu tutum karşısında Sünni köylüler büsbütün gemi azıya almışlardır.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ GENSORUYU RED EDER.
SORULAR SORULAR SORULAR:
*Büyük bir insanlık ayıbı olan bu olayında içinde devlet desteği olup olmadığı hala tartışılmaktadır.
*1000 kişinin nereden silah bulduğu.
*Hiç birinin okuma yazması yokken nasıl bir sözleşme hazırlatıp imzalattıkları.
*Kızılyurt la Ortaca merkez arasındaki 10 km’lik yolu giderken hiç bir askeri güvenlik kuvveti tarafından durdurulmamaları.
*Birer soru işaretinden öte gidemedi
KAYNAK: 1966 Milliyet Arşiv Kayıtları
Bu günü bize hatırlatan Abidin Sarı can’a teşekkür ederiz.
Ali Kenanoğlu

Selda Bağcan Barcelona’dan seslendi: Yuh Yuh

Selda Bağcan, İspanya’nın Barcelona kentinde düzenlenen Primavera Sound 2016’da sahne aldı. Bağcan “Yuh Yuh eserini hep bir ağızdan söyledi…
İspanya’nın Barselona kentinde gerçekleştirilen festivalde Bağcan “Yuh Yuh”, “Yaz Gazeteci” gibi şarkılarını da seslendirdi.

Hürriyet’te yer alan habere göre, bu sene 16’ncısı gerçekleştirilen festivalde festivalde Selda Bağcan, İsrailli müzik topluluğu Boom Pam ile birlikte konser verdi. Konser canlı yayınlandı. Dünyanın en büyük müzik festivallerinden biri olan Primavera Sound’da bu sene Radiohead, LCD Soundsystem, PJ Harvey, Tame Impala, Sigur Rós, Animal Collective, Pusha T, Brian Wilson, John Carpenter, Vince Staples, Julia Holter gibi dünyaca ünlü isimler ve gruplar sahne alıyor.

Murat Meriç Yazdı: Adı Güzel, Muhammed Ali

Murat Meriç BirGün gazetesindeki köşesinde dünya kahramanı Muhammed Ali’yi yazdı. 

 

Bir dönemin kahramanı, Muhammed Ali. Bunun için sebebimiz çok üstelik: Kimi, Müslümanlığından dem vurarak onu benimsiyor, kimi Vietnam savaşı sırasında aldığı tutumdan yola çıkarak onu bu mertebeye koyuyor… Her şey bir yana, bilhassa rengi ve savaş karşıtlığıyla alakalı açıklamaları, onu sahiden kahraman kılıyor. Şu sözlerini, Metin Solmaz hatırlattı: “Ben Amerika’yım. Tanımadığınız yönüyüm onun. Alışın bana. Siyah, özgüvenli, kendinden emin… Benim adım bu, sizin değil. Benim dinim sizin değil. Benim amaçlarım sizin değil. Alışın bana.” Bu kadar net, bu kadar kendisiydi.

“Kelebek gibi kaçar, arı gibi sokar” lafı onun için söylenmişti. Johnny Wakelin, The Kinshasa Band eşliğinde seslendirdiği şarkısında ona “Black Superman” demişti –ki bir dönem diskolarda en çok çalınan şarkılardan biriydi bu. Boksun Elvis’iydi: Bütün dünyada çok popülerdi. Ölümüne kadar öyle kaldı. Bugün kalplerimizde ince bir çizik, bir sızı varsa, bundan.

Millî hislerimizi coşturan ilk beynelmilel sporcu, Muhammed Ali. Bir dönem, Amerika ile saat farkından dolayı bizde sabaha karşı izlenebilen unvan maçları için saatlerini kurup yatanlar olmuş ve “bizden” sayılarak desteklenmiş. Hakkında birden fazla Türkçe plak yapılması, bunun göstergesi. İki türlü plak var: Adındaki Muhammed’den doğru Müslümanlığını öne çıkartanlar ve Ali ismine odaklanarak Alevilik propagandası yapanlar… Üstelik ikinci kısımda yer alan plaklar arasında, tanıtımı Muhammed Ali’nin eline iliştirilmiş Zülfikar’la yapılanlar var!

Geçtiğimiz ay Ağaçkakan Yayınları tarafından basılan yeni kitabım “100 Şarkıda Memleket Tarihi”nin “Dünya Ahvali” bölümünde yer alan maddelerden birinde, Muhammed Ali’nin dünya şampiyonluğu üzerine yapılan plaklardan enteresan olanını anlattım: Rıza Konyalı, bu kutlu şampiyonluğun akabinde yaptığı plağa, boksörün adını vermiş: “Muhammed Ali”. Sözlerini Vahap Kocaman yazmış –ki sonunda, boksöre şahane bir selam çakıyor!

Dönemin hiciv ustalarından Rıza Konyalı, şarkıyı, adını yazmaya gerek duymadığı bir hanım kızımızla birlikte seslendiriyor. Kızımız, coşkulu sesiyle plak boyu övgüler diziyor: “Oy, aslanım Muhammed Ali / İki soldan vurdun, bir sağdan çaktın / Foreman’a güzel ziyafet çektin / Ayağa kalksa öldürecektin / Vuruşta yamansın Muhammed Ali // Şöhretin dünyada yükseldi kat kat / Hasmını bırakma iyi dayak at / Ağzını burnunu birbirine kat / Al kana boyansın Muhammet Ali…”

Sonrasında laf, boksörün Müslümanlığına gidiyor ve farklı bir övgü silsilesi başlıyor: “Kalbinde iman var, kuvvet kolunda / Gerçek Müslümansın Allah yolunda / S(i)por dünyasının bok(u)s dalında / Eşsiz kahramansın Muhammed Ali…” Şarkıdaki din övgüsü bu kadar değil, şu da var: “Sevindirdin bizi, bin yaşa, sağol / Zaten İslam dini en gerçek yol” Dahası, “Türklüğün” kudreti de anılıyor şarkının bir yerinde: “Sende ayrı sır var, ayrı bir tavır / Türk kadar güçlüsün Türk kadar cesur / Elin dert görmesin, vur yiğidim vur / Yorulmaz civansın Muhammed Ali… ” Söz yazarının çaktığı selam, şarkının sonunda: “Yumrukların ışık tuttu dünyaya / İslam bayrağını çektin semaya /…/ Hayranlarındandır Vahap Kocaman / Çünkü Müslümansın Muhammed Ali…”

Aynı hatta yapılmış ikinci plak, Adnan Türközü tarafından seslendirilen, “Vur Muhammed Ali”. Didiklemek istediğim asıl plak ise, bir “solcu” ozan tarafından yapılmış: Ali Taş, “Vur Muhammed Ali Vur” adlı plağında, coştukça coşmuş… Kafası karışık bir ozan, belli. “Vur aslan Ali, vur” diyerek başladığı şarkısını şöyle sürdürüyor: “Öyle vur ki senin elinden zorla şampiyonluğunu alan emperyalist Amerika’nın beynini parçala…” Sonrasında sayıyor: “Müslümanlık için vur, şampiyonluk için, insanlık için, hak için, Allah için…” Avantür Yeşilçam filmlerinin kavga sahnelerinde rastladığımız replikler gibi, birbiri ardına sıralanıyor intikamı alınması gerekenler –ki plak boyu böyle sürüyor bu. O kadar ki, rakibi Foreman’a domuz, ayı gibi sözcüklerle hakaret etmeye kadar götürüyor lafı: “Muhammed Ali’de sarsılmaz iman / Yamandır Ali’nin yumruğu yaman / Nasıl yuvarlandı domuz Foreman / Gavurun beynine vur Ali vur vur / İslamlık şanına vur Ali vur vur // İki sol bir sağla bitirdin işi / Ringe de sığmıyor ayının leşi / Ali’nin yumruğu eyledi şaşı / Kaşının üstüne vur Ali vur vur / Müslümanlar için vur Ali vur vur…”

Plak süresince coşkusu gittikçe kabarıyor Taş’ın: “Dünyaya öğretti neymiş Müslüman / Muhammed Ali’ler ezelden aslan / En büyük sensin Alim dünyaya seslen / Müslümanlık için vur Ali vur vur / İslamın yoluna vur Ali vur vur /…/ Dünya şampiyonu Muhammed Ali / Senin yardımcındır o ulu veli / İsmini sevdiğim Muhammed Ali / Muhammed yoluna vur Ali vur vur / Ali’nin şanıdır vur Ali vur vur / Gavuru cehenneme sür Ali sür sür…”

Ali Taş, şarkının sonunda, Amerika’nın ettiklerine getiriyor lafı; bir yandan da kendinden söz ediyor ve selamı adaşlığı üzerinden çakıyor: “Bu bir Müslümanla gavur savaşı / Faşist ekme dedi bize haşhaşı / Ali Taş’ım Ali kimin adaşı / Ali’nin şanıdır vur Ali vur vur / Gavurun belini kır Ali kır kır…” Şarkının son dizesi mânidar: “Sömürenler için vur Ali vur vur…”

Adına plaklar yapılmış ama attığı hamleler de yakından izlenmiş Muhammed Ali’nin… Hatta yapmadıkları bile gazetelerde yer almış. 22 Aralık 1974 tarihli Okey gazetesindeki bir haberin başlığı, şöyle: “Muhammed Ali plak doldurdu” Okuyalım: “Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali, ’kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım’ şeklindeki ünlü sloganını plak yaptı ve doldurduğu plaktan birer tanesini imzalayıp şimdiye kadar yendiği boksörlere gönderdi.” Gazete, bu şahane asparagasa, Ali’nin sözlerini de eklemiş: “Suratlarını Çarşamba pazarına çevirdiğim boksör kırıntıarı, plaktan sesimi duyarlarken, attığım yumrukları da suratlarında hissedecekler. Ben dünyanın en büyüğü, en yakışıklısı, en güçlüsü ve sesi en güzel olan insanıyım.”

Yukarıda söylenenler bir yana, dünyadaki en şahane insanlardandı Muhammed Ali. Bugün son sözü o söylesin: “Hayal gücü olmayanın kanatları da yoktur.” Böyle bir cümleyi kuran insan, şahane olmaz mı? Giderken kalbimizin ve aklımızın bir tarafını alması, tam da bundan.

Hıdır Işık Yazdı: Çürümeye itiraz etmek

Hıdır Işık Sendika.org’daki yazısında Çürümeye İtiraz Etmek yazısıyla bu kez Aleviliği yazdı…

 

Hele de kimliklerinden dolayı ötelenenlerin, demokratik talepleri dolaysıyla bodrum katlarında infaz edilen vatandaşların, gerçekleri halka ulaştırıp iktidarı rahatsız etmelerinden dolayı cezaevine atılan gazetecilerin ve yani hak gasplarının nesnel ölçülerde çığ gibi artış gösterdiği bir ülke de bu insanların kendilerine sosyal demokrat demeleri ve toplumun önüne bu söylemle çıkmalarının tarihsel rezilliğine tanık olmaksa tam bir dünya ağrısı olsa gerek…

İnsanlığın en kıymetli zenginliklerinden olan kültürlerin, demokrasi adı altında renkliliklerinin örselendiği ve totaliter bir sistem anlayışla bu farklılıklara ait kurumların siyaset dışı bırakıldığı, hatta yok sayıldığı, baskılarla geleceklerinin ipotek altına alınmaya çalışıldığı bir ülkede özgürlüklerin, insanca yaşamın mücadelesini vermek uçurum kıyısında dolaşmaktan farksızdır.

Yaşadığımız bu ağrılı coğrafyanın zenginliklerinden biri olan Alevilik de bu baskılardan nasibini almakta, hatta özellikle yok oluş cenderesine itilmektedir. Bir asırlık yaşına yaklaşan genç cumhuriyetin yegane omurgası olan tekçi sisteme, yaşamın içinde iyilikler dünyasını inşa etmek için çoğulcu ve özgürlükçü bir alan açtığından dolayı ters düşen Alevilik, uzun bir yasaklılık döneminin ardından sonra son yıllarda -hiç şüphesiz ki Alevi yurttaşların ödediği bedeller sonunda- kamusal alanda da konuşulmaya, tartışılmaya başlanmıştır. Bu gelişmeler karşısında tekçi devlet geleneğinin temsilcisi iktidar zaman kaybetmeksizin devreye girip, kendi yarattıkları ve bilimden ziyade emir komutalar doğrultusunda kalem oynatan bir takım akademisyen, gazeteci, yazar çizer üstünden Alevilik ile ilgili bilgi ve kavram kargaşası yaratılarak tehlikeli bir algı bulanıklığı oluşturulmaktadır toplumun belleğinde.

Bu bağlamda Dersim olarak tanımlanan bölgenin kendine has dil, kültür, inanç, arkeoloji, tarih, edebiyat ve coğrafyası başta olmak üzere tüm alanlarda araştırmalar yürütmek ve böylece bölgeye dair tüm bilgi, belge, dokümantasyon, fotoğraf ve etnografik malzemeleri toparlamak amaçlı kurulmuş olan Dersim Araştırma Merkezleri’nin (DAM) 4 Haziran 2016 tarihinde düzenleyeceği, “Alevilikte Kavramsal Kargaşa: Ne, nasıl ve niçin adlandırılmaktadır?” adlı konferansın çalışmaları için kurum yetkilileriyle birtakım iş adamları ile yapılan görüşmelere katıldım. Çalışmalarını yakından takip eden ve belli aralıklarla çalışmalarında yer aldığım Dersim Araştırma Merkezleri’nin düzenlemiş olduğu bu konferans programının gerçekleşebilmesi için gerekli olan maddi kaynağın sağlanabilmesi amacıyla yapılan bu görüşmeler, açıkçası ülkemize dair hayal kırıklığı ve şaşkınlıkla karışık bir ağrı daha ekledi kalbime. -Gerçi kırgınlık gibi insani bir değer, artık hükmü sayılmazlar listesinin başında yer alıyor bu ülke de ki bu da ayrı göksel bir travmadır.-

Üstlendiği görev gereği Dersim Araştırma Merkezleri de, kamuoyu aracılığıyla toplumun algısında Alevilik ile ilgili bilinçli oluşturulan bilgi ve kavram kirliliğini başarabildiği ölçüde giderebilmek çabasıyla düzenleyeceği konferansı, kurum emekçilerinden araştırmacı Hüseyin Ayrılmaz ile bazı Dersimli Alevi iş adamlarına anlatıp kendileriyle bu konferansa destek vermeleri hususunda yaptığımız görüşmelerde ilginçtir ki büyük bir çoğunluğundan olumsuz yanıt aldık. Olumsuz yanıt almak gariplik taşıyan bir sonuç değil elbet, asıl ilginçlik taşıyan olumsuz yanıt için gösterilen gerekçeydi. Gerekçe olarak, ismi lazım gelmeyen -kamuoyu nezdinde bir şahsı hedef göstermek gibi bir düzlem taşıyabilir bu ismi ifşa etmek- Dersimli bir yazar olduğunu belirttikleri birine bu konuyu danıştıklarını ve o doğrultu da bu konferansa destek olamayacaklarını belirtiler. Yazar olduğu iddia edilen söz konusu şahsı araştırıp konunun derinliklerine indiğimde, sanatçı enginliğinden yoksun bu kişinin, Dersim Araştırma Merkezleri’nin ülkemizin en önemli sorunu olduğunu artık tüm dünyanın kabul ettiği Kürt sorununa demokratik yaklaşımlarından dolayı, kuruma ve onun emekçilerine, düzenlediği etkinliklere karşı adeta dogmatik bir kampanya yürüttüğü hezeyanıyla karşılaştım. İşte içinde paradoksal bir düğüm taşıyan bu acınası durumu öğrenmekti kalbime eklenen ağrı. Kendi doğup büyüdükleri coğrafyanın, içinden geldikleri toplumun tarihsel gerçekliğini, yüzyıllardır gördükleri baskıyı, zulmü ve tüm bunlardan doğan talepleri kendi çıkarları uğruna görmezden gelen bu insanları görmek, çarkı kırılası dünyaya karşı bir vicdani ret doğuruyor insanın içinde. Hele de kimliklerinden dolayı ötelenenlerin, demokratik talepleri dolaysıyla bodrum katlarında infaz edilen vatandaşların, gerçekleri halka ulaştırıp iktidarı rahatsız etmelerinden dolayı cezaevine atılan gazetecilerin ve yani hak gasplarının nesnel ölçülerde çığ gibi artış gösterdiği bir ülke de bu insanların kendilerine sosyal demokrat demeleri ve toplumun önüne bu söylemle çıkmalarının tarihsel rezilliğine tanık olmaksa tam bir dünya ağrısı olsa gerek.

İlerleyen günlerde de, yazar levhasıyla toplum içinde gezinen bu şahsın ve onu kılavuz edinmiş iş adamlarının egemen tekçi devlet anlayışının oluşumunda önemli rol üstlenmiş bir partide kendi erk ilişkilerini ve ona bağlı rant alanlarını oluşturduklarını öğrenmekse, devlet geleneğinden hasıl olan sistemin, siyasi kurum ve kuruluşlara kendini o denli güçlü bir şekilde entegre ettiğini, böylelikle bazen insanın karşısına kimi zaman aydın, bazen demokrat ya da ulusalcı, dindar, iş adamı ve bazen de siyasetçi olarak siyasetin sağında ve solunda fütursuzca kendisini var ettiği gibi acı bir gerçekle karşılaştım.

Elbette söylenecek çok şey var aslında bu aldanışlar dünyasına dair, lakin Dersim Araştırma Merkezi yetkililerinin kendi kısıtlı imkanlarıyla önümüzdeki günlerde söz konusu konferansı düzenleyecek olmalarının yarattığı umudu imlemek istiyorum. Ayrıca ruhunu umuda yaslamayı seven biri olarak bu sarsılışlar atmosferine şu sözü bırakıyorum:

Suların çekilmesidir çürümeye itiraz etmek…

ABF: ‘Öfkeli gençleri’ Maraş’a yerleştirmek istiyorlar

Alevi Bektaşi Federasyonu’nun 8. Olağan Genel Kurulu’nda birlik, beraberlik ve mücadele vurgusu yapıldı…
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) 8. Olağan Genel Kurulu Ankara Büyükhanlı Park Otel’de gerçekleşti.

Kurulun gerçekleştiği salona, “Savaşlar olmasın çocuklar ölmesin”, “Hacı Bektaşi Veli gerçek sahiplerine teslim edilsin”, “Sivas Madımak Oteli utanç müzesi olsun”, “Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı istiyoruz” yazılı pankartlar asıldı.

Kurula, HDP milletvekilleri Erol Dora ve Besime Konca, EMEP Genel Başkanı Yardımcısı Şükran Doğan, Halkevi’nden Dılşat Aktaş’ın yanı sıra çok sayıda Alevi örgütünün başkanı ve yöneticisi katıldı.

Divan üyelerinin belirlenmesinin ardından kurul cem ile başladı.

Cemde yapılan duada, insan yakanlara, insanlara bomba atanlara ve devrimcileri ipe çekenlere lanet okundu. Zulme karşı birlik çağrısında bulunuldu.

‘MİLİTANCA ÖRGÜTLENMELERE GİTMEK ZORUNDAYIZ’

ABF’nin bütün Alevi dernekleri, dergahları ve dedelerinin mücadelesi sayesinde vücut bulduğunu belirten divan başkanı Ali Balkız, “ABF Alevilerin çatı örgütüdür. Devletin yok saydığı asimilasyon, savaş politikaları ülkemizi öyle bir hale getirdi ki, bizler de daha radikal eylemler ve militanca örgütlenmelere gitmek zorundayız. Bu ülke öyle derebeyler öyle zalimler gördü ki onların ismini bilen yok. Ancak bunlara karşı direnen devrimci önderlerin isimleri herkesin dilindedir” dedi.

‘ÖFKELİ GENÇLERİ MARAŞ’A YERLEŞTİRMEK İSTİYORLAR’

Kurulun açılış konuşmasını yapan ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, AKP’nin mezhep savaşlarını kışkırtan politikalarını eleştirerek, “Bekir Bozdağ ‘Bizim tarihimiz de insanları diri diri yakmak yoktur’ diyor. Maraş ve Sivas’ı hatırlayalım. Yüzlerce Alevi genç ve yaşlı katledildi. AKP hükümeti Suriye’de cihatçı aileleri Maraş’ta kamplara yerleştirmek istiyor. Şimdi bunları getirip Maraş’ta Alevilerle kapı komşusu yapmanın anlamı nedir. Hatırlatalım dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu DAİŞ için ‘Öfkeli gençler’ demişti” diye konuştu.

Kürt illerindeki yıkıma ve ölümlere dikkat çeken Düzgün, “Zorla sürgün, bölgeyi insansızlaştırma ve işlenen katliamlar medya üzerinde devletin hakkı diye halka anlatılıyor. Kürt illerinde yaşanan katliamları kınıyor saldırıların biran önce son bulmasını istiyoruz” dedi.

Alevilerin bu kongrede yeni bir açılım yapması gerektiğini belirten Düzgün, “Bu günden itibaren Alevilerin en büyük görevi bu haksızlıklara ve ölümlere karşı durmak olmadır” diye konuştu.

‘GENEL KURUL İRADESİ ESAS ALINMALIDIR’

ABF’nin bütün Alevilerin temsilcisi haline getirmek için var olan bütün eksikliklerini gidererek yola devam etmesi gerektiğini belirten HDP eski Milletvekili Turgut Öker ise, “Türkiye’deki hakim anlayışı Alevi kurumları terk etmelidir. Alevi kurumların demokratik olması lazım kendi içindeki delege iradesini ortaya çıkarması gerekiyor. Canımızı ve malımızı kuruyacak tek kurumumuzdur ABF’dir. Genel kurul iradesinin esas olması lazım. Yolda birlik olmamız lazım. Bizim bugün Yezid dediğimiz Erdoğan diktatörlüğünden bir farkımız olmalıdır” şeklinde konuştu.

‘ALEVİLER TOPLUMUN ÖTEKİLERİYLE YOL ARKADAŞLIĞI YAPMALIDIR’

Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevilerin devletle yüzleşmekten önce toplumla yüzleşmesi gerektiğine dikkat çekerek, “ABF Türkiye’nin sorunlarını çözmeden önce kendi içindeki sorunları çözmek zorundadır. Bu gün Türkiye bu durumdaysa bizim de payımız vardır. Türkiye’de Kürtler Ermeniler ve diğer inançtaki insanlar ötekileştirilen herkes bizim yol arkadaşımız olmak zorundadır. ABF kuruluş ilkeleri çok net ve açıktır. Varlığımız ve birliğimiz tarihimizden geliyor. Bize düşen orta yolcu olmamaktır. Türkiye ABF son iki dönemini çok kötü geçirmiştir. Dilerim bu eksiklikler giderilir” diye konuştu.

‘BÜTÜN DEMOKRATİK GÜÇLER BU SAVAŞIN KARŞISINDA OLMALI’

HDP Mardin Milletvekili Erol Dora ise, tarihi süreç içerisinde Alevilerin yaşadıklarını Süryani ve Ermenilerin de yaşadığını ifade ederek, “Kürt illerinde bir savaş yaşanıyor. Savaşlar bir insanlık suçudur. Ölenler arasında bir fark görmediğimizi ifade etmek istiyorum. Bütün demokratik güçlerin bu savaşın durması için çağrıdan bulunuyorum. Hala insanların ibadethanelerinin neresi olduğunu belirleyen bir ülkeden yaşamaktan utanç duyuyorum. Ama bunu asla kabul etmiyoruz. Evrensel inancın hakkim olmadığı bir yerde özgürlük olmaz” dedi.

‘ERDOĞAN ÖLÜM EMRİNİ VERİYORSA BİZ DE SEN KATİLSİN, HIRSIZSIN DİYEBİLMELİYİZ’

Avrupa Aleviler Birliği Federasyonu Onursal Başkanı Hüseyin Mat, Alevi kurumlarında abdesthanelerin yapıldığını belirterek, “Bunun önüne geçmezsek. Yarın örgütleyecek Alevi bulamayız. Aleviliğin İslam’dan farklı bir inanç olduğunu çok daha yüksek sesle dillendirilmelidir. Erdoğan asker ve polisiyle Alevilere, Kürtlere sosyalistlere karşı büyük bir savaş başlatmış durumda. Biri eleştirdiği hemen davalar açılıyor. Bu korku duvarını dağıtmamız lazım. Eğer Alevilerin en kutsal yerlerine ucube deniliyorsa, Alevilerin canı malı helaldir diyen Ebu Suud’la gurur duyuluyorsa eğer, Gezi’de sekiz Alevi çocuğun ölüm emrini veren ve Roboskî’de 34 Kürdü öldürme emrini veren Erdoğan’a biz de sen katilsin, hırsızsın diyebilmeliyiz” şeklinde konuştu.

‘YENİ BİR DEVLET MODELİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ’

HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan da, “Alevi inancının sonraki nesillere aktarımını Alevi kurumları önüne koymuyor. Bu sistem olduğu sürece asimilasyon ve yok sayma sürecektir. Bizim inancımız bütün inançlara bir gözle bakar. Yeni bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. Yeni devlet anlayışı siyasal İslam’dır ve yeni kurumları var. Bu kurumları tanımadığımız sürece bunlarla mücadele edemeyiz.” diye konuştu.

Kaynak: DİHA

Kızılca Yürür: Doğaya gitmek başka bir mücadele alanı

Dersim’in Şifa Geleneği Sempozyumu’nu hayata geçirenler arasında olan Kızılca Yürür Gülşen İşeri’ye konuştu. Yürür; “Çatışmalı süreçte, gerçekten hareket alanımız kültür. Hatırlarsan 90’larda da dergicilik canlanmıştı. Biz ne zaman siyaset yapamasak Kültür işlerine kayıyoruz…” diyor.

 

Dersim’de Şifa Geleneği Sempozyum’u bu yıl yoğun katılımla gerçekleşti. İki yıldır devam eden sempozyum bu yıl bir birinden değerli konukları da ağırladı. Köylerden gelen lokman hekimler bitkileri tanıttı, botanikçiler sunumlar yaptı ve avukatlar da HES ve barajlara karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

Dersim’de HES ve baraj projeleri sadece doğayı tahrip etmiyordu kuşkusuz. İnanç merkezileri ve şifalı bitkiler de tehlike altındaydı. O yüzden de Dersim kutsal topraklarına sahip çıkmak için bu mücadele geleneğini sürdürüyordu. Bu sempozyum da da yeniden dile geldi, inanç, Alevilik öğretisi, dağ keçileri vs sempozyumun önemli başlıklarıydı.

Bu sempozyumun ilk yola çıkanları müzisyen Metin Kahraman, Kızılca Yürür’dü.  Bu yıl da yine aynı ekip ve Dersim Arıcılar Birliği ve Dersim Ekoloji Meclisi’nin de katıldığı sempozyumu inatla devam ettiren Kemerburgaz Üniversitesi öğretim üyesi ve antropolog Kızılca Yürür böyle bir çalışmayı nasıl hayata geçirdiklerini şöyle anlatıyor:  “İlki yaptığımız sempozyum daha çok bizim çalışmamıza dönüktü. Bu ise topluma dönük bir sempozyum oldu. Çok fazla kişi katıldı. Aradaki fark geçen yıllar içinde çok daha fazla kişiyle tanıştık. Farklı tarım yöntemleri, bahçeler vs canlandı. Biz de bütün bu ilgi alanlarımızı bir araya toplarsak verimli olur diyerek önce Tunceli Üniversitesi ile görüştük. Sonra onların farklı bir kafada olduğunu gördük ve vazgeçtik. Uzun bir süre yapmayalım, Pertek’te kalsın dedik ama sonra bunun bir ihtiyaç olduğunu düşündük, ortak bir enerji vardı çünkü….  Kazım Gündoğan, Hilal Yorgancı, Metin Kahraman her biri bir ayağını tamamladı bu sempozyumun. “

Üç gün boyunca süren sempozyum Dersim Ticaret Odası’nda gerçekleşti. Türkiye’nin pek çok yerinde, bölgesinde böyle bir sempozyumun olabileceğini söyleyen Kızılca Yürür neden Dersim sorusuna da yanıt veriyor:  Dersim çünkü civelek bir coğrafya, işveli ve nazlı, insan bu coğrafyada kendini umut içinde buluyor.

Ama şu bir gerçek, bu topraklar çok değerli… Böyle bir girişim, Tokat’ta da, Adıyaman’da da Mersin’de de olmalı. Sadece Dersim’e sıkışmamalı diye düşünüyorum.

Yoğun katılımla gerçekleşen sempozyum elbette çatışmalı sürecin de gölgesinde gerçekleşti. Kızılca Yürür bu konuya ilişkin de “böyle bir dönemde siyasete yapamıyoruz ve kültüre yöneldik” diyor.

Yürür;  “Bu konuyu konuştuk, Mardin Müze müdürü Nihat Erdoğan’nın sunumu bizi nasıl etkiledi… Mardin bu çatışmalı sürecin ağırını yaşayanlardan. Ama nasıl umutla izledik orada gerçekleştirdiği müze etkinliklerini… Şu dönem gerçekten hareket alanımız kültür. Hatırlarsan 90’larda da dergicilik canlanmıştı. Biz ne zaman siyaset yapamasak Kültür işlerine kayıyoruz. Aslında daha da yaratıcı dönemler yaşıyoruz bir anlamda. Çevre hareketinde bir şey yapamıyoruz, işçi hareketinde bir şey yapamıyoruz… Yapabilsek eminiz hepimiz yaparız… “ diyor.

Bu sempozyumun bir kaçış alanı olduğunu vurgulayan Yürür, bir yanıyla da kimsenin dokunmadığı bir alan olduğunu, özellikle de siyasetin girmediğini söylüyor.

“Bu biraz kendim adıma bir kaçış alanı, ama çok güzel bir kaçış alanı, yaşamsal bir şey çünkü diyen Yürür, “Asıl gerçeklik doğa, besleniyorum. Kaosun içinde kendimize bakar olduk, doğaya gitmek başka bir mücadele alanı bence,  bitkiler bizi sarıp sarmalıyor,arınıyoruz. “ diyerek mücadele alanının başka bir boyutuna değiniyor.

Her ne kadar iki yıldır süren bir sempozyum da olsa elbette tartışmalar da çıkmıyor değil. İlki Pertek’de gerçekleşmişti sempozyumun, ikincisi biraz daha büyüdü ve Dersim merkeze doğru kaydı, sempozyum büyüdükçe de tartışmalar başladı…

Kızılca Yürür bu tartışmalara pek de değinmiyor ama söyleyecek bir iki cümlesi de yok değil:  Burada bir tartışma yürüdü…  ‘Kimse kafasına göre bir şey yapamaz’ algısı hakim. O yüzden de gelmeyenler oldu ama bu çoğunluk değildi… Arkamızda şirketler varmış vs… Madem şirketler var, açıklasınlar! Ben bunu istedim. Hala da bilmek istiyorum.

Dersim şifa geleneği sempozyumu önümüzdeki yıllarda da yapılacak hatta kent bahçelerinde birer örnek teşkil ederek. Üretim bahçelerinin yanına bir de şifa bahçeleri eklenerek Türkiye’de kentlere uygulanan bir model olarak da tarihe geçecek…

GÜLŞEN İŞERİ/ gulseniseri81@gmail.com

 

Zeynep Altıok’tan Bozdağ’a Madımak katliamı yanıtı

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Almanya’ya tepki göstermek için sarf ettiği “Bizim milletimizin geleneğinde fırınlara doldurup insanları diri diri yakma geleneği yoktur” sözleri tepki topladı.

 

Bozdağ’ın sözlerine yanıt veren CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok Akatlı, Sivas Katliamı’nı hatırlattı.

“Bozdağ’ın temsil ettiği siyasal gelenek diri diri insan yakmak konusunda pek mahirdir” diyerek Madımak Oteli’ni ateşe veren kalabalığın fotoğrafını paylaşan Altıok, dört madde sıraladı.

Altıok şunları yazdı;

“Bekir Bozdağ geçmişimizde diri diri insan yakmak yok demiş ya Türkçe meali şöyle: saray geleneğinde dindar ve kindar teba emirleri uygular. Biz onları yargılanmaktan koruruz. Koruyamadıklarımıza adil yargı sürecini işletmeyerek sahip çıkarız. Zaman aşımını devreye alırız. Yargılananlara milletvekilinden avukat atar onu sonra onu bakan yaparız. Yakanların tüm avukatları mv, bakan yapar ödülendiririz. İnsan yakanları yakılanların yanında şehit mertebesinde onurlandırırız. Menü de daha neler var neler!”

Bekir Bozdağ tepki çeken konuşmasında “Bizim milletimizin geçmişinde Almanya’nın geçmişinde olduğu gibi insanları diri diri fırınlarda yakma yoktur” demişti.