Ana Sayfa Blog Sayfa 6293

Kızılca Yürür: Doğaya gitmek başka bir mücadele alanı

Dersim’in Şifa Geleneği Sempozyumu’nu hayata geçirenler arasında olan Kızılca Yürür Gülşen İşeri’ye konuştu. Yürür; “Çatışmalı süreçte, gerçekten hareket alanımız kültür. Hatırlarsan 90’larda da dergicilik canlanmıştı. Biz ne zaman siyaset yapamasak Kültür işlerine kayıyoruz…” diyor.

 

Dersim’de Şifa Geleneği Sempozyum’u bu yıl yoğun katılımla gerçekleşti. İki yıldır devam eden sempozyum bu yıl bir birinden değerli konukları da ağırladı. Köylerden gelen lokman hekimler bitkileri tanıttı, botanikçiler sunumlar yaptı ve avukatlar da HES ve barajlara karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

Dersim’de HES ve baraj projeleri sadece doğayı tahrip etmiyordu kuşkusuz. İnanç merkezileri ve şifalı bitkiler de tehlike altındaydı. O yüzden de Dersim kutsal topraklarına sahip çıkmak için bu mücadele geleneğini sürdürüyordu. Bu sempozyum da da yeniden dile geldi, inanç, Alevilik öğretisi, dağ keçileri vs sempozyumun önemli başlıklarıydı.

Bu sempozyumun ilk yola çıkanları müzisyen Metin Kahraman, Kızılca Yürür’dü.  Bu yıl da yine aynı ekip ve Dersim Arıcılar Birliği ve Dersim Ekoloji Meclisi’nin de katıldığı sempozyumu inatla devam ettiren Kemerburgaz Üniversitesi öğretim üyesi ve antropolog Kızılca Yürür böyle bir çalışmayı nasıl hayata geçirdiklerini şöyle anlatıyor:  “İlki yaptığımız sempozyum daha çok bizim çalışmamıza dönüktü. Bu ise topluma dönük bir sempozyum oldu. Çok fazla kişi katıldı. Aradaki fark geçen yıllar içinde çok daha fazla kişiyle tanıştık. Farklı tarım yöntemleri, bahçeler vs canlandı. Biz de bütün bu ilgi alanlarımızı bir araya toplarsak verimli olur diyerek önce Tunceli Üniversitesi ile görüştük. Sonra onların farklı bir kafada olduğunu gördük ve vazgeçtik. Uzun bir süre yapmayalım, Pertek’te kalsın dedik ama sonra bunun bir ihtiyaç olduğunu düşündük, ortak bir enerji vardı çünkü….  Kazım Gündoğan, Hilal Yorgancı, Metin Kahraman her biri bir ayağını tamamladı bu sempozyumun. “

Üç gün boyunca süren sempozyum Dersim Ticaret Odası’nda gerçekleşti. Türkiye’nin pek çok yerinde, bölgesinde böyle bir sempozyumun olabileceğini söyleyen Kızılca Yürür neden Dersim sorusuna da yanıt veriyor:  Dersim çünkü civelek bir coğrafya, işveli ve nazlı, insan bu coğrafyada kendini umut içinde buluyor.

Ama şu bir gerçek, bu topraklar çok değerli… Böyle bir girişim, Tokat’ta da, Adıyaman’da da Mersin’de de olmalı. Sadece Dersim’e sıkışmamalı diye düşünüyorum.

Yoğun katılımla gerçekleşen sempozyum elbette çatışmalı sürecin de gölgesinde gerçekleşti. Kızılca Yürür bu konuya ilişkin de “böyle bir dönemde siyasete yapamıyoruz ve kültüre yöneldik” diyor.

Yürür;  “Bu konuyu konuştuk, Mardin Müze müdürü Nihat Erdoğan’nın sunumu bizi nasıl etkiledi… Mardin bu çatışmalı sürecin ağırını yaşayanlardan. Ama nasıl umutla izledik orada gerçekleştirdiği müze etkinliklerini… Şu dönem gerçekten hareket alanımız kültür. Hatırlarsan 90’larda da dergicilik canlanmıştı. Biz ne zaman siyaset yapamasak Kültür işlerine kayıyoruz. Aslında daha da yaratıcı dönemler yaşıyoruz bir anlamda. Çevre hareketinde bir şey yapamıyoruz, işçi hareketinde bir şey yapamıyoruz… Yapabilsek eminiz hepimiz yaparız… “ diyor.

Bu sempozyumun bir kaçış alanı olduğunu vurgulayan Yürür, bir yanıyla da kimsenin dokunmadığı bir alan olduğunu, özellikle de siyasetin girmediğini söylüyor.

“Bu biraz kendim adıma bir kaçış alanı, ama çok güzel bir kaçış alanı, yaşamsal bir şey çünkü diyen Yürür, “Asıl gerçeklik doğa, besleniyorum. Kaosun içinde kendimize bakar olduk, doğaya gitmek başka bir mücadele alanı bence,  bitkiler bizi sarıp sarmalıyor,arınıyoruz. “ diyerek mücadele alanının başka bir boyutuna değiniyor.

Her ne kadar iki yıldır süren bir sempozyum da olsa elbette tartışmalar da çıkmıyor değil. İlki Pertek’de gerçekleşmişti sempozyumun, ikincisi biraz daha büyüdü ve Dersim merkeze doğru kaydı, sempozyum büyüdükçe de tartışmalar başladı…

Kızılca Yürür bu tartışmalara pek de değinmiyor ama söyleyecek bir iki cümlesi de yok değil:  Burada bir tartışma yürüdü…  ‘Kimse kafasına göre bir şey yapamaz’ algısı hakim. O yüzden de gelmeyenler oldu ama bu çoğunluk değildi… Arkamızda şirketler varmış vs… Madem şirketler var, açıklasınlar! Ben bunu istedim. Hala da bilmek istiyorum.

Dersim şifa geleneği sempozyumu önümüzdeki yıllarda da yapılacak hatta kent bahçelerinde birer örnek teşkil ederek. Üretim bahçelerinin yanına bir de şifa bahçeleri eklenerek Türkiye’de kentlere uygulanan bir model olarak da tarihe geçecek…

GÜLŞEN İŞERİ/ gulseniseri81@gmail.com

 

Zeynep Altıok’tan Bozdağ’a Madımak katliamı yanıtı

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Almanya’ya tepki göstermek için sarf ettiği “Bizim milletimizin geleneğinde fırınlara doldurup insanları diri diri yakma geleneği yoktur” sözleri tepki topladı.

 

Bozdağ’ın sözlerine yanıt veren CHP Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Altıok Akatlı, Sivas Katliamı’nı hatırlattı.

“Bozdağ’ın temsil ettiği siyasal gelenek diri diri insan yakmak konusunda pek mahirdir” diyerek Madımak Oteli’ni ateşe veren kalabalığın fotoğrafını paylaşan Altıok, dört madde sıraladı.

Altıok şunları yazdı;

“Bekir Bozdağ geçmişimizde diri diri insan yakmak yok demiş ya Türkçe meali şöyle: saray geleneğinde dindar ve kindar teba emirleri uygular. Biz onları yargılanmaktan koruruz. Koruyamadıklarımıza adil yargı sürecini işletmeyerek sahip çıkarız. Zaman aşımını devreye alırız. Yargılananlara milletvekilinden avukat atar onu sonra onu bakan yaparız. Yakanların tüm avukatları mv, bakan yapar ödülendiririz. İnsan yakanları yakılanların yanında şehit mertebesinde onurlandırırız. Menü de daha neler var neler!”

Bekir Bozdağ tepki çeken konuşmasında “Bizim milletimizin geçmişinde Almanya’nın geçmişinde olduğu gibi insanları diri diri fırınlarda yakma yoktur” demişti.

Can Dündar’dan Bekir Bozdağ’a “Sivas Katliamı” ile cevap

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tehdit ettiği ve gazetecilik faaliyetleri nedeniyle hapis cezasına çarptırılan gazeteci Can Dündar, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “Bizim geçmişimizde insanları diri diri yakmak yok” sözlerine cevap verdi.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Alman Federal Meclisi’nden geçen ‘Ermeni Soykırımı Tasarı’na yönelik “Bizim geçmişimizde insanları diri diri yakmak yok” dedi.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen 11. Ceza Hukuk Günleri programına katıldı. Programda konuşan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Ermeni soykırım iddiaları Türk milletine, Türkiye devletine Türk tarihine ve aziz ecdadımıza açık ve tartışmasız bir iftiradır. Parlamentoların kararıyla tarihi iftiralar hakikate dönüştürülemez. Veya bir kanunla tarihi iftiralar hakikate dönüştürülemez. Düzmece mahkemelerle de tarihi iftiralar mahkeme kararıdır diye hakikate dönüştürülemez. Tarihi bizim tarihçilere bırakmamız lazım” dedi.

SİVAS’I HATIRLATTI

MİT TIR’ları haberi, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tehdit ettiği Gazeteci Can Dündar, Bekir Bozdağ’ınbu açıklamalarına Twitter hesabından yanıt verdi.

“Bakan Bozdağ “Biz diri diri yakmayız” demiş. Aşağıdaki fotoğrafta aydınları diri diri yakan Almanlar görülüyor.” diyen Dündar, Sivas Katliamı’nda yaşanan olayların görüntüsünü de paylaşımına ekledi.

Küçükarmutlu: Umudumuzu Toprağa Ekiyoruz

Her yıl yapılan ve Halkın Mühendis Mimarları tarafından organize edilen Tohum Ekim Şenliği 5 Haziran’daKüçük Armutlu’da gerçekleştirecek… Bu yıl 3. yapılacak şenlikte Dilek Doğan anısına da çeşme açılışı yapılacak.

 

Halkın Mühendis Mimarları “Umudumuzu Toprağa Ekmeye Devam Ediyoruz” diyerek herkesi 5 Haziran’da Küçük Armutlu’da gerçekleştirecekleri 3. Tohum Ekim Şenliği’ne davet ediyor.

Çeşitli atölyelerin de olacağı şenlikte, geçtiğimiz Ekim ayında evinde polis kurşunuyla öldürülen Dilek Doğan’ın da anısına çeşme açılışı yapılacak.

Etkinlikle ilgili yapılan çağrı şu şekilde:

Umudumuzu Toprağa Ekmeye Devam Ediyoruz…
Halk Bahçelerini tüm yoksul mahallelere ve Anadolunun her köşesine yayacağız…

Her yıl fidelerimizin toprakla buluştuğu bir dönemde düzenlediğimiz tohum ekim şenliğimizin bu yıl 3.sünü yine hep birlikte düzenliyoruz.

Şenliğimizde konserler, tiyatro gösterileri, yarışmalar, kermes ve atölyeler olacak.

Bu yıl ilk defa şenliğimizde önemli bir kısmı atölyelere ayırıyoruz. Ekmek yapım atölyesi, evsel atıklardan kompost yapımı ve tohum ekimi bu yılki atölyelerimiz arasında.
Ayrıca bu yıl, Armutlu’daki evinde polisler tarafından katledilen Dilek Doğan’ın anısına ailesinin de katılımıyla Halk Bahçesinin hemen yanında inşa ettiğimiz ve halkımıza “arıtılmış temiz su” sağlayacak çeşmemizin açılışını da yapacağız.

Tarih: 5 Haziran 2016 Pazar
Saat: 16.00-20.00 arası
Yer: Küçük Armutlu “Şenay ve Gülsuman Halk Bahçesi” Yanı – Küçük Armutlu(FSM) Mahallesi / Sarıyer
Tohum Ekim Şenliğimize başta meslektaşlarımız olmak üzere tüm halkımızı ve dostlarımızı davet ediyoruz…

İsrafil Erbil: AKP Alevilerden kurtulmak istiyor!

Terolar’dan sonra Dersim’de de AKP’nin mülteci kampı adı altında cihatçı gruplar için yeni bir kamp yapma iddiası ortaya çıktı.  Britanya Alevi Federasyonu başkanı İsrafil Erbil alevigazetesi.com’a yaptığı açıklamada, AKP’nin niyeti sığınmacıları kullanarak Alevilerden ve diğer muhaliflerden kurtulmaktır…” dedi. 

 

Alevi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Sivas’ın Divriği ilçesi ve Maraş’ın Pazarcık ilçesinin ardından AKP iktidarı şimdi de Dersim’in Mazgirt ilçesine mülteci kampı inşa etme hazırlığında. 8 bin nüfuslu ilçede yapılması planlanan 3 bin kişilik kampa karşı ise tepkiler var.  Britanya Alevi Federasyonu başkanı İsrafil Erbil, alevigazetesi.com’a yaptığı açıklamada Dersim’in seçilmesinin bir tesadüf olmadığını belirtiyor. Erbil,”Dersim’in Alevi Kızılbaş kimliği gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminin yöneticilerini hep rahatsız etmiştir. Çünkü Dersim yoğun Alevi nüfusu ve Alevi ocaklarının yurdu ve aynı zamanda tüm Alevi Bektaşi kimliğinin görünen ve yaşayan kimliğidir. Cumhuriyetin ilk icraatlarından birisinin Dersim soykırımı olması tesadüf değildir… ” diyor.

Osmanlıdan devir alınan devlet geleneğinin devam ettiğini söyleyen İsrafil  “Cumhuriyet’in Dersim’den kurtulması gerekir” mesajını net olarak vermiştir. Bugüne kadar hertür işkence, baskı, zulüm, katliam, soykırım ve istihdam politikalarına karşı direnen Dersim halkı şimdide Suriyeli sığınmacılarla ve onlarla birlikte getirilecek olan islamcı çete mensupları ile tehdit ediliyor. Maraş’a yapılan kampa neden itiraz ettiğimiz ve AKP devletinin asıl niyetinin ne olduğu şimdi çok daha net olarak ortaya çıkmıştır. AKP’nin niyeti sığınmacıları kullanarak Alevilerden ve diğer muhaliflerden kurtulmaktır…” ifadelerini kullandı

alevigazetesi.com

Celal Fırat: Alevi yerleşim yerleri iktidarın ana hedefidir

Terolar’dan sonra Dersim’e de mülteci kampı iddiası Alevileri yeniden ayağa kaldırdı. Pir Celal Fırat konuya ilişkin alevigazetesi.com’a yaptığı açıklamada ‘Alevi yerleşim yerleri iktidarın ana hedefidir’ dedi.
Işid kampına karşı devam eden Maraş Terolar direnişi için hem Avrupa hem de Türkiye ayağa kalktı. Ancak Terolar’da kampın yapımı devam ediyor. Terolar gündemdeyken Dersim’e de kamp yapma iddiası ortaya çıktı.
Pir Celal Fırat alevigazetesi.com’a yaptığı açıklamada Maraş’ta yeteri kadar direniş olmadığına vurgu yaptı. Bu direnişin olmaması yüzünden de artık iktidarın hedefinde Alevilerin olduğunu söyledi. Fırat;  “Maraş’ta biz Aleviler iyi bir sınav vermedik, bundan dolayıdır ki bu saatten sonra Alevi yerleşim yerleri iktidarın ana hedefidir… Ben insanım diyen Şahıs,kurum kendi muhasebesini yapmak zorundadır…” dedi.

6 soruda soykırım tartışması

Alman Federal Meclisi’nde 2 Haziran’da yapılacak oylamada 1915 olaylarını ilk kez soykırım olarak nitelendiren karar taslağının kabul edilmesine kesin gözüyle bakılıyor. İşte 6 soruda soykırım tartışması:
Osmanlı İmparatorluğu’nda 1915-1916 yıllarında ne yaşandı?

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nda 2 milyon ila 2.5 milyon Ermeni’nin yaşadığı tahmin ediliyor. Dönemin Osmanlı hükümeti Rusya’ya karşı savaşta Ermenileri düşmanla ittifak yapmakla suçlamış, ardından tehcir politikası uygulanmıştı. Kimi tarihçilere göre ölüm yürüyüşü diye anılan tehcir ve katliamlarda 800 bin ila 1,5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Türk tarafı, o dönem savaş ortamında yaşanan ‘acı olaylarda’ çok sayıda Türk’ün de Ermeni terör çeteleri tarafından öldürüldüğünü vurguluyor. 2014 Nisan ayında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 1915 olaylarını ‘gayrı insani sonuçlar doğuran bir hadise’ olarak nitelendirerek “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” açıklaması yapmıştı.

Soykırım kavramının uluslararası hukuktaki karşılığı ne?

İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların uyguladığı Yahudi Soykırımının ardından BM Genel Kurulu 1948 yılı Aralık ayında ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni kabul etmiş, sözleşme 1951 yılında yürürlüğe girmişti. Sözleşmenin 2’nci maddesinde ifade bulan soykırım tanımı, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen fiiller” olarak tanımlanıyor. Soykırım suçu oluşturan filler; bir gruba mensup olanların öldürülmesi, ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi, grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarının kasten değiştirilmesi, grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler alınması, gruba mensup çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi olarak sıralanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasının en büyük katliamları, Ruanda ve Srebrenitsa’da yaşandı. 1994 nisan ayında Radikal Hutu milislerinin yüz binlerce Tutsi’yi katlettiği Ruanda’daki olaylar soykırım olarak tanınırken 1995 yılı temmuz ayında Sırpların Boşnaklara yönelik katliamını soykırım olarak niteleyen BM Güvenlik Konseyi tasarısı, Rusya’nın vetosuna takıldı.

Türkiye’nin soykırım suçlaması karşısında tezi ne?

Türkiye, resmi olarak 1915-1917 yılları arasında Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nın çalkantısı içinde büyük acılar çektiğini kabul ediyor, ancak bunun uluslararası hukuk açısından soykırım olarak değerlendirilmesi için hukuki kanıtların eksik olduğunu savunuyor. Türkiye özellikle de Ermeniler’e yönelik sistematik bir katliam uygulandığına dair kanıt bulunmadığını vurgulayarak konunun oluşturulacak uluslararası tarihçiler komisyonu tarafından incelenmesini talep ediyor. Türkiye bunun için arşivlerini açma önerisinde de bulunmuştu.

Ermeniler ne düşünüyor?

Ermenistan’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Ermeni ile yurtdışında yaşayan ve sayıları 10 milyon olarak tahmin edilen diaspora, 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermenilere soykırım yapıldığı görüşünde. Almanya Ermeniler Merkez Konseyi de Alman Federal Meclisi’nde 2 Haziran’da yapılacak oylamada 1915 olaylarının soykırım olarak kabul edilmesinin önemli bir işaret olacağını düşünüyor. Konsey Başkanı Jaklin Haçadoryan, ‘Ermeni soykırımının Alman tarihinin de bir parçası olduğunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki konumundaki Alman İmparatorluğu’nun tehcir ve katliamdan haberdar olduğunu ve buna göz yumduğunu’ kaydetti.

Kimler ‘soykırım’ dedi?

Avrupa Parlamentosu 1987 yılında Ermenilere yönelik tehcir ve katliamı soykırım olarak sınıflandırmış, ardından aralarında Fransa, Rusya, İsveç, Hollanda, Belçika ve İsviçre’nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin parlamentosunda benzer kararlar oylanarak kabul edilmişti. Son olarak Brezilya, Lüksemburg ve Avusturya parlamentoları, 1915 olaylarını soykırım olarak tanıdı. Hristiyan aleminin ruhani lideri Papa Françesko da geçen yıl 1915 olaylarının 100’üncü yıldönümü vesilesiyle Vatikan’da düzenlediği ayinde ’20’nci yüzyılın ilk soykırımı’ ifadesini kullandı. Almanya’da da Cumhurbaşkanı Joachim Gauck geçen yıl 1915 olaylarının 100’üncü yıldönümünde soykırım kelimesini telaffuz etti.

Alman Federal Meclisi’nde oylanacak tasarının içeriğinde ne var?

İktidardaki Hristiyan Sosyal Birlik ve Sosyal Demokrat Parti ile muhalefetteki Yeşiller’in ortak karar tasarısı, “101 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlığını taşıyor. Karar taslağında Alman hükümeti, 1915-1916 yıllarında Ermenilere yönelik sürgün ve imha politikası ile Alman İmparatorluğu’nun rolü konusunda kamuoyunun kapsamlı olarak aydınlatılması çalışmalarına katkı sağlamaya ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi ve iki halk arasında barışma sürecini ileriye taşıyacak faaliyetleri desteklemeye çağrılıyor. Taslakta sürgün ve katliamın dönemin Jön Türk hükümetinin talimatıyla gerçekleştirildiğine dikkat çekilerek sürgün ve katliamlardan Asuriler, Süryaniler ve Keldaniler gibi diğer Hristiyan azınlıkların da etkilendiğine yer veriliyor. Karar taslağında, o dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri müttefiki konumundaki Alman İmparatoruğu’nun, “Alman diplomat ve misyonerlerin organize sürgün ve imha uygulamalarıyla ilgili verdikleri bilgilere rağmen, insanlığa karşı işlenen bu suçu durdurmaya çalışmayarak ‘yüz kızartıcı’ bir rol oynadığı” kaydediliyor.

Valilik Maraş’ta mülteci kampına karşı eylemleri yasakladı

Maraş Valiliği, Suriyeli sığınmacılar için yapılan kampa karşı yapılan her türlü basın açıklaması, yürüyüş ve eylemlerin bir ay süreyle yasakladı.
Valilikten yapılan yazılı açıklamada, Yapılacak her türlü eylemin, provoke edileceği ve olayların propaganda malzemesi olarak kullanılabileceği iddia edilerek eylemler sırasında gösterici grupların arasına sızabilecek kişilerce güvenlik kuvvetlerine karşı taşlı, sopalı, molotoflu, el yapımı bombalı ve silahlı saldırılar gerçekleştirilebileceği ve gruplar arasında mezhepsel bir çatışma ortamı yaratılmaya çalışılabileceği öne sürüldü.

Yasak kararının hak ve özgürlüklerinin engellenmemesi, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için alındığı iddia edilen açıklamada şöyle denildi:

“Kahramanmaraş ili Dulkadiroğlu ilçesi Sivricehüyük Mahallesi sınırları içerisinde Suriye uyruklu misafirler için planlanan ve inşasına başlanılan 25 bin kişi kapasiteli geçici barınma merkezinin yapımına karşı çıkan bazı siyasi oluşumlar, dernek, platform ve marjinal gruplar tarafından çeşitli etkinliklerin yapıldığı ve yapılmaya çalışıldığı bilinmektedir.

Alınan istihbari bilgiler, sosyal ağlar üzerinde yapılan paylaşımlar, geçmiş yıllarda ilimizde yaşanan müessif olaylar ile terör örgütü yöneticilerinin yapmış oldukları açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda; yapılacak her türlü eylem ve etkinliklerin marjinal gruplarca provoke edilebileceği, yasadışı örgütlerce olayların propaganda malzemesi olarak kullanılabileceği, eylemler sırasında gösterici grupların arasına sızabilecek illegal örgütlere mensup kişilerce güvenlik kuvvetlerine karşı taşlı, sopalı, molotoflu, el yapımı bombalı ve silahlı saldırılar gerçekleştirilebileceği ve vatandaşlarımızın hassasiyetlerini istismar etmeye çalışan gruplar tarafından mezhepsel bir çatışma ortamı yaratılmaya çalışılabileceği değerlendirilmektedir.

Cumhuriyetin temel nitelikleri, devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğü ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin engellenmemesi, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla 05 Haziran 2016 tarihinden 05 Temmuz 2016 tarihine kadar il genelinde Sivricehüyük mahallesinde yapılan Geçici Barınma Merkezi’ni protesto amaçlı her türlü toplanma, basın açıklaması, toplantı, gösteri yürüyüşü, miting, oturma eylemi, stant açma, çadır kurma vb. etkinlikleri yasaklanması Valiliğimizce uygun görülmüştür.”
Evrensel

Alevileri tanımlamak üzerine bitmeyen fetişizm

Egemen Aldoğan, Sendika.org’daki yazısında Alevileri ve ötekileri yazdı. Aldoğan yazısında “Alevileri tanımlamak üzerine bitmeneyn fetişizm…” diyor. 

 

Bugün Aleviler son dönemlerde hiç olmadığı kadar kenetlenmeye hazır durumda, bu enerji doğru kullanılırsa başta Alevilik olmak üzere tüm “ötekilere” karşı yönelen ideolojik ve inançsal tüm baskı politikaları başarısızlıkla sonuçlanacaktır

Eminim bu yazıyı okuyacak olan herkes, bugüne kadar Alevilikle ilgili birçok muhabbette bulunmuş, tartışmaya katılmış ve farklı yaklaşımları gözlemlemiştir. Bu yazının maksadı Alevilikle ilgili kapsamlı bir teoloji tartışması yapmak değildir, keza böyle bir tartışma için senelerdir yürütülen tartışmalar, yazılan kitaplar dahi yetersiz kalmakta ve bazı sorulara cevap verememektedir. Zaten bu konuda hiçbir yaklaşımının tüm soruları cevaplaması da beklenmemelidir. Aleviliğin kaynak olarak tek bir yerden beslenmediğini kabul etmek, en azından asgari olarak ortak bir noktada buluşmak ve anlaşmak anlamına gelmektedir. Bu aşamada bu ortak nokta bizim için yeterli bir noktadır.

Türkiye’de Alevilerin yıllardır süren mücadelesinde karşılarına çıkan en büyük engel “kendinizi tanımlayın” engelidir. Esasen Alevilerin haklı olarak talep ettiği her şeyin karşısında bulunan engellerin temelinde bu “Alevileri tanımlama” fetişizmi bulunmakta. Peki nedir bu tanım meselesi? Bu aslında devlet aklının Alevilere karşı kullandığı en başarılı kaçış yoludur. “Aleviler kendisini tanımlamıyor, bir tane Alevilik yok ki, hangi Aleviliği esas alacağız” vb. tezler yıllardır devlet aklının ve gelmiş geçmiş neredeyse tüm hükümetlerin ortak tezleridir. Ülkede Sünniler, Hanefiler ya da etnik kimlik olarak Türkler, Kürtler, Araplar, Rumlar ya da diğer dini/etnik grupların “kendini tanımlama” zorunluluğu yok ama Alevilerin kendilerini tanımlama zorunluluğu var. Devlet aklı, Alevilerden homojen bir karışım gibi tek ve ölçülebilir bir grup olmalarını beklemekte bunu beklerken de kendi kontrol mekanizmasını kolaylaştırmayı amaçlamakta.

Peki Aleviler neden homojen olmaya itiliyor? Çünkü Alevilerin tekleştirilmesi ve onu besleyen farklı yaklaşımların yok edilmesi asimile sürecini daha da hızlandıracak ve Aleviliği devletin kontrolüne almanın önünü açacaktır. Doğanın kanunu gereği çoğulculuğun olduğu bir yer ile mücadele etmek yozlaştırılmış bir tekçiliğin olduğu yerle mücadele etmeye göre çok daha zordur. İşte bunu gayet iyi bilenler Aleviliği yozlaşmış bir tekçiliğe sürüklemek istiyor. Bunun karşısında duracak ve bu sürüklemeyi durduracak olan ise Alevilerden başka kimse değildir.

Kent hayatı Alevi pratiklerini engelledi

Geçtiğimiz haftalarda katıldığım bir panelde konuşma yapan Ankara Üniversitesi SBF Öğretim Üyesi Pınar Ecevitoğlu “Kentli Alevi gençleri bağlama çalmak için kursa gitmek zorundalar” yaklaşımını kurunca bu yaklaşımın acı gerçekliğini kabullenmek durumunda kaldım. Çevremize baktığımızda özellikle büyük kentlerde Alevi gençlerin tıpkı Alevi olmayan gençler gibi bağlama öğrenmek için çeşitli kurslara gittiklerini ve esasen kendi hayatlarında zaten olması gereken bir ritüeli yabancı bir öğretiymiş gibi öğrendiklerini görüyoruz.

Bağlama sadece bir enstrüman değil, Alevi inancının içinde inanç sisteminde ve ibadetinde çok önemi olan bir kültür taşıyıcıdır. Kır hayatında ve gelenekselliğin devam ettiği dönemde çocukluğundan itibaren bağlama ile büyüyen Alevi gençleri bugün bu durumdan çok uzaktalar ve adeta piyano, keman ya da mandolin çalmayı öğrenmek için olduğu gibi bağlama için de kurslara gidiyorlar. Bağlama ve Alevi Gençler üzerinden kurulan bu metafor esasen kentleşmenin Alevi pratiklerini engellemesini gözler önüne sermektedir ve gelinen noktayı göstermektedir.

Tabi ki değişen ve devreden bir dünyada her şeyin aynı kalmasını beklemek gericilikten öteye gidemeyecektir. Ancak Alevilerin kendi ritüellerine sahip çıkmaları, gerekirse dünyanın değişim hızına karşı da mücadele edilmesi gereken bir mecburiyet halini almıştır. Kent girdabının içinde yok edilmeye çalışılan tüm bu ritüeller gerekli bilinç oluşturulmazsa zamanla tam olarak yok olacaktır. Kentlerde, “kültürel Alevilik” olarak ilerleyen Alevilik formu aslında Alevilik ile Alevilerin arasındaki mesafeyi açmakta ve Aleviliğin yüzeysel pratiklerini koruyor gibi gözükse de tüm derinliğe zarar vermektedir. Teolojik olarak kendi dede ocağını, kendi anlayışını bilmeyen milyonlarca kentli Alevi çok basitleştirilmiş Alevilik imgelerine tutundurulmakta ve bunlara tutunduğu için asimile sürecinin dışında olduğunu zannetmektedir. Oysa ki görünürden daha fazla görünür olmayarak işleyen bu tekleştirme, yozlaştırma ve nihayetinde asimile etme süreci özellikle kentli tüm Aleviler üzerinde yoğun bir şekilde etkili olmuş durumda.

Öte yandan, görece laikliğin daha işler olduğu geçmiş dönemlerde bile kimliklerini gizleme ihtiyacı duyan kentli Aleviler, siyasal İslamcılığın en yoğun olduğu bu günlerde bu kimlik gizleme ile benliğini kabul etmek ve bunu savunmak arasında müthiş bir çelişki yaşamaktadır. Hiç şüphesiz bu durumu yaratan Aleviliğe ve Alevilere olan muazzam ideolojik ve fiziki saldırı ortamıdır. Bu geniş yelpazeli saldırı ortamının vicdani olarak bir şeyler yapmak isteyen kentli Alevilerde bir arada durma ve birliktelik ortamı yarattığı gözlemlenmekte. İşte bu dürtülerin yoğunlaştığı böyle bir dönemde kültürelcilik formunu daha ileriye götürmek bu saldırılara karşı direnişin en önemli ayağı olacaktır. Bugün Aleviler son dönemlerde hiç olmadığı kadar kenetlenmeye hazır durumda, bu enerji doğru kullanılırsa başta Alevilik olmak üzere tüm “ötekilere” karşı yönelen ideolojik ve inançsal tüm baskı politikaları başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Sonuç olarak, Aleviler önce kendilerinin tanımlanma zorunluklarını reddetmeli ve tüm çoğunlukçu damarları yaşatarak ve daha da zenginleşerek Anadolu coğrafyasında varlığını sürdürmeye devam etmelidir. Tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi…

Hubyar bilimsel- akademik çalışma başlıyor

Hubyar Ocağı üzerine Tarihsel, inançsal ve kültürel boyutları ile Hubyar bilimsel çalışma 3 Haziran’da başlıyor. Çalışmanın açılışı sabah 09:30’da İstanbul-Ataşehir’de  SHERATON GRAND OTEL gerçekleşecek.

 

Alevilik üzerine çalışmalar devam ederken Hubyar Vakfı da Hubyar Ocakları üzerine bir çalışma başlattığını duyurdu. “TARİHSEL,İNANÇSAL ve KÜLTÜREL, boyutları ile HUBYAR adlı bilimsel-akademik çalışmanın 03.06.2016 Cuma günü saat: 09:30’da başlatılması nedeni ile tören ve basın toplantısı yapılacak…

Destekleyenler:
Tunceli Üniversitesi
GOP Üniversitesi
Alevilik Araştırmaları Derğisi
HUBYAR VAKFI
SHERATON GRAND OTEL (Ataşehir-İstanbul)

Program:
Proje Tanıtımı
Protokol Konuşmaları
Deyişler
Kahvaltı ikramı