Ana Sayfa Blog Sayfa 6302

Londra’da Elbistanlı Özbek belediye başkanı seçildi

İngiltere’nin başkenti Londra’nın Haringey belediyesi’ne Alevi ve Kürt kimliğini gururla söyleyen ilk belediye başkanı Aligül Özbek bugün yapılan oylama ile seçildi.

 

Londra’da Alexandra Palace’te yapılan Haringey belediyesi toplantısında gelecek bir yıl boyunca görev yapacak olan belediye başkanlığı seçimine tek aday ile gidildi.

Geçtiğimiz yıllarda, Londra’da Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı semtlerden biri olan Haringey Belediyesi’nde yapılan seçim ile Elbistan’lı, Haringey Belediyesi Meclisi üyeliği görevini yürüten Aligül Özbek; Britanya’nın, Alevi ve Kürt kimliğini gururla vurgulayan ilk belediye başkanı olarak oy birliği ile seçildi.

Geçen yıl seçilen belediye başkanından görevi devralarak başkanlık cübbesini giyinerek salona giren Özbek; Belediye başkanı seçildikten hemen sonra İngilizce, Kürtçe ve Türkçe olmak üzere 3 Dil’de yaptığı konuşmasında; belediye başkanlığı görevine gelmesinde kendisini destekleyen herkese teşekkür etti.

Haringey belediyesinde geride bırakılan bir yıl boyunca görev alan herkese de teşekkür eden Aligül Özbek; Haringey belediyesi olarak yürüttükleri çalışmaların daha da güçlü olarak devam edeceğini belirtti.

İngiltere’deki kanunlara göre yerel belediye başkanlığı görevi bir yıl boyunca yürütülüyor. Yerel yönetimlerde belediye başkanlığı seçimini belediye encümen üyeleri tarafından seçilirken; Londra Büyükşehir Belediye Başkan’ı halk tarafından yapılan oylama ile 4 yıllığına göreve geliyor.

Şükrü Bolat /Londra

Yakılan ülkem göç yollarına mı düşecek?

Mehmet Söğüt sürgün edilmek istenen Maraş’ı yazdı. Söğüt, “Yirmi yedi bin Arap göçmen yerleştirilerek, yeni katliam ve yeni göçler hedeflendi. Çünkü AFAD mülteci kamplarına DAİŞ militanları yerleştirilecek.”

 

Kürdistan’ı boydan boya yaktılar ve yakmaya da devam ediyorlar. Onlarca gencimiz, ihtiyarımız, kadınımız, çocuğumuz ve genç kızlarımız öldürüldü. Daha birkaç ay önce Cizre’de insanlarımız diri diri yakılmıştı. Bu Türk devletidir. Genlerinde vahşet vardır. Kodlanmıştır genlerinde Rum, Kürt, Süryani ve Ermeni Katliamları. Ve talan etmişlerdir söz konusu halkların mallarını. Türk burjuvazisi de öyle çıkmıştır ortaya. Kısacası aç kaldıkça sağa sola saldırırlar. Gerekçeleri hep birbirine benzerdir.

Linç kültürünü de ta geçmişten devralmıştır Türk devleti. Bazen bir Rum papaz, bazen bir alevi dedesi olabiliyordu. Kürt’ün değeri bir fare kadar bile yoktu. Ne diyordu İhsan Sabri Çağlayangil: ‘’Dersimli Kürtleri fare gibi zehirledik!’’

Peki, Maraş’ta daha mı az yapıldı? Hayır, Ermeniler kiliselerde diri diri yakıldı. Geride kalanlar kurda kuşa yem oldu. O kadar çok dağda ölürler ki, o dağa ‘’gavur’’ dağı adını koyarlar.

Maraş, genleri tamamıyla bozuk olan bir şehirdir. Diri diri yakılan ve sürülen Ermenilerin yerine ipsiz sapsızlar getirilmiştir. Din, iman ve Türkçülük adına yapamayacakları bir vahşet yok gibidir. Yetmiş sekiz katliamı bunun en iyi örneğidir.

Güneşin ve ateşin çocukları azgın itlerinde gölgesinde, ürkek kuşlar gibi yaşamaktaydı. Kafası bozulan, iki duble rakı içen nefesi Kürt köylerinde alırdı. ‘’Heyyt Kürtler ananızı…’’ diye basardı narayı. En azında köyüm böyleydi. Sessizdiler. Ermenilerin katledişine tanıklık etmiştiler. Öksüzdüler. Kimseleri yoktu. Ve çok çalışkandılar. Gün geçtikçe zenginleşiyorlardı. Onlar ise gözlerini dikmişlerdi, bin bir emekle oluşturulan emeklerine.

Yıl 1978…

Gelinlerin karınları deşilerek yavrucakları duvarlara çakıldı. Gözleri görmeyen doksanlık nineler öldürüldü.  İnsanlarımız askerlerin gözlerinin önünde yakıldı, iş yerleri talan edildi. Ve o günden bu yana Maraş bu karalığı alnında silemedi, silemiyor.  Maraş’taki Alevi Kürtler, o günden sonra Maraş isminin başına ‘’Kanlı’ kelimesini ekliyorlar. O topraklar üzerinde çok acılar çekildi. Çok acımasızlıklar yapıldı.

Katliamdan sonra yurtdışına yönlendirildiler. Dağıldılar dünyanın dört bir tarafına. Mülteci oldular Avrupa’da. Canları, yürekleri kendi topraklarındaydı. Günlük konuşmaları çoğu zaman Pazarcık ve Elbistan üstüne gelişirdi.

Ta ki Türk devleti DAİŞ’i yaratana kadar, bir gün oralara döneceğimizi düşünürdük. Endişe ve korku düştü yüreklerimize. ‘’Kobane düşerse sıra bize gelecek,’’ diyorduk. Hem orada yok edilmek istenenler de soydaşlarımızdı. Kobane düşmedi. Türk devletinin sevinci kursaklarında kaldı.  YPG kahramanca savaştı ve DAİŞ-AKP püskürtüldü. Maraş ve sınır boylarındaki Alevi Kürtlerin defterlerinin dürülmesi ertelenmişti.

Halkım göç yollarındaydı. Rojava’da yenilen Türk devleti kuzeye yöneldi. Yapılanların hepsini biliyorsunuz. Yine göç başlamıştı. Evler tarumardı. Gidebilecekleri bir yer de yoktu. Türk şehirlerinde Kürtler linç ediliyordu.

Ve Maraş’a farklı bir yöntem düşünüldü. Yirmi yedi bin Arap göçmen yerleştirilerek, yeni katliam ve yeni göçler hedeflendi. Çünkü AFAD mülteci kamplarına DAİŞ militanları yerleştirilecek.

Eğer Türk devleti hedefine ulaşırsa, yine Maraş’ın Kürtleri tespih taneleri gibi dünyanın dört bir tarafına dağılacaklar.

Teran köyündeki direnişi sahiplenelim.

Çünkü atalarımızın kutsal yadigârı elden gidiyor.

Pazarcık’ın Teran köyünde yaklaşık bir aydır halk direniyor. Bundan birkaç hafta önce güvenlik güçlerinin saldırısıyla bir insanımız öldürülmüştü. Bugün de çadırları yakılmış, kadınlar saçlarından sürüklenerek gözaltına alınmış. HDP vekili Besime Konca’nın Göksun’da yolu tutulmuş…

Bölge Kürtlerin Alevisi ve sunisi omuz omuza direnmekte.

Onları yalnız bırakmayalım…

Mehmet Söğüt

Obama, Hiroşima ve Alevi katliamları

 

Hiroşima’yı ziyaret edecek Obama yönetimindeki ABD emperyal aygıtı, nükleer silahlara sahip Rusya ve Çin’e tüm dünyayı felakete sürükleyecek ölçekte tehlikeli politikaları dayatıyor. Müttefikleri değişik cihatçı güçler Suriye’de Aleviler’e dönük katliamlara yeni sayfalar ekliyorlar

 

Obama bu kez Hiroşima’yı ziyaret ediyor. Obama’nın, ABD tarafından atom bombasıyla vurulan bu şehri ziyaret edecek ilk ABD Başkanı olması; ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’de kullandığı atom bombaları nedeniyle onun Japon halkından özür dilemesi olasılığını gündeme getirmişti. Ancak Beyaz Saray’dan yapılan bir açıklamada, “ABD Başkanı Barack Obama’nın Japonya ziyareti sırasında Hiroşima’ya atom bombası atılması nedeniyle özür dilemeyeceği, konunun tarihçiler tarafından incelenmesi gerektiği” bildirildi.

Beyaz Saray Sözcüsü John Earnest basın toplantısında bir gazetecinin “özür dilemenin nesi yanlış” sorusuna, “Bu tarihçilerin düşündüğü ve tarihçiler için incelenmesi tamamen meşru bir konu. Başkan Obama, ziyaretinin, nükleer silahların olmadığı bir dünya hedefinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda ileriye dönük bir sinyal olmasını istiyor” dedi.

Beyaz Saray sözcüsünün yaklaşımı, Türk devlet yetkililerinin Ermeni Soykırımı gündeme geldiğinde takındıkları tutumun aynısı: “Bu konuyu tarihçilere bırakalım.” Tabii her iki konuda da sözü edilenler, önceliği gerçekler değil devletinin çıkarlarını korumak olan milliyetçi-şoven tarihçiler. “Bu konuyu tarihçilere bırakalım” ve “biz işimize devam edelim…” Nasıl mı?

Örneğin Türkiye’de, “tarihçiler Ermeni Soykırımı’nı araştırırken”, Türk devlet güçleri Sur, Cizre, Şırnak’tan Suriye içlerine uzanan bir coğrafi yayılımla Ermeni Soykırımı benzeri faaliyetlerini sürdürsünler. ABD tabii ki çapı gereği karşılaştırılamaz büyüklükte bir coğrafi alanda sürdürüyor faaliyetlerini, “dünya çapında egemenlik” ve bunun için “sürekli savaş”… Güney Çin Denizi’nden Rusya sınırlarına, oradan Ortadoğu’ya…

ABD’nin emperyalist yönetim aygıtının “özür dilenecek bir şey yok” dediği Hiroşima ve Nagazaki’de ABD Hava Kuvvetleri tarafından atılan atom bombaları sonucunda 135.000 ile 300.000 arası Japon yurttaşının öldüğü tahmin ediliyor ve bunların ezici çoğunluğu kadın, çocuk ve savaşamayacak durumdaki yaşlılardı. Bunda özür dilenecek ne var ki? Büyük bir savaş ortasında olur böyle şeyler… Öyle ya Ermeni katliamı da bir başka büyük savaş ortasında gerçekleşmişti…

Emperyalist ABD yönetiminin özür dilemekten kaçındığı bu büyük katliam neden yapılmıştı? ABD’nin emperyalist egemenliğini meşrulaştıran ideolosine göre, Japonya’yı ‘koşulsuz teslime’ zorlamak ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı bitirmek için.

Oysa Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombaları; kadın, çocuk ve yaşlıların kitlesel olarak katledilmesi, Japon kentlerinin yerle bir edilmesi böyle bir sonuca ulaşmak için kullanılacak uygun yöntemler değildi. Bunların uygun ve ahlaki yöntemler olmadığını bizzat bu operasyonlarda yer almış dönemin ABD askeri yetkilileri daha sonra defalarca belirtmişti, ancak ABD’nin emperyalist egemenlik ideolojisinin oluşum ve dalga dalga her yana nüfuz etme sürecinde bu yaklaşımlar “buharlaşmıştı”.

Örneğin Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombalarının atılması emrini veren ABD Başkanı Truman’ın Genelkurmay Başkanı Willam Leahy 1950 yılında yayınlanan “Oradaydım” başlıklı anılarında, “Hiroşima ve Nagazaki’de kullandığımız bu barbarca silah Japonya ile savaşımızda hiçbir maddi yardım sağlamadı. Japon’lar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Bunu ilk olarak kullanarak Karanlık Çağların ortak standardı barbarlığı benimsemiş olduk. Bu tarz bir savaş yapmayı düşünmüyordum ve savaşlar, kadınları ve çocukları yok ederek kazanılamazlar.” demişti.

Bunları söylemişti ama, “Karanlık çağlardaki barbar”ların genelde savaş alanlarında yaklaşık olarak birbirine eşit silahlarla savaştıklarını, düşmanlarının şehirlerindeki savunmasız insanların tepesine hava operasyonlarıyla atom bombası atacak kadar alçaklaşmadıklarını dile getirmemişti.

ABD Hava Kuvvetleri Komutanı Henry Arnold, Hiroşima’ya atom bombası atılmasından 11 gün sonra 17 Ağustos’ta, Japonların teslim olmasının nedeninin bu bomba olup olmadığını soran New York Times muhabirine, “Japonlar ilk atom bombasının düşmesinden önce zaten umutsuz bir durumdaydı, çünkü hava sahalarının kontrollerini kaybetmişlerdi.” yanıtını vermişti.

ABD’nin Pasifik Filosu Komutanı Amiral Chester Nimitz de atom bombalarının atılmasından iki ay sonra konuya dair, “Saf askeri bakış açısından atom bombası belirleyici bir rol oynamadı” demişti.

ABD 3. Filo Komutanı William Halsey, 1946 yılında konuya ilişkin şunları söylemişti:

“Atom bombasının ilk kullanılması gereksiz bir deneydi. Onu atmak bir hataydı. Bilim adamları bu oyuncağa sahip olmuştu ve bunu denemek istiyorlardı. Onu attılar.”

Daha sonra ABD Başkanlığı da yapacak olan General Dwight Eisenhover atom bombasının kullanılmasını şöyle yorumlamıştı: “Onları bu berbat şeyle vurmak hiç gerekli değildi.”

Ve ABD’de dönemin tanınmış şahin generallerinden Curtis L. May atom bombasının kullanılmasından bir ay sonra, “Sonuçta, atom bombası savaşın sona ermesinde hiç bir şey yapmadı” demişti.

Görüldüğü gibi, ABD savaş aygıtının önemli unsurlarının büyük bir çoğunluğu ABD’nin kullandığı atom bombaları hakkında daha sonra oluşan resmi ABD görüşünün temelsiz ve gerçekliklerle alakasız olduğunu net bir biçimde ortaya koymuşlardı.

ABD yönetiminin 20. ve 21. yüzyıldaki korkunç suç sicilinin en kabarık bölümlerinden birisini oluşturan Japonya kısmı, çok fazla bilinmeyen önemli detaylara sahiptir, mesele sadece kullanılan atom bombaları değildir. 1945 yazı boyunca ABD Hava Kuvvetleri 38 Japon şehrini hedef alan süreklileşmiş hava bombardımanları gerçekleştirdi. Bombalamalar öyle boyutlara sahipti ki, bu 38 şehir kısmen ya da bütünüyle tahrip oldu. Tahminlere göre, 300.000 insan ölürken, 750.000 insan yaralandı. 1.7 milyon insan yerleşim birimlerini terk etmek zorunda kaldı.

9 Mart 1945 gecesi başlayan ve 10 Mart 1945 gecesi de devam eden Tokyo’nun bombalanması, tarih boyunca bir şehrin maruz kaldığı en büyük yıkıma yol açmıştı. Şehrin çok büyük bir kısmı yanarken, 120.000 insan hayatını kaybetti ve bu korkunç sonuç atom bombasının değil, geleneksel bombaların kullanılmasıyla ortaya çıkmıştı.

1945 yazının bu korkunç günlerinde yaşanan bombalamalar o boyutlara ulaşmıştı ki, Hiroşima şehirlerdeki tahribat ölçü olarak alındığında 17. ve sivil kayıplar konusunda 2. sıradaydı.

Bilindiği gibi 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın agresif güçlerinden birisi faşist bir iktidarın yönettiği Japonya idi ve bu faşist yönetim korkunç savaş suçları işlemişti. ABD’nin 1945 yazında Japonya’da sivillere yönelik bu korkunç hava operasyonları, esas olarak artık kazananı ve kaybedeni büyük ölçüde belli olmuş bir savaşın sonunda tüm dünyaya dostlara da düşmanlara da dünya egemenliği yolunda hiç bir engele ya da pürüze tahammül edemeyeceğini göstermeyi, ne kadar kıyıcı ve acımasız olabileceğini zihinlere kazımayı hedefliyordu.

Faşizme karşı savaşta gösterdiği performansla dünya çapında büyük prestij, sempati kazanan Sovyet Sosyalizmi’ne verilen askeri mesaj ise, Japonya’da 1945 yazında gerçekleşen bu korkunç katliamların bir başka nedeniydi. ABD 1945 yazındaki bu bombardımanlarıyla bundan böyle emperyalist-kapitalist dünyanın jandarması olduğunu ilan ediyor ve sadece itaat istiyordu. Bu korkunç bombardıman kampanyası esas olarak Japon halkını hedef alırken, savaş suçlusu faşist Japon yöneticilerinin kendi savaş suçlarının bir kısmının üzerini örtmesine yardım edecek bir psikolojik ortamın oluşmasına da neden olmuştu.

ABD yönetiminin özür dilemeye gerek duymadığı suçlarının sadece bir kısmı bunlar, ama bunları tam da bu günlerde gündeme getirmemize neden olan asıl gelişmeler ABD emperyalizminin dünya egemenliğini sürdürmek için geliştirdiği yeni agresif hamlelerin yarattığı büyük tehlikeler. Beyaz Saray sözcüsünün ifade ettiği, “Başkan Obama, ziyaretinin, nükleer silahların olmadığı bir dünya hedefinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda ileriye dönük bir sinyal olmasını istiyor” sözlerinin tam aksine, Obama’nın ziyaretinin Asya’da yeni yıkımlara yol açacak savaşlara yakıt sağlayacak yönelişlere sahip olmasıdır.

Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lu Kang dün yaptığı açıklamada Japonya’ya bir çağrıda bulunarak “militarizme geri dönülmemesini” istedi. Kang, militarizmin Japonya’nın komşularına ve dünyanın geri kalanına yarattığı acıları anımsattı. Kang’ın çağrısı temelsiz değildi, çünkü Japonya Çin’in belirli bölgelerini işgal etmiş, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında  burada katliamlar yapmış  ve büyük savaş suçları işlemişti.

ABD’nin son yıllarda Çin’i çevreleme stratejisi çerçevesinde gerçekleştirdiği politik-askeri hamlelerin gelişmesi ve bu kapsam içinde, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında “pasifizm”i anayasasına yazmış Japonya’nın anayasasındaki bu maddede  bu yıl yaptığı değişiklik ve askeri faaliyetlerinde gözlenen yoğunlaşma Çin’in mesajının anlamını ve Japonya’nın hamlelerinin ABD stratejisi ile ilişkisini ortaya koymaktadır. Çin’in Güney Çin Denizi’nde inşa ettiği adaların ve kayalıkların etrafındaki 12 millik kuşağı tanımayan ve bu yıl bu kuşağı birkaç kez geçerek provokasyon yaratan ABD Donanması’na ait gemiler, aynı provokasyonu geçtiğimiz günlerde bir kez daha gerçekleştirdiler.

Çin’e yönelik bu yeni provokasyon devam ederken NATO Müttefik Kuvvetler Başkomutanı’nın yeni provokatif açıklaması ajanslara düştü. Komutan şunları söylemişti:

“NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı General Curtis Scaparrotti, Rusya’nın saldırgan politikasının devam etmesi durumunda ittifakın Rusya ile savaşa hazır olması gerektiğini belirtti. Kremlin’in “tüm uluslararası normlara meydan okuyan saldırgan” davranış sergilediğini ifade eden Scaparrotti, bu sebepten dolayı NATO’nun Rusya ile sivil ve askeri işbirliğinden vazgeçtiğini de bildirdi.”

ABD önderliğindeki NATO güçlerinin Rusya’ya karşı son bir kaç yılda doruk noktasına yükselen saldırgan tutumunun yeni bir dışavurumu olan bu açıklama, Beyaz Saray sözcüsünün sözlerinin aksine nükleer bir felaketi tetikleyecek politikaların ABD’nin emperyalist yönetici sınıfı tarafından üretildiğini açık bir biçimde ortaya koyuyor. Rusya’nın sınırlarında son bir kaç yılda yaşanan NATO askeri hareketliliği savaş olasılığını yükselten asıl faktördür.

Hiroşima’yı ziyaret edecek Obama yönetimindeki ABD emperyal aygıtı, nükleer silahlara sahip Rusya ve Çin’e tüm dünyayı felakete sürükleyecek ölçekte tehlikeli politikaları dayatıyor. ABD, İngiltere ve Fransa’nın dağ gibi arkasında durup geçtiğimiz gün Birleşmiş Milletler’de terörist örgüt ilan edilmesini engelledikleri müttefikleri Ahrar’uş Şam, İslam Ordusu bileşeni cihatçı güçler Suriye’de Alevilere dönük katliamlara yeni sayfalar ekliyorlar. ABD ve AB güdümlü “özgür basın”, Alevilere yönelik katliamlar düzenleyen cihatçı katilleri bir kez daha “isyancılar” olarak taltif ediyor. ABD ve AB’nin isyancıları, Hama ile Humus kentleri sınırında bulunan Alevilerin yaşadığı el-Zara köyünde onlarca kişiyi evlerinde kurşuna diziyor.

 Cenk Ağcabay-Sendika.org

İngiltere Parlamentosu’ndan Maraş valiliğine mektup!

Maraş Terolar’a yapılmak istenen ‘AFAD’ kampına itiraz eden Alevi halkına bir destek de İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryasından geldi.

 

Alevi sekreteryası Maraş Valiliğine bir mektup göndererek yaşanılan sürece itiraz etti. Mektupta gönderdiği mektubun orjinal kopyası ve Türkçe çevirisi ektedir. “Bu mektubu, İngiltere Parlamentosu Alevi sekreteryası başkanı olarak ve Kahramanmaraş Sivricehüyük te yapılması planlanan mülteci kampı ile ilgili endişelerimi dile getirmek için yazıyorum.” İfadelerine yer verilirken mektubun tamamı şu şekilde;

“Kahramanmaraş Valiliği,

Sayın, Mustafa Hakan Güvenç,

Bu mektubu, İngiltere Parlamentosu Alevi sekreteryası başkanı olarak ve Kahramanmaraş Sivricehüyük te yapılması planlanan mülteci kampı ile ilgili endişelerimi dile getirmek için yazıyorum.

İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryası, Aralık 2015’te Alevi toplumunun Britanya toplumlarına olan önemli katkılarının farkındalığı için kuruldu.Amacımız Britanya Alevilerinin Britanya Parlamentosundaki bu platform aracılığı ile sosyo-politik talepleri ve Britanya içinde ve dışında haklarının tanınmasını sağlamaktır.

Suriye mültecileri krizi, Avrupanın bugün karşı karşıya kaldığı en önemli sorundur ve ben Türkiye nin sorunlardan kaçan bu insanlara güvenli bir sığınak oluşturmaktaki üstlendiği rolün farkındayım. Alevi toplumu da dünyanın heryerindeki mülteci ve sığınmacılara karşı yardımlaşmayı ve çeşitli faaliyetlerle dayanışmayı sürdürmektedir.

Ancak sizinde bildiğiniz gibi, Kahramanmaraş’ın güneyinde yer alan ve Alevi nüfusunun yoğunlukta olduğu Sivricehüyük bölgesine yapılmakta olan kamp alanına yerelde ve yurt dışında Alevi toplumunun itirazları var. Çok sayıda endişeyi dikkatinize sunmak isterim.

Öncelikle Sivricehüyük ve etrafında yaşayan Aleviler, seçilmiş olan alanın 27.000 mülteci için altyapısının yetersiz olduğunu düşünüyorlar. Şu anda yaşayan 5000 nüfus için bile, temiz su ve iş alanı son derece yetersizdir. Çok sayıda akın edecek olan nüfus için altyapı ve kaynaklar yetersiz kalacağından çevre ciddi derecede zarar görecektir. Bu durum çevre sakinleri ve sığınmacılar arasında huzursuzluk yaratacağı için ortaya önemli bir güvenlik sorunu çıkacaktır.

Başka bir neden ise, bölgede Alevi toplumu açısından özellikle inançsal ve kültürel kutsal değerlere sahip olan mekanların olmasınında, dikkate alınmadığını gösteriyor. Bu durumda Türk yetkililerinin bu endişeleri dikkate almaması, Alevi toplumunun hükümet yetkililerine olan güveninin bitirilmesi anlamına gelir.

Suriye deki sorunlardan kaçan sığınmacılara güvenli bir yer ayarlamak önemlidir. Ancak Alevi toplumunun inançsal ve kültürel haklarına da saygı gösterilmelidir.

Bu nedenle, İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryası adına, sizin Alevi toplumu temsilcileri ile bir araya gelerek bu sorunların çözümü için görüşmeler yapmanızdan memnuniyet duyarız. İlginiz için teşekkür ederiz.

Cevabınızı bekliyorum.

Saygılarımla,

Bayan Joan Ryan Milletvekili

İngiltere Parlamentosu Alevi Sekreteryası Başkanı.

 

 

 

 

“Ovama Dokunma” sloganları Londra’dan yükseldi

 

Kahramanmaraş’ın Narlı Mahallesi’nde yaşayan yurttaşlar, Terolar’da süren direnişe destek için gelenlerin kente alınmamasına tepki göstererek, bölgede 10’uncu gününe giren ablukanın kırılması için direnişe destek çağrısı yaptı.

 

İngiltere’nin başkenti Londra’da Demokratik Güç Birliği Platformu’nu oluşturan tüm bileşenler; Terolar’da süren direnişe destek için gelenlerin kente alınmamasına tepki göstererek, “Ovama Dokunma” sloganları atarak yaşananları protesto ettiler.

Direnenler yalnız değil

Londra’nın Manor House metro istasyonunda toplanan kitle, Haringey bölgesinden Voodgreen bölgesine kadar sloganlar eşliğinde yürüyüş yaparak yaşanan olayları protesto ederken; Terolar’daki direnişe katılanlar yalnız değildir mesajı verdi.

Kahramanmaraş’ın Terolar bölgesinde yapılan kampa karşı süren direnişe destek olmak için Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinden gelen Alevi dermeklerinin Narlı’ya girişi engellenirken, yöre halkı yetkililere bir kez daha seslenerek Narlı’ya mülteci kampı istemediklerini yineledi.

Alevi derneklerinin Narlı’ya alınmayışına tepki gösteren Narlı Cemevi Başkanı Hüseyin Koç, “Canlarımız bize destek olmak için geldiler tüm hazırlıklarımızı yapmıştık, ancak tüm uğraşlarımıza rağmen Valilik izin vermedi” diyerek engellemeye tepki gösterdi.

‘Sesimizi kesmeye çalışıyorlar’

Koç, Terolar’da ablukanın 10’uncu gününe girdiğine dikkat çekerek, “Her taraf yasak, toplanmak, konuşmak yasak. El birliğiyle hepimiz harekete geçmeliyiz. Terolar’a destek çıkmamız gerekiyor. TV 10’un yayın yapması dün engellendi. TV 10 bizim sesimizdi, sesimizi kesmeye çalışıyorlar” diye konuştu.

Direnişe destek çağrısı yapan Koç, “Aynı zamanda yurt dışında olan canlarımızdan da bu mücadelemizde destek istiyoruz. Maraş halkımızın da bu konuya sesiz kalmaması gerekiyor” dedi.

‘Yıllardır Aleviler aynı politikalarla karşı karşıya’

Yöre halkından Ali Ogan, kampın Terolar’a kurulmasındaki amacın Alevileri dağıtmak olduğunu söyledi. Mustafa Batı, “Bu kamp AKP’nin aleviler üstünde oynadığı bir oyunudur. Yıllardır aleviler bu tür politikalarla karşı karşıya bırakıldı. Sözümüz para etmedi bu diktatörün karşısında” diyerek, direnişlerinin devam edeceğini söyledi.

Kendi topraklarında mülteci statüsüne getirilmek istenildiklerini söyleyen Şeyho Bezgingöl ise, “Alevi katliamları tekrar başa dönecek. İnsanlar tedirgin. Devlet yetkililerine sesleniyorum, bu kirli emellerinizi ve ellerinizi bu halkın üzerinden çekin yeter artık” dedi.

Şükrü Bolat /Londra

HDP, Kürt Dil Bayramı’nı kutladı

Halkların Demokratik Partisi, 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nı kutladı.

 

Merkez Yürütme Kurulu tarafından yapılan açıklamada, 15 Mayıs 1932’de Celadet Alî Bedirxan öncülüğünde Suriye’nin başkenti Şam’da yayınlanan Hawar Dergisi’nin Latin harfleriyle çıkarılarak, harf devrimini başlatmasının tarihi bir öneme sahip olduğu hatırlatıldı.

Açıklamada tarihi boyunca baskı ve yasaklamalara maruz bırakılan Kürtçeye katkıları ve başlattığı harf devrimi nedeniyle, Hawar Dergisi’nin kuruluşunun Kürt Dil Bayramı olarak kutlandığı belirtilerek, şunlar ifade edildi:

“Bizler, Kürt halkının ve yüzyıllardır yaşadığı katliam, soykırım, asimilasyon politikalarına karşılık her dönem büyük emeklerle anadili Kürtçe’yi yaşatan ve geliştiren herkesi minnetle selamlıyor, Kürt Dil Bayramı’nı kutluyoruz. Em cejna zimanê Kurdî pîroz dikin.”

Erhan Keleşoğlu: IŞİD’i ABD yarattı

Evrensel Gazetesinde Özlem Temena’nın Yrd. Doç. Dr. Erhan Keleşoğlu ile yaptığı röportajda Suriye ve Cihatçılardan, Halep’teki çatışmalara, Kilis saldırılarına kadar pek çok konu değerlendirilmiş. İşte röportajın tam metni:

 

 

Suriye’de ABD ve Rusya’nın öncülüğünde başlatılan ateşkes devam eden, Halep’te ve İdlip’te çatışmalar sonlanmadı. Ateşkese dahil edilmeyen Nusra ve IŞİD’in saldırıları sürerken, bir yandan da Suriye Ordusunun karşı saldırıları da gerçekleşiyor. Öte yandan Suriye’de dengeler her an değişirken, bir yandan da Cenevre görüşmelerinde herhangi bir ilerleme sağlanamadı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erhan Keleşoğlu ile Halep’teki çatışmaları, Kilis saldırlarını ve Cenevre görüşmelerini konuştuk. Halep’te çatışmalar devam ettiği sürece, Cenevre’de bir çözüm sağlanamayacağını belirten Keleşoğlu, “Emperyalist  müdahaleler olduğu sürece, Ortadoğu’da cihatçılık var olmaya devam edecektir.” diyor.

HEM MUHALİFLER, REJİM AÇISINDAN DA HALEP’İN TUTULMASI STRATEJİK HEDEF

ABD ve Rusya öncülüğünde ateşkes sağlanmasına rağmen, Halep’te çatışmalar bitmedi. Peki neden özellikle Halep’te çatışmalar arttı?

Halep, Suriye’nin ikinci büyük kenti ve en yoğun nüfusun bulunduğu bölgelerden birisi. Hem stratejik, hem tarihi, hem de sembolik önemi büyük bir şehir. Suriye ayaklanmasının başladığı 2011’den sonra muhalifler açısından da, Rejim açısından da Halep’in elinde tutulması birincil stratejik hedeflerden birisi olageldi. Halep’in merkezi Rejimin elinde ve Halep’in kenar mahallelerinde muhaliflerin etkinliği var. Rejim özellikle son günlerde Halep’in güneyinde muhaliflerden büyük darbe alıyor. Hantuman bölgesinde Rejime destek veren İranlı ve Iraklı unsurların da önemli kayıplar verdiği muhabereler yaşandı. Yine Halep merkezde Rejimin hava saldırılarına karşılık, ki bu hava saldırılarında bir hastane dahil olmak üzere sivil yerleşimler vuruldu, çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Muhalifler de cehennem topu adı verilen büyük havan toplarıyla rejimin elindeki sivil bölgeleri vurarak bir çok sivil kaybına sebep oldular. Şimdi neden Halep bölgesinde bu ihlaller yaşanıyor? Nusra’nın ve IŞİD’in ateşkes dışı sayılması muhalefeti bir nevi rahatlatmış olsa da özellikle Halep ve İdlip bölgesinde Nusra ve ona yakın cihatçı gruplar bu bölgelerde karışık haldeler. Rusya ve Rejim, Nusra’yı hedef alıyoruz derken muhalifleri vuruyor, muhalifler de buna mukabelede bulunma ihtiyacı hissediyorlar yani Rejim bir yanıyla Nusra’ya yakın güçlerin işini kolaylaştırmış oluyor. Muhalefet de zaten sivilleri hedef alıyor. Yani çok kirli bir savaş var, zaten bütün iç savaşlar kirlidir. Burada da savaşın temiz bir tarafı yok. İki tarafın da sivilleri hedef aldığı bir savaş yaşanıyor.

Sahada bu gelişmeler olurken, Suriye’nin güneyinde sessizlik hakim. Burada tabii esas olarak Rejimin rolü büyük.  Büyük oranda Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO) yakın güçler ateşkese uyarken, kapsam dışı tutulan Nusra’nın ve IŞİD’in hedef alındığını görüyoruz. Onlar da karşılık veriyor, onlara yakın kesimler de saldırıya uğradığında ateşkes bozulmuş oluyor. İdlip ve Halep’te bu unsurların çok iç içe geçtiğini görüyoruz. Yine Türkiye sınırına yakın bir mülteci kampı havadan vuruldu. Mülteci kampının ya Suriye ya da Rusya tarafından vurulduğu söyleniyor. Rejim bu kampın Nusra tarafından vurulduğunu söyledi. Ancak Nusra’nın elinde uçak yok! Bu durum da ateşkesi zorluyor. Özellikle siviller vurulduğu zaman, o sivillerin içerisinden çıkma gruplar yine karşıdaki sivil hedeflere yönelik saldırılarda bulunuyorlar ve ateşkesin korunması da zorlaşıyor.

CIA’İN DESTEKLEDİĞİ GRUPLAR VAR

Halep’te çatışan ve muhalif gruplar olarak tarif ettiğiniz gruplar kimler?

Muhalif gruplar dediğimiz zaman ilk olarak Suriye Ulusal Koalisyonu ile ilişkilenen ve Özgür Suriye Ordusu şemsiyesi altında bulunan gruplardan söz etmek mümkün. Bunlar Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi bölgesel güçler tarafından destekleniyor. CIA’in de bunlar arasında etkin şekilde desteklediği gruplar var. İdeolojik olarak bunların tamamına yakınının siyasal İslamcı akımın içerisinde veya islami-muhafazakar çizgide durduğunu söylemek mümkün. Diğer yanda ÖSO’nun dışında özerk İslamcı gruplar var. Ahrar uş- Şam bunların en güçlülerinden biri. El Kaide çizgisindeyken yani Selefi cihatçı bir çizgideyken, şimdilerde siyasal İslamcı bir pozisyona kayma eğiliminde. Gene Ahrar uş-Şam’ın da içinde olup başını çektiği İslami Cephe bir cephe örgütlenmesi olarak sahada. S.Arabistan destekli Ceyş-ül İslam’da güçlü yapılar arasında sayılmalı.

Bu grupların haricinde Nusra Cephesi selefi cihatçılığın Suriye’deki iki büyük temsilcisinden biri. Nusra el Kaide örgütün Suriye kolu. Diğer temsilci IŞİD’le arasında büyük bir husumet mevcut ve aynı ideolojiye sahip olmalarına rağmen bunlar birbirini öldüren düşman kardeşler.  Uluslararası selefi cihatçıların oluşturduğu küçük gruplar da var. Örneğin Orta Asya’dan ve Uygur bölgesinden gelen, Afganistan’dan gelen gruplar var. Bunlar da Suriye sahasında Rejim karşısında askeri varlıklarını sürdürüyor.

GÜVEN ARTTIRICI ÖNLEMLER DEVREYE GİRERSE ATEŞKES KALICI OLABİLİR

Cenevre’deki Suriye görüşmelerinin bir sonraki turunun 14 Mayıs’ta başlayabileceği belirtildi. Son oturumda Yüksek Müzakere Heyeti ayrıldı. Peki Halep’te sıcak çatışmalar yaşanırken, Cenevre görüşmeleri nasıl ilerler?

Halep bu durumdayken, Cenevre’de çok açık ki ilerleme sağlanamaz. Ateşkes çok sık ihlal ediliyor. Öncelikle hava saldırılarının durdurulması gerekir. Hava saldırıları durdurulduktan sonra, bölgesel güçlerin sahadaki vekillerine, Rejim bölgelerine yönelik saldırılarını durdurmaları için baskı yapmaları gerekir. Çünkü misilleme yapmazlarsa pozisyonlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar. İç savaşın ruhu bu. Dolayısıyla öncelikle hava saldırılarının durması lazım, hava saldırıları durduktan sonra kuşatma altındaki bölgelere insani yardımların ulaşmasına izin verilmesi gibi güven arttırıcı önlemler devreye girerse ateşkes kalıcı olabilir ve Cenevre’de taraflar arasında kalıcı müzakerelerin önü açılır ama şu şartlar altında çok mümkün değil.

Ayrıca sahada fiili olarak söz sahibi ve ağırlığı olan bazı gruplar da Cenevre görüşmelerinden dışlanmış durumda. Bunların en önemlisi YPG/YPJ’nin içerisinde olduğu Suriye Demokratik Güçleri, Suriye’nin kuzeyinin önemli bir bölümünü elinde tutarken Cenevre görüşmelerinde yok. Somut bir ilerleme sağlanması için mutlaka onların masada olması gerekir.

Kalıcı barış açısından çözülmesi zor bir diğer husus Nusra ve benzeri cihatçı grupların bölgedeki varlığı. Bunlar sahada operasyonel olduğu ve muhalifler de onlarla ittifak yaptığı sürece eylemlerinden muhalefet de sorumlu oluyor ve bir kısır döngü oraya çıkıyor. Bu çıkmazın sona ermesi için hem hem rakip bölgesel güçlerin- İran Türkiye, Katar, Suudi Arabistan- hem de hasım uluslararası güçlerin anlaşmaya varması lazım. Suriye, 2012 sonundan beri salt Suriyelilerin özne olduğu bir savaş alanı değil. Yani Suriyelilerin savaşı olmaktan çıkalı çok oldu. Suriye’de vekalet savaşı yaşanıyor ve vekillerden ziyade perde arkasındaki güçlerin anlaşmaya varması daha öne çıkmış durumda.

Öte yandan, Rusya’nın doğrudan sahaya inmesiyle birlikte kendini daha güçlü gören rejimin muhalefete yönelik tavizler vermesi zorlaştı. Bu da muhalefetin masaya oturmasını zorlaştırıyor. Suriye Krizi’nin çözümünde Amerika’nın ve Rusya’nın birbirine yakınlaşması bu anlamda düğümün çözümüne katkı sağlayabilir. Bu meyanda rakip bölgesel ve uluslararası güçler arasında uzlaşı imkanının doğması, Suriye’deki harareti düşürücü etki yapar.

-Rusya Federasyonu 26 Nisan’da BM Terörle Mücadele Komitesine resmen başvurarak Ahrar’uş Şam ve Ceyş’ül İslam’ın yaptırıma tabi örgütler listesine eklenmesini istedi. Ama reddedildi neden?

Ceyş’ül İslam, Suudi Arabistan’ın Bölge’deki en önemli vekili. Selefi bir grup ve Şam ve çevresinde binlerce militanı var. Yine Ahrar’uş Şam binlerce militanı olan, Katar ve Türkiye tarafından desteklenen bir grup, el Kaide’den kopma, siyasal İslam’a yakınlaşmış bir grup. Şimdi bunlar ÖSO’nun dışında kalan ama Nusra ve IŞİD’le de aynı kefeye konmak istenmeyen gruplar. Zaten terör listesindeki Nusra ve IŞİD Suriye’de ciddi bir komplikasyon yaratıyor.  Ahrar’uş Şam ve Ceyş’ül İslam’ın da listeye konması işleri daha da çetrefilleştireceğinden bu öneri Batı tarafından reddedildi.  Şu anlamda, bu karar örgütlere sponsor olan olan bölgesel güçleri masayı devirmeye itebilir. Ceyş’ül İslam’ı terörist saymanız, Suudi Arabistan’ı denklemden çıkarmanız demek. O zaman Suudi Arabistan müzakereleri dağıtmak için elinden geleni yapacaktır. Ahrar’uş Şam’ı çıkarmanız demek, Türkiye ve Katar’ı yabancılaştıracaktır, onların müzakereleri baltalamasına neden olacaktır.

-ABD’deki seçimler Suriye’yi nasıl etkiler?

Yeni gelecek başkan adaylarına baktığımız zaman, yüksek ihtimalle şu anki duruma göre Cumhuriyetçilerden Trump, Demokratlardan da Hillary Clinton aday olacak. Trump, Bush ve neoconların çizgisinden ilerliyor. Daha fazla müdahil olmak isteyecek ve bu müdahale de ABD’nin başını daha fazla derde sokacaktır. IŞİD’i kim yarattı diye soruyorlar ya, IŞİD’i ABD yarattı. Nasıl yarattı? Irak işgali ile yarattı. Bu işgal olmasaydı IŞİD olmazdı. Ortadoğu’ya emperyalist müdahale Selefi cihatçıların, Ortadoğu’da yükselmesinin en önemli nedeni. Emperyalist  müdahaleler olduğu sürece, Ortadoğu’da cihatçılık var olmaya devam edecektir.

Hillary Clinton, Obama’ya yakın bir çizgide ilerleyecektir, ancak çok daha İsrailci bir çizgisi olacaktır. İsrail’in Suriye’ye ilişkin politikası ise mevcut durumun devam etmesi ve Suriye toplumunun berhava olmasıdır. Irak’ın ve Suriye’nin sürekli iç savaş halinde kalması İsrail’i güvence altında tutar. Hizbullah ve Rejim lehine değişiklikten memnun olmaz, selefi cihatçıların Rejime tam anlamıyla üstünlük sağlamaları da İsrail’in işine gelmez.

DAVUTOĞLU TÜRKİYE’Yİ BİR ÇIKMAZA SOKTU

-Davutoğlu’nun alınması, AKP’nin Suriye politikasında bir değişiklik yaratır mı?

Batı ile kavga etmeyip içeride de müzakereci bir tarz izlemeye çalışan Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” perspektifiyle, Türkiye’yi bir çıkmaza soktu Ortadoğu’da. Oyun kurucu olmaya çalışırken, oyunun dışına itildi Irak ve Suriye’de. Bu arada bölgeye yönelik siyaset de AKP tarafından iç siyasetin mütemmim cüzü hale getirildi. Tam da bu nedenle Suriye politikasında radikal bir değişiklik kolay değil. Ancak politika değişikliği için Davutoğlu’nun gitmesi Erdoğan’a iç ve dış siyasette manevra imkanı sağlayabilir. Davutoğlu günah keçisi olarak sunulabilir. Erdoğan içeride kendi gücünü iyice konsolide edip tek iktidar odağı olmaya çalışırken, bu uğurda başkanlık rejimine giden yolun taşların döşerken, iktidar bloku içerisinde kavgalı olduğu eski düzen unsurlarını da yanına dizmeye çalışıyor. Milliyetçileri, Ordu’yu ve ulusalcı grupları Kürt Sorunu üzerinden kendi gemisinin dümen suyuna çekiyor. Kürt meselesini otoriter yöntemlerle yönetilir kılma formülünü raftan indirirseniz mutlaka İsrail’i de yanınıza almak zorundasınız. İsrail’i yanınıza alabilirseniz ki ’90’larda Türkiye bunu yapmıştı, Amerikan kongresinde de İsrail lobisini yanınıza almış olursunuz. Böylece otoriter bir siyaset izleseniz de Amerika’nın size Kürt meselesi üzerinden baskı uygulamasını azaltmaya çalışırsınız. Erdoğan Gazze’deki ablukayı Türkiye üzerinden hafifletecek bir ara yol bulup iç ve Arap kamuoyundaki olası tepkiyi önlemeyi, böylece İsrail ile ilişkileri yeniden tesis etmeyi deneyebilir ancak kendisine cephe almış ABD-İsrail cenahının nasıl bir tepki vereceği meçhul.

-Nusra’nın el Kaide’den ayrılması iddiaları var. Bu iddiaları nasıl yorumlamak gerekir?

Suriye’deki sıkışmışlıkla alakalı. Doksanlarda Selefi cihatçıların ana koordinasyon merkezi el Kaide’ydi. 2000’lerin sonundan itibaren Irak el Kaidesi ile el Kaide liderliği arasında gergin tartışmalar yaşandı. Neticesinde IŞİD’in doğuşuna şahit olduk Selefi cihatçıların bu iki merkezi arasındaki gerilimde Nusra Cephesi, yani el-Kaide’nin Suriye’deki kolu aynı IŞİD gibi teritoryal, toprağa dayalı bir egemenlik kurma sevdasında. Toprağa dayalı bir egemenlik, uluslararası alanda terör örgütü sayılırken çok kolay değil. Egemenlik kurulmak istenen alanda farklı muhalefet grupları da var. Siz terör örgütünün bir parçası olduğunuz sürece Rusya, Suriye ve koalisyon uçakları sizi meşru hedef gösteriyor. O bağlamda el Kaide ile ipleri atarsanız hedef tahtasının da dışına çıkmış olursunuz ve kendi amacınız doğrultusunda ilerlersiniz. Ayrılık gerçekleşirse taktik bir hamle olarak değerlendirmek gerekir.

IŞİD TÜRKİYE’YE DİŞ GÖSTERMEK İÇİN KİLİS’E SALDIRIYOR

-Sahada bunlar yaşanırken, Türkiye Suriye’deki krizin içerisinde, en yakın örneği Kilis saldırıları. Bunun nedeni nedir?

Türkiye, SDG’nin Azaz- Cerablus  koridorunu ele geçirmesi tehdidine karşı, Azaz’dan Halep’in kuzeyine kadar uzanan bölgede konuşlu olan Suriye muhalefetini IŞİD üzerine yönelterek, onlara silah ve lojistik destek sağlayarak, sınırdan topçu desteği vererek IŞİD’in elindeki bu bölgenin muhalefetin eline geçmesine çalıştı. İlk başta başarılı da oldu. El Rai kasabası, IŞİD’in elinden alındı. Ancak sonrasında IŞİD’in saldırısı geldi. Bu karşı saldırıda muhalifler gerilemek zorunda kaldılar ve önemli oranda toprak kaybettiler. Yine muhaliflerin Afrin’e yönelik saldırıları oldu. Buna karşılık Afrin’den de o bölgeye taarruz gelince, koridor iyice daraldı. Türkiye bir çıkmazda. Cilvegözü kapısı üzerinden İdlip tarafındaki muhaliflerin, Türkiye üzerinden Azaz’a nakli gerçekleştirildi. Biliyorsunuz 1500 kadar Azaz’a nakledildiler. Buraya gelmelerinin nedeni hem IŞİD’in hem de Afrin tarafından gelen SDG’nin ilerlemesini durdurulmak istenmesi. IŞİD, Türkiye’nin doğrudan muhaliflere destek verip kendi üzerine yöneltmesini cezalandırmak ve Türkiye’ye diş göstermek için Kilis’e saldırıyor.

TÜRKİYE’NİN ELİNDE ÖNEMLİ KOZLAR VAR

-Hem Rusya, hem ABD, PYD’nin daha sonraki aşamada görüşmelerde olacağını söylüyor. Bu ne kadar gerçekçi?

Bunun önündeki en büyük engel Türkiye. Adını koymak gerekli, Türkiye Batı’ya ve ABD’ye baskı yapıyor bu konuda. Elinde de önemli kozlar var Türkiye’nin. NATO üyesi Türkiye üslerin kullandırılması, mülteciler vb. kartları kullanıyor. Bu anlamda Türkiye’nin vetosunun aşılması için farklı ikna yöntemleri deneniyor. Suriye Demokratik Güçleri çatısı altında Kürt güçleri Suriye’de önemli bir kazanım elde ettiler. Bu kazanımların kalıcılaştığı ve buna bağlı olarak Kürt sorununda çatışmalı süreç devam ettiği sürece, Türkiye’nin iknası zor. Çünkü Türkiye Kürtlerin Suriye’de kurumsal bir yapı inşasından varoluşsal bir tehdit algılıyor.

-ABD, SDG güçleriyle planlanan Menbiç operasyonunu bu yüzden mi askıya alındı?

Menbiç operasyonu bu yüzden durdu. Amerikan askeri kaynakları Türkiye’nin baskısı nedeniyle operasyonun ertelendiğini açıkça söylediler. Belki SDG salt kendi kara gücüyle operasyon yapıp başarılı da olabilir ancak koalisyonun hava desteği yokluğunda bu çok maliyetli olur. Askeri açıdan maliyetinin ötesinde siyasi maliyeti de ağır olacağından şu an koalisyonun olurunu bekliyorlar.  Amerikalılar ise bu süreçte SDG içerisindeki Arap unsurları öne çıkararak Türkiye’yi iknaya çabalıyor.

Aydın Orak’tan Kürt Tiyatrosu

Kürt Tiyatrosu ile ilgili Türkiye’de yayınlanan tek kaynak kitap olarak gün yüzüne çıkıyor

 

Oyuncu ve yönetmen Aydın Orak’ın 15 yıl boyunca biriktirdiği Kürt Tiyatrosuyla ilgili bilgi, belge, fotoğraf ve dokümanları bir kitapta topladı. Kürt Tiyatrosu kitabı Doruk Yayınları’ndan çıktı.

Mezopotamya’da tiyatronun doğuşundan dengbêjlik geleneğine, 1893 yılı Osmanlı’da Kürt Tiyatrosu’ndan günümüze; Türkiye, İran, Irak, Suriye, Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Ürdün ve Avrupa’ya kadar tüm detaylar belgeleriyle kitapta yerini alıyor. Ayrıca dengbêjlik ve tragedya karşılaştırmalı oyun geleneğiyle analiz ediliyor.

“Mardin’de bulunan 2 bin yıllık tiyatro maskları ne anlama geliyor?”, “Kürt Tiyatrosu’nda dengbêjliğin yeri nedir?” Yazar bunun gibi birçok soruyu da tartışmaya açıyor.

Bugüne kadar Kürt Tiyatrosu’nun sahnesinden geçen tüm topluluk, oyun, mekân ve tiyatro insanlarına ayrıntılı ve görselleriyle yer alıyor. Oyuncu, yönetmen ve seyircilerin görüşleri zamanının mantığını anlamak için önemli bir yer tutuyor.

Kitap, Kürt Tiyatrosu ile ilgili Türkiye’de yayınlanan önemli bir kaynak kitap olarak gün yüzüne çıkıyor. Önemli bir arşiv olan kitap geleneksel ve modern Kürt Tiyatrosu ile ilgili bilinmeyen tüm gerçekleri barındırıyor.

AYDIN ORAK KİMDİR?

1982’de doğdu. 1997’de tiyatroya başladı. Zincire Vurulmuş Prometheus, Ada, Bir Delinin Güncesi, Sen Gara Değilsin, Araf, Bir Dilin Ölümü, Nora, Kapan, Actor, Beceriksizler çevirdiği, yönettiği ve oynadığı bazı oyunlardır. Pervane, Fırtına, Mavi Adam, Siyah Karga rol aldığı bazı filmlerdir.

Ölümün Rengi, Berivan, Cevher, Asasız Musa yönettiği filmlerdir. Oyun ve filmleriyle ulusal ve uluslararası birçok festivalin yanı sıra Avustralya, Avusturya, Almanya, Danimarka, Fransa, İsveç, İsviçre, Norveç, Mısır, Irak gibi birçok dünya ülkesinde defalarca gösterim ve turneler yaptı.

2003’te Tiyatro Avesta’yı kurdu. Saklı Duygular, Yaşar Kemal’in Teneke, Haşmet Zeybek’in Theodora ve Radikal Tiyatro yazdığı ve çevirdiği kitaplardır. Radikal Gazetesi, Gündem Gazetesi, Esmer, Başka, Önsöz gibi gazete ve dergilerde söyleşi, yazı ve makaleleri yayınlandı.

2012’de Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları ve Performans bölümünü terk etti. Araf oyunuyla En İyi Tek Kişilik Oyun ödülü ve Beceriksizler oyunuyla Yılın En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini Direklerarası Tiyatro Ödülleri’nden aldı. İstanbul’da yaşıyor.

ABF Başkanı Baki Düzgün: Anayasa’yı kendileri ihlal etti

Türkiye’nin pek çok ilinden Maraş Terolar’a desteğe giden otobüslerin polis ve jandarmalar tarafından durdurulması üzerine Alevi kurumları açıklamalar yaptı. Bu açıklamar arasında ABF başkanı Baki Düzgün de vardı. Düzgün yazılı açıklamasında  “Anayasa’nın bu 34. cü maddesi Bizzat Güvenlik güçleri tarafından ihlal edilmektedir…” diye konuştu.

 

Maraş Terolar’a destek için yola çıkan Alevi Kurumlarına polislerin engel olması Aleviler tarafından tepkiyle karşılandı. ABF Başkanı Baki Düzgün engellemenin hukuka aykırı olduğunu ifade ederek “Anayasa’nın bu 34. cü maddesi Bizzat Güvenlik güçleri tarafından ihlal edilmektedir.” diye konuştu.

Düzgün,  yaşanılan olayla ilgili tebliğ ettirmek istedikleri  belgenin Anayasa’ya aykırı olduğunu ve Anayasa’nın 34. maddesini güvenlik güçlerinin ihlal ettiğini vurguladı.

Baki düzgün yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: “25 bin kapasiteli barınma merkezine karşı çıkan bazı siyasi oluşumlar, dernek, platform ve marjinal gruplar çeşitli eylem, etkinlikler, basın açıklaması, çadır kurarak ateş yakma, nöbet tutma vs vs diyerek (resmi yazıyla, yazarak )”gösteri yürüyüşünü tebliğ ettirmek istiyorlar…

Daha önceki bir kararda Anayasa Mahkemesi (AYM), Anayasa’nın 34. maddesinde herkesin “ÖNCEDEN İZİN ALMAKSIZIN” barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğu vurgulamış ve barışçıl bir protestonun engellenmesini hak ihlali saymıştır.

Anayasa’nın bu 34. cü maddesi Bizzat Güvenlik güçleri tarafından ihlal edilmektedir.

 

 

Alevi katliamı Alibeyköy Cemevi’nde protesto edildi

 

Suriye’nin Hama kentindeki Alevi katliamı için Alibeyköy Pirsultan Abdal Kültür Derneği Cemev’inde yapılan basın açıklamasıyla kınandı.

 

Suriye’nin Hama kentindeki Alevi katliamı için Alibeyköy Pirsultan Abdal Kültür Derneği Cemev’inde basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasına 15 STK ve parti katıldı.  “Alevi halkı yalnız değildir.” sloganı atıldı.

Basın açıklamasında konuşan Alibeyköy Pirsultan Abdal Cemevi Başkanı Hüseyin Güzelgül yaşanan  katliamların sorumlularının Amerika ve işbirlikçisi AKP hükümeti olduğunu belirterek: “Suriye’de ateşkes sağlanmıştı, ancak AKP hükümeti, Suudi Arabistan ve Katar ülkelerinin işine gelmeyen bu anlaşma kısa zamanda bozuldu. Biz Aleviler olarak yüzyıllardır katliamlara maruz kaldık. Suriye’nin Hama ilçesindeki  Alevi köyünde gerçekleştirilen katliam gibi. Bu katliamı lanetliyorum. Kürdistan’da, Türkiye’de ve Suriye’de gerçekleşen bu katliamlar daha fazla gerçekleşmemesi için birleşmemiz gerek.” Dedi.

Basın açıklamasını okuyan Cemevi sekreteri Nebahat Bektaş: suriye’de yine bir Alevi katliamı gerçekleştirildiğini vurgulayarak şunları söyledi: “Beş yıldır Suriye’de ABD, AB, AKP iktidarı, Suudi Arabistan ve Katar’ın her türlü lojistik, mühimmat ve savaşçı desteğiyle yürütülen ve bitmesi bir türlü istenmeyen  Suriye savaşında yine bir Alevi katliamı gerçekleştirildi. ABD ve Rusya arasında varılan mutabakat sonrası Suriye’de ateşkes ilan edilmişti. Ancak bu durum Türkiye ve körfez ülkelerin hoşuna gitmemiş olacak ki; Halep’te hastane bombalamak, Kilis’te sivil halkın üzerine ‘roket düşmesi’ ve  Suriye’de yerel savunma güçlerinin çekildiği bölgelere cihatçıların saldırısı ile savaşta yeni bir aşamaya gelindi. AKP ve emperyalist ülkelerin ‘ılımlı  İslamcılar’ olarak nitelendirdiği katliam çeteleri Hama’da bir Alevi köyünü yok etti, köyde yaşayan insanların tamamını katletti. Bu katliamı gerçekleştiren Ahrar’u Şam çetesi emperyalistler ve uşağı AKP tarafından desteklenmektedir. Al-Zara’da Alevilere yapılanlar soykırımdır. 115 kişinin katledildiği bu olayda önceki katliamlarda olduğu gibi tekfirciler için, Alevi’yi katletmek ‘ cennete gitmektir.’ Alevilerin malları ise ‘ganimettir’ olarak nitelendirilmektedir. Al-Zara katliamını gerçekleştirenleri ve katliam çetelerine ‘insani’ ve ‘lojistik’ destek sağlaylanları biliyor, tanıyor ve lanetliyoruz. Döktükleri kanda boğulacaklardır.”

Kaynak: Evrensel