Ana Sayfa Blog Sayfa 6308

Ferda Koç yazdı: AKP kontrgerillasının krizi

Ferda Koç Sendika.org köşesinde  “AKP kontrgerillasının krizi”ni kaleme aldı…  Koç “IŞİD Türkiye’yi hem dışarıdan hem içeriden vurmaya başladı. Roketler artık sadece Kilis’e “düşmüyor” diyor. 

 

AKP’nin IŞİD’le bu “zoraki savaşı”nın varacağı yer, “AKP kontrgerillasının krizi”dir. IŞİD’in yeni saldırı dalgası, AKP kontrgerillasının krizini mutlaka derinleştirecek. Kontrgerillanın iktidarını kaybeden, devlet iktidarını da kaybeder. AKP içindeki siyasi kriz belirtilerini bir de bu açıdan görmek gerekiyor

IŞİD Türkiye’yi hem dışarıdan hem içeriden vurmaya başladı. Roketler artık sadece Kilis’e “düşmüyor”, Karkamış’taki IŞİD saldırısını Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’ne bomba yüklü araç ve silahlarla yapılan saldırı izledi. Daha önce sadece AKP dışı (çoğunlukla sol muhalefete ilişkin) hedefleri vuran ve AKP’nin önünü açan IŞİD ilk defa AKP iktidarını hedef alan bir bombalı-silahlı saldırı düzenledi. Saldırı ve sonrasında yaşananlar, IŞİD’in bir “Türkiye gerçeği” haline gelmekte olduğunu gösteriyor.

Olgular Türkiye ile IŞİD arasındaki “devletler arası” savaşla sınırlı kalmayacağı bir “iç savaş” boyutunun da gelişmekte olduğunu gösteriyor. Ancak bu Kürt savaşı gibi “devletle terör örgütü arasındaki” bir iç savaş değil, AKP-Fethullah mücadelesinde olduğu gibi kontrgerilla içi bir savaş olacak.

IŞİD, Türkiye devleti için “dışsal” bir olgu değil “içsel” bir olgudur.

ABD emperyalizminin Ortadoğu ve eski SSCB ve Yugoslavya coğrafyasında yürüttüğü asimetrik savaş sürecinde Türkiye kontrgerillası yeniden yapılanmıştır. Türkiye kontrgerillası Afganistan savaşından başlayarak “uluslararası kontrgerilla sistemi”ne entegre olurken,“Siyasi İslam” içindeki ağlarını etkin bir biçimde devreye sokmuştur. Fethullah Gülen bu yeni organizasyon şemasının “istihbarat”ayağında, Milli Görüş’le ve sivil faşist hareketle (çoğu BBP’yle) ilişkili irili ufaklı “radikal gruplar” da “savaşçı” ayağında yer almışlardır. AKP ve “geniş çeperi” bu kontrgerilla düzlemi ile yakın ilişki içindedir.[1]

AKP, Suriye iç savaşını yıllar içinde dallanıp budaklanan bu kontrgerilla ağlarını harekete geçirerek çıkarmıştır. AKP ile IŞİD arasındaki ilişki, bu kontrgerilla ağları üzerinden kurulmuştur ve devletle bağlantıları kolay kolay tasfiye edilemez. IŞİD, Türkiye devleti içinde, tıpkı Fethullah Gülen örgütü gibi bir başka “paralel devlet yapılanması”dır.

AKP’nin Suriye iç savaşını çıkarmak için gösterdiği büyük çabanın arkasında, Mısır’dan sonra Suriye’de de iktidara gelecek bir Sünni İslamcı hükümetle “zincir oluşturarak” Türkiye’de kurulacak neoliberal İslam devletinin güvenliğini sağlama hayali bulunuyordu. Esad rejiminin müttefiklerinin de desteğini alarak direnmesi ve Rojava Devrimi ABD’nin Suriye planlarını revize etmesine yol açtı. ABD bölgesel egemenlik stratejisini Sünni İslamcı güçler aleyhine revize etti ve AKP’nin hayali suya düştü.

Tıpkı Afganistan’da olduğu gibi Suriye’de de “kullan-at” siyasetinin bir maliyeti oldu: IŞİD.

ABD, IŞİD’i “baş düşman” ilan etti ve Suriye’deki müttefiklerini ve tabii ki Türkiye’yi de bu yeni çizgiye angaje olmaya çağırdı. Erdoğan, bu çağrıya yanıt veremezdi. Çünkü bu onun uluslararası kontrgerilla zincirindeki ilişkiler ağını tasfiye etmesi anlamına gelecekti. Böyle bir tasfiyenin gürültüsüz patırtısız, bir iç krize yol açmadan yaşanması mümkün değildi. Fethullah’a aylarca “ne istediniz de vermedik” diye yalvaran Erdoğan IŞİD’i düşman olarak tanımlamamak için çok direndi. Ama Suriye iç savaşının siyasi iradesi Erdoğan değil, ABD idi. ABD önce Erdoğan’ı TSK koalisyonuna mecbur etti. Uzun süre “PYD = IŞİD” zırvasını geveleyen Erdoğan’ın IŞİD’le bağları, koalisyon sistemi içinde kademe kademe tasfiye edildi. Ve sonunda IŞİD, AKP için “zorunlu baş düşman” haline geldi.

AKP’nin IŞİD’le bu “zoraki savaşı”nın varacağı yer, “AKP kontrgerillasının krizi”dir. IŞİD’in yeni saldırı dalgası, AKP kontrgerillasının krizini mutlaka derinleştirecek. Şiddetlenen Kürt savaşıyla adım adım EMASYA Protokolü’nü yeniden yürürlüğe sokan (böylece TSK’nın kontrgerilla içi iktidarını kabullenen) AKP’nin Türkiye kontrgerillasındaki son mevzisi de böylece tehdit altına giriyor. Bu “kontrgerilla içi savaş” sonrasında geriye bir “AKP kontrgerillası” kalmayabilir. Kontrgerillanın iktidarını kaybeden, devlet iktidarını da kaybeder. AKP içindeki siyasi kriz belirtilerini bir de bu açıdan görmek gerekiyor.

[1]  Tayyip Erdoğan’ın “cihatçı” bağlantısını vurgulamak için sık sık gündeme getirilen ve Erdoğan tarafından 1985’de çekildiği söylenen “Gülbeddin Hikmetyar” fotoğrafının bu “başlangıç noktası” açısından daha özel bir anlamı bulunmaktadır. Gülbeddin Hikmetyar sıradan bir “radikal islamcı grup lideri” değil, Afganistan iç savaşının “mücahit gruplarını denetim altına almaya” yönelik bir CIA operasyonunun kilit ismidir. Erdoğan’ın Hikmetyar’ın dizinin dibindeki fotoğrafının asıl önemi, içinde yer aldığı kontrgerilla düzlemine ilişkin bir belge olmasındadır.

‘Kiralık İşçi’ yasası meclisten geçti!

Özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkisi kurulması, güvencesiz ve esnek çalışma modelini kapsayan yasa tasarısı, sendika ve işçilerin karşı çıkmasına rağmen bu sabah AKP’nin oylarıyla Meclis’te kabul edildi.

Emek örgütlerinin ‘kölelik’ olarak nitelendirdiği kiralık işçilik yasa tasarısı şunları kapsıyor:

>> Geçici iş ilişkisi, ÖİB’ler aracılığıyla ya da holding bünyesi içinde veya aynı şirketler topluluğuna bağlı başka bir işyerinde görevlendirme yapılarak kurulabilecek. Türkiye İş Kurumu’ndan geçici iş ilişkisi kurma yetkisi alan ÖİB’ler, işveren ile sözleşme yaparak işçisini geçici olarak işverene devredecek.

>> Doğum izni ve doğum sonrası kısmi çalışma hakkı kullanan, askerlik hizmetini yapan ve iş sözleşmesi askıya alınan çalışan yerine başka bir işçi ile geçici iş ilişkisi, bu hallerin devamı süresince kurulabilecek.

>> Mevsimlik tarım işlerinde veya temizlik işleri, hasta, yaşlı ve çocuk bakım hizmetleri gibi ev hizmetlerinde, süre sınırı aranmadan işçi kiralanabilecek.

İŞÇİ KOVANA DA SERBEST

>> İşletmenin günlük işlerinden sayılmayan ve aralıklı olarak gördürülen işlerde, iş sağlığı ve güvenliği bakımından acil olan işlerde veya üretimi önemli ölçüde etkileyen zorlayıcı nedenlerin ortaya çıkması halinde, işletmenin iş hacminin öngörülemeyen şekilde artması halinde ve mevsimlik işler hariç dönemsellik arz eden iş artışları halinde, en fazla 4 ay süresince kiralık işçi çalıştırılabilecek.

>>Geçici işçi sağlama, mevsimlik işler hariç dönemsellik arz eden iş artışları haricinde, toplam 8 ayı geçmemek üzere en fazla iki defa yenilenebilecek. Sürenin sonunda aynı iş için 6 ay geçmedikçe geçici işçi çalıştırılamayacak.

>> Grev ve lokavt uygulaması sırasında geçici iş ilişkisi kapsamında işçi çalıştırılamayacak.

>> Kamu kurum ve kuruluşlarında, madenlerde kiralık işçi çalıştırılamayacak. Toplu işçi çıkaran işyerlerinde ise 8 ay sonra işçi kiralanabilecek.

İŞVEREN ÖİB OLACAK

>> İşletmenin iş hacminin öngörülemeyen ölçüde artması halinde kiralanacak işçi sayısı, işletmedeki toplam işçi sayısının dörtte birini geçemeyecek. Ancak 10 ve daha az işçi çalıştırılan işyerlerinde, 5 işçiye kadar geçici iş ilişkisi kurulabilecek.

>> İşveren, iş sözleşmesi feshedilen işçisini fesih tarihinden 6 ay sonra geçici iş ilişkisiyle çalıştırabilecek.

>> Geçici iş ilişkisinde işveren, özel istihdam bürosu olacak.

>> Tasarı, “Çağrı üzerine çalışma” başlığına “uzaktan çalışma”yı da ekliyor. Uzaktan çalışma, “işçinin, işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesi esasına dayalı ve yazılı olarak kurulan iş ilişkisi” olarak tanımlanıyor.

SIFIR GÜVENCE SINIRSIZ ESNEKLİK

‘Güvenceli esneklik’ adı altında işçileri güvenceden yoksun hale getiren tasarıda, kiralık işçilerin iş akdinin feshine karşı korumaya yönelik hükümler yer almıyor. İşe iade hakkının nasıl uygulanacağı konusunda da tasarıda bir düzenleme yok.

Kıdem tazminatı için bir yıl, ihbar tazminatı için 6 ay çalışma zorunluluğu bulunduğundan, bu yasa kapsamında kiralık işçi olarak çalıştırılacak işçiler tazminat hakkına da sahip olamayacak.

Yasanın kayıtdışılığı önlemek amacıyla çıkarılacağı iddiasına karşın, tasarıda işçinin istihdamının devam edeceğine ilişkin hiçbir düzenleme bulunmuyor. Kiralama süresi bittiğinde ÖİB’ye dönen işçi ikinci bir işe başlatılmazsa ücret alamayacak ve ÖİB ile iş akdi askıya alınacak.

Tasarı yasalaşırsa emeklilik de hayal olacak. bir yılda geçici olarak dört ay çalışan bir işçinin emekli olabilmek için 60 yıl çalışması gerekecek. Kısmi emeklilik ise 45 yıl çalışılırsa mümkün olacak.

ANF: Terolar’daki direnişe saldırı: Çadır yakıldı, yaralılar var

Maraş Terolar’da, AKP/Saray’ın “AFAD kampı” adı altında çeteler için kamp kurma girişimine karşı başlatılan direnişe saldırıldı.

Devlet güçlerinin TOMA’larla yaptığı saldırı sırasında, 15’e yakın kişi gözaltına alınırken, cem evinin yanında bulunan direniş çadırı zorla kaldırıldı. Çadırda toplananları dağıtan askerlerin, çadırı da yaktığı öğrenildi.

Başına tazyikli su gelen 80 yaşlarında bir kişi ise ağır yaralandı.

Ayrıca, direnişe destek vermek için İstanbul, Ankara, İzmir ve birçok kentten gelenlerin Terolar’a girişi de yine devlet güçlerince engellendi. Aralarında sanatçı Pınar Aydınlar’ın da olduğu çok sayıda kişi de gözaltına alındı.

Çadırlar imha edildi ! Alevi dedesi yanmaktan son anda kurtuldu.

Sivricehöyük olarak geçen Terolar mevkinde bulunan 374 dönümlük alana yapılan AFAD kampına 25040 kişinin yerleştirilmesine karşı protesto ve oturma eyleminin yapıldığı alanda kurulan direniş çadırları yandı.

Bugün bu alanda yapılması planlanan miting ve müzik etkinliğine izin vermeyen emniyet güçlerinin ablukayı daraltması sonucu alanda bulunan halk Cemevi önüne sığındı. Zor anların yaşandığı kuşatmada çadırlar ateşe verilerek imha edildi.

Yangın sırasında çadırların önünde bulunan yaşlılar zor uzaklaşırken Pir Aziz Güler yanmaktan son anda bir başka Pir tarafından kurtarıldı. Kalp hastası olan Pire orada bulunanlar tarafından müdahale edildi. Şuan sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.

Terolar’a giriş yasak bekleyiş devam ediyor

Maraş Teran (Terolar) bölgesine yapılmak istenilen kampa itiraz eden Alevi yurttaşlara destek için çeşitli illerden hareket eden Alevi dernek, kurum üyeleri ve STK temsilcilerinin bulunduğu otobüslerin Terolara ulaşmasına izin verilmiyor.

İstanbul’dan 2, Ankara’dan 1 Adana’dan 1 Mersin’den 1 Antep’ten 2 ve Adıyaman’dan gelen otobüslerin valilik kararı gerekçe gösterilerek durdurulduğu ve köye gitmelerine izin verilmediği bilgisi alındı. Adana’dan gelen Alevilerin terolara yakın bir köyde bulunan ziyarete giderek niyazda bulunmuş ve daha sonrasında yürüyerek Terolar köyüne giriş yaptı.

Aldığımız bilgiye göre Adana kafilesinden başka hiçbir otobüs köye giriş yapamadı. Otobüslerin Maraş girişlerinde bekleyişleri sürüyor. İçlerinde yaşlılarında bulunduğu Alevi canlar çok zor koşullarda ve de susuz kaldıklarını belirtiyorlar.

xece çevik

Terolar’da kadınlara saldırı, Pınar Aydınlar gözaltında

Terolar’da bugün yapılması planlan miting ve konsere katılmak için alanda olan kadınlara jandarma tarafından saldırıldı. Saldırıda HDP PM üyesi Pınar Aydınlar, Döne Sarıkaya ve soyadı bilemeyin Hediye isimli kadın darp edilerek gözaltına alındı.

 

Maraş’ta işbirlikçilerin hedef göstermesiyle gözaltılar başladı

İşbirlikçilerin hedef haline getirdiği 6 kişi gözaltına alınıp Maraş’a götürülüyor!

Maraş’a Alevi Kurumlarının çağrısı üzerine yola çıkanlara önce Ankara’da müdahale edildi, tehdit edildiler, yola devam edenlerin ise Göksun girişinde halen bekletiliyor.

Aralarında HDP Milletvekili Besime Konca’nın olduğu gruba, Gelenlere Jandarma Komutanlığı İl Yardımcı imzalı, Valilikten eylemlerin iptal edilmesi talebini içeren yazı gösterilmiştir.

Jandarma iddiasında bu eylemliğin KCK üst düzey yöneticilerin talebi üzerine yapıldığını iddia etmekte, basında yer alan açıklamaları da bu iddialarına gerekçe olarak sunmaktadır.

Ayrıca, Maraş’da Terolarda gelenleri karşılamak için hazırlık yapan vatandaşlardan 6 kişinin hedef gösterilmesinden dolayı gözaltına alındıkları iddia edildi.

Maraş, Terolar’da devlet ve işbirlikçi oyunu devam ediyor!

Maraş’ı ve Terolar’ı kuşatan asker IŞİD kampının yapılan alana girişi engelliyor.

Teran (Terolar) bölgesine yapılmak istenilen kampa itiraz eden Alevi yurttaşlara destek için Gurgum’a gelen yüzlerce askerlerin engeliyle karşılaştı. Bölgenin etrafını kuşatan askerler, yurttaşların girişine izin vermiyor.

Maraş Merkez Dulkadiroğlu ilçesine bağlı Teran (Terolar) bölgesine yapılmak istenen kampa itiraz eden Alevi yurttaşlara destek olmak için bölgeye gelen HDK bileşenleri, Alevi dernekleri ve sanatçıların olduğu yüzlerce kişi askerlerin engeliyle karşılaştı. Türkiye ve Kürdistan’ın birçok noktasından kente gelen yurttaşların önü Maraş girişinden itibaren, alana girmek isteyenlerinse Terolar girişinde bölgeyi ablukaya alan askerler tarafından kesildi. Aralarında HDP Siirt Milletvekili Besime Konca, HDP PM Üyesi Pınar Aydınlar ve onlarca Alevi kuruluş temsilcisinin yer aldığı yüzlerce kişinin bulunduğu otobüslerin bölgeye girmesine izin verilmiyor.

Öte yandan bölgede kurulan platform valinin talimatı ve açıklaması üzerine, işbirlikçilerinin saldırılarıyla kaldırılmıştı.

Üç fidanın idamına onay veren Alevi vekiller

ALİ KENANOĞLU

6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildiler. İdamları ve gerekçeleri yıllardır yazılıp çiziliyor. Aleviler de her yıl, içerisinde bir dede çocuğu olan ve arkadaşları arasında “Dede” diye adlandırılan Hüseyin İnan’ın da olduğu üç fidanın idamını lanetleyip, üç fidan için anmalar yapmaktadırlar.

Peki bu üç fidanı idama götüren Meclis oylamasında o dönemde TBMM’de yedi vekili bulunan ve Alevi partisi olarak anılan Birlik Partisi ne oy vermiştir? O dönemde Mecliste Birlik Partisinin yedi vekilinden üçü Hacı Bektaş Veli evlatlarından “Ulusoy” ailesindendir. Birlik Partisinin başında ise daha sonra CHP’de siyaset yapan ve Alevi kamuoyunun da yakından tanıdığı Mustafa Timisi bulunmaktadır.
24 Nisan 1972’de Mecliste yapılan oylama şu şekilde gerçekleşiyor: (Kaynak: Bianet’in ilgili haberi)

Üye sayısı: 450,

Oy verenler: 323,

Kabul edenler: 273,

Reddedenler: 48,

Çekimserler: 2,

Oya katılmayanlar: 118,

Açık üyelikler: 9

Yani üç fidanın oylamasında ‘hayır’ diyenlerin sayısı sadece 48 vekilden oluşmaktadır. Bu dönemde Mecliste CHP’nin 144 vekili bulunmaktadır. Bu 144 vekilden sadece 47’si red oyu verirken geriye kalan 97 vekil, ya evet demiş ya da oylamaya katılmayarak idam kararının çıkmasına destek olmuştur.

O dönemde Mecliste Adalet Partisi (AP), Bağımsız (Bğz.), Birlik Partisi (BP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Güven Partisi (GP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Millet Partisi (MP) Türkiye İşçi Partisi (TİP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) bulunmaktadır.

Hayır oyu verenlerin 47’si CHP’den olurken 1 vekil de TİP’li Mehmet Ali Aybar’dır. Diğer TİP’li vekil ise oylamaya katılmayanlar arasındadır. O dönemde Mecliste Alevi olarak bilinen Birlik Partisinden de üç fidanın idamına hayır diyen olmamıştır. Hacı Bektaş evlatlarından Yusuf Ulusoy evet oyu verirken, Mustafa Timisi dahil diğer 6 vekil oylamaya katılmayarak idam kararı çıkmasına destek vermişlerdir. Çünkü oylamaya katılmamak “Ben görmeyeyim ama siz gidin asın” demekten başka bir şey değildir.

Aleviler tarihteki bu yüz karası durumlarını hiç irdelemedikleri gibi bu oylamada hayır demeyen Alevi vekillerin ne dedikleri de bilinmemektedir.

Bu yazıyı yazarken Birlik Partisi ile ilgili kitap yazan yazar Kelime Ata’yı arayıp tekrar teyit ettirdim. Bu yedi vekilden hayatta sadece Mustafa Timisi vardır, ancak Kelime Ata, Mustafa Timisi’nin de bu konuda konuşmayı reddettiğini söyledi.

Bu yedi vekil dışında CHP ve diğer partilerde Alevi olan bir vekil var mıydı bilmiyorum, ama Birlik Partisinin tavrı başlı başına Aleviler açısından utanç vericidir. Üç fidanın idamı ile ilgili olarak ona idam kararı verenleri sistemi eleştirdiğimiz gibi bu idamlara onay veren CHP ve Birlik Partilileri de unutmamalıyız.

09 Mayıs 2014 / Evrensel

‘Kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı’

7 Mayıs’ta İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilecek olan İlker Köklük’ün yazıp yönettiği Birol Hanbayat’ın oynadığı İş filmi yeniden işçi ölümlerini hatırlatıyor… Bu hatırlatmada Köklük “kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı” diyor. 

 

 

Kötü bir dönemden geçerken, sanatını her şeye rağmen devam ettirenler bugünlerde bize de umut oldu. Her sıkışmışlıktan bir ışık doğar ya, Aksine Tiyatro da öyle…

Gezi direnişiyle birlikte tiyatro oyunlarıyla ve kendi ekibiyle yola devam eden Aksine Tiyatro oyunlarından sonra kısa metraj filmleriyle de adından söz ettiriyor.

7 Mayıs’ta İşçi Filmleri festivalinde gösterilecek olan İlker Köklük’ün yazıp yönettiği Birol Hanbayat’ın oynadığı İş filmi Aksine Sahne’nin önemli filmlerinden biri.  Film, bir tersane işçisinin işsiz kalmasıyla bir Pazar kahvaltısında tanıştığı karıncayla olan diyaloğunu anlatıyor…

Daha çok kendilerine dert edindikleri konulara gündeme getiren Aksine Sahne, kadın erkek ilişkilerini anlattıkları Sıkıntı, yine kadın cinayetlerini konu edindikleri Unuttum adlı kısa metraj filmleri bulunuyor… Tiyatroları ise sezon boyunca seyircisiyle buluştu.

Gezi Direnişi öykülerinin yer aldığı Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor ve yine iş dünyasına uzanan, kapitalizmi eleştiren Sevgili Pazartesilerim oyunlarından bazıları…

Aksine Sahne’nin yaratıcılarından biri olan ve İş filmini yazıp yöneten İlker Köklük ile bir araya geldik. Hem tiyatroyu, hem Aksine Sahne’yi hem de bugünün sanatını konuştuk.

GÜLŞEN İŞERİ

Aksine Tiyotra’yla başlarsak, pek çok tiyatro sahneye koydunuz, şimdi de kısa metraj İş filmi… Toplumsal bir derdi sahneye taşımak zor değil mi?

Hayatta ki duruşumuz da, sanata bakışımız da böyle. Aksine Tiyatro’yu kurma nedenlerimizden biri de bu zaten. Oyunlarımızı yazarken de hep şu temellerde ilerledik: Bugünün Türkiye’sinde bugünün insanın yaşadığı dünyayı anlatmak. Temel hedefimiz bu. Hayatın içinde olmak, her gün sıradanlaşan yozlaşmaların aksine işler yapmak ve bu işleri özellikle sanata ulaşma şansı olmayan insanlardan oluşan kitlelere ulaştırmak.

– Oyunlarınıza baktığımızda bugünün Türkiye’sini görüyoruz. Sanattan uzaklaşılan bir yerde derdinizi sanatla anlatmaya çalışıyorsunuz…

Sanattan uzaklaşmak! Daha kötüsünü düşünemiyorum. Başımıza gelecek en kötü şey bu. Sanattan ve bununla bağlantılı olarak özgür düşünceden korkanlardan uzak durmalıyız, sanattan değil. Tam da bu yüzden sanat kimsenin tekelinde olmamalı. Halkın her kesimi sanata bulaşmalı, sanatın her türü halka bulaşmalı. Ancak bu yolla yaşadığımız zamanı, yaşanır bir zaman haline getirebiliriz bence. Ben de bu yüzden üstatlarımın eleştirilerine kulak asmayıp, yazarlık kariyerimi düşünerek değil, Aksine Tiyatro’yu düşünerek yazdım oyunlarımı. Mesela bu sezon repertuarımıza eklenen oyunumuz “Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor” bir üçlemenin son oyunu ve bu üçleme üretim terörü ile tüketim terörünün dünyayı getirdiği korkunç tablo içinde bir umut ışığı olarak Gezi direnişini anlatıyor. Son oyun “Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor” da bir beyaz yakalı ile bir gazetecinin yolları Gezi Direnişi’nin ortasında bir barın alt katında kesişiyor. Biri satış hedeflerini tutturamadığı, diğer ise Gezi Direnişi’nin haberini yaptığı için işinden olmuş bu iki adam o gece bu direnişin şok etkisine uğruyorlar.

-Peki İş’e gelirsek, 7 Mayıs’ta İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilecek… Kısa merrajlı bir film. İşçilerin işsiz kaldığı, işçi ölümlerin arttığı bir dönemde çektiniz. Bu bir tesadüf müydü yoksa hep aklınızda var mıydı?

Eskiden beri işçi cinayetlerine karşı bir iş yapmak istiyordum, bugün iş adında bir filmle gerçekleşti bu. Üniversite yıllarında bir sendikada çalışmalar yürüttüm. Çöp işçilerinin bir direnişi olmuştu Bursa’da. O direniş sayesinde işçilerin çalışma koşullarını ve uğradıklarını haksızlıkları görmüştüm. Elbette hayata dair gözlemler yapıyoruz, ama birebir içinde olmak gerçekten farklıydı. Mesela üç kardeş vardı o direnişe katılan çöp toplama işçilerinin arasında. Üçü de zihinsel engelliydi. O dönem Bursa’nın en zengin adamlarından biri olan patronları onları paranın rengiyle kandırıyordu. Mesela 10 lira kırmızı renk, 20 lira yeşil renk gibi. Kırmızı olan yeşilden daha büyük diyordu ve maaşlarının onda birini veriyordu onlara bu yolla. Buna benzer trajediler ne yazık ki saymakla bitmiyor bu ülkede.

– İşçilerin arasında bulunmak sizi etkiledi diyebiliriz o halde?

Tabi ki. Vicdanı olan kim şu anlattığım gibi bir duruma karşı sessiz kalabilir ki? Yazdığım ilk oyun olan “Mendil Alır mısınız” da sokakta çalıştırılan çocuklar hakkındaydı ve Ahmet adında tartıcılık yapan bir çocuğun yaşadıkları üzerinden kurgulandı. Çevrenize bakmak artık cesaret istiyor bu ülkede, çünkü nereye baksanız kafanızı başka tarafa çeviremeyeceğiniz bir trajedi ile karşılaşıyorsunuz. Bu serüven içinde bir süre sonra dahil olduğum beyaz yakalıların problemlerini de anlatmaya çalıştım, ağır işlerde çalışan işçilerin de; “İş” de onlardan biri.

 -İş kısa metraj ve bir sürü soruna değiniyor… Ki bu ülkenin kanayan yarasıdır işçiler

AKP iktidarından sonra Türkiye’de biliyorsun iki şey rekor kırdı: İşçi cinayetleri ile kadın cinayetleri. İşçi cinayetlerinde ve işçi ölümlerindeki artışın tesadüfi bir sonuç olduğunu kimse söyleyemez. Ortada sistematik olarak uygulanana bir şiddet var. Rakamlar ortada, yasalar ortada, yok saymalar ortada. Biz bu sonucu işliyoruz İş’de de…

İŞÇİ ÖLÜMLERİNİN NEDENİ SINIRSIZ AÇ GÖZLÜLÜK!

-İş tersanede çalışan ve işsiz kalan bir işçinin hikayesini anlatıyor, genel olarak anlattığınız hikaye bütün işçiler için geçerli mi? Bunu düşünerek mi yola çıktınız?

Tersane’de işçi ölümlerinin Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olması gerekirken olamadığı bir dönemdeyiz. O insanalar inanılmaz çalışma koşulları yüzünden öldüler. Tersane patronları o ölümlerle dalga geçti. İşçilerin cahilliğinden dem vuruldu, köyden geldikleri için önlemleri alamıyorlar, iskelelerin üzerinde durmayı başaramıyorlar denildi. İskelelerin çöktüğü gerçeğinden bahsedilmedi, çalışma saatleri ve koşulları gizlendi. Gerçekten vicdanı olan herkesin müdahale etmesi gereken bir insanlık ayıbı bu. Sadece tersane için değil, bütün işçiler için geçerli tabi ki. Madenlerde inşaatlarda yaşanan ölümler hep sınırsız açgözlülükler yüzünden alınmayan önlemler yüzündendi.

-Bir işçinin bir günü anlatılıyor sanırım değil mi?

İşten atılmış bir tersane işçisinin mütevazı kahvaltısına konuk oluyoruz “İş”de. Kahvaltı sırasında iş ilanlarını tarıyor ve iş ararken bir karınca ile karşılaşıyor. Bu tanışmadan sonra o gecekonduda beraber yaşadıkları o kısacık zaman dilimindeki olayları anlattım filmde.

-Karınca ve  işçi arasında ironik bir bağ kurdunuz… Bu bağı nasıl anlatırsınız?

İkisinin de hikayesi bir biriyle örtüşen hikayelerdi. İkisi de çalışkandı, ikisi de hayatın içinden geliyordu. İkisi de hemen hemen hiçbir şeyle ilgilenemeyecek şekilde ekmek parasının peşindeydi. Karınlarını doyurmak zorundaydı. İkisi de bunu yaparken yüksek oranda ölüm riski taşıyorlardı. Karıncanın yaşadıkları, adamın kendi hikayesiyle kurduğu özdeşleşme, işçinin hayatı çok daha güzel yerden görebildikleri çok daha basit ama çok daha önemli bir açıdan görebildiğini anlatmaya çalıştığım bir hikaye İş…

BİR İNSAN MADENE BOŞUNA İNMEZ!

 -Karınca hikayesi, işçi hikayesi… Bu hikayelerle nereye varmaya çalışıyorsunuz?

Aslında trajedi ortada duruyor, gözümüzün önünde, ama sıradan hayatımızın dışına çıkıp bakmadıkça göremiyoruz onu. Bursa’daki işçi direnişi benim için o sıradanlığı kıran dönemdi. Aynı hikayeler gün geçtikte sertleşerek yaşanmaya devam ediyor. Torunlar Center’da asansörün düşmesi sonucu 10 işçinin ölmesi… Alınması gereken önlemlerin alınmaması, madenlerde yaşam odası denilen odanın yapılmaması, ufacık maliyetler gerektiren bu önlemlerin alınmamış olması yüzünden, insanların ölmesi, aç gözlülük, bunun karşısında inanılmaz bir çaresizlikle çalışan işçiler. Bir insan madene boşuna inmez, bu şartları boşuna kabul etmez… Aç bıraktılar, yoksul bıraktılar… Ben iktisat okudum, gelir bölüşümündeki adaletsiz oranının ölçüldüğü tablolar vardır. Gerçek değerlerle bu tablolar Tüm Türkiye toplumu için oluşturulabilse inanılması güç sonuçlar çıkacaktır ortaya. AKP’den sonra da devam eden bir yol bu; zengin inanılmaz şekilde zenginleşirken fakir aynı ölçüde fakirleşiyor.

-Türkiye işçi olmak da bu fakirleşen bir yolun sonu mu oluyor?

Tabi ki. Mesela mevsimlik işçi olarak tarım sektöründe 15 gün çalışabiliyorsan devlet seni işsiz olarak saymıyor. İşçinin işsizliği 365 günün 15 günü için girebiliyor Akp’nin dönüştürdüğü istatistik kurumunun istatistiklerine. İşçi açısından tam bir çaresizlik, başka neden bahsedebiliriz… Bu bir suç, şartlar böyle, koşullar böyle diyerek bunun kabul etmemek lazım. Bu bir cinayet, ölen belli, öldüren belli. Buna karşı sesimizi çıkartmamız lazım.

Sanat ne kadar etkili bu sesi çıkartmakta?

Sanattan neden bu kadar korkuyorlar? AKM neden kapalı hala? Sanatın çok büyük bir iyileştirme gücü var toplumsal hastalıkların üzerinde. O bir panzehir. İşte bu yüzden sanat hayatın dışında kalmamalı. Tam içine bulaşmalı. Bıçak sırtı bir konu aslında. Sanatta yaptığımız işin kalitesi çok önemli bir yandan. Hayatın içine bulaşmak derken hayatın rutini haline getirdikleri yozlaşmayı sanat dili haline getirmeyi kastetmiyorum. Tam tersine gerçek sanat hayata bulaştığında onun dilini ve yaşam kalitesini yükseltir.

GÜNEŞİ BALÇIKLA SIVAYAMIYORSUNUZ

 -Peki siz bu riski doğru yönetebildiniz mi? Doğru sanat diye bir kavram var mı?

Doğru sanat yapılmıyor, o çok net! Hayatın yaşadığı çıkmazı sanat da yaşıyor bence. Kaldı ki o çıkmazı önce sanatçılar kırmalı, ama şu suni umutsuzluk bulutu öyle bir çöktü ki insanlığın üzerine özgürce düşünmek büyük bedeller ödemeyi gerektirir oldu. O yüzden de sanat da bir sektör artık. Çoğunluk kariyer peşinde. Topluma ulaşmak, toplumu dönüştürmek, topluma doğru yerden seslenmek çoğu zaman önemsenmiyor. İnsanların bireysel kaygıları her şeyin önüne geçiyor.

– İktidarın yaptıklarının dışında biraz da bireysellik mi ön plana çıktı diyorsunuz?

Stanislavski’nin bir sözü vardır, sanatı kendinde sev, kendini sanatta degil der. Ama Türkiye’de sanatçılar kendilerini sanatta seviyorlar daha çok.

-Tüm bunlar yaşanırken sanat yine de kendi var ediyor, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda da güzel gelişmeler de yaşanıyor, bu durum bir dönem tiyatroda tıkanmaya neden oldu ve şimdi mesela Taksim’de, Kadıköy’de, bir çok yerde küçük sahneleri olan, alternatif işler üreten en önemlisi kendi oyunlarını yazan, bugünün dili olabilen tiyatrolar ortaya çıktı. Aynı şeyi bizde yaşadık, tiyatrolarımız kapatıldı, bir yerlerde engellendik, onlara karşı kendi mekanlarımızı yarattık. Kendi işlerimizi üretmek durumunda kaldık. Güneşi balçıkla sıvayamıyorsunsuz, siz ne yaparsanız yapın doğru bir şekilde bir gün ortaya çıkıyor. Ve böyle bir açılım meydana geldi.

Tiyatroda alternatif mekanların, alternatif metinlerin yeniden ortaya çıkmasını bir umut olarak mı görüyorsunuz?

İlerisi için önemli bir adım bence. Biz de bu dönemin aslında geçici bir dönem olduğunu, tarihte bu ve buna benzer dönemlerin yaşandığını, sıkışmışlıkların olduğunu, en sıkışmış dönemlerden bile çok güzel şeyler doğduğunu biliyoruz. Bu dönemlerde geçecek… Ona göre hareket etmek gerektiğini düşünüyorum.

UMUTSUZLUĞA KAPILMADAN YOLUMUZA DEVAM EDECEĞİZ

-Ne yapılmalı sizce?

Vicdanlı insanların evlerine kapanmaması gerek… Bence en kritik nokta bu. Aslında çok var vicdanlı insan bu ülkede, ama onlar televizyon dizisi izliyorlar ve o diziler onların vicdanlarını törpülüyor. Buna engel olabilmek için hayatın tam içine girmek, o hayatın içinden bir şeyler üretmek gerek diye düşünüyorum. O yüzden de bu tür insanlardan oluşan seyirci kitlemizi her geçen gün büyütmeye çalışarak umutsuzluğa kapılmadan yolumuza devam ediyoruz.

-Tiyatroyu uzun yıllardır yapıyorsunuz ama aynı zamanda da sinema var…

Tiyatro temel sanatımız, sinemada daha yeniyiz. Müzikte yapıyoruz ayrıca Aksine Sanat yapısı altında. Her işimizin kendine has bir dili ve kitlesi oluyor. O insanları Türkiye tiyatrosunun tarihi mekanı Tepebaşı’ndaki ufak mekanımızda bir araya getirmek bizim için paha biçilmez bir mutluluk. Aksine Sinema yıllardır alt yapısı oluşmakla birlikte sevgili dostumuz senarist Tamer Baran’ın katılımı ile ivme kazandı. Şu ana kadar 5 kısa metraj film çektik.

-Bir yandan sanat yaparken öte yandan toplumsal sıkışmışlık devam ediyor. Umudu nasıl diri tutuyorsunuz?

Umarım bir gün ölen işçileri değil, haklarını kazanan işçilerin belgesellerini çekiyor oluyoruz ve o günler gelecektir mutlaka… Hak mücadelelerinin verildiği alanlarda aklımda hep şu soru oldu yıllarca, Acaba bir gün polislerden daha kalabalık olabilecek miyiz? Sonra kimsenin beklemediği bir anda Gezi Direnişi yaşandı. Umudu şöyle koruyordum öncesinde, toplumlar tarihi adına okuduğum ne varsa, bütün kitaplarda şu vardı; toplumlar dönüşmek zorunda. Sonsuza kadar bu böyle gitmeyecek. Biz de ilk işareti gördük. Dibe çöker gibi göründüğümüze bakmayın, büyük bir kalkışın arifesindeyiz. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı neredeyse.

-Projeleriniz devam edecek mi?

Seçim adında bir kısa filmimiz daha var. Kurgusu devam ediyor. Uzun metraj projelerimiz de var. Kısa metraj filmlerimiz uzun metraja hazırlıyor bizi. Derdimizi anlatma maceramız bitmeyecek zaten…