Ana Sayfa Blog Sayfa 6317

ABF: Fikirleri neyse zikirleri de odur

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın sözlerine ilişkin yazılı bir açıklama yayınladı. Açıklamada “fikirleri neyse zikirleri de odur, şeriatçı ve halifeliğe dayalı Anayasa’ya hayır” denildi.

 

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün’ün yaptığı açıklanın tam metni şöyle:

Günümüzde mevcut AKP hükümetin 15 yıllık iktidarı boyuncahalifelik, şeriat, tek adamlık ve bütünü ile mezhepçi ve tekçi teokratik devlet yapısı inşasını tamamlamak ve sürdürmelerinin odağında kendi sınırsız, doyumsuz çıkarlarını, kendi dünyalıklarına göre yaratma arzuları vardır.

Gün geçmiyor ki “Demokrasi, Hukukun üstünlüğü,İnsan haklarına aykırı bir vakaları çıkmasın!?

Bunların “Fikirleri neyse Zikirleri de odur”

AKP fikrini! Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın “Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır” sözleriyle de Zikretmiştir. Şeriata ve hilafetliğe dayalı bir Anayasa ve rejim hedeflediklerinin beyanıdır bu.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre Türkiye “İşçi haklarına saygı duymayan ülkeler” listesindeyiz. Yine Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)ya göre, El Salvador ve Cezayir’in ardından ‘işçi ölümlerinde’ üçüncü sıradayız.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) raporlarında Türkiye gelir adaletsizliğinde dünya 3.cüsüyüz.

Çocuk istismarı % 699

Yolsuzluk % 200 artmış durumda

180 000 çocuk gelin(dünya 3.cüsüyüz)

İnsan hakları ihlalinde, yolsuzlukta dünya tarihine geçtik.

“Bu milletim .mına koyacağız” diyen yandaşlarıyla

“Doğru namazın yolu, doğru seksten geçer” diyen yaşam koçlarıyla

Ayda 600 bin lira alıp da asgari ücretle geçinenlere “şükretmeyi” öğreten profesörleriyle

“g.tünüze kına yakın” diyen bakanıyla

Vatandaşına “Gavat” diyen Valisiyle

Kız kardeşlerine tecavüz eden imamlarıyla

“Kadına şiddet erkeğin hakkı” diyen yazarlarıyla

“Haram parayla yapılan camide namaz kılmak caizdir” diyen diyanetiyle

“Yolsuzluğa hırsızlıktır demek iftiradır” diyen rektörleriyle

“Ölenlerin (Şehitlerin) ailesi fazla bağırmasın, cennete girme şansları olmaz” diyen müftüleriyle

“Babanın penisi oğluna takılırsa ilişki kime yazılacak”ı konuşan İslamcı tv’leriyle

Bir gün, sadece bir gün bir çirkeflik ve çirkef haberler gelmesin diyoruz. Yer-gök çirkeflik dolmuş, ölü, ya da diriye bakmadan, her canlıyı istismar, tecavüz paranoyasındalar…

Kastamonu’da bir İmam Hatip’li hoca, kanserden ölen genç bir kızı gece yarısı mezardan çıkarıp tam 23 gün boyunca tecavüz ediyor…

Bu nasıl bir cinnetlik halidir!?

İnsan hakları, tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklere verilen addır. Ve bu haklar ırk, ulus, etnik köken, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların ve insanlığın yararlanabileceği haktır.

Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte-bir arada yaşamanın yolarının arandığı bir çağda yaşıyoruz. Bunun en önemli yolu demokratik ülke, özgür yaşam, eşit yurttaşlıktan geçmektedir.

Demokratik ülke, özgür yaşam ve eşit yurttaşlıkta çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açıdan değişim ve gelişme insanın, toplumun ve devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır bunu her zaman söylemekteyiz. Ve söylemeye de devam edeceğiz.

Bunun çözüm yollarından biri 93 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayışının, kurumlarının ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesinden geçmektedir.

İnsan hakları evrensel bildirgesinden Kopenhag Kriterlerine geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur.

(Demokrasi),(Hukukun üstünlüğü),(İnsan hakları),(Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması) oluşturulması istenen “İnsanlığın Ortak Değerleri”nde bu 4 temel öğeden biri olmazsa, diğerlerinin de hiçbir anlam ifade etmediğini bilmekteyiz.

Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü açısından hukuki-fiili çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Din ve inanç özgürlüğü, gerçek ‘laiklik’ çok inançlı, çok kültürlü ve çok dilli bir toplumun bir arada eşit koşullarda, eşit haklarla bir arada yaşamasının garantisidir.

Günümüzde mevcut AKP hükümetin 15 yıllık iktidarı boyuncaGerçek laiklik karşıtı gerici Anayasa arzularının odağında, halifelik, şeriat, tek adamlık ve bütünü ile mezhepçi ve tekçi teokratik devlet yapısı inşasını tamamlamak ve sürdürmek vardır.

Biz Alevi örgütleri olarak yaptığımız etkinliklerde, toplantılarda ve TBMM Anayasa Uzlaşı Komisyonu’nda taleplerimizi her zaman dile getirmişizdir.

—Yeni anayasa toplumsal ayrımları değil, Demokratik ülke, özgür yaşam ve eşit yurttaşlık gibi ortak noktaları öne çıkaran “Toplumsal Barış Projesi” olmalıdır.

—Yeni Anayasa insanı merkeze alan, tekçi anlayışlar yerine çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı zenginliğin olduğu bir toplum yaratmalıdır.

—Yeni Anayasa, temel hak ve özgürlükler konusunda uluslar arası sözleşmeler ve yargı kararlarıyla güvence altına alınmış, evrensel normlara uygun olmalıdır.

—Yeni Anayasa, bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerin önündeki hukuki ve fiili tüm engelleri kaldıran bir nitelikte olmalıdır.

—Yeni Anayasa da “Anayasal vatandaşlık” kavramı öne çıkmalı, kültürel çoğulculuk bu ülkenin zenginliği, değişim ve gelişmenin dinamiği olarak algılanmalı ve “Eşit Yurttaşlık” anlayışı temelinde farklılıkların birlikte, barış içinde yaşamalarını sağlayacak ortamı yaratmalıdır

 

Alevilerden sert tepki: AKP’yi şiddetle kınıyoruz

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın sözleri dünya kamuoyunda büyük tepkilere neden olurken Alevilerden de tepkiler geldi. Sosyal medya hesabından tepkisini dile getiren Gani Kaplan, “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi olarak demokrasi güçlerini bu mücadeleyi ortaklaştırmaya çağırıyor ve Meclis Başkanı başta olmak üzere AKP hükümetini şiddetle kınadığımızı ilan ediyoruz” dedi.

Alevilerden sert tepki: AKP’yi şiddetle kınıyoruz

TBMM Başkanı Kahraman’ın “Yeni Anayasa’da Laiklil olmayacak” sözler, tüm kesimin tepkisini çekmeye devam ediyor.  Pir Sultan Abdal Kültür Derneği 14. Olağan Genel Kurulu’nda yeniden başkan seçilen Gani Kaplan, hem Kahraman’ın sözlerine hem de son zamanlarda AKP’nin uyguladığı politikalara sert tepki gösterdi.  Kaplan, “Meclis başkanı sayın İsmail Kahraman’ın dünkü açıklaması akıllara durgunluk verecek niteliktedir. Sayın başkan AKP’nin niyetini açığa çıkarmış ve ne kadar inkar ederlerse etsinler bütün çabalarının din ve şeriat eksenli bir yönetim şekli olduğunu ilan etmişlerdir. Bu açıklama bir tansiyon ölçme açıklamasıdır. Ülkeyi adım, adım şeriata ve hatta saltanata götürme planlarını başından beri bildiğimiz AKP hükümetinin bu hayalini kursaklarında bırakmak bütün demokrasi çevrelerinin boyunlarının borcudur”  dedi.

Sosyal medya hesabından yaptığı açıklmanın tam metni şu şekilde;

Zorunlu din dersleri ile yetinmediler yeni din dersleri eklediler. Çocuklarımızın başlarını bağladılar, okulları birer ibadethane çevirdiler. Her okul birer İmam Hatip okuluna döndü. Yetmedi ilkokul çağındaki çocukları dört gün okula bir gün camiye gönderecekleri protokoller imzaladılar. Ülkeyi gerici, dinci ve şeriatçı cemaat, dernek ve vakıf bahçesine çevirdiler. Buralarda kontrolsüz ve illegal faaliyetler yapılmasına göz yumdular. Çocuklarımıza taciz ve tecavüzleri sıradanlaştırdılar. Şimdi de zaten sorunlu olan laikliği tamamen ortadan kaldıracak anayasal düzenlemelere gideceklerini ilan ediyorlar. Bu Anayasa darbeci generallerin hazırladığı bir anayasadır. PSAKD örgütlülüğü bu anayasayı bir darbe anayasası olarak görmekte ve demokratik halkçı bir anayasa mücadelesi vermektedir. Ancak, AKP bu anayasanın daha da gerisinde bir anayasa hazırlamakta ve halkı bu hususta ikna etmeye çalışmaktadır. Öte yandan Suriye krizi ile iyiden iyiye açığa çıkan cihatçı çetelerin ellerini kollarını sallaya sallaya özgürce dolaştıkları bir ülke haline geldik. Patlayan bombalarla yüzlerce can verdik. Ülkemizin bir bölgesi kan revn içinde bırakılmış durumda. Bütün bunların yanı sıra sürekli gündem değiştiren ve dikkatleri başka yönlere çeken çıkışlarla tam anlamı ile bir kafa karışıklığı yaratılmaya çalışılmaktadır.

Alevi köylerinin yerleşkelerine mülteci kampları inşa edilmekte ve Alevi köylerinde boş olan evlere mültecilerin yerleştirilmesi planlanmaktadır. Hal böyleyken bir yandan asimilasyon, inkar ve imha siyaseti güdülmekte, bir yandan da ülke kısmi demokrasiden uzaklaştırılarak şeriatçı ve otoriter bir rejime sürüklenmektedir. Bütün bu gelişmelere sessiz kalmamız mümkün değildir. Demokrasiden, özgürlüklerden, emekten, halkların eşitliğinden, aydınlanmadan, laiklikten yana olan bütün güçler bir araya gelerek bu çılgın politikalara dur deme zamanıdır. Herkesin elini değil gövdesini taşın altına sokması gerektiği bir dönemdeyiz. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği örgütlülüğü olarak biz üzerimize düşeni fazlası ile yapacağımızı ilan ediyoruz. Alevi Bektaşi Federasyonu ve bileşenleri ile birlikte demokratik tepkimizi ortaya koyacak güçteyiz. Ülkesini seven, çocuklarının geleceğinden endişe duyan her kurum ve kişi bu mücadeleye omuz vermelidir. Bu mesele sadece Alevilerin meselesi değildir. Gerçek anlamda bir laikliği birlikte inşa edip kurumsallaşmasını sağlamalıyız. Demokrasi mücadelesi ile eş zamanlı bu gerici ve şeriatçı kalkışmayı birlikte durdurabileceğimize inanıyoruz. Tarihimiz ve mücadele geçmişimiz bu onurlu duruş ve mücadelelerle doludur. Alevilerin sabrı zorlanmamalı ve bu anlayış ve politikalar derhal terk edilmelidir.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi olarak demokrasi güçlerini bu mücadeleyi ortaklaştırmaya çağırıyor ve Meclis Başkanı başta olmak üzere AKP hükümetini şiddetle kınadığımızı ilan ediyoruz. Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin söylediği “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”. Düsturuna bağlı olduğumuzu ve bu yoldan asla dönmeyeceğimizin bilinmesini istiyoruz. Başta hükümet olmak üzere herkes aklını başına devşirmelidir.

Ali Kenanoğlu: Özgürlükçü bir laiklik tesis edilmeli

Aleviler TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın “Yeni Anayasa’da Laiklik olmayacak” sözlerine tepki gösterdi. Bu durumu alevigazetesi.com’a değerlendiren Ali Kenanoğlu,  “bu çakma laiklik terk edilip özgürlükçü bir laiklik tesis edilmelidir” dedi.

TBMM Başkanı Kahramn’ın sözlerine tepkiler devam ederken Ali Kenanoplu sitemize yaptığı açıklamada “Bizler hem Aleviler olarak hem de yaşamını dine endekslemeyen kişiler olarak tabii ki seküler – Laik bir toplum yaşam biçimini destekledik, desteklemeye devam edeceğiz.” Diye konuştu.

Türkiye’de her şeyin içi boşaltıldığı gibi laiklik kavramının da içi boşaltılmış durumdadır diyen Kenanoğlu; “Evrensel bir tanım olan laiklik ülkemizde amacı dışında sadece sembolik bir ifade olarak durmakta bazen de inanç özgürlüğünün önünde engel olarak konumlandırılmaktadır”   İfadelerine yer verdi.

Ali Kenanoğlu yaptığı açıklamada, “Bu ve benzeri nedenlerle öncelikle mevcut laiklik anlayışına itiraz ettiğimizi belirtmek isterim. Yapılması gereken laikliği ortadan kaldırmak değil, gerçek bir seküler Laikliği hakim kılmak olmalıdır.” Diye konuştu.

Özgürlükçü laikliğin tesis edilmesi gerektğini söyleyen Kenanoğlu; “Anayasada Laiklik daha geniş tanımıyla yapılmalı ve statükocu bu çakma laiklik terk edilip özgürlükçü bir laiklik tesis edilmelidir. “ dedi.

alevigazetesi.com

Turan Eser yazdı: Mülteciler ve İkiyüzlü siyaset

Turan Eser “Mülteciler ve İkiyüzlü Siyaset” adlı BirGün gazetesindeki köşesinde yeniden Maraş’ı hatırlatıyor.

 

Türkiye’de 2.6 milyon Suriyeli, 250 bin civarında ise Afgan ve Iraklı olmak üzere toplam 2.850.000 mülteci, geleceği belirsiz ve umutsuz şekilde yaşıyor. AKP ve AB hükümetleri ise mültecilerin umutlarını öldüren ve iktidarlarını koruyan politikalarla besleniyor.

“Mültecilere insani yardım” ile övünen AKP Türkiyesi’nde mültecilerin yüzde 90’ı devlet desteğinden mahrum.

Bugün 26 AFAD kampında 269.736 Suriyeli mülteci yaşıyor. Yani yüzde on bile değil!

Diğer yüzde doksan, yani 2.5 milyon mülteci ise kendi imkânları ya da imkansızlıkları içinde yaşıyor.

AFAD kampları şaibeli

AKP’nin, mülteci haklarına dayalı bir politikası yok. İktidar için iç ve dış politik kaygıları var. Bu nedenle Suriye’de savaş ve işgal politikalarının mağduru olan mülteciler, AKP iktidarı için ya şark usulü kurnazlıklarla sürdürülen “Kayseri pazarlığı” ya da mezhepçi politikalar derinliğindedir. AFAD kampları da bu mezhepçi politikaların projesidir.

Örneğin “Sığınmacıları’nda İzleme Platformu’nun 2013 Ekimi’nde yayınladığı rapora göre; AFAD kampları:

1- Güvenlik bakımından özellikle sınır illerindeki kamplar uluslararası kriterlere uygun değil.

2- Mülteciler için bir izolasyon ve hareket özgürlüğünü engellemektedir.

3- Etnik ve dini kökene dayalı ayrımcılık yapılıyor: Hıristiyanlar, Kürtler, Romanlar Çerkezler, ve Aleviler bu kamplarda yok!

4- Cinsiyete yönelik ayrımcılık ve şiddet: Kamp ortamının kadınlar ve kız çocukları bakımından cinsel istismar, taciz, tecavüz ve şiddete uğrama risklerine açık olması.

5- Kampların tarafsızlığına dair çekinceler: Birçok aile, çocuklarının kamplardaki politik grupların baskısı altına kalması endişesi ve politik olarak taraf seçmek zorunda bırakılma kaygısı taşıyor.

Sömürülen mültecilik

Ölüme ve belirsizliğe terk edilmiş mülteciler her gün ayrımcılık, ötekileştirme ve dışlanma ile karşı karşıya yaşıyor. Devletin ekonomik ve sosyal desteğinden ve her türlü güvencesinden yoksunlar.

İş pazarının vicdansız ve sömürücü tezgâhlarında “modern köleler” olarak düşük ücretle, uzun çalışma saatleriyle çalıştırılıyorlar.

Umuda yolculukları, ölümle sonuçlanıyor!

Mezarlıkları, denizin binlerce metre derinliğinde.

Kefensiz ve mezarsızlar..

Mezarı olan kurtarılmış cesetlerin ise “kimsesizler mezarlığında” sadece numaralanmış ve isimsiz çukurlara dolduruluyor!

Sonuç sömürülmüş ve ölüme terk edilmiş insanlık!

Vicdanı kurumuş siyasetin yaşam ve ölüm hakkına uygun gördüğü politika bu!

Çünkü onlar devletlerin, kimsesizleştirdikleridir.

AB “Mülteci Krizini” Türkiye’ye taşıma derdinde

Türkiye ile AB arasında 18 Mart’ta varılan mutabakat, Suriyeli mültecilerin yaşamları ve hakları üzerindeki istismarı göz önüne sermiştir.

Bu mutabakat AB’nin “kriz” ve “sorun” olarak gördüğü Suriyeli mültecileri Türkiye’ye geri göndermeyi, bir yandan da sınır kontrolünü sağlayarak mülteci akımını sınırlandırmayı hedefliyor.

Almanya’da Merkel oylarını koruma derdinde

Almanya Başbakanı Merkel’in AKP taleplerine el uzatması ve gerçekleşmeyecek “Vizesiz Avrupa” gibi vaatlerde bulunması siyasi oy hesabıdır. Almanya’da siyasi istismara dönüşen mülteci politikaları ile oyunu artırarak yükselişe geçen Almanya İçin Alternatif (AfD) isimli sağcı partinin varlığı, diğer partilerdeki oy yükselişi ve Merkel’in Partisi CDU’nun ciddi oranda oy kaybettiğini gösteriyor.

Merkel, 2017 genel seçimler öncesi mültecilerin Almanya’ya gelişini durdurmak için mültecileri “para karşılığında” ve “AKP flörtü” ile “güvenilir ülke Türkiye’ye” geri göndermek istiyor.

Türkiye 3 Milyar Avro ve Vizesiz Avrupa derdinde

AKP, AB’den gelecek 3 milyar Avro ile “vizesiz serbest dolaşım hakkı” derdinde.

AB ise Türkiye’ye “vizesi Avrupa” hakkı vermeyecek. Zira Merkel’in AKP flörtü, 2017 yılına kadar Türkiye’yi bir oyalama taktiğidir. Çünkü Almanya genel seçimleri 2017’de!

Mülteciler can derdinde

AB ile 18 Mart’ta imzalanan mutabakat metninin ilk maddesi gereği, Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçen Suriyeli mültecilerin tekrar Türkiye’ye iadesi taahhüt edilmiş.

Bu mutabakata göre Türkiye AB tarafından “güvenli üçüncü ülke” olarak kabul edilmiş! Çünkü AB Sığınma Prosedürü Yönetmeliği’nin 33. Maddesi gereği mültecilerin “kabul edilemez” denilerek, geri iade edebilmesi için, iade edilecek ülkeyi, “güvenli üçüncü ülke” olarak kabul etmesini zorunlu kılıyor.

İkiyüzlü AB, mültecileri geri iade etmek için Türkiye’yi “güvenilir ülke” olarak kabul ederken, kendi vatandaşları için Türkiye’yi “güvensiz ülke” olarak ilan edip AB yurttaşlarını geri çağırmış ve Türkiye’yi “tatil için güvensiz ülke” olarak resmi açıklamalar yapmışlardır.

AB ülkelerinde “alarm” veren “mülteci krizini” Türkiye’ye postalamak için “geri kabul” ile Türkiye’yi “güvenilir üçüncü ülke” kabul edebiliyor. Türkiye ve AB’nin insan haklarından yoksun ve vicdansız iç ve dış politik istismarı mülteciler üzerinden yapılıyor.

Belirsizlik ve umutsuzluk içinde “umuda yolculuğun” ölüme yolculuğa dönüştüğü mültecilerin dünyasından bize yansıyan haberlerin başında sadece ölümler, ayrımcılık, dışlanma, nefret, cinsel ve emek sömürüsü haberleri geliyor.

Geçen hafta 500 mültecinin boğulduğu ve Akdeniz mülteci mezarlığına kefensiz gömüldüğü haberi, son haber olmayacak. Çünkü herkes kendi derdinde..

Cem Özdemir: İktidar Maraş’ta farklı bir algı yaratıyor

Maraş’ta çoğunlukla Alevilerin yaşadığı bölgeye konteyner kent kurulması kararının sadece bölge insanını değil aynı zamanda kendilerini de tedirgin ettiğini söyleyen Cem Özdemir, Terolar Köyü’nün bilinçli bir şekilde seçilmesi hususunda kafaları karıştıran bir girişim olduğunu dile getirdi.
Maraş Katliamı’nı hatırlatan Özdemir şunları söyledi: “78’de yaşananlar hala hafızalarda iken, o dönemin acıları tam olarak sarılmamışken, bölge insanını tedirgin edeceğini bile bile bu kararın alınmasını ve karar üzerinde ısrar edilmesini anlamış değilim. Bölge insanının hassasiyetlerini ve karşı duruşunu anlamaya çalışmak yerine, zaten mağdur durumda olan ve türlü türlü acılar çekmiş sığınmacıları bu tartışmanın içine çekmek ve bölge insanı ile karşı karşıya getirmenin arkasında umuyorum başka hesaplar yatmıyordur.”

Farklı bir algı yaratılma çabası var
AFAD kampları hakkında hiç de yabana atılmayacak iddialarının olduğunu da ifade eden Özdemir şunları söyledi: “Bölge halkının haklı korkuları orta yerde duruyorken, böylesi verimli bir ovaya hangi mantıkla bu kampın kurulması kararının alındığını ben de sorguluyorum. Yine olayı saptırarak, bir kısım basın yayın organlarında Alevilerin sığınmacı ve göçmenlere sanki karşı olduğu algısının yaratılmaya çalışılması da zaten yeterince gerilim yaşayan ülkede, yeni bir gerilim alanı yaratmaktan başka bir şey getirmeyecektir. Yerinden edilmeyi, öteki kılınmayı ve ayrımcılığı en iyi bilenlerden olan Alevilerin, yerinden edilenlere sırt çevireceğini iddia etmek de tek başına tarihi bilmemektir.”

‘Canı gönülden destekliyorum’
Görünen köyün kılavuz istenmeyeceğini de ifade eden Özdemir son olarak şunları belirtti: “Alevilerin geçmişte yaşadıkları biliniyor ve günümüzdeki sorunları ise hala görmezden geliniyor. Yok sayılıyorken, bölgenin demografik yapısını değiştirmeye ve Aleviler üzerindeki baskılara yenisini eklemeye yönelik çabalardan bir an önce vazgeçilmesini umuyor ve gerek Maraş Yaşam Platformu, gerekse Avrupalı Alevi aktivistleri canı gönülden destekliyorum.”
ERDAL ALIÇPINAR/KÖLN

Diktatöre karşı inadına birlik!

RECAİ AKSU

Yolsuzluğun, hırsızlığın, katliamların yaşandığı bir Türkiye’de Meclis Başkanı Kahraman, ‘Yeni ve dindar bir anayasa olmalı’ diyor…

Diktatör daha önce” Dindar nesil yetiştireceğiz.  Cerrahtepe’dekiler yavru gezicilerdir” demişti…

Meclis başkanı da diktatörün zihniyetini temsil ediyor…

Toplumu gericileştiren, kaos ortamı yaratan ve insanların can güvenliğini ön plana çıkararak, tehdit ederek bundan beslenen diktatör zihniyeti ‘hedefine’ doğru ilerliyor…

Ancak baskı rejimlerinde görülen ve dünyada örnekleri bulunan bu durumu değiştirebilmenin yolunun toplumun birliğinden, iriliğinden dirliginden geçtiğini unutmayalım…

Bugüne bakarak , yılgınlığa, umutsuzluğa, moral bozukluğuna yer yok!

Bizler barışı, kardeşliği, dostluğu, eşitliği, adaleti, insan haklarını, düşünce ve inanç özgürlüğünü savunmaya devam etmeliyiz…

Bizler tam demokratik ve laik Türkiye özlemimizi sürdürmeliyiz…

Bizler insan haklarını savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler Alevi-Sünni, Türk-Kürt tüm inanç ve etnik kökenlilerin bir arada barış içinde yaşamasını savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler kardeşlik ve dostluğu  savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler adaleti  savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler düşünce ve inanç özgürlüğünü  savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler hukukun üstünlüğüne inanmayı sürdürmeliyiz…

Bizler demokrasiyi  savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler Türk-Kürt, Alevi-Sünni farklı etnik köken ve inançlardan insanların bir arada barış içinde birarada yaşamasını dünden daha çok  savunmayı sürdürmeliyiz…

Bizler bu ülkede kalıcı barışın sağlanması için tam demokratik ve laik Türkiye özlemimizi sürdürmeliyiz…

Bugüne kadar Diktatör ve zihniyetinin yaptıkları, ülkenin kan gölüne çevirildiği, savaşın eşiğine getirildiği apaçık ortada…

Çözüm; Türkü, Kürdü, Alevisi,Sünnisi tüm farklı etnik köken ve inanca sahip insanların hak için, hukuk için, adalet için, insan hakları için, düşünce özgürlüğü için, evrensel değerler için, yani tam demokratik ve laik bir Türkiye için, ırkçı ve şeriatçı olmayanların el ele birlikte mücadele etmesidir…

Çözüm tam demokratik ve laik bir Türkiye için inadına birliktir..

Evet; inadına birlik!

Evet; diktatöre karşı inadına birlik!

AİHM Alevileri haklı buldu

AİHM Büyük Dairesi, cemevlerinin statüsü hakkında nihai kararını duyurdu. Strasbourg’daki mahkeme, cemevlerinin statüsü konusunda açılan davada Alevileri haklı buldu. Kararın bütün dini grupları ilgilendirdiği belirtildi.

AİHM Büyük Dairesi, Türkiye’de Alevilere dini ayrımcılık yapıldığına hükmetti.

AİHM, Türkiye’nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9’uncu maddesini ihlal ettiğine karar verdi.

Kararda, devletin dini alanda kamu hizmeti verme yükümlülüğü olmadığını ancak kamu hizmeti verilmesi durumunda ise, bunun tüm dini grupları kapsaması gerektiğini belirtti.

11 YILLIK SÜREÇ SONA ERDİ

Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan ve 202 Alevi vatandaş tarafından açılan davanın duruşması Haziran 2015’te yapılmıştı.Türkiye’de konuyla ilgili 11 yıl önce açılan davada iç hukuk yollarının tükenmesinin ardından dosya 5 yıl önce AİHM’ye taşınmıştı.

Uygulamalarda ayrıcalık yapılmakta olduğu, eşit vatandaşlık kurallarının ihmal edildiği, bütçeden Alevilere de pay ayrılması gerektiği gibi iddia ve taleplerden AİHM’ye Prof. Dr. İzzettin Doğan önderliğinde 202 kişi tarafından dava açılmıştı.

AİHM 18 Aralık 2014’te aldığı bir karar ile davayı Büyük Daire’de tarafların katılımı ile görüşmeye karar verdi. Dava 3 Haziran 2015 günü Strasbourg’da Büyük Daire’de görüldü

Suriye Savaşı,  AKP’nin mülteci politikası ve MaraşTerolar direnişi

Savaş beklenen veya hesaplanandan farklı sonuçlar yaratan komplike bir vakadır. Çoğu zaman savaş, politik planlarını uygulamak isteyenlerin öngörmediği ve hatta arzu  etmediği sonuçlar yaratacağı gibi, hesapta olmayan ikincil veya farklı sonuçlara da yol açabilmektedir.  Böyle olduğu içindir ki 1. Emperyalist savaş,  Ekim Devrimi’ni, 2. Emperyalist savaş ise başka devrimlerle birlikte yeni devletlerin doğmasına yol açmıştır.

Bölgemizde birçok devletin birlikte kotarıp başlattığı Suriye savaşı da bu genel doğruya uygun bazı sonuçların doğmasına yol açmıştır. Bu  anlamda söz konusu Suriye savaşında konumuzu ilgilendiren  gelişme, mültecilerle ilgili olan durumdur.

Aslında böyle  bir savaşta mülteci sorunu bilinmeyen veya öngörülemeyen bir durum değildir. Ancak mülteci sorununun Türkiye için yarattığı sonuç ve taşıdığı anlam, çok mümkündür ki, savaşın planlayıcıları tarafından önceden öngörülmemiş, hesaba katılmamıştı. Buna rağmen savaşın bir aşamasından sonra, mültecilerin, Türkiye’nin iç ve dış politikalarında özel bir rol oynamaya başladıklarını görüyoruz.

Konuya daha yakından bakmaya çalışalım. Savaş başladığında ve Türkiye’ye Suriyeli göçmenler geldiğinde, ilk olarak devlet bunlara sahip çıkmayan, hatta öteleyen bir tutum içindeydi. Bunun sonucu olarak bir çok yerde Suriyeli mültecilere yönelik toplu saldırıların olduğunu biliyoruz. Akın eden mültecilerin önlenemeyen yoğunluğu ve İŞİD’i  destekleyen politikalar, devletin, kısa sürede, mültecilere sahipleniyor gibi davranmasına  yol açtı. AKP iktidarı, samimiyetten uzak bu iki yüzlü  tutumunu, insani kılıflarla pazarlamayı da ihmal etmiyordu. Bu politika, bir süre böyle devam etti. Daha sonra mültecilerin, devletten destek alan insan tacirleri tarafında, Avrupa ülkelerine taşınmaya başlandığına tanık olduk. Çocuk, kadın, yaşlı ve hasta demeden, botlar dolusu sayısız mültecinin Egenin sularına gömüldüğünü  ve her katliamda yetkililerin timsah gözyaşları döktüklerini izledik günlerce. Yani devlet, bir yanda mültecileri barındırdığını iddia ederek, insani sahiplenme duygusunun avantajında prestij üretmeye çalışırken, diğer yandan da illegal yollarla mültecilerin Avrupa’ya taşınmasını sağlamaya çalışıyordu.

Bu süreç, hesaplandı mı, yoksa beklenmiyor muydu, bilinmez, ama başka bir sonuç yarattı. Avrupa devletleri, özellikle Almanya,  mültecilerin kendi ülkelerine gelmelerini önlemek için AKP iktidarıyla anlaşmaya, hatta bu amaçla önemli tavizler vermeye başladılar. Bilindiği gibi “Kayseri pazarlığı” yoluyla önce üç, sonra altı milyar Euro verilmesi,  ayrıca  vize muafiyeti,  bu gelişmenin sonunda gündeme gelen sonuçlar  oldu. Bu avantajların yanında, AB’nin, Türkiye’nin insan hakları, basın, ifade ve düşünce özgürlüğü, Kürdistan’da sürdürülen savaş gibi çok temel konularda işlediği hukuksuzlukları görmezden gelmek veya  üstünü örtmek gibi ilkesiz ve çıkarcı tutumunu da AKP’nin kazanç listesine eklemek gerekir.

Mültecilerin kendi ülkelerine gelmesini  istemeyen Avrupa devletleri,  böylece, hem para vererek, hem vize konusunda, sözden de olsa,  AKP’nin  eline bir “avantaj kart” tutuşturarak, hem de  en sıkışık olduğu bir anda, sürdürülen kirli savaşı ve suçlarını görmezden gelmeyi, dolayısıyla suç ortaklığını kabul ederek, AKP devletinin elinin rahatlamasına yardımcı oluyordu.

Böylece  altın yumurtlayan tavuk misali, dış politikada mültecilerin, hem maddi olarak, hem siyasi olarak ranta tahvil edildiğini gören devlet, aynı sonucu iç politika için de planlamaya yöneldi. Buna güncel politikalar açısında fazlasıyla ihtiyacı bulunmaktaydı.

Bu yönelimin tarihsel arka planı, sürdürülen asimilasyoncu, katliamcı, etnik ve dinsel arındırmayı amaçlayan politikalardır. Türk devleti oluşturulurken yaşanan” arındırma” politikalarının o günden bu güne değişmeden devam ettiği bilinmektedir. Zaten  ‘tekçi’ politikaların reddine veya terk edilmişliğine dair  her hangi bir politik düzenleme, hiçbir zaman gündeme gelmedi.  Bu yönde AKP iktidarı döneminde  yaratılan değişim görüntüsünün bir illüzyon olduğu 7 Haziran seçimlerinden sonraki süreçte çok net olarak ortaya çıkmış bulunmaktaydı.

Tam bu gelişmelerin ortasında, yani AKP’nin iç politikada ve özellikle Kürt sorununda yaratmak istediği  illüzyondan da vazgeçtiği koşullarda, ortaya çıkan bu mülteci avantajı, yukarıda belirtilen bir seyir içinde,  büyük bir fırsat olarak değerlendirilerek, kadim asimilasyoncu politikaların zemini olarak kullanılarak ganimete dönüştürülmek istenmiştir. Zaten bu tarz imha ve asimilasyon projelerinin hemen tamamı başka bir siyasal gelişmenin gölgesinde yapılarak gizlenmiş,  böylece amaçlanan etnik-dinsel “arındırma” daha  kolay yapılabilmiştir. Tarihte yaşanan Ermeni, Rum ve Yahudi soykırımları, Kürtlere ve Alevilere  yapılan bütün kırım operasyonları, her biri, bir başka siyasal gelişme gerekçe gösterilerek yapılmıştır.

Ermeniler başka devletlerle işbirliği yaptıkları için, Rumlar ve Yahudiler, devletin ve toplumun nizamını bozdukları için,  Şeyh Sait ve Seyit Rıza hareketleri  İngiliz oyunu oldukları  iddia edilerek kitlelerin imhası sağlanmıştır. Maraş ve diğer katliamlarsa solcuların işiydi zaten. Yani devlet, bir toplumsal kesimi yok etmek istediğinde başka bir siyasal gelişmenin gölgesinde bu amacını gerçekleştirmeyi planlamaktadır.

Böylece Suriye savaşında “Esad’ı yıkıp  Şam da namaz kılmayı” hesaplayan Türkiye’yi yöneten siyasal irade, AKP,bunu yapamadı. Ancak AKP iktidarı, savaşın ortaya çıkardığı mültecileri, önce dış politikada ekonomik- siyasal  ranta çevirdi, şimdi de aynı mültecileri iç politikada etnik-dinsel ve mezhepsel arındırma politikalarının malzemesi yaparak,  hem kendi sosyal tabanını güçlendirmek, hem de siyasal ikbalini garantiye almak istemektedir. İşte Terolar’da yapılan kamp bu politikanın ete kemiğe büründürülmüş halidir.

BU İŞ NASIL  VE NİÇİN PLANLANMAKTADIR.

Plan şudur: mülteciler genel olarak gittikleri yerlerde kalıcı olmaya eğilimlidirler. Hemen hiçbir mülteci, gittiği yerde kalmayacağını düşünse de, gelişmelere bağlı olarak  gittiği yerde, yaşamaya alışmakta ve kalmaktadır. Aynı durum Suriyeli mültecilerin de bu topraklarda kalması şeklinde gelişmek durumundadır. Bu tespit lokal bir tespit değil, genel bir tespittir.

Bu genel durumun  yanında devlet, Suriyeli mültecilerin kalmasını özellikle istemektedir. Bu durumda, mültecilerin kalıcı olmalarını sağlamak için bir dizi düzenlemenin yapılması kaçınılmaz olarak söz konusu olacaktır. Bu düzenlemelerden birisi de bu göçmenlerin üretimde konumlandırılmalarının sağlanmasıdır. Bu amaçla Maraş ovasının  Suriyeli mültecilere peşkeş çekilerek, onların kalıcı olmalarının sağlanması planlanmaktadır. Tam da bu noktadan sonra ikinci adım olarak, mültecileri yerleştirme maskesi altında etnik- dinsel ve mezhepsel arındırma politikası da devreye konmaktadır. Böylece  Türkiye  demokrasi mücadelesinin en önemli toplumsal dayanağı durumunda olan Kürtleri ve Alevileri, özellikle bölgede arındırarak daha önce tamamlanamamış olan projeyi tamamlamak,  bu planlamanın ana  dayanağı olmaktadır. Bölgenin nispeten boşaltılmış olması, arındırma politikalarına karşı direncin zayıf olacağının, dolayısıyla amacın kolayca gerçekleşeceğinin düşünülmesine yol açmıştır.

Sonuçta buraya yapılacak olan ve toplamda birkaç bini bulmayan Kürt- Türk Alevinin yaşam alanlarının ortasında  27 bin Suriyelinin yerleştirileceği kampla,  bölgede yaşayan ve Maraş katliamının ceylan tedirginliğini üzerinde atamamış olan bir avuç Türk- Kürt alevinin buraları terk etmesi  sağlanmak istenmektedir. Hiç kimse halklara yalan söylemesin . Alevilerin , 27 bin farklı, hatta zıt inançta  topluluğun içinde, yaşam tarzıyla, inancıyla ve bütün sosyal- siyasal farklılıklarıyla, yaşamlarına özgürce ve tedirginlik duymadan,taciz, saldırı vs.  olmadan devam edebileceklerini söylemesin. Demek ki devletin Terolarda yapmaya çalıştığı, masum bir mülteci yerleştirme değildir.  Özetle bu kamp kalıcıdır ve amaç mülteciler üzerinde   kadim varoluş politikası olan etnik-dinsel  arındırmanın pratikleştirilmesidir söz konusu olan.  Böylece etnik ve mezhepsel olarak farklılıklarını koruyan Kürtlerin ve Alevilerin bölgede ayrılması sağlanmak istenmektedir.

Terolarda kurulmak istenen kampın, yukarıda bir cümle ile değindiğimiz  bir diğer yanı daha günceldir, o da bu mülteciler üzerinde 2023’ün hesapları yapılmaktadır. 2023’te Kemalizm’den  rövanş almak isteyen AKP’nin toplumsal dayanaklarını güçlendirmeye ihtiyacı bulunmaktadır.  Bunun için Alevilerin ve muhalif Kürtlerin, siyasal-sosyal güçlerinin kontrol edilebilir bir noktaya indirilmesi  zorunludur. Yüz milyonluluk bir Türkiye’de 10-15 milyona indirilmiş toplumsal muhalefet gücünün kontrol edilebilirliği daha fazla mümkün ve kolay olacaktır. Söz konusu kampın  yapılmasının böyle bir amacı olduğunu görmek için müneccim olmaya da derin analiz  ferasetine  de gerek yok. Terolara yapılan kampla ilgili ayrıntıların incelenmesi bu durumun görülmesini sağlayacak yeterli verilere sahiptir. Hiçbir geçerli kriterin olmadığı, kampın fiziki yerinin   uygunsuzluğu, alternatif kamp yerlerinin varlığına rağmen burada ısrar edilmesi,  Maraş katliamını yaşamış olan Alevi toplumunun tam ortasına katliamdan sorumlu bulunan bir toplumsal kesimin en fanatik guruplarının orantısız bir biçimde yerleştirilmesi,  yaygın ve etkili toplumsal muhalefetin dikkate alınmaması,  bir dizi hukuksuzluğun yapılması  ve bu kampın, “yangından mal kaçırırcasına” alelacele  kurulması  gibi bir çok olgu, gerçeğin anlaşılması için yeterince açıklayıcıdırlar. Bütün bunlar göstermektedir ki  Maraş-Terolarda kurulmak istenen kamp,  devlet açısında önemli bir projedir ve merkezi  olarak tasarlanmış ve  kararlaştırılmıştır. Gerçekliğin böyle olduğu anlaşılamadan Maraş- Terolarda kurulmak istenen kamp ve buna neden karşı çıkıldığı da yeterince anlaşılamayacaktır. Aynı şekilde bu kampa karşı mücadelenin yöntem ve araçlarını doğru belirlemek de mümkün  olmayacaktır.

NE YAPMALI?

Maraş – Terolarda  yapılmaya çalışılan kampa yerleştirilen mültecilerin kalıcı olması sağlanarak, AKP kendi gelecek planlarının toplumsal dayanağını tahkim etmektedir, dedik.  Gerçeğin böyle olduğunu  anladığımızda neler yapmamız gerektiğini daha net görebiliyoruz. Öncelikle meselenin Maraşlı bir avuç Kürt- Türk Alevinin sorunu olmadığını ve daha önemlisi  mültecilere karşı bir tutum olmadığını  belirtmemiz ve buna özellikle vurgu yapmamız gerekiyor. İki nedenden dolayı bu konuya vurgu yapılmalıdır. Birincisi, mülteci karşıtlığı iddia edilerek,  bu şekilde devletin kurduğu tuzağın üstüne, asimilasyoncu politikalarını gizleyen, bir şal örtmüş ve  etnik-dinsel arındırma politikalarının da fiilen destekçisi durumuna düşmüş olacağız. O nedenle bu projenin kendisinin ne olduğunun anlaşılması çok önemlidir.  Şu gerçekliğin altı çizilmelidir, devletin Sur’da ve Cizre’de yaptığının Maraş’a uyarlanmış halidir Maraş’ta yapılan kamp.

Ayrıca bu kamp, yerleştirilecek olanların dinsel ve sosyal özellikleri itibarıyla ve göçmenlik koşullarının yarattığı sonuçlardan dolayı, potansiyel “İŞİD militanı üretme kampı” olarak işlev görecektir. İŞİD’in zorla veya çeşitli imkanlar sunarak bu kamplarda militan devşirdiği, aynı şekilde İŞİD’in, bu kampları bir çok amaç için kullandığı sır değildir, bilinmektedir.

Bütün bu tespit ve belirlemeler, demokratik güçlerin neler yapması gerektiğini  göstermektedir. Asimilasyoncu politikaların bir versiyonu olarak ve halkların  toprakları gasp edilerek, sürdürülen merkezi ve önemli bir politik uygulama olan bu projeye karşı mücadele de buna uygun olmak zorundadır. Buna göre, öncelikle, mücadelenin lokal olarak algılanmaması  gerekir. Aynı şekilde projenin bölgenin Kürtlerine ve Kürt-Türk  Alevilerine yönelik olması, sorunun tarafı olarak, mücadelenin, sadece onların sırtına yıkılmasına yol açmamalıdır. Bu iki noktayı birleştirdiğimizde Terolardaki kampa karşı mücadele,  genel demokrasi güçleri tarafında, uzun vadeli bir planlamayla ele alınması gereken bir mücadele olarak karşımıza çıkmaktadır.

Pratik olarak, bütün demokratik kurum, çevre ve şahsiyetlerin, bu kampa yerleştirilecek olanların  burada ayrılması sağlanana kadar, belli bir plan dahilinde, ısrarlı ve kararlı bir mücadeleyi gündemlerine alması bu sorunun çözülmesi için zorunludur. Çünkü onların niyeti bu  mültecileri kalıcı kılarak kendi siyasal geleceği için toplumsal dayanak üretmektir. Buna göre bizim görevimizde ortaya çıkmaktadır. Bu sürecin kısa vadeli ve  basit olmadığı  açıktır. Kimse kolay zafer rüyalarıyla kendinden geçmemelidir.

Terolar’da sürdürülen mücadele sadece Terolar’a, Maraşlı Alevilere bırakılmayacağı gibi, mücadelenin kapsamı da kampın engellenmesinden ibaret değildir. Bu kampa karşı mücadele, biçimi, içeriği, bileşenleri ne kadar farklı olursa olsun sonuçta demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak görülmeli, öyle ele alınmalı ve  ona uygun  bir duyarlılıkla, kazanma azmi ve perspektifiyle sürdürülmelidir. Toplumsal mücadele bir bütündür.  Ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesi açısında Terrolar bir mevzi durumuna gelmiştir. Mesela artık Teroların veya tek başına bölgenin demokratik güçlerinin sorunu  olarak ele alınmamalı, görülmemelidir.

Bu mücadelenin   klasik belirilenmiş bir şekle mahkum edilmesi ne kadar zararlıysa, daha kolaycı yöntemlere başvurmakta o denli yanlış ve gereksiz olacaktır. Aynı şekilde mücadelenin dar, sekter ve ben merkezci yaklaşımlara feda edilmesine yol açacak  hiçbir davranışa, tutuma fırsat ve yol verilmemelidir.  Tam tersine bölge halkının mücadele deney ve pratiği göz önüne alınarak, ciddiyetle ve kazanmanın sorumluluğuyla bu süreç  yürütülmelidir. Halkın kendisine daha çok fırsat ve inisiyatif verilmesine uygun bir tutum alınması daha doğru olacaktır.

Eylemin sürekliliğinin yanında eylem biçimlerinin de çeşitlendirilmesi buna uygun yaratıcı eylemlerin ortaya çıkartılması da kazanmak için gerekli ve önemlidir. Yine eylem alanı olarak sadece Terroların belirlenmesine de gerek yok, bildiğimiz sloganla “her yer Terrolar” diyerek bu mücadele sürdürülmelidir.   Bu amaçla ilk olarak söz konusu  sürecin tamamını yürütecek olan esnek, kararlı,  güven veren ve çok yönlü yetenek ve yetkinliğiyle umut üretecek olan  bir düzenlemenin yapılması gerekir. Bu yapılanmanın ortaya koyacağı ve ilgili tüm kesimlerin katılacağı planlamaların sürecin  başarısı için önemli olduğu açıktır.

Özetle ve tekraren, Terrolarda yapılmak istenen bir kamp değil,  AKP’nin,  Suriye savaşında yurdunu terk etmeye zorlanmış olan Suriyeli mültecilerin dramıyla, devletin kadim politikasını pratikleştirerek, kendisine  siyasal ikbal yaratmaya çalışmasıdır. Demokratik muhalefet güçlerinin de bu kapsamlı oyunu görerek bunu boşa çıkartacak olan uzun vadeli, kararlı ve etkili bir  pratik eylemlilik planlaması yapması  mümkündür. Önümüzdeki dönemde sayısız alanlarda sayısız eylemliliklerle bu süreç devam ettirilebilinir.

Son olarak oldukça önemli bir noktanın daha altının çizilmesi gerekir. Bu süreç, Maraş katliamının yaralarının sarılmasını sağlamaya hizmet etmelidir. Bu amaçla, bütün faaliyetler,  Maraşlı halklar ve inançlar arasında yaratılmış olan düşmanlıkların aşılmasına, yaşatılan katliamlarla yüzleşme olanaklarının yaratılacağı bir sonuca evrilmesine uygun bir  perspektifle  yürütülmelidir. Buna göre sürecin tüm evrelerinde Maraşlıların yer almaları ve katkı sunmaları sağlanmalı, buna uygun bir dil, üslup ve tutum geliştirilmelidir. Son dönemlerde oldukça geride bırakılmış olan Maraşı negatifleştirme, olumsuzlama tutumlarının  terk edilmesi, bu sürecinin sonunda elde edilecek olan yegane kazanç olacaktır. Özellikle halen güncelliğini koruyan  Maraş katliamının yarattığı Alevi-Sünni, Kürt-Türk  güvensizliğinin  aşılarak halklar ve inançlar arasında kardeşliğin yeniden tesis edilmesine hizmet etmelidir  bu çalışmalar. Bu anlamda eylem perspektifi, Maraşı  ve Maraşlıyı dıştalayan, ötekileştiren  değil, onların varlığını mutlak gerekli gören, onlarla birlikte olmaya özel bir anlam ve özen gösteren, onların katkılarının koşullarını oluşturan ve gerektiğinde bu amaçla özel düzenlemeler ve çalışmalar yapmaya önem veren bir tarz ve tutum oluşturulmalıdır.  Çünkü tüm Maraşlı halklar bu sürecin mağduru durumundadırlar ve bu durum yıllardır yok edilmiş olan kardeşliğinin yeniden üretilmesi için önemli bir olanak olarak değerlendirilmelidir. Hiçbir Maraşlının bu kampta, hiçbir menfaati söz konusu değildir.

Savaşın mağdurlarını ticari bir metaya dönüştürerek, fırsattan  ganimet çıkartan, dışarıda ve içerde, hem ekonomik hem siyasi kazanımlar elde etmek isteyen AKP’nin bu hevesinin kursağında kalması sağlanmalıdır. Ve sanılanın aksine bu gelişme çok mümkündür. Yeter ki  vazgeçilmesin, terk edilmesin.  Söylendiği gibi, taşı delen suyun sürekliliğidir.

 

Türkiye’den ‘Berkin Elvan fotoğrafına’ itiraz

Türkiye’nin Cenevre Konsolosluğu, fotoğraf sanatçısı Demir Sönmez’in sergisinde yer alan Berkin Elvan fotoğrafına Türkiye’den itiraz geldi. İtirazın Türk makamları tarafından olduğu belirtildi.

 

Türk makamlarının tepkisini çeken afişte, Gezi olayları sırasında yaralanan ve daha sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın bir resmi ile birlikte “Benim adım Berkin Elvan. Polis beni Türkiye Başbakanı’nın emri ile öldürdü” sözleri yer alıyor.

Cenevre il yönetiminin Türkiye’nin talebini incelediği ve salı günü Türk konsolosluğuna yanıtını ileteceği açıklandı.

Cenevre’de Birleşmiş Milletler binasının karşısındaki meydanda düzenlenen etkinlikte 58 fotoğraf sergileniyor. Serginin pazar gününe kadar devam etmesi planlanıyor.

Berkin Elvan, 15 yaşındayken Haziran 2013’de Gezi olayları sırasında Okmeydanı’nda ekmek almaya giderken polisin attığı biber gazı kapsülü ile kafasına ağır darbe almış ve ardından aylarca komada yatmıştı.

Berkin Elvan, 11 Mart 2014 tarihinde ise hayatını kaybetmişti.

(Kaynak: Deutsche Welle Türkçe)