Ana Sayfa Blog Sayfa 6327

Bu saldırı toprakla birlikte kadının da varlığınadır

Terolar’da süren direnişin 4. bölümünde kadınlar vardı. Kadınların gözünden bu direnişi anlatan Ayten Şimşir: Ana eğer ki topraktan uzaklaşırsa toprağın o eşitlikçi yanını da koruyamaz.  O yüzden de Buradaki saldırı toprakla birlikte kadının da varlığınadır.

 

Maraş Terolar’da AFAD kampına karşı sürdürülen direniş devam ediyor. Günlerce çadırda nöbet tutan direnişin en başından bu yana hep kadınları gördük. Tıpkı Yırca’da, Cerrattepe’de olduğu gibi kadınlar bu kez Terolar’da direniyordu. Toprağına, suyuna, geleceğine sahip çıkmak için direniyordu. O toprağa saplanan kepçelerin ciğerlerini deldiğini söylüyorlardı her fırsatta.

Demokratik Alevi Dernekleri adına bulunan Ayten Şimşir de kadınlarla birlikte direniyordu.  Neden kadınların en önde mücadele ettiğini şöyle özetliyordu:  Burada analar toprağın önemini biliyorlar. Toprağın onur olduğunu, toprağın dil olduğunu, toprağın kültür olduğunu biliyorlar.  Tıpkı özenle büyüttükleri çocuklarının da geleceği olduğunu bildikleri gibi. Şunu gözlemledik, kadınların yaklaşımı farklı direngenler, öndeler..

İlk kamp kurulma kararı alındığında, inşaatın yanı başına çadırı kuran analardı, çadıra sahip çıkan, analardı, ayakta zor duruyordı ama direniyorlardı diyen Şimşir, sadece buradaki sorun zorda kalan mazlaumların sorunu değil, buradaki sorun toprakla birlikte kadınların, toprağın özüne saldıran zihniyeti burada hakim kılanlara karşı çıkmaktır. Çünkü biz şunu biliyoruz, inancımızda bunu gerektiriyor:  Yolun sahibi ana kadındır. Yolu yürüten, ocağa sahip çıkan,  ocağı tüttüren kandındır. Ana eğer ki topraktan uzaklaşırsa toprağın o eşitlikçi yanını da koruyamaz.  O yüzden de Buradaki saldırı toprakla birlikte kadının da varlığınadır” diye konuştu.

78 katliamını hatırlatan Ayten Şimşir, “78 sonrası birlikte hareket etmekte dahi zorlanan  insanlar burada… Geçmişi tamamlanmamış travmalarını yaşıyorlar. Ve kadınlar daha çok yaşıyor. Buna yönelik çalışmalarımız devam edecek.  Tüm Alevi kurumları öncelikli olmak üzere,  mevcut durumdan rahatsız olan tüm sivil toplum kuruluşlarını, tüm asimilasyona, tekçi zihniyete karşı olanları buraya destek olması, güç vermesi gerekiyor.  Bu yanıyla da burada olmak gerekiyor.  Çünkü insanlar burada destekleri gördükçe, daha bir moral buluyorlar ve motivasyonu artıyor.  Bu yanıyla da tüm duyarlı halkı buraya çağırıyoruz.” İfadelerini kullandı.

Gülşen İşeri/alevigazetesi.com

Malatya Katliamı -1-

Malatya Katliamı 18 Nisan 1978

Malatya’da meydana gelen olayları değerlendirmeden önce, bu kentin siyasi ve inançsal yapısının bilinmesinde yarar vardır. 1990 genel nüfus sayımına göre Malatya’nın nüfusu 702.055’dir. Kent nüfusununyüzde 30’unu Alevi, yüzde 70’ini Sünni topluluğu oluşturmaktadır. Alevilerin yoğunlukta olduğu ilçeler Arguvan, Arapgir, Doğanşehir, Akçadağ, Hekimhan’dır. Yeşilyurt ve Darende ilçelerinde ve köylerinde yerleşik Alevilerin sayısı azdır. Pütürge’de ise Alevilerin yerleşik olduğu yalnızca dört köy bulunmaktadır. Malatya merkezinde Alevilerin yoğun olduğu mahalleler, Başharık, Gürsel, Çavuşoğlu, Özalper (Samanharkı), Çilesiz, Fırat, Küçük Mustafapaşa, Samanlı, Ata, Aşağıbağlar’dır. Diğer mahallelerde az sayıda Alevi yerleşiktir.

Malatya’nın siyasi yapısının zaman dilimi içinde önemli değişimler yaşamış olduğunu görürüz. 1946’da çok partili döneme geçilmiştir. Kurulan siyasi partilerden biri DP’dir. DP halka yapılan baskıların ve yoksulluğun karşısında olduğunu belirterek özgürlüklerin savunuculuğunu yapıyordu. Aleviler, Osmanlı’dan beri horlanmışlar, baskı ve katliamlarla karşılaşmışlardır. DP’nin özgürlük söylemlerine inanan Aleviler, 1950, 1954 ve 1957 yıllarında yapılan milletvekili genel seçimlerinde oylarının yaklaşık olarak yüzde 70’ini DP’ye, kalanını da CHP’ye veriyorlardı. Sünni topluluğunun büyük çoğunluğu (yüzde 70) ise, İsmetİnönü’ye tutkularından dolayı oylarını CHP’ye veriyorlardı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle DP kapatıldı.1961 Anayasası hazırlandı. 1961 Anayasası bazı yenilikler, temel hak ve özgürlüklere ilişkin önemli düzenlemeler içeriyordu. Buna bağlı olarak memurlar örgütlenmeye başladılar. Sivil örgütlerin içinde nicel ve nitel olarak en önemlisi, öğretmenlerin kurduğu TÖS’dü. TÖS’e üye öğretmenlerin tümüne yakını solcu ve demokrattı. Köylerde genellikle TÖS üyesi öğretmenler çalışıyordu. Bu arada, demokrasi ve emek yanlısı TİP’in de yandaşları çoğalıyordu. 1950’li onyıl boyunca DP’ye oy veren Aleviler, bu kez sol partilere yöneldiler. 1965 milletvekili genel seçimlerinde Alevilerin çoğunluğu CHP’ye, bir bölümü de TİP’e oy verdi. Önceki seçimlerde CHP’ye oy veren Sünni topluluğu, bu kez DP’nin devamı olan AP’yi ve diğer sağ partileri desteklemeye yöneldi. Böylece Malatya’da siyasal yapılanmanın üzerinde bulunduğu zemin sürekli değişiyordu.1973 milletvekili genel seçimlerinde MSP, 29.139; AP, 20.224; MHP, 2.686 ve CHP, 64.442 oy almışlardı. Görüleceği üzere, çalkantılı yılların başlarında, siyasal İslâmcıların ağırlıklı olduğu MSP kentte önemli ölçüde taban oluşturmuştu. Bu siyasal gelişmeler sağ-sol ayrışımını da birlikte getirdi.

Sağ siyasi iktidarların (1950’den günümüze sağ partiler iktidardadır) desteğiyle kurulan ve korunarak geliştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ dernekler güçlenirken; karşıt sol örgütler de oluşuyordu. Bu ideolojik örgütlenmeler, giderek karşılıklı çatışmalara dönüştü. Sağ örgütler, genellikle dini kullanarak karşıtlarına saldırıyorlardı. Sol örgütler ise, “Demokrasi, eşitlik ve özgürlük” söylemiyle taban oluşturmaya çalışıyorlardı. Siyasal ayrışım körüklendikçe Aleviler sol partilere, özellikle CHP’ye blok halinde oy vermeye yöneldiler. 1977 milletvekili genel seçimlerinde CHP,99.107; AP, 32.224; MSP, 38.516; MHP, 17.371 oy aldılar. (1) Bu seçimlerde MHP ve MSP’nin oyları büyük artış göstermiştir. Türkiye genelinde sağ siyasal iktidarlar tarafından körüklenerek geliştirilenideolojik ayrışımın yoğunlaştığı illerden biri Malatya’dır. Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımı yaratmak amacıyla “Mum söndü” tiyatro getirerek Aleviler küçük düşürülmeye çalışıldı. Nitekim Alevilerin bu oyuna tepkileri sert olmuştu. Camilerde de Alevilere yönelik horlayıcı, suçlayıcı vaazlar veriliyordu. “Türk-İslam sentezi” doğrultusunda konferanslar, paneller düzenleniyor, ırk ve inanç ayrılığı körükleniyor, bu ayrımlar üzerinden saldırılar tertiplenmeye çalışılıyordu.

Gelişmelerde, ABD’nin gönderdiği “Barış Gönüllüleri”nin de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD, Sosyalist Blok’un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış, bunun karşısında da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayı amaçlamıştı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle karadan ve denizden komşuydu. Bu yüzden, Türkiye ABD için önemli bir ileri karakol işlevi üstlenebilirdi, ancak bunun için Türkiye’nin Sovyet nüfuzuna girmesini önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye’deki devrimci gelişmeler ve örgütlenmeler, bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçı örgütlenmelere yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD, özel yetiştirilmiş uzmanlarını Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin, Türkiye’deki feodal, etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni, Kürt-Türk) ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde (Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu) çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış Gönüllüleri, istenilen bölgelerde görevlendirildiler.

Barış Gönüllüleri, Türkiye’de ne iş yapacaklardı? Gelişlerinin nedeni gerçekten barış için olamazdı, çünkü Türkiye’de o dönem iç savaş yoktu. Eğer barış istiyorlarsa öncelikle kendi ülkelerine baksınlardı. ABD’deki Kızılderililere yönelik baskı ve soykırımına engel olsunlar, kendi ülkelerinde iç barışı sağlasınlar, Vietnam’a ve Kore’ye asker gönderilmesini engellesinlerdi. Elbette, kendi ülkelerindeki olumsuzlukları görmezlikten gelerek Türkiye’de barışı sözümona sağlamaya gelmelerinin altında gizli bir amaç bulunmaktaydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD, bu bölgelerdeki aşiretler, inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri saptamaya çalışıyordu. Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya’da çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalışmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ’ın köylerinden bir grup (Süleyman Kırteke, Reşoali Erdoğdu, Köse Polat, Teslim Töre ve arkadaşları) ortakbildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak cezaevine konuldular. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde, 1969/158 nolu dosyayla yargılanan bu kişiler, daha sonra beraat ettiler. Malatya’daki gerici ve ırkçı saldırılar, Barış Gönüllülerinin Malatya’da çalıştıkları dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya dönüştü. Aşağıda, bu saldırılardan birkaç örnek, çeşitli boyutlarıyla ele alınacak.

Kemal Abbas Altunkaş olayı (1968)

Kemal Abbas Altunkaş, 27 Mayıs 1960′da Tunceli’de Milli Eğitim Müdürüdür. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrası Nevşehir’e öğretmen olarak atanır. Bir süre sonra Malatya Turan Emeksiz Lisesineedebiyat öğretmeni olarak gelir. Kemal Abbas, güzel şiir okur, hoş sohbetlidir. Nurculara karşı tepkiseldir ve tepkisini her ortamda çekincesiz göstermektedir. Malatya’da kısa sürede çevre edinir. En yakın arkadaşlarından biri, CHP İl yönetiminde bulunan Turan Akyol’dur.(Daha sonra MSP’den Malatya milletvekili seçildi.) Kemal Abbas, Turan Akyol’un babasına ait Fırat Palas Oteli’nin boş bir odasında özel ders vermeye başlar.

1967-68′de Malatya’da sağ-sol ayrışımı keskinleşmeye, saldırılar yaşanmaya başlar. Kemal Abbas, hemTÖS’ün üyesi, hem Tuncelili ve Alevi kökenlidir. Sağ örgütler, Malatya’da Alevi-Sünni ayrışımını körüklemek için her yöntemi denemektedirler. Kemal Abbas’ı hedefleyen bir plan hazırlanır. Kemal Abbas’ın özel ders verdiği öğrenciler arasında sağ görüşlü, Yakınca kasabasında yoksul ve problemli bir ailenin çocuğu olan Kenan Çırak da bulunmaktadır. Irkçı örgütler çıkar karşılığında Kenan Çırak’ı piyon olarak seçerler. Kamuoyunu etkileyecek olayın senaryosu hazırlanır. 18.01.1968 günü akşamıdır. Kemal Abbas, özel ders verdiği öğrencileri için otele gelir, ders notlarını alarak odasına çıkar. Kenan Çırak da gelmiştir. “Hocam kahve mi, çay mı içersiniz?” diye sorar. Kemal Abbas, “Sade bir kahve ve su getir” yanıtını verir. Tepsi üzerinde kahve ve su gelir. Kemal Abbas, bir yandan kahvesini yudumlamakta, bir yandan da o günün ders konusunu anlatmaktadır. Kahve bitmiştir, Kemal Abbas derin bir dalgınlığın içinde uyur gibidir. Bir süre sonra Kenan Çırak, Kemal Abbas’ın kesik erkeklik organını elinde sallayarak dışarıya fırlamış ve “Bana tecavüz etmek isterken uzvunu kestim…” diye sokakta bağırmaya başlamıştır. Bunun üzerine otel katibi Kemal Abbas’ın bulunduğu odaya girer. Kemal Abbas, somyanın üstünde dalgın dalgın oturmaktadır; yere akan kan pıhtılaşmıştır. Gel gör ki Kemal Abbas, acı duyduğuna ilişkin herhangi bir belirti vermediği gibi, yerinden dahi kıpırdamamıştır.

Otel katibi karşılaştığı acılı olayı polise ve ailesine bildirir. Kısa bir süre içinde Kemal Abbas, Kayseri Tıp Fakültesine yetiştirilmek üzere karayoluyla yola çıkarılır. dört saat sonra Kayseri Tıp Fakültesine ulaştırılır. Olayın üzerinden beş saat gibi uzun bir süre geçmiştir. Bunca süreye karşın Kemal Abbas halen baygın ve gelişmelerden habersizdir. İlk müdahale sırasında yapılan tahlil sonuçlarına göre, uyuşturulduğu ve halen uyuşturucunun etkisinin geçmediğini belirten rapor verilir. Kayseri’de, İstanbul’daki Tıp Fakültelerinden birine acilen yetiştirilmesi gerektiği söylendiği için, hemen karayoluyla İstanbul’a hareket edilir. İstanbul’da da, uyuşturulduğuna dair rapor verilir. Fırat Palas Oteli’nde meydana gelen olaydan 15-20 dakika sonra yüzlerce sağ görüşlü kişi hükümet binasının önünde gösteri yapmaya başlamıştır. Aynı anda, olayın ayrıntılarıyla yer aldığı sağ görüşlü Beydağı Gazetesi de mahallelerde, kahvelerde dağıtılmaktadır. Oysa, Beydağı Gazetesinin matbaasının makinesi eski tip, el dizgilidir. Böyle bir haberin elle dizgisinin yapılması için en azından 5-6 saat zamana gereksinme vardı. Demek ki, hazırlanan

senaryonun doğrultusunda haber çok önceden dizilerek hazırlanmıştır. Sağ örgütler, olayı protesto etmek amacıyla bir miting düzenleme kararı alır. Bu yönde hazırlıklar sürerken; Alevilere ait ev ve işyerlerinin işaretlendiği görülür. Saldırı duyumunu alan Aleviler, güvenlikleri için belirli noktalarda nöbet tutmaya başlar. Malatya’nın cadde ve sokakları insanlarla dolmuştur.

En ufak bir kışkırtma ve tartışmanın yüzlerce insanın ölümüne neden olabileceğı bir gerginlik hüküm sürmektedir. Mitingin iptali için, Malatya Valiliğine, Savcıya, Başbakana, Cumhurbaşkanına ve İçişleri Bakanına telgraflar çekilmeye, telefonlar edilmeye başlanır. Şehir merkezinde alınmış olan olağanüstü güvenlik önlemleri de artırılmıştır. Valilik, mitingin güzergahını değiştirerek şehir dışına taşır. Bu gerginlik birkaç gün devam eder.

Malatya’da bu olumsuz gelişmeler olurken; Milli Eğitim Bakanı, Kemal Abbas’ı açığa alır. Kemal Abbas’ın avukatları, açığa alınmanın yanlı bir soruşturmanın sonucu olduğunu ileri sürerek Danıştay’a dava açarlar. Danıştay 5. Dairesi, gerekli belgeleri değerlendirerek E:1969/2553, K:1970/1957 ve 05. 05. 1970′de, olayın tertip olduğunu belirtir ve açığa alınma kararını iptal eder.

Kemal Abbas’ın davası, güvenlik gerekçesiyle Samsun’a nakledilir. Samsun sorgu yargıcı, E:1969/22, K:1969/216 sayılı ve 18. 11.1969 günlü kararıyla olayın komplo olduğuna karar verir. Daha sonra Samsun Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Kenan Çırak ağır hapis cezasına çarptırılır.

Hekimhan Olayı (1968)

Hekimhan’ın AP’li Belediye Başkanı Ali Akyüz ile AP İlçe Başkanı ve İl Genel Meclisi Üyesi Turan Garipağaoğlu’nun öncülük ettiği sağcı militanlar, 15 Aralık 1968′de Hekimhan Lisesi’nde görevli sol görüşlü öğretmenlere ve öğrencilere “vurun Alevilere, komünistlere” sloganı eşliğinde, cop ve şişelerle saldırırlar. Çok sayıda öğrenci yaralanır. Lisede görevli 13 öğretmen, jandarmanın gözetiminde okuldan alınarak Malatya’ya götürülür. Daha sonra bu öğretmenlerden solcu ve Alevi olanlar kar-kış demeden değişik yerlere sürgün edilirler. Birçok öğrenci de okuldan uzaklaştırılır. (2)

2 Şubat Mitingi (1975)

Devlet destekli ırkçı-şeriatçı örgütlerin mensuplarının, gözlerini kırpmadan karşıtlarını öldürdüğü yıllardı 1970’ler. Bireysel saldırılar ve öldürmeler giderek toplu saldırılara dönüşüyordu. Yoğunlaşan faşist saldırıları kınamak, devlet yetkililerini uyarmak amacıyla Malatya’daki demokratik kitle örgütleri bir araya gelir ve “Faşizmi protesto” adıyla bir miting düzenleme kararı alırlar. Gerekli yasal işlemler tamamlanır ve izin alınır.

2 Şubat 1975 günü İnönü Caddesi’nin üzerinde bulunan Kız Meslek Lisesi’nin önünde on bin kişitoplandı. Yürüyüş sırasında yolda katılanlarla yürüyüşçülerin sayısı 30 bine ulaşmıştı. Yürüyüş halindeki kitle, güzergah üzerindeki binalarda oturanlar tarafından alkışlanıyordu. Disiplinli, sessiz ve çok katılımlı yürüyüş korteji Atatürk Anıtı’nın önüne geldi. Saygı duruşundan sonra dağılınacağı sırada, ortaya Ülkü Ocaklı bir grup çıktı. Tahrik edici slogan ve küfürlerle hakaret etmeye başladılar.

Bu sırada emniyet güçleri dağılmakta olan topluluğa copla saldırarak miting alanını savaş alanına dönüştürdüler. 22’si ağır olmak üzere aralarında kadın ve çocukların da olduğu yüzlerce kişi yaralandı. Saldırı sonrası ülkücüler polisleri omuzlarına almış alkışlıyorlardı. Polislerin saldırısında ağır yaralananlar şu isimlerden oluşuyordu: Aziz Maho (öğretmen); Aziz Takçi (öğretmen), Ali Şahabettin Aktaş (ilköğretim müfettişi), Ramazan Şimşek (öğretmen), Şeyho Kızıldağ (öğretmen), Yusuf Bayram (öğretmen), Hasan Doğan (öğretmen), Hüseyin Nacar (öğretmen) Hasan Sönmez (öğretmen), Hasan Çınar (öğretmen), Hüseyin Gökbulut (öğretmen). Selahattin Toy (halktan), Erdal Bozkurt (halktan), Mustafa İçöz (halktan), Yusuf Akdağ (halktan), Hüseyin Özçelik (halktan), Mustafa Yılmaz (avukat), Mehmet Balarısı (köylü), İlyas Zengin (köylü), Kemal Atalay (köylü), Ali Kaya (köylü). (3)

15–16 Şubat olayları (1975)

TÖB-DER, öğretmenlere yapılan baskıları, sürgünleri ve öğretmenlerin özlük sorunlarını görüşmek amacıyla 15 Şubat 1975′de 57 ilde kapalı salon toplantısı yapılmasını kararlaştırır. Kapalı salon toplantılarının yasal kurallara uygun izinli yapılması da TÖB-DER’ce karara bağlanır. Alınan kararlar, şubelere bildirilir. TÖB-DER Malatya Şubesi, bu karar doğrultusunda valiliğe başvurarak gerekli izni alır. Hazırlıklara başlanır.

Devletin siyasi güçleriyle iyi ilişkiler içinde olan ve her yerde taşeron olarak kullanılan ırkçı-şeriatçı örgütler, TÖB-DER’in toplantılarını engellemek, olay çıkarmak, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrışımı yaratmak amacıyla planlar hazırlamaya koyulur. Faşistlerin saldırı hazırlıklarıyla ilgili bilgiler ve haberler yaygılaşınca; TÖB-DER Malatya Şubesi yöneticileri, Malatya Barosu Başkanı Turan Fırat, CHP İl Başkanı ve bazı duyarlı kişiler, Vali Sadullah Verel’i ziyaret ederek duyumlarını, kaygılarını iletirler. Vali, “Ben on ayrı kaynaktan bilgi topluyorum. Böyle bir saldırının olacağına dair en ufak bilgi edinmedim. Böyle bir saldırının olması düşünülemez. Devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir” yanıtını vermiştir.Malatya Valisine ne gibi bilgilerin verildiği bilinmiyordu; ama TÖB-DER toplantısının yapılacağı 15 Şubatgünü, faşistlerin kentin belirli semtlerinde toplanmaya başladığı görüldü. Toplananlar bir süre sonra saldırıya geçtiler. Saldırganların bir kolu, Elazığ Caddesi üzerinde bulunan vali konağını sarar. Taşlarla konağın camlarını yerle bir ederler. Valiye ve eşine yakışıksız sözler edilir. Vali Sadullah Verel ve eşi, konağın balkonuna çıkarak ellerinin başparmağını havaya kaldırır ve “Biz de Müslümanız!” diye bağırırlar. Saldırganlar bu “itiraf”la yetinmez ve Vali ile eşinin kelime-i şahadet getirmesini isterler. Bunun üzerineVali ve eşikelime-i şahadet” getirirler, hem de birkaç kez tekrarlayarak…

Saldırganların eylemlerinde kararlı olduğu görülür. Oradan şehir merkezine doğru yürüyüşe geçerler. Karşılarına çıkan ve solcu bildiklerine ait olan işyerlerini yağmalarlar ve yakıp yıkarlar. Saldırganların bir kolu, Belediye binasının önüne toplanmıştır. Bu grup, yürüyüşe geçtikleri Fuzuli Caddesi üzerinde bulunanCHP İl binasına, bazı basın organlarının bürolarına ve TÖB-DER binasına saldırırlar. Aynı cadde üstünde karakolu bulunan Toplum Polisi, barikat kurarak saldırının yaygınlaşmasını engellemeye çalışıyordu. Saldırganların başka bir kolu da,

Samanpazarı denilen meydanda toplanarak Cezmi Kartay Caddesi üzerinde bulunan Alevilere ait işyerlerini yağmalamaya, yakmaya yöneldi. Başka bir kol da PTT binasının bulunduğu yöne doğru yürüyüşe geçti. Saldırı ancak akşama doğru askerlerin müdahalesiyle denetim altına alınabildi. Saldırının birinci günü böyle noktalandı. Saldırı, ikinci gün olan 16 Şubat’ta, daha acımasız ve daha yıkıcıydı. Birinci gün yağmalanan ve yakılan işyerlerinin sahipleri, zararlarını tespit etmeye, kırılan ve yıkılan yerlerini onarmaya çalışıyorlardı. Saldırganlar da yeni bir saldırının hazırlığı için Belediye ve Samanpazarı Meydanında toplanmaya başladılar. Ortalıkta polis görünmüyordu. Toplanan saldırganlar, yine kollara ayrılarak yürüyüşe geçtiler. Önceden belirlenen solcu ve Alevilere ait işyerlerini yakmaya giriştiler.

Bir gün önce saldırma imkanı bulamadıkları CHP ve TÖB-DER binasının kapılarını, camlarını ve tüm eşyalarını yerle bir ettiler. Saldırı giderek mala zarar vermekten cana zarar vermeye dönüşüyor, çatışmalar ve yaralamalar görülmeye başlıyordu. İşte ancak o zaman askeri birliklerden yardım istendi. Akşama doğru saldırı güçlükle denetim altına alınabildi. İki günün bilançosu, bir ölü ve 29 ağır olmak üzere 220 yaralıydı. Yaralananların çoğunluğu Alevi ve sol görüşlü işyeri sahipleriydi.

Tanıklar anlatıyor:

Hasan Bozkurt (işçi): “Saat 16 sıralarıydı, evime gidiyordum. Cezmi Kartay Caddesinde, karşıdan gelen büyük bir kalabalıkla karşılaştım. ‘Kahrolsun Ecevit, komünist Ecevit, başbuğ Türkeş’ diye bağırıyorlardı. Hızla geldiler, ben de bunların arasında kaldım. Bu sırada karşı bir grup belirdi ve Cezmi Kartay Caddesi, birden bire cehenneme döndü…Kalabalığın arasında, şimdi burada çiftçilik yapan eski AP Milletvekili Hamit Fendoğlu’nu gördüm. MHP İl Başkanı Şerif Dursun’la birlikteydiler. Kavgalara bunlar da katıldılar. Kalabalıktan bazı kişilerin elinde kurt resmi vardı.

Ortalık makineli tabancaların sesiyle yankılanıyordu. Çatışmaya başladılar. Caddede korkunç bir kavga başlamıştı. Tabanca mermileri ve taşlar yağıyordu. Sopalar inip kalkıyordu. Bu sırada bir grup, Doğan Palas ve Tüccarlar Klubü Oteli’ne yöneldi. Sahipleri CHP’li olan bu oteller kısa zamanda tamamen tahrip edildi. Bir başka grup da TÖB-DER merkezi ile altında bulunan beş dükkanı aynı şekilde tahrip edip, içeride taş üstünde taş bırakmamışlardı. Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin idarehaneleri de aynı akıbete uğradı. Çoğunu tanımıyordum. Ben Malatyalıyım, hemşehrilerimin çoğunu tanırım. En azından aşinalığım vardır. Bu memlekette herkesin birbirine göz aşinalığı vardır. Fakat, hadiseyi çıkaranların çoğunu tanımadım. Bunlar, herhalde Malatyalı değillerdi. Başka yerlerden gelmişlerdi…” (4)

Cafer Erkul (35 yaşlarında gazete satıcısı): “Bildiğiniz gibi benim kulübem İş Bankasının tam önünde, karşımda Ziraat Bankası var; şu kenardaki de Garanti Bankası, PTT binası da karşımda. Emniyetin en çok güvence altında bulundurması gereken bir alan. İşte burada saldırıya uğradım. Ben Malatyasporluyum ve aynı zamanda CHP’liyim. Kulübemde Ecevit’in resimleri ve kitapları vardı ve satıyordum. Saldırıdan önce bana geldiler ve ‘Sen şu kitap ve resimleri satma. Sana istediğin kadar para veririz’ dediler. ‘Ben inancımı parayla satacak adam değilim‘ dedim.

Nihayet 15. 02. 1975 günü saat 13-14 sıralarında 06 plakalı beyaz bir arabayla Dr. Muhittin Turgut, yanında bulunan birkaç kişiyle geldi. Şu kenarda durdular. Ben de yeni yemek getirtmiştim, daha bir lokmasını ağzıma almadan kulübe taş ve sopalarla sallanmaya başladı. Kafama, sırtıma bıçaklar inip kalkıyordu. Kulübe dar olduğu için çıkamıyordum. Tahrayla kapıları kırarak beni dışarı çıkardılar. Elden ele verdiler. Tam 17 bıçak yemişim. Nasıl kurtulduğumu bilmiyorum. Bir uyandım ki Sigorta Hastanesinde serum veriliyor. Yanımdaki karyolada da anam yatıyordu. Anam benim öldüğümü duyunca kriz geçirmiş ve komaya girmiş

—Emniyet’te kimse yok muydu?

—Tek kişi olsaydı onların hepsini yakalardı. Kimse ortalıkta yoktu.

—Zararın ne kadar?

—Biz 4–5 kardeşiz. Çok fakiriz. 28 yıllık emeğimizi bu kulübeye yatırmıştık. Daha o gün 3500 TL borç ederek Tekel’den sigara almıştım ve satıyordum. Şöyle böyle 28-30 bin lira kadar zararım oldu. Oldu değil yok oldum. İnan ki tek çivi dahi bırakmamışlar. Sigara, para, kitap, dergi ne varsa hepsini alıp götürmüşler, yırtmışlar.

Anlamadığım nokta, bunu Müslümanlık adına yapıyorlarmış. Müslümanlıkta böyle talan, hırsızlık var mı ki? Kıbrıs’taki EOKA’cılar dahi bunlardan merhametliydiler. Bunların gözleri dönmüştü, talancıydılar. Bir yanda Müslüman Türkiye diye bağırırlarken, diğer yanda hırsızlık, talan, adam öldürmeye girişiyorlardı.

Ata Yıldırım (50 yaşlarında berber): “Benim dükkânım Fuzuli Caddesinin üzerinde ve Hükümet Binasının arkasındadır. Karşımda ve caddenin öbür kenarında da Toplum Polisinin binası var. Ayrıca dükkânımın önünden bir yol da CHP binasına doğru gider. Yani dört yol ağzındayım.

“Babam imamdı. Ben de uzun süre imamlık yaptım, sonra berber oldum. O saldırıyı görünce her şeyimden utandım. Hiçbir din bu çapulculuğa, tahribe ve ayrıcalıklara müsaade etmez. Bunların yaptıklarının din ve insanlıkla ilgisi yoktu. Gözleri dönmüştü, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.

“Dükkanımda oturuyordum. 16. 02. 1975 günü saat 13 sıralarında Belediyenin önünde bir grup saldırgan bağırarak Fuzuli Caddesinden yukarıya doğru (TÖB-DER Lokaline) yürümeye başladılar. Tam Toplum Polisinin binası önüne gelince içlerinde birisi bağırarak ‘Önce şu solcu CHP binasını tahrip edelim, sonra TÖB-DER’e gidelim’ dedi. Ve kalabalık, CHP binasının, Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin camlarını kırdıktan sonra geri döndü. Aynı polislerin yanından geçerek TÖB-DER Lokaline doğru gittiler. Bu kalabalık içinde Paşa Camii’nin imamı da vardı. Ve bağırıyordu. Hatta bir jandarma astsubayının, durumu görünce polislere dönerek ‘Utanmıyor musunuz, bu nedir?’ diye bağırdığını duyduk, tabii polisler de duydu. CHP binasıyla Hükümetin arası 29-30 metre bile yok.

“Gördüklerimi Malatya Milletvekillerine anlattım. Halkı tahrik edenlerin başında bazı imamlar geliyordu.Emniyet ve Vali tamamen göz yumuyordu. Yoksa 10-15 polis hepsini dağıtabilirdi.“

Haydar Karagöz (20-25 yaşlarında, gazete satıcısı): “Benim kulübem belediyenin bitişiğindedir. 15 metre yukarımda Toplum Polisinin binası ile 20 metre karşımda Hükümet binası var. Saldırganlar, Belediyenin önünde toplandılar. Yani benim kulübemin bulunduğu yerde toplandılar. Resmi ve sivil polisler buralarda geziniyorlardı. Saldırganlar, ‘Allahuekber, Müslüman Türkiye’ gibi sözler söylüyorlardı. Sanki sinema dağılmıştı. Her biri bir tarafa doğru gitmeyi söylüyorlardı.

“Halbuki 20-30 polis bunları rahatlıkla dağıtabilir ve hatta hepsini Emniyete götürebilirdi. Çünkü çoğunluğu çocuktu.

“Ben fakirim, bu kulübedeki gelirle geçiniyorum. Böyle insanlık olur mu? Onlar kim, ben kim? HepimizTürk’üz, Müslüman’ız ve insanız. Ama bunlar, bunlardan uzaktır. Polis hiç engel olmuyordu. Ne yapayım, zararım 7-8 bin liradır. Borç ederek yeniden kulübeyi yaptım…”

Adını söylemek istemeyen bir cami imamı: “Kardeşim, siz bir defa görüyorsunuz. Bunlar her gün camilerde bölücü konuşmalar yapıyorlar. Sanki cami değil, bir parti binası. Bunları, Emniyet de, Vali de, öğretmen de ve halk da iyi biliyor, dinliyor. Müslümanlıkta bölücülük yoktur. Talan yoktur. Dükkanın sahibi olmadığı halde tahrip ediyorlar ve mallarını götürüyorlar. Bu hırsızlıktır, zorbalıktır. Elhamdülillah Müslümanlıkta bunlar yasaktır. Affedilmeyen günahlardandır. Sonra Alevi kim, Sünni kim? Hepsi kardeştirler. Cephede birlikte savaşıyorlar, fabrikada birlikte çalışıyorlar, bu ayrım nedir? Çok ayıptır. Dine yakışmaz. Ne bileyim, bu dünyadaki suçu hemen kanun vermelidir. Yoksa memlekete yazıktır. Camilere saldıracaklar demişler. Müslüman yalan söylemez. Düpedüz yalandır. Şimdiye kadar camiye saldırma görmedim. Velev ki saldıracaklarını biliyorlardı, niye Emniyet’e haber vermeden halkı toplayarak saldırganlığa geçmişlerdir. Yalandır kardeşim yalandır…

Süleyman Efe (Avukat): “Olayı açıklamadan önce derinlemesine incelemek ve değerlendirmek gerekiyor.

“Tarihimizi incelediğimizde görüyoruz ki, ileriye ve halka yönelik her girişim karşısında mutlaka irtica olayının varlığına tanık olmaktayız. Bilindiği gibi, ekonomik, politik, siyasal ve kültürel yönden geri kalmış toplumlarda halkın tüm emeği sömürücülerin ipoteğine girmiştir. Ellerinde yalnız inançları kalmıştır. Bunu da vermemek için canlarını vermektedirler. İşte halkın bu can alıcı noktasını iyi bilen ve değerlendiren sömürücü güçler; halkı bu yönüyle tahrik ediyorlar.

“İlericilere düşen en büyük sorumluluk; halkı, bu etki alanından çıkarmaktır. Bu sorumluluk ödünsüz olarak demokratik yollarla yapılmalıdır.

“Bu açıdan olaya bakıldığında, dinin ne kadar sömürüldüğü, sorumluların kimlerden yana olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. “

15. 02. 1975 günü evde oturuyordum. Evim Turan Emeksiz Caddesi üzerindedir. Dışarıdan gelen bağırtı ve gürültüler duyduk. Çocuklarım pencereye koştular. ‘Baba, baba gel…’ diye heyecanla seslendiler. Pencereye gittim. Çok kalabalık bir grup, önlerinde öğrenci oldukları belli olan çocuklar vardı.

Ellerinde değnekler vardı. ‘Müslüman Türkiye, Allahuekber, ölüm…’ gibi sesler çıkarıyorlardı. Bir şeylerin olduğunu anladım. Yanımda yeğenim İbrahim vardı. Durumu öğrenmek için çarşıya gönderdim. Gitti geldi. Birçok işyerinin tahrip ve talan edildiğini, bir kişinin yaralandığını söyledi. “O gün TÖB-DER’in kapalı salon toplantısı vardı. ‘Acaba öğretmenlere bir şeyler oldu mu?’ diye ben de çıktım. Hükümetin arkasından geçerek gitmek istedim. Hükümetin ve belediyenin arası çok kalabalıktı. Bağırıyorlardı. Polis azınlıktaydı. Ses çıkarmıyorlardı. TÖB-DER’e giden yolda polis barikat kurmuştu ve kimseyi bırakmıyordu.

Oradan yazıhaneye gittim. Yazıhanem Mecidiye İş Hanının 4. katındaydı. Bitişiğinde Samanpazarı Alanı vardır. Bu alan da hiç tanımadığım insanlarla doluydu. Tekbir getiriyorlardı. Oradan Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine saldırdılar. Camlarını kırdılar, biraz sonra askeri birlik geldi. Birkaç saldırgan, yanına gittikleri bir üsteğmenin ellerini öptüler. Sonra dağıldılar…

“Daha sonra Tüccarlar Kulübüne gittim. Orada; Malatya Beden Eğitim Bölge Müdürü Osman Çağlar olduğunu öğrendiğim bir kişi, konuşuyor ve olayı anlatıyordu. ‘Bir grup kalabalık geldi, burada toplantı varmış dediler. Yok dedim. İçlerinde tanıdığım sakallı ve hacca gitmiş bir şeyh vardı. Kendisine, bu iyi bir şey değildir dedim. O da, hayır, din için her şey yapılır dedi ve geri döndüler. Şehre doğru gittiler. İçlerinde Şerif Dursun da vardı. Biraz ötede topluluğu durdurdu ve ‘Ölüme hazır mısınız?’ dedi. Onlar da ‘evet’ diyorlardı. ‘Böylece gittiler…’ diyorek anlatıyordu…

“Ertesi gün (16.02.1975) TÖB-DER’e gittim. Herkes üzücü olayı anlatıyordu. Bir aralık iki polisin geldiği veTÖB-DER başkanını emniyete götürdüğünü ve dönüşünde ‘Emniyet Müdürünün emniyetini sağlamayacağız, lokalinizi boşaltınız’ dediğini anlattı. Öğretmenler dağılarak lokali boşalttılar.

“Ben de Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine gittim. Biraz oturdum. Sonra kıraathanenin alt katındaki Kent Lokantasına inerek yemek yemeye gittim. Dışarıda oldukça kalabalık vardı ve bağırıyorlardı. Lokantada, Turan Emeksiz Lisesi Müdürü de vardı. Kalem şefi Hüseyin Özcan ile Mehmet Guguk ve Ali Zeynel adlarındaki öğretmenler de oradaydılar. Onlar da kalabalığı görünce şaşırdılar. Ali telefonla valiliği aradı ve Valiyi evinde buldu. Durumu anlattı. Vali de ‘Bir şey olmaz. Yürüyüş varmış, seyire gelmişler. Tedbir alınmıştır’ dedi. Daha sonra saldırı başladı. Camlar, kapılar kırılmaya başlandı. Korkuyla dışarı çıkan işyeri sahiplerinin üstü polisçe aranıyordu. Ben de, ‘Ne oluyor, önce olayı yaratanları önleyin’ dedim. Bunun üzerine polisler üzerime atılarak coplarla vurmaya başladılar. Bir arabaya koydular. Her tarafım kan ve yara içindeydi. Hastaneye götürdüler. Doktorun yanında da vurmaya başlayınca doktor ve bazı hemşireler engel oldular. Yaralarım sarıldı. Eve döndüm. Kısacası olay,önceden hazırlanmış ve bilinen bir şeydi. Çünkü polis taraf tutuyordu. Ancak askeri birlikler gelince önlenebildi. Olay bir irtica hareketiydi.”

Mehmet Ali Yılmaz (65 yaşlarında, seyyar yumurta satıcısı): “Ben seyyar yumurta satıcısıyım.Geçimimi bununla sağlıyorum. Cezmi Kartay Caddesindeyim. Saldırı başladı. Polis yoktu, olanlar da seyirciydi. Tekbir getiriyorlar, ilahiler okuyorlardı. Saçlı, bıyıklı kimi görseler dövüyorlardı. Bu sırada dükkanların camları kırıldı. Ateş açıldı. Ortalık toz dumana döndü.

Saldırganlardan biri bana ateş etti. Sağ kulağımın altından bir kurşun girdi ve dilimin bir kısmını ve takma üst dişlerimi parçalamak suretiyle dışarı çıktı. Ağzım kan içerisindeydi. Bu sırada bir grup beni yakalayarak ‘kelime-i şahadet’ getirmemi istedi. Ben de getirdim. Bıraktılar. Ötede başka bir grup tuttu, yine ‘kelime-i şahadet’ getirmemi istediler. Sonra ‘yanlış okudu’ diyerek dövdüler.

********************************
DİĞER YAZILAR :
MALATYA KATLİAMI -2-
MALATYA KATLİAMI -3-

Terolar direnişine destek büyüyor

Maraş Dulkadiroglu ilçesine bağlı Aşağı Terolar bölgesine yapılması planlanan AFAD Kampı’na karşı direniş 23’üncü gününde devam ediyor. Dîlok (Antep), İzmir, Adana ve Hatay gibi illerden Alevi Kültür Dernekleri ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği temsilcileri Terolar direnişi için bölgeye geldi.

Alevi örgütleri adına açıklama yapan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile yaptıkları görüşmelerden herhangi bir sonuç alamadıklarını söyledi. Demir, “Neden Maraş ve Sivas seçiliyor? 38 yıl önce nasıl ki katliamları yaşadıysak bunlar yine birilerinin eliyle yapılmak isteniliyor. Hükümet bir an önce bu yanlıştan dönmeli” diye konuştu.

Ellleri öpülesi Emine Ana!

Ali ERDOĞAN

Aleviler, günlerdir Maraş-Pazarcı’ğın Terolar köyünde devletin Suriye’li IŞİD sempatizanlar için kurmak istediği Konteyner kenti için direnişteler. Aleviler diyorlar ki: biz burada Sunni komşularımızla huzur içinde yaşıyoruz yıllardır. Sizler çıkarlarınız için huzurumuzu bozamazsınız.

Aleviler, bu direnişe, yurt içinde ve yurt dışında destek eylemlerine devam ediyorlar. Her demokratik tepkide olduğu gibi, polisin gaz bombalarında ve cop darbelerinde bolca nasipleniyorlar. Birçok da göz altına alınanlar var. Aleviler ilk şehidini verdi. Basından öğrendiğimize göre: Terolar köyünde 82 yaşındaki Mor Ali Kabayel, atılan gaz bombasıyla fenalaşmış, hastahaneye götürülmüş ama kurtarılamamış.

Bir hafta önceydi, halkın verdiği direniş mücadelesinde Emine Teyze, isminde ki Alevi anamız damgasını vuruyor. Olay şöyle gelişiyor: Direniş alanına gelen Emine teyze, doğruca temel eşen dojerin önüne oturuyor. Görevlı subay, Emine teyzenin yanına gidiyor: “Teyze savaşa mı gidiyorsun?” diye soruyor. Emine teyze sakin bir edayla: “Yok oğlum barışa gidiyorum. İstersen çantama bak içi boş. Silah yok.” diyor ve ekliyor: “Benim oğlumda sizin gibi askerlik yaptı evladım. Biz barış istiyoruz. Bunca zülüm niye?” deyince, Görevlı subay yanındakilere emir veriyor: “Teyzeye dokunmayın” diyor. Daha sonra, direnişteki halk Teyzeyi yanlarına çağırıyor. Emine Teyze, tüm direnişçilerin arzu ve isteklerine tercüman oluyor sade, sakin bir dille. Böyle ananın eli öpülmez mi? Ne yazık ki çok uzaktayım.

Devletin ne maksatla bu yerleşim alanını açmak istediğini bir kez daha vurguluyalım: Buradaki yapıyı sunni lehine değiştirmek. Yörede yaşayan Alevileri göçe mecbur ettirmek. Senede 3-4 mahsül veren araziyi oldu bittilerle Suriyelilere vermek. Karşılığında 2023’te yapılacak seçimde

oylarını alarak başkanlık seçimini garantilemek. Ülke Statüsünü Türk İslam Cumhuriyeti haline getirmek.

Kürdistan bölgesinde, İsrail’lerin Filistin halkına uyguladıkları vahşetin ondan beterini uyguluyorlar. “Omuz üstünde baş” ve içinde barınacak bina bırakmıyorlar. İstedikleri binaları içindekilerle, uzakta bombalayarak imha ediyorlar. O bölgede hareket eden her canlıyı yok ediyorlar / yok etmek istiyorlar. “Ya baş eğeceksiniz, ya da başınızdan olacaksınız” diyorlar.

Pazarcık ovasının işini bitirdikten sonra sıra, Elbistan’a, Kırıkhan, Sivas,…. ve Dersim’e gelecek. Hedefleri: tüm ülkedeki Kürtleri ve Alevileri dize getirmektir. Deniliyor ki: Yaşamak istiyorsan, Aleviliğini ve Kürtlüğünü inkar edeceksin. Türk ve Sünni olacaksın.

Türkiye’de yaşayan Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Çerkez, Laz ve tüm halkların anaları babaları birer Emine teyze gibi davranmalı. Demokratik davranışlar içerisinde tepkisini göstererek ölümlerin, yıkımların ve göçlerin son bulmasına mani olunmalı. Bu ülke hiç kimsenin değil hepimizin.

Soma Yırca, Artvin Cerattepe, Pazarcık Terolar

Halkın düşüncesi ve öncelikleri hiçe sayılmış, iradesi çiğnenmiştir. Bu yörenin halkı etnik köken ve inanç farklılığı nedeniyle hor görülmüş, dışlanmış, hayal ürünü iftiralara uğramış ve hatta katledilmiştir. Dolayısıyla bu insanların duyarlılıklarının/ kaygılarının iktidar olanlar tarafından dikkate alınması elzemdir

Mustafa Kalay

Doğada kalıcı değişiklikler yapanların, çevreyi deforme ederek kirletenlerin muhatabı orada yaşayan tüm canlı türleridir. İnsanoğlu bu türlerden sadece birisidir. İnsan, kendisinin dışında kalan milyonlarca tür ile paylaştığı doğa ve yaşam ilişkisi sayesinde varlığını sürdürmektedir. Büyümeyi ve meta üretmeyi kutsayan kapitalist ekonomik model, insan ve diğer türlerin yaşam hakkı yerine, doğa tahribatı (sağlıklı canlılık ortamının/koşullarının yok edilmesi) ve emek sömürüsü özelliği gereği sermayeye hizmet etmektedir. Doğa tahribatı ve emek sömürüsü düzeyi ülke yönetiminin demokratikleşme derecesine bağlı olarak farklılıklar göstermektedir. Örneğin; hiyerarşik, merkeziyetçi, yerel demokrasisi zayıf ülkelerde doğaya karşı daha fazla suç işlenebilmektedir. Bu tip ülkelerde, diğer meselelerde olduğu gibi, doğanın kullanımı konusunda da halkın iradesi dikkate alınmamakta, birileri onlar adına en iyisini yaptıklarını düşünmektedirler. Kaldı ki, orada yaşayan insanlar doğalarına ve diğer türlere karşı daha duyarlı ve itinalı bir tutum sergileyeceklerdir. Kızılderililerin doğa ve diğer türlerle olan ilişkisi bu durumun tipik örneğidir. Onlar doğanın efendisi değil, bir parçasıdırlar. Dolayısıyla doğadan faydalanırlarken diğer türlerin yararlanma hakkını da gözetirler.

Ülkemizde neoliberal politikalara abanan AKP hükümetleri, insan emeğini ve doğayı sömürgeleştirme/talan etme konusunda yüksek performans sergilediler. Artı değeri yüksek, yandaş sermayedarlar yaratan projelere ağırlık verdiler. İnşaat ve enerji sektörleri en gözde kar alanları oldu. Mevcut sermayedarlar kârlarına kâr katarken, yeni yetme sermaye sahipleri de vitrindeki yerlerini aldılar. Evet, birileri büyüyüp palazlanırken, onların büyümesi bizim/hepimizin ortak büyümesi gibi gösterilerek bildik bir yanılsama yaratıldı. Gerçeklik oldukça farklı idi. Bir avuç sermayedarın, siyasetçinin ve bürokratın gayrimenkul sayıları artıp, banka hesapları kabarırken, sessiz çoğunluğun emeğinde ucuzlama, doğada ise talan yaşandı. Tüm canlı türlerinin ortak kullanım alanı olan dağlar, ormanlar, dereler, meralar sermayenin hizmetine sunuldu. Halklar örgütlülükleri oranında yaşananlara karşı dirense de, siyaset-sermaye cephesi direnenlere karşı şiddet kullanmaktan geri durmadı. Ülkemizde bunun yüzlerce örneği yaşanmıştır/yaşanmaktadır.

Soma’nın Yırca Köyü’nde termik santral kurmak için 6000 zeytin ağacı kesildi. Her zaman olduğu gibi halkın iradesi hiçe sayılmıştı. Yırca halkının konu ile ilgili değerlendirmesi/kararı önemli değildi, önemli olan siyasi iradenin ve sermayenin ne düşündüğü ve neyi uygun gördüğü idi. Üstelik, Yırca halkı zeytin ağacı katliamını engellemek için, önceden yargı yoluna gitmişti. Acelesi olan sermaye-siyaset koalisyonu yargı kararını beklemeden bu katliamı karanlık bir geceye sığdırdı. Yırcalılar katliama direnince de resmi ve/veya özel güvenlik güçlerinin hışmına uğradılar/uğratıldılar. Yargı Yırcalılardan ve doğadan yana karar verdiğinde, geçmişi ve geleceği bir arada barındıran/temsil eden zeytin ağaçları çoktan yok edilmişti. Karşımızda yargı kararını beklemeden zeytinleri kesen bir şirket, şirketin bu kadar keyfi davranmasına göz yuman bir iktidar, şirketleri koruma adına halka saldıran güvenlik güçleri vardı. Bu ve benzeri durumlar göstermektedir ki, bu hali ile devlet toplumun kurucu teklerinden ziyade, sermayenin ve şirketlerin hizmetindedir.

Ülkemizde çok sayıda HES, RES, termik santral, otoyol ve maden çıkarma projesi Yırca’dakine benzer koşullarda yürütülmüştür/yürütülmektedir. Artvin Cerattepe’de de benzer bir durum yaşanmıştır. Artvinlilerin iradesi hiçe sayılarak, patronu milletin anasını bellemeye pek hevesli, bir şirketin Cerattepe’den altın madeni çıkarmasına izin verilmiştir. Artvin halkı yapılanı kabullenemeyip direnişe geçince, başta cumhurbaşkanı olmak üzere, hükümet mensupları ve havuz medyası tarafından komplo senaryoları devreye konmuştur. Tıpkı Gezi Sürecinde olduğu gibi (dış güçler, paralel, bölücüler, solcular, yerli ve milli olmayanlar, ülkemizin öncü güç olmasını hazmedemeyenler) genellikle suçlananlar, taraf olanın ezberini harekete geçirecek kesimlerdir. Halkın itirazını-direnişini muhatap almak yerine, topu taca atma misali, muhalif kesimler hedef gösterilerek özne durum (yaşananın kendisi) gözden kaçırılmaktadır.

Suriye planları önemli oranda suya düşen AKP hükümeti, dezavantajlı durumunu avantaja çevirmeye çalışmaktadır. Normal koşullarda 2,5 milyon Suriyeli göçmeni barındırmanın, ekonomik yükünden ziyade, siyasal ve sosyal dezavantajları bulunmaktadır. Hükümet, uluslararası ve bölgesel kimi aktörlerle birlikte önemli oranda sorumlusu olduğu göçmen trajedisini, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde muhataplık pozisyonunu korumaya yönelik bir kaldıraç olarak kullanmaya çalışmaktadır. Hükümet açısından izlenen politikanın en önemli kazanımı mali destek değildir. Daha önemlisi, Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalara ve Kürt illerindeki trajediye sessiz kalınmasıdır. 2,5 milyon Suriyeli göçmen Avrupa ile ilişkilerin şekillenmesinde etkili oldu ise, içeride de çeşitli amaçlar doğrultusunda daha işlevsel hale getirilebilir. Örneğin; demografik yapıyı değiştirmek, tampon alanlar oluşturmak üzere belli bölgelere yerleştirilebilirler. Devletin geçmiş uygulamalarına dayalı deneyimler, belli bölgelerin ağırlıklı olarak etnik ve inançsal azınlıkların yaşam alanları olacağını göstermektedir.

Cerattepe’de yaşananlardan hemen sonra, Suriyeli mülteci kamplarının kurulacağı alanlara ilişkin tartışmalar gündemleşti. Bu kapsamda, Dikili (İzmir) ve Pazarcık (Maraş) tartışmaların odağındadır. Dikili ile ilgili somut bir durum yaşanmazken, Pazarcık’ta konteyner kent kurma çalışmaları devam etmektedir. Bu durum karşısında Pazarcık halkı oldukça endişeli ve tepkilidir. Mülteci kampı, Kürt-Alevilerin yaşam merkezine kurulmaktadır. Bu yörenin Kürt-Alevileri göçmenliğin, bir ülkede yabancı olmanın ne olduğunu iyi bilen bir kesimdir. Zira Maraş Katliamı’ndan sonra, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyanın birçok yerinde göçmen/sığınmacı olarak yaşadılar. Yaşamaya da devam etmektedirler. Savaş mağduru göçmenlerden ziyade, tepkileri Suriye savaşını körükleyenleredir, Avrupa ile para karşılığı göçmen pazarlığı yapanlaradır, defalarca katliama uğramış bir halk olarak duyarlılıklarını/endişelerini/korkularını dikkate almayanlaradır, karar-yetki bir yana kendilerine söz hakkı dahi vermeyenleredir. Evet, Pazarcıklıların özel bir durumu bulunmaktadır. Onlar, tüm Alevilere reva görülen Sünni-İslamcı baskıların yanı sıra, devletin gözetiminde uygulamaya konan 1978 Maraş jenositini yaşamışlardır. Yaralıdırlar ve yaraları kanamaya devam etmektedir. Kanamanın devam etmesinde, devletin katliam sonrası tutumu da etkili olmuştur. Devlet, katliama ilişkin ketum ve yanlı tutumunu sürdürmektedir. Katledilenlerin nereye gömüldüğü, bir mezarlarının olup olmadığı dahi bilinmemektedir. Yine, bu insanlara uğradıkları katliamı Maraş kent merkezinde protesto etme hakkı dahi verilmemektedir. Bu insanların acılarını yaşamaları, acıları ile yüzleşmeleri engellenirken, diğer taraftan katliama iştirak etmiş “Karanlık”-Maraşlıların da utançları ile yüzleşmeleri, olayın pişmanlığını yaşamaları engellenmiş olmaktadır.

Suriyeli mültecileri barındıran kamplara ilişkin şaibeler bilinmektedir. Hatırlanacağı gibi kimi mülteci kamplarına ana muhalefet partisi milletvekilleri dahi girememiş, bu durum günlerce tartışma konusu olmuştu. Göçmenleri zan altında bırakmak istemem ama kamplarda barınanların yüzde kaçı selefi anlayıştadır veya bu anlayışa sempati ile bakmaktadır? Selefi cihatçıların kamplara sızmalarını önlemek için gerekli önlemler etkili şekilde alınmakta mıdır? Bir süre öncesine kadar, güvenlik güçleri ile IŞİD mensuplarının sıcak diyalog ve pozlarına bakılırsa, bu sorulara olumlu yanıtlar vermek oldukça zordur. Bu durumda Pazarcık halkı kaygılanmakta haklı değil midir? Suriyeli göçmenlerin kampları bir yana, Türkiye toplumunda IŞİD’e sempati duyanların oranı yüzde 8 düzeyindedir. Ne dersiniz, sizce Suriyeli mülteciler arasında bu oran nedir? 27.400 kişilik göçmen kampında en iyi ihtimalle birkaç bin IŞİD sempatizanı bulunma olasılığı oldukça yüksektir. Kısacası Pazarcık halkı hangi saiklerle karşı çıkmaktadır?

Yöre halkının diline tercüman olmak ve yanlış anlamaların önüne geçmek adına bir kez daha tekrarlamak gerekirse; mera olan bir alanın/arazinin yöre halkının iradesi hiçe sayılarak önce Hazine’ye, Hazine’den TOKİ’ye, TOKİ’den de özel şirkete devredilmesi. Bu mera orada yaşayan insanlara aittir, onlar bundan faydalanmaktadırlar. Böyle olması işin tabiatı gereğidir. Demokratik yönetimler bu alana ilişkin kararları halkla birlikte alırlar. Merkezi otorite kendi başına belirleyici olamaz. Olur ise bunun ismi demokratik yönetim yerine başka bir şey olur. Burada halkın düşüncesi ve öncelikleri hiçe sayılmış, iradesi çiğnenmiştir. Bu yörenin halkı etnik köken ve inanç farklılığı nedeniyle hor görülmüş, dışlanmış, hayal ürünü iftiralara uğramış ve hatta katledilmiştir. Dolayısıyla bu insanların duyarlılıklarının/ kaygılarının iktidar olanlar tarafından dikkate alınması elzemdir.

Burada tam tersi bir durum yaşanmaktadır. Demokratik tepkisini gösteren halk, güvenlik güçlerinin kuşatması ve gazı ile karşılaşmaktadır. Bu kampa yerleştirilecek olan Suriyeli göçmenler arasında IŞİD, El-Nusra gibi selefi gruplara mensup militanların bulunma olasılığı yüksektir. Bu gruplar Alevilerin katlini vacip görmektedirler. Irak ve Suriye’de vahşet niteliğindeki pratiklerini defalarca sergilemişlerdir. Bu durumda yöre Alevileri endişelenmekte haklı değiller mi? Hükümet yetkilileri istedikleri kadar “Biz vatandaşımızı ayrım yapmadan koruruz” söylemini tekrarlayıp dursunlar. 10 Ekim Barış Mitingi’ne katılanları IŞİD saldırısına karşı nasıl koruduklarını hep beraber gördük! Kimse kusura bakmasın, tarihsel ve güncel olarak yaşananlar devlete olan güveni sıfırlamıştır. Pazarcık-Terolar tartışması devam ederken, Sivas’ta Kürt-Alevi köyleri arasına benzer kampların kurulabileceği bilgisinin sızması demografik yapı ile oynama ve asimilasyonu çağrıştırmaktadır. Böyle bir uygulamayı kabul etmek mümkün değildir. Bu, Alevilere karşı suç işlemektir. Pazarcık halkı, bu uygulamaları demografik yapıyı değiştirmeye yönelik hamleler olarak değerlendirmektedir. “Zorunlu İskan” yasaları ile yapılanlar bu halkın hafızasına kazınmıştır ve nesilden nesle taşınmaktadır.

Yırca’nın zeytinleri, Artvin’in Cerattepe’si, Pazarcık’ın merası… Doğanın üç farklı noktasında, farklı kaygılarla halk hükümetle-devletle karşı karşıya gelmiştir. Her üç alanda yaşananların en belirgin ortak noktası, devleti yönetenlerin halkın iradesini hiçe sayan, dikkate almayan bir tutum sergilemeleridir. Sizin dışınızda birileri (siyasiler, bürokratlar ve sermaye sahipleri), şaibeli ilişkileri çerçevesinde, yaşam alanınızdan (dereniz, dağınız, tepeniz, ormanınız…) kimin, nasıl, ne kadar rant sağlayacağına karar vermektedirler. Bu durum, izniniz olmadan hanenize girilerek talan edilmesine benzemektedir. Zira, o yaşam alanı, insan dahil, orada yaşayan tüm türlerin habitatı/adresi/evidir. Yaşam alanının kararı, orada yaşayanlara ait olmalıdır. Bu, bir yönüyle kendi geleceğinizi kendinizin planlamasıdır. Örgütlü olmayan toplumlar bunu başarabilirler mi? En demokratik çözüm yolu halkın/orada yaşayanların kendi öz örgütlülükleri kanalıyla karar vermesidir.

Köln’de Maraşlılar AFAD kampına karşı yürüdü

Köln’de bir araya gelen yüzlerce Maraşlı ‘ikinci bir Maraş katliamına izin vermeyeceğiz’ mesajını verdi.

NRW Avrupa Maraş girişimi, NAV-DEM, ABDEM, Güç Birliği, Feda ve Koçgirililer İnisiyatifi’nın yaptığı çağrının ardından bugüm saat 16:00’da Ebertplatz Meydanı’nda toplanmaya başlayan yüzlerce Maraşlı, AFAD’ın Aşağı Terolar köyüne yapmak istediği kampa sert tepki göstererek, ‘Maraş’ta çeteleri istemiyoruz’ dedi. Yürüyüşte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterleri, TJK-E, FEDA ve YPJ flamaları yanısıra ‘Maraş’ta DAİŞ kampı istemiyoruz’ pankartı da açan kitle, sık sık Erdoğan ve Türkiye aleyhine sloganlar attı.

Maraş Girişimi Türkiye Temsilcisi Şükrü Yıldız, Maraş Girişimi Eşsözcüsü Elif Son zamancı ile Dortmund Alevi derneği Eşbaşkanı Tahir Gürkan’da yürüyüşte yerini alarak, AKP’yi Alevi halkı üzerinde oynanan oyunlara son vermeye çağırdı.

Maraş’ta AFAD’ın bilinçli bir şekilde Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapmak istediğine dikkat çeken Gürkan, bunun karşısında sonuna kadar direneceklerini söyledi. Gürkan, “çocuklarımıza bırakacağımız bir toprağımız vardı, onu da bize çok görüyorlar” diyerek bu kampın yapılmaması için herkes elinden geleni yapmaya çağırdı.

Yıldız ise Maraş’ta halka yaşatılanlar bir siyasi soykırım, bir etnik arındırma operasyonu olduğunu belirterek şunları söyledi: “bu kamp ve benzeri kamplar üzerinde Kürt Alevi nüfusunu dağıtarak, Şark Islahat Planını hayata geçirmektir. Bu bir Cumhuriyet projesi. Bu Cumhuriyet projesi bugün AKP tarafından daha açık ve görünür bir şekilde yapılıyor. O anlamda şu anda Türkiye’deki siyasal yapının, iktidarın yaklaşımını ve savaş politikasının dışlanılmaması ve buna karşı durulmadığı bir atmosfer içerisinde bu mücadeleden sonuç almak mümkün değildir. Kürtlere ve demokratik güçlere yönelik saldırılara karşı tüm kesimlerin yan yana gelerek bir direniş ortaya koyması gerekiyor. Kürt halkı nasıl Cizre ve Sur’da kendi mahallesi ve toprağına sahip çıkıyorsa, aynı şekilde Alevilerinde yaşadıkları yaşam alanlarını sahip çıkması ve iktidarın yapmak istediğine karşı bunu yapamayacaksınız diyebilme pozisyonunda olmalı” dedi.

Terolar’daki direnişe destek vermek için alanlara çıktıklarını söyleyen Sonzamancı, Avrupa’da yaşayan halkı Maraş’ta halkın ortaya koyduğu direnişe destek vermeye çağırarak, bu süreçte herkesi sorumluluk almaya davet etti. Kürdistan’da yürütülen savaştan ayrı görmemesi gerektiğini de aktaran Sonzamancı, ikinci bir Maraş katliamına izin vermeyeceklerini söyledi.

Maraşlılar yürüyüş boyunca ‘direne direne kazanacağız’, ‘terörist Erdoğan’ sloganı attı. Bir saatlik yürüyüşün ardından Dom Meydanı’na varan kitle, slogan, döviz ve pankartlarla Terolar direnişine destek verdi. Yürüyüşe Alman Sol Milletvekili Andrej Hunko da katıldı. Miting sloganlarla son buldu.

ANF

AKP’nin amacı Aleviliği bitirmek

AKP’nin başta Maraş’a bağlı Pazarcık ilçesinin Terolar, Sivas, Tokat ve Adıyaman’da Alevilerin yoğun yaşadığı yerlerde yapılmak istenen DAIŞ kamplarına yönelik ANF’ye konuşan Serhat Engizek; “Türk devleti, AKP eliyle oluşturulmak istenen politika Alevileri ya Sünni çizgisine çekmek ya da katletmektir” dedi.

Durumun Aleviler açısından çok ciddi olduğunu ve Alevilerin kendi kimliği ve inancıyla yaşamak istiyorsa ciddi bir örgütlenme ve direniş gerektiğini belirten Engizek konuşmasının devamında şunları belirtti; “Başta Maraş’taki Alevi halkına, yine tüm Kürt, Türk ve Arap Alevilerine seslenmek istiyorum. Durum Aleviler açısından çok ciddidir. Türk devleti, AKP eliyle oluşturulmak istenen politika, Alevileri ya asimile etmek ya Sünni çizgisine çekmek ya da katletmektir. Zaten Sünni çizgisine çekmek için büyük bir çaba veriliyor. Katletmek için de bu son süreçte özellikle DAIŞ eliyle baskı uygulayarak ve korkutarak bir kısmını katlederek diğer kısmını da teslim almak istiyorlar. Aslında Sünni İslam politikasını AKP eliyle çok etkin bir biçimde yürütülmek istendiğini görüyoruz. Alevi halkı, durumun çok ciddi olduğunu bilmeleri gerekir. Onun için de çok ciddi bir direniş örgütlenmeleri gerekiyor. Bu kutsal inanç topraklarımızda bir toplum olarak kendi kimliğimiz ve inancımızla yaşamak istiyorsak bunun karşısında ciddi bir direniş sergileyerek kazanabiliriz.”

ALEVİLER YA SİNDİRİLMEK YA DA GÖÇERTİLMEK İSTENİYOR

Bunun karşında ciddi bir direniş sergilenmezse hem inanç alanlarını hem de toplumsal varlığını kaybedebileceğini belirten Engizek konuşmasının devamında şunları belirtti; “Terolar’da ortaya çıkan durum ve yine Sivas, Adıyaman ve Tokat birçok Alevinin yaşadığı kentlerde DAIŞ kampları oluşturularak Alevileri ya sindirmek ya da göç ettirmek istiyorlar. Buna karşı sadece pasif eylemlerle sonuç almak mümkün değildir. Onun için daha ciddi örgütlenmek ve eylemler yapmak gerekir. Yoksa hem inanç alanlarımızı hem de toplumsal varlığımızı kaybedebiliriz. Böylesi ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.”

BU BİR GÖÇMEN OLAYI DEĞİLDİR

“Bu bir göçmen kampı olmadığını devletin uzun vadeli bir politikası olduğunu ve devletin niye başka şehirlere değil de Alevilerin yaşadığı yerlerde kamp yapıyor?” sorusunu soran Engizek konuşmasının devamında şöyle belirtti; “Türk devleti niye bu politikaları uyguluyor? Göçmen politikası göçmenler sıkışıp kaçtılar. Kaçarak gelip kendileri bir toprağa yerleşseler insan buna anlam verir. O zaman sahiplenirsin. Ama bu bir göçmen kampı değil. Çünkü devlet kendisi yapıyor. Niye devlet gidip Konya’ya yerleştirmiyor? Konya ovası çok geniştir. Götürsün oraya yerleştirsin. Ankara ve Kayseri’ye niye yerleştirilmiyor? Niye Alevilerin yaşadığı yerin tam ortasına yerleştiriliyor. Burada ciddi bir siyaset var. Alevilerin bunu anlaması gerekiyor.”

AİLELER SAVUNMA GÜÇLERİNİ OLUŞTURMALILAR

Orada iş makineleri harıl harıl çalışırken sadece protestonun yetersiz olduğunu ve Alevi gençleri ve kadınlarının daha aktif katılması gerektiğini ve Alevilerin savunma birliğinin oluşturmaları gerektiğini belirten Engizek konuşmasında şunları belirtti; “Sadece protesto ya da basın açıklamasıyla çağrılar yaparak bundan sonuç alınamaz. Çok ciddi bir direniş gerekiyor. Orada iş makineleri harıl harıl çalışıyor. Sadece oturup protesto ediliyor yani bu yetersizdir. Bu protestolu direniş tarzıyla sonuç alınamaz. Daha ciddi bir direniş örgütlenmesi gerekiyor. Özellikle Alevi kadınları ve gençleri, bu direnişe daha aktif katılmaları gerekir. Kendi topraklarının ve yaşadıkları yerlerin savunma güçlerini oluşturmaları gerekiyor. İlla ki eline silah alması gerekmiyor ama o iş makineleri durdurulması için bir savunma gücü oluşturulması gerekiyor. Kendi toprakları üzerindeki işgali durdurmaları gerekiyor. Şöyle bir yaklaşım içerisinde olmaması gerekiyor; işte bunlar göçmendir, zor durumda kalmışlar, bunlara karşı gelinmemeli diye bir yaklaşım içerisine girmek doğru değildir. Bir daha tekrarlıyorum. Bunda bir amaç var. Bu amaç da Alevileri bitirmektir.”

DİRENİŞE AKTİF KATILMALI VE DİRENİŞİ BÜYÜTMELİLER

Bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketinin her alanda güçlendiğini ve Alevilerin de bu saldırılar karşısında pasif kalmaması gerektiğini ve büyük bir direniş sergileyerek devlete geri adım attırmalarını gerektiğini belirten Engizek konuşmasının devamında şunları belirtti; “Özellikle özgürlük hareketinin Kürdistan ve her alanda daha da güçlendiği bir süreçte, Alevilerinde pasif kalmaması gerekir. Bu anlamda da tüm Alevilere çağrımdır; direnişe daha aktif katılmalı ve direnişi büyütmeliler. Öyle bir direniş olmalı ki devlet geri adım atmalıdır. Slogan atılarak ve çağrılar yaparak bunu durduramazlar. Tüm Alevilerin ciddi bir tehlike altında olduğunu ve bu tehlike karşısında ciddi bir örgütlenme ve direniş örgütlenmesi bilincine varılması gerektiğini anlamaları gerekir. Kürtlere yapılıyor ama Kürtler büyük bir direniş ile karşılık veriyorlar. O zaman Alevilerde bu durum karşısında büyük bir direniş ile karşılık vermelidirler.”

Suni mültecilikten Sünni-Türk kuşağa…

RIZA ALTUN

Suriye savaşı ile ortaya çıkan mülteci krizini, salt bir mülteci sorunu olarak ele almamak gerekiyor. Sadece rejime karşı ortaya çıkmış bir ayaklanma ve saldırılar sonucu mağdur olmuş bir mültecilik varmış algısı hakim. Bu algı, içinde belirli doğruları barındırsa da bir yanıyla eksiktir.

MÜLTECİLİĞİ OLUŞTURAN ESASLAR

Mültecilikte belirleyici rol oynayan iki temel faktör var:

* Daha çok dışarıdan beslenip Suriye’ye sokulan selefi hareketi dediğimiz DAİŞ, Nusra, Ehrar El Şam vb. hareketlerin geliştirmiş olduğu politikanın bir ürünü olarak görmek çok önemlidir. Rejime karşı mücadelesinde/savaşında mülteciliği ortaya çıkarmayı kendisine bir siyasal avantaj olarak görüyor. Yaratmış olduğu mülteci dalgası ile aslında rejime karşı savaşını meşrulaştırmak ve yine mülteciliğin ana kaynağı rejim olduğu görüntüsünü vererek, yani adeta uluslararası bağlantılarına belirli bir güç kazandırmak istiyor. Olayların gelişimi iyi takip edilirse mülteciliğin büyük bir bölümü bu politikalarla ilgilidir. Her ne kadar rejimin bunda payı olsa da esas olarak bunlarla ilgilidir. Dikkat edilirse DAİŞ, Nusra gibi örgütlerin ele geçirdiği yerlerde, daha çok bunların taktikleri ve yöntemleri bu sonuca yol açtı. Altını çizmek gerekiyor, bölgedeki etkinliği için bu tür yöntemleri uyguluyorlar.

* Türkiye, Suriye’de mülteciliğin oluşmasında temel rol oynayan; uluslararası cihadın buraya taşınmasında belirgin politikalar geliştiren bir devlettir. Daha çok selefi hareketlere dayanarak kendi Sünni mezhepçi politikalarını Ortadoğu’da etkin kılmak için bunu yaptı. Diğer taraftan Suriye rejimini yıkarak, kendisi ile stratejik işbirliği içerisinde olabilecek yeni bir rejim kurma politikasıyla hareket ett. Türkiye’nin bu politikası mülteciliğin Suriye’de ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadı.

TÜRKİYE’NİN ÖZEL AMACI

Fakat Türkiye ve iktidar partisi AKP, sadece bununla yetinmedi. Mülteciliğin ortaya çıkmasında özel olarak bir amaç da takip etti. Hem rejimi sıkıştırma hem de Suriye’deki krizi bölgesel ve küresel politikalarında hissettirmek için araçsallaştırdı. Bunun için Suriye’de adeta mülteciliği teşvik etti. Hem desteklediği selefi grupları körükledi hem de rejime karşı geliştirmiş olduğu politikalarla derinleştirdi. Adeta şuna davetiye çıkardı; Suriye’de ne kadar mültecilik ortaya çıkarsa, ve Türkiye’ye gelirse, Türkiye mültecilere dayanarak Suriye politikalarına meşruiyet sağlayabilir.

Türkiye başka yerde mağdur olmuş insanların sığındığı bir ülke değildir. Tersine Türkiye daha çok yürütmüş olduğu siyaset ile adeta davetiye çıkararak gelmesini sağlamış ve mültecileri kendi politik emelleri için kullanmayı esas almıştır. Yani selefiler ile birlikte oraları yaşanmaz hale getirirken, diğer yandan mültecilerin kurtarıcısıymış gibi onu kendi içine çekmek için zemin yaratıyor. Kendi içine çektiği bu mültecileri, hem dünya siyasetinde pazarlamak hem de bölgede kurulacak yeni dengelerde ve özellikle Suriye’de kurulacak rejimde kendisine dayanak yapmak için araçsallaştırıyor. Bu noktayı görmemiz gerekiyor. O zaman şunu açık söyleyebiliriz; Suriye’de oluşan yoğun mülteciliğin önemli bir parçası, Türkiye’nin takip ettiği Suriye ve bölgedeki siyasetidir. Bu politikalar sonucunda bu mültecilik ortaya çıkmıştır. Türkiye gelen veya getirtilen mültecileri ise kendisine siyasi bir malzemeye dönüştürüyor.

TÜRKİYE’NİN KONUMLANMALARI

Türkiye’deki mültecilerin durumuna baktığımız zaman, Suriye’den savaş ortamından kaçan, kendini kurtarmak isteyen görüntüyle gelmelerine rağmen onların konumlandırılmaları ve kurulan kamplardaki faaliyetlere dikkat edildiğinde söylediğimiz kanıtlanıyor.

Yakın bir zamanda açıklanan resmi rakamlara göre Türkiye’deki Suriyeli göçmen sayısı 2 milyon 733 bin. Fakat bunların ise ancak onda biri mülteci kamplarında olduğu söyleniyor. Bu kamplar AKP’ye bağlı AFAD denetimindedir ki, örneğin buralara gazeteciler bile giremiyor. Kimlerin bu kamplarda kaldığını, ne yaptıklarını öğrenmek başlıca bir sorundur. Çünkü varolan kamplar, selefi örgütlerin örgütlenme merkezi halinde. DAİŞ, Nusra ve benzeri selefilerin mücadelesinde kadro kaynağı haline getirildi; bunlar kullanıldı.

AFAD KAMPLARI ÜSTÜR

Görüntüde mülteci kampıdır ama esas olarak bunların yürüttüğü çalışmaları, örgütlenmeyi, askeri eğitimleri, gidiş-gelişlerde oynadığı rolleri, personel temini açısından üstürler. Urfa ve Antep’teki, sınır boyundaki bütün kamplar deşifre oldu, basında yoğunca işlendi. Bu anlamda AFAD kampları kesinlikle Suriye’deki kaosta daha çok selefi çizgisinin beslendiği, örgütlendiği alanlardır.

AVRUPA SİYASETİNİ TESLİM ALDI

Suriye’den aldığı yoğun mülteciler ile adeta Avrupa siyasetini teslim almak için bir politik malzemeye dönüştürdü. Ya kendisinin Ortadoğu ve Suriye politikalarını desteklemelerini ve mali yardım sağlamalarını ya da bütün mültecilerin yönünü Avrupa’ya çevirip bir mülteci akını ve kaosu ile karşı kalmasını hedefledi. Bunu dayattı ve belirli oranda da başarı sağladı. Dolayısıyla bir taraftan büyük bir mali destek aldı; diğer taraftan Avrupa’nın kendi Suriye ve Kürdistan’da yürüttüğü politikalar ve savaş karşısında sessiz kalmasını sağladı. Dolayısıyla Batı’nın TC ordusunun Sur, Cizre, Silopi gibi Kürdistan’da yürüttüğü katliamlara sessiz kalmaları bununla bağlantılıdır. Bir nevi yürüttüğü şantaj politikası tuttu. Bugün bütün başvurulara ve oluşan kamuoyuna rağmen Avrupa’nın Kürdistan’daki katliam ve devlet terörüne karşı sessiz kalması ve Türkiye’yi destekliyor gibi açıklamaları bununla bağlantılıdır.

TÜRKİYE İÇİNDEKİ ROLLERİ

AKP eli ile Türkiye içerisinde de mültecilere oynatılmak istenen bir rol var. 3 milyona yakın mülteci varsa, bunların önemli bir kısmına, mülteci statüsü karşısında iktidar partisinin kendilerini erken seçimde, eğitim ve benzeri alanlardaki çalışmalarda kullanması söz konusudur. Erdoğan’ın 20 Mart günü TRT’de “Suriyelilere vatandaşlık” açıklamasından sonra da Kürtleri vatandaşlıktan çıkarmakla tehdit etti.

AKP, Türkiye ve Kürdistan’da bunların hem Kürt mücadelesine karşı kullanılması hem de Anadolu ve Mezopotamya’nın Sünnileştirilmesi yönündeki ideolojik çalışmanın malzemesi haline getirmek istiyor. Suriye’deki çatışmalarda hakim olmak isteyen selefiliğin, Türkiye’de de AKP’nin ideolojik yaklaşımları paralelinde benzeri rol oynatılmak; Kürdistan Özgürlük Mücadelesine karşı güce dönüştürülmek isteniyor.

PAZARCIK SOMUT ÖRNEKTİR

Maraş’a bağlı Pazarcık’ta kurulmak istenen ‘mülteci kampı’yla ilgili gelişme, bunun en somut örneklerindendir. Maraş’ın zaten jeopolitik bir durumu var:

* Bir yanıyla Sünni ve faşist eğilimin ağırlıklı olduğu merkezdir. Geçmişten beri de bu temel esas üzerinde hakimiyet kurulmaya çalışılıyor.

* Diğer yandan da Pazarcık ve Elbistan merkezli olan Kürt Alevi topluluğu bulunuyor. İnançsal ve mezhepsel açıdan Sünniliğin kendisini hedef aldığı, asimile edilmesi ve hatta imha etmesine kadar varacak politikalar söz konusudur. Bu politika zaman zaman katliamlar ve göçertme biçiminde kendisini dışa vurdu. Şimdi de Pazarcık’ta böyle bir kamp kurulması ve Sünni ağırlığın, selefi hareketlerinin ortaya çıkması ve örgütlenmesi bununla birleşince, Alevilerin burada yaşayamayacağı durumunu ortaya çıkaracaktır.

KÜRT ALEVİLİĞİN HAVZASI

Kürt Aleviliğinde Dersim bir merkezdir. Ama Dersim’in, Aleviliğin tarihsel gelişimdeki önemi ne kadar büyükse Güneybatı Kürdistan dediğimiz bölgenin de bir o kadar Kürt Aleviliğinin oluşmasında rolü vardır. Bağlantıları açısından düşündüğümüzde; Antep’e, Adıyaman’a, giderek Malatya’ya, Kayseri’nin Sarız ve oradan Koçgiri’ye uzanan hat olarak etkisi vardır. Dolayısıyla bu bölge Alevi inancı için için ne kadar önemliyse Kürt ulusu için de benzer öneme sahiptir. Burada sadece Aleviliği ortadan kaldırılmasıyla sorun bitmiyor. Aleviliğin etnik kimliği olan Kürtlüğün de burada temizlenmesi sonucunu beraberinde getiriyor. Alevilerin bu topraklardan sökülmesi Kürtlerin de sökülmesidir. Kürdistan’ın diğer bölgelerinde yaptıkları katliam politikalarını farklı biçimde bu bölgesinde uygulanması anlamını taşıyacaktır. Dolayısıyla Alevilik ve Kürtlük temel hedef haline getirilmiştir.

CİDDİ KATLİAM TEHLİKESİ

Kürdistan’ın değişik şehirlerinde hendek, barikat gerekçeleriyle devlet terörünün hedefi haline getirdi. Fakat aynı yıkım politikasını bu anlamda hiçbir şeyi olmayan Maraş’ta geliştirmeye başladılar. Orada bu kamp kurulduğunda Alevilik kalmayacak, Kürtlük de kalmayacaktır. Kürdistan’da genelindeki göçertme politikası orada da devreye konulacak. Mevcut Erdoğan-AKP iktidarının uzun vadeli politikaları arasında Kürt tasfiyesi geliyor. Yani devlet terörüne dayalı katliamlar, şehirlerin yıkımla göç ettirme siyasetine dayalı bir ajandaya sahiptir. Bunu, aynı zamanda Alevilerin de tasfiye etme politikalarının önemli bir adımı olarak görmek gerekiyor.

Kamp adı altına bu politikaların Maraş ve ardından Koçgiri’ye taşınmak istenmesi, Kürt Aleviler için ciddi katliam tehlikesini ortaya çıkarıyorsa, Türkiye genelinde de bütün Aleviler için aynı oranda bir tehlike teşkil ediyor. AKP, iktidarını korumak için ideolojik olarak inançsal ve mezhepsel merkezini kurmayı da hedefliyor. Bu yüzden kamplar, bölgedeki insanlar için varlık yokluk meselesidir. Bu proje gelişirse o coğrafyada yaşamak da mümkün olmayacak; katliamlar, asimilasyon geliştirilecektir.

BÜYÜK DİRENİŞ GELİŞTİRİLMELİ

Bu proje başta olmak üzere benzer girişimlere karşı ciddi tutum geliştirilmelidir. Buyük bir direniş geliştirilmelidir. Fakat şunu da görmemiz gerekiyor, o bölgeden olan Kürt ve Alevi topluluklarının hem bölgedeki varlıkları hem de dünyanın bir çok yerine dağılmaları, avantaj ve dezavantajları ortaya çıkarıyor.

Şimdiye kadar ki örgütlülükleri gerçekten de ne kadar yeterlidir; mevcut imkanların ne düzeyde kullanılıp kullanılmadığı tartışmalıdır. Bölgenin şimdiye kadarki yaklaşımlarıyla daha çok vakıf, köy dernekleri biçimimde örgütlenmesi vardı. Kendi kimliğini, kültürünü, birlikteliğini bunlarla ifade etmesi için önemliydi. Artık AKP’nin mülteci politikası karşısında bununla karşı durmak yeterli değildir. Bugünkü örgütlülük düzeyi, direniş yöntem ve taktikleriyle bu politikaların önünde durulamaz. Sıradan protestoyu aşan durum gerekiyor. Çünkü gelişmeler çok köklüdür. Çok daha ileri düzeyli protestolar ve örgütlülüğe gitmek gerekiyor. Hem bölgedeki parça parça örgütlülüklerin birleştirilerek buna karşı tavra dönüştürülmesi hem de kendilerini savunabilecekleri -bizim ‘öz savunma’ dediğimiz- savunma sistemlerine kavuşmaları gerekiyor.

Sıradan protestolarla AKP’yi politikalarından vazgeçirmek mümkün görünmüyor. Ciddi direniş içine girerek bu politikalar boşa çıkarılabilir.

ÜLKE DIŞINDA YAŞAYANLAR

O bölgedeki insanların dünyanın her yerine yayılması, bu bakımdan avantaj da oluşturabilir. Bölgedeki direnenler kadar aktif olabilecekleri direniş süreci ve siyaset ile diplomasisini yürütecek çizgiye sahip olmaları gerekir. Neye mal olursa olsun, direniş merkezine; Kürdistan’a, Pazarcık’a, Koçgiri‘ye giderek varlıklarını orada ifade etmeleri gerekiyor. Avrupa’da yaşayabilirler ama Pazarcık’taki  direnişin içerisinde yer almaları birincil görevleridir. Direnişi kendi merkezinde geliştirmek önemlidir; bu olmadan, Avrupa’da yaşayan Maraşlılar, Kürdistanlılar rollerini oynayamazlar. Avrupa’daki demokratik eylemlerini de sürekli ifade ederek olayı gündemde tutmaları gerekiyor. Avrupa’da ciddi siyaset ve diplomasi yapmanın imkanlarını geliştirip kurumsallaştırabilirler. Çünkü bunun imkanları da var. Yerel derneklerin hepsi böyle bir faaliyete girerse, o zaman sonuç alınabilir. Direnişle, eylemlerle, diplomasiyi birleştirmek gerekiyor. Bunun için de Avrupa belirleyici rol oynayabilir.

ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİYLE BAĞ

Kürtlerin özgürlük mücadelesiyle bağını da kurmak gerekiyor. Aleviliğin kısmen ayakta kalmasının, 40 yıldır sürdürülen özgürlük mücadelesiyle bağı kurulmalıdır. Alevilik ya da Kürtlük bu bölgede kendini ifade edebiliyorsa bu mücadeleyle bağı iyi değerlendirilmelidir. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesiyle ilişki içinde böyle bir direniş geliştirilebilir; yaygınlaştırılabilir.

MARAŞ İLK ADIMDIR

Türkiye’deki mevcut mültecilik üzerinde iktidarın yürüttüğü politikanın Aleviler için tehlike arz edeceği konusunda uyarmıştık. Sanki sadece Kürtlere karşıymış gibi gösteriliyor ama Aleviler içinde büyük bir tehlikedir. Maraş bunun ilk adımıdır. Maraş’a yapılmış kampın çevre ilişkisine bakınca, selefilerin yapacağı örgütlenme, kendisini belirttiğimiz tüm bu alanlara taşıyıp varlık haline getirecektir. Bu da inkar ya da katliamdır. Mültecilere insani açıdan bakıp “yer açıyoruz” demek, kendilerini gelecekte mülteci haline getirmeye yol açacaktır. Bunun arkasında ciddi demografi mühendisliği yattığını görmemiz gerekiyor.

TÜRK ALEVİLERİ DE DUYARLI OLSUN

Herkesin direnişte daha aktif olması, güç birliğine gitmesi gerekiyor. Bunun için kadınlar, gençler ve çocuklarda yer almalı ve mücadele etmeleri gerekiyor. Dikkat edelim, devletin tüm inkar ve imha politikalarına rağmen Kürtler tasfiye olmuyorsa geliştirdikleri topyekün direniş haliyle ilgilidir. Bu yüzden yenilmez güç olmuşlardır. Türk Alevileri, farklı Alevi inançlarının; Türkiye’deki devrimci, demokrat, sol kesimlerin de duyarlı olması gerekiyor. Maraş’ta yapılan Kürt Aleviler için bir adım olarak ortaya çıksa da Anadolu’da Türkmen Aleviliğin tasfiyesine de yol açacak durumdur.

MARAŞ KATLİAMI UNUTULMAMALI

1978’de Maraş Katliamı’yla katlettiğini katletti, kalanları ya sindirmeye çalıştı ya da değişik teşviklerle göç ettirdi. Katliam ile Kürtsüz ve Alevisizleştirmeye çabaladığını unutmamak gerekiyor. Pazarcık’taki Kürt Alevi köylerinin ortasına; nüfuslarının neredeyse on katı düzeyinde Suriyeli mülteciyi yerleştirmeyi hedeflediği kampın kurulması bu politikanın devamı niteliğindedir. Yarım kalmış projelerini tamamlama girişimidir. Yani mültecilerin oraya yerleşmesi Kürt Aleviliğin sonu ve tasfiyesi demektir. Pazarcık’ta kampın kurulması demek Elbistan, Malatya, Adıyaman, Antep, Kayseri-Sarız ve giderek Koçgiri’ye kadar uzanan hattın bütünü olarak hem Türkleştirişmesi hem de Sünnileştirilmesini ortaya çıkarır. Tehlike bu boyuttadır.

BU GİDİŞATI DURDURALIM

Maraş Katliamı sürecinde de ciddi bir direniş yürütüldü. O direniş ruhu şimdi özsavunma temelinde canlandırılmalıdır. Özgürlük Mücadelesi içerinde vermiş oldukları değerli katkıları, örgütlülüğe dahil olmaları, bedel vermeleri bugün bunu daha üst bir boyuta taşınmassını gerektiriyor. Bese Anuşlar, Ayşe Göçerler, Cennet Dirlikler, Mustafa Yöndemler, Şıho Dirlikler, Erdal Sincerler, Hasan Kızılerler, Mustafa Candemirler, Hüseyin Maturlar ve tüm diğer Özgürlük Şehitlerinin direniş ve mücadele geleneği buna davet ediyor. Eğer direniş gelişmezse kurbanlık koyun muamelesi yapılacaktır. Gelişmeler, DAİŞ’in Suriye ve Irak’ta kafa kesmeye görüntülerine kadar ilerleyebilir. Finalini böyle uygulayabilirler.

Maraş Narlı esnafından boykot kararı

Maraş’ta yapılması planlanan kapma karşı tepkiler sürüyor. Çadır nöbetinin devam ettiği bölgede Narlı esnafı da 12 Nisan’da kepenklerini kapatarak direnişe destek verecekerini duyurdu.

Maraş’ta yapılmak istenen kampa karşı günlerdir devam eden çadır eylemi 22. gününe girdi. Kampın yapılmaması konusunda kararlılık devam ederken, alınan boykot kararıyla 12 Nisan Salı günü saat 11.00’den sonra tüm gün Maraş/Pazarcık/Narlı’da eş zamanlı olarak esnaflar dayanışma amacıyla kepenk kapatma eylemi yapacak.

Bu boykot kararıyla tepkilerini dile getirecek olan Pazarcık halkı hala yapımı devam eden kampın yapılmaması için direnişi her geçen gün artıracaklarını da ifade ediyorlar.

Öte yandan karşı oluşlarının mülteci kampına değil Alevi köylerinin ortasına kurulan cihatçı gruplar için yapılan kampa karşı olduklarını da her fırsatta dile getirerek, “bir kez daha 78 katliamını yaşamak istemiyoruz, daha kaç kez sürgün edileceğiz…” diyorlar.

 

 

 

Türk-İslam sentezinin devamı projesi!

Baki Düzgün, Maraş’ta mülteci kampının Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerde yapılmak istenmesinin yeni bir katliam hazırlığı mı yapılıyor sorusunu akla getirdiğini belirtti.

ZEYNEP KURAY/BirGün

zeynokuray@gmail.com/ @zeynokuray

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, Maraş’ta Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Pazarcık’ta AFAD Mülteci kampının yapılmasının Sünnileştirme projesi olduğuna dikkat çekti. BirGün’e konuşan Düzgün, konunun Cizre, Sur, İdil, Nusaybin, Yüksekova’da yaşanan gelişmelerden bağımsız olmadığına vurgu yaptı. Düzgün, Bölge’de uygulamaya konulan acele kamulaştırmalar ve ilçelerin boşatılmasıyla dayatılan zorunlu göç politikasının aynısının Alevilerin oturduğu bölgeler için de geçerli olduğunu söyledi. Bu zihniyetin 12 Eylül’de yürürlüğe konulan Türk-İslam sentezi bir devam projesi olduğuna dikkat çeken Düzgün, “ Muhalefeti bastırarak, Kürt bölgelerini Kürtsüzleştirip , Alevi bölgelerini ise Sünnileştirmeyi amaçlıyorlar. Böylece yıllarca başaramadıkları asimilasyon politikalarını sistematik olarak uygulamaya sokacaklar. Zaten Türkiye genelinde kamplara yerleştirilen toplam 3 milyon Suriye mülteci Türkiye vatandaşı yapılmak isteniyor ki bu hazır oy deposu potansiyeli demek , o zaman bu vesileyle proje de hayata geçirilmiş olacak” diye konuştu.

Yeni bir katliam mı?

Maraş’ta 1978 yılında büyük bir katliamın yaşadığını hatırlatan Düzgün, bu katliamın sorumluları henüz yakalanmamışken, yaşanan yoğun travma atlatılmamışken, ssbugün aynı zihniyeti taşıyan ve mülteciler kamplarını bir araç olarak kullanan IŞİD’cilerin Alevi köylerine yerleştirilmesinin kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Kampın yapılacağı Pazarcık’ta tam 3 bin Alevi yurttaşın yaşadığını belirten Düzgün, kampa yerleştirecek mültecilerin sayısının ise 27 bin olduğuna dikkat çekti. Mülteci kamplarının yapımın sadece Maraş ile de sınırlı olmadığını, Sivas Divriği ve Zara ilçelerinde , yine Tokat’ta Alevilerin yaşadığı bölgelerini de kapsadığına işaret eden Düzgün, bu kampların özellikle Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerde yapılmak istenmesinin yeni bir katliam hazırlığı mı yapılıyor sorunu akla getirdiğini belirti.

Kan hiç durmadı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sevdası uğruna kutuplaşmayı derinleştirerek ülkeyi bir iç savaşa sürüklediğini ifade eden Düzgün, “Dolmabahçe ‘de 10 maddelik barış deklarasyonu açıklandıktan hemen sonra masa birden devrildi. Ne oldu? O gün bugündür kan hiç durmadı. Gerek asker, gerek gerilla, gerek polis ülkenin dört bir yanına her gün cenazeler gidiyor. Hepsi bu coğrafyanın insanı. Bundan kim, nasıl kazanç sağlayabilir?” diye sordu.

**********

Maraş’ın Terolar bölgesinde, özellikle Alevilerin yaşadığı mahalleye mülteci kampı yapılacak olmasına karşı bölgede yaşayan Alevilerin başlattığı çadır nöbetini sürüyor. Direnen bölge halkına, jandarma gazla saldırmış, çok sayıda çocuk ve yaşlı gazdan etkilenmişti. Gazdan etkilenen 82 yaşında bir yurttaş da gece rahatsızlanarak hayatını kaybetmişti. Çok sayıda insan da gözaltına alınmıştı.