Ana Sayfa Blog Sayfa 6331

SUR YERLE BİR EDİLMEK İSTENİYOR

“Kamulaştırma kararı” adı altında el konulan Sur‘un havadan çekilen fotoğraflarla yıkımı gözler önüne sererken, yıkılmış evler, genişletilmiş caddeler ve sokaklar görülüyor. Okulların yıkıldığını ve yerlerine karakolların yapılacağını söyleyen Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi Başkanı Deniz Akdemir, Sur’daki bu hukuksuzluğa karşı girişimlerde bulunacaklarını ve dava açacaklarını söyledi.

Diyarbakır’ın tarihi ilçesi Sur’a “kamulaştırma kararı” adı altında el konulurken, aylardır ilçedeki yıkımı çekilen fotoğraflar gözler önüne seriyor. Yukarıdan çekilen fotoğraflarla Sur’da büyük yıkım görülürken, caddeler ve sokakların da genişletildiği görülüyor. Sur’daki yıkımı ve okulların karakollara çevrildiği alanlar konusunda bilgi veren Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi Başkanı Deniz Akdemir, yaptıkları çalışmaları konusunda bilgi verdi.

Akdemir, 5 gün önce uçaktan çektikleri bir fotoğrafta da yıkımın net bir şekilde göründüğünü dile getirdi. İl Koruma Kurulu’nun Sur’da 12 karakol yapımı için aldığı kararlar doğrusunda, fotoğraflara işlediklerini ve sonuçları ortaya koyduklarını söyledi.

Akdemir, “Bu bizim çektiğimiz görüntüde Sur’da yolların genişlediğini görüyoruz. 2014 yılındaki görüntü arasındaki farkı ve yıkımın ne kadar yoğun yaşandığını görmek mümkün. Gazi Caddesi’nden başlayıp Yenikapı‘ya kadar uzanan yolda Yenikapı tarafındaki sokakların oldukça genişletildiğini görüyoruz. Aynı zamanda Yıkıkkaya Sokağa doğru da bir yol açılmış. Gidiş-geliş iki aracın çok rahat gidip geleceği tarzda yollar açıldığı görünüyor. Tüm bunlar Koruma Amaçlı İmar Planı’na uymuyor. Bundan dolayı yargı sürecini başlatacağız. Hem kamulaştırma kararına olan itirazımız, hem de bu süreçte yaşanan Koruma Amaçlı İmar Planı’na aykırı yapılan işlemlerden dolayı yargı sürecini başlatacağız. Sur’da hukuksuzca yapılanların peşinde olacağız” dedi.

‘Sur’da geniş caddeler, sokaklar açılıyor’

İçkurşunlu Sokak ve Kurşunlu Cami’nin bulunduğu alan daha önce Süleyman Nazif İlköğretim Okulu Hasırlı Mahallesi’nde Mardinkapı İlkokulu, Cumhuriyet İlkokulu yıkılıp yerlerine karakolların yapılacağını tespit ettiklerini söyleyen Akdemir, ilçede çok ciddi bir yıkımın yaşandığı görüldüğünü söyledi. Sur’da 9 karakol için zaten Koruma Kurulu‘nun karar aldığını ifade eden Akdemir, Sur’da geniş caddeler, sokakların kesinlikle İmar Planı’na aykırı olduğunu dile getirdi.

‘Sur’daki kamulaştırma hukuka aykırı’

Sur’da kamulaştırma kararına karşı mülk sahiplerinin iptal davaları açacağı gibi, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası olarak da dilekçeyle Danıştay’a dava açacaklarını dile getiren Akdemir, bu tarz bir kamulaştırma işlemi yapılmasının mümkün olmadığını bundan dolayı iptal kararı çıkabileceğini söyledi. Akdemir, “Bu karar mülkiyet hakkını kısıtlayamaz. Anayasa‘nın 35’inci maddesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşme ve Cenevre Sözleşmesi’ne aykırıdır” dedi.
/DİHA

‘Bu ülkede adalet yok!’

Çöllolar’da beş yıl önce yaşanan göçüklerde can veren madencilerin yakınları tepkili. Yalnız bırakıldıklarını düşünüyorlar. Kardeşini yitiren Zeliha Öztürk, “Bu ülkede adalet yok!” diyor.

Maraş Çöllolar Kömür Sahası’nda, 5 yıl önce peş peşe yaşanan göçüklerde hayatını kaybeden ve cenazelerine halen ulaşıl(a)mayan maden işçilerinin yakınları, yalnız bırakıldıklarını söylüyor. 5 yıldır sonuçlanmayan davaya da, sorumluları aklayan bilirkişilere de, devlete de, seslerini duyurmayan medyaya da tepkililer. Cenazesi bulunamayan işçilerden Muhsin Koşan’ın ablası Zeliha Öztürk, “Hırsızlara ödül verilirken, Reza Sarraf gibi adamlara sahip çıkılırken bize kimse sahip çıkmadı. Bu ülkede adalet yok!” diyor.

Bilirkişi raporu aklıyor
Afşin Elbistan’da Park Teknik A.Ş.’nin işlettiği Çöllolar Açık Ocak İşletmesi Kömür Sahası’nda 6 Şubat 2011’de meydana gelen göçükte 1 işçi hayatını kaybetmiş, 10 Şubat 2011’de yaşanan ikinci göçükte ise 10 işçi toprak altında kalmıştı. Toprak altında kalanlardan Ruşen Demir’in cenazesi çıkarılmış; 9 işçinin cenazelerine ise ulaşılamamıştı.

Olaydan 1,5 yıl sonra açılan, Park Teknik A.Ş. ile EÜAŞ Genel Müdürlüğü’nde görevli 23 sanığın tutuksuz yargılandığı dava ise 5 yıldır sürüyor. Son olarak mahkemenin talebi üzerine hazırlanan üçüncü bilirkişi raporunda, birinci ve ikinci heyelanlar arasında nedensellik bağı olmadığı, 10 işçinin hayatını kaybetmesine yol açan ikinci heyelanın öngörülemeyeceği, bu nedenle sanıkların kusurlu olmadığı iddia ediliyor.

‘Kusur bizde herhalde!’
Zeliha Öztürk, rapora itiraz ettiklerini belirterek şöyle diyor: “Aslında bilirkişi raporunun başlangıcı, içeriği güzel. Suçlu oldukları gün gibi açık, meydanda. Ama raporun sonuç bölümünde Park Teknik’in kusuru yüzde 0 deniyor. Kusur kimde peki? Oraya çalışmaya gidip onuruyla, şerefiyle ekmeğini kazanan insanlarda mı? Yoksa hakkımızı aradığımız; hukuk, adalet istediğimiz için bizde mi? Bizde herhalde! Başka suçlu yokmuş demek ki!”

’Para teklif ediyorlar’
Göçük mağdurları olarak bugüne dek çok acı çektiklerini söyleyen Öztürk, “Benden bir yaş küçüktü kardeşim; hayalleri, umutları, her şeyi yarıda kaldı. 6 yıl oldu. 1 yıl iddianame gelmedi mahkemeye, beş yıldır ben bu davanın peşindeyim. Benim bundan önce ne adliyeyle ne hâkimle savcıyla alakam vardı. Ama bu olay bana öyle bir cesaret verdi ki, şimdi mangal gibi yüreğim, korkusuz bir dilim var diye anlatıyor yaşadıklarını.

Bu davanın kendileri için artık onur meselesi olduğunu vurgulayan Öztürk, “Aileme geliyorlar, ‘Ev verelim’ diyorlar, para teklif ediyorlar. Öbürleri gibi bizi de satın almaya çalışıyorlar. Paranın satın alamayacağı değerlerin olduğunu, herkesin satılık olmadığını anlayacaklar. Anlamaları için de ben bu davayı Anayasa Mahkemesi’ne, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar götüreceğim. Kimseden korkmuyorum” diyor.

‘Sesimizi duyun’
Medyanın seslerini duyurmadığını, kendilerini yalnız hissettiklerini dile getiren Öztürk, “Soma, Ermenek Türkiye’de de, Afşin Elbistan Türkiye’de değil mi? Biz de göçük mağduruyuz, o kardeşlerimiz gibi… Ama 11 insanı şehit statüsüne bile almadı devlet. Kimse yanımızda durmadı. Bu ülkede hırsızlara ödül verilirken, Amerika’da yakalanan Reza Sarraf gibi adamlara sahip çıkılırken biz bunları yaşadık. Ama ben umudumu hiç yitirmedim, yitirmeyeceğim de. Tek istediğim sesimizi artık birilerinin duyması…” diye konuşuyor.
birgün.net

Hamburg’da Alevi Mezarlığı açılıyor

Pek çok kurumun destekleriyle  10 Nisan Pazar günü Almanya Hamburg (Bergedorf)’da Alevi Mezarlığı açılış töreni yapılacak…

 

Alevi kurumlarının destekleriyle 10 Nisan saat 14:00’de Hamburg’da Alevi mezarlığı açılışı gerçekleşecek. Saz ve deyişleriyle Aşır Özek ve arkadaşlarının yer alacağı açılışta konuşmacılar; AABK Genel Başkanı Hüseyin Mat, AABF Dedeler Kurulu Başkanı Cafer Kaplan Dede, Bezirksamtleiter Bergedof Arne Dornguast, İsmail Ceylan yer alıyor.

Alevi gelenek ve göreneklerinin de anlatılacağı açılışta, Alevi kültürünün Avrupa’daki etkisi bir kez daha farklı boyutlarıyla ele alınacak.

Paris ve Brüksel katliamlarının son aranan ismi Abrini yakalandı

Paris’te 130, Brüksel’de ise 33 kişinin yaşamını yitirdiği katliamların aranan ismi Mohamed Abrini, son katliamı gerçekleştirdiği Brüksel kentinde yakalandı.
Fransa’nın başkenti Paris’te 13 Kasım 2015’te 130 kişinin öldüğü katliamın aranan son zanlısı olan, Belçika’nın başkenti Brüksel’de 22 Mart’ta 22 kişinin öldüğü katliam ile de bağlantısı olduğu ileri sürülen IŞİD çete üyesi Mohamed Abrini Belçika’da yakalandı.

Belçika devlet televizyonu VRT, 31 yaşındaki Belçika vatandaşı Abrini’nin 7 Nisan öğle saatlerinde Brüksel’in Anderlecht bölgesinde yakalandığını duyurdu. Abrini’nin DNA örneklerinin Brüksel saldırganlarının saklandığı iki evin yanı sıra, Paris Katliamı’nda kullanılan otomobildeki Paris Katliamı ile de eşleştiği belirlendi.

Habere göre Abrini, saldırıların diğer bir sorumlusu olduğu iddiasıyla yargılanan Salah Paris Katliamı ile Paris yolu üzerindeki bir benzin istasyonunda Paris Katliamı’da güvenlik kameralarınca görüntülendi. Abrini, saldırılar öncesi Abdeslam ile bir daire kiraladı. Saldırganlardan bazıları, Paris saldırılarından hemen önce bu dairede kaldı.

Erzincan’da Alevilere tehdit

Dersim’de yaşanan çatışmada hayatını kaybeden bir DHKP-C üyesinin memleketi Erzincan’ın Çayırlı ilçesinde defnedilmek istenmesini bahane eden faşistler, kentteki Alevi yurttaşlarıBütün Aleviler PKK’lı, o cenaze buraya gelmeyecek yoksa hepinizi yakarız” diyerek tehdit etti.

Dersim’in Hozat ilçesinde 6 Nisan günü yaşanan çatışmada yaşamını yitiren gerillanın cenazesi, ailesi tarafından memleketi Erzincan’ın Çayırlı ilçesine bağlı Gelinpınar köyünde defnedilmek istendi.

Bunun üzerine Çayırlı ilçe merkezinde bugün (8 Nisan) toplanan kalabalık bir faşist grup “Nusaybin’de öldürülen bir PKK’linin ilçede defnedilmek istendiği” söylemiyle Alevi yurttaşları tehdit etti.

Faşist grup, kent merkezindeki bazı Alevi yurttaşlara ait iş yerlerine giderek, “Bütün Aleviler PKK’lı, o cenaze buraya gelmeyecek yoksa hepinizi yakarız” şeklinde tehditler savurdu.

Kent merkezinde gerginlik sürerken, bölgede yaşayan Alevi yurttaşlar da herhangi bir saldırı girişimi olabileceği ihtimaliyle tedirgin.

Suriyeli Aleviler’den o habere yalanlama

Suriyeli Aleviler’den BBC’nin “Aleviler Esad’a sırt çevirdi” haberine yalanlama geldi.

Sputnik’in haberine göre Suriyeli Alevi liderlerinden Şeyh Ahmed Bilal, BBC’nin haberinde iddia ettiği gibi Alevilerin Suriye yönetimi ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile bir sorunları olmadığını ve bu yönde bir bildiri yayımalmadıklarını açıkladı.

“Böyle bir bildirin nvarlığını reddediyoruz” diyen Bilal, “Aleviler, bu yalan sözleri ve yayımlanan haberi reddetmekte ve bunu yapanlardan da Suriye halkından özür dilemesini istemektedir” dedi.

BBC’den belgenin aslını yayımlamasını isteyen Bilal, yapılanın Suriye’ye karşı bir komplo olduğunu söyledi.

Mat: Maraş’daki operasyon Sivas’a sıçradı

Maraş’tan sonra Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Alevi köyleri de tehdit altında. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Hüseyin Mat sosyal medya hesabından olaya ilişkin kısa bir bilgi paylaştı Mat, “Erdoğan ve AKP Kürtlereden sonra Alevilere de topyekun savaş başlatmış durumda.” Dedi.

 

Maraş’ta yaşanılan kamp gerginliğinin ardından gözler yeniden Alevilere çevrildi. AKP’nin böl-parçala-yok et politikası hızla ilerlerken Maraş’tan sonra Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Alevi köylerini kaymakam ve jandarmanın gezdiği bilgisi geldi.

Bu bilgiyi Hüseyin Mat sosyal medyada hesabından paylaştı. Mat paylaşımında, “Maraş’daki operasyon Sivas’a sıçradı” dedi

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Hüseyin Mat’ın paylaşımı şu şekilde:  Sivas Zara İlçesi’ne bağlı Alevi köylerini kaymakam ve jandarmanın gezdiği bilgisi geldi. Özellikle köylerde boş olan evlere mültecilerin yerleştirileceği söylenmiş. Özellikle yurtdışında yaşayan Alevilerin boş evleri hedef konumunda. Erdoğan ve AKP Kürtlerden sonra Alevilere de topyekun savaş başlatmış durumda.

İkinci bir Maraş Katliamı nı yaşamak istemeyenlerin direnişi

Maraş’ta Alevi nüfusunun yaşadığı bölgede yapılmak istenen AFAD kampına karşı birebir 38 yıl önce Alevilere dönük gerçekleştirilen Maraş Katliamı tanıkları, ikinci bir Maraş Katliamı’na karşı başlatılan direnişte ön saflarda yer alıyor.
Maraş’ta Alevi nüfusunun yaşadığı bölgede yapılmak istenen ve bölge halkının nüfusunun sayısından on kat daha fazla mülteci yerleştirilmek istenen AFAD kampına karşı birebir 38 yıl önce Alevilere dönük gerçekleştirilen Maraş Katliamı tanıkları, ikinci bir Maraş Katliamı’na karşı başlatılan direnişte ön saflarda yer alıyor.
AKP rejimi tekçi ve menfaatçi politikaları sonucu izlemiş olduğu yol haritasıyla Maraş merkez Dulkadiroğlu İlçesine bağlı Sivricehöyük (Aşağı Terolar) mahallesinde, Alevi nüfusun üzerinde baskı oluşturarak, göçertilmesine dönük devreye koyduğu kirli planlarını hızlı bir şekilde hayata geçirmeye çalışıyor. Bu kapsamda söz konusu bölgede AFAD eliyle 7 Alevi köyünün ortasına denk gelecek bir şekilde 360 dönümlük mera üzerine mülteci kampı yapılmak isteniyor. Hukuksuz bir şekilde hazineye devredilen ve yapımıyla Alevi nüfusunda huzursuzluğa yol açarak tedirgin eden girişim karşısında başlatılan direniş ise “Ovama dokunma” şiarıyla ikinci haftasını da geride bırakmak üzere.
Her geçen gün direnişe yurt dışında yaşayan Aleviler de bölge sakinlerine destek olmak için gelmeye devam ediyor. AFAD kampı için inşaat çalışmalarının hızlandırılması ve mera üzerinde çalıştırılan yüzlerce iş makinesinin hareketliliğine karşı bölge halkı direnişlerine hem destek hem de katılım bekliyor. Aşağı Terolar köyünde sürdürülen direniş ve yapılmak istenen kampa ilişkin ANF’ye konuşan direnişçiler, Aleviler üzerinde yapılmak istenen kamp ile 2’nci bir Maraş Katliamı’na imza atılmaya çalışıldığını dile getirdi. 19-24 Aralık 1978 tarihinde resmi rakamlara göre; 150 kişinin vahşice katledildiği binlerce kişinin yaralandığı, yine katliam saldırısında 552 ev 289 iş yerinin yakılıp yıkıldığı ve Kürt Alevi toplumunun yüzde 80’nin zorla göç ettirildiği Maraş Katliamı‘na tanık olan yaşlılar, Alevi nüfusun yaşadığı alanda yapılmak istenen kamp ile Alevi toplumun bir kez daha katledilmek istendiğini vurguladı.
‘KAMP İLE KATLİAMDAN GEÇİRİLMEK İSTENİYORUZ’
27 bin mültecinin yerleştirileceği belirtilen ve yapımı Alevi köyü olan Sivricehöyük (Aşağı Terolar) mahallesine yaklaşık bir kilometre mesafede sürdürülen kampı istemediklerini belirten Terolar köyünden 84 yaşındaki Mehmet Günay, “Bizim buraya yerleştirilecek olan Suriyeliler ile anlaşabilmemiz mümkün değil. İnancımız nedeniyle zaten bizi sevmiyorlar. Bizi ilk fırsatta buradan kaçırtmaya çalışacaklar. Bu kampın asıl amacı da budur. Biz zaten inancımız nedeniyle 40 yıl önce katliamdan geçirildik. Şimdi de bu şekilde bizi katletmenin yolunu arıyorlar. Bu kamp ile tek bildiğim bizi bir kez daha katletmek istemeleridir. Buraya Arapları yerleştirecekler. Bizim yaşam alanımızın içerisine. Bunların çoğu çeteci. Başka yer mi kalmadı da Alevilerin içerisine mülteci kampı yapıyorlar” diyerek kaygılarını paylaştı.
‘BİZE İKİNCİ BİR MARAŞ KATLİAMI YAŞATILMAK İSTENİYOR
Bir diğer Maraş Katliamı tanığı olan ve katliamda oğlunu kaybeden 76 yaşındaki Safiye Yıldız ise, “Bizim tüm hayatımız, yaşantımız burada. Biz şimdi buradan nereye gideriz” diyerek, AFAD kampının yapımına dair duyduğu kaygıyı dile getirdi. “Suçumuz nedir bizim, bize bunu yapıyorlar. Suçumuz Alevi olmak mı? diye soran Yıldız, “Aleviler size ne yaptı. Cumhurbaşkanına sesleniyorum. Senin çocuğun yok mu? Bize bunu reva görüyorsun. Maraş Katliamı’nda benim oğlumu ‘Bu Alevidir’ diyerek katlettiler. Ben daha onun yasını çekiyorum. Şimdi bize bunu bir kez daha neden yaşatmak istiyorsun. Bu kadar milleti mağdur edeceksin. Sizin vicdanınız nasıl bunu kabul edebiliyor. Evet, onlar da insan. Ama başka bir yer bulamadılar mı da bizim içimize onların kamplarını yapıyorlar. Ben şimdiden akşamları korkudan yatamıyorum” diyerek yaşadıklarını özetledi.
‘İNANCIMIZ NEDENİYLE ÜZERİMİZDE OYUN OYNAMAKTAN VAZGEÇİN’
AFAD mülteci kampına karşı çıkan bir diğer Maraş Katliamı tanıklarından 85 yaşındaki Alevi köy sakini Selman Kaçmaz da bu kampın bölgede yaşayan Alevilerin sonlarını getirmek için yapıldığını belirterek, “Biz istemiyoruz buraya kamp yapılmasını. Bize sordular mı bizim meramızın içerisine kamp yapmak için. Sormazlar çünkü niyetleri farklı. Bizin buradan koparmak ve kim oldukları dahi bilinmeyen bu Arapları yerleştirmek istiyorlar. Biz buna karşıyız. İstemiyoruz. Bizi bir kez katlettiniz yetmiyor mu? İnancımız nedeniyle üzerimizde oyun oynamaktan vazgeçin. Ne biz inancımızdan vazgeçeriz ne de bizi yaşadığımız yerlerden koparabilirler. İsteğimiz bizden vazgeçsinler” diye konuştu.
MARAŞ / ANF

“Kerbela çölünde, kandilde nurda”

Savaş her yerde kendisini hissettirmeye başlamıştır. Savaş üzerinden var olmak isteyenler ülkemizi bir cehenneme çevirmiştir. Ortadoğu’daki cihatist ve selefist katillerle ortak siyaset üretenler şimdi bunun bedelini halka ödettirmek istemektedir. Faşist mezhepçi ve ırkçı çete şahsi istikballeri için yetmiş milyonu, Türkiye’yi ateşe atmaktadır. Birisi “ne mutlu şehitlik mertebesine ulaştılar” derken, kendi çocuklarını savaşa göndermeyip, Avrupa’da güvenceye almaktadır. Diğer birisi “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın” diyerek Kürt halkına karşı düşmanlıkta, ondan önde olduğunu söylemektedir.

Tüm bunların hepsi dünyanın gözü önünde cereyan ederken, halklarında kendi umutlarını örgütlemeleri de kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunun içindir ki; Sur’da Silopi’de, Şınak’ta Nusaybin’de, Cizre’de, Maraş’ta, Artvin’de halk direnişe geçmiştir. Bu direniş varlık yokluk direnişidir. Bu direnişlere karşı ırkçı-faşist iktidarın yaşam gibi yaşam alanını da hedef alındığı görülmektedir. Doğa, şehir, köy ve içinde yaşayanları ile birlikte katledilmektedir. Her yerde ölüm haberleri gelmektedir. En masum talep ölümle terbiye edilmek, bastırılmak suretiyle korku cumhuriyeti pekiştirilmek istenmektedir.

Manipülasyon, yalan hiç bu kadar örgütlendirilmemişti. Irkçılık ve katliam bu kadar meşru bir zemine oturtturulmamıştı. Medya bu kadar teslim alınamamış rant ve kirli ilişkiler bu kadar açıktan yürütülmemişti. Bu kadar kirlenme üzerinden iktidar yürütmek mümkün değildir. Halkalarında bir tahammül sınırı vardır. Kürtler bu tahammül sınırını aşmışlardır. Onun içindir ki büyük bir dirençle buna karşı durmaktadırlar. Diğer halk toplulukları kaçınılmaz bir şekilde ya bu dirence ortak olacaklardır ya da yok olup gideceklerdir. Çünkü Türkiye’ye dayatılan büyük bir teslimiyettir. Büyük bir ihanettir. Rüşvet yiyenlere, dağıtanlara, katillere, mezhepçilere, ırkçılara, çocuk tecavüzcülerine memleketi bırakmaktır. Bugün bu istenmektedir. Her ahlaksız işte birileri birinin önüne yatmaktadır.

Gazeteciler mafyaya dövdürülüp, çark ettirilerek, ekranlarda özür nameler okutulmaktadır. Yetmemektedir. Kürt siyasilerine yapılan saldırılar kanıksanmıştı. Şimdi kendi siyasilerine sıra gelmiştir. Milletvekilli, il başkanları sokak ortasında yumruklanmaktadır. Bunu yapan, yaptıran erk belidir. Vicdan ve tahammül sınırlarının en dibindedir. En küçük ses bile onu ürkütmektedir. Suçları ve günahları o kadar büyük ki; o kadar korkmaktadır. Korkunun derinliği kadar saldırmaktadır. Hiçbir şeyi gözü görmeyecek kadar korkmuştur. Devleti ve halkı korkularına esir hale getirmektedir.

Buna karşı büyük direnişin yanında yer almaktan başka çare yoktur. Bu gün geçtikçe daha net görülmektedir. Kürtler öldürülünce, gazeteci, siyasetçi dövülünce ses çıkarmayan, çıkaramayanlara sıra gelmiştir. Merkez medya diye bir şey kalmamıştır. Siyaset “ya bendensin, ya da düşman” denen bir çizgiye gelmiştir. Faşist bloklaşma, anlaşma sağlanmıştır. MHP, AKP’nin yanındaki uzun zamandır aldığı yerini artık beyan etmiştir. Bundan sonraki süreç; ya faşist cephede, ya da demokrasi cephesinde olunacaktır. Bunun ötesi kalmamış, bırakılmamıştır.

Kürt özgürlük hareketi bu bloklaşma karşısında halkların umudu olduğunu ortaya koymuştur. Korku duvarına karşı, umudun direnç noktası olduğunu göstermiştir. AKP faşizmine karşı tüm kesimlerin hakların temsilci olduğu görülmüştür.

AKP iktidarı kan ve ölüm üzerinde yükseltmekte olduğu, nereden geleceği beli olmayan savaş siyasetine karşı, barış ve demokrasi güçlerinin birliğini pekiştirmesi acil bir görevdir. Sorumluluk isteyen bir durumdur. Görünen köy kılavuz istemez. Alevi kurumlarına karşı saldırı süreci derinleştirilmiştir. Teslim olmayan, rant ile teslim alamadıklarına karşı çetelerini devreye sokmuştur. Şimdiden bu çeteler Alevi kurumlarını hedef alan propagandalara başlamış bulunmaktadır. Alevi kurumlarının buna karşı hazırlıklı olması gerekmektedir. Saldırının hedefinde olan, savunmasız büyük bir Alevi nüfusu vardır. Alevilerin haklarını bir yana bırakın, yaşam hakkının güvenceye kavuşturulması gereken bir süreçteyiz.

Pir Sultan’ım eydür erenler nerde / Çalısız kayasız bir sahra yerde / Kerbela çölünde kandilde nurda / Gel dinim imanım İmam Hüseyin /Yetiş carımıza İmam Hüseyin

Haq eyleye, iyi eyleye…

Gün ortasında geceyi yaşıyoruz

NURAY BAYINDIR

Uzun bir süredir elim kaleme gitmedi. Bazen insan tanık olduklarına, yaşanmakta olan yoksunluklara, adaletsizliklere, katliamlara ve sürekli çatışma, savaş ve kaostan beslenen dünyanın şu haline anlam verememekten yoruluyor. Evrensel bir yok olma durumuyla, (yoklukla) karşı karşıya olduğunuzu hissettiğiniz nokta tam da burası. Sesiz kalırsınız… Yaşanan acıların geride kalanlara bıraktıkları karşısında nutkunuz tutulmuş gibi kalırsınız. Anlamını yitirmiş anlar zincirlemesidir ki bu durum, sadece olmakta olanı düşünür, uzun bir süre düşünme eylemine isteseniz de ara veremezsiniz.

Neyin, nasıl var olduğunun önemini yitirdiği bir süreci yaşıyoruz. Öyle ki, zihnimiz, anlamını yitirmiş kavramlar kargaşasının sürüp gittiği, sürekli bir altüstlüklerin, yaşama sinmiş her türlü şiddetin, kişiliksizleştirilme ve nefessiz bırakılmanın yaşandığı bu dünyayı kavrayamıyor.

Gün ortasında geceyi yaşıyoruz. Sanki ‘’ortadan kaldırılamaz olana’’ katılmamızı isteyen gerçek anlamda dünya olmaktan çoktan çıkmış bir dünya ile karşı karşıyayız. İnsanı kendi cenderesine sıkıştırmış bu kayboluş çağında sürekli yinelenen iktidar mekanizmalarıyla duygularımız, hayallerimiz, iç dünyalarımız yok olup gidiyor. Çoğumuz dışımızdaki hayatın bize değen yanlarından habersiz, siyasal gelişmelerden bihaber, sokaktan, gündelik hayattan kopuk, dakikada bir güncellenen şiddet atmosferi etkisinde kendi içine kapalı bir hayat sürdürüyoruz.

İnsanlar bu kayboluşun çağında imajlar gibi yaşıyor. Bir yanıp bir sönüyor. Kürt illeri ve ilçelerinde yaşanan insanlık dışı katliamlar karşısında insani duyarlılıkları olan kesimler dışında çoğunluğun olan bitene çok az tepkilerinin bile bazen yön değiştirerek bir yanıp bir sönmesi belki de onları zamanla zamanın da imaj gibi algılanmasına götürecek.

Faşizmin klasik eylemidir. Korku toplumu yaratılarak diğerlerinin yaşadıklarına duyarlılık törpüleniyor.

Daha fazla kar hırsıyla sistemin genelinde yaşanan kayboluş sadece şeylerin değişim ve dönüşümündeki doğal özelliklerin deforme edilmesinde yaşanmıyor, bu kayboluş aynı zamanda insanlığın gerçeklik bilinci kendi varoluşsal içeriğinden deforme edilerek bütün toplumsal yaşam kesitlerine empoze ediliyor.

İnsanın maddeleşme süreci işte böyle yüzyıllarca sinsice işletildi. Halk direniş odakları dışında erdemin alaya alındığı, gerçek dostlukların, yoldaşlıkların mumla arandığı, çürümenin, yozlaşmanın diz boyu yaşandığı ve hiç ironi yapmadan söyleyebiliriz ki, Sinop’lu Diyojen’in, ‘’Günün aydınlığında niye elinde fenerle dolaşıyorsun?’’ diye soran İskender’e ‘’gölge etme başka ihsan istemem ‘’ diye seslendiği çağdır bu çağ.

Bilincin önemini vurgulamaya gerek duymuyoruz. Bilinçli olmak, olmakta olanın içinden çıkma becerisini gösterme bir yana, öznel bir varoluşa sahip olmayı da gerekli kılar. Öznellik, özne olma, yani yaşamında kendi olmadır. Sürüklenmediğimiz, kişisel var olma gücümüzü kullandığımız alandır bu alan. Özgürlüğün alanıdır. ‘’Ve bu, diyor Macbeth, cinayetin kendisinden daha gariptir.’’ Cinayetin yarattığı hiçlikte, olmak(insanı) soluksuz bırakırcasına yoğunlaşır ve bilinci sığındığı yerden çekip çıkarır.’’ Böyle bir sürece girmek Gordon Childe’nin ‘’insan tarihini yaparken nasıl kendini yapabilir?’’ sorusuna cevap olmakla mümkün gibi görünüyor.

Peki toplumsal ve bireysel yaşamı egemenliği altında tutan, bunca kurumsallaşmış geleneksel iktidarlar silsilesi altında özneliği nasıl kurabiliriz?

Hiç şüphesiz işe yolunda gitmeyen her şeye resti çekmekle başlamak en uygunudur. Edinilmiş kimlikleri bir tarafa bırakıp hayatımızı yeniden özgürlükçü temelde kurmalıyız. Politikamız da bu içerikte olmalı. ‘’Arendt’e göre politik varoluş, veri olan halden çıkılması, içine doğulan niteliğin değil, kurulan edinilen bir niteliğin yaratılması demek’’. Demek ki politika insanın özgürlükçü varoluşunu engelleyen, onu tali durumda bırakıp işlevsiz kılan temelde olmamalı.

Politika insanın kendini geliştirdiği içinde kendini bulduğu bir eylem durumu yaratmalıdır. Sistemin insanı cenderesine alan kalıpları ancak böyle kırılır. Özgürleştirici olmayan ve insanı araç olarak kullanan ‘’politika’’nın insani olmadığını kanıtlayan yeterince veri varken sisteme karşı mücadele verdiğimiz alanlarda ortaya çıktığında da aynı direnci göstermek varoluş hakkımız olmalı.

Özgürlükçü politika mücadele verdiğimiz alanlarda herhangi bir soruna el çabukluğu ile el atmak değil onu hayatımızla bağını kurarak ele almaktır. Başka türlü özne olmak, özgürleşmek ve özgürleştirmek mümkün olmamaktadır.

Yüzyıllardır siyaset sahnesinde verili kalıplar içinde yapılan‘’politika’’yı onların elinden alarak hayatın içine taşımak, kadın erkek hepimizin varlıksal görevidir. Gelenekçi siyaset, iktidarcı siyesetten radikal bir şekilde kopulmadığı sürece karşıtına dönüşme riski her zaman vardır.

Hayatın dışından sürdürülen ataerkil siyasetle bağlarını hakikatçi temelde kesmeden özgürlükçü mücadele sürdürmek olası değildir.

Geleneksel kalıpların dışına çıkıldıkça özgürlük alanları genişliyor. Rojava deneyimi incelendiğinde bunun bariz örneklerini bulabiliriz.