Ana Sayfa Blog Sayfa 6344

Firaz Baran’ın Pazarcık Mutfağı kitabı çıktı

Hêl yayınevi “Pazarcık Mutfağı” isimli bir kitap yayınladı. Firaz Baran’ın hazırladığı kitapta toplam 119 tarif yer alıyor.

Yazar, kendisi aşçı değil. Bu nedenle tarifleri bilenlerle söyleşiler yapmış ve onların anlatımlarını düzenleyerek yayınlamış. 49 tarif Şêxo İnanma‘dan, 26 tarif de Songûlê Rîvon‘dan alınmış.

Kitapta Pazar­cık‘ta yenilen doğal otlar, yapılan tatlılar, soğuk ve sıcak yemekler ile kış hazırlıkları anlatılıyor.

Örneğin kışın kullanmak için onlarca doğal ot, sebze ve meyve ile et kurutuluyor. Sîramok, çoyê çê, dolmalık patlıcan, çîr, tu, durma gibi… Bunların nasıl kurutulduğu ve nasıl yemek yapıldığı işleniyor.

Pazarcık’ta 100 bini aşkın fıstık ağacı var. “Kitapta fıstık nasıl yetiştiriliyor ve fıstıkla neler yapılıyor” soruları da yanıtlanıyor.

Aşçı Şêxo İnanma’nın Tespiti

Tariflerin çoğunu veren aşçı Şêxo İnanma ise çocukluğu ve gençliğini yaylada geçirmiş. Daha sonra ise yıllarca modern restorantlarda aşçılık yapmış. Kitaba bir önsöz yazan İnanma şöyle diyor:

“Bölgemiz bitki, meyve ve evcil hayvanlar bakımından zengindir. Önemli olan bu zenginliği mutfağa yansıta­bilmek ve kültürün bir parçası haline getirebilmektir. Bu zenginliği mutfağa yansıtan insanların içinde büyü­düm. Verdiğim tarifleri de yaşayarak öğrendim.”

Kitapta Pazarcık yöresinin en sevilen yemekleri lozık, içli köfte, kilor, katma ve tarhana da anlatılıyor.

Yazar, “Tarifleri belgelemek için hazırladım. Ama kitaptaki tariflere bakarak ben de yemek hazırlıyorum” diyor.

Firaz Baran, sitemize yaptığı değerlendirmede ayrıca şuna vurgu yaptı: “Bölgemizde 40’ı aşkın doğal ot ve yabani meyveyle yiyecekler, kahveler, ekşiler hazırlanıyor. Ancak bu kültürü göçten sonra doğan çocuklar bilmiyor. Bunun kaybolmaması için bu çalışma iyi oldu. Bir de şunu gördüm ki, zamanında yazmadığımız için bunun sağlık sektörüne etkisini ve ticaretini de düşünmemişiz. Oysa yaylalarımız ve dağlarımız kendine özgü, başka yerde olmayan sayısız vitamine sahip doğal otlar barındırmaktadır.”

Firaz Baran Kimdir?

1975’te Pazarcık’ın Pulyone Jêri köyünde doğdu. 1997-2007 yılları arasında Med, Medya ve Roj TV’de muhabir ve seslendirmen olarak çalıştı. Bugüne kadar yayınlanan kitapları şunlardır:

  1. Hunerkom Akademî Mîr (Antoloji ve Araştırma, 2007)
  2. Mehmet Bayrak (Biyografi, 2008)
  3. Pazarcık (Araştırma, 2012)
  4. Neden Ali Değil de Zerdeşt (Ethem Xemgin ile uzun söyleşi, 2013)
  5. Bêrîvan –Binevş Agal- (Biyografi, 2014)
  6. Pazarcık Mutfağı (Yemek kitabı, 2016)

 

‘Tek devlet, tek millet ve tek medya istiyorlar’

“Biz Türkiye’de yapılmayanı yapıyoruz, yani haber. Diğerleri hükümet bülteni gibi. Çok iyi biliyoruz ki, hükümetin yalanlarını ortaya çıkaran haberler yaptık. Mesela, teröre karşı mücadele ediyoruz diye bir savaş yürütülüyor Cizre ve Şırnak’ta. Sivillerin ölmediği iddia ediliyor. Yandaşlar ‘teröristleri sivil diye gösteren kanal bunlar, RTÜK uyuyor musun?’ diye hedef gösterdi bizi. Yaptığımız haberlerin, ister savcılık, ister RTÜK, ister medya tetikçileri yalan olduğunu ispatlasın, biz bu kanalı kapatırız. İMC tüm bu süreçte göze batan bir diken oldu. Özü bu.” İMC TV’nin genel yayın yönetmeni Eyüp Burç. 26 Şubat’ta Türksat uydusundan ‘atılmaları’nın sebebini böyle anlatıyor.

Burç’a göre haksızlık ya da usulsüzlük burada bitmiyor. Çünkü İMC TV,  yayından RTÜK kararıyla değil, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gönderdiği ve “PKK/KCK propagandası” yaptığı iddiasıyla çıkarıldı. Ki bu prosedür olarak da ‘normal’ değil. Burç devam ediyor: “Aslında bunun RTÜK üzerinden yapılması lazımdı ama buna bile sabredemediler. Temel sıkıntı şu: Kuruluş olarak, Türkiye izleyicisine hitap etme hedefimiz vardı, o yüzden Türksat’tan yayın yapıyorduk. Türksat yayıncı kuruluş olarak ticari bir anlaşma yapar, bir şirkettir. O hizmeti bize vermekle mükelleftir, biz de onlara her ay para öderiz. Yayın içeriğimizle ilgili kurum Türksat değildir, karışamazlar. Yayın içeriğinin denetlendiği yer RTÜK’tür. Terör propagandası yaptığımıza dair kararın RTÜK tarafından alınması gerekiyordu.” Bu nedenle savcılık yazısının da sorunlu olduğunu ve savcılığın kendini RTÜK’ün yerine koyarak yetki gaspı yaptığını ve suç işlediğinin altını çiziyor. Yine usule göre Türksat, İMC ile yaptığı sözleşmeyi ancak önceden ve noter tasdikli bir ihbarnameyle iptal edebiliyor. Oysa İMC’ye sözleşme iptali yazısı ancak uydudan düşürüldükten beş gün sonra ulaşıyor. İşin tuhafı, İMC tv’nin daha bir ay önce Türksat’la sözleşmesini yenilemiş olması.

Yeni adres, Hotbird

İMC TV, Türksat’tan çıkarılmasından hemen sonra Hotbird uydusuna geçti ve akabinde hukuki mücadeleye başladı. Burç, “Tabii ki her sözleşmenin bir ticaret hukuku zemini var. Biz de mahkemeye gittik, tedbir kararı için başvuru yaptık. Ayrıca idari, ticari ve siyasi mahkemede hukuk yollarını kullanacağız. Maddi ve manevi tazminat davaları da açtık. AİHM’e kadar yolu olan bir süreç bu” diyor ve Türksat’ın Telekom’dan doğmuş, denetimini Sayıştay’ın yaptığı bir monopol yani tekel olduğunu hatırlatıyor. “Bu nedenle” diyor, “Bir monopol sözleşmeleri rahatlıkla feshetme hakkında sahip olmamalı çünkü alternatifi yok. Özel şirketiz, kamu şirketi değiliz diyorlar ama bütün bunlar mahkemede ortaya konacak şeyler.”

Öte yandan hızlıca Hotbird uydusuna geçmek, yayına devam ettirmeyi sağlasa da, izleyici ve ticari olarak ciddi zararları var. İMC’nin Kürt izleyicilerinin yüzde 90’ı zaten Hotbird üzerinden yurtdışı kanalları izlediği için Kürt izleyicilerde fazla kayıp yaşanmamış. Ama Türkiye genelinde ciddi kayıp var. Burç, “Hotbird’e geçince İMC izleyicisinin yüzde 50’sine ulaştık. Ama diğer yüzde 50’sini kaybetmiş durumdayız” diye anlatıyor.

Burç şöyle anlatıyor: “Reyting ölçümlerini dikkate alıyoruz ve bizim gördüğümüz, İMC haber kanalları içerisinde ilk 5’te. Bir sürü dezavantaj içeren duruma rağmen. Nereden bakarsan bak, izleyici ve bilinirlik açısından iyi durumdayız. Kadın, ekoloji haberleri veren bir televizyonuz. IŞİD’in Türkiye sınırından Suriye sınırına geçişini canlı veren televizyon biziz. Dünyada birçok televizyon bu görüntüleri kullandı. Bütün bunlar marka değeridir. Şu anda itibarsızlaştırılma ve kriminalize etme söz konusu. Bütün bunlar manevi zararlar.” Bir diğer zarar da bütün reklam gelirlerinin bir anda yok olması.  Yine de yayında ısrarlılar. 100’e yakın çalışanı ilk şoku atlattıktan sonra işe daha fazla sarılmış. İMC TV’nin haber koordinatörü ve yanı zamanda Basın-İş Sendikası başkanı Faruk Eren, “İzinde olan arkadaşlarımız geri geldi hemen. Bazı arkadaşlarımız maaş almasak da olur dediler. Arkadaşlarımız moralli ve şevkle sarıldılar işlerine. Çünkü biliyoruz ki biz doğru habercilik yapıyoruz” diyor. Burç da bu dönemde, özellikle Kürt iş insanlarından İMC’yi kendi gelecekleri açısından da “bir demokratikleşme platformu” olarak gördükleri için destek teklifleri aldıklarını vurguluyor.  Cemaat medyasına yapıldığı gibi İMC’ye kayyum atanması ihtimalini de akılda tutuyorlar. Burç “Korkuyor değiliz ama kaygılıyız” diyor.

“Kürt seçmeni kaybetmenin sorumlusu”

İMC TV’nin özellikle 7 Haziran’dan sonra ‘rahatsız verici’ bulunmaya başladığının altını çiziyor Burç. Sebepleri muhtelif:  “Sokaklarda ölü insanlar var, bu insanlar sivil. Onları almaya giden siviller de var. Bunları çekerken taranıyor kameramanımız ve yaralı halde hepsini çekti. Anadolu Ajansı ‘terör örgütü üyesi kameraman da vuruldu’ diye haber yaptı. Ayrıca neredeyse totaliter bir rejim haline geldik. Tek millet, tek devlet, tek dil, tek dinden sonra tek medya istiyorlar. Bir başka mesele tam totaliterleşme çabası: İMC hem HDP hem de AKP’nin Kürt seçmeni içerisinde bir numara. Bizim öğrendiğimiz bir şey de şu: 7 Haziran seçimleri sonrası Saray’da ‘Kürt seçmenimizi nasıl kaybettik?’ sorusuna cevap aranırken bir faktör olarak da İMC TV söylenmiş. O gün İMC TV’nin ipinin çekildiğini biliyoruz.”

Nazan Özcan

Çevrecileri Aydın’a davet ediyoruz!

CHP Aydın İl Gençlik Kolları Başkanı Av. Yılmaz TİLKİ yazılı bir açıklama yaparak Menderes nehrine jeotermal firma artıklarının dökülmesine dikkat çekti. “Jeotermal firmalarının yıllarca avukatlığını yapan Aydın AKP Milletvekili Mehmet Erdem’i” bu frmaların avukatlığını yapmayı bırakmaya çağırdı. İşte o açıklama;

Değerli Basın Emekçileri ve Kamuoyu;

Jeotermal firmalarının yıllarca avukatlığını yapan Aydın AKP Milletvekili Mehmet Erdem; Aydın’da onlarca jeotermal firma atık sularını Menderes Nehrimize, derelerimize, ovalarımıza ve ülkemizin en verimli topraklarına bırakırken neden sesini çıkarmıyordu? O zaman neredeydi? Havamız kirletilirken neredeydi? İncir ve zeytin ağaçlarımıza zarar verilirken neredeydi?

Aydın Büyükşehir Belediyesi ve Sultanhisar Belediyesi 1200 m²’lik sera alanını ısıtırken kanun ve yönetmeliklere göre hareket etmiştir. Mehmet Erdem her zamanki gibi doğruları söylememektedir.

Mehmet Erdem, çevrecileri Aydın’a davet etmekte, bizde aynı şekilde çevrecileri Aydın’a davet ediyoruz. Aydındaki tüm jeotermal firmalarının neler yaptıklarını gelip kendi gözleri ile görsünler. Ayrıca çevreciler Sultanhisar Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesinin sahip olduğu seranın da faaliyetlerini inceleyerek sonucunu Aydın halkı ile paylaşsın.

Mehmet Erdem’e; jeotermal firmalarının avukatlığını yapmayı bırakmasını, Aydının mallarının Ankara’ya verilmesine karşı çıkarak Aydında kalması için çaba göstermesini ve Aydın için çalışmasını tavsiye ediyoruz.

Av. Yılmaz TİLKİ

CHP Aydın İl Gençlik Kolları Başkanı

Koçgiri’nin Onurlu Direnişi

ERDAL YILDIRIM

Çı bejnik le ye / We ki reyhan e /
Navé wî Alîşer e / Him mér e him reyber e/
Li çiyaye Koçgîriyê zulfîkare

Öncelikle bilinmelidir ki, 1921 yılında Koçgiri (2), 1930 da Zilan ve 1937-38 de Dersim’de yaşananlar, resmi tarih belgelerinde tahrif edilerek gösterilmeye çalışıldığı gibi bir isyan değil, birer katliamdır. Hatta Dersim 1937-38 bir soykırım girişimidir. Koçgiri’de Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal’in inkârcı, yok saymacı, uluslararası antlaşmalarca tanınmış hakları dahi kabul etmeyen baskıcı tavrına  karşı, siyasi, bağımsızlıkçı bir karşı duruş sergilenmiş ve bu duruş bir katliamla sonlanmıştır.

Selçukluda, Osmanlıda defalarca denenen katliam ve soykırım uygulamaları ne yazık ki, Cumhuriyet rejiminde, “laikliğin uygulanacağı”, “demokrasinin geleceği” umuduyla Kurtuluş Savaşına maddi, manevi, askeri tüm güçleriyle katılan ve Cumhuriyetin kurulmasına büyük katkı sunan Alevi ve Kürtlere karşı aralıksız sürdü. Yani Aleviler ve Kürtler daha önceki inkâr, dışlanma ve aşağılanma politikalarıyla yüzyüze kalmaya devam ettiler.

Oysa 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, kimi etnik yapılar, ulusları ve de Kürtlerle Alevileri de kapsayan, “bağımsızlık”, “siyasal” ve “kültürel” özerklik koşulları imza altına alınmıştı(3). Anlaşma koşullarına uymayan, “tek dil, tek din, tek millet”(4) düsturuyla hareket eden İttihat ve Terakki Fırkası, Kürtleri Türkleştirmek, Alevileri ve Aleviliği İslamlaştırmak, islam içinde eritmek politikalarıyla hareket ediyordu.

Kurtuluş Savaşı sonrasında imzalanan Sevr’in uygulanmasını, anlaşmadan doğan “Kürt özerkliğinin kabulü”, “Zindanlardaki Kürtlerin serbest bırakılması”, “Kürt illerindeki Türk görevlilerin geri çekilmesi”, “Kürt Valiler atanması”, “Kürtçe eğitim veren okulların açılması” talepleri Ankara Hükümetince reddedilince Koçgiri, yani Kuzey Batı Dersim Bölgesindeki Alevi Kızılbaş Kürtler, gelecekleriyle ilgili planlar yapmaya başladılar.

Ama genlerine işleyen “Osmanlıda oyun bitmez” özelliği, Ankara hükümetinde de etkindi ve Koçgiri Bölgesindeki Kürt ve Alevilerin bertaraf edilmesi için, 9 Aralık 1920 de Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusuna, Koçgiri’yi, tenkil etme (bastırma, katliam) emri verildi. O Nurettin Paşa ki, 1915 yılında Ermenileri hunharca katlettikten sonra şöyle diyordu: “Zo” diyenleri temizledik. Şimdi “Lo” diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim”.

Nurettin Paşa ile birlikte görevlendirilen bir kişi daha vardı. Bu kişi 1914-1915 yıllarında Karadeniz’de Pontus Rumlarını ve Erzurum Kars yöresinde Ermenileri öldürme, tecavüz etme, yağma yapan, bu başarılarından ötürü ödüllendirilip Muhafız Alayı komutanı yapılan Giresunlu eşkıya katil Topal Osman’dı. Ve o kişi şimdi de bizzat Mustafa Kemal Hükümetinin talimatıyla Koçgiri bölgesinde cinayetler, tecavüzler işlemek, evleri, köyleri yakmak, köylülerin her türlü ziynet eşyasını yağmalamak, hatta hayvanlarını öldürmekle görevlendirilmişti.

Bu ortamda Koçgirililer, Ankara’nın Osmanlı’dan farksız entrika, inkâr, oyalama taktiklerine karşı, ya teslim olup onursuzca yaşamayı, ya da en doğal hakları olan özerklik, bağımsızlık talepleriyle bir direniş sergileyeceklerdi. İşte bu Koçgirililerin onurlu direnişiydi..

Ve katliam sürecinde hem Sakallı Nurettin, hem de Topal Osman, alçakça, kalleşçe onlarca Koçgiriliyi katlettiler..Topal Osman ve itleri kadınlara, kızlara tecavüz etti.  Atalarımızın evleri yakılıp yıkıldı, tarlaları, mal davarları bile imha edildi. Çengelli, Kızıldağ ve Beydağı’nın birçok yerinde, derelerde, tepelerde günlerce çatışmalar devam etti. Bir tarafta “ikrârından vazgeçmeyen (bazı iç ihanetler olsa da), onurları, vatanları, aileleri, çoluk çocukları için ölümü hiçe sayan Koçgirililer”, diğer tarafta alçakça, hayasızca öldürmeye, tecavüze, çalıp çırpmaya, yağmaya gelmiş Sakallı Nurettin ve Topal Osman ile katil köpekleri… İkrâr verenlerin bir kısmının çeşitli nedenlerle yardıma gelmemiş olmasına rağmen, Alişan, Haydar Beyler, Alişer ve Zarife Xanım ile Filik Ali, Kızıltepeli Rıfat, Karamanlı Nuri ve Koçgirili isimsiz kahramanlar, Koçgiri yiğitleri, hem sayıca, hem de askeri teçhizat ve silah açısından çok fazla sayıdaki güçlere karşı yiğitçe bir direniş sergiledi. Katliamda yaklaşık olarak 500 Koçgirili öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı ve yaklaşık 2.000 kişi başka şehirlere sürgüne gönderildi.

Koçgiri katliamı bizim acılarla örülü tarihimizin en önemli tarihi dönemeçlerinden birisidir. Dününe sahip çıkmayanlar, geçmişte çekilen onca acıyı, zulmü, akan kanı görmezden gelenler yarınlarına, geleceklerine de asla yön veremezler. Geçmişi unutanlar her zaman yeni felaketlerle yüz yüze kalacaklarını unutmamalıdırlar.

Gelecekte buna benzer acıları yeniden yaşamak istemiyorsak tarihimize, kültürümüze ve değerlerimize dört elle sarılmalıyız. Biliyoruz ki, unutmak yeni felaketlere davetiye çıkarmak, göz yummaktır. Ki, unutmak sadece geçmişe değil, gelecek kuşaklara da ihanet etmek demektir.

Günümüzde ve gelecekte Koçgirililerin tarihlerine, inançlarına, atalarına ve tüm değerlerine sahip çıkacaklarına olan inancımı koruyor ve 95.yılında Koçgiri katliamında yitirdiğimiz tüm yiğitlerin, ana-babaların, çocukların anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.    

1 Mart 2016

Notlar:

1-) Alişer  : Cihan Çelik – Emmanın Emmanın

2-) Koçgiri: Sivas – Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kangal, Gürün,  Tunceli – Hozat,  Kayseri – Sarız, Sarıoğlan, Develi, Adana – Tufanbeyli,

Kahramanmaraş – Göksun, Erzincan – Refahiye, Kemah, Tokat – Almus, Zile, Adıyaman – Kahta,

Malatya, Pütürge, Arguvan, Darende, Hekimhan’ı da içine alan coğrafya

3-) Sevr Antlaşması: (62. ve 64. Madde)

– İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak.

– Bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek

3-) Tek Dil: Türkçe, tek Din: İslam, tek millet: Türk

Aleviler; bilgimiz yok!

Alevi kurumları HBVAKV genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Alevi kurumlarının başkanları katıldı. Yapılan ortak açıklamada AKP tarafından 21 Mart’da açıklanması beklenen düzenlemeden haberleri olmadığını belirttiler. Alevi kurumlarının yaptığı açıklama şöyle;

BASINA VE KAMUOYUNA

2009 yılında başlayıp dokuz kez yapılan Alevi Çalıştayları’nın neticesinde, hükümet Alevi sorunu çözmekle ilgili kararlı adımlar atacağını hem Türkiye Kamuoyu hem de Alevi Toplumu ile paylaşmıştır. Biz de Alevi Örgütleri olarak hükümetin yapmış olduğu bu çalıştayların, Cumhuriyet Hükümetlerinin ilk kez doğrudan Alevileri, Alevileri temsil eden Alevi Örgütlerini dinlemeye ve anlamaya çalışması bakımından önemli bir dönüm noktası olduğunu beyan etmiştik. Ancak yıllar içinde giderek karmaşıklaşan bir sorun, sorunun asıl taraflarını dinlemeden istemleri üstünde tartışmadan çözülmeyeceği gibi salt tek yönlü bir dinlemeyle ve sorunun doğrudan tarafı olan Aleviler ve Alevi Örgütleriyle çözüm önerileri hakkında bir diyalog geliştirmeden üstesinden gelinmeyeceğini de belirtmiştik. Bu bağlamda bizler atılan bu adımın bir ilk adım alarak olumlu bulmakla birlikte sorunu gerçekten çözmek isteyen bir iradenin karşılıklı olarak geliştirilmesi ve sürdürülmesi bakımından kimi noktalarda görüş, itiraz ve önerilerimizi belirtmeyi kendimize topluma karşı bir sorumluluk olarak kabul ettik.

Geçen yıllara rağmen diyalog kapısını açık tutarak, görüşlerimizle ilgili olarak ve sorunun çözümü ve sorunun nerden kaynaklandığı ile ilgili olarak Hükümete ve Hükümet Yetkililerine raporlar sunduk. Bu raporlar doğrultusunda sorunların çözülebileceğini beyan ettik.

Ama ne Hükümet ne de Hükümet Yetkilileri bizim bu önerilerimizle ilgili olarak sorunların nasıl çözüleceğine dair Alevi Örgütlerine herhangi bir yazılı görüş sunmadıkları gibi sadece kamuoyunda sorunu farklılaştırarak, sorunun kaynağının Aleviler ve Alevilik olduğu yönünde başkalaştırarak toplumun Sünni hassasiyetini dikkate alarak çözülebileceği yönünde beyanda bulunmuşlardır.

Bu bağlamda hükümetin Alevilerin sorunlarını çözmek bir yana, sorunu yeniden inşa ettiğine ve esasta dinsel bir topluluk olarak Alevilerin sorunlarıyla ilgilenmek yerine, kendi siyasal çıkarları doğrultusunda mevcut toplumu biçimlendirmeye, biçimlendiremediğinin varlığını yok saymaya, bununla da yetinmeyip çeşitli kesimlere hedef göstermeye devam edeceğine tanık olabiliriz.

Başbakan 21 Mart 2016 tarihinde Nevruzla birlikte Alevilerin Sorunlarının çözümüyle ilgili Parlamentoya bir kanun getireceğini kamuoyuna beyan etmiştir. Burada son bir kez daha içeriğini bilmediğimiz kanunun ve yasanın Alevilerle tartışılan, üzerinde görüşülen ve müzakere edilen konular olmadığını kamuoyuna beyan etmek istiyoruz.

Hükümeti ve Hükümetin başı olan Başbakan ve onun adına konuşan yetkilileri bir kez daha uyarmak toplumsal sorumluluğumuz ve görevimiz olduğunu Alevilerin sadece kendisi için değil her kes için yıllardır dillendirdikleri Eşit Yurttaşlık Kavramını bir kez daha hatırlatıp, kamuoyunca bilinen Alevilerin sorunlarını yasa yapanlara tekrar hatırlatmak istiyoruz;

1- Zorunlu Din Dersleri Kaldırılmalıdır,
2- Cemevleri Amasız Fakatsız İbadethanedir,
3- Dergâhlarımız Sahiplerine Teslim Edilmelidir,
4- Kamudaki Ayrıcılığa Son Verilmelidir,
5- Nefret Söylemini Kullananlara Karşın Yasalar Çıkartılmalıdır,
6- Alevi Köylerine Zorla Cami Yapımına Son Verilmelidir,
7- Diyanet İşleri Başkanlığı Kaldırılmalıdır,
8- Milli Eğitim Müfredatındaki Başka Topluluklara ve Alevilere Karşı Nefret Söylemleri Kaldırılmalıdır,
9- Madımak Utanç Müzesi Olmalıdır,
10- Hakikatler Komisyonu Kurulmalı ve Katliamlarla Yüzleşilmelidir,
11- Eşit Yurttaşlık Hakkı İstiyoruz.

Kamuoyuna saygılarımızla beyan ederiz.
Alevi Bektaşi Federasyonu
Alevi Kültür Dernekleri
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği

Alevilerde yol ayrımı!

Alevi hareketi, bir yol ayrımına daha geldi. Zalimin zulmünün en derinden yaşatıldığı, korkunun ve teslimiyetin dayatıldığı, ihanetin örgütlendirildiği, buna karşı direnişin ve kahramanlığın destanının yazıldığı, Kerbela günleri gibi.

İşte o günde saraylar kurup içinde sefa edenler, Yezit Bin Muaviye şahsında, insani değerleri hiçleştirerek, iktidarın gözleri kör eden hırsı etrafında toplanan çıkar çevreleriyle birlikte zulmü örgütlediler.

Buna karşı direniş bayrağını, mazlumun emeğini, hakkını şehitlerin şahı, Hüseyin omuzladı. İktidarın sunduğu tüm nimetleri geri çevirerek, binlerce kişilik zulüm ordularına bir avuç inanan ile karşı koydu. Her şart altında direnmenin resmini, teslim olmayan inancın temsiliyetini, Kobanê’ye, Sur’a, Cizre’ye miras bıraktı. Onu yendiklerini sananlar, tarihin en büyük yenilgisini yaşadı. 1400 yıldır Hüseyin’e gülbankler, dualar, mersiyeler düzülüp, ismi dilden dile, nesilden nesile yaşarken, zulmün temsilcilerinin bu dünya üzerinde bir mezar taşları dahi kalmadı.

Ve gafleti yaşayanlar; onlar ki Zeyneb’in beddualarıyla lanetlendi. Yüzlerce yıldır bedenlerinde kan kalmayıncaya kadar kendilerini dövmektedirler. İhanetin, iktidardan pay almak için sessizliğin bedelini ödemektedirler.

İçinden geçtiğimiz günler bizleri böylesine tarihi bir süreçle kesiştirmiştir. Ya Yezit’in, ya Hüseyin’in, ya da Küfelilerin yanında yer alacağız.

Ülkemizin her yerini şiddet sarmalamış bulunuyor. Her gün linç, tutuklama ve ölüm haberleriyle uyanıyoruz. Resmi açıklamaların gölgesinde ölümleri kanıksayan bir tempoda yaşıyoruz. Kelimeler içinde bulunduğumuz durumu izahata yetmiyor.

Kim nereden hangi cepheden olursa olsun sesini çıkaran, görüşünü söyleyen tüm kesimler üzerinde devlet terörü esiyor. Kürt, Türk, Alevi, Sünni, Asuri, Ermeni fark etmiyor.  Herkes suçlular potası içerisinde tek kişilik iktidar sevdası için saldırıya maruz kalıyor. Devletin tüm imkanları şahsi hırsın bir aleti haline geliyor.

Sokakta halka yapılan zulümden, medyada nasibini en sert şekilde alıyor. Medya kuruluşu çalışanları sokak ortasında mafyaya dövdürülüyor. Irkçı faşist gerekçelere sığınılarak davalar açılıyor. Tutuklamalar yapılıyor. Yetmiyor, farklı cepheden muhaliflerin TV kanaları başta olmak üzere gazeteleri kapatılıyor. Hukuksuzluk temel bir davranış biçimi haline geliyor. Dün İMC Tv, Bugün Tv, Samanyolu, Gün Tv şahsında yaşatılanlarla, Zaman, Cumhuriyet Gazetesine yaşatılanlar bir bütün parçaları olmaktan öteye gitmiyor.

Kanunsuzluğun hakim kılındığı ortamın doğurduğu sonuçlara korkarak bakıyoruz. İnsanlarımız diri diri yakılıyor. Gencecik çocuklar öldürülüyor.  Cesetlerimiz sokak ortasında çırılçıplak soyularak teşhir ediliyor.

Korkutarak teslim almak isteyen zihniyete karşı, her kesimden demokrasi güçlerinin yan yana gelerek durması, Alevilerinde bu duruşun Hüseyin’i çimentosu olması artık hayati bir anlam ifade etmektedir. Farklılıkları zenginlik olarak gören, zenginliğimizi geleceğimizin teminatı haline getirmek isteyenlerin birlikte dayanışma içine girmesi acil bir görevdir. İktidarın dayattığı ve haramdan pay almak üzerine ürettiği siyasetin karşısında durmak, Alevi olmaktır. İnsan olmaktır.

Bu anlamda biz Aleviler, bize, Kürtlere, demokrasi güçlerine, medyaya yapılan hukuksuz saldırılara karşı daha çok sesimizi çıkarmalıyız. Demokrasiye ve birlikte yaşama kültürüne yönelik saldırılara dur demek için tereddütsüz birlikten, birlikte mücadele cephesinden yana tavrımızı koymalıyız. Zalimin zulmünün tavan yaptığı günümüzde, nasıl bir yol alacağımıza tüm kurumlarımızla yan yana gelerek karar vermeliyiz.

Her zamankinden daha çok ortaklaşmaya, birlikte hareket etmeye ihtiyacımız var. Yezit düzenin bizleri bir birimizin karşısına çıkarmak suretiyle bizleri bölmesine, ayrıştırmasına müsamaha göstermemeliyiz. Onun için, kongreleri olan kurumlarımızın yapacağı en temel şey, tüm farklılıklara rağmen, yan yana gelerek ortak yönetimler oluşturmak olmalıdır. Tüm kesimden temsilcilerin, grupların, şahısların, fikirlerin yer aldığı yönetimler oluşturmak suretiyle birliğimizi güçlendirmeliyiz.

Kerbela gibi olmalıyız. Olanlara eyvallah..

Koçgirî’den Dersim’e

ERDOĞAN YALGIN

Tarih sayfaları Alevi katliamlarıyla doludur. Hele Kürt Rêya/ Raa Heqi-Alevilerinin katliamı ise soykırımla sınırsız bir boyut kazanmıştır. Emevi, Abbasi, Selçuki, Osmanlı dönemlerini (661-1918) bir kenera bırakacak olursak; sadece Cumhurriyet döneminde Kürt Alevilerine yönelik katlaim ve soykırımlar gerçekleştirilmiştir. Bunlardan birisi de Koçgirî bölgesinde Kürt Alevilere karşı yapılan katliamlardır. Osmanlı’nın resmi kayıtlarında kullandığı bir idari isim olarak Koçgirî; Kürtçe bir tanım olup, “göçedenlerin yeri, göçebeler alanı“ anlamına gelir.

16. yüzyıldaki idari merkez; önce Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Koçgirî-Gümüşkar bucağı idi. 1516 yılındaki Osmanlı tahrir defterlerinde, Hıristiyan olarak gözüken bu köyün nüfusu 8 haneydi. Daha sonraki tarihlerde (1591), bu rakam 19 haneye yükselmişti. Koçgirî-Gümüşkar köyü, 19. yüzyılda Sivas Zara’ya taşınmıştı. Zaman içinde literatürdeki Koçgirî adı, coğrafi alanını genişleterek Zara, Suşehri, İmraniye, Hafik, Refahiye, Kemah, Kurucay ve toplamda 350‘ye yakın bölge köylerinin tümüne verilmişti. Anlatımlar muhtelif! Bu bölgeye ilk göçün, Çaldıran savaşından hemen sonra, Yavuz döneminde (1515) gerçeklerştirildigi sanılmaktadır! Zaman içinde bu alan, Kürt Alevi aşiretlerin sürgün veya zorunlu iskanıyla doldurulmuştur.

1970’lerde istihbari bilgiler doğrultusunda hazırlanan “Aşiretler Raporu”nda “Sıvas ili bölgesindeki aşiretler” tasnifinde bölgedeki Kürt Alevi aşierteri hakkında bazı bilgiler vardır. İlgili raporda; 1917 yılında başlattıkları isyanın, 1921 yılında bastırıldığı belirtilmektedir. Osmanlı’nın yıkılışı sonrasında Koçgirî aşiretlerinin ulusal bilinci kamçılanmıştı. Dolayısıyla Ankara hükümetinden, Kürtlerin özlük haklarının tanınması istenmekteydi. M. Kemal önerliğindeki Ankara hükümeti ise buna asla razı olmayıp, oyalama taktikleriyle Koçgirî’ye, kapsamlı bir harekat yapılmasının planlarını geliştirmekteydi. Bütün ayak-oyunlarıyla hazılıklar tamamlandıktan sonra, Merkez Ordusu Kumandanı Arnavut kökenli, Bursa doğumlu Nureddin İbrahim Konyar, namı diğer Sakallı Nurettin Paşa (1873-1932), Koçgirî aşiretlerini ve lider kadrolarını ortadan kaldırmak maksadıyla tam yetkiyle bölgeye gönderildi. Buna ek olarak; daha sonraları M. Kemal’in muhafızlığını da (1920-23) yapan, cezaevi kaçkını Giresunlu Topal Osman Ağa’nın (1883-1923) yönetiminde 42. ve 47. Gönüllü Alayları kuruldu.

Gönüllü Laz Birlikleri oluşturulup, Koçgirî’ye gönderildi. Topal Osman ve birlikleri; daha önceleri Karadeniz’de; Rum ve Ermenilere yaptıklarını şimdi Koçgirî’de Kürt Alevilere yapacaktı. Osmanlı’nın son yıllarında başlayan ve Cumhurriyetle devam eden Kürt Alevi katliam ve soykırımlarında, yönetici elitlerin izlediği bir ortak hafıza hep göze çarpar. Meselâ Müşir (Mareşal) İbrahim Paşa; 1908-1909 yıllarında Dersim’e, Kürt Alevilerine karşı altı tabur kahredici ve korkutucu bir kuvvetle yapılan askeri tedip harekatını yöneten bir Osmanlı kumandanıdır. 1921’de ise Müşir (Mareşal) İbrahim Paşa’nın oğlu Sakallı Nurettin Paşa, Koçgirî’deki Dersimli Kürt aşiretlerine karşı savaşmaktadır.

Tarih, 1938’i gösterdiğinde yine Dersim’de; bu defa da Sakallı Nurettin Paşa’nın Vali ve Umum Müfettişi olan damadı General Hüseyin Abdullah Alpdoğan Paşa (1878-1972) Dersimli Kürt Alevilerine karşı savaştadır. Bütün bu yaşanan süreçler bir araya getirildiğinde, Osmanlı’nın Kürt Alevilerine karşı geliştirdiği katliam ve soykırım politikaları, yine aynı aile içerisinde, Cumhurriyet döneminde de aynı devamlılığını korumuştur. Bu durum, devletin ortak hafızasına, bir üst aklına işaret etmektedir. Müşir İbrahim Paşa’nın Kürt coğrafyasına ve Kürtlere karşı geliştirdiği bilgi ve tecrübeleri, miras yoluyla oğlu Nurettin Paşa’ya, ondan da damat General Hüseyin Abdullah Alpdoğan Paşa’ya intikal etmiştir. Bu miras, Kürt Alevilerinin nasıl imha edileceklerine yönelik geliştirilen bir devlet politikasıdır. Bu politikaların, günümüzde de aynen devamlılığı sözkonusudur. “Devlette, devamlılık esastır” sözü boşa söylenmemiştir!

Alevi kurumlarından basına çağrı

Alevi kurumları ortak yaptıkları yazılı açıklamayla basını 11 Mart’da yapacakları basın açıklamasına davet etti. “kaygılarımızı ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile yeniden paylaşmak üzere” denilen açıklamada, hükümetin kendilerini hiç bir şekilde bilgilendirmediğine vurgu yapıldı. İşte Alevi kurumlarının çağrısı;

Gazete ve Televizyonların değerli temsilcilerine,

Hükümetin bir süredir yürütmüş olduğu ve 21 Mart 2016 tarihinde kamuoyu ile paylaşmayı planladığı Alevilerin yaşadığı sorunlar ve çözüm önerilerine yönelik olarak yapılan görüşmelerde biz Alevi kurumları olarak sorunlarımız ve çözüm önerilerimizi bir rapor halinde sunmamıza rağmen, hükümet ve temsilcileriyle yapmış olduğumuz görüşmelerde hükümet cephesinden sorunların çözümüne yönelik somut hiçbir bilgi tarafımıza yansıtılmamıştır. Bu sebeple taşımış olduğumuz kaygılarımızı ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile yeniden paylaşmak üzere 11 Mart 2016 Cuma günü Saat:11:00 ‘de Sokullu Mehmet Paşa Caddesi İğde Sokak No: 24 Dikmen adresinde bulunan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi’nde basın açıklaması yapılacaktır.

Katılımlarınızı önemle rica ederiz.

Alevi Bektaşi Federasyonu
Alevi Kültür Dernekleri
Hacı Bektaş Veli Anadolu kültür Vakfı
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği

Karabağ ‘seçim kaybettiği’ cemevi derneğine yıkım darbesi!

Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karabağ Yamanlar Cemevi’nde gerçekleşen başkanlık seçimini desteklediği aday kaybedince kazanan yönetimi cezalandırmayı tercih etti. Belediye, cemevi derneğinin işlettiği düğün salonuna önce 110 bin TL ecrimisil çıkarttı, sonra da yıkım kararı verdi.

Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karabağ’ın adayının da yarıştığı Karşıyaka Alevi Kültür Dernekleri Yamanlar Cemevi geçtiğimiz günlerde yeni başkanını seçmişti. Başkan Karabağ’ın adayı Abidin Yücesoy ile Mehmet Bozkurt arasında geçen yarışı Bozkurt kazandı.

Cemevi yönetimi ile ters düşen Karabağ, gereken çalışmaların yapılması talimatını verdi. Belediye yapı kontrol müdürlüğü ekipleri cemevi derneğinin yıllardır gelir kapısı olarak kullandığı Can Dost isimli düğün salonu ile ilgili işlem yapma kararı aldı.

Belediye ekipleri ilk olarak 2011-2015 yılları arasında bir bedel olan 110 bin TL rakam çıkartarak bunun “ecrimisil” olarak ödenmesini istedi. Toplam 348 metrekare alan için belirlenen rakamın kısa sürede emlak istimlak müdürlüğüne ödenmesi istendi.

Daha sonra da belediyenin ilgili diğer müdürlüğü ise harekete geçerek iki hafta süre içinde kapalı alanın boşaltılmasını yıkım kararı olduğunu bildirdi. Düğün salonunun kapalı alanının otopark alanında kaldığı belirtildi. Öte yandan cemevi yönetimi ise hukuki süreç başlatarak yıkımın durdurulmasını istedi.

‘Maraş’ta işkence yapacaklar’ dedi, gittiği gün öldürüldü

Kahramanmaraş’ta 12 Eylül’den sonra işkencede öldürülen Mehmet Ceren’in “iki bildiri dağıtmak” ve “lisede İstiklal Marşı’nı okumamak” suçlarından ötürü arandığı ve bizzat gidip teslim olduğu ortaya çıktı. 24 yaşındaki Ceren, alınan son ifadesinde, Kahramanmaraş’ta işkence görmekten korktuğu için Adana’da teslim olduğunu söyledi. Ceren bu ifadesine rağmen sorgusunun yapılması için Kahramanmaraş’a gönderildi. Burada, teslim olduktan iki hafta sonra işkencede öldürüldü. Ailesine Ceren’in “intihar ettiği” söylendi.

12 Eylül’den sonra Kahramanmaraş’ta Ali Ekber Yürek, Mehmet Ceren, Fehmi Özarslan ve Cennet Değirmenci’nin işkencede öldürülmesine ve çok sayıda yurttaşın işkence görmesine ilişkin 2010 yılında soruşturma başlatılmıştı. Afşin’de başlayıp Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nda devam edilen soruşturmada geçen yıl takipsizlik kararı verilmişti. Yürek ve Ceren aileleri, avukat Hüseyin Aygün aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvuru için harekete geçince soruşturma dosyasının bir örneği kendilerine verildi. Bu dosyanın açılmasıyla, Mehmet Ceren’in öldürülmesine ilişkin 1981 ve 2012 yılına ait evraklara ulaşılmış oldu.

12 Eylül’den sonra yakalama kararı çıkarılan Ceren, 6 Ekim 1981’de Adana’da Askeri Savcılığa teslim oldu. Adana 1 No’lu Askeri Mahkemesi’ne sevk edilen Ceren, “Herhangi bir örgüt kurmadım, örgüte üye olmadım. Arandığım zaman evde yoktum. Sonradan kendim giderek teslim oldum” şeklinde ifade verdi. Gıyabi tutukluluk kararı yüzüne okunan Ceren, Adana Cezaevi’ne gönderildi.

Ceren, 7 Ekim’de Adana Askeri Savcılığı’na tahliye dilekçesi sundu. Dilekçede “Tutuklanmama neden olarak Devrimci Savaş örgütüne üye olmak ve Anayasa’yı cebren ilgaya teşebbüs etmek suçlaması gösterildi. Gerçekte benim söz konusu örgütle ve isnat edilen suçla uzaktan yakından ilgim yoktur. Bu nedenle tutukluluğuma itiraz ediyorum. Dosyamın tekrar incelenerek, kendi teslim oluşum göz önüne alınıp tahliyeme ve mahkemenin tutuksuz olarak yürütülmesine karar verilmesini arz ederim” dedi. Ne var ki tahliye edilmedi.

MARAŞ’TA İŞKENCE VAR DİYE ADANA’DA TESLİM OLMUŞ

Bu arada Adana Askeri Savcılığı 13 Ekim 1981’de Ceren’in ifadesini aldı. Ceren, kayıtlara geçen bu son ifadesinde “Ben Devrimci Savaş isimli örgüte girmedim, örgüt doğrultusunda çalışmalar yapmadım. Eğitim ve seminerlerine katılmadım. Ben 1979’dan 1980 Temmuz ayına kadar Afşin’de iş yerinde çalıştım. Ancak örgüte zorla para topladım. Örgüte mensup herhangi bir şahsı tanımam” dedi. Arandığından haberdar olmadığını kaydeden Ceren, bu süreçte Karabük’e gittiğini ve bu arandığını burada duyduğunu belirtti. İşkence görmekten korktuğu için Kahramanmaraş’a gitmeyip Adana’da teslim olduğunu belirten Ceren, “İşkenceden korktuğum için Maraş’a gidip teslim olmadım. Adana Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na teslim olmayı yeğledim. Bana isnat edilen örgüte girmek, pankart asmak suçunu işlemedim” dedi.

İKİ HAFTA SONRA ÖLDÜRÜLDÜ

Ancak Ceren’in teslim olduğu bilgisi Sıkıyönetim Komutanlığı Kahramanmaraş Komutan Yardımcısı Tuğgerenal Yusuf Haznedaroğlu’na ulaşmıştı.

Haznedaroğlu, 12 Ekim’de Adana Sıkıyönetim Komutanlığı’na yazı yazıp “Adı geçen şahsın irtibatlı olduğu örgüt mensuplarını yakalamak için soruşturmaya ihtiyaç duyulmuştur” dedi ve Ceren’in Kahramanmaraş’a gönderilmesini istedi. Yazı ekinde, Ceren’in karıştığı iddia edilen üç “suç” gösterildi. Bunlardan ikisi, 1979’da Afşin’deki santral inşaat sahasında bildiri dağıtmak; diğeri ise 1980’de Afşin Lisesi’nde İstiklal Marşı okumamaktı. Bu amaçla Ceren, 20 Ekim’de Adana’dan Kahramanmaraş’a gönderildi. Ceren, geldikten bir gün sonra, 21 Ekim’de hayatını kaybetti.

Sıkıyönetim Komutanlığı Adana Askeri Savcılığı, 11 Mart 1982’de kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Kararda, Ceren’in “yolda sık sık öksürdüğü, ikram edilen sigarayı içmeyip elmayı almadığı, gece yatırılmak istendiğinde ‘Üşüyorum, başım dönüyor, öleceğim’ dediği” savunuldu. Sabah teşhis için beklenirken aniden rahatsızlandığı iddia edilerek, ani kalp yetmezliği sonucu öldüğü iddia edildi. Vücudunda bulunan kabuk bağlamış yaraların ise teslim olmadan önceki bir tarihe ait olduğu ileri sürüldü.

‘BİLMİYORUM, HATIRLAMIYORUM’

Soruşturmanın yeniden açılması üzerine Haznedaroğlu‘nun ifadesi alındı. Haznedaroğlu, 9 Ekim 2012’de alınan ifadesinde, “O dönem sorgulama işlemi polisler ve savcılar gözetiminde yapılırdı. Biz sadece nasıl sorgulama yapıldığını, işkence edilip edilmediğini ara sıra kontrol amacıyla bulunduk” dedi. Ali Ekber Yürek’in kendi yetki alanı dışında bir yerde öldürüldüğünü savunan Haznedaroğlu, “O konuyla alakalı bir bilgim yoktur” dedi. Fehim Özarslan’ın ölümünün ne şekilde olduğunu bilmediğini iddia eden Haznedaroğlu, “Üzerinden zaman geçmiş olmasından dolayı pek hatırlamıyorum” dedi. Mehmet Ceren’in ölümüne ilişkin otopsi raporları ve polislerin ifadelerini sunan Haznedaroğlu, “Hiçbir suretle gözaltında bulunanlara şiddet uygulanması için talimat vermedim. Hiçbir rütbeli asker de böyle bir talimat vermemiştir. İşkence yapılmasına dair polislere talimat verilmemiştir. O dönemde sorguya katılan görevlilerin sayısı 15 civarıydı. Çok zaman geçtiği için bunların isimlerini hatırlamıyorum. Gözaltında ölenlerle alakalı bir talimatım yoktur” dedi.

İSMAİL SAYMAZ – radikal