Ana Sayfa Blog Sayfa 6345

Alevi Pirleri ve Dedeleri: Elinizi ve dilinizi cemevlerimizden çekin

Alevi Pirleri ve Dedeleri, Gazi Cemevi’nin günlerdir polis kuşatmasına alınmasına tepki gösterdi. Yapılan açıklamada “Gazi Cemevi özelinde yaratılmak istenen, Alevi hareketinin direncini kırmaktır” denildi.

İstanbul’un Sultangazi ilçesinde bağlı Gazi Mahallesi’nde bulunan Gazi Cemevi’nin günlerdir polis kuşatması altında tutulmasına nedeniyle Alevi Pirleri ve Dedeleri, cemevinde düzenledikleri basın toplantısıyla kuşatmanın kaldırılmasını istedi. Toplantıda Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Demokratik Alevi Dernekleri, Alevi Dernekler Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi, Okmeydanı Cemevi yöneticilerinin yanı sıra Gazi Mahallesi halkı da katıldı.

‘Ötekileştirici yaklaşım Türkiye halklarını iç savaşa doğru sürüklüyor’

Toplantıda ilk olarak Gazi Cemevi Başkanı Veli Gülsoy, söz aldı. Mahalle halkının Kürdistan’da yaşanan katliamları protesto etmek üzere düzenledikleri yürüyüşün valilik ve emniyet tarafından engellendiğini söyleyen Gülsoy, Perşembe gününden bu yana cemevlerinin engelleme üzerine yaşanan olaylar sırasında polis saldırılarına maruz kaldığını ifade etti.

Yaşanan olaylar nedeniyle “Faşistler, şeriatçılarla ile birleşip ortak bir güç oluşturdularsa, biz de faşizme karşı ortak bir güç oluşturmalıyız” diyerek konuşmasına başlayan ABF Genel Başkanı Baki Düzgün ise Suriye politikasında iflas eden sistemin Türkiye’de ayrımcı, ötekileştirici ve provokatif uygulamalarla Türkiye halklarını iç savaşa doğru sürükleme hevesinde olduğunu söyledi

‘Gazi Cemevi özelinde yaratılmak istenen, Alevi hareketinin direncini kırmak’

Sur, Cizre, Silopi’de yapılan katliamlara karşı demokratik tepki eylemi gerçekleştiren kitle örgütlerine hedef gözetilerek saldırıldığını belirten Düzgün, Gazi Cemevi’nin ve diğer inanç kurumlarının marjinalleştirmeye çalışıldığını vurguladı. Düzgün, Hızır Cemi esnasında polis tarafından cemevinin bahçesine yapılan saldırıyı da “ibadet özgürlüğüne yapılmış bir saldırı” olarak gördüklerini kaydetti.

Düzgün, yaşanan kuşatma ve saldırıların son bulması için Kaymakam’la görüşmeye giden Alevi pirlerine de yine görüşme sonrasında polislerce plastik mermilerle saldırıda bulunulduğunu paylaştı
Gazi Cemevi özelinde yaratılmak istenenin Alevi hareketinin direncini kırma ve biat ettirme çabası olduğunun altını çizen Düzgün, “Gündüz pirlerimize hedef gözeterek saldıran zihniyet, demokratik hakkını kullanan gençlerimizden ikisi ağır yaralı olma üzere 3’ü de gerçek kurşunlarla yaralamıştır” dedi.

‘Devletin Alevisi olmayacağız’

Sözlerinin devamında bu zulüm yaklaşımını kabul etmeyeceklerini söyleyen Düzgün, Gazi Cemevi üzerindeki kuşatmanın inanç özgürlüklerini kısıtlanması nedeniyle derhal kaldırılmasını istediklerini bvelirttiği konuşmasını da “Devletin Alevisi olmayacağız, elinizi, dilinizi inancımızdan cem evlerimizden çekin” diyerek sonlandırdı.

‘Alevilik farklı bir kuşatma altındadır’

Pir Sultan Kültür Abdal Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan da cem evinin kuşatmaya alınmasının Türkiye’nin her yanında kınanması gerektiğini kaydetti. Kaplan, “Alevilik farklı bir kuşatma altındadır. Gün birlikte faşist iktidara karşı, mücadele etme günüdür” dedi.

Toplantı, konuşmaların ardından son buldu.

DİHA

Çıplaklık ve Özgürlüğümüz

Bir dönemler sayısı bilinmemekle birlikte binlerce Kürt kadını TC zindanlarından geçti. Özellikle de 1990 ile 2000’li yıllar arası bir çok kadın ve çocuk düştü zindanlara. Bunların kimisi ana, kimisi öğrenci, kimisi gerilla diyebileceğimiz kadınlardı. Hepsinin anlatacak veya anlatamayacak kadar derin hikayeleri vardı. Kimisi tüm cesaretini yüklenip dile getiriyor, kimisi de tarihin bütün yükünü omuzlamışçasına içine gömüyordu. Ancak ister ana, ister bir çocuk, ister genç bir kadın, ister bir gerilla kadın olsun. Hepsinin hikayesi bir birine benziyordu. Ve yaşadıkları onca acı, işkence sadece Kürt olmalarından kaynaklı değildi. Çünkü bütün Kürtler cinsiyetlerine bakılmaksızın işkence ve zulüm görüyordu. Ancak onlar zulmü  kadın kimliklerinen dolayı iki kat fazla yaşıyordu.

1993-94 yıllarında Türk devletinin emniyetinde sorguya giripte tecavüz yaşamayan, cinsel tacize uğramayan hiçbir kadın yoktu. 70’lik analar, henüz on sekizini doldurmamış çocuk kadınlar bu faşizmden nasibini aldı. Polisin tecavüzüne uğrayıpta hamile kalan kadınların durumunu anlatmaya ise hiçbir kelimenin gücü yetmez.

Bedenlerine dokunamayan binlerce kadının çığlığı kendinde saklı kaldı. Çok sonraları birer kadın olarak yaşadıklarını birbirine anlatabildiler. Çünkü yaraları aynıydı. Ağrıyan ruhları aynıydı. Her kadın diğer kadında kendini gördü. Birbirinin ruhuna dokunarak acılarını ve kanayan taraflarını onarmaya çalıştılar. Zor oldu. Gece boyunca süren kabusları, çığlık çığlığa uyanan kadınları, banyoya giremeyen hallerini, kendi bedenine dokunmayan anları, aynada kendine bakamayan psikolojileri yıkmak, aşmak zamanlarını aldı. Ağız dolusu gülebilmek, birazda olsun geçmişin gölgesinden çıkıp bu ana ve geleceğe odaklanabilmeyi yıllar sonra yoğun mücadeleler sonucu başarabildiler.

Binlerce özgürlük savaşçısı kadın olarak zindanlarda bu işkenceleri görürken aynı yolun yolcusu olan binlerce mücadeleci kadın da Türk devletiyle savaşırken, aynı zihniyetin sonuçlarını yaşıyordu. Katledilen onlarca kadının bedenine aynı şeyler yapılıyordu. Çırıl çıplak soyularak, tankların arkasına bağlanıp sürüklenerek, bedenleri parçalanarak, rahimlerine kurşun sıkılarak, memeleri bıçakla kesilerek tecavüz ideolojisi hayat buluyordu. Ele geçirilemeyen özgür kadın ruhunun intikamı kadın bedenlerinden alınıyordu. Bu öylesine bir intikamdı ki beş bin yıllık erkek egemen sistem adına saldırılıyordu. “bu sisteme başkaldıran kadınlar mısınız?” dercesine insanlık tarihinin en onursuzca saldırıları gerçekleştiriliyordu. Bütün bu vahşeti yapanlar tekil birer erkek olarak değil, erkek egemen ideolojinin gücüne dayanıyorlardı. Sadece devlet ve iktidarda vücut bulmuş egemen ideolojiye değil, toplumun içine sinmiş kadın-beden-namus üçlemesinin gücüne inanıyorlardı.

Kadın kimliği ve bedenine saldırılar sistematik olarak günümüze kadar hızından bir şey kaybetmeden devam etti. Sadece siyasal düşünceleri olan ve bu uğurda mücadele eden kadınlara değil bütün kadınlara dönük saldırılar topyekünleşti. Bu hayata ve erkek egemen zulme küçücük itirazı olan milyonlarca kadın şiddet gördü. Öldürülmüş kadın bedenleri binlerce kadının omuzunda taşındı.

Ve sonra tarih 2015’in temmuz ayını gösterdiğinde yine çırıl çıplak soyulan, sokak ortasında teşhir edilen, vücudu parçalanmış bir kadın daha gördük. Kevser Eltürk, yani Ekin Wan’ı. O mücadeleci bir kadındı. Özgürlük uğruna mücadele veren milyonlarca kadından biriydi. Bütün dünyada yaşayan milyonlarca kadının özgürlük sorununu yüklenmiş ve bu uğurda canını feda etmişti. Ekin Wan’da bize tanıdıktı, ona yapılan vahşette. En son yine Cizre’de aynı çıplak bedenleri gördük. Adını henüz bilmediğimiz bir kadın yerlerde çırılçıplak soyularak teşhir ediliyordu. Hafızamızda yılların biriktirdiği aynı kareler yeniden canlandı. Çırılçıplak bir kadın bedeni yine bir  meydandaydı. ve yine başında poz veren, bedenimiz ve çıplaklığımız üzerinden vurmaya çalışan erkekler. Görünüşe bakılırsa tarih tekerrür ediyordu. Oysa ki hiç bir şey tekerrür etmez. Sadece ettirilmeye çalışılır. Gaflette buradadır işte.

Çünkü bunu yapan erkek egemen aklın unuttuğu bir şey var. Zindanlarda tecavüze uğrayan, cinsel tacizin bin bir türlüsünü yaşayan, çırılçıplak sokak ortasında teşhir edilen binlerce kadın yaşadıklarından çok şey öğrendi. Erkek egemen sitemin kadın bedeni ve kimliğini köleleştirmek üzerinden nice uygarlıklar inşa ettiğini, kadının köleleşmesi ve bedenlerinin işgal edilmesi pahasına bu ataerkil kimliğin şekillendiğini biliyor. Kadınlar kendilerini  nasıl boyunduruk altına alındığını, beş bin yıldır insanlıktan sapma pahasına nasıl yaşatıldığını da biliyor. Peki erkek egemen akıl kadın bilincinin ne olduğunu biliyor mu? Tarihin ürettiği bütün ateşli silahlardan daha etkili bir şeyin farkına vardı kadınlar. Cins bilinci, yani kadın kimliğinin özgürleştirici farkındanlığı….

Ve bu kadınların hepsi topyekün mücadeleye dönüştü. Özgürlük uğruna savaşan kadınlar toplumun geleneksel olarak onların kimliklerine, cinselliklerine, bedenlerine yüklenen namus anlayışını, geleneksel algıları yerle bir ettiler. Bedene yüklenen cinsiyetçiliği paramparça ettiler. Kadınlar kendilerinde bütün sistemi yıktılar ve kendilerini aştılar. Ve bu ateş topuna dönüşen kadınlara dokunan herkesi, bütün egemen anlayışları yakıp geçtiler. tam da bunun için sanılmasınki ölen, yerde yatan çıplak kadın bedenidir.  Bilakis ölen onun başında bekleyen, can çekişen, çirkinlikte sınır tanımayan erkekliğin kendisididir. İşte bu yüzden tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Bir tek özgürlüktür baki olan. Oda kadınlar şahsında çoktan kazanıldı bile….

AKP’nin Alevi sevgisi!

HÜSEYİN ALİ

AKP demokrasi güçlerine karşı bir faşist cephe kurmuş durumdadır. Bu faşist cephe, demokrasi güçlerinin 7 Haziran’daki hamlesine karşı yapılmıştır. MHP de bu cephenin içindedir. 1970’li yıllarda böyle bir Milliyetçi Cephe (MC) oluşmuştu. 1990’lı yıllarda da benzer bir cephe Kürt halkına karşı oluşmuştu. AKP şimdi bir faşist cephe kurduğu gibi, demokrasi güçlerini zayıf düşürmek ve parçalamak için her yol ve yöntemi denemektedir. CHP üzerinde yoğun baskı kurarak demokrasi güçleriyle ortak hareket etmesini engellemeye çalışmaktadır.

AKP hükümeti, faşist cepheye karşı duracak demokrasi hareketini zayıflatmak için Alevilere de el atmıştır. Alevilerin konumları gereği demokrasi güçleriyle hareket edebileceğini düşünerek, bunu engellemeye çalışmaktadır. AKP şimdi Alevilere neden el atmaktadır? Alevilerin bu durumu iyi sorgulaması gerekir. AKP kendini güçlü göstermeye çalışıp, kuyruğu dik tutmaya çalışsa da en zayıf dönemini yaşamaktadır. Bu nedenle tüm faşist güçleri yanına almıştır. İşte AKP Alevileri, demokrasi güçlerinden koparıp bu cepheyi zayıflatarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Bazı keklik soylular, sığ düşünceliler ve çıkar hesabı yapanlar, AKP’nin bu oltasına kafalarını uzatmaktadırlar.

Aleviler, kimliklerinin varlığını sürdürmenin güvencesini ve haklarını sadece ve sadece demokratik bir ülkede kazanabilirler. Şu veya bu iktidarın vereceği sözler ya da atacağı palyatif adımlar Alevilerin varlığını güvenceye alamaz ve haklarını kazandırmaz. Yaşadıkları o kadar deneyden sonra bu anlaşılmamışsa kafayı kuma gömmek olur. Kaldı ki mezhepçi olan, Suriye ve Ortadoğu’da mezhepçi çatışmaların bir tarafı olan, en zalim faşist IŞİD ve El Nusra ile ittifak kuran bir AKP iktidarından Alevilerin hayrına bir şeyler beklemek büyük bir gaflettir; kendini kandırmaktır.

Aleviler siyasal duruma geniş bir perspektifle bakmalıdırlar. Kendi hakları ve hukuklarını Türkiye’nin genel siyasal yapısından ayrı ele alamazlar. Türkiye halkları ve demokrasisi için kötü olan bir iktidarın, Aleviler için iyi bir şey yapacağını sanmak körlükten öte bir şey olur. Aleviler, varlıklarını koruma, kimlik ve özgürlüklerini kazanmayı kesinlikle Türkiye’nin demokratikleşmesinde görmelidirler. Böyle yaklaşmayanlar, ne varlıklarını güvenceye alabilirler, ne haklarını kazanabilirler. Bu, Alevilerin temel duası olmalıdır.

Demokrasi güçlerinin en fazla ihtiyacı olduğu, demokrasi güçlerinin savunulması gereken en önemli süreçte AKP etrafındaki faşist cephenin asma yaprağı olmak en başta da kendi bindiği dalı kesmektir. Alevilerin varlığını tehdit edecek bir Türkiye yaratma peşinde olan AKP’nin masasına oturmak bile Aleviler için tarihi bir hata olacaktır.

AKP, Alevilerin demokrasi güçlerinin yanında yer almaması için böyle bir yaklaşım göstermektedir. AKP’yi biraz tanıyanlar bunu rahatlıkla görür. Erdoğan, önündeki engelleri aşmak ve iktidarını ayakta tutmak için herkesi kullanmış ve sonra bir tarafa atmıştır. En kolay atacağı da Aleviler olacaktır. Aleviler için neler söyledikleri, toplumda Alevilere yönelik var olan önyargıları nasıl siyasal olarak kullandıkları bilinmektedir. Mezhepçiliği iktidarının temeli yapanlardan bir şey beklemek gerçekten balık hafızalı olmaktır.

Ahmet Davutoğlu bir ceme katılmış, demagojik bazı şeyler söylemiştir. Tayyip Erdoğan da Alevilik Ali’yi sevmekse, biz de bu değerlere sahibiz diyerek Aleviliği nasıl kendine göre ele alıp inkar ettiği bilinmektedir. Bu zihniyet değişmemiştir.

Alevilerin şu anda yapması gereken, AKP’nin etrafında kurduğu faşist cephe karşısında demokrasi güçlerinin yanında yer almak olmalıdır. Nitekim Kerbela’nın güncellenmiş hali olan Cizre Katliamı’na karşı tutum alarak, çok önemli bir duruş göstermişlerdir. Daha doğrusu Aleviliğin göstermesi gereken tutumu takınmışlardır. Alevilerin yeri şimdi demokrasi güçleri ve çağdaş Yezid ve Muaviyelere karşı direnen Kürt halkının yanı olmalıdır.

Aleviler meşruiyetini demokratik toplum, demokrasi güçleri ve demokrasiye duyarlı devletten almalıdır. Meşruiyetini zalim iktidarlardan bekleyen bir Alevilik, en başta da kendine ihanet etmiş olur.

Bir de şunu vurgulayalım, Aleviliğin biçimsel olarak şu inanca, bu dine benzeme gibi bir kaygısı olmamalıdır. Aleviler eksik bir inanç değildir. Aksine özgünlükleriyle toplumsal işlevine uygun biçimde bozulmayarak, bugünlere ulaşmış bir inançtır. Bu nedenle sizin şu şeyiniz varsa, bizim de bu şeyimiz var gibi kendini ispatlamaya kalkışmak kadar yanlış bir şey olamaz. Aleviler, Alevi kurumları böyle bir komplekse girmemelidirler. Devletin, iktidarın yedeğine düşen bir inanç ve din haline gelmemişse bu eksiklik değil, bir yetersizlik değil, aksine Alevilerin olumlu ve güzel yanıdır.

Hristiyanlar her pazar kiliseye, Yahudiler her cumartesi sinagoga, Müslümanlar her cuma camiye gidiyorlar, biz de her hafta perşembe günleri cem yapmalıyız yaklaşımı da büyük bir yanlışlıktır. Kuşkusuz inançlarda ritüeller de önemlidir; birçok değer bu ritüellerle yaşamakta ve geleceğe taşırılmaktadır. Alevilerde cem ritüeli toplumsal, ahlaki, vicdani, kültürel boyutu önemli olan bir özelliğe sahiptir. Güzelliği de, üstünlüğü de bu karakterindedir. Şimdi bu özelliklerinden soyutlanmış, etkisi ve itibarı azalmış biçimde haftalık bir ritüele dönüştürmek aslında Aleviliğin içeriğini boşaltıp bir kabuğa dönüştürmek olur. Cemler, Alevilerin tarihinde nasıl rol oynamışsa öyle olmalıdır. Şu mahalle baskısı, şu modernizmin etkisiyle inanç mühendisliği yapmak, Alevilik değerlerini tarih içinde yaratmış pirlere, analara, atalara, inançlı topluma ve geleneğe ne kadar uygundur? Aslında bu makalede sadece bu konuyu işleyecektim, ama AKP iktidarı Alevileri ve demokrasi güçlerini parçalama gibi bir fesatlık içine girince makalenin esasını bu konuya ayırdım. Bu gazetede olmasa da başka bir yazıda Aleviliğe içeriden ve dışarıdan inanç mühendisliği dayatmaları konusunda düşüncelerimi ortaya koyacağım.

Alevi Türkmen Ocakları Dersimde!

ERDOĞAN YALGIN

Osmanlının son dönemlerinde ve gerekse Cumhurriyetin ilk yıllarından beri Dersim merkezli Kürt aşiretleri, bu aşiretlerin bağlı oldukları tarihsel Réya/ Raa Haq ocakları (dergah/ mekteb-i irfan/ okul) hakkında bir çok rapor/ lahiyalar hazırlanmıştır. Saha araştırmalarıyla bu raporlarda işlenen temel veriler arasında Ekrâd-ı Dersimlilerin, inançsal manada antik köklerine temas edilmiştir. Dolayısıyla “Dersimli Kürtlerin Müslüman olmadıkları“ sıkça dile getirilmiştir. Nitekim 1937-38 Dersim soykırımı, bunun en somut bir yansımasıdır. 1960‘lara kadar ortak hafızada mimlenmiş inancın teolojik ögelerinin içi, 1980 darbesiyle birlikte planlı bir şekilde boşaltılmış ve bu antik inanç, yaşayanlarına bile yabancılaştırılmaya çalışılmıştır. 1990’lı yıllarda, yakılan-yıkılan köylerin, kutsal ziyaretlerin sahipleri zorunlu kentleşmeye sürülmüştür. Dolayısıya ocak geleneginde yaşatılan Pir-talip ilişkileri bozulmuş, medyatik olma hevesiyle bazı ocak Pirlerinin (Filozof) konumları, maalesef devlet Dedeligine indirgenmiştir. Bütün bunlara, gayri ciddi akademik araştırmalar-çalışmalar eklenerek ortak hafıza dumura uğratılmıştır. Mezopotamyada antik Kürt klanlarının bir yaratması olarak gelişen ve Ebu’l Vefâ-i Kurdi (925-1017) süregiyle yayılan geleneksel Réya/ Raa Heq Aleviliginin içi boşaltılarak, bunun yerine Türk-İslam sentezi, gayri ciddi neşirlerle ikame edilerek bir algı operasyonuna gidilmiştir. Ama artık mızrak çuvala sığmamakta, güneş balçıkla sıvanmamaktadır! Genel olarak Alevi-Kızılbaşlık ve özel de ise Dersim merkezli Kürt Réya/ Raa Haq itikatı (Alevilik), iktidarların arka bahçesi olan Üniversitelerin sözde akademik çalışmalarına; Türk-İslam senteziyle göbek bağı olan resmi Türk tarih yazıcıları akademisyenlerin insafına bırakılmayacak kadar çok ama çok çiddi bir konudur. İnancımızı, biz yaşayanlar ve yaşatanlar (Réberler, Pirler, Mürşidler, Talipler Müsahipler, Kirveler) ancak bilir ve tanırız! Bu inanç mensuplarının “katline vacip“ fetvalar dizen bir devlet (Emevi, Abbasi, Selçüki, Osmani, Türki) geleneginin Üniversiteleri, resmi tarihin koruyucu akademisyenleri inancımızı, sözde bilimsel verilerle ele alıp bize tanıtamazlar! Dikkat! Tunceli Üniversitesi, yerelde yanına çektigi talipsiz/ yolsuz işbirlikçileriyle inancımızın ana merkezi olan Dersim’de, Kürt klanlarının bağlı olduğu Réya/ Raa Heq ocaklarının DNA’sını bozmak için faaliyetlerine hız vermişe benziyor!

Meselâ 11.02.2016 tarihinde; Tunceli Valiliği, Tunceli Üniversitesi ve Tunceli Cemevi tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinde yaşayan Türkmen Alevi Dede ve kültürüne mensup akademisyenlerin katıldığı, “İnançsal, Tarihsel ve Kültürel Boyutlarıyla Alevi İnancında Hızır” buluşması, Dersim’de bir otel’de gerçekleştirildi (11.02.16, Ferit Demir/ Tunceli DHA). Bu haberin üzerinde durulmalıdır! Dersimlilerin nasıl misafirperver oldukları, ilgili tarihi kayıtlarda da yer almıştır! Lakin gelen Türkmen misafirin; misafir bulunduğu hanenin Kürt, dilinin Kürtçe olduğunu asla gözardı etmemelidir! Dersim ocaklarıyla iletişim kurmak isteyen Türkmen ocakları, bu temel olguya ivedilikle dikkat etmelidirler! Her alanda inanç kardeşligini kullanan devletin, maddi-manevi destegiyle asimilasyonun birer aracı olmamaya özen göstermelidirler. Aksi halde, inancımızın yol süregine ters düşerler! Xızır’ın sırrına eremez ve ondan yardım dileyemezler! 1240’lı yıllardaki, yine Ebu’l Vefâ süreginin devamcıları olan Babailer isyanına-direnişine haksızlık etmiş olurlar! Hem kaldıki; Türkmen ocaklarının Pirleri ve talipleri; Dersim merkezli Kürt Ocaklarını, Pirlerini taliplerini devlet desteği ve aracılığı ile tanımamalıdırlar! Hele hele bu iktidar döneminde buna, asla ve asla tenezzül bile etmemelidirler! Öyle otel köşelerinde değil, Dersim’de Pirlerin taliplerin kutsal hanelerinde onurluca ağırlanmalıdırlar! Dersimliler misafirlerini otellerde ağırlamazlar, kendi hanelerinde, açık olan sofralarında misafirlerini baş tacı ederler! Bu türden misafirlik kültürünün bile kadim Dersim gelenegine ne denli yabancı olduğu, ne amaçla resmi kanallarla bu topraklara girdiği, aslında herşeyi anlatmaya yetmektedir. Kutsal toprafıyla-doğasıyla Dersim gibi bir inanç merkezinde Xızır, otel köşelerinde çağırılmaz, anılmaz! Dahası Türkmen ocaklarının Pirleri-talipleri; Dersim gibi bir antik kente adeta “su almaya gelir gibi“ iktidar yetkililerinin gölgesinde gelip-gitmemelidirler! Dersim merkezli Kürt ocaklarıyla tarihten var olan inanç kardeşliklerini, gençleriyle, çocuklarıyla birlikte müsahipliğe, kirveliğe çevirmelidirler! Hâsılı, Türkmen ocaklarının Pirleri ve talipleri asla ve kat‘a iktidara bulaşmamalıdırlar! İnançlarının tarihsel geçmişini; iktidarın yan aygıtı haline gelmiş üniversitelere, bunların resmi tarih yazıcısı, sözde akademisyenlerine hiç bir şekilde teslim etmemelidirler. Aksi takdirde, Dersim Kürt ocaklarının cümle mensupları; Türkmen Alevi kardeşlerini hak meydanında Mansur darına çeker, yolun gereklerini uygulamaya giderler! İktidar destekli bütün bu çalışmaların bir tek hedefi vardır! Türk-İslam sentezi ile Kal u bela’dan süzülüp gelen bu antik inancımızın; içinin boşaltılmasına ma’tuf yönelimler oduğu, asla unutulmamalıdır! Yani tehlike çok büyük!

Pir-i Sani Araboğlu ve hakikatliler

SEYDİ ÖZCAN

Alevilik, Emevilerle Abbasilerin şiddeti, yolsuzluğu ve ayrımcılığı Kur’an’in buyruğu olarak dayatan uygulamalarından mağdur olan kitlelerin kendilerini savunmak amacıyla geliştirdikleri dini ve siyasi tepkiler manzumesidir. Batınilik ile tasavvufun sentezinden oluşur.

Batınilik siyasi bir kavramdır. Kur’an ve Hadis’in Arapların çıkarına göre yorumlanıp uygulandığını ileri sürer, azınlığa zulmeden iktidarlara devrim yoluyla son verilmesini ister. Tasavvuf ise ahlaki bir kavramdır, hakça bir düzen için zalim yöneticilerin barışçı yöntemlerle değiştirilmesini ve insanların kulluktan kurtarılmasını amaçlayan felsefi bir inançtır.

Yöntemleri farklı olsa da amaçları aynı olan ve birbirlerini tamamlayan her iki inanç, Aşık Veysel’in ünlü deyişiyle “ince ve uzun bir yol”dur, çetin ve çetrefilli bir güzergahtır. Bu çetin yol, derin bir bilgi ve gelişmiş bir akıl ister. Yaşam boyu süren temiz bir ahlak ister. Sevgi ve sezgi, sabır ve metanet, özveri ve hoşgörü ister. Cömert olmak, olanını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak ister.

Hacı Bektaş’ın önderliğinde her iki inancın bağdaştırılmasıyla kemale ulaşan öğreti yaklaşık 200 yıl sonra Balım Sultan tarafından yeniden dizayn edildi. Bu düzenlemeyle Hacı Bektaş Tekkesinin dedelerle, dedelerin talipleriyle ilişkileri ayrıntılı bir biçimde belirlendi. İbadet biçimi yepyeni kurallara bağlandı. Dedelik tüm hak ve imtiyazlarıyla babadan oğula geçen bir yapıya dönüştü ve zaman içindeki uygulamalarla Alevilik, tasavvufi özünü yitiren bir seremoniler yumağı haline geldi.

Belirtilen nedenlerle 19. asrın ortalarından itibaren “Araboğulları” olarak anılan Süleyman ve Veyis kardeşlerin öncülüğünde, mevcut uygulamaya tepki olarak, sonradan “Hakikatlilik” adını alacak olan yepyeni bir akım doğdu. Araboğulları Baba Mansur ocağına mensuptu, dedeydiler. Dedelerin Aleviliği Osmanlı döneminde 500 yıl koruyarak 19. asra salimen taşıdıklarının bilincindeydiler. Bu yüzden eleştirilerini Dedelere değil, Aleviliğin tasavvufi özünü çürüten uygulamalara yönelttiler. Amaçları Hacı Bektaş öğretisini sözü ve özüyle yeniden canlandırmak, erdemli bir insanın niteliklerini öne çıkarıp bunları yoldaşlarının yaşam biçimine dönüştürmekti.

Araboğlulardan özellikle Süleyman büyüleyici, bilge bir kişiydi. Engin tasavvufi kültürü, akılcı ikna gücü ve sihirli hitabetiyle ağırlıklı olarak Kureyşan ocağına mensup yöre halkını derinden etkiledi. Dedeliğin bahşettiği maddi ve manevi olanaklardan uzak duran mütevazı yaşam biçimiyle de giderek efsanevi bir kimliğe büründü. Komşu ocaklardan bağlarını kestikleri için kendilerine “Prod” denilen ziyaretçilerin akınına uğrayan evi bir dergâha dönüştü. Hacı Bektaş’tan sonra ikinci pir anlamında Pir-i sani olarak anıldı.

Araboğluların dostlarından 90-95 yaşlarındaki Hemzo Kokımın (yaşlı Hamza’nın) 1940’lı yıllarda Aziz Babayla muhabbet ederken, henüz çocuk yaşta olan bu satırların yazarının dinlediklerine göre, cemaate mensup yetenekli şahsiyetler, sonradan “Hakikatlilik” adını alan Araboğluların düşüncelerini yayma görevini üstleniyorlar. Ancak eleştirilerini sadece uygulamalara değil, aynı zamanda dede ve dedeciliğe de yöneltiyorlar. Bunlardan Melulören (Orentaş) köyünden Hamo’nun oğlu Apseyd (1860-1932) Sarız, Afşin ve Elbistan yöresinde, Ali Dumke (İdamı: 1898) Akçadağ’ın köylerinde yaptıkları yoğun çalışmalarla Hakikatliliği halka benimsetmeyi başarıyorlar.

Hakikatlilerin önderleri bilgili, kültürlü ve inançlıydılar. Balım Sultan’in koyduğu biçimsel kuralları çoktan aşmış; Hacı Bektaş, Yunus Emre ve Mevlana’nın tasavvufi anlayışını diriltmeğe çalışıyorlardı. Kanaat ehliydiler, mütevazıydılar. Dayanışmacı ve paylaşımcıydılar.

Hoşgörülüydüler, ama düşkün kaldırmıyor, suçu ve suçluyu affetmiyorlardı. Ayrımcılık yapmıyor, fakir fukaraya el etek öptürmüyorlardı.

Özellikle ikinci kuşaktan Meluliler, Aziz babalar, Haydar Bayraklar, Mücrimiler, Ali Şükranlar, Haşimiler, Ali Kamkeler, İbretiler, İbrahim Erdemler, Ali Sayılırlar, Musa Hazarlar, Haydar Bulutlar… muhabbet ve deyişleriyle Araboğluların düşüncelerini sistematize edip kalıcı hale getirdiler. Alevilikte aydınlanma meşalesini yeniden tutuşturdular.

Babaganlık ve Dedeganlığın yanında Aleviliğin yeniden evrimleşmesine büyük katkılar sağlayan Hakikatlilerin “Pir-i sani”si Araboğlu Seyyid Süleyman’a sonsuz minnet ve şükran duygularıyla.

Not: Alevilik hakkında daha fazla bilgi için bakınız: “Alevilik ve Hakikatliler” adlı kitabımıza!

Seydi ÖZCAN

Hızır Ceminde Bir Yezid!

CİHAN DAĞ

Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi’ne bağlı olan Erzincan Cemevi’ni Davutoğlu, Binali Yıldırım ve bir kaç devlet adamı geçtiğimiz gün ziyaret etti. Şube yönetim kurulu başkanı Sadık Düzgün ve yönetim kurulu, Davutoğlu ve ekibini cemevinde ağırladı. Görünüşte hiçbir sorun yok sanki. Bir başbakan bir il ziyareti sırasında bölgede bulunan inanç kurumlarını ziyaret ediyor. Ne var ki bunda… Aleviler de her şeye laf ediyor. Gelseler bir dert, gelmeseler ayrı dert.

Değil işte!

Sen on küsür yıl yapımını engellediğin bir cemevine gövde gösterisi yaparak giremezsin. İbadethanelerine cümbüş evi dediğiniz, haklarında onlarla evlenilmez diye fetva verdiğiniz, kendinize benzettiğiniz zaman sevdiğiniz benzetemediğiniz zaman yok etmeye çalıştığınız bir halkı böyle aşağılayamazsın. Cemevinde ibadet sürerken destursuzca ve şov yaptığınız her halinizden belli iken rızalık almadan o cemi öyle bölemezsiniz.

Dersim, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi, Gezi… Ve daha birçok katliamın sorumlularını koruduğunuzu, makam mevki sahibi yaptığınızı biliyorken yüzümüze öyle Mickey Mouse gibi sırıtamazsınız. Beslediğiniz IŞİD hâlâ Suriye’de Alevileri katlederken bu kadar rahat bağdaş kurup, elinize mikrofon alıp Aleviliği Alevilere anlatmaya kalkamazsınız. Aleviliğin İslamın içinde mi dışında mı olup olmadığına Aleviler karar verir. Gelip insanları kendi ibadethanelerinde yoldan sapmış diye yargılayamazsınız.

Ama yaptınız!

Size bu fırsatı verenler, Yezid’in önünde semah dönenler, Hızır lokmasına leke sürenler, yüzyıllardır Alevileri kılıçtan geçiren zihniyeti kucaklayanlar, asi yanlarını törpüleyip şirin, rahatsızlık yaratmayan Aleviler isteyenlere kapılarını açanları elbet hep hatırlayacağız.

‘Şu kanlı zalimin ettiği işler’ ortada iken hoşgörü masallarının arkasına sığınıp ‘ama’ diyen cümleler ile baş etmek lazım en başta. Ne zamanki bu devlet tank ile  top ile iftira ile asimilasyon ile halkının üzerine üzerine yürümez, o zaman hoşgörüyü konuşuruz. Ama hali hazırda insanların cansız bedenleri paralı askerler tarafından soyulup teşhir edilirken, Berkin’in katilleri hala ‘meçhul’ iken olmaz o işler. O hoşgörü ülkesi çok uzak buraya, taksi çok yazar kusura bakmayınız!

Cizre’de vahşice katledilen 115 kişiden sadece 10’nun kimliği tespit edildi

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 3 ayrı bodrumda vahşice katledilen 115 cenazeden şimdiye kadar sadece 10’u aileleri tarafından teşhis edilebildi.  Cizre ilçesinde günlerce top atışları ve ağır silahlarla saldırı altına alınan Sur ve Cudi mahallelerinden çıkarılan, çoğu yakılmış haldeki cenazelerden Silopi, Antep, Urfa ve Mardin’e götürülen, vücut bütünlükleri bulunmayan veya yakılan cenazelerin teşhisi için yapılan DNA işlemleri devam ediyor. Şırnak’ın Silopi ilçesi ile Mardin, Urfa ve Antep’e sevk edilen cenazelerin teşhisi yapılamadığından DNA incelemesi için ailelerden örnekler alındı.

Katledilenler tespit edilmeyecek durumda

28 cenazenin bulunduğu Urfa’da, şu ana kadar Sultan Irmak, Fehmi Dinç ve Mesut Arsin’in cenazeleri otopsi işlemlerinin ardından aileleri tarafından teşhis edilerek alınabildi. Otopsi işlemleri tamamlanan diğer 25 cenazeden 6’sı Balıklıgöl Devlet Hastanesi’nde, 13’ü Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, 6’sı ise Siverek İlçe Devlet Hastanesi morgunda bekletiliyor.

Antep’e götürülen 20 cenazeden ise sadece 4’ü teşhis edilebilecek halde. Geri kalan 16 cenaze ise vahşice yakıldığı için tanınmayacak durumda. Yine Cizre’deki vahşet bodrumlarından çıkarılarak Silopi’deki Habur Sınır Kapısı’nda kurulan geçici Adli Tıp Kurumu’na (ATK) getirilen cenaze sayısı ise 50. Bu cenazelerden Abdulselam Turgut ile Murat Kazıcı’nın kimlikleri tespit edildikten sonra aileleri tarafından alındı. 48 kişiye ait cenazenin ise çoğu vücut bütünlüğü olmadığı veya yakıldıkları için teşhis edilemedi.

Yine Mardin Devlet Hastanesi’nde bekletilen 17 cenazeden Ekrem Sevilgen, Tajdin Merse, Mehmet Dalmış, Serdar Özbek ve Mehmet Benzer’in cenazeleri aileleri tarafından teşhis edilerek alındı.

Cizre’de iki ayı aşkın bir süre devam eden sıkıyönetim saldırılarında vahşet bodrumlarından çıkarılan 115 cenazeden önce de 84 kişi devlet tarafından katledilmişti.

Gazi’de Pir Celal Fırat’a polis saldırısı

Gazi Cemevi’ne yönelik saldırıları görüşmek üzere kaymakamlıkla görüşen heyete dönüşte polis saldırdı.

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün Dede ve Garip Dede Dergahı Başkanı Celal Fırat Dede ve Gazi Cemevi Başkanı Veli Gülsoy dedeyle kaymakamlıkla görüşme sonrası Gazi Cemevi girişinde akrepten üzerlerine plastik mermilerle ateş açıldı. Garip Dede dergahı başkanı, Pir Celal Fırat’ın ayaklarına onlarca plastik mermi kısa mesafeden sıkıldı. Saldırıda yaralanan Fırat, “böyle bir saldırıyı beklemiyorduk” dedi.

Alevi kurumları yaptıkları açıklamada “Katliam hazırlığı yapan bir anlayışla karşı karşıyayız halkımızı duyarlı olmaya çağırıyoruz.”denirken, saldırıyı kınadıklarını belirtiler

 

‘’Alevilik İslam Dışıdır’ veya ‘Allah var mı yok mu?’ tartışması üzerine

CAN KASAPOĞLU

‘’Alevilik İslam Dışıdır’ diyerek ‘kervan’a yeni-yeni katılanlara son olarak söyleyeceğimizi ilk baştan söyleyelim;

Alevilik, Aleviliktir ve kendi başına, özgün, özerk, komünal bir inanç, bir yaşam biçimi bir felsefedir. Biz Alevilerin tarihten günümüze miras kalmış yığınla sorunu var. Soykırım, katliam, baskı, asimilasyon ve yasaklardan dolayı, egemen inanç sistemleri ile devletlerinin mensuplarının inançlarını tek ve doğru inanç diye dayatmalarından dolayı da yığınla sorunlarımız var.

Kişisel olarak böyle bir tartışmadan rahatsız olmadığımı ancak Aleviler ve Alevilik aççısından ele alındığında bunun farklı yorumlara neden olduğunu vurgulamak gerekmektedir.

Burada ‘yeni’ olanın, bazı çevrelerin, Pir-Dede veya bilim insanı, akademisyen vb bu tartışmalara ‘henüz’ katılmış olmalarıdır. 20-25 yıl önce tartışılıp bir biçimde sonlandırılan-noktalanan tartışmaları ‘yeni’ gibi sunmak yada yeni bir şey keşf edilmiş gibi sunup-algılamak ya Aleviliği bilmemek yada yerli-yersiz bir tartışma aşlatarak esas olarak Alevilerin sinerjisini bir noktada tüketmektir..

Şimdi gelelim bu konudaki yazımıza;

‘’Alevilik İslam Dışıdır’ veya ‘Allah var mı yok mu?’ tartışması..

Son dönemlerin moda deyimi yada tartışmalarından biri ‘’Alevilik İslammıdır değilmidir, içimidir-dışımıdır ?’ tartışmalarıdır..

Bu yaklaşım vb tartışmalar önemli olsada, dönem itibarı ile Aleviler açısından bir anlam ifade etmemekle beraber bir dönemi hatırlatıyor.

Özellikle 70’li Yılların Türk Solunun bazı fraksiyonlarınca ‘’Allah varmıdır yokmudur ?’’ tartışmaları zaman zaman dışa yanısıyor ve sanki bu konuyu tartışıp netleştirmek devrimin bir parçasıymış gibin lanse ediliyordu..

Böyle bir tartışma gereklımiydi bilinmez ama dışa yansıyan boyutuyla biraz böyle idi..

Zaman zaman aşırı derecede tartışılan bu türden konular sol, sosyalist ve devrimciler için dışarıdan, git-gide birde alay konusu olmaya başlamıştı..

Öyleki bazı kesimler ‘’Siz tartışadurun ama, sağcılar, muhafazakarlar, tutucular, dinciler ve milliyetçiler işi götürüyor yoldaşlar’’ demeye başlamıştı bile..

Tartışmanın götürüsü, getirisinden fazla idi ancak bir kez ‘’Allah varmı yokmu ?’ tartışması başlamış ve işin içinden çıkılamıyordu..
12 Eylül darbesiyle birlikte tartışma bitmiş, Allahın varlığı silah zoruyla kabul edilmişti.

Elbette sol’un, nedenleri başka olan farklı sorunlarıda vardı ama sonuç olarak sol hem bu sığ tartışmaya takılıp kaldı, hemde sınıfta kaldı..

Daha doğrusu birileri işi alıp götürdü. Hatta ne onlar nede sol, işi götüremedi de denilebilinir….

Son bir-kaç yıldır ise dikkat edilirse bir çok aydın ve yazar araştırmacı(lar) Alevi olsun yada olmasın, bilim insanı sayın İsmail Beşikçi’ de dahil bir çok kesim bu alanda bir tartışma başlattılar..

Tartışmaların ana eksenini ise ‘’Alevilik İslammıdır, Alevilik İslamın neresindedir, Ne kadar İslamdır yada etkilenmiş, etkilemiş vs’’ oluşturuyor.

Aslında bu kesimler zannediyorlarki tartışmayı kendileri başlattı ve cümle-alem bu tartışmayla yatıp kalkıyor.

Aslinda “Alevilik Aleviliktir” denilse mesele kapanacak…

Yani başlatılan, biten ve netleşmiş bir tartışmayı nedense ‘’sanki yeni başlamış gibi’ yeniden tartışmaya açtılar..

‘’Kah çıkarım gökyüzüne seyrelerim alemi, Kah inerim yer yüzüne alem seyreyler beni’ diyen Nesimi, bundan Yüzyıllar önece bu tartışmayı noktalamiştır.

Yine Halla-cı Mansur’un ‘’Enel-Hak’ belirlemesi bu tartışmaları gereksiz kılmıştır.

Zaten sorunun kendisi ‘’Alevilik İslammıdır ‘’? sorusu gereksiz ve kafa karıştıran bir sorudur.

Nasılki İslam için ‘’İslam Aleviliğin içindemidir ?’’ sorusu saçma gelir ise Alevilik için de, şumudur, bumudur tartışması yada sorusu gereksizdir..

Bir başka deyimle Alevilik, aleviliktir.

Cepheden yapılan değerlendirmeler, sorular mevcut durumda Alevilerin sorunlarına çözüm getirmeyeceği gibi sonuçta yukarıdaki örneğe ve akıbetine de dönebilir..

Alevilerdeki kafa karışıklığı ile Aleviliğin ne olup-olmadığı konusunda ince çizgiyi iyi göremeden yapılan bu türden değerlendirmelerin kıymeti-harbiyesi yoktur.

Aleviliğin tanımını ve statüsü konusunda söyleyecek sözü olan(lar) yine Alevilerin kendileridirler.

Alevilerin temel hak talepleri salt inançsal değil aynı zamanda siyasaldır.

Dolayısıyla bu türden tartışmalara katılanlar belkide kendileri bir takım şeylerin farkına henüz varmaktadırlar.

İlk bakıldığında ‘’Alevilik İslammıdır, İçimidir, kenarında yada ortasındamıdır’’ tartışması çok önemli ve mutlaka olması gereken bir tartışma gibi görünebilir.

Ancak Alevileri bu süreçte böyle bir tartışmanın içine çekmek bir zamanlar Türk solunun ‘Allah varmı-Yokmu tartışması’ sürecine benziyor.

Bu durum ise Alevilerin davalarına sahip çıkma temelinde, esas olarak siyasal, demokratik hak taleplerini isteme noktasını ikinci plana itebilir.

Aleviler elbette her türlü tartışmayı yapmalıdırlar. Tarihiyle, coğrafyasıyla, kimliğiyle, buluşurken dili, kültürü, değerleri üzerindeki bütün çarpıtmalara karşı gelerek reddi red etmelidir ancak dersimiz, varmıdır-yokmudur yada içimidir-dışımıdır değildir.

Alevilerin baba-dede toprakları ve kutsal ocakları yok olmakla karşı karşıya iken hem kendilerinin ve hemde Türkiyenin birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarına nasıl katkı sunmaktan başka bir tartışma dönem itibarı ile birincil sorun değildir…

Nesimi, “İnsanın özü ruh değil maddedir. Ruh, maddenin bir niteliği, anlamı durumundadır.” diyordu ve Nesimi’nin söylediği bu sözler tümüyle Kuran’a aykırıydı. Kuran’a göre ise: “bizzat tanrının sözlerine göre nitelik ve öz, birbirinin aynıdır ve tanrının nitelikleri vardır.”

Aslinda “Alevilik Aleviliktir” denilse mesele kapanacak…

Dün, varmıdır-yokmudur tartışmasını yapanlar bu gün Alevilere dönük benzer bir tartışmayı yapmak yerine Kürtlerin, Emekçilerin, Alevilerin ve ötekilileştirilen kesimle bir olup ’Mazlumların Birliği’ için çaba ve emeğin içinde olsunlar..

16 Mart 2010 tarihli ancak ‘güncel’ olması açısından paylaşma gereği duyduğum bir yazı;
”YOL AYRIMI” Kitabımdan; Sahife, 60, 61, 62 RAST Yayınları, İstanbul 2014 yayınlanmıştır..

Alevi pirleri ve anaları Cizre katliamını kınadı

Devlet güçlerinin kuşatma ve katliamına karşı direnen halkın yanında olmak için Nusaybin’e gelen Dersim Alevi pirleri ve anaları, Cizre’deki vahşeti kınadı.

Dersim Alevi pirleri ve anaları, halkın direnişine destek vermek amacıyla geldikleri Mardin’in Nusaybin ilçesinde düzenledikleri basın açıklamasıyla Cizre’de gerçekleştirilen katliamı kınadı. Geceyi Nusaybin’in saldırı altındaki Dicle Mahallesi’nde geçiren Alevi pirleri ve analar, sabah ise barikatların ardında açıklama yaptı. Açıklama yapan Alevi pirlerinden Hasan Genç, Nusaybin’e yaşananları yerinde görmeye geldiklerini söyledi. Kürdistan’da halka dönük yaşatılan soykırım saldırılarının insani bir tarafının olmadığını kaydeden Genç, “Buradan sesleniyoruz. Artık barışı sağlayın. İnsanlar ölmesin, analar ağlamasın. Cizre’de yaşananlar hiç bir zaman insanlığın ve vicdanın kabul etmeyeceği şeylerdir. Bedenleri çıplak olmuş kadınları görüyoruz. Bu insanlık dışı bir olaydır. Hukuki ve insanı bir tarafı yoktur. Bütün insanlığa ve bütün dünyaya diyoruz ki gelin yerinde görün. Burada yaşanan zulme ve zalimliğe dur demenin zamanı gelmiş geçmiştir. Özüne dönelim ve sözümüze dönelim. Bu ahlaksızlık son bulsun. Barış olsun ve analar ağlamasın” dedi.

‘Karar verenler imana gelsin’

Daha sonra konuşan annelerden Menşure Doğan ise anaların üzerine defalarca zulüm yağdırıldığını ifade ederek, insanlığa dair bir şey bırakmadıklarını söyledi. Doğan, “Çocuklarını öldürmekle övünüyorsun. Yetmiyor ölüleriyle uğraşıyorsun. O zaman da insanlığı öldürüyorsun. Bu emri verenlerin çocuklarının babalarına sormasını isterim, ‘siz kahraman olmak için ne yapıyorsunuz’ diye. Çocuklarının yüzüne bakarken övünebilecekler mi yaptıklarından. Dünya bütün zulümleri görüyor da Kürtlere yapılan zulmü görmüyorlar mı? Vicdanı olan kimse bunu kabul etmemelidir. Karar verenler imana gelsin” diye konuştu.

Açıklamanın ardından pirler ve analar mahalledeki yurttaşlar ile sohbet etti.

(mo/eb/ns)

diha