Ana Sayfa Blog Sayfa 6348

Avrupa Maraş Girişimi dernekleşiyor

Almanya, Belçika ve İsviçre’den Maraşlıların katılımı ile gerçekleştirilen kongrede, Avrupa genelinde yaşayan 250 bin Maraşlı’nın olduğu ve bunların örgütlenme ihtiyacı olduğu vurgulandı.

Kongrede konuşan Gazeteci Şükrü Yıldız, Türkiye’de Maraş Girişimi’ne bağlı olarak Maraşlıların bir girişim kurduğunu dile getirdi. Maraş’ta takkiyeciliğin en büyüğünün uyguladığını söyleyen Yıldız, “Maraşlılar yıllarca kendilerini saklayarak yaşadı. Maraş Katliamı’ ile hiç bir zaman gerçek bir anlamda yüzleşmedi” dedi.

Maraş Girişimi üyesi Mehmet Demir ise, “Türk devleti nasıl ki daha önce Ermenileri Maraş’ta katlederek göç ettirmişse  37 yıl önce de Kürt Alevilerin göç etmesi için katliam yaptı” şeklinde konuştu. Devletin yeni yöntemlerle göçün yolunu açtığını söyleyen Demir “Çimento fabrikaları kurarak doğayı yok etmek istiyorlar. Bugün AFAD kampını gündeme getirerek DAİŞ vahşetini bölgeye yerleştirmek istiyorlar” dedi.

Kongrede 14 kişilik bir yönetim belirlenirken yönetim eşbaşkanlığına Elif Sonzamancı ile Mehmet Üstek seçildi.

Alevi asimilasyonu

ERDOĞAN YALGIN

1990’lı yılların içinde Alevi-Bektaşilik üzerine tamı tamına 1172 adet Türkçe kitap, 1311 Türkçe makale, 153 adet yabancı dilde kitap ve 269 adet yine yabancı dilde makale olmak üzere toplam 2905 yazılı kaynak oluşturulmuştu. Bunlar arasında sözde akademik çalışmalar (!) yapan Alevi ve Sünni kökenli yazarların toplamda, sadece 10 eserini inceleyen A. Yaşar Ocak, bunların hiçbirinin “bilimsel çalışmalar olmadığı” kanaatine varmıştı. Ocak, bu tespitinde haklıydı! Çünkü bu çalışmaların çoğu; sözde “Alevi-Bektaşilik” adı altında, aslında “Türk-İslam sentezli, sahte Turko-Şamanizm” uzantılı, uyduruk Ahmet Yesevili gayri çiddi çalışmalardı.

Yazılı bir külliyatı olmadığı için Alevik konularına yabancı olan ve bu kültüre büyük bir ilgi duyan özellikle Alevi gençleri, kendi tarihlerini, felsefi değerlerini maalesef bu Türk-İslam sentezli sözde yazılı kaynaklarda öğrendiler. Bu kuşağın ortak hafızası, düşmanları tarafından, acıdır fakat gerçektir kısmen de olsa kiralanmış oldu! Öte yandan bu yazılı külliyat temelinde Türkiye’de ve Avrupa’da; Aleviler arasında örgütsel çalışmalar başlatıldı. Alevi cenahında gelişen bütün bu çalışmalar; işin aslını sorarsanız iki ana sütun üzerinde inşaa ediliyordu. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Antik değerlere sahip olan Mezopotamya Aleviliğini, Osmanlı Bektaşiliği potası içinde eriterek, Müslüman/Henefi fıkıhı çizgisine çekmek! Türk ırkçılığına bulaşmamış kıyı kesimindeki Tahtacı, Çepni ve diğer obalardan oluşan köylü Türkmen Alevilerini, Türk ırkçılığının can simidi haline getirmek! Aleviler arasında Türk olma ayidiyetini-algısını geliştirerek! Arap Alevileri arasında Türk ve Türkiye sevdalısı yeni genç dimaglar yaratmak ve güzergahta benzeri yeni doğmatik doktirinler  geliştirmek! İnşanın bir diğer sütunu ise Kürt cenahı üzerinden yükseltiliyordu. Ki bu alan, aslında devletin bekası için daha da önemli bir sürece işaret ediyordu.

Burada hedeflenen; gelişen Kürt uyanış hareketi karşısında, Kürt Alevilerini kendi inançsal, dilsel-etnik köklerinden koparıp başkalaştırmak! Kürt Alevileri arasında, gelişecek olan Kürt ulusal bilincini köreltmek! Kendine özgü inançsal dizgeleri olan Kürt Aleviliğini (İtiqat ê Rêya Heq), Hacı Bektaş Veli (1209-1271) ismi üzerinden, Türkistanlı Ahmet Yesevi’nin (1103-1166) uyduruk felsefesiyle aşılamak! Bir bütün olarak Kürt Alevilerini, Türk-İslam sentezi içine çekip, hem “Türkleştirmek” ve hem de ocaxzâdeler üzerinden “İslamın özü” söylemlerini geliştirmek! Dahası “Kürt’ün Alevisini” yok sayan politikalar devreye sokuldu.

Şimdi öyle bir noktaya gelinmiş ki; otantik Aleviliğinin içi boşaltılmış! Aleviler arasında inançsal ruhi şekillenmede bazı kırılmalar yaratılmış! Pir-talip ilişkileri zedelenmiş! Aleviler arasında derin ayrılıklar körüklenmiştir. İşte bütün bu olumsuz gelişmelerin asıl kaynağı, yukarıda sıraladığımız plan ve programlı asimilasyon politikalarıdır.

Peki bu katmerleşen asimilasyon dayatmaları karşısında Aleviler; hangi mekteb-i irfan’da vahdet-i mevcut olup, Hak’la yeksan olabilirler? Bu asimilasyon sürecinde kendilerini ve kurumsal örgütlenmelerini hangi bilimsel bir metodla koruyabilirler? Otantik Alevi geleneğini, sosyal yaşantılarında yeniden nasıl canlandırabilirler? Tarihsel düşmanları tarafından oluşturulan içsel sorunlarını, hangi hakikat anahtarıyla ve hangi dar-ı yöntemle çözebilirler? Bu türden sorularla ancak yeni düşünceler üreterek, gelecek kuşakların Ortadoğu’nun kör bataklığında cebelleşmesine engel olabilirler. Bilinmelidir ki; büyük kentlerde yaşayan Alevi ebeveyinler, sözde cemevlerinde halka bayram namazları kıldırırken, gençlere ise Cuma namazlarını ifa etmek için camileri dolaşmaktadırlar.

Cem törenine baskın: Kur’an’da yeri yok

Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtım Derneği Adana Şubesi’nde yapılan cem töreninin ardından 6 provokatör “Kur’an’da böyle bir ibadet yok” diyerek binayı bastı.

Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtım Derneği Adana Şubesi’nde yapılan cem töreni sonrası ellerinde Kur’an ile gelen 6 kişi, “Cem töreninin İslamiyet’te yeri yok” diyerek baskın düzenledi.

Adana Merkez Seyhan ilçesindeki Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtım Derneği Şubesi’nde 28 Ocak akşamı düzenlenen cem töreni bittikten ve ceme gelenlerin çoğu ayrıldıktan sonra binaya ellerinde kur’an bulunan 6 kişi geldi.

İkisi sakallı bu kişiler, içeride kalanlara Kuran-ı Kerim’i göstererek, “Cem töreninin İslamiyet’te yeri yok. İslamiyet bu değil. Kur’an’da böyle bir ibadet şekli yok” dedi. Ardından 6 provokatör herhangi bir fiziki müdahale olmadan koşarak binadan ayrıldı.

Şube Başkanı Murtaza Moroğlu, dernek binasındaki güvenlik kameralarınca da görüntülenen eylemle ilgili gerekli şikayetlerde bulunduklarını söylerken, olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

Cemevleri ve ‘irfan evlerini’ yan yana anmak, Alevileri kızdırdı

“Geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanıyacak mekanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde mevzuat düzenlemesi” amacıyla Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Alevi Kültür Derneği (AKD), Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBV) ve Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ile Hükümet arasında bugün ilk toplantı yapıldı. Alevi temsilcileri, cemevleri ile irfan evlerinin aynı kapsamda ele alınmasına itiraz etti. Toplantıya katılan HBV Başkanı Ercan Geçmez, “Hükümet, sorunu cemevlerine ücretsiz doğalgaz, elektrik ve su verilmesi olarak görüyor. Esasen çok ümitli değilim. İrfan evleri ve cemevleri mantığından vazgeçilmediği sürece bu karıştır barıştır politikasıdır. Alevi toplumunun haklarını konuşurken Sünnilerin duyarlılığını ölçüyorlar” dedi.

Adalet Bakanlığı tarafından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan (PSAKD), Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Doğan Demir, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBV) Başkanı Ercan Geçmez ve Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Baki Düzgün’e gönderilen gönderilen davetiyede, 64. hükümetin gerek seçim beyannamesi, gerekse programında yer alan taahhütleri arasında kapsamlı bir eylem planı hazırlandığı belirtildi. Eylem planında 6 numaralı maddede, “Geleneksel irfan merkezleri ile cemevlerine hukuki statü tanıyacak ve bu mekanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerekli mevzuat düzenlemesi yapılacaktır” denildiği vurgulanarak, eylemin gerçekleştirilebilmesi için 21 Aralık 2015’ten itibaren üç aylık süre öngörüldüğü kaydedildi. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun direktifi ve Adalet Bakanlığı’nın koordinasyonunda komisyonun kurulduğu anlatılarak, “Sizler tarafından sunulacak öneriler, komisyonun yapacağı teknik çalışma kapsamında büyük önem arz etmektedir” denildi. Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı başkanlığındaki komisyonun bugünden bir takım toplantılar yapmasının planlandığı kaydedildi.

‘ALEVİLERİN HAKLARINI SUNNİLERE BAKARAK ÖLÇÜYOR’
Davet kapsamında dört kuruluşun temsilcileri bugün Ankara Hakimevi’nde bürokratlar ve müsteşarlarla buluştu. Toplantıya Geçmez ve Demir’in yanı sıra diğer iki dernek adına temsilciler katıldı. Geçmez, dört dernek olarak ortak bir rapor sunduklarını belirterek, şu bilgileri verdi: “Toplantıda Başbakanlık ve bakanlık müsteşarları vardı. Biz yöntemin yanlış olduğunu, ‘irfan evleri ve cemevlerini aynı statüye koymanın yanlış olduğunu’ söyledik. Davetiyedeki bu ifadeye itiraz ettik. Kaldı ki sorun sadece cemevleri değil, zorunlu din dersi ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı ve bir dolu kanun ve yönetmeliktir. Bunları ifade ettik. Madımak’ın müze yapılmasını, Alevi katliamlarıyla ilgili yüzleşme komisyonu kurulmasını istedik. Onlar bu sorunu çözmek istediklerini söylüyor, bunun bir adım olduğunu ifade ediyorlar. Biz bu adımları çok gördük. 2009 yılından bu yana çalıştaylar yapılıyor. Fakat Alevilerin sorunlarını başkalarına benzeterek çözmeye çalışıyorlar. Onlar bize Diyanet’in ne kadar kıymetli olduğunu söylediler ve Ortadoğu’yu örnek verdiler. Biz Ortadoğu’da bu durumun laiklik yokluğundan kaynaklandığını anlattık. Türkiye’nin de laik bir ülke olmadığını savunduk. Dedelere maaş meselesi konuşuldu. Bunu kabul etmeyeceğimizi söyledik, ‘Diğerlerine de verilmesin’ dedi. Anladığımız kadarıyla hükümet, bu sorunu cemevlerine ücretsiz doğalgaz, elektrik ve su verilmesi olarak görüyor. Esasen çok ümitli değilim. İrfan evleri ve cemevleri mantığından vazgeçilmediği sürece bu karıştır barıştır politikasıdır. Kaldı ki irfan evlerinin de ne olduğunu açmadılar. Diğer tarikatları öne çıkarıyorlar. Bir hukuki statüden bahsediyor ancak ne olduğunu söylemiyorlar. Toplumun Alevilerle ilgili değişikliğe hazır olup olmadığını ölçmeye çalışıyorlar. Alevi toplumunun haklarını konuşurken Sunnilerin duyarlılığını ölçüyorlar. Toplantılar devam edecek. Dönem dönem görüşmek istediklerini söylediler.”

Alevi örgütleriyle ilgili toplantılar yarın ve sonraki gün de diğer derneklerin katılımıyla devam edecek.

Radikal

Kürde, Alevi’ye düşman

Alevilerin talepleri belidir. Aleviliğin anayasal güvenceye kavuşturulması suretiyle, devletin tüm alanlarında uygulanan ayrımcı politikalara son verilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması, zorunlu din dersleri altında devletin Türk-İslamcı eğitimi bırakması. Ve cemevlerinin yasal statüye kavuşturması.

Bunların uygulanılabilirliği, demokrasilerde mümkün olabilecektir. Demokrasinin uygulanabilirliğiyle ilgilidir. Demokratik olmayan bir ülkede, demokratik olmayan bir yönetimle, demokratik olmayan bir sistem içeresinde, kuracağınız, kurulacak tüm kurum ve kurumlaşmalar, hukuklaşmalar, el sıkışmalar aynı zamanda o sistemin suçlarına da, o sistemin yaptıklarına da “evet” demek manasına gelir.

Şimdi siz Başbakanlığa bağlı, ister “özerk” deyin, ister “bağımsız” deyin bu sistemsel yapı içerisinde, yani tekleştiren, tek bir kişinin iktidarı oturtmak için savaşı şiddeti esas aldığı bir pozisyon içerisinde, savaş içerisinde sizin bunları kabul etmeniz, sizin devletin, iktidarın yaptıklarını da kabul etmeniz manasına geliyor.

Bu anlamda bir sistemsel demokratikleşme talebi Aleviler için esastır. Bazıları, “Biz vergi veriyoruz, bizim verdiğimiz vergilerden diyanete para gidiyor, diyanetin hocalarına para gidiyor, devlet camileri inşa ediliyor” diyor. “Peki, siz bunu doğru buluyor musunuz?” dendiğin de “Doğru bulmuyorum” diyor. Peki, doğru bulmadığın bir şeyi, kabul etmediğin, benimsemediğin bir şeyi Aleviler konu edilince nasıl istiyorsun?

Sonuç itibariyle Diyanetin çalışma biçimi, devletle olan ilişkileri herkes için sorun teşkil ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet dini örgütlemek, devletin, iktidarın politik çıkarları doğrultusunda fetvalar vermek gibi İslam’ı yozlaştıran, özünden koparan, Türkçü bir devlet kurumu olarak var. Alevilerin böyle bir kuruma, benzer bir kuruma ihtiyaçları yoktur. Olmadığı için zaten Alevidir.

Devletle, iktidarla kenetlenmiş bir kurumun Alevileri de nasıl bir durum içerisine düşüreceği bilinmelidir. Bugüne kadar toplumsal varlığı itibariyle suça bulaşmamış, haksızlığa dahil olmamış, her zaman mazlumun yanında durmakla övünmüş, gençlerini, inanç önderlerini eşitlik, demokrasi, özgürlük ve hak mücadelesine vermiş biz Aleviler, toplumu tekleştiren, iktidarlaşmış, şiddeti içinde barındıran ve her alana yaymış, hiç bir hukuksal yapıyı tanımayan bir yapıyla oturup nasıl haklarımızı tartışacağız. Bu en büyük çelişkimiz olur, oluyor!

Türkiye yapılanması, şekillenmesi, tercihleri ve iktidarı itibariyle faşist bir yaklaşım içerisindedir. Teşbihte hata olmaz derler; Hitler Almanyası’yla oturup, Yahudilerinin sorunlarını konuşmak gibi bir durum bu. Hitler’den medet ummak gibi bir şey.

Abartı mı bu? Hayır. Türkiye’nin son yıllardaki ittifaklarına, yaptıklarına bakmak yeterli olacaktır. Başta Kürtlere karşı ilan edilmiş olan savaşın yarattığı vahşeti, herkes görebilmektedir. Cizre, Sur, Silopi’nin durum mu ortadadır. Suriye’de faşist çetelere verilen destek ayyuka çıkmış durumda. Türkiye, Suudi, Katar ittifakının Ortadoğu’da yaptıkları katliamlar her gün basında yer almaktadır.

IŞİD’e karşı kahramanca direnen PYD’ye karşı varlığını ve kirli ittifaklarını devreye sokarken, Alevi katliamları yapan grupların Cenevre’de arkasında duran ve görüşmelere katan ittifak aynı ittifak olmaktadır. Bu anlamıyla Kürde, Alevi’ye düşman bir iktidar ve ülke ile karşı karşıya iken, muhalefeti etkisiz kılmak ve bastırmak için Alevileri sessizleştirmeye çalışmalarına dahil olmak demokrasi mücadelesine karşı durmak manasına gelecektir. Alevi tarihine karşı sorumsuzca bir yaklaşım olacaktır.

Bunun için Alevi kurumların tavrı anlamlıdır. Başbakana, Alevilerin sorunlarından önce, bölgede yapılan ziyaretlerden sonra hazırlanan “Savaşlara hayır, çocuklar öldürülmesin” başlıklı raporu sunmuşlardır. Demokrasinin olmadığı, savaşın kol gezdiği hiçbir ülkede halkların ve inançların sorunları çözülmemiş, çözülememiştir.

Biz Aleviler biliyoruz ki; son dönemde iktidarın başlattığı cemevleri tartışması, savaşına destek arayışı, muhalefetin birleşmesini engelleme, bastırma çabası ve oyalamasıdır. Hakların, hakkı belidir. Ve bu iktidar çözümün değil, savaşın tarafıdır. Muaviye’den beri biliyoruz!

Kürdistan’ı bölen gizli plan: SYKES-PICOT ANTLAŞMASI

Gizli Sykes-Picot Anlaşması ile başlayıp Lozan ile bağıtlanan ve Kürt halkını “ülkesi ve milletiyle” dörde bölen menfaat temelli bu uğursuz mutabakat, aynı zamanda her parçada bir Kürt sorununa da kapı açıyordu.
Sykes-Picot Antlaşması’na giden tarihi süreç
Bundan 100 yıl önce, 1916 yılında, yani Birinci Dünya Harbi’nin tam ortalarında İngiltere’den Sir Mark Sykes ve Fransa’dan M. George Picot tarafından hazırlanıp o günden bugüne kendilerinin ismiyle anılan ve Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesiyle sonuçlanan bir anlaşmaya varılmıştı.
Aslında konuya ilişkin ilk gizli görüşmeler 1915’te başlamıştı. Ancak bu sürece nasıl gelindiğini doğru anlamak için çok daha eskilere gitmek ve bu süreci belki Batı’nın reform ve rönesansını yaptığı 16. yüzyıla götürmek gerekiyor. Çünkü Osmanlı, daha 400 yıl önce reform ve rönesansını yapan Batı karşısında tutunamıyor ve sürekli geriliyordu. Osmanlı’nın imparatorluğa dönüştüğü 16. yüzyılın son dönemleri, aynı zamanda duraklama ve gerileme sürecine de tanıklık ediyordu.
Nitekim 19. yüzyıla gelindiğinde artık Batı karşısında tutunamayacağını anlayan Osmanlı Devleti, çağa ayak uydurabilmek için Tanzimat Hareketi adıyla bazı yenilenme hareketlerine girişiyor ve Alman müşavir subaylarının gözetiminde ordusunu modernleştirmeye çalışıyordu. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Fransa ve İngiltere ile birlikte ortak cephede Rusya’ya karşı savaşmak durumunda kalıyordu. Dahası, savaşı finanse edebilmek için de bu ülkelerden borç para almak zorunda kalıyor ve böylece 100 yıl sürecek bir borçlanmaya giriyordu. Düyun-u Umumiye denilen devlet borçlanması süreci de böylece başlıyor ve Osmanlı’yı yarı- bağımlı duruma getiriyordu.
19. yüzyılın son çeyreğinde, kendisini sömürgelerin paylaşılmasında geri kalmış gören Almanya, dönemin ilerici aydınlarının deyişiyle “tıpkı etobur bir hayvan gibi” Osmanlı‘ya yöneliyor; II. Wilhelm ile II. Abdülhamid arasında bir dostluk kuruluyor ve Anadolu-Bağdat Demiryolu’nun imtiyazı Almanya’ya veriliyordu. Batılı emperyalist devletlerin bu canhıraş rekabeti, 1914- 1918 yılları arasında cereyan eden Birinci Dünya Harbi’nde Alman-Osmanlı ve İngiliz-Fransız ittifakıyla bu ülkeleri karşı karşıya getiriyordu.
Bu, aslında sonucu belli bir mücadeleydi. İttihat ve Terakki yönetimi, Hz. Muhammed’in Sancak-ı Şerif’ini ortaya çıkarıp bunu bir Harb-ı Mukaddes yani Kutsal Savaş ilan etse de, sonranın galip devletleri olan diğer müttefik güçler, daha 1915’ten başlayarak Uzak Doğu’nun ardından Yakın ve Orta Doğu’nun paylaşılması konusunda görüşmeler yürütüyorlardı. Bu gizli paylaşım planına 1916 yılından itibaren Ruslar da müdahil oluyordu.

Kürdistan’ı ve Arabistan’ı bölen plan
Buna göre; tüm Arap Yarımadası İngiliz ve Fransızlar arasında nüfuz bölgelerine ayrılıyor; Lübnan ve Suriye Fransa’ya; Bağdat dahil Güney Mezopotamya İngiltere’ye bırakılıyordu. Akdeniz’de İngiltere’ye Hayfa ve Akra gibi bazı limanlar verilirken; İskenderun serbest liman olarak bırakılıyordu. Daha Abdülhamid döneminde kimi toprakları Yahudi zenginlere satılmış olan Filistin, kimi kutsal yerler barındırdığı gerekçesiyle uluslararası bir yönetim altına sokulacaktı.
Kürdistan ise bu üç büyük devlet arasında paylaşılıyordu. Kuzey kesimi Rusya’ya, Doğu Kürdistan’ın bazı kesimleri ile Rojava Fransızlara, Güney Kürdistan ise ağırlıkla İngilizlere bırakılıyordu. Antalya başta olmak üzere Güneybatı Anadolu’nun bazı yerleri ise, sonradan savaşa katılan İtalya’ya vaat ediliyordu.
İşte, daha sonraki Sevr ve Lozan Antlaşmaları’na temel teşkil eden tüm bu gizli paylaşım planları, sonradan bu iki diplomatın adına izafeten “Sykes-Picot Anlaşması” olarak tarihe geçti.
1917 Ekim Devrimi üzerine, sonradan Sovyetler Birliği adını alacak olan Rusya, işgal ettiği toprakların önemli bir bölümünden çekiliyor ancak 1920’de Ankara’da işbaşına geçen Kemalist hükümetin 1921-22’de Fransızlar ve İngilizlerle yaptığı gizli Ankara Anlaşmaları ile güneydeki İtalyanlar ve Ege’deki Yunanlıların “ipi çekilerek” Türk toprakları güvenceye alınıyor; Kürdistan gizlice ve hileyle moda deyimle “ülkesi ve milletiyle” dörde bölünüyordu. Efrîn bölgesindeki Kürt Dağı Kürtlerinin 1922’de Ankara’ya gelip bir “muhtıra” vermeleri de sonucu fazla değiştirmiyor ve Lozan’a bu gizli mutabakat üzerinden gidiliyordu. 1923 Lozan Antlaşması ile tam çözüme ulaşmayan Musul-Kerkük petrolleri sorunu, Musul Komisyonu’na havale ediliyor; Komisyon’un raporu doğrultusunda Milletler Cemiyeti’nce İngiltere’ye bırakılıyordu. Türkiye, kendisine verilen yüzde 10’luk hisseyi de 500 bin sterlin karşılığında İngiltere’ye satıyor ve işin içinden çıkıyordu.

İşgalcilerle Kemalistler arasında sıkışan Kürtler
Yüzde 90’ı eski İttihatçı kadrolardan gelen yeni Kemalist yönetim, bir yandan Kuzey Kürtlerini ittifak içinde tutup “ortak ve eşit gelecek” vaat ederken, bir yandan da Güney Kürtlerini Şêx Mahmud Berzenci öncülüğünde, muhtariyet öneren İngilizlere karşı kışkırtıyor ve bu ikili politikada maalesef başarılı oluyordu. Kemalistler, daha 1921/22’de Fransız ve İngilizlerle Ankara’da gizlice görüşüp Türk topraklarını güvenceye alırken; Berzenci Hindistan’a sürgüne yollanıyordu. M. Kemal’in “büyük politikacı” olarak sunulması da herhalde buradan kaynaklanıyordu!
Aslında Güney ve Batı Kürtlerinin yönü her zaman Kuzey’e dönüktü. Zaten 90 yıl önceye kadar da tümünün kader birliği söz konusuydu. Ancak işgalci devletlerin sömürgeci uygulamalarına daha sonra yerli işbirlikçi hakim devletler de eklenecek ve Lozan’la başlayıp yakın dönemdeki Merkezi Antlaşma Teşkilatı’yla (CENTO) devam eden Kürt karşıtı bir sömürgeci politika hüküm sürecekti.
Nitekim gizli Sykes-Picot Anlaşması ile başlayıp Lozan ile bağıtlanan ve Kürt halkını “ülkesi ve milletiyle” dörde bölen menfaat temelli bu uğursuz mutabakat, aynı zamanda her parçada bir Kürt sorununa da kapı açıyordu. Her parçada, bu bölünmüş halka tahakküm eden egemen sömürgeci devletler de, bu sistemin devam etmesi için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı. Türkiye’nin sözde “demokrasi”, İran’ın “monarşi”, Irak ve Suriye’nin sözde “cumhuriyet” olmasına bakılmaksızın tüm bu devletler, önce Bağdat Paktı ile daha sonraysa merkezi Ankara’da bulunan CENTO ile Kürtlere karşı bir araya geliyor; ABD ve İngiltere ise “hami devlet” sıfatıyla koruyucu görev üstleniyordu.
1979’daki İran İslam İhtilâli ile bu ittifak resmiyette sonlanıyor ama yeri geldikçe gizlice yürütülüyordu. Bu sürece karşı en amansız mücadele ise Güney Kürdistan’da veriliyordu. 19. yüzyıldaki mücadele bir yana, 20. yüzyıl başlarında Şêx Abdusselam Barzani ile başlayıp günümüze kadar uzanan bir süreçtir bu.

Kürt trajedisinde bir milat: Enfal Soykırımı
Kuzey Kürdistan’da yürütülen silahlı, silahsız/demokratik ve yeniden silahlı mücadele ise yakından bilinmektedir. Ancak bana göre Sykes-Picot Anlaşması ile başlayan talihsiz süreçte “sonun başlangıcına” gelinmesi asıl, ırkçı-faşist Saddam yönetiminin 1988’de gerçekleştirdiği kimyasal Halepçe Katliamı’nın akabinde, referansını Kur’an’dan aldığı söylenen ve 200 bine yakın Kürt’ün katledilmesiyle sonuçlanan Enfal Soykırımı’dır. 20. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleştirilen bu “kimyasal soykırım”, Kürt sorununun dünya gündemine ve çözüm sürecine girmesinde bir milattır…
İşin ilginç yanı, yeri geldikçe NATO’ya karşı çıkan Türkiye sol akımları, hiçbir zaman CENTO’yu sorgulama ihtiyacı duymadıkları gibi, kimi -sözde- solcu yazarlar da Saddam’ın davetine icabet ederek ırkçı Arap Baas yönetimine övgü kitapları yazıyordu.
Öte yandan, büyük bölümü Kürt kökenli gençlerden oluşan kimi solcu gruplar, bilmem 20 kaçıncı Arap devletinin kuruluşuna katkı sunmak üzere onların safında İsrail’e karşı mücadele ederken; Filistin yetkilileri de dahil hiçbir Arap yöneticisi, 20. yüzyılın son büyük kimyasal katliamından dolayı ırkçı-katliamcı Saddam yönetimini eleştirmeye yanaşmıyordu.
Hiç unutmam, 1988-89 yıllarında Ankara’da çıkardığım Özgür Gelecek Dergisi için Filistin Kurtuluş Örgütü Ankara Temsilcisi Ebu Firaz’la Halepçe Katliamı sonrası röportaj yapmaya gittiğimde, ısrarlı sorularıma rağmen bu kişinin ırkçı Saddam yönetimine hiçbir eleştiri yapmamasını hayretle izlemiştim.
Kanıyla Kur’an yazdırmakla övünen ırkçı Saddam başta olmak üzere İslamcı-Arap yönetimlerinin neredeyse birleştikleri başlıca hedef İsrail varlığını tanımamak ve bu topluma aman vermemektir. Oysa bilindiği gibi İsrailoğulları bu toprakların en kadim halklarından biri olduğu gibi en eski semavi dinin mensubudur. 1000 yıl içinde, milattan 300 yıl önce tamamlanan Tevrat’ta Yahudi çıkarlarına vurgu yapılırken bundan yaklaşık 900 yıl sonra ortaya çıkan Kur’an’da ise İsrailoğulları kötülenir, Arap çıkarları öne çıkarılır. Musevilik bir dönem o toprakların en yaygın diniyken, o topraklardan zorbalıkla çıkarılır…

Zorbalıkta ve insan düşmanlığında son durak: DAİŞ

Saddam türü ırkçı-faşist Arap yönetimlerinin döl yatağından beslenen 20. ve belki de 21. yüzyılın en karanlık ve insanlık düşmanı yapılanmalarından biri olarak gördüğüm DAİŞ’in, gerek mazlum halklar ve gerekse insanlık mirası Mezopotamya tarihine yaptığı kötülük, kanımca hiçbir zaman silinmemek üzere insanlığın hafızasına kazınmıştır. “Mazlumiyet” iddiasıyla ortaya çıkan bu “zalim sopası”nın yüzündeki kirli örtü yırtılmıştır. Keza, Irak’ın ikinci büyük şehri konumundayken çeşitli sömürgeci menfaat güçlerinin açık ya da örtülü desteğiyle Musul’u ele geçiren ve mazlum halklara, topluluklara saldıran bu insanlık düşmanı çeteyi, kimlerin gerilettiği ve darbelediği ise ortadadır.
Eğer Türkiye’nin de çok yönlü ve çok boyutlu desteğinin ardından son müdahalesi olmasa, bugün Rojava’nın tümü ve Suriye, bu işgalci çetelerden tamamıyla arındırılmış olacak ve beli kırılacaktı. Açıktır ki, her şeye rağmen bu süreç ilerlemekte ve büyük hasarlar verilse de aydınlık bir geleceğe doğru yürünmektedir. Çünkü unutmamak gerekir ki, hak ve haklılık her şeyin üzerinde olduğu gibi toplumsal gelişme kanunları da, şeriat kanunları dahil, insanlık düşmanlarının çıkardığı tüm kanunların üzerindedir.

MEHMET BAYRAK

Maraş Katliamının Üzerinden 37 Yıl Geçti

1978‘de Maraş‘ta resmi rakamlara göre 111 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. 210 ev, 70 işyeri tahrip edildi.

Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Maraş Katliamı‘nın 37 yılını anamayacak.

Maraş Valiliği, Alevi kurumlarının kentte Maraş katliamına ilişkin yapacağı anma etkinliklerini “kentte kardeşlik içinde yaşayan insanların huzurunu onarılmayacak derecede bozacağı” gerekçesiyle yasakladı. 19 Aralık Cumartesi, TCDD Gar Meydanı’nda saat 11.00-15.00 arasında bir etkinlik düzenlemek isteyen PSAKD Maraş Şubesi, prosedür gereği valiliğe bildirim yapmıştı.

Valilik ayrıca 18-26 Aralık tarihleri arasında katliama dair yapılacak tüm anma etkinliklerini de yasakladığını duyurdu.

Maraş Katliamı’nın anmasını kentte yapmak isteyen Alevi derneklerine maraş Valiliği son altı yıldır sadece 2011 yılında izin maraş ‘nde yapılmasına verdi; ancak anmaya katılanlar kente yürümek isteyince jandarmanın engellemesiyle karşılaşmıştı. Peki Maraş’ta neler yaşanmıştı…

19 Aralık gecesi saat 21:00’de bir Ülkücünün, Çiçek sinemasına yerleştirdiği tahrip gücü düşük bir bomba; katliama giden olaylar zincirinin ilk adımını oluşturdu. Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşist militan “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” ve “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla seyirci kitlesini “coşturarak” Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) il binasına saldırttılar.

Bombanın patlamasından hemen sonra, Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) Kahramanmaraş şube başkanı Mehmet Leblebici ve 2. Başkan Mustafa Kanlıdere’nin talimatlarıyla bombayı attığı iddia edilen Ökkeş Kenger Ankara’ya ÜGD’ye telefon ederek “yardım” talebinde bulundu.

“Bir Alevi öldüren beş kez hacca gider”

Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalandı; 21 Aralık’ta iki Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) üyesi bir öğretmen öldürüldü. 22 Aralık günü, bu iki öğretmenin cenazesini taşıyan kalabalığa, faşistlerin “komünistlerin, Alevilerin cenaze namazı kılınmaz” diyerek tahrik ettikleri kalabalık saldırdı. Bağlarbaşı camii imamı Mustafa Yıldız cuma vaazında şu “öğütleri” vermişti:

“Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP’li Sünni imansızları temizleyeceğiz.”
Kalabalık dağılıp cenazeler ortada kalırken; güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaşmayan saldırgan kitle kent çarşısına yürüyerek Alevilere ve CHP’lilere ait işyerlerini tahrip etti. Çatışmalarda 3 insan öldürüldü.

22 Aralık gecesi faşistler Sünni mahallelerinde “ertesi gün solcu Alevilerin silahlı saldırı yapacağını” anlatarak, bu kitlesel biçimde silahlanılmasını sağladılar. 23 Aralık’ta Kahramanmaraş’taki olaylar karşılıklı çatışma boyutunu tamamen yitirerek, bütün solculara ve Alevilere dönük bir kıyama dönüştü.

24 Aralık’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağına, yalnızca, kendi can güvenliklerini bile sağlayamayan güvenlik kuvvetleri uydular. Günden güne tırmanan gerginliğe ve valiliğin 21 Aralık’tan beri yinelediği taleplerine rağmen kente askeri güç gönderilmemişti. Saldırıların polis kuvvetlerine yönelmesi üzerine, “polis-halk çatışmasını önleme” gerekçesiyle 23 Aralık sabahı kentteki bütün polisler de görev dışı bırakıldı. Bu koşullarda 24 Aralık günü, faşistlerin çevre köy ve ilçelerden getirdiği silâhlı grupların takviyesiyle, kıyam insanlık dışı boyutlar kazandı.

Lütfen askeri üniformalarınız ile Cemevi’ne girmeyiniz!

ÜMİT AĞGÜL

TC’nin Alevilere yönelik ayırımcı zihniyeti ve yaklaşımı, artık bilinmeyen bir durum değil. Bu konu gerek zorunlu din dersleri ile gerekse Cemevi’nin ibadethane olarak kabul edilmemesi ile sık sık gündeme geliyor. Ayrıca zaman zaman Alevilerin evlerinin işaretlendiği ve özellikle her yıl Ramazan’da kimi kasaba, mahalle ve köylerde Alevilere yönelik saldırıların arttığı da biliniyor.

Son günlerde Alevilere yönelik ayırımcılık yeniden gündeme geldi. Buna neden olansa, devletin ve AKP’nin Kürt meselesinin çözümüne yanaşmaması ve çatışmasızlık sürecini sonlandırarak savaşı seçmesi sonucu, askerlik yaparken yaşamını yitiren Alevi gençlerin cenaze törenlerine yönelik devletin resmi ve inkârcı tutumu oldu.

Dolayısıyla mülki ve askeri erkânın cemevlerinde düzenlenen cenaze törenlerine katılmayıp, bunun yerine camilerde ya da kaymakamlık binaları önünde ikinci bir tören düzenleme talepleri ve uygulamaları, Alevilere yönelik ayırımcılığın apaçık bir ispatıdır.

Halk çocuklarının zorla askere alınması zaten ciddi bir sorundur. Fakat devletin yarattığı çelişkiler nedeniyle bir de bu zorunlu askerlik sırasında ölmeleri, ölümlerinin de mezhepçi ve inkârcı politikalara malzeme edilmesi, faşizmin tahammül edilemez yüzünü bir kez daha hepimize gösterdi.
Bu ülkede Aleviler, ilkokuldan başlayarak zamanla her türlü resmi kurumda dışlanmaya maruz kalıyor ve varlıklarının hor görülmesi gerçeği ile yaşıyorlar. Bununla birlikte “resmi hizmet” sonucu yaşamlarını yitirmeleri de Alevi/Kızılbaş kimliklerinin inkâr edilmesini engellemiyor. Son yolculuklarına devletin “resmi” dini mekânından, “resmi” din görevlisinin, “resmi” dini ritüellerle uğurlanmasında da herhangi bir sakınca görülmüyor.

Fakat Aleviler için durum ne yazık ki bunlarla sınırlı değil.

Örneğin ekmek almak için evden çıktıklarında -sırf Alevi mahallesinde yaşadığı için- başından gaz fişeği vurulabilirler. Ya da Cemevi bahçesinde bulundukları sırada bir polis kurşunu ile kolayca öldürülebilirler. Bazen de Cemevi’nden cenazelerini kaldırmaları, illegal örgütlerin propaganda(!) yapmalarına sebep olabileceği gerekçesi ile yine polisin vahşi saldırısı ile engellenmek istenebilir. Söz konuş Alevileri olunca, bunların hiçbirinde bir sakınca yoktur! Hatta ülkenin Başbakanı veya Cumhurbaşkanı tarafından inancına, kültürüne ve ibadethanesine hakaretler edilebilir ve küçümsenebilirler!

Aslında bu yaşananların esas nedeni, 1923’ten bu yana devlet eliyle uygulanan inkârcı ve asimilasyoncu politikaların dayandığı ve devletin bütün kurumlarında da egemen olan mezhepçi zihniyettir. Elbette Sünni/Hanefi olmayanlara yönelik bölücü pratikler ve dahası inançsal ve kültürel asimilasyon, bugüne kadar laiklik(!) adı altında yapılarak gözlerden uzak tutulmaya çalışıldı. AKP’nin bugün yaptığıysa, bu güdük laiklik uygulamasını terk ederek, Osmanlı’dan miras alınan Kızılbaş nefretini TC’de yerli yerine oturtma çabasıdır.

Son olarak şu noktaya da değinmek gerekiyor.

Zorunlu askerlik sırasında ölen Alevilerin cenazeleri elbette Cemevi’nden kaldırılmaya devam edecektir. Devletin askeri ve mülki heyetinin Cemevi’ndeki cenaze törenlerine katılmamaları, işleyişinde yer aldıkları ve bir parçası oldukları TC’nin, Alevilerin varlığını yok sayan yaklaşımlarından ayrı olarak ele alınamaz. Kaldı ki sergiledikleri tarihsel pratik de bunu ispat ediyor. Dolayısıyla TSK’nin artan tepkiler sonucu orduda herhangi bir ayırım olmadığına ve herkesin “Mehmetçik” olduğuna dair bir açıklama yapmak zorunda kalması, günü kurtarmaya dönük bir hamlenin ötesinde bir anlam taşımıyor.

Aslında mesele gayet basit.

Devlet yetkilileri ölen bir askerin cenazesi nereden kaldırılıyorsa, orada hazır bulunmalıdır. Fakat Sünni olmayanların cenazesinin nereden kaldırılacağına, emir vererek müdahale etmeleri ciddi bir problemin varlığına işaret ediyor. Hele hele bir Alevi’nin son yolculuğuna nasıl uğurlanacağına dair, devlet temsilcilerinin kendilerinde karar verme haklarını görmeleri Alevilerin varoluşlarına ve hatta ölümlerine yönelik resmi tutumu tümüyle aşikâr kılıyor. Cemevi artık temel bir insan hakkının nasıl ihlal edildiğinin apaçık bir deliline dönüşmüştür.
Dolayısıyla Alevilerin, askeri ve mülki heyetin kendi ölen gençlerinin cenazeleri için mutlaka Cemevi’nde hazır bulunmalarına dair bir isteklerinin olduğu sanılmasın. Zira Cemevi’nde görülmek istenecek en son kişiler devlet yetkilileridir!

Aşk ile Dem ile Cem ile.

radikal blog

‘Erdoğan masayı devirmiş oldu’

Aysel Kılıç

Türkiye’nin doğusunda aylardır sıkıyönetimi aratmayacak uygulamalar var. Diyarbakır‘ın Silvan ilçesinde, Mardin Nusaybin’de ve en son Derik’te devlet sokağa çıkma yasağı uyguladı. Halk en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamazken, çatışma ortamı nedeniyle art arda ölüm haberleri geldi. İnsan Hakları Derneği’nin kayıtlarına göre, 7 Haziran seçimlerinden sonra başlayan çatışmalı ortam sonucu, sivil, asker, polis ve PKK’li olmak üzere 600’ün üzerinde insan hayatını kaybetti.

Peki, tüm bunlar neden yaşanıyor? Bu sorumu İstanbul eski milletvekili Sebahat Tuncel’e sordum. Tuncel, Halkların Demokratik Partisi (HDP) meclis üyesi ve aynı zamanda Halkların Demokratik Kongresi (HDK) eş sözcüsü.

HDP İstanbul İl Başkanlığı’nda bir araya geldiğimiz Tuncel ile hakkında açılan davalardan Kürtlerin taleplerine, bölge illerindeki ‘sokağa çıkma yasağı’ndan Rus savaş uçağının düşürülmesine kadar birçok konuyu konuştuk. Söyleşimiz sürerken, Can Dündar’ın tutuklandığı haberini de aldık…

“HAKKIMDA 67 DOSYA VAR”

-Dava üstüne davalar açıldı size, yurt dışına çıkmanız yasaklandı, en son hava limanında gözaltına alındınız? Ne söylüyorsunuz, ne yapıyorsunuz da bunlar başınıza geliyor?

Milletvekili olduğum dönemde, yaptığım tüm konuşmalar ‘sakıncalı’ bulundu. 8 Mart Kadınlar Günü’nde, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde, Newroz’da, partimizin kongrelerinde, halk toplantılarında yaptığım konuşmalardı bunlar. Kürt sorunu müzakere ve diyalog yoluyla çözülsün, Sayın Öcalan’la görüşmeler yapılsın, tecrit kaldırılsın demişim. Bunları hep söylüyorum, söyleyeceğim… Şu an hakkımda 67 dosya var. Neredeyse tamamı bu sorunla ilgili. Diğer milletvekili arkadaşlarımın durumu da benimkinden farklı değil.

“YARGININ BAĞIMSIZ OLMADIĞINI HEPİMİZ BİLİYORUZ”

-Havaalanında gözaltına alınmanız sürpriz oldu mu size?

Açılan her bir dava için ifadeye çağırılıyorum; ancak Bakırköy Savcılığı biraz işgüzarlık yaptı. Bana tebligat sunmadan yakalama kararı çıkarttı. Tanınan, bilinen ve adresi belli olan biriyim. Tebligat göndermeden hakkımda yakalama kararı çıkartması ve ardından yurt dışı yasağı getirmezi tamamen politik bir yaklaşımdır. Merkezi bir talep yerine getirilmiştir. Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını hepimiz biliyoruz. Siyasi iktidarın iradesi doğrultusunda hareket eden bir yargıyla karşı karşıyayız. Bu açıdan bana sürpriz olmadı. Türkiye’de adalete olan güvenimiz ortadan kalktı.

“HERKESİN ÜZERİNDE BİR SİYASİ BASKI SÖZ KONUSU”

– Can Dündar’ın tutuklandığı haberi de geldi.

Sadece bizim üzerimizde bir baskı yok. Düşüncelerini ifade eden herkesin üzerinde bir siyasi baskı söz konusu. Can Dündar gazeteci. Gazetecilere yönelik baskılar hiçbir şekilde kabul edilemez. Gazetecilerin tutuklanması aynı zamanda toplumun doğru haber alma hakkının da gaspıdır. Tüm bu baskı ve tutuklamalar, Türkiye’de hukuk ve demokrasinin işlenmediğinin bir göstergesidir.

“SAVAŞ KENTLERE İNMİŞ DURUMDA”

-‘Bölge’de neler yaşanıyor, bu sıkıyönetim neden?

AKP hak etmediği bir iktidar elde etti. 7 Haziran’da ortaya çıkan siyasi iradeyi yok saydı. Sonra sivil bir darbeyle, zorla iktidarı ele geçirdi. Sandıktan tek başına çıkmış olması, zorla olmadığı anlamına gelmez.

Kürt halkının öz yönetim ilanlarına karşı devlet haftalardır, aylardır şiddet uyguluyor. Sokağa çıkma yasağı ilan etti, yüzlerce insanın ölümüne, binlercesinin gözaltına alınıp tutuklanmasına neden oldu. Tüm bunlar, Türkiye’de adı konulmamış bir olağanüstü halin yaşandığını gösteriyor. Savaş giderek derinleşiyor. Silvan’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Derik’te yaşananlar kabul edilemez. Yaşam hakkı ihlal ediliyor, barınma ve sağlık hakkı ihlal ediliyor, devlet tüm bunlarla suç işliyor. Rojava devrimini yok sayan anlayışı bugün Türkiye’yi de savaşın içine itiyor. Savaş artık kentlere inmiş durumda.

“AKP KÜRTLERİN TALEPLERİNİ DİNLEMELİ”

-Kürt illerinde “demokratik öz yönetim” ilan edildi, dediniz. Nedir öz yönetim?

Kürtler kendi dili ve kültürüyle kendi kendini yönetmek istiyor. Türkiye’nin üniter yapısı içerisinde demokratik özerk bir sistemle bu işin çözüleceğini düşünüyor. Bu talebin aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağını düşünüyor.

Dünyanın 20 ülkesinde 60 özerklik biçimi var. Bunların bir kısmı siyasi özerkliği bir kısmı yerel özerkliği ifade ediyor. Kürtlerin talebiyse siyasi özerklik. AKP Kürtlerin taleplerini dinlemeli…

“ÖZ YÖNETİM, ŞİDDETİ ORTADAN KALDIRIR”

-Türkiye’nin batısı özerkliği yeterince anladı mı sizce?

Aslında 2005’ten beri tartışıyoruz ama entelektüel bir tartışma gibi algılandı. Ne olduğu yeterince anlaşılamadı. Öz yönetim, bir toplumun kendi kendini yönetme biçimidir. Bunu sadece Kürtler için de önermiyoruz. Mesela Marmara’da da bölgesel bir meclis olsun. Burada yaşayanlar kendini bu mecliste temsil etsin. Bir mahallede yol mu yapılacak, ağaç mı kesilecek, bir yere HES mi yapılacak, ya da baraj mı yapılacak, oradaki yurttaşın onayıyla olsun.

Aslında demokratik öz yönetim herkesin isteyeceği bir yönetim ama söz konusu Kürtlerin siyasi talebi olunca başka yere çekiliyor. Devlet bunun tartışılmasına izin vermiyor. AKP, öz yönetimin ilan edildiği yerlerde şiddet uygulayarak, batıdaki insanlarımızın bunu anlamasını engellemeye çalışıyor. Öz yönetim şiddeti doğuran değil, şiddeti ortadan kaldıracak bir yönetim modelidir. AKP, toplumsal barışın sağlanması için çıkarılan bu projeyi, savaş politikalarıyla önlemeye çalışıyor. Dolayısıyla toplumun anlamasının önüne geçiliyor.

“ERDOĞAN ASIL MASAYI DEVİRDİ”

-Peki, “çözüm süreci koşulları tamamen ortadan kaldırıldı”, diyebilir miyiz?

AKP Hükümeti, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran seçimleri öncesi, 15 Şubat 2015’te ortaklaştırılan mutabakatı yok sayarak asıl masayı devirmiş oldu. O mutabakat, müzakereden çözüm sürecine geçiş açısından önemliydi. Çünkü Türkiye’de barış umutlarını da güçlendirmişti.

Sayın Öcalan’la 7 aydır kimse görüştürülmüyor. Ne heyetimiz ne avukatlar ne de ailesi görüştürülüyor. Öcalan, 2013’te Amed (Diyarbakır) Newroz’unda yaptığı deklarasyonla bütün toplumsal kesimleri arkasına almıştı. O yüzden Sayın Öcalan’ın rolü çözüm sürecinde çok önemlidir. Türkiye savaşın daha derinleştirilmesini istemiyorsa; Öcalan’ın sağlık, güvenlik, özgürlük koşullarını sağlamalı ve müzakere masasına yeniden oturmalı.

-Çözüm süreci için yapılan görüşmeler kamuoyuna açık bir şekilde yapılamaz mıydı?

Elbette yapılabilirdi, yapılabilir. Eğer bu yapılmamışsa bunun sorumlusu da AKP. Devlet gizli yürütüyor. Kürt hareketi şeffaf olunması gerektiğini hep söyledi, söylüyor. Her iki tarafın güven verici adımlar atması önemli. Ama AKP bugüne kadar güven veren adımlar atmak yerine, bu süreci kırılgan hale getirdi. Türkiye’yi yoğun bir çatışmanın içine sürükledi.

Ama AKP’nin savaş politikasına karşı Kürtler direniyor, geri adım atmıyor. AKP, bir an önce bu savaş politikalarından vazgeçip, toplumun taleplerini dinlemeli. Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, eşitlik ve özgürlük diyenlerin taleplerini içeren barışçıl bir anayasayı sağlamalı.

“BATI DAHA GÜÇLÜ SES ÇIKARMALI”

-Rus uçağının düşürülmesine ilişkin neler söyleyeceksiniz?

AKP’nin DAİŞ’i destekleyen, Kürtlere karşı IŞİD’le komşu olmayı dahi kabul eden yaklaşımının sonucu olarak görüyorum. AKP’nin Ortadoğu’da yürüttüğü politikalar, Türkiye’nin çatışma zeminine girmesini beraberinde getirdi. Ortadoğu’da bugün DAİŞ’e karşı en etkin mücadele edenler yine Kürtler. Ama bu mesele artık sadece Kürtleri ilgilendirmiyor, bütün dünyayı ilgilendiren bir hal aldı. Bu nedenle Batı’nın da daha güçlü ses çıkarması gerek.

Türkiye demokrasi güçlerine de bir çağrı yapıyorum. Çatışmaların, savaşın önüne geçmemiz için hepimizin yan yana durması ve sesimizi güçlü çıkarması lazım. Çünkü savaş kaybettirir, barış kazandırır.

Demokrat Haber

Alevilerden, İngiltere Parlamentosunda Sekretarya

İngiliz parlamenterlerin, Britanya Alevi Federasyonu ile birlikte oluşturduğu Alevi Sekretaryası, İngiltere parlamentosunda kuruldu. Kuruluş resepsiyonuna CHP’li Şafak Pavey, Zeynep Altıok, Ali Haydar Hakverdi ve HDP’li Müslüm Doğan katıldı.

İngiltere Parlamentosu’nda Britanya Alevi Federasyonu ve İngiliz parlamenterlerin resmi olarak kurduğu Alevi Sekretaryası, düzenlenen bir resepsiyonla kamuoyuna duyuruldu. Resepsiyon açılışını üstlenen İngiltere ana muhalefet İşçi Partisi milletvekili Joan Ryan, Birleşik Krallık’ta birçok Alevi vatandaşın yaşadığına dikkat çekerek, İngiliz milletvekillerinin parlamentoda Alevi toplumunun sesi olmak istediğini söyledi.

Ryan konuşmasında, “Biz burada Alevi toplumunun yaptığı çalışmalardan herkesin faydalanabilmesi için bir ışık yakmak istiyoruz. Aleviliğin hem bir felsefe ve bir inanç hem de kültürel ve sosyal bir kimlik olduğunu biliyoruz” şeklinde konuştu.

‘ALEVİLİK DİN OLARAK AVRUPA’DA VE TÜRKİYE’DE TANINMALI’

Alevi vatandaşların Türkiye nüfusunda şimdiye kadar saklı kaldığını ileri süren İngiliz milletvekili, Aleviliğin dini bir kuruluş olarak resmen tanınması gerektiğini ifade etti. Joan Ryan, başkanlığını üstlendiği Alevi Sekreteryasına ilişkin, “Alevilerin Avrupa genelinde ve Türkiye’de durumunun anlaşılması ve resmi olarak tanınmasını sağlamak zorundayız. Bu yüzden hedeflerimize ulaşmak için çok çalışmak ve toplumla yakın temas içerisinde olacağız.” dedi.

PAVEY: CHP’NİN 10 MADDELİK ALEVİ RAPORUNU PAYLAŞMAYA HAZIRIZ

CHP İstanbul Milletvekili Şafak Pavey, Britanya Alevi Federasyonu’nun parlamentodaki girişiminin çok değerli olduğunu vurguladı. “Uzun yıllardır göçmen kimliğiyle kendi yurdunuzda gelişen olaylar son derece kötüye giderken, bu ülkede yaşamayı sürdürmenin ne demek olduğunu biliyorum. Bizler de ülkemizde Alevi toplumunun, gayrimüslimlerin ve benzer çevrelerin özgürlüklerini korumak için aynı mücadeleyi veriyoruz” ifadelerini kullanan Pavey ayrıca, geçen yıl CHP’nin Alevilerin taleplerine yönelik görüş ve önerilerini içeren 10 maddelik ‘Herkes İçin İnanç Özgürlüğü’ raporuna değindi. İstanbul milletvekili söz konusu raporun İngiliz parlamenterlerle paylaşmaya hazır olunduğunu belirtti.

Resepsiyona katılan bir diğer CHPli milletvekili Zeynep Altıok, Alevi Sekreteryası’nın kendisi için ayrı bir önemi olduğunu ifade etti. Altıok, “Mağdur biri olarak, mücadeleci bir aktivist olarak ve şimdi de bir milletvekili olarak burada bulunmak büyük bir ayrıcalık. Uzun zamandır Türkiye’de insan hakları, eşit yurttaşlık hakları için ve sonunda barışı kazanmak ve ülkemize doğru demokrasiyi getirmek için beraber mücadele veriyoruz. Bu özel etkinlikte olduğum için çok umutluyum” şeklinde konuştu.

MÜSLÜM DOĞAN: ALEVİLER İÇİN TARİHİ BİR GÜNDÜR

Alevi toplumu için İngiltere parlamentosunda tarihi bir gün yaşandığını belirten HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, “Aleviler olarak gerçekten çok önemli bir gün yaşıyoruz. Tarihi bir gündür bu Aleviler için. Alevilerin yaşadığı toplum içerisinde eşit yurttaşlık haklarına kavuşmak için verdiği mücadelenin bir sonucudur bu. Birleşik Krallık parlamentosunda kurulan bu grubu selamlıyorum” dedi.

CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi ise sekreteryada emeği geçenlere teşekkür ederek, “Mücadeleniz mücadelemizdir ve koskocaman bir tarihsel süreç içerisinde çok küçük bir zaman dilimine tekabül eden bir yaşantıyı sürmekteyiz. Bu yaşantımız boyunca da karınca misali ne kadar zulmün karşısında, yangının karşısında gücümüz neye yeterse, elimizden ne gelirse karınca misali o mücadeleyi vermeye hazırız” ifadelerini kullandı.