Ana Sayfa Blog Sayfa 6360

Aleviler Boykotta

Geçtiğimiz hafta sonu Kadıköy’de yapılan “Laik demokratik ve anadilde eğitim” mitingi Aleviler açısından yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.  İlk kez Aleviler kendi taleplerini, ötekileştirilmiş diğer kesimlerin talepleriyle ortaklaştırarak dile getirdiler. Kendi varlıklarını ve haklarını savunma konusunda birlikte yol alacakları kesimlerin resmini çizdiler. Ve Alevi kurumlarının ezici bir çoğunluğu kendi aralarındaki sorunları bir kenara bırakarak yan yana geldiler. Özellikle Alevi kurumları arasında muhafazakâr kimliği ile bilinen CEM Vakfı’nın temsil edildiği yapıların mitinde yer alması, sokağa inmesi bir ilke tekabül etmektedir.

Bu durum Alevilerin hak arama mücadelesindeki arayışında kendisi olmaktadır. Uzun yıllar devletin çeşitli örgütlenmelerle, vesilelerle devlette barajlamayı başardığı Aleviler bendini aşma durumuna gelmiş, kendi gücünü fark eder olmuşlardır. Bunun vermiş olduğu kendine güvenle başa Kürt özgürlük hareketi olmak üzere tüm devrimci demokratik kesimlerle ilişkilenmeye başlamışlardır. Bulundukları tüm alanlarda kimliklerinin tanınması ve ona göre adımların atılması beklentilerini her alanda dile getirir, örgütler olmuşlardır.

Tabii ki bu değişimin temel unsurlarından bir tanesi Kürt özgürlük mücadelesinin sorunların çözümünde ortaya koyduğu yaklaşımdır. Her kemsin kendini özgürce ifade edip örgütlediği, ihtiyaç duyduğu temsiliyeti belirlediği Demokratik Ulus kavramı tamda Alevilerin sorunlarını aşma ve diğer topluluklarla birlikte yaşama imkânı sunmaktadır. Aleviler bunu görmüşlerdir. Varlıklarını sürdürmenin teminatının da bu yaklaşımda saklı olduğunu Şengal, Kobani sürecinde iliklerine kadar hissetmişlerdir.

Alevi kurum ve kuruluşları Ortadoğu’da yaşananları yakından takip eder bir durum içine girerek geleceğe dair adımlarını yenden gözden geçirmektedirler. Önümüzdeki dönemde daha da net bunun sonuçlarını göreceğiz. Bu tartışmalar sürecinde Aleviler kendisini ifadeye kavuşturarak “barış ve müzakere” sürecine dâhil olacaklardır. Taleplerinin müzakere masasında olmasını isteyecekler, güçleri oranında da kabul ettirilmesi için toplumsal baskı unsurlarını devreye sokacaklardır.

Sivil itaatsizlik eylemlerinin önümüzdeki süreçte giderek artacağı da şimdiden görülmektedir. 13 Şubat 2015 tarihindeki Alevi kurumlarının çağrısıyla yapılacak olan okulları boykot bu anlamda atılmış önemli bir adımdır. Alevi örgütlenmesi açısından bir ilktir. Eğitim-Sen’in de bu eyleme destek olmak için bir günlük grev kararı alması da, Alevilerin taleplerini Türkiye genelinde gündemleştirilmesine vesile olan bir dayanışma eylemi karakterini ifade etmektedir.

Yine anadilde eğitim talebinin bu eylemliliğin bir parçası olması Kürtlerin yıllardır verdikleri anadilde eğitim hakkı mücadelesinin Aleviler tarafından da sahiplenilerek yeni bir ivme kazandığını göstermiştir. Bunun hak kazanma mücadelesinde yeni bir hareketlenmeye vesile olacağı açıktır. Birlikte hareket etmenin pozitif enerjisi ortaya çıkmıştır. Kadıköy mitingi işte bu enerjinin ortaya çıkartıldığı bir çalışma olmuştur. Sonuçları itibariyle Türkiye’deki muhalif güçlerin birlikte hareket etmesini zorunlu hale getiren bir örnek olmuştur.

Bu anlamda çalışma içerisinde yer alan Alevi Vakıflar Federasyonu, Alev Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekler Federasyonu, PSAKD ve Eğitim-Sen’i kutluyorum… Aşk ile…

Dersimliler ‘talepleri’ için yürüyecek

Aleviler taleplerini haykırmak için 8 Şubat’ta Kadıköy’de “Laik, Bilimsel, Anadilinde Eğitim ve Demokratik Yaşam için Dayanışma ve Birlik Mitingi/Alevi Birlik Mitingi” yapacak. Miting Dersim’de de Halk Meclisi Öncülüğünde 9 Şubat – Pazartesi günü saat 12:00 de Yeraltı Çarşısı üzerinde gerçekleştirecek.

Dersimliler “Alevi Açılımı yüzünü gösterdi, zorunlu din derslerini çoğalttı, amaç dindar nesil diyerek AKP Hükümeti’nin 12 yıllık politikalarına tepki gösteriyor” sloganı ile düzenlenecek olan mitingle ilgili çağrıda bulunan Dersim Peri Belediye Eş Başkanı Hüseyin Çetinkaya “AKP hükümeti 12 yıldır tek tipleştirme modeli üzerinde çalışıyor. Alevi Açılımı, asimilasyon açılımına dönüştü, zorunlu din dersleriyle inancımızı unutturmaya çalıştırıyorlar.

Dersim 38’de katledildik, soykırıma uğradık, bugün de soykırım sistem güçlerinin eğitim ve öğretim modeliyle devam ediyor. Taleplerimizi haykırmaya devam edeceğiz” dedi.

AKP hükümetinin oluşturduğu eğitim sistemine tepki gösteren Dersim Eğitim Sen Şube Başkanı Hasan Ölgün ise şunları belirtti: “Aleviler özellikte de ötekileştirilmiş halkımız yoğun bir kaygı içinde. Çünkü AKP hükümeti eğitimi gericileştiriyor. Cumhuriyetin kurulduğu günden bu güne diyanet eliyle Alevilere yapılan asimilasyon politikaları 12 yıllık AKP hükümeti döneminde de hız kazandı. 12 Eylül askeri darbesiyle zorunlu din derslerinin Anayasal bir hale getirilmesi geleceğin sistem tarafından çizilen yüzünü gösterdi. Eğitim şurasını da bu en iyi örnek olarak göstere biliriz. Zorunlu din derslerinin birinci sınıfa kadar indirilmesi yine velilerde bir kaygı oluşturmuştur, düzenlenen bu çalışmalarda aslında Alevilere verilen bir cevaptır. Bizler de Eğitim Sen olarak demokratik tepkimizi göstereceğiz.”

Eşit yurttaşlık taleplerine de değinen Ölgün, düzenlenecek olan boykota katılım çağrısında bulunarak, herkesin desteğini vermesini istedi.

Elif Çığlık isimli veli ise, “Biz kendi yolumuzdan inancımızdan vazgeçmeyeceğiz, demokratik olarak tepkimizi göstereceğiz” dedi.

PSAKD’liler yedi gündür açlık grevinde

Erzîngan’da (Erzincan) Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Şube yönetici Hasan Sınırtaş’ın “TKP/ML üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanması üzerine, dernek üyelerinin kararı protesto etmek üzere başlatılan açlık grevi eylemi 7’inci gününde devam ediyor. Açlık grevindeki dernek yöneticilerinden Erol Yeter, arkadaşları Sınırtaş’ın Alevilerin taleplerinin yerine gerilmesi için gerçekleştirilen eylemlerde bulunduğu için tutuklandığını, tutuklanmasının hukuki bir yönünün bulunmadığını söyledi. Sınırtaş’ın tutuklanmasıyla hak talep eden tüm Alevilere bir gözdağı verilmek istendiğini vurgulayan Yeter, “Alevilerin talepleri için çalışma yürütenlere verilmek istenen gözdağına ve Sınırtaş’ın haksız yere tutuklanmasına karşı tepkimizi ortaya koymak amacıyla derneğimizin ışıklarını kapatmayacağız ve Sınırtaş özgürlüğüne kavuşana kadar açlık grevine devam edeceğiz” dedi.

Alevilerin 8 Şubat mitingine herkes katılmalıdır

HÜSEYİN ALİ

Aleviler 8 Şubat’ta Kadıköy’de miting yapacak. Alevi çocukları bir gün okula gitmeyecek. Türkiye’de hala kimliği resmi olarak tanınmayan ve olduğu gibi kabul edilip temel hakları tanınmayan Alevilerin örgütlenmesi ve örgütlü olarak haklarını ortaya koyması önemlidir. Zaten demokrasi de her topluluğun örgütlü olup kendi kimliğini ortaya koyması, kendisiyle ilgili kararları kendisinin vermesi ve kendi kendisini yönetmesidir. Bu açıdan Alevilerin örgütlü toplum olarak taleplerini dillendirmesi demokrasi açısından çok önemlidir.

Aleviler bazı dönemler ve istisnalar dışında devlete bulaşmamış, devlet dışı toplum olarak yaşamını sürdürmüş bir inanç topluluğudur. Zaten bugün sayılan tüm pozitif özellikleri devlete bulaşmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer devletleşseydi, devletle iç içe olsaydı bugünkü olumlu özelliklerini kaybederdi. Alevilik inancı iktidar ve devlet için bir araç haline gelirdi. Eğer Aleviler bugün hala bir toplumsal inanç ve kültür olarak varsa, iktidarcı devletçi siyasetin aracı haline getirilememişse, bu tabii ki olumlu değerler taşımak anlamına gelmektedir. Kapitalist modernite çağında inanç baskısı ortamında inançlarını var ettikleri ve kültürlerini oluşturdukları topraklarından koparılmışlardır. Hem kökten kopma, hem de şehirlerin kapitalist modernite yaşamı ortamında inanç ve kültürlerinde belli bir aşınma ve asimilasyon ortaya çıkmıştır. ‘Şehirlerdeyiz, bazı değerleri artık kırsal alanda olduğu gibi koruyamayız’ gibi gerekçelerle yaklaşımlar olsa da, bu tür eğilimlere karşı Alevi inancı ve kültürü bir direniş göstermektedir.

Aleviliğin en önemli karakteri toplumsal olmasıdır. Zaten devlet dışı kalmak özünde komünal ve demokratik yaşamdır. Komünal ve demokratik yaşam Aleviliğin özüdür. Eğer bu değerlerden uzaklaşma varsa Alevilikten uzaklaşma vardır. Alevi inancını da, ibadetini de, felsefesini de toplumsallıktan ayrı düşünmek Alevilikten kopmaktır. Toplumcu olan da demokratik olmak zorundadır. Toplum, öz demokratik karakteriyle ayakta kalır. Komünal olanın demokratik, demokratik olanın komünal olmak zorunda olduğu gerçeği, en fazla da bozulmamış, aşınmamış ve çok yönlü asimile olmamış Alevi gerçeğinde rahatlıkla görülebilir.

Alevilerin hakim inanç karşısında asimile olmaması için direnmesi çok değerlidir. Osmanlı ve Türkiye tarihinde tamamen Sünni İslam haline getirilmek için çok yönlü zulüm ve baskı uygulanmıştır. Bu konuda bazı sonuçlar alınmıştır. Öyle ki, Elazığ, Bingöl ve Muş hattında yakın zamana kadar Alevi olan Sünni aileler, çevreler ve köyler bulunmaktadır.

Ancak asimilasyonu sadece böyle keskin bir dönüş olarak görmek de yetmez. Bugün Alevilik inancı ve kültürü kapitalist modernite ortamında inanç değerlerinin ve kültürünün özünden boşaltılması inanç değiştirilmesi kadar tehlikeli hale gelmiştir. Özellikle komünal demokratik yaşamın var olduğu kırsal yaşamdan kopup şehirlere gelindiğinde devletle tanışma ve iktidar amaçlı siyasi çevrelerle ilişkilenme Aleviliği özünden koparan durumlar ortaya çıkarmıştır.

Alevilerin haklarının tanınması, özgür ve demokratik yaşamlarının kabul edilmesi, her türlü baskıdan uzak bir yaşama kavuşmaları önemlidir. Ancak devlet şunu versin, bunu versin demek yanlıştır. Bu da Aleviliğin asimile edilmesi tuzağına düşmektir. Bu açıdan devletten uzak durulmalıdır. Gölge etme, baskıya araç olma, hakim inançların temsilcisi gibi önümüzde durma başka bir ihsan istemiyoruz denilmelidir. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması talebi çok demokratik ve değerlidir. Dedelere maaş bağlanması Aleviliği içten fethetmektir denilip reddedilmesi çok önemlidir. Devlet dışı kalmak, devletten uzak durmayı ifade eden her söz, her duruş Alevicedir. Bunun altını çizmek gerekir. Yoksa Sünniliğe şöyle hizmet ediliyor, şöyle bütçe payı ayrılıyor, bize de ayrılsın demek yanlıştır. Ne Diyanetin bütçesi olmalıdır, ne de Alevilere bütçe ayrılmamasında Diyanet’in emsal gösterilmesi doğrudur. Devlet, inançların özgür ve demokratik olarak kendisini ifade etmesi için kolaylık göstersin; zorluk çıkarmasın denilebilir. Yoksa devlet bize şu kadar bütçe katkısı sunsun demek Aleviliğe ihanettir. Bunu diyenler ne dediklerinin farkında değildirler. Böyle bir talep, Hızır Paşa sofrasında oturmaktır. Devletin karakteri ne oluşa olsun, bu tür istemler bu anlama gelir. İyi devlet, kötü devlet yoktur; bir devlet, diğer devletten daha az kötüdür. Kapitalizm çağında para çok önemli hale gelmiştir. Herkes parayla geçinmek için her şeyi yapmaktadır. Zaten her alandaki bozulmanın kaynağı budur. Dolayısıyla Aleviler devletten hiçbir şey istememelidirler; kendi kıt kanaat imkanlarıyla inançlarını, kültürlerini yaşatmayı bilmelidirler. Böyle yaparlarsa değerlidir. Diğer türlü, inançlarını da doğru temsil edemezler, koruyamazlar ve yaşatamazlar.

Alevilerin inanç, kimlik ve kültür özgürlüğünü sonuna kadar destekliyoruz. Kendi olmak hiçbir biçimde asimile olmamak, kafasını verip inancından vazgeçmemek çok değerli ve kutsal bir duruştur. Aleviler kendi olmaktan, demokratik duruştan vazgeçemezler. Kimin demokrasi ve özgürlük talebi varsa onun yanında olurlar; onu desteklerler. Farklı etnik ve dinsel toplulukların kimliğinin var olmasını ve özgür yaşam haklarını kendi hakları gibi savunurlar. Çünkü başkalarının özgür ve demokratik yaşamasını savunmayanlar kendi özgür ve demokratik yaşamını da savunamazlar ve kazanamazlar. Kürtler, Alevilerin inanç özgürlüğünü, özgür ve demokratik yaşamını savunmadan kendi özgür ve demokratik yaşamlarını savunamazlar. Bu nedenle 8 Şubat mitingine bulundukları alanda tüm Kürtler katılmalıdır. Kuşkusuz Aleviler de Türkiye’de başta Kürtler olmak üzere kimliği, varlığı inkar edilen halkların özgür ve demokratik yaşamını savunmadan kendi özgür ve demokratik yaşamlarını savunamazlar. Kaldı ki Türkiye sınırları içinde Alevilerin çoğunluğu Kürt’tür. Bu nedenle Alevilerin sorunu Kürtlerin sorunudur, Kürtlerin sorunu da Alevilerin sorunudur.

8 Şubat yürüyüşüne tüm demokrasi güçlerinin katılması çağrısını yapıyoruz. Tüm devrimci ve demokrasi güçleri Alevilerin taleplerini kendi talepleri ve hakları gibi savunmalıdırlar.

Alevilerin yalnızlığı aşılıyor!

8 Şubat 2015, pazar günü AVF, ABF, ADF, PSAKD ve Eğitim-Sen’in çağrısıyla Aleviler Kadıköy Meydanı’nda buluşuyorlar. Tüm Alevi kurum ve kuruluşlarının -kimisinin haklı eleştirilerine rağmen- desteklerini açıklamış olmaları, ilk kez farklı kesimlerden Alevilerin aynı sorunsallık üzerinde birlikte hareket ettikleri bir resim ortaya çıkarıyor.

Bu resimde özellikle Eğitim-Sen’in yer alması da farklı bir açıdan bu birlikte hareket etme, birlikte mücadele etme durumunu daha da anlamlı hale getiriyor.

Alevilerin kendi sorunlarını, sürekli kendilerinden başkasının sahip çıkmadığını düşündüğü bir dönemsellik içinde, “Laik, demokratik, anadilde eğitim” sloganıyla sokağa inen Alevilere öğretmenlerin, örgütleyici düzeyinde destek vermesi büyük bir motifasyon sağlıyor. Özelliklede 13 Şubat’ta 3 gün boykot çağrısı yapmış olması, Alevilerin bu talebine Türkiye’nin tüm bölgelerinde sahiplenmesini birlikte getiren önemli bir değişimin başlangını haber veriyor.

Bu anlamda 8 Şubat mitingi ciddi bir dönüşüm mitingi haline gelme potansiyelini taşıyor. Katılımın her alanda ciddi bir şekilde sağlanması, Alevilerin ve Alevilerin sorunlarını sahiplenen devrimci, demokrat kesimlerin alanda olmaları önem arz ediyor. Yurtseverlerin kendi renkleri, sloganlarıyla alandaki varlıkları, ezilen ve ötekileştirilen tüm kesimler için geleceği birlikte yaşama isteğine yönelik ciddi bir mesaj içeriyor. Yalnızlıkların aşıldığı ötekilerin dağıtılarak güçsüzleştirilmek istendiği bir süreçte, ezilenler, ötekiler, tüm eksikliklerine, eleştirlere rağmen birlikte hareket etmenin mümkünlüğünü ortaya koyuyor.

8 Şubat mitingini anlamlı kılan şeylerden bir tanesi de Kürtlerin “Anadilde eğitim” talebi ile Alevilerin “Zorunlu din derslerinin kaldırılması” talebinin aynı mitingde buluşması, mücadele güçünün birleşmesidir. Laik, demokratik ve ana dilde eğitimin ortak bir amaç olduğunun görülmesidir.

Burada ezilenlerin sorunlarını ortaklaştırması sürecinin temel dinamiğinin HDP olduğunu söylemek mümkündür. HDK ile başlayan ve HDP ile devam eden ötekileştirilenlerin birliği, devrimsel bir hamle olarak Türkiye toplumunun önünde durmaktadır. Toplumun taleplerini dile getirme yetisi en gelişkin olan parti HDP’dir. Tüm kesimlerinin sorunlarını eğilmeden, bükülmeden dile getirmektedir. Bunun hayat bulacağı bir Türkiye mücadelesindeki yeri de açığa çıkmıştır. Her eksimden ilgi görmüş ve örnek bir siyasi duruşun temsilcisi olduğunu göstermiştir.

8 Şubat mitingine katılımda da bu mesajın verileceği nettir.

Yine HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Garip Dede Dergahı’nda Alevi kurumlarının temsilcileriyle yapmış olduğu toplantıda yaptığı açıklamalar, Alevilerin sorunlarına sahip çıkma ve çözümleri ortaklaştırma konusunda yeni dönemin manifestosu gibidir. Bu manifesto seçim sürecinde CHP başta olmak üzere, diğer partilerin Alevilere dair politikalarını gözden geçirmeye vesile olacak kadar etkindir. Yeni dönem Alevi politikalarını belirleyecek olanın HDP politikaları olduğu açıktır. HDP’nin yaklaşımları ve tavırları üzerinden okumalar ve oyların temsilini HD’de buluşmaması için manevralar üzerinde kurulacağı şimdiden bilinmektedir.

Özgürlük ve değişim sürecine dahil olmamızın, bizleri Türkiye’de etkili bir aktör yaptığı görülerek kazanımların ortağı olma konusunda tavrımızı ortaya koyma zamanımız da gelmiştir.

Mitinginde verilecek mesajlar bunu ortaya koyacaktır. Alevilerin varlığını bir kez daha hissetirmesine vesile olacaktır. Ortak direncin kendisini hissetirdiği 8 Şubat’ta saat 13:00’de Kadıköy’de buluşalım!

Düzenin alternatifi HDP’dir, oyumuz HDP’ye!

HDP seçimlere parti olarak gireceğini açıklar açıklamaz ülke gündeminin başlarına yerleşti. Hem sağdan hem de soldan düzen savunucuları adeta feryadı figan halde HDP’nin parti olarak katılmasının baraj altında kalmaya yol açacağını, bu durumun da AKP’yi anayasa değiştirecek çoğunluğa ulaştıracağını söylemeye başladılar. Ama ne gariptir ki, iktidar partisi AKP de HDP’nin seçimlere parti olarak katılması durumunda eğer meclise giremezlerse “Çözüm Süreci masasında” olamayacaklarını söyleyerek tehdit etmektedir.

Düzen savunucuları tarafından  oynanmak istenen oyunu göremezseniz, hepsinin HDP’yi  çok sevdiğini sanırsınız.

Oysa hem CHP ve MHP, hem de AKP bugünkü iktidar-muhalefet rollerinden şikayetçi değil aksine çok memnunlar. HDP’nin parti olarak barajı aşması durumunda bu düzen içi oyunun bozulacağını bildiklerinden “HDP’sever”(!) kesilmişlerdir.

Bir siyasal partinin kuruluş amacı iktidar olmak için mücadeledir. Partiler iktidar perspektifi ve programı ile siyaset sahnesine çıkarlar. HDP programı da ülkede yeni bir yaşam ve değişim programıdır.  HDP programının diğerlerinden farkı, bugünkü insanlık düşmanı sistemin kökten değiştirilmesini hedef almasıdır. HDP parti programında halklarımıza, emekçi sınıflara, inançlara, etnisitelere ve en çokta toplumun yarısını oluşturan Kadına iktidarı birlikte paylaşmayı vaat etmektedir. Bunu pratiği ile de göstererek başta eş başkanlık sistemiyle söz konusu kesimlere partinin tüm karar ve yetki organlarında yer vermektedir. Örgütlü olduğu tüm alanlarda, Belediyelerde başından beri cins eşitliğini simgeleyen biri kadın , biri erkek eşbaşkanlık sistemini kalıcılaştırmıştır.

HDP bu seçimlerde  diğer partilerden temel farkını ortaya koyarak, eşit sayıda  kadın ve erkek aday göstereceğini açıklamıştır.

HDP’nin Kasım sonunda açıkladığı parti olarak seçimlere katılma kararına ilk tepki iktidardan gelmişti. İktidar bu kararı hemen “kaos planı, üst akıl, dış mihrakların kışkırtması” olarak değerlendirmiş ve HDP’nin kararından vaz geçmesi için türlü girişimlerde bulunmuştu.

Bugün gelinen noktada  bu kez; sözde sol ile liberaller ve  yazar-çizerler HDP’ye yüklenmeye başladılar.  Argümanları ortak “Barajı geçmeniz mümkün değil! Tayyip Erdoğan’ı başkan yapacaksınız!”

Hatta bazı çevreler, bir adım daha ileri giderek partinin bu kararının “Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan arasında danışıklı dövüş” olduğunu iddia ediyor ya da bu imayı taşıyan dedikodu yayıyorlar.

Anlayacağınız, sağıyla, soluyla, liberalleriyle her kesim HDP’ye yükleniyor. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmenin bütün sorumluluğu, bu partiye aitmiş gibi varsa yoksa HDP’ye akıl veriliyor.  Aslında bunu söylemekle bir gerçeği dile getiriyorlar. Türkiyede mevcut devlet düzenine karşi tek muhalefet HDP’dir.

Kendini sorgulayan yok.  Sistem kaynaklı biriken sorunların çözümünü hedefleyen HDP  ve bazı Devrimci demokratik sol güçler dışında çözüm öneren yok.

CHP ve MHP’nin bugünki iktidara karşı herhangi bir alternatif getiremediğini, iki partinin de bulundukları yerden memnun olduğunu görüp sorgulayan yok.

Solda dikkat çeken bir eğilim de HDP, CHP ve diğer sol güçlerin seçim ittifakı yapma önerisidir. Burada büyük bir kafa karışıklığı göze çarpıyor. Görülemeyen ya da anlaşılmak istenmeyen nokta HDP; örgütlenişi, ideolojisi ve mücadele anlayışıyla sistemin alternatifi bir yaşamI savunurken, CHP’nin yaşadığımız sistem alayışıyla bütünleşmiş TC kurucusu, tekçi zihniyet savunucusu bir parti olmasıdır. Bu iki partinin bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bilindiği gibi Türkiye’de çokça lafı edilen “üst akıl ve dış mihraklar” eliyle bir sistem yaratıldı ve iktidar ile muhalefet görevleri söz konusu partiler arasında paylaştırıldı.

Bu kurulu sistemin tek gerçek alternatifi ülkenin tüm ötekileştirilen, etnik, kültürel, inançsal, sınıfsal kesimlerinin çıkarlarını ve taleplerini temsil eden HDP ve Devrimci demokratik güçlerdir . Eğer bir seçim ittifakından söz ediliyorsa bu güçlerin yani HDP ile sistemle mücadeleden yana diğer sol güçlerin ittifakından bahsedilmelidir. Sosyalisler ve devrimciler açısından savunulması gereken tek ittifak modeli budur. Bizler açısından CHP’nin içinde olduğu bir seçim ittifakı savunulamaz.

HDP bugünkü duruşuyla bir halklar, ezilen sınıflar,ötekileştirilmiş inançlar ve etnisiteler partisidir. Sistem dışı bir partidir ve sistemin kökten değişimini isteyen bir partidir. Tüm sınıf ve tabakaların eşit ve özgür temsil edildiği, haklarının güvence altına alındığı bir programı var. HDP’ye yapılan saldırıların nedeni budur.

Sorulması gereken soru şudur: Türkiye’de anamuhalefet partisi CHP’nin derdi; eğer başkanlık sistemi ve Erdoğana muhalefet ise, neden bu yükü kendisi değil de HDP’nin omuzlarına yüklemeye çalışıyor? Aslında CHP’nin korkusu Erdoğan falan değil; Selahattin Demirtaş’ın geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir değişim rüzgârı estirmesi ve de HDP’nin öncülük ettiği demokratik sol -Gezi direnişçisi-Özgürlükçü Kürt hareketi  koalisyonunun medya açısından çekici ve akılcı  görünmesindedir.

Dünyada esen değişim rüzgarı sistem dışı çözüm arayışlarında elbette Türkiye’yi de etkisi altına alacaktır ve almaktadır. 12 Eylül darbe sisteminin ürünü olan bugünkü seçim yasasının adil olmadığı biliniyor. Ancak yüzde 10 barajı var diye HDP’yi “aman ha bağımsızlarla girin yoksa meclis dışı kalırsınız, bu durumda AKP başkanlık sistemi getirecek çoğunluğa ulaşır” diyerek uyaranlar, AKP’nin de HDP’nin seçimlere parti olarak katılmasına karşı olduğunu nedense hiç dillendirmiyorlar.

Bu seçimlerde yüzde 10’u aşmış bir HDP’nin, önümüzdeki yıllarda tek gerçekçi iktidar seçeneği olmasının yolları açılacaktır. Tüm düzen savunucularının hep bir ağızdan HDP’nin parti olarak seçimlere girmesini önlemeye çalışmalarının altında yatan nokta budur. Korku bundandır.

Bir avuç zenginler zümresinin ve batılı emperyal güçlerin hizmetine giren günün Türkiye’sinde, son otuz yılda çıbanbaşı olarak görülen Kürt hareketi ve HDK çatısı altında bir araya gelen sol yapılar ve bireyler artık bu topraklarda ancak HDP öncülüğünde iktidara yürümenin şansını yakalayabilirler.

Ancak dünyada ve bölgede hızlı değişimler oluyor. Yarının ne getireceğini kestirmek pek kolay değil. Bizim açımızdan bilinen bir şey var. Bugünün Türkiye’sinde kurulu sistemi aşmadan, bu sistemi yıkıp yerine yenisini kurmadan özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi bir  düzen kurmak, barışı tesis etmek olanaklı değildir.

Bugün Başkanlık sistemini savunan AKP iktidarını frenlemenin tek yolu HDP’nin barajı aşmasıdır. HDP’nin bağımsız adaylarla girdiği bir seçimde AKP yine 330 üzeri vekil çıkararak istediği rejim değişiklerini referanduma götürecek çoğunluğu sağlayabilir. Ancak yüzde 10 barajını aşmış bir HDP  meclise 60-70 milletvekili taşıyacaktır. Bu durum Erdoğan’nın başkanlık hayallerini yok edecek ve AKP iktidarının baş aşağı gidişinin başlangıcı olacaktır.

Demokratik Alevi Derneklerine bir yenisi eklendi!

Ankara Demokratik Alevi Derneği faaliyetlerine başladı. Dernekten yapılan açıklamada;

“Ankara Demokratik Alevi Derneği”nin , bugün Valiliğe yaptığı başvuru kabul edildi.
Kısa adı ADAD olan “Ankara Demokratik Alevi Derneği” Dokuz kişilik kurucu yönetiminde; Murat IŞIK, Songül ÇELİK, Önder BAYINDIR, Hatice ÇEVİK, Güler ELVEREN,Hasan ALTUN, Mustafa KARABUDAK,Ali BAŞPENİR ve Pir Hüseyin BEYTAŞ bulunmaktadır.

Ayrıca tüzüğünde Eş Başkanlık, Eşit Temsiliyet maddeleri bulunan ADAD, diğer Alevi örgütlerinden farklı olarak Kadın özgürlüğü konusunda önemli demokratik bir adım atmış bulunuyor.

ADAD tüzüğüne konulan Eş Başkanlık maddesi, Ankara Valiliği tarafından kabul edilmesi,Yerel yönetimlerde Eş Başkanlık konusunda direnç gösteren AKP hükumetinin politika değişikliğini göstermektedir.

“Ankara Demokratik Alevi Derneği” ADAD Mitatpaşa cad. 54/20 numara Kat: 7 de faaliyetlerini yürütecektir.”

“Alevi Birlik Mitingi” 8 Şubat’ta Kadıköy’de yapılacak

Eğitim-Sen üyeleri ve Alevi dernekleri Kadıköy’de düzenledikleri eylemde hükümetin eğitim politikalarını protesto etti.

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN), Alevi Bektaşi Fedarasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Alevi Vakıflar Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyesi 50 kişi saat 11.00’de Kadıköy İskele Meydanı’nda toplandı.

Katılımcılar, “Zorunlu din dersi altında çocuklarımızın imam yapılmasını istemiyoruz” yazılı pankart ve “Mescit değil laboratuar istiyoruz”, “Zorunlu din dersi asimilasyondur”, “9 yaşında türbanlı 13 yaşında çocuk gelin olmayacağım” yazılı döviz açtı. Göstericiler, “Zorunlu din dersi kaldırılsın”, “Gerici ırkçı eğitime hayır” ve “Laik bilimsel anadilde eğitim” şeklinde slogan attı.

Grup adına basın açıklaması yapan EĞİTİM-SEN Genel Başkanı Kamuran Karaca, “Siyasi iktidarın toplumu kendi dünya görüşüne ve yaşam tarzına uygun olarak biçimlendirme uygulamaları, farklı inanç ve mezhep ve kimliklere sahip kimseler üzerinde açık ve fiili bir baskı ve dayatma haline gelmiş durumdadır. Siyasi iktidar, toplumun farklı mezhep ve kimlikten, laik-demokratik yaşamdan yana olan kesimlerinin taleplerini, giderek artan ve acilen çözüm bekleyen sorunlarını görmezden gelmekte, yok sayma ve asimilasyon politikaları ısrarını sürdürmektedir. Yıllardır benimsenen tekçi anlayış üzerinden toplumu ayrıştırarak karşı karşıya getirmeye ve yeni çatışma alanları yaratma girişimlerine sessiz ve tepkisiz kalmamız mümkün değildir. Eğitim sistemi ve okulların tamamen egemen ideolojiye teslim edilmesine asla izin vermeyeceğimiz bilinmelidir” dedi

Karaca, 8 Şubat’ta Kadıköy’de düzenleyecekleri “Laik-Bilimsel-Anadilde Eğitim ve Demokratik Yaşam” mitingi için çağrıda bulundu.

Alevi çalıştayı sivil inisiyatif ayağı

Hükümet yaptığı 8 adet sözde Alevi çalıştaylarından sonuç alamayınca bu defa sivil Toplum Kuruluşları devreye sokuldu.

Ülkenin farklı bölgelerinde başlatılan çalışmanın birisi de 3 Şubat 2015 günü Kayseri’de yapıldı.

Öncülüğünü Stratejik Düşünce Enstitüsü ve Kayseri Düşünce Okulu diye iki kurum yaptı.

Kimlerin niçin böyle bir çalıştaya ihtiyaç duyduğunu bilmediğimiz halde sadece meydanı boş bırakmamak adına toplantıdan bir gün önce yapılan çağrı üzerine adı çalıştay olarak duyurulan toplantıya katıldık.

Kayseri’den çağrılan toplam on Alevi inanç önderi,Kurum temsilcileri ve kanaat önderi kabul ettikleri kişilerle Özellikle Ankara’dan getirtilen Aleviler de vardı.

Ankara’dan gelenler arasında AKP ye yakınlığı ile bilinen ve konumu medyada sıkça tartışılan isimlerde vardı.

Görülen o ki bu çalıştay iktidar tarafından özellikle yaptırılan bir çalışma idi.

Yapacakları toplantıdan çıkartacakları sonuç Hükümete yada AKP ye iletilecek ve İçanadoludaki Aleviler böyle düşünüyor diyerek kendilerine göre bir rapor hazırlayacaklardı.

Çalıştayı yürüten sorumlunun yaptığı açış konuşması bu düşünceyi çok net ortaya koymaktaydı.

Son günlerde gündemin ön sıralarında yer alan üç konuyu tartışmanın konusu olarak belirlenmişti.

1.Cemevlerinin hukuki statüsü.

2.Dedelik kurumunun problemi ve Din eğitimi.

3.Alevilik etrafında ayrımcılık.

Yaklaşık beş saat süren toplantıdan çıkan sonuç çok netti. Bu sonuç kendi aralarında hazırlayacakları sonuç bildirgesi ile ilgililere götürülecektir. Kendi aralarında diyorum çünkü gündemde sonuç bildirgesi diye bir madde yoktu.

Katılımcıların konuşmalarından çıkan sonuç.

Alevilik kendine has bir inanma biçimidir. Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir.

İktidar yada Devlet, Cemevlerini yasal olarak tanısa da tanımasa da  Aleviler cemevleri yapmaya devam edecekler ve ibadetlerini (cemlerini) bu mekanlarda yapacaklardır.

Dedelik kurumu, Alevi ocakları kendilerini yenileyerek Talip-Rayber-Pir-Mürşid ilişkileri sürdürülmeli,sürdürecektir. Bunun için Devletin mali desteğine ihtiyaç yoktur.

Zorunlu Din dersleri Aleviliği asimile etmek,yok etmek,değiştirmek üzere kurgulanmış ve özellikle Ortaöğretimde okutulan  Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı (12) Alevilikle ilgisi olmayan bilgilerle doldurulmuştur. 4.Ünitede “İslam düşüncesinde Tasavvufi yorumlar” başlığı altında okutulan Alevilik (sayfa 63-99) tamamen Alevilik dışı bilgilerle doldurulmuştur.

Ayrımcılık konusu tartışmaya gerek kalmayacak kadar netleşmiştir.

Devletin hiçbir kademesinde bürokraside değil sıradan bir görevli dahi bırakılmayacak derecede bir tavsiye yürütülmüştür ve bunda da başarılı olmuşlardır. Sadece devlet kademelerinde değil, iktidara yakın işverenler de aynı politikayı sürdürmüşlerdir.

Bir taraftan Aleviliği yok etmeye çalışan anlayış diğer taraftan Alevileri aç susuz bırakarak,ekonomik anlamda güçsüz kılarak Aleviliğinden vazgeçsin politikası sürdürülmektedir.

Bütün bu baskı ve zulüm karşısında aleviler geri adım atmayacaklardır. Alevilerin haklarını birilerinin vermesini beklemek gibi bir tavırları olmayacaktır ve haklarını almasını bileceklerdir. Sonucu çıkmıştır.

Bu sonuçtan hoşnut olmayan Alevilerden salonu terk edende olmuştur.

Sonuç itibariyle,kendilerine göre düzenledikleri Sivil İnisiyatif Alevi çalıştayı amacına ulaşamamıştır.

Hazırlanacak sonuç bildirgesi yada rapor yukarıda sıraladığım görüş ve tespitlerin dışında bir şekilde düzenlenirse çok net bir görüş ortaya çıkacaktır.

Yaptığı Alevi Çalıştaylarından istediğini alamayan iktidar, seçimler öncesinde yaptırttığı bu tip çalışmalarla farklı bir görüş sunmaya çalışacaktır ama buna sadece Aleviler değil alevi olmayan aydınlarda itibar etmeyeceklerdir ama iktidar bu konuda havanda su dövmeye devam edecektir.

İkinci bir konu ise iktidar, kimi Alevileri ekonomik anlamda doyurarak kullanmaya çalışacaktır.

Önümüzdeki üç ay içerisinde (seçimlerden  önce) iktidara yakın sözde Alevi kanalı olarak bir televizyon kanalı yayın hayatına başlarsa şaşmamak gerekir.

Yapılan bu çalışma daha önce Antalya’da yapılmış ve yurdun değişik bölgelerinde yapıldıktan sonra son olarak Tunceli’de yapılıp sonucu iktidara Hükümet ve AKP ye sunulacaktır.

Oynanan bu oyunu bozmak için yapılacak bu toplantılara Alevi kanaat önderlerinin mutlaka katılması ve bu işin kimyasının bozulması gerektiğini düşünüyorum.

Sözde Alevi kanaat önderlerini özellikle arayıp buluyorlar hatta başka bölgelerden kendileri getirerek konuşturuyorlar.

Uyanık olmak değil,mücadeleci olmak gerekiyor.

3.2.2015

 

 

 

Antik Batini Kızılbaş Aleviliğin Türk-İslam Sentezci Alevi Bektaşiliğine evrilmesi

ERDOĞAN YALGIN

Bilindigi gibi; İtteat ve Terraki (1889-1918) Partisi, 1909-1918 yılları arasında Anadolu ve Kürdistan’daki Batıni zümreleri araştırması için, Dağıstanlı Baha Sait Bey‘i (1882-1939), görevlendirmişti. Alan araştırmaları sonucunda bazı kanaatlere vasıl olan Baha Sait Bey, bu topluluklar için haklı olarak şunları dile getirir: “ (…) Bu tepki eski İran dini ile yeni Arap dini arasında bir takım bağlantı noktaları bulmakla göze çarpıyordu. Zend Avesta ya da Jend-Vest kutsal kitabının ışık ve karanlık, yer ve gök, başlangıç ve son birliktelikleri bir karma felsefe oluşturmuştu” der. (Baha Sait Bey, “İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması. Haz. Nejat Birdoğan, Berfin yay. İst. 1995: 85) Keza bu yönlü alan çalışmaları, Kemalist Cumhurriyetin raportörleri tarafından da devam ettirilmiştir. Örneğin, ilahiyatçı Prof. Yusuf Ziya Yörükan (1887-1954), Güneş–Dil teorisyeni ve CHP miletvekillerinden Prof. Hasan Raşit Tankut (1891-1980) ve yine İstihbaratcı, Jandarma Albay Nazmi Sevgen (1890-1980), bu ekibin başında, adı öne çıkanlardır.

Günümüzde; Alevi kavramı üzerinde farklı bir çok nazariyeler üretilmiştir. Oysa işin esasında kısaca şu gerçeklik yatmaktadır: Aşağıda zikredeceğimiz, farklı isimlerle anılan Batıni toplulukların genel tanımı, artık Alevi şemsiyesi altında sınıflandırıldı. Oysa Alevi tanımı, esas itibariyle başlıbaşına büyük bir asimilasyonun ilk temel ayağını teşkil etmekteydi. Zira 19. yüzyıla kadar yazılan, doğaçlama söylenen hiçbir Batıni beyit‘te/ayet‘te/ kılam‘da Alevi tanımı geçmemektedir. Yine 1800’ün sonlarında, bölgede gezen batılı misyonerlerin hiçbir çalışmasında; “Alevi“ tanımı yer almazken, buna karşın Kızılbaş Kürtler, Dersim Kürtleri, Yol Uşağı-Ewladé Ré ve benzeri adlandırmalara yer verilmiştir. Öte yandan inancın felsefik boyutunu anlatan Haq ve yol kavramlarına sıklıkla vurgu yapılmaktadır. Bilindiği üzere Alevi tanımıyla, Ali yandaşlığı ve onun yolundan gidenlerin toplumsul adlandırılması kastedilmiştir. İslam tarihçilerinin verdiği genel bilgiler içinde, özellikle Emevi mensubu ve İslamiyetin 3. Halifesi (644-656) olan Osman bin Affan (580-657) döneminde, toplumda kaynayan halifelik tartışmaları doruk noktasına varmıştı. Halife Osman taraftarları için ”Osmaniyye”, Halife Ali taraftarları için de ”Aliyye” tabiri kullanılmıştı. Sonraki aşamalarda Aliyye deyimi, Şia kavramıyla birlikte, özellikle İslam‘a aykırı Zerdüşt motifli kolları için; ”Şia-i Aliyye”, ”Şia-i Aleviyye” tanımları zikredilmekteydi. Ali’nin yolundan gidenler, onun davasını güdenler manasında bu isim tamlaması, derinlemesine ezoterik-felsefik boyutlarla doktrinleşti. Fakat bu taraftarlık; soya bağlı değil, yola (düşünce felsefesine) dayalı bir birliktelikti. Bütün Zerdüşti-Batıni ayaklanmalar; Kerbela (680) şahitliği ekseninde Aliyye, Aleviyye akımlarına dayanarak kendisine toplumsal muhalefet alanları yaratmıştı. Kaldı ki; yukarıda kısaca verdiğimiz şekliyle Alevi tanımındaki Ali taraftarlığının, esas itibariyle sadece bir takkiye’ye işaret ettiği de gözardı edilmemelidir!

Örneğin tasuvvuf konuların bir uzmanı olan Abdulbaki Gölpınarlı (1900-1982) çalışmasında; ayrı ayrı ele aldığı ve Batıniliğin zaman içinde evrilerek günümüze kadar gelen akımları arasında şunları sıralar: “Dürzilik, Hallacilik, Nusayrilik, Şeyhilik, Ali Allahiler, Bahailik, Babilik Kaadıyanilik, Kalnderiler, Hayderiler, Bektaşiler, Hurufilik, Bedreddiniler, Sabiilik, İsmaili, Melameti, Yezidilik, Alevilik” (Gölpınarlı, “Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler“ İnkilap kitabevi, İst, 1997: 115-183). Umumiyetle Osmanlı ve Cumhurriyet’in resmi yazışmalarında, katliam fetvalarında ve sözlü sataşmalarında Zedüşti, Manici, Mazdeki, Mecusi, Huremi, Batıni, Zındık, Rafızi, Kızılbaş, Şii, Zeydi, İsmaili, Karmati, İhvan-ul Safa, Işık Taifesi, Mülhid, Erdebiliye, Güruhu Naci, Tayfa-i Bektaşiyan ve benzeri isimlerle adlandırdıkları topluluğun yeni ve tek ismi, yüzyılın başında Alevi, Alevi/Bektaşi oluvermişti! Konu hakkında bir çok etno-raporlar ve programlarla Batıni topluluklar içinden devşirilen sözde kanaat önderleriyle, bu alanda maalesef hızla yol alınmıştır.

Emevi (661-750) ve Abbasi (750-1258) erklerine karşı bu Zerdiüşti/Mecusi ekoller; kurtarıcı Mehdi, kayıp İmam kültünü, tenasuh, hulül felsefesiyle ve dai Réberler aracılığıyla başta Mevali (Arap olamayan) halkları ayaklanmalara sevketmişlerdi. Bu takkiyeci yaklaşımla hem doktrinsel yeni bir akım geliştirmeyi ve hem de Emevi, Abbasi gücünü içten parçalamayı hedeflemişlerdi. Bütün bunlarla birlikte, bilhassa Kürdistan‘da gelişen Batıni felsefe (Yaésan); Êzîdîlikle birlikte, İran/Irak Kürdistan’ında Ehli Haq, Kakai, Dersim ekseninde ise Réya Heq itikatı olarak adlandırılmıştır. Bundan dolayıdır ki; yukarıda da bahsini açtığımız gibi; 19. yüzyılda İtteat ve Terakki Partisi kurmayları tarafından, Kürdistan ve Anadolu‘daki Batıni zümrelerin genel bir şemsiyesi olarak Alevi tanımı öngörüldü.

İsimde yaşanan bu değişiklik, Osmanlı/Cumhurriyet kadrolarının planlı asimilasyonlarının ilk ayağını oluşturmaktadır. Aslında bu süreç; programlı bir şekilde topluluğun antik değerlerini hafızalardan yok etmeye yönelik sinsice bir girişimdir. Özellikle günümüzdeki, Kürt Réya Heq İtikatı (İtikat Ocakları/Ocakzadeleri) bağlıları tarafından bu temel asimilasyonun helen görülmemesinin, şu ana kadar yaşanmış, yaşatılan ve yaşanacak olan büyük handikaplara işaret ettiği asla unutulmamalıdır.