Ana Sayfa Blog Sayfa 6371

Hamburg AKM yeni yönetimini belirledi

16 Kasım Pazar günü, Hamburg Alevi Kültür Merkezi olağan Genel Kurulunu gerçekleştirdi.

Hizmete yeni açılan Nobistor 33 adresindeki Hamburg AKM Cem evinin alt katında onarımı biten ve hizmete genel kurul toplantısı ile açılan dernek salonunda gerçekleştirilen genel kurula, 232 üye katıldı.

Misafirlerle birlikte yaklaşık 400 kişinin katıldığı ve izlediği genel kurul güzel bir atmosferde gerçekleşti.

Dernek yönetim kurulu adına Başkan Özgür Yüksel yaptığı konuşmada inançsal, kültürel, sosyal ve politik çalışmaların yanı sıra Cemevi altında onarımı biten ve açılışı genel kurulla yapılan salon harcamaları ve gelinen aşamaya tek tek anlattı. Yönetim kurulu, gençlik ve kadın kolları adına ayrı ayrı yapılan konuşmalarla gerçekleştirilen faaliyetler sinevizyon eşliğinde gösterilerek anlatıldı.

Maali raporun okunmasından sonra, yönetimin başarlı ve örnek çalışmalarının taktir edilmesinden dolayı soru sorulmaması dikkat çekiciydi. Yapılan konuşamlarla Yönetim kuruluna 2 yıl süresince başarılı ve verimli çalışmalarından dolay teşekkür edildi. Konuşmaların ardından, denetleme kurulu, derneğin maali raporunu onayladıklarını belirttikten sonra, yönetim kurulu oy birliği ile aklanarak uzun süre alkışlandı.
Gündem maddelerinden, yeni yönetimin seçilmesi, sırasıyla Başkan, sekreter ve sayman için ayrı ayrı yapılan oylama ile gerçekleştirildi.

Başkanlığa aday olan Nurali Demir ve Hasan Hüseyin Erkan için yapılan oylamada Nurali Demir 114, Hasan Hüseyin Erkan ise 110 oy aldı. 4 oy farkla Başkanlığa seçilen Nurali Demir, kısa bir teşekkür konuşmasından sonra birlikte çalışmak istediği yönetim kurulu üyelerini önerdi. Sırasıyla, Sekreterliğe Selvihan Sönmez, Saymanlığa ise Adıgüzel Yüce seçilirken, yönetim kurulu üyeliklerine, Aşır Özek (116 oy) , Gülseren Arslan (106 oy), Serap Mutlu Barak(106 oy), Veysel Doğan (89 oy), Ercan Değirmenci (83 oy), Halil Boyalı (83 oy), Ali Rıza Küçük (81 oy) , Serdar Güzel (80 oy), Keçel Dönmez (78 oy), Süleyman Kargın (70 oy) seçilirken, yinetim kurulu yedek üyeliklerine Gülizar Kayaturan (45 oy ), Ali Baran (40 oy), Hanım Ceylan (37 oy) seçildiler. Denekleme kurulu üyeliklerine ise, Tacım Çoşkun, Fatma Elveren ve Aydın Öztürk oy birliği ile seçildiler. Federasyon düzeyinde Derneği temsil edecek olan Nurali Demir, Özgür Yüksel, Adıgüzel Yüce, Zeynep Şahan, Murat Tosun ve Gülistan Dişli delege olarak seçilmesinden sonran Genel kurul başarılı bir şeklilde bitirildi.

 

Aleviler anlıyor da İktidar anlamıyor

HÜSEYİN KELLECİ

Tüm insanları ayrımsız seven, insanlar arasındaki yapay kavgalara anlam veremeyen Aleviler, yeryüzünün büyüsü ve birliğin harcıdırlar. Pirden talibe kadar, alınmış derin bir terbiyedir bu, derin bir görgüdür.

Sınıfsal, ulusal, cinsel, ne kadar haksız yaratılmış çelişkiler varsa ve bu nedenle acı çekmiş, yoksul kalmış ne kadar yığın varsa onun cephesindedir. Üstünlük taslayan ne kadar kibir varsa onu törpülemenin yol haritasıdır Alevilik.

Birliğin; dirilik ve irilik olduğunu her yerde dile getirir ve uyar.

Pirlik makamı da birçok işlevinin yanı sıra bu birliği günümüze kadar sarsıntısız gelmesine hizmet etmiştir.

Ne acı ki, gerek sistem sahiplerinin “bunlar tanımda bile anlaşamıyorlar” şeklindeki bölücü propagandası, gerekse Alevilerin birliğini bir yerlere kanalize edemeyen içimizdeki iyi niyetli olmayanlar sayesine ciddi çatlaklar meydana gelmektedir.

Aleviliğe has en temel özellikler masaya yatırılmaktadır. Musahiplik, kirvelik gibi insanı çoğaltan olgular budanmaya başlanmıştır. Oysa, yabancılaşmaktan şikayet eden çağın en gerçek ilacıdır bu kavramlar, hemhal olmak, fedakarlık, dayanışma gibi insani duyguları içinde barındırır kavramlardır.

Hızır gibi, bu dünyada yaşanacak sıkıntılar için çağrılan bir sağduyu, kaf dağının ötesine itilmek istenmektedir.

Dağın, taşın, ırmağın, yani tüm canlılara yaşama olanağı veren yerlerin kutsallığını, barajlarla, siyanürlerle yerle bir edilmesine medeniyet adına alkış tutulabilmektedir.

Aleviliğin ruhunu besleyen bu özellikleri dikkate almadan, soyut tartışmalarla ahkâm kesilmektedir.

Pirlik makamını hafife alacak ne kadar davranış varsa kullanılmaktadır.

Pir talip hukuku söylev düzeyine indirgenmek istenmektedir.

Ne Pir’in hikmeti dikkate alınır oldu artık, nede; talibin kederine ilaç olacak yakınlaşmaya meyil vermek?

Oysa daha dün: misyonları gereği, şiddeti ve silahı kendilerine yasaklanmış Pirler; 38 kıyımında talipleriyle derin bir hemhal olmuşluktan kaynaklı bir çoğu sorumlu oldukları aşiretlerin akıbetine uğramışlardır. Bundan da hiç şikayetçi olmadılar.

İşte birliğin en iyi örneğidir bu.

Bu örneklere yönelir, yolumuzu Pirlerin o derin makamına yöneltirsek ne ala!

Yoksa Alevilik denen o saadet pınarı giderek kuruyacaktır.

Hızır yardımcımız olsun!

Gazi Mahallesi Seyit Rıza için yürüdü

Özgür Demokratik Alevi Derneği ve birçok destekleyici kurum Gazi mahallesinde bir yürüyüş gerçekleştirerek Seyit Rızanın idamını protesto ettiler.

İçlerinde HDP, ESP EMEP, Halkevleri ve Mayıs Kütür Dayanışma Derneği gibi destekleyici kurumların da bulunduğu yürüyüş, Cemevi önünde yapılan basın açıklamasıyla son buldu.
Basın acıklamasını okuyan Özgür Demokratik Alevi Derneği eş başkanı İmam Balsever; “Zulmedenler, kendini, kültürünü, dilini ve doğasını korumaktan başka amacı olmayan halkımızı, pirimizi ve yoldaşlarını katlettiler” dedi.
Balsever; Kürt Kızılbaşlar olarak Ebul Vefa’nın, Baba İshak’In Şeyh Bedrettinin, Pir Sultanın ve Seyit Rızanın yol bekçileri olduklarını, Anadoludaki diğer halklarla birlikte zulme karşı durduklarını belirtti.
“Yol önderlerimiz zulme karşı boyun eğmedi, bize de eğmemek düşer” diyen Balsever, Günümüzde de Şengal’in ve Kobani’nin Dersim’i takip ettiğini belirtti.
Çeşitli kurumlar adına yapılan konuşmaların ardından, kitle sloganlar atarak dağıldı.

Cemevi yerine cami olan Alevi köyünde Cuma namazı

Aleviler, zorunlu din dersine ve asimilasyona karşı oturma eylemleri ve mitingler yaparken diğer taraftan bazı Alevi köylerinde asimilasyon uygulamaları sürüyor.

Bu köylerden biri de 2 bin nüfusu bulunan Ordu’nun Gölköy’e bağlı Kozören köyü.

5’i aşkın dedenin bulunduğu Kozören köyünde bir cami var ancak cemevi yok. Yıkılan eski caminin yerine yenisini yapan köy halkı, sünni bir hoca eşliğinde camide sadece Cuma namazı ve bayram namazlarını kılıyor.
Bir cemevi projesinin olduğu ve arazi tapusunun alındığı belirtilirken, köy halkının zaman zaman evlerde cem yaptıkları da öğrenildi.

Köyle ilgili bilgilere muhtar Muzaffer Karakoç’tan ulaştık. TV10’a konuşan Karakoç, tamamı Alevilerden oluşan köyde cemevine ihtiyaç duymadıklarını çünkü evlerde cem yapıldığını söylüyor. Cemevinin acil ihtiyaç olmadığını belirten muhtar Muzaffer Karakoç, köyde isteyen herkesin camide Cuma namazı kıldığını belirtiyor.
“Camiye karşı olanlara karşıyım” diyen Karakoç, camiye gitmekle asimile olmadıklarını iddia ediyor. Ancak Karakoç, köyde 5 vakit namaz kılan Alevi gençlerin bulunduğunu da ekliyor. Muhtar Karakoç, cenazelerin ise cami yerine evlerin önünden kaldırıldığını ifade ediyor.
Fındıkla geçimini sağlayan Kozören köyü sakinleri çoğunlukla İstanbul’a göçetmiş. Muhtar Muzaffer Karakoç, daha çok Sarıgazi’de yaşayan köylülerin bir cemevi istediklerine işaret ediyor.

Alevi meselesi ve ahlaksız madde

ESER KARAKAŞ

Türkiye meseleleri çok olan bir ülke.

İmparatorluk mirasının hala konsolide edilememiş olması bir neden, çok sevimsiz bir devlet geleneği başka bir neden.

Türkiye’nin doğal olarak çok meselesi var ama hiç kuşkusuz en önemli iki temel meselesi kürt ve alevi meseleleri.

Aslında kürt ve alevi meseleleri için, bu iki temel mesele için, iki ayrı konu demek bile hatalı.

Bu iki meselenin de özü aynı.

Her iki meselenin özü de devletin vatandaşına yaklaşımındaki sakatlıktır.

Bu sakatlık, bu temel hata, doğuştan gelen bu hata, tıpçılar konjenital diyebilirler, tamir edilebilir ise hem alevi hem de kürt meselesi beraber çözülürler.

Bu sakatlık tedavi edilemez ise ne kürt meselesi çözülür, ne de alevi meselesi.

Bu sakatlığın özü ise devletin vatandaşına vatandaş olarak değil, bir etnik grup üyesi, bir inanç topluluğu üyesi olarak bakmasıdır.

Lafı çevirmeye gerek yok, bizim devlet için 1924 Mart’ından beri, vatandaş demek sünni ve türk demektir.

Diğer aidiyetlere karşı sürekli olarak düşmanca davranıldığını söylemek zordur ama devlet mekanizması esas oğlanı, esas kızı sünni ve türk olarak benimsemiştir, diğer aidiyetlere ise çoğunlukla tahammül edilir.

Bazen tahammül edilemediği de olmuştur ama en genelinde durum budur.

2014 Türkiye’sinde bir tek ermeni, rum ya da yahudi vatandaş ordunun, mülki bürokrasinin önemli bir yerinde olamadığına göre bizim vatandaşlık anlayışımızın anayasal bir vatandaşlık anlayışı olduğunu söylemek, isterseniz Atatürk milliyetçiliği de diyebilirsiniz, büyük bir yalan, büyük bir sahtekarlıktır.

Çok yakın zamana kadar Diyanet İşleri Başkanlığı kadrolarında, hizmetli kadroları dahil olmak üzere, tek bir aleviye rastlamak mümkün değildi, durum şimdi nasıldır, bilemiyorum.

Böyle bir devlet olmaz, olursa da bizimki gibi olur, rahat-huzur yüzü görmez, göstermez.  

Bana çok tuhaf geliyor, kürt meselesini Anayasanın 66. Maddesinden, alevi meselesini de Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bağımsız konuşabiliyoruz ve bu nedenden de kalıcı bir adım atamıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bir kamu kurumu olarak kalabilir, belki de kalmalıdır ama finansman biçimi MUTLAKA ama MUTLAKA değişmelidir.

DİB’in mevcudiyeti tartışılır, bu kurumun mevcut yapısıyla kalmasını savunmak da meşrudur ve yasaldır, anayasal statüsünün değiştirilmesini savunmak da meşrudur.

Ama bu sonuncu görüş, meşrudur ama siyasal partiler için yasal değildir.

Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) o ünlü ve ahlaksız 89. maddesi DİB’in genel idare dışına taşınmasını savunmayı siyasal partilere yasaklamıştır (!!!).

Parti programına bu görüşü yazan çok sayıda parti bugüne kadar kapatılmıştır.

Kelimeleri hiç sakınmayacağım, DİB’in mevcut statüsünü savunabilirsiniz, bir meşruiyet itirazım olmaz ama bu işi yaparken SPK 89 sanki yokmuş gibi davranmak ahlaksızlıktır.

En basit biçimiyle, başka bir partinin aksini savunması yasak olan bir görüşü savunmak ahlaklı, erdemli bir tavır olamaz.

Biraz daha maço bir dil kullanabilsem, “erkekliğe sığmaz” diyebilirdim zira bu tavır elleri bağlı rakibinize yumruk atmak anlamına gelmektedir.

Hadi Anayasa 136 (DİB) ile oynayamıyorsunuz, yarın sabah bizim siyasi sınıfın, ayırım gözetmeden her parti için söylüyorum, ilk işi SPK 89’u kaldırmak olmalıdır.

SPK 89 orada dururken alevi açılımı lafı gerçekten çok komik kaçmaktadır.

Aynen, Anayasanın 117. (Genelkurmay Başkanının statüsü) ve 118. maddeleri (MGK, MGSB) dururken askeri vesayetin bittiğini, 66. madde orada iken de kürt meselesinin çözüm yoluna girdiğini söylemek gibi.  

star gazetesi

Seyit Rıza’nın idamı birçok yerde protesto edildi

 
Dersim direnişinin önderlerinden Seyit Rıza ve arkadaşları idam edilişlerinin 77’inci yıldönümünde, Dersim, İzmir ve İstanbul’da anıldı. Anmalarda, “Yüzleşmek için, atalarımızın mezar yerleri açıklansın” çağrısı öne çıktı.

Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamının yıldönümünde Dersim Araştırmaları Merkezi tarafından, “Dersim 38’den Şengal’e tarihsel yüzleşme” başlığıyla İstanbul’da bir panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak Kobanê Halk Meclisi sözcüsü Ayşe Efendi, Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Murat Paker ve Araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak katıldı.

Yaptığı konuşmada, tüm halklara kardeş gözüyle baktıklarını belirten Ayşe Efendi, Şengal ve Kobanê saldırılarına dikkat çekerek, “Dersim’de 77 yıl önce halkımıza nasıl bir katliam uygulanmışsa, bugün de Rojava ve Şengal’de aynı zihniyet ortaya çıkmıştır” diye konuştu.

Panelin bir diğer konuşmacısı olan Araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak ise “Dersim katliamında 40 bini aşkın Dersimlinin yaşamını yitirdiğini, 14 bin Dersimlinin ise sürgün edildiğini” ifade etti. Bayrak konuşmasını, Dersim Katliamının ardından Fevzi Çakmak’ın Atatürk’e çektiği “zafer” telgrafını okuyarak sonlandırdı.

Dersim Kent Meclis Girişimi üyeleri ise, Ovacık ilçesindeki Dereyi Meytu mezrasında bir anma düzenledi. 1937-38 Dersim soykırımında yaşamını yitirenler anısına yapılan saygı duruşunun ardından Dersim Kent Meclis Girişimi adına yapılan açıklamada, geçen 77 yıla rağmen Seyit Rıza ve beraberindekilerin mezar yerlerinin hala bilinmediğine dikkat çekildi. Açıklamada Kürt ve Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamların araştırılması için ciddi bir araştırma komisyonu kurulması talepleri öne çıktı.

Seyit Rıza’nın, ‘Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim bu bana dert olsun. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun’ sözleri ile son bulan açıklamanın ardından, katliamda yaşamını yitirenler için mumlar yakıldı.

Seyit Rıza ve arkadaşlarının, idam edildiği Elazığ Buğday Meydanı’nda da anma vardı. Anma için bir araya gelen yüzlerce kişi adına yapılan basın açıklamasında,
“1921’de Koçgiri’de, Palu’da, Ağrı’da, Zilan’da, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Roboski’de katledilenler ile 77 yıl önce Seyit Rıza ve arkadaşlarının şahsında 50 binden fazla insanı katleden bu zihniyet, ortak ideolojinin ürünüdür. Bugün de Şengal’de, Rojava’da vahşi IŞİD çetesi, yine halkları yok etmeye, onlara karşı katliamlar yapmaya devam etmektedirler.” denildi.

İzmir Dersim Dernekleri ise Seyit Rıza ve arkadaşlarını anmak için Konak’ta bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya Seyit Rıza’nın torunlarından Hüseyin Kandil de katıldı. Dersim Soykırımı’nı anlatan şiir ve müzik dinletisi ardından Dersim Soykırımı’nda yaşamını yitirenler anısına niyaz dağıtıldı.

HES için Alevi köylerinde yıkım

Hidro elektrik santralı (HES) Ardahan’da köylüleri isyan ettiriyor. Tamamı Alevi olan Hanak ilçesine bağlı Çat köyünde HES inşaatı yapan firmanın, köylülerin evlerine el koymasının ardından şimdi de dozerle 8 tane mezarı yıktığı bildirildi. Mezarların yıkılması üzerine harekete geçen köylüler, savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Geçtiğimiz yıl da köylüler, baraj alanındaki evlerini boşaltmak istemeyince kapılarına icra memuru ve jandarma gelmişti. Evlerini terk etmeyen köylüler jandarma tarafından zorla evlerinden çıkarılmıştı.

Çat köylüleri, HES’i yapan şirketin söz verdiği gibi kendileri için ev yapmadan zorla tahliye yöntemine başvurduğunu söyleyerek yıkıma tepki göstermişlerdi.
HES inşaatına geçtiğimiz yıllarda başlayan firma, çalışmanın yapıldığı bölgede bulunan ÇAT köylülerinin arazilerini yeni yaptığı evler karşılığında aldı.
Muhtar Hamzayar Aktaş’ın TV10’a verdiği verdiği bilgiye göre, şirketin arazi karşılığı ev yapma sözü verdiği ancak sözleşmeye uymayarak, bazı köy sakinlerine ev yapmadığını söyledi. Köylülerin mağdur edildiğini belirten Muhtar Aktaş, HES iş makinalarının yıktığı mezarlar nedeniyle köylülerin savcılığa suç duyurusnda bulunduklarını kaydetti.
Ardahan’ın Posof ve Çıldır ilçesi sınırları içinde yapılan HES barajlarının bir yenisi olan Çat köyünde ki HES Barajı İmar Mevzi Planı almadan yapılıyor. Geçtiğimiz yıl Ardahan İl Genel Meclisi Üyeleri , Çat HES Barajına istenen Mevzi İmar Planı iznini reddetmişti.
ÇAT Köyü’nde Çevre Etki değerlendirme Raporları olmadan başlatılan HES inşaatı alabalığıyla ünlü ÇAT köyü deresinde doğayı katlederken, HES’in bölgede bulunan akarsuların sonunu getireceği belirtiliyor.

Zorunlu din derslerine karşı eylemler devam ediyor

Alevilerin zorunlu din dersine karşı eylemleri devam ediyor. Aleviler bu hafta da İstanbul, Ankara, İzmir ve Malatya başta olmak üzere bazı illerde oturma eylemi yaptılar.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyesi Aleviler, her hafta Pazar günü Kadıköy Altıyolda düzenledikleri oturma eyleminin 8.sini gerçekleştirdiler.

Malatya’da biraraya gelen Aleviler, “zorunlu din dersi kaldırılsın” taleplerinin yerine getirilmediğini belirterek, eğitimin daha da gericileştirildiğine işaret ettiler.
“İmam da, Hatip de olmayacağız”, “Zorunlu din dersi istemiyoruz” şeklinde sloganlar sloganlarını atan Aleviler, bir basın açıklaması yaptılar.

Zorunlu din dersleri Ankara Yüksel Yüksel Caddesi’nde ve İzmir’de de oturma eylemi ile protesto edildi.
Açıklamaların ardından oturma eylemini gerçekleştiren Aleviler daha sonra dağıldı.

Cumartesi Anneleri, Seyit Rıza’nın akıbetini sordu

 
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için sürdürdükleri adalet arayışının 503’üncü haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
“Failler belli, kayıplar nerede?” yazılı pankartı açan Cumartesi Anneleri ellerinde kaybedilen yakınlarının fotoğrafları ve kırmızı karanfiller taşıdı.
15 Kasım 1937’de idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının akıbetini soran annelerin eyleminde ilk olarak Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat’ın, katliamın 77. yılında kaleme aldığı mektup okundu.
Ardından 19 Ekim 1995’te gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun konuştu. “Herkes bilsin ki Seyit Rıza’nın torunları burada” diyen Tosun, “Seyit Rıza gibi söz veriyorum, kayıplarımızı aramaktan vazgeçmeyeceğiz. Her iki elimiz de o katillerin yakasında olacak” dedi.

21 Mart 1995’te kaybedilen Hasan Ocak’ın ağabeyi Ali Ocak ise, adalet ve eşitlik için 20 yıldır adalet arayışlarını sürdürdüklerini belirterek, “Seyit Rıza ve arkadaşlarını, katliamları unutmadık, unutmayacağız” diye konuştu.

Konuşmaların ardından haftanın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Maside Ocak okudu. Ocak, 77 yıl önce Seyit Rıza ve arkadaşlarını hukuksuz şekilde yargılayan mahkemelerinin bugün de yanı hukuksuzluğu sürdürdüklerini belirtti.

Yalnızca soru işaretleriyle yazılabilen bir öyküdür Dersim

AHMET BAKIR

Neydi Dersim’de yaşananlar? Niyeydi?

Cellâdını bile uykusuz bırakacak kadar rahatsız eden bu benzersiz katliam hangi saiklerle gerçekleştirilmişti? On binlerce insanı zehirli gazlarla öldürmek, on binlercesini de sürgünlere göndermek neye yarayacaktı? Derin bir yalnızlık duygusu yaratmak mıydı amaç?

Küçücük kız çocuklarını, taşları bile kıskandıran vicdani katılığıyla o askerlere neden verildi? ( Zira göz kırpmadan insan öldüren ya da öldürme emri veren bir meslekten söz ediyoruz değimli?) Yoksa yoksa binlerce yıllık mezhepsel, ulusal ve yönetimsel bir kin midir bu insanlık tarihinde eşine az rastlanan katliamın nedeni? Neden bu küçük esirler sadece kız? Sizde de derin bir öfke yaratan acabalar oluşmuyor mu? Bir tek erkek çocuk neden yoktu bu esirler arasında? Yakalanamadılar mı? Yoksa onlarda mı büyüklerin akıbetine uğradılar?

Kaç anne, kız çocuklarını, ele geçmesin diye Munzur çayına atarak boğdu? Bunun, o annelerde yarattığı sonsuz kederi hangi algı tuz buz olmadan anlayabilir?
Bir ülke hala, neden kendi kentine yüzyıllık bir kin güder? Diğer kent çocuklarına nasıl bir düşmanlık zerk edilir ki, onları, tarihin bile yazmaya yüzünün kızardığı bir katliamı uygulamaya gönderir?
Peki, bundan sonra hangi kadın küçücük çocuğunu, eşini, kardeşini öldüren bu devlete aidiyet duyabilir?
Öyleyse kaçımız, yaban ellerin sokaklarında bu tarifsiz acıları yüklenmeye yüreği yetmeyen, bu nedenle deliren ve taşlara bez bağlayıp bağrına basan kaç kadından dolayı ” artık içimizde temiz bir yer yok” diye figan eder?
Yâda bu kadınlardan kaçı; Öymen’in ” Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” sözüne saçlarını yolmadan kulak verir? Hangi kadın bu sözlere “haklısın hadi barışalım” der?
Neden bir kanun devleti olmakla övünen bu Cumhuriyet kendi halkını imha etmeyi seçer?
Peki, neden Dersim’de en fazla saygı görenler delilerdir hiç düşündünüz mü? Neden sadece Şeyusen adında bir divanenin heykeli vardır burada?
Neden Şeyusen’in öldürülmeden önce sadece “vurdular, katlettiler” den başka söz çıkmazdı ağzından?
Nüfus sayımının olduğu bir gün, sokakta insanların olmadığını görünce emniyeti taşlayarak “ne yaptınız halkımı, yine 38’mi geldi” demesindeki acıyı hangi antik tragedya anlatabilir?
Hiç hız kesmeden bugünlerde Dersim için yapılan sinsice hesaplara ne demeli? Neden Dersim’liler için Kâbe kadar kutsal sayılan Munzur üstüne onlarca baraj yapılıyor? Kızılderililer kadar saf ve masum halka karşı neden Yankee’leşir bu devlet?
Munzur kadar durmaksızın akan bu acıları, hem de belgeleriyle merak ediyor musunuz? O halde Cafer Demir’in Umut Yayımcılıktan çıkan “Çıban”,Sürgün” ve “Dersim” kitaplarına bir göz atmaya ne dersiniz?
Anlaşıldı mı şimdi, niye noktalamalardan arınmış, sadece soru işaretleriyle yazıldı bu öykü?
Dersim’de bu ülkenin bağrında bir soru işareti olarak durmuyor mu?