Ana Sayfa Blog Sayfa 6388

Devrimci Hareketlerin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Öncesi ve Sonrası Tutumu Üzerine

“bir kere yanlış trene bindiyseniz,
koridordan ters tarafa yürümenizin hiçbir
faydası yoktur. Ancak trenden
inerek yanlıştan dönebilirsiniz.” (Friedrich Nietzsche)

12 Eylül Askeri Darbesi ve nedenleri üzerine 34 yıldır yazılıyor. Ama bu sürecin  başlıca aktörlerinden olan devrimci-sosyalist solun gerek askeri darbe öncesi süreçteki, gerek askeri darbe karşısında, gerekse de askeri darbe sonrası süreçteki tutumu üzerine esaslı bir muhasebe yapılmadı.

Bilindiği gibi 12 Mart 1971 yılında generallerin muhtırasıyla iktidar görevden alınmış ve  başta silahlı mücadeleyi  savunan örgütler olmak üzere tüm sol yapılanma tasfiye edilmiştir.  Bu dönemde henüz daha yeni tarih sahnesinde yerini almış olan THKO, THKP/C ve TKP/ML fiziki olarak etkisiz duruma getirilmişti. Bu üç hareketin lider kadrolarının nerdeyse tamamı devlet tarafından katledilmiş, sağ kalan az sayıdaki lider kadro ise hapsedilmişti. 12 Mart 1971 yılında yapılan askeri darbe sonrası tutuklanan devrimci kadroların önemli bir kısmı, 1974 yılında bir af yasası sonucunda serbest bırakıldı. 1974 affıyla serbest bırakılan bu kadrolar, 12 Mart 1971 öncesi bağlı oldukları akımları yeniden yapılandırmak için harekete geçtiler.

Özelikle 1976 yılı sonrası yükselmeye başlayan toplumsal muhalefeti de arkasına alan bu devrimci kadrolar, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi ile fiziki olarak etkisiz kılınan örgütlerini, çok kısa bir zamanda yeniden ve daha güçlü olarak kurmayı başardılar. Öyle ki, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi’nin arifesinde ortaya çıkan ve kadro ve taraftarları bakımından sayıları birkaç yüzle ifade edilebilen THKO, THKP/C ve TKP/ML akımlarının mirasçısı olan yapılanmalar, 1977 yılında sayıları binlerle, on binlerle ifade edilen kadro ve taraftarlarıyla yeniden tarih sahnesindeki yerini almıştı.

Bu kadar kısa bir sürede bu düzeyde bir büyüme ne devrimci akımların, ne de devletin öngörebileceği bir durumdu. Bu beklenmedik büyüme egemen güçleri paniğe düşürürken, sosyalist solu ise, kazanılmamış bir zaferin sarhoşu yapmıştı. Başlangıçta gençlik içinde yükselen hareket, kısa sürede toplumun tüm ezilen kesimlerini etkiler hale gelmişti. En küçüğünden en büyüğüne devrimci hareketler hemen her ezilen toplumsal kesim içinde kendine taraftar bulabiliyordu.  Böylesi bir ortamda devrimci hareketler  ne 12 Mart 1971 öncesi sürecin bir muhasebesini yapmış, ne 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi gelişen olayların nedenlerini analiz edebilmiş, ne de bu sürece bağlı olarak gelişen ya da gelişebilecek karşı saldırıların ne anlama geldiğini anlayabilmişti. Ve 12 Eylül 1980 yenilgisinin ilk adımı da bu yolla atılmış olmuştu.

74 affı ile hapishanelerde çıkan kadrolar önce bu ana akımlar etrafında bir araya geldiler, sonra da hızla birbirinden ayrışarak onlarca örgüte bölündüler. Bu gruplar arasında anlaşılması ve izah edilmesi güç bir düşmanlık ortaya çıktı. Öyle ki, aynı geleneğin mirasçısı olduğunu iddia eden ve aynı geleneğin temel tezlerini savunan gruplar arasında bile izah edilemeyen bir “düşmanlık” vardı.

Bu gruplar, birbirleriyle olan ayrılıklarını ne ideolojik olarak, ne de politik olarak izah edebiliyorlardı. Ama her grup bir diğer grubu, “mirasa ihanet”le ya da “revizyonist, oportünist, pasifist” olmakla suçluyordu.

12 Mart öncesi tarih sahnesine çıkmış bu üç akımı eleştirmek adeta ihanetle eşanlamlıydı. Dolayısıyla da ayrılıklar, 12 Mart öncesi ortaya çıkmış olan bu üç yapılanmanın eleştirisi üzerinden değil, bu üç akımın çizgisine ve pratiğine koşulsuz bağlılık yarışı üzerinden oluyordu. Yani bir grup, var olan yapılanmadan koparken, mevcut yapılanmayı mirasa uygun davranmamakla suçlayıp ayrılıyordu.

Sosyalist solun önemli bir kısmını biri birine düşman kamplara bölen nedenler ne ideolojikti ne de politik. Ama buna rağmen her ayrılık kendisine bir taban bulabiliyordu. Bunun en büyük nedeni ise, sosyalist solun kendisini politik olarak kazanılmış değil, sosyal bağlar yoluyla etkilenebilen bir kitleye dayanma özelliğine sahip oluşuydu.  Tabii buna birde dünya sosyalist sistemi içindeki ayrılıkları da eklemek lazım. Bir yanda sovyetçiler, bir yanda Çin-Arnavutluk çizgisi, bir yanda da bu iki ana akımı da revisyonistlik, pasiflikle suçlayan ve esas olarak Latin Amerika hareketlerinden ve özellikle de Che Guavera çizgisinden etkilenen bir ayrışma yaşanmaktaydı. Bunlar birbirlerini, Maocu Bozkurt, Sosyal Faşist ve Goşist olarak adlandırıyorlardı. Halbuki Goşist kelimesi tek başına sadece solcu anlamına geliyor.

12 Eylül öncesi kitleselleşen sol,  ne  yazık ki, siyasallaşamamıştır. Bu kof büyüme, devrimci solun 12 Eylül’ün hemen ertesinde çöküşününün en büyük nedenlerinden biridir.
Bir yandan 12 Mart sonrası  askeri kışlalara çevrilen üniversitelerden yükselen ve “özgür üniversite, özgür eğitim” talep eden öğrenci hareketi, bir diğer yandan ise, yeniden muazzam bir yükselişe geçmiş olan sosyalist söylemli Kürt ulusal uyanışı tarih sahnesinde yeniden yer almaya başlamıştı. Sözün özü; toplumun neredeyse bütün taşları yerinden oynamış durumdaydı.
Türkiye devrimci-demokratik hareketi ise bütün bu kitlesel uyanışa öncülük edebilecek bir örgütlülük yaratamamış, bu konuda bir  vizyonu ve yeterliliği yoktu.

1970-80 arası süreçte, Devrimci-Sosyalist hareketin bir kesimi, halkın akın akın kırdan şehirlere aktığı bir dönemde,  bu göçün tam aksi istikamette, savaşmak için kırlara çekilmeye hazırlanıyordu;  bir diğer kesim ise, şehirleri esas almakla birlikte, kitlelerle birlikte değil, kitlelerden kopuk ve ayrı durup, ayrı vurmayı tercih etmekteydi.

Kitlelerle kurulan bağ ise, kitlelerin dar ihtiyaçları üzerinden kurulmaktaydı. Örneğin; “hazine arazisi” diye adlandırılan araziler kırsaldan şehirlere göç etmiş yeni proleter ordunun neferlerine dağıtılıyordu, yeni oluşan gecekondu mahallerinin güvenliği sağlanıyordu, buralara yol yapılıyordu, yiyecek taşınıyordu vs. vs…

Daha sonra ise, oluşan yeni mahalleler örgütler tarafından bölgelere ayrılıp, taksim ediliyordu. Her örgüt kendi bölgesinin devleti gibi hareket ediyordu; istediğini bölgesine sokuyor, istemediğini sokmuyordu, mahkemeler kurup insanları yargılıyor, kurallar ya da yasalar koyarak tebaanın bunlara uymasını istiyordu. Bu kadar kitleselleşmiş görülen,  öncülük adı altında aslında kitlelerin ardından nal toplayan Solumuz aslına bakarsak egemenler  için büyük bir tehlike oluşturmuyordu. Ancak Türkiye’yi bölgede stratejik bir ileri karakol olarak gören uluslararası sermaye yine de işini sağlama almak istiyordu.

Bir yandan Sol örgütlerin içine sızmaya çalışıyor, bu sızmalar vasıtasıyla örgütler atomik bir biçimde bölünüyor, bir yandan da  NATO merkezli Gladio’nun Türkiye kolu olan Kontrgerilla ve sivil Faşist güçler devreye sokuluyordu. Kontrgerilla güdümlü silahlı faşist ve paramiliter komandolar üzerinden devrimci harekete, işçi sınıfına, öğrenci gençliğe, çeşitli meslek örgütlerine, Alevi toplumuna ve düzenle barışık olmayan kimi tanınmış şahsiyetlere karşı sistemli saldırılar örgütlendi.
Bu saldırılarla hem devrimci hareketin enerjisi tüketildi, hem de devrimciler bu saldırılarla yerel mevzilere hapsedilerek bir savunma hattına hapsedildi.  Bir taraftan  bu yolla sol hareketin işçi sınıfı ve diğer ezilenlerle bütünleşmesi engellendi, bir yandan da devrimci hareket  bu terör ortamının bir parçası haline getirilerek, sınıftan ve kitlelerden izole edildi.

Devlet eliyle örgütlenen terör o derece başarılı oldu ki, örgütlü terörün sonucunda iyiden iyiye demoralize olan mücadele içindeki kitlelerin önemli bir kısmı, bir askeri darbenin gerekliliğine bile ikna oldular; yalnızca ikna olmakla da kalmadılar, 12 Eylül Askeri Darbesi yapıldığında bu kitlelerin bir kısmı darbeye aktif destek verirken, önemli bir kısmı da pasif destek verdi.
Böylece 12 Eylül Askeri Darbesi’ne karşı direnişin öznesi olabilecek iki temel güçten biri olan işçi sınıfı, daha darbe yapılmadan büyük ölçüde saf dışı bırakılmıştı.

Bir diğer temel özne olabilecek Kürt halkı ise, bu sürecin kendisi için ne anlama geldiğini kavramaktan ve direnişi örgütleyebilecek bir örgütten yoksundu.

12 Eylül 1980 Darbesi’ni örgütleyenler o derece başarılı olmuşlardı ki, darbe günü geldiğinde darbeye karşı direnebilecek olan kesimlerin direnebilecek takati ve enerjisi kalmamıştı, bundan dolayıdır ki bir toplum bu kadar kolay teslim alınabildi. Öyle ki, cezaevlerinde işkence altında inleyen devrimcilerin aileleri bile, cezaevlerindeki zulme rağmen, “buna da şükür, hiç değilse çocuklarımız yaşıyor” diyebilmekte ve bu yolla 12 Eylül paşalarına üstü örtülü minnet duyabilmekteydiler.

Sol, MHP’nin misyonunu kavramaktan uzaktı. MHP, klasik bir faşist hareketin karakteristik özelliklerini taşıyor olmakla birlikte, ne 1980 öncesi, ne de 1980 sonrası süreçte iktidarı isteyen bir hareket olmamıştır. Örneğin 20. Yüzyılın ilk yarısında tarih sahnesine çıkmış olan Batı Avrupa’daki faşist hareketlere baktığımızda, bu hareketlerin tek hedeflerinin iktidara yürümek olduğunu görürüz. Ama MHP, bütün tarihi boyunca merkezi devletin disiplini içerisinde hareket etmiş ve bir an olsun bağımsız davranmamış, her daim devletin hizmetinde olmuş, devlet ne görev vermişse onu yapmıştır.

MHP’nin 1980 öncesi misyonu ise, gelişen kitle mücadelesine saldırmak ve yükselen toplumsal hareketi ezmek, en azından terörize etmek ve bir kaos ortamı yaratarak askeri darbenin koşullarını hazırlamaktı. MHP, kendisinden istenileni layıkıyla yerine getirmiştir.
MHP gibi oldukça kitlesel olan faşist bir hareketi de yedeğine alan Kontrgerilla, dört yıl gibi oldukça kısa sayılabilecek bir sürede bir askeri darbenin koşullarını fazlasıyla hazırlamakta hiç de zorlanmamıştır.

Dört yıl gibi bir sürede binlerce cinayet işlenmiş, Maraş ve Çorum örneklerinde olduğu gibi toplu kıyımlar örgütlenmiş ve bütün bunların sonunda da bir askeri darbenin gerekliliği fikri geniş kesimlerde kabul görür duruma gelmiş ve darbe yapılmıştır. Uluslararası oyunun senaryosu egemen güçler tarafından yazılmış, ortaya konulmuş ve karşı ya da taraf olan her kesim bu oyunun bir parçası haline getirilmişti.

Devrimci hareket ise bu oyunu bozacak bir öngürünün sahibi olamadı. Her devrimci grup kendi “kurtarılmış” mahallesine kapanarak, kendini bu mahallenin hükümdarı ilan etti. Bırakalım devlet güçlerini ya da faşistleri bir yana, diğer devrimci grupların bile bu mahallelere girmesi yasaklandı. Sanki herkes kendi küçük devletini ilan etmişti. “Kurtarılmış bölge” olarak tanımlanan bu mahallelerde yasa koyucu ve yargı, bu bölgenin hâkimi olan devrimci gruptu. Hâkim olan grup yasaları belirliyor, mahkemeler kuruyor, kimlik kontrolü yapılıyordu. Asıl trajik olan ise, bütün bunlar “Halk adına”, halksız ve halka rağmen, çoğu zaman da halka karşı yapılıyordu.

Devrimci grupların büyük çoğunluğunun işçi sınıfı ve ezilen diğer topluluklarla bağları yok denecek kadar azdı.  Buna karşın negatif anlamda işçi sınıfı ve ezilen diğer kesimler üzerindeki etkisi oldukça fazlaydı. Çünkü sol kendi içinde düşman kamplara bölünmüştü. Ve sosyalist gruplar birbirlerini ‘Sosyal Faşist”, ‘Goşist”, ‘Maocu Bozkurt” olarak tanımlayarak, birbirlerinden rahatça insan öldürür olmuştular.

Emekçiler ve ezilenler hem devrimci hareketlere, hem de kendi çıkarlarına o derece yabancılaşmıştılar ki, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin en temel hedeflerinden biri örgütlü işçi sınıfını ve ezilenleri atomize etmek olduğu halde, işçi sınıfının ve ezilenlerin büyük bir çoğunluğu darbeye aktif, pasif ya da kerhen destek sunmuştu. Bu bakımdan, 1982 Anayasası’nın %92’lik bir kabul oyu alması bile, darbecilerin ne derece başarılı olduklarının bir kanıtıdır.

Demek ki darbeden 2 yıl sonra bile, yani grevlerin yasaklanmış olmasına, toplu sözleşme hakkının ve her türlü örgütlenme özgürlüğünün ortadan kaldırılmış olmasına, ücretlerin dondurulmuş olmasına ve her türlü özgürlüğün ortadan kaldırılmış olmasına rağmen işçi sınıfı ve ezilenler darbecilere güvenoyu vermiştir.

Levh-i Kalem Alevi Fikir Topluluğu

Dünya tümden boş geliyor
Pirim bana hoş geliyor
Her sevdikçe cüş geliyor
Severim Pirim vallahi (Meluli)

Aleviler, Kırklar Aşkına Levh-i Kalem Alevi Fikir Topluluğu’nun çağrısı üzerine 1 Eylül’de toplandılar. Dünya Barış Günü vesilesiyle Alevi pirlerinin, aydınların, yazarların, sanatçıların  ve Alevi kurum temsilcilerinin katıldığı toplantı, Alevilerin önümüzdeki dönem fikir tartışmalarında yer almak istediklerini gösterdi. Alevi pirlerinin huzurunda yürütülen tartışmalar onların katkılarıyla da güçlendirildi ve Alevi toplumunun temel sorunları bir kez daha masaya yatırıldı. Yine Alevilerin dostları, ittifakları ve Ortadoğu’da yaşananlar karşısında tepkileri tartışıldı. Êzidîlerin yaşamış olduğu dramın Alevilerin yaşadığı dramla özdeş olduğu belirtilen tartışmalarda aktif destek sunulması konusunda kararlar alındı.

Alevilerin kendi sorunlarını, kendi entelektüel birikimlerini ortaya çıkarmayı hedefleyen tartışmaların ayda bir yapılarak, bunların gelecek nesillere aktarılması için gerekli araçların yaratılması için fikir birliğine gidildi.

Alevi entelektüel dünyası, bilgi dünyasının köklü, tarihi mirasının Alevi pirlerinin makamında saklandığı, onun için Alevi pirleriyle fikir topluluğu tartışmalarını güçlendirilmesi üzerinde duruldu. Alevi pirlerinin eğitimsiz olduğu, Aleviliği doğru temsil etmediği gibi söylemlerin doğruyu yansıtmadığı, Aleviliği asimile etmek isteyen kesimlerin Alevilerle pirler arasındaki bağı kopararak kendi fikir dünyalarına örgütlemenin aracı haline getirmeye çalıştıkları konusunda hemfikir bir tavır ortaya çıktı. Önümüzdeki dönemde Alevilerin değil, Aleviliğin esas alınarak tartışmaların yürütülmesi Alevi değerlerinin hayattaki karşılığının yeniden yeşertilmesi için ayda bir toplanacak olan fikir topluluğunun bir koordinasyona kavuşturulması sağlandı.

Böylesine bir süreçte Levh-i kalem Alevi Fikir Topluluğu’nun oluşturulması ve bu topluluğun en çok tartışma konusu olan Alevilik değerlerinin yaşatılması kendisini temsil eder yazın ve görsel alanda örgütlendirilmesini hızlandıracak ve bu alanda çalışma yürüten kesimleri cesaretlendireceği için, büyük önem arz etmektedir. Alevi entelektüel dünyası, yazarları ve aydınları aynı Aleviler gibi ötekileştirilmiş, ciddiye alınmamış ve baskılara maruz bırakılmıştır. Birçok medya kuruluşunda Aleviler olmakla birlikte Alevilerin kendi medya kuruluşları hemen hemen yoktur. Olanları ciddi toplumsal baskı, ekonomik darboğaz içerisinde hareket edilemez haldedir. Bu anlamıyla Levh-i Kalem Alevi aydınlanmasının bir parçası ve aynı zamanda ötekileştirilmek istenen Alevilerin entelektüel dünyaya, merkez medya algısına karşı verilmiş bir cevaptır.

İnancım o dur ki bir özgürlükler platformu olan Levh-i Kalem Alevi Fikir Topluluğu Alevilerin en temel sorunlarını tartıştıracak Alevilerin kendilerinin kendilerini temsil ettikleri mecralarda yol almalarına vesile olacaktır. 1 Eylül’de bir araya gelen ve Dünya Barış Gününü ilk toplantısına vesile eden Levh-i Kalem Alevi Fikir Topluluğu sosyal ve siyasal mecradaki yerine de vurgu yapmıştır. Barışın, birlikte yaşama kültürünün ortakçı üretim ve yaşam tarzının yanında olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Aleviliğin sosyal ve siyasal duruşuna yönelik asimilasyoncu politikalara karşı da tavrını 1 Eylül Dünya Barış günü şahsında toplanarak ortaya koymuştur.

Toplantıda Alevi pirleri, aydın ve yazarları, kurum temsilcileri adına önemli kararlara imza atılmıştır. İlk toplantının ardından, Şengal ile dayanışmak, Êzidîlerin acısına dokunmak amacıyla Alevilerden oluşacak bir heyetin Ortadoğu’da nerdeyse soykırıma varan boyutta katliamların yaşandığı yer olan Şengal’e bir yürüyüş organize edilmesi kararı alındı. Yüzyıllardır katliamlara maruz kalan ve bugün ise IŞİD zulmüne uğrayan Êzidîler ile dayanışma için ise Diyarbakır Cemevi ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile ortak kampanyalar yürütülmesine karar verildi ve Alevilerin mazlumun yanında olan değil, mazlumun bizzat kendisi olduğu vurgulandı.

Topluluğun ikinci toplantısının ise bir kadın toplantısı olmasının önemi vurgulandı ve bu da karara bağladı. Toplulukta aynı zamanda Alevi felsefesi, kültürü inancında kadının yerini güçlendirmek ve kadının sözünü bu anlamda büyütmek gerektiğine dikkat çekildi.

Topluluğun koordinasyonuna seçilen isimler ise Şükrü Yıldız, Celal Fırat, Tolga Sağ, Cemo Doğan, Necdet Saraç, Recai Aksu, Mehmet Tural oldu.

Birçok Alevi kurum ve kuruluşunun yıllardır yürüttükleri  mücadeleyi de sahiplenerek, Abidin Özgünay, Hıdır Ali Bingöl, Nejat Birdoğan, Derviş Kan, Pir Mehmet Yüksel, Kasım Yeşilgül, İrene Melikof, Erdem Baba gibi son yıllarda aramızdan ayrılan değerlerin emeğin sahiplenmesi olarak da böylesi bir topluluğun oluşmuş olması değerlidir.

Levh-i Kalem’in işte bu emeklerin hayat bulduğu bir çalışma yürütmesi umuduyla. Allah Eyvallah.

Tarihte Alevi ocak kültü ve günümüzdeki konumu üzerine

“her dinin din adamı vardır. Alevinin de olmalıdır.
Ancak, Alevi din adamları kitaplıklardan,
labratuarlardan, toplumsal incelemelerden
geçerek yetişmelidir. Salt, babadan
kalan miraslarla bu iş yürümüyor.” (Nejat Birdoğan, Anadolu Alevilğinde yol Ayırımı, önsöz)

Aleviliğin temel kurumu ocaklardır . Ocakların ne zaman kurulduğu konusunda çok farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Bunlardan birisi,  ocakların Hacı Bektaş zamanında ortaya çıktığı; bir diğeri, Hacı Bektaş döneminden önce de var olduğudur. üçüncü görüş ise, ocaklar Safeviler döneminde Şah İsmail tarafından oluşturulmuştur denilerek, Safevi Hükümdarı Şah İsmail ile Osmanlı Padişahı I.Selim (Yavuz) arasında gelişen siyasal çekişmelere bağlamaktadır.

Ancak bu üç bakış ‘ta sorunludur. Çünkü Ocak kültü ta milattan önce ortaya çıkmış Zerdüşt tapınakları olan ateşgahlardan bugünlere taşınmıştır. Yukardaki  anlayış Araştırmacıların ya bilgi eksikliğinden ya da bilinçli olarak  bizi tarihimizden koparmaya  götürür.

Bugüne kadar Alevilik üzerine yüzlerce kitap yazılmış olmasına karşın,  Aleviliğin temel örgütlenme aracı olan OCAK’ları ortak bir görüş çerçevesinde tanımlamak çok zor gözükmektedir. Bugün Ocakzade oldukları iddia eden ve bu iddialarını Osmanlı döneminde ve Selçuklu döneminde aldıkları soy secerelerine bağlayan dedelerin büyük bir bölümü Seyyid olduklarını belirterek, soylarını babadan sürerek Ehlibeyt’e dayandırmaktadır. Dedeler biyolojik olarak ne denli Ehlibeyt’e mensuptur, onu bilemeyiz. Ama bugün genel olarak bütün ocakzade dedelerin Ehlibeyt soyundan geldiğinin dedeler ve talip toplulukları tarafından en azından iddia edilmekte ve genel kabul görmekte olması, Alevilere uygulanan asimilasyonun boyutlarını göz önüne sermesi açısından öğreticidir.

Ancak bilinmelidir ki, Alevi ocaklarının örgütlenmesini anlamak,  doğru bir tarih yazmak ve temsil ettikleri mirası değerlendirebilmek için eldeki verilerle bugüne kadar ortaya çıkarılanın daha ötesinde  bağ kurmak gerekmektedir.  Bunun için de elbette en önemlisi bizzat sahada çalışmak, atalarımızın eski inanç ve yaşam biçimlerini incelemek, yaşayan inanç önderleri ve yolu bilen taliplerle söyleşi yapmak gerekir. Yoksa önümüzde duran bu büyük bilmeceyi çözmemiz her geçen gün daha da olanaksızlaşacaktır.

Bir diğer çözülmesi gereken sorun da “evlad-ı Resul” olma sorunudur. Alevi yol önderlerinin bu inancı yaşatmak için uyguladığı takiyye sonuçta gelip bizi vurmuş ve  çoğunluk Alevi inanç önderleri bunu bir gerçeklikmiş gibi kabul ederek, Türkü, Kürdü, Arnavutu, Bulgarı, Çepniyi, Boşnağı ve daha fazla etnisite mensubu Alevileri ırki olarak ta götürüp Ehli Beyte bağlamaya başlamışlardır. Oysa Alevilik evrensel bir inançtı ve dolayısıyla inanç önderlerinin de her inançta olduğu gibi, değişik etnisitelerden olması doğaldı.

Bugüne kadar Ocak konusunda yazanlara göre Alevi ocakları, kabaca mürşit ve pir ocakları olmak üzere iki gruba ayrılır: bunlara ek olarak bazı araştırmacılar Rayber ve Düşkün ocaklarını da sayarlar. Ocak ya pir ocağı, ya da mürşit ocağıdır. Mürşit,  Kendi sorumluluğunda olan piri, rehberi ve talipleri dinsel eğitim ve öğretim, yargılama ve karar verme yönünden denetler. Her pir ocağı bir mürşit ocağına bağlıdır. Her dede ocağının bir talip topluluğu vardır. Mürşit ocağının talibi, bir pir ocağı olabileceği gibi doğrudan mürşit ocağına bağlı talip de olabilir. Bu talip topluluğu kendisini tanımlarken hangi ocağın talibiyse, o şekilde “Falan ocağın talibiyim.” veya “Bizim pirimiz filanca ocağın mensuplarıdır.” gibi ifadelerle tanımlar. Bir ocağın piri, talibinin piridir. Ocak mürşit ocağı değil, bir pir ocağıysa, bu ocağın da bağlı olduğu bir piri vardır. Bu durumda o pir ocağının bağlı olduğu ocak, mürşit ocağıdır. Pir ocağı, bağlı olduğu mürşit ocağının talibidir. Yani hem pirdir, hem taliptir; kendi talibinin piridir, kendi pirinin talibidir. Kendi pir ise talibinin mürşididir. Mürşit dahi taliptir. O da yolun talibidir. Çünkü Alevilikte Yol Cümleden (Her Şeyden) Uludur. Hatır gönül saymak uğruna yol çiğnenmez.

Ancak yaptığımız araştırmalara göre, Ocak’ları bir hiyerarşik yapılanma içinde görmek, yani  bir ocağın, bir başka ocağa bağlı olması veya birinin diğerinden üstün olması durumu söz konusu değildir. Aynı ocak içinde Mürşit de, Pir de, Rayber de, Talip de bulunmaktadır. Yukardaki anlayışın yanıldığı nokta ocaklar tarafından el verilmiş pirlerin zaman içinde gittikleri yerlerde kendilerini ocak ilan etmelerinden kaynaklıdır. Oysa Kürt kızılbaşlığında temel  12 ocak bulunmakta ve bu ocakların görevlendirdiği pirler vasıtasıyla  inançsal ve toplumsal hizmetler verilmektedir. Bu ocaklar sadece Kürt alevilere değil, bölgedeki Türkmen, Çepni alevilerine de hizmet vermekte, bu halk kesimlerinden talipleri bulunmaktadır.

Yine ta Zerdüştlerin Ateşgahlarından bu yana yaşayan ocaklar,  15.  Yüzyıldan sonra  Dersim alanında yeniden  12 ocak olarak yapılandırılmıştır. Bu ocaklar vasıtasıyla uzun bir süre Alevi erkanı yaşatıldı.  Ancak zaman içinde ocaklar ve bağlı aşiretler arasında “sen-ben” kavgası ile bozulma başladı. Bölgenin devletleri ise  bu yapıyı daha da bozmak ve sulandırmak için bu iç çelişkileri körüklediler. İran merkezi Kum şehri ayrı, Osmanlı merkezi İstanbul şehri ayrı yollardan içe sızmalar gerçekleştirdiler. Bu vasıtasıyla bozulan ve giderek unutturulan bir tarihi süreç yaşandı. Adeta Kızılbaşların belleği silindi.  Doğaldır ki, tarihi olmayanların kimliği de, kişiliği de sorunludur her zaman.

Gerek Hacı Bektaş, gerekse adıyla anılan Hacı Bektaş tekkesi, tarihimizde önemli roller üstlenmiştir. Her Alevi’nin yüreğinde onlara karşı sevgi ve saygı ile gönül bağı olduğu bir gerçektir. Fakat bugün bazı çevrelerin ısrarla vurguladıkları gibi Hacı Bektaş  Anadolu’daki bütün ocakların bağlı olduğu tek merkez değildir.

Aynı çevreler tarafından bütün Alevi ocakları adeta birer tespih şeklinde birleştirilmekte, bu ocakların başına da sanki tespihin imamesi gibi Hacı Bektaş ocağı oturtulmaktadır. Bu görüş, Alevileri tek merkezden idare edebilmek için, Osmanlı’nın olmasını istediği; ama hiçbir zaman gerçekleştiremediği bir görüştür. 1826 yılında II. Mahmut zamanında Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla birlikte devleti yönetenler tarafından Anadolu’daki Aleviliğin ve ocakların köreltilmesi amacıyla tüm ocakların Hacı Bektaş tekkesine bağlanması için çaba harcandı. Kısmen  başarılı oldular. Ama bu uygulama talip toplulukları tarafından hiçbir zaman benimsenmedi. Bir ocağın talibi iken bağlı bulunduğu ocağı bırakıp, başka bir ocağa bağlanan, özellikle de Hacı Bektaş Ocağı’na bağlanan talip toplulukları halk arasında biraz da küçümser bir ifadeyle “Dönme” diye tanımlanmaktadır.

Bununla da yetinmeyen aynı çevreler, Bektaşiliği de götürüp Yeseviliğe bağlayarak, asimilasyon halkasını tamamlamaya çalışmaktadırlar. Bunların yanında bir de Dersim Alevi ocaklarını da secereler yoluyla soy silsilesi vasıtasıyla önce Ahmet Yeseviye oradan iz sürerek Hz. Muhammede kadar götürmektedirler. Tabi kendisine Seyyit diyen bazı Kürt kızılbaş aşiretleri atalarının geçmişte emevi zulmünden kaçan Ali ve Hüseyin yandaşı Araplar olduğunu da söylemektedirler.

12. yüzyılda Alamut Ocağı başta olmak üzere bölgenin tüm ocakları yakılıp yıkılmış ve beş asır sürecek karanlık bir dönem başlamıştır Kızılbaşlar için. Bu dönemden sonra 16. Yüzyıla kadar oldukça gizli bir biçimde Hamedan, Tebriz gibi bölgelerde Ocaklar yaşatılmaya çalışmıştır.

Bu dönemde Dersim’de yeniden dizayn edilen 12 Ocak’ta süreç içinde ortadan kaldırılmış ve erkan bu ocakların devamı olduğunu söyleyen ocakzadeler tarafından yürütülür olmuştur. Tabi bu dönemde bir de yukarda söylediğimiz soylarını Muhammede dayandıran Seyyitlik kurumlaşması da ortaya çıkmıştır.

Günümüzdeki pirlerin çok büyük bir çoğunluğu, Aleviliğin can güvenliği nedeniyle uyguladığı takiyyenin gerçek olduğuna kendileri de o kadar inanmışlar ki, Aleviliği İslamın özü olarak niteleyebiliyorlar. Bazıları daha da ileri gidiyor, Cemlerimizde Alevi topluma Arapça Kur’an okumaya çalışıyor. Artık çoğunluk kendisini pir değil dede olarak adlandırıyor. Bu dedeler  ne kadar çok Müslüman olduğunu kanıtlamak için soyunu 12 İmamlardan birine dayandırıyor. Onlara göre zaten soyu 12 İmamlara dayanmayanlar “dede” bile olamazlar. Oysa bu soylarını 12 İmamlara dayandıran “dede”ler tarihi iyi araştırabilme yeteneğine sahip olabilseler bunun böyle olmadığını kendileri de göreceklerdir.

İşin aslı şu şekildedir: 1240 yılı ortalarında Anadolu Selçuklu Devleti sultanı II. Keyhüsrev askerlerini Amasya’nın Çad köyünde yaşamakta olan Alevi mürşidi Baba İlyas’ın üzerine göndererek onu öldürmeye çalışır. Baba Resül adı ile de anılan Baba İlyas Amasya Kalesi’ne sığınır. Bu haber Anadolu’ya yayılınca Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Aleviler, Amasya’daki mürşidlerine yardım etmek için Amasya’ya doğru akın akın yollara düşerler. Ancak onlar Amasya’ya ulaşamadan pirleri Baba İlyas 1240 yılı Kasım ayında öldürülür. O dönemde aynı coğrafyada birbiri ile amansız bir çatışma içinde bulunan Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Babai Hareketi’ne karşı uyum içinde aynı nefret duygularını paylaşmışlar, aralarında ittifak kurarak bu hareketi bastırmışlardır. Baba İlyas’ın Hakk’a yürümesinden sonra Aleviler tekrar sessizliğe büründüler, ıssız bölgelere giderek gizlendiler, yaralarını sarmaya, toparlanmaya çalıştılar.

Babai Hareketi şunu ortaya koydu: O dönemde Anadolu’da Alevi ocakları üst düzey bir kurumsallaşma içindeydiler. Alevi ocaklarına bağlı talipler, yol terbiyesi ve erkan hiyerarşisi içinde, iletişim olanaklarının çok sınırlı olduğu bir çağda kolayca organize olabildiler. Babai Hareketi’nin ortaya çıkışı ve gelişimi o dönemde Anadolu’da oturmuş ve iyi işleyen bir Alevi ocak sisteminin varlığının açık bir kanıtıdır. Bu dönem aynı zamanda Alamut kalesinin ele geçirildiği ve Alamut ocağı ile birlikte tüm Alevi ocaklarının yerle bir edildiği dönemdir.

Alevi ocakzade pirler 16. Yüzyıldan başlayarak kendilerini bunaltan Osmanlı baskısı karşısında korunabilmek, dokunulmazlık ve saygınlıklarını devam ettirebilmek için dışarıya karşı bir aldatmaca içine girdiler. “Evlad-ı Resül” olmak onlara bir fırsat yarattı. Onlar da bu fırsatı kullandılar. Evlad-ı Resül olduklarını, yani peygamber soyundan geldiklerini, Hz. Muhammed’in torunları olduklarını ifade etmeye başladılar. Alevi ocakzadeler bununla da kalmadılar, bu iddialarında inandırıcı olabilmek için kendi soylarını Hz. Muhammed’e ve 12 İmamlara bağlayan uydurma soy şecereleri hazırlattılar. Günümüzde bu uydurma şecerelere kendileri de gerçekten inanmaya başlamışlardır, vahim olan da budur.

Oysa biraz tarih bilgisi olanlar biliyor ki, Ocak kültürü özellikle de Kürt kızılbaş Alevilerinde hiyerarşik örgütlenme geleneği Zerdüşti Ateşgahlardan bu yana sürmektedir.  Yukarda anlattıklarımız Ocak’ların Bektaşilikten çok önceleri var olduğuna kanıttır. Başta Selçuklu döneminde egemenler eliyle bazı ailelere  sahte soy secereleri hazırlanarak, Alevilerin özgün örgütlenmesi bozulmaya çalışılmış, sonra Osmanlı döneminde 15. yüzyıl sonrasında bir kez daha müdahale edilerek Aleviler Osmanlının kolonizatörlüğün yürütücüsü olarak kurdukları Bektaşi dergahlarına mürit yapılmaya çalışılmıştır.

Bektaşilik Osmanlının elinde kolonizatör işlevi görmüştür.

Bu kurumların en başında ise Osmanlı silahlı kuvvetlerinin bel kemiğini oluşturan yeniçeri ocağı gelmektedir. Yeniçeri Ocağı, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye doğru yayılması ve bununla beraber asker ihtiyacının artmasına paralel olarak kurulan ve ileride devletin en önemli kurumlarına asker ve sivil yöneticiler yetiştiren bir yapılanma içinde I. Murat Bey zamanında kuruldu. Sistemi Osmanlılar Anadolu Selçuklular’ındaki hassa ordusunu örnek alarak Çandarlı Kara Halil Paşa ve Molla Rüstem’in önderliğinde yapılandırılmıştır. Bu Ocağa asker sağlamak için Acemi Oğlanlar Ocağı kuruldu. Savaşlarda esir alınan Hristiyan gençler 3-8 yıl arasında Anadolu’daki çiftçi aileler yanında eğitim aldıktan ve Müslüman olduktan sonra Acemi Ocağı’na sonra da Yeniçeri Ocağı’na geçerlerdi.

Başlangıçta Ahilik üzerine kurulan Yeniçeri Ocağı daha sonra Bektaşiliğe tabi olmuştur. Prof. Fuat Bozkurt’a göre Osmanlılar’ın Bektaşiliği seçmesi Şeyh Edebali ile olan ilişkisine dayanır. Şeyh Edebali Eskişehir’de tekkesi bulunan bir dervişti. Osman Bey, Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmiştir. Edebali hem Ahiler’in Şeyhi hem de Baba İlyas’ın Halifesi idi. Böylece Osmanlı Ahiler’in etkinliğinden yararlanmıştı. Ahiler ise Hacı Bektaş Tekkesi’yle sıkı bağlantı içinde idiler, Böylece hem Ahi Ocağı’nın hem de Hacı Bektaş Tekkesi’nin desteğini sağladı . Yeniçeri Ocağı’nın yarısı kırmızı yarısı sarı sancağının ortasında zülfikâr amblemi vardı. Uzun süre Osmanlı sarayında çok rağbet gören Bektaşiler 1826 yılına kadar yeniçerilerin koruması altında kaldılar. Bu tarihte yeniçerilerin Osmanlı ordusundan tasfiye edilmesiyle birlikte Bektaşiler inançlarını Alevi topluluklar içine gizlenerek yürütmeye başlamışlardır. Bu dönemde Hacı Bektaş Tekkesi’nin başına Sünni Nakşibendiler getirilmişti. Bunlar eliyle de,Türkmen ve Kürt Kızılbaş ocakları Hacı Bektaş Postnişinliğine bağlanarak merkezileştirilip denetim altına alınmaya çalışılmıştır.

Bu girişimler nisbi sonuçlar doğurmuş ve  birkaç Kızılbaş ocağı, bir süre Bektaşi Dergahında post sahibi olmuşsa da, Aleviler ve Ocakzade pirlerimiz Hacı Bektaş Veli’nin kendisini Pir kabul etmekle birlikte, Bektaşi Dergahından hiç bir zaman icazet almamışlardır.

Osmanlı egemenleri Safevilerle yapılan savaşta kendi yanında yer alan Bektaşi Dergahları ile, Şah İsmail’in yanında yer alan  Kızılbaş Alevi Ocakları’na  farklı davranmıştır her dönem. Kızılbaş Alevi Ocakları ve onlara bağlı kitleler, Bektaşi Dergahlarından farklı olarak, içlerine kapanmışlar, Ocakların yok olmasından sonra ocakzade pirler aracılığıyla iyi-kötü sosyo-ekonomik gereksinimlerini karşılayabilecek bir düzeni uzun süre sürdürmüşlerdir.

Ne yazık ki,  son yıllarda yukarda izah etmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı takiye yaparak kendilerini Evlad-ı Resul olarak adlandırma zaman içinde gerçeklikmiş gibi algılanmış ve  kendisinin peygamber soyundan geldiğine gerçekten inanan birçok Alevi dedesi, haliyle kendini İslam’ı daha çok sahiplenme mecburiyetinde hissetmektedir. Bu nedenle birçoğu Arapça öğrenmeye çalışmıştır.

Cemlerde Kur’an okumaya, Cemlere İslami ögeler katmaya çalışmıştır. Kısacası; Aleviliğin ne olup ne olmadığı netleşince OCAK ve PİR’lik  kurumunun da bilim adamlarımız tarafından tekrar gözden geçirilip yeniden dizayn edilmesi Alevi toplumunun en acil gündemlerinden biri olmalıdır. Ocak, Alevi inancında kutsal ateşin sürekli yandığı yerdir. Ocak öylesine kutsaldır ki, birisi birine beddua ederken “ocağın kör  ola” der. Yani ocağın sönsün, yok olasın anlamındadır. Bütün Alevilerin yaşadığı alanlarda Ocaklar var olmuştur. Bu ocaklarda Alevi inancının temel bilgileri öğretilmiş ve burada yetişen pirler Alevilere hizmet etmek üzere görevlendirilmişlerdir.

Bu ocaklar halk tarafından kutsal olarak kabul edilir ve her ocağın bir kerameti vardır. Bu ocakların bir çok hastalığı iyileştiren mekanlar olduğu genel kabul görür. Burada yetişen Pirlere ise ocakzade denilmiştir. Ancak Selçuklu’dan başlayan ve Osmanlı ile devam eden baskı ve katliamlar Kızılbaş Alevilerin ocaklarının kapanmasına yol açmış, okul niteliğindeki bu ocakların görevlerini buralarda zamanında el almış Pirlerimiz ve ardından onların evlatları yerine getirmiştir.

Geçmişte ilim irfan yuvaları olan ocaklar, zorunluluktan dolayı süreç içinde Kızılbaşlarda dinsel hizmetleri gören pir aileleri olarak adlandırılır olmuştur. Her Dede ailesi bir Ocağa dahildir. Onun temsil ettiği değerlere büyük kutsallık ve manevi güç atfedilir. Aleviler arasında da ocaklara karşı büyük bir saygı vardır. Ocaklarla ilgili olağanüstü birçok kerametlerin sözkonusu olduğu olaylar dilden dile aktarılır.

Bazı araştırmacılara göre Şah İsmail’in Yavuz karşısında yenilgiye uğraması ve bunun sonucunda Safevilerin Anadolu’daki nüfuzunun zayıflaması Hacı Bektaş Dergahı’nın Alevi Ocakları karşısındaki durumunu güçlendirmiştir. Çelebiler’in, Anadolu’daki ocakzade Aleviler üzerindeki nüfuzlarını artırmaları Çelebi Ahmed Cemaleddin Efendi (1862-1921) zamanında gerçekleşmiş, ocaklara bağlı Aleviler üzerinde Hacı Bektaş Dergahı çelebilerinin nüfuzlarını arttırmak isteyen A. Cemaleddin Efendi: “…Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar adamlar göndererek Hacı Bektaş ocağının ser-çeşme olduğunu, o ocağa görülmeden talip gören dedelerin yolsuz bulunduklarını, erkân, tarîk, evliya, zülfikar ve serdeste gibi adlar ile anılan sopanın yezitlik alameti bulunduğu…” propagandasını yaptırmıştı

Dünya Savaşı için asker toplamak amacıyla Tunceli’ye kadar giden Cemaleddin Efendi kimi ocakları ve Alevi topluluklarını çelebilere bağlamayı başarmıştır. Çelebilere bağlananlara dönük, ocaklara bağlı kalmayı sürdürenlere purut da denilmektedir. (Gölpınarlı 1993: 790, 794-795) Ayrıca Çelebilere bağlı ocakların dedeleri ve çelebilerin Alevi köylerine gönderdikleri vekilleri cem törenlerinde tarîk (erkân) yerine ellerini kullandıklarından pençeli olarak da adlandırılmaktadır. Bu pençe-tarîk ikiliği o günlerin bir bakiyesi olarak bugün bile sürmektedir ve dedeler arasında tartışma konusudur.

Alevi ocaklarında hiyerarşik yapı ve kökenleri

Ocaklar şeklindeki örgütlenme Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın birbirinden çok uzak bölgelerinde yaşayan Aleviler arasında iletişimi de sağlayan yegâne araçtır ve bu işlevini ocakzade pirler  aracılığıyla yerine getirmiştir. Alevi ocaklarının değişik bölgelerde yaşayan topluluklar üzerinde farklı nüfuz alanları bulunmaktadır. Ocakzade pirler kendilerine bağlı bölgeler ve köyler dışındaki yerlerde faaliyette bulunmazlar. Taliplerde de böyledir.  Babası hangi ocağın talibiyse, ya da hangi ocaktan ise, o da mutlaka o ocağın talibi olurdu. Her ocak belli nüfuz alanlarına sahiptir. Ancak çeşitli nedenlerle bağlı bulundukları ocak ve dedeleri bulunmayan Alevilerin başka ocakzade dedelere bağlandıklarına da rastlanmaktadır.
Aslına bakılırsa Alevi Ocakları arasında ayrım gözetilmez ve bu da Aleviler arasında “Eri erden seçen kördür.” denilerek ifade edilir. Ancak buna karşın “El ele el Hakka Sistemi” çerçevesinde Ocakların arasında mürşitlik, pirlik ve rehberlik bağı vardır. Her pir ailesi bu şekilde kendini bağlı saydığı pir ailesinin talibi, müridi sayılır. Bu da doğal olarak hiyerarşik bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu hiyerarşik yapılanmanın kökeni hala tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak, yine rehberlik de bir başka ocağın hizmeti olarak paylaşılır. Bu görev paylaşımı “El ele El Hakka Sistemi”’nin doğal bir sonucudur. Bu görevler farklı ocaklar arasında olabildiği gibi, aynı ocak içerisinde farklı pir ailelerince de üstlenilebilmektedir.

Her ocağın kendi içinde ve ocaklar arasında varolan hiyerarşik yapı “El ele, el Hakka” anlayışının bir sonucudur. Her ocak kendi içinde mürşid, pir ve rehber ocakları şeklinde ocakzade aileleri arasında bir görev bölümüne gitmiş, ocaklar ise yine kendi aralarında mürşid, pir ve rehber ocakları olmak üzere görev bölüşümü yapmıştır.

Günümüzde Alevi inanç önderleri  ve Alevilerin yapması gerekenler.

Binlerce yıllık tarihi mirasa karşın Kızılbaşlar, kendi tarihlerine ne sahip olabildiler, ne de yazabildiler. Egemenler arasındaki kavgada sadece taraf oldular. Bundan dolayı denilebilir ki, Alevilerin tarihi bütün direnişçiliğine karşın aslında bir yenilgiler tarihidir. Bu açıdan kendileri tarih yazıcı olamadılar. Yazılan tarih egemenlerin tarihi oldu.  Bundan dolayı her geçen gün kendi öz gerçekliklerinden giderek uzaklaştılar ve tarihi yazanlar kendilerini nasıl tanımlamışlarsa onu doğru bildiler.  Şimdi yapılması gereken bir reddiye ile yola çıkmak ve inkarın inkarını gerçekleştirmektir.

Elbette inancımızı dağ başlarında saklı tutarak bugünlere ulaştıran yol önderlerinin varlığını inkar etmiyoruz.   Ancak günümüzde Alevilerin en büyük sıkıntılarından biri de şüphesiz Ocak kurumunun gerçek anlamıyla yaşamıyor olmasıdır. Alevilerin gerçek Aleviliği topluma anlatabilecek bilgiye sahip düzeyde bilinçli pirler, daha doğrusu “bilim adamları”na gereksinimi vardır.

Pir tarih bilmek zorundadır. Geçmişle geleceğin bağını tarihi bilgi ve belgelerle kurması gerekir. Bilimin kaynaklarını en iyi şekilde kullanıp, çağdaş bir eğitici ve öğretici olmak zorundadır. Bunun için yeterince eğitimli-donanımlı ve birikimli olmalıdır. Bunun olabilmesi elbette güçlü bir eğitimle olanaklıdır. Bu açıdan dünün Ocaklarının yerini kurulması elzem olan Alevi Dergahları (Akademileri) almalıdır.

Kızılbaş toplumu pir ve pir soyundan gelen her bireye aynı saygıyla yaklaşır. Ancak, her ne kadar pirlik babadan oğula geçse de, bura da liyakat esastır. Evlat pirlik yapmaya uygun özellikleri taşımıyorsa, ona pirlik yaptırılmaz. Sağlık yönünden, ahlaki yönden ve yetenek-birikim yönünden uygun olan evlat baba tarafından pir seçilir.

Oysa Ocak  ateşini yakan kadındır. Ama soy secereli dedelikte kadının adı yoktur. Tarihte iyi incelendiğinde görülecektir ki, örgütlenmeden sorumlu rayberlik kadın tarafından yürütülmüştür. Pirlik bir makamdır ve o makama Pir,  Ana olmadan oturamaz.  Hala cemlerimizde delil uyandıran kadındır. Çünkü o acağın gerçek sahibidir ve ocak ateşinin sürekli yanmasını sağlayandır. Ateşi temiz tutan, kutsayandır.

Alevi ocakları tarihin her döneminde düzen ve sistem dışı olmuştur. Şiddetle örülmüş sınıflı toplum yapılanmasının dışında olmuşlardır. Ocaklar aşağıdan yukarıya doğru örülmüş  demokratik özlü yapılanmalardır. Ocaklar etrafında örgütlenmiş Kızılbaş toplumu, sınıflı toplumların insana dayattığı cehennem azabına karşı, özgürlüğü özlem toplumudur.  Erkeğin ve kadının eşit olduğu ana-ata toplumu olarak Alevilik, Ocak sistemini baskı, zulüm ve şiddet dışında örmüştür.

Günümüzde, hala ölmüş babasının mirası olarak, dedelik yapma gayretinde olan ama bunu layıkıyla yerine getir(e)meyen bazı “dede soylular” eğitimsizliklerini ve yetersizliklerini giderme ihtiyacı bile duymadan, bu mirası küçük çıkarları doğrultusunda kullanarak yeni çağa ve toplumsal gelişmelere gözünü kulağını kapatmıştır. Sömürü sisteminin asimilasyon ve katliam politikalarına karşı siyasal ya da kültürel müdahale diye bir dertleri bulunmamaktadırlar. Birkaç ezber Arapça dua ile cenaze kaldırıp günlük geçimini sağlama derdindedirler. Toplumu yeni sürece hazırlamak ve toplumsal gelişime katkı sunmak gibi bir kaygıları bulunmamaktadır. Bu kaygıyla bir şeyler yapma ve katkı sunma gayretinde olanlara da bireysel kötüleme ve karalama yoluyla engel çıkarma gayretleri de taktire şayandır!!

Yüzyıllardır dağ eteklerinde merkezi denetimden uzak içe kapalı bir ekonomik yaşam biçimi ile inancını tüm asimilasyon çabalarına karşın yaşatmayı başarmış Kızılbaşlar, geldiğimiz bu süreçte, bilim ve teknolojik gelişmelere ayak uyduramadıkları sürece uzun süre direnemezler. Artık Alevilik şehirleşmiştir.  Mürşit-Pir-Rayber-Talip ilişkileri  zayıflamış, bir arada bulunmanın koşulları ortadan kalkmıştır.  Artık keramet sahibi olunamıyor,  ocaklarda ateşimiz yanmıyor.

Kurumlaşarak, örgütlenerek bu durumdan, yok olma tehlikesinden kurtulabiliriz. Dergahlarımızı ve ocaklarımızı modern temelde yeniden inşa ederek ocak ateşlerimizi yakabiliriz.  Örgütlenirken elbette amaç Ocak sistemli örgütlenme olmalıdır. Otantik değerlere bağlı kalınarak örgütlenme olmalıdır. Mürşitler de, Pirler de, talipler de, rayberler de yeniden birbirine ikrar vererek yola koyulmalıdır. Unutulmasın ki, ikrarı olmayanın imanı olmaz. Birbirine söz  ve ikrar ile bağlı olmayan toplulukların ortak bir eylemi de, ortak bir yaşamı da olanaklı olmaz.

Yararlanılan Kaynaklar;

–          Yol Erkan Meydan (Haşim Kutlu)

–          ANADOLU ALEVİLİĞİ’NDE OCAK SİSTEMİ VE DEDELİK KURUMU (Doç. Dr. Ali Yaman)

–          ALEVİ OCAKLARI VE DEDELİK  (BAKİ ÖZ)

–          Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi /  2010 / 56  DÜNKÜ VE BUGÜNKÜ ALEVİLİK (Hüseyin DEDEKARGINOĞLU)

–          Sinemilliler: Bir Alevi Ocağı ve Aşireti (Ayfer KARAKAYA)

–          Mazda İnancından Aleviliğe (Etem xemgin)

–          Rayberler,P irler ve Murşidlere dair (Erdal Gezik, Semah sayı 15)

–          Alevi Kimliğini Tartışmak (Haşim Kutlu)

Dünyanın tüm desenleri cemimizde

Önder ELALDI

Doğan Çelik, Zewt ile Dersimlilere uyanış ve öze dönüş çağrısı yapıyor. Kızılbaş geleneğinin kadim yorumu üzerinden şekillenen şarkılarında batıni bir ses duyuyoruz: Kal u belâ’dan gelmişiz. Dünyanın tüm desenleri cemimizde

Xirabo şarkısıyla tanıdığımız Doğan Çelik’in ilk albümü “Zewt” Kalan Müzik’ten çıktı. Albümdeki söz ve müziklerin tamamına yakını Çelik’e ait. Kirmanckî söylediği şarkılarda Dersim’in; ziyaretlerinden, ikrarı, erkanı, ocakları, aşiretleri ve pirlerine kadar birçok yerel değeri doğasıyla içi içe anlatıyor. Bununla birlikte kendisini de şekillendiren Kızılbaş geleneğinin kadim yorumunu batıni bir dille anlatma gayretinde. Mekansızlık ve zamanın dışında olma hali sözlerinin merkezinde. 38 ve sonrasında devam eden kültürel soykırımın etkileri ise sözlerini belirleyen en önemli etken. Şarkıları dinledikçe acılar hafızamızda yeniden canlanıyor. Ama o sadece acıları dile getirmiyor kültürün yeniden yeşermesi için çaba gösteriyor. Xirabo ile uyanış ve öze dönüş çağrısı yapıyor. Zewt ile de kendi vicdanının divanından son sözü söylüyor: “İçeriden ya da dışarıdan kim dilimiz ve inancımızın bahtı ile oynuyorsa onun evi yıkılsın.”

Son dönemde Dersim’de Kirmanckî müziklerde zamansızlık ve mekansızlık teması çok yoğun işleniyor. ‘Zewt’te de bu durum içkin. Bu duruma ilişkin ne söylemek istersin?

Çocukluğumda evin arkasında ağlıyorum. Annem dedi ki “Qurbeti oncêno (gurbetlik çekiyoruz). O söz hâlâ kulağımda. Kendi vatanında kendi evinde gurbetlik çekiyorsun. Yani biraz Dersim’le ilgili. Genel bir durum mekansızlık durumu söz konusu. Bu durum soykırım sonrası ve öncesi ile ilintilidir. Aynı zamanda Kızılbaş – Kirmancî olmamızdan kaynaklı hiçbir yerde barınacak yerinin olmamasından kaynaklı. Soykırıma uğrayan Dersimliler gittikleri yerlerde kendini oraya ait hissetmedi. Ama oralarda yaşamaya mecbur bırakıldık. Dolayısıyla o mekansızlık başladı.

Mekansızlık ve zamansızlığı konuşurken 38’in önemli bir yerde durduğundan bahsettiniz. Soykırımın sonraki kuşaklara etkisi ne oldu, müziğe nasıl yansıdı?

Bizim gibi yeni kuşak sanatçılar dağılmamıza rağmen yerimiz ve yurdumuzdan edilmemize rağmen dil bizi alıp geçmişe doğru götürüyor. Onların ruhları ve bilgeliğini öğretiyor. Ben buna genetik bir aktarma diyorum. Müzik, özünü arama meselesine        dönüştü. Dil ve inanç merkezli bir müzik oluştu. Müziğim hüzün ile birlikte var olma ve kendimizi anlatabilme gayesinde.

Şarkılarınızın sözlerinde hep bir bahtsızlıktan bahsetmekle birlikte serzeniş, haykırış, kaybolmuşluk ve bir koparılma hali mevcut. Soykırım durumunun ortaya çıkmasındaki etkisi ne oldu?

38’de aynı zamanda kültürel bir soykırım yaşadık. Sonrasında ise büyük bir travma. Bunu yaşayan bir halk elbet bahtını ve bahsızlığını dile getirir. Biz hâlâ dansın şarkılarını yapmadık. Çünkü soykırımın hâlâ etkisindeyiz. Yoksa neden biz dans şarkıları yazmayalım ki bizim de güzel şarkılarımız var. Diğer dillerde dillenirken biz neden bunları yazamıyoruz. Hâlâ acının etkisindeyiz ve kültürümüzü koruma çabası içindeyiz. İsterdim aslında iyi rock müziği yapmayı. Yapabileceğime de inanıyorum. Ama duruyor duruyor buraya geliyorum. Kafanda yaşadığın geçmiş, 38 ile ile ilgili deden ve ninenin anlattıları bunlar seni şekillendiyor.

Peki bütün bu yaşananlar karşısında Zewt nerede duruyor?

Albüm ile ilgili birçok isim önerildi. Zewt’i 2005 ve 2006 Ankara’da yazdım. İlk başta herkes karşı çıktı. Dersim kültüründe bedduanın yeri yok dedi. Ama içimdeki bir ses ısrarla Zewt yapmamı istiyordu. Sonrasında herkes albümü dinleyince onlar da kabul etti. Zewt benim için divandan çıkan son sözdür. Kendi vicdanım üzerinden divandan çıkan bedduadır. Divanda kimsenin köşesi yoktur. Sen çıkarsın asimilasyondan bahsedersin dille ilgili bir çalışma yapmazsın. Dışarıda Kirmanckî’den bahsedersin kendi çocuklarınla dilini konuşmazsın bu bir yıkımdır. İçeriden veya dışarıdan kim dilimiz ve inancımızın bahtı ile oynuyorsa onun evi yıkılsın. Asıl bedduam onlaradır. Zewt albümün merkezinde duruyor.

Albüm ziyaretler, aşiretler, ocaklardan, pirlere kadar Dersim’e ait birçok öğeyi barındıyor. Bu albümü sadece Dersimliler için mi yaptınız?

Zewt Dersim’den çıktı. Yerelden evrensele ulaşan bir mesaj taşıyor. Geleneksel sözler yazıyorum kökleri anlatma gayretindeyim. Sözleri bütün olarak okuduğun zaman onun edebiyatını da görmüş oluyoruz. Sadece Dersim’de de kalmak istemedim. Diğer uluslara da anlatmak istedim. Müzikal yapısında da bunu duyabiliyoruz. Albümün alt yapısında baktığında regy, jazz, bluzz ve klasik müzik var.

Folklorik öğelerden çok inancın mayaladığı sözlerin ağırlıkta olmasını nasıl değerlendiyorsunuz?

Halkların kültürünü tanıdığın zaman yaşayışlarını da öğrenme gereği duyuyorsun. Nasıl yaşıyorlar ve ibadetleri nelerdir. İnanç merkezli olmak zorundayım çünkü ben Kızılbaşım. Taş, toprak, ağaç, suyu kutsiyetimiz inanç üzerinden şekillendi. Kuşla, böcekle, bezuvarla, tilkiyle, ayıyla payidar yaşamışız. Dağ keçisini vurma xirabo derler, tilkiyi vurma xirabo derler. İhtiyacın kadar al götür falzasını alma Xirabo derler. İnancımız doğa ile payidar yaşamayı öğretti bize. Ondan dolayı bizim karakterimizi belirleyen daha çok inanç oldu. Ben de buradan bakarak duygularımı dile getirdim.

Sözlerde Kızılbaş öğretisinin kadim yorumunu da görüyoruz. Batıni bir yorum. Hiramê Dina şarkısında kal û belâ’dan önce varız diyerek Dersim Kızılbaşlığının özüne de dokunuyorsunuz…

Kirmanci Kızılbaşlığı İslamiyet’ten önce kal û belâ’dan önce vardı. Ateş ve rüzgar var iken vardı. Sözden ve melodiden insan var oldu. Sonra sözün evrene yayılışı vardır. ilk önce söz yayılır. Ağızdan sonra algılama alır famdır yani. Sonra o yayılır evrene yaşantıya geçer. Hiramê Dina’da (Dünyanın desenleri) özellikle vurguladım. Burada anlattığım Kızılbaşlık Zerdüştî’dir aynı zamanda.

Sizin kuşaklar kültürün natürel halini nine ve dedelerinden öğrenebildi. Sonraki kuşaklar ise daha çok aktarılmış olanı öğrenecekler. Bu anlamda sizin kuşağın, kültürü anlatma gibi bir sorumluluğu da var. Hem dil hem inanç anlamında. Albümün bu noktadaki işlevi nedir?

Bizim kuşağın müziğe, sanata ve kültürümüze yaklaşımı konusunda eksikliklerimiz var. Bize aktarılanlar ile birlikte çok eskilerden dille gelen bir yaşam var aslında. Dil bir tarihtir. Albümde geçen birçok sözü dil bana söyletiyor. Aklım bana başlı başına bunu söylettiremez. Zewt, çocuklara, geleceğe, sonraki kuşaklara bir hikayedir. Kaynağını özünden alan bir varoluş ve yaşama biçimidir. Aynı zamanda bir aktarım. Bizden sonrakiler için böyle bir işlevi de göreceğini düşünüyorum.

Kirmackî’nin aklı ve duygusu olduğuna inanıyor musunuz?

Tabi. Buna inanıyorum. Dedik ya bu dünya bu yüzyıl bizden ibaret değil. Bizden öncekiler de vardı sonrakiler de var olacak. Milattan önce İran’daydık şimdi Dersim dağlarındayız. Dil bizim yaşamınızı şekillendiriyor. Dil bir su gibi pir û pak’tır. Asıl biz onu nasıl görüyor ve nasıl işliyoruz. Kirmackî doğa ile iç içe olan bir dil. Doğayla birlikte payidar yaşamayı öğretiyor. Düşündürüyor. Dilin içine girdikçe sırrın peşinde olduğunu anlıyorsun.

Sözlere uygun enstrüman tercihi yaparken ne gibi hassasiyetleriniz oldu. Nasıl bir müzikal form ortaya çıkarmak istediniz?

Günümüze uygun çağımız insanlarının anlayacağı müzik yapmak istedim. Bunun üzerinden müziğimizi geliştirebiliriz. Bu kültürün günlük ritüellerini nasıl anlatacağız, nasıl melodileştireceğiz. Bunu gitar, saksofon, gırnata ve perküsyonla anlatabiliriz. Çünkü biz geleneksel müziği, evrensel normlara taşımak istiyoruz.

Xirabo öze dönüş çağrısı

 En çok sevilen şarkılarınızdan biri de Xirabo. Şarkı, kültürüne sahip çıkma için yeni kuşaklara bir çağrı niteliği de taşıyor. Nedir Xirabo’nun söylemek istediği?

Xirabo kültüre, pirine, ceddine, yaratıcına, ocaklarına, ikrarına sahip çıkma için bir çağrıdır tabii ki. Öze dönüşün çağrısı. Xirabo bir uyanıştır. Kendinize gelin mesajı. Dersim ve Kızılbaşlığın anayasasıdır. Xirabo dediğinde, zaman durur. Kimse bir şey yapmaz. Bahçeye girip elmayı almaz, o yaşlıyı incitmez, o bilgeye dokunmaz. Ahlaki bir duruş, bir sorgulamadır. Melodisi direkt kalbe vuruyor. Yeni kuşak beni çok iyi anladı. Dört beş yaşındaki çocukların daha iyi anladığını gördüm. Beni en çok da onlar ilgilendiriyor. Yeni kuşak öğreniyor, soruyor sana danışıyor bu ne demek diye.

Firik Dede’nin kaybolan kitapları

Firik Dede’nin oğlunu anlattığınız ‘Behzat’ şarkısının hikayesi nedir?

Firik dede, pir ocağındandır. 38 öncesi ve sonrasını yaşamıştır. Sey Rıza yanına gidip hep “desa kurêso” deyişini ondan dinlemek ister. Soykırımdan sonra çeşitli illere sürgüne gönderilir. Firik Dede’nin oğlu Behzat 12 Eylül’de 19 yaşındadır. Tüm bilgeliğini Behzat’a el verir. Behzat, 12 Eylül’de ayakları, gözleri oyulup yakılarak öldürülür. Behzat’la birlikte Firik Dede, kitaplarını ve yazdıklarını toprağa gömer. Aslında toprağa gömülen Dersim Kızılbaşlığıdır. Kimse kitaplar ve yazdıklarının yerini bilmiyor. Biz bu sırrın peşindeyiz. Layê Vilê Mı’da da Sey Rıza’ları ve Ali Şer’leri anlattım. Zerya Mı, Lê Yarê, Bêwaht gibi eserler sevdayı inançsal temelde itikatla, yol erkanla anlatıyor. Bütün eserler bir araya geldiğinde bu toplumun sosyolojisini anlatıyor.

Küfelilerin Alevi kimliği

Kırklar Meydanına Vardım
Gel Beri Ey Can Dediler
İzzet İle Selam Verdiler
Gel İşte Meydan Dediler 
(Şah Hatai)

Saldırı ve baskılar karşısında Alevilerin yaşadığı en temel sorunlardan bir tanesi değerler toplumu olmaktan uzaklaştırılarak karşıtlarıyla benzeştirilmesi, özdeşleştirilmesi ve onlar üzerinden okunmasıdır. Asimilasyon da tam bu noktada işlevini yerine getirmiş oluyor. Alevileri Alevi yapan ortakçı yaşam biçimi, değerlerin korunması için direniş kültürü, tüm bunun ötesinde ikrarıdır. Bugün ikrar başta olmak üzere ortak ve eşitçi yaşam ilişkileri ve direniş kültürü hem içerden hem dışarıdan saldırılarla ortadan kaldırılmak istenmektedir.

Alevilerin kendilerine sahip çıkamayan, kendilerini temsil edemeyen ve değerlerini siyaseten pazarlayan kesimlerine karşı sessiz kalmasını sağlayacak olan “ama”lar üretmek, artık Alevilerin günlük hayatının bir parçası haline getirilmek istenmektedir. Her şeye bir gerekçe üretenler, korku siyaseti üzerinden beslenenler, geçmiş bir siyasetin kendisini de resmetmektedirler.

Kerbela vakası Alevi tarihinin tüm yaşanmışlıkların hikayesidir. Orada asimilasyona karşı duruşu, ihaneti, kahramanlığı, yalnızlığı, çaresizliği, her şeyi görmek mümkündür. Muaviye düzeninin korkular ürettiği cehenneminde düşman ne kadar güçlü olursa olsun ona insanlığın “dur” diyebileceğinin de gösterildiği yerdir.

Bugün Zeyneb’in lanetiyle lanetli olanlar yani Küfeliler, yani ihanetin temsilcileri, günün koşulları içerisinde yüzlerce “ama” üretmişlerdir. Tüm bu “ama”lar, tarih içerisinde lanetle anılmıştır ve lanetliler yüzlerce yıldır kendilerini döverek, bedenlerine acı vererek bu lanetten kurtulmayı dilemektedirler.

Bugün yine “ama”larla direnen Alevilik Muaviye ordularına teslim edilmek istenmektedir. Bunun için yeni yeni gerekçeler üretilmekte, Alevi kimliği ile yakından uzaktan alakası olmayan Alevi kökenli devşirmeler üzerinden Küfeliler örgütlendirilmektedir. Kendisine Aleviyim bile diyemeyecek kadar korkmuş ve sindirilmiş ve pazarlıklara malzeme edilmiş Alevi uyanışına karşı kullanılmış şahsiyetlere “Alevi” diyerek, Alevilere hakaret etmek siyasetin doğal  bir hali haline getirilmiştir. Yüzlerce mektup yazarak Hüseyin’i Küfe’ye davet edenler, hangi avcının kekliği idiyse bugünküler de aynı avcılar için ötmektedirler.

Biz Aleviler, ehlibeyt soyundan gelenler, bu ihaneti biliyoruz. Aile efradı ile birlikte Kerbela’da Hüseyin’i yalnız bırakanlar ne kadar “Alevi” idilerse bunlar da o kadar “Alevi”dirler.

Hiçbir şey Alevilerin Alevilere ihaneti için gerekçe haline getirilemez. Hiçbir yaklaşım “ama”larla mazur gösterilemez. İhaneti şirin hale getirenler ihanetin kendisidirler. Onun içindir ki Hüseyini duruş, biz Alevilerin olmazsa olmaz duruşudur. Eğer iktidar olmaksa, Hüseyinlerin iktidar olmak için tüm imkanları vardı ve önüne bu imkanların tümü sunulmuştu. Hüseyin’in bu iktidarın imkanlarını reddetme iradesini göstermiş olması, onun büyüklüğü, Aleviliğin felsefi yaklaşımındaki temel desturdur. Şimdi iktidar nimetlerinden faydalanmak için üretilmeye çalışılan “ama”lar, Alevi ahlakına, felsefesine ve inancına  bir saldırıdır. Hüseyin’in duruşuna bir saldırıdır. Bu saldırıların kabul edilebilir gösterilmesi ve çabası binlerce yıldır mücadele veren Alevi geleneğine karşı sürekli uygulanmaktadır. Yavuz Sultan Selim ürettiği, devşirdiği kesimlerin özellikle günümüzde gerçekleştirdikleri bu saldırılar karşısında Alevilerin kayıtsız kalmayacakları açıktır. Alevilik, binlerce yıldır kendisinden ve değerlerinden taviz vermeyerek bugüne gelmiştir. Bugün sahip olduğumuz değerler atalarımızın binlerce yıllık inkar ve asimilasyona karşı direnmesi ile kendi kimliğinin ve değerlerinin arkasında durmasıyla bugünlere gelmiştir. Bundan sonra da bu değerler aynı mantık içerisinde yaşam bulacak, tüm bu ihanet, işbirlikçilik ve devşirmecilik karşısında yenilmeyecektir.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde ikrarın ve ikrar vermişlerin manevi huzurunda Kırklar aşkına Pirlerimiz, yazar ve aydınlarımız bir araya gelecektir. Hakkı verilmiş bir yaşam huzurunda, geleceğe dair ne yapılacağının tartışılacağı toplantıda, ezilenlerin birlikte mücadelesi başta olmak üzere Alevilerin onurlu duruşunun arkasında duracak bir buluşmaya vesile olunacaktır. Levh-i kalem Alevi Fikir Topluluğu’nun çağrısıyla toplanacak olan Aleviler, aynı zamanda Êzidîlere yönelik saldırılara karşı, pratik adımları da atmayı kendi arasında görüşecektir. Gerçeğin demine, şahı şehidan Hüseyin huzurunda, Allah Eyvallah…

IŞİD Baba Yadigar’ın türbesini havaya uçurdu!

Irak Şam İslam Devleti(IŞİD), Musul’un doğusunda Kakailerin dini önderlerinden kabul edilen Baba Yadigar’ın türbesini havaya uçurdu.

Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Musul Sorumlusu Sait Memozini, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, Musul’un 40 kilometre doğusunda bulunan Tulebend köyündeki Baba Yadigar’ın türbesinin IŞİD mensuplarınca bombalandığını söyledi.

Yerel kaynaklar, Kakai Kürd nüfusunun 75 bin olduğunu belirtiyor.

Kakai Kürdlerinin çoğu Kerkük’te yaşıyor. Musul, Erbil, Süleymaniye ve Diyala’da da az sayıda Kakai Kürdü bulunuyor.

IŞİD, Irak ve Suriye’de aralarında Şiilerin de bulunduğu farklı mezhep gruplarının kutsal kabul ettiği türbeleri bombalıyor.

Örgüt son olarak Pazartesi günü Halep’ in kuzey kırsalında yer alan ve 14 Temmuz’da ele geçirdiği Türkmen köyü Toybuk’taki Hazreti Davud Türbesi’ni dozerlerle yıktı, kalıntıları da dinamitle patlatarak yok etti.     basnews (r.z)

Aleviler ve YPG

“kadılar müftüler fetva yazarsa işte kemend, işte boynum asarsa işte hançer, işte kellem keserse dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” (Pir Sultan)

Ortadoğu’nun şiddet, katliam ve gözyaşı içinde olduğu bir süreçte ülkemizde seçimler oldu. Êzidîlerin göç dalgalarına, gözyaşlarına; seçim mitingleri ile eşlik ettik. Acılarını günlerce sonra ancak hissettiğimiz bu durum insanlıkla olan bağımızı da, buna karşı olan bağlılığımızı da ortaya koydu. Türkiye’de bu acı görülmezken, hissedilmezken, acının içinde şekillenen ve IŞİD katliamcılarının saldırıları karşısında yıllardır direnen Rojava ve onun  savunma gücü YPG, IŞİD çeteleri ile çatışa çatışa alana ulaşan ilk koruyucu güç olarak tüm topluluklara bir insanlık dersi verdi. Şengal’in güneşi, bir kez daha bu topraklarda ölmediğini, Hürmüz’ün ruhunun bu topraklarda dolaştığını bizlere gösterdi.

Başımızı bir kez daha önümüze eğdirdi, yokluk içerisinde bir kahramanlık hikayesi yazdı.

Kaçanlar, korkanlar ve terk edenlerin ruhuna, direncin ruhunu üfledi. Dört parçadan Kürtler, ruhen, bedenen, Şengal’e aktı. Birbiriyle sorunlu olan kesimler, YPG’nin kahramanca çıkışı karşısında birleşti. Bu ruh Êzidîlerin tarih boyunca taşımış oldukları ve ölümüne korudukları Kürt olma bilinci ve temsiliydi. İnsanlığın köklerine bir yolculuktu. Uyanıştı. Aşk olsun onlara…

Bu toprakların kadim inançlarından olan Êzidîlik, aynı zamanda Kürt coğrafyasının da ruhu olmuştur. Bu ruh Hallac’ı Mansur’da, Şeyh Ewdî’den günümüze akan hakikatin yolu, direnci olarak şekil bulmuştur. Bu dirence karşı yürütülen saldırılar insanlığın doğuşundan beri yaratılan ortak değerlere ve tarihe karşı bir saldıraydı ki; Ortadoğu’da birlikte yaşayabilmenin ruhuna karşı işlenen bir cinayet girişimiydi. Onun içindir ki YPG’nin Şengal’e girişi, müdahalesi ve IŞİD çetelerine karşı vermiş olduğu mücadele tarihin derinliklerinden gelen direnişin kendisini yeniden ifade etmesidir. YPG bu hamlesiyle insanlığa karşı işlenen suçlara sessiz kalmayacağını ortaya koymuştur. YPG, Şengal’de Alevilere sahip çıkmıştır, Êzidîlere sahip çıkmıştır, Süryanilere sahip çıkmıştır, Müslümanlara sahip çıkmıştır. Kısacası insanlıktan yana değerlere sahip çıkmıştır. Görülmüştür ki ezilenler yalnız değildir. Nerede olursa olsun ötekilere karşı saldırılarda insanlık değerlerine sahip çıkabilecek birileri vardır. İşte o birileri Şengal’de kendilerini göstermişlerdir. Toplumsal güveni birlikte yaşama kültürünü çetelere kendisini siper ederek göstermiştir. IŞİD çetelerine karşı kimin nasıl davrandığını da teşhir etmiştir. Bu anlamıyla da dostu ve düşmanı da birbirinden ayırmıştır.

Bu biz Alevilere büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Var olan kurum ve kuruluşlarımızın bir seferberlik ruhu ile insanlık mücadelesine katılması bizler açısından hayati bir önem arz etmektedir. İnsanlığa karşı yapılan Aleviliğimize karşı yapılan ve bizleri yok etmek isteyen zihniyete karşı direniş cephesinde acilen yerimizi alıp imkanlarımızın el verdiği her alanda bu direnişe destek olmamız gerekmektedir. Adım adım ilerleyen vahşet, tarihimizi yok etmekte geçmişe dair varlığımızı  ortadan kaldırmak için her türlü kirli yola baş vurmaktadır. Bu vahşeti ortak sesimizle boğabiliriz. Hallac-ı Mansur’a doğru ilerlemek isteyen Kerbela’yı hedef alan kendinden olmayan herkesi boğazlayan günah çetesine, katiller çetesine karşı hak ile hakikatte buluşmak, bir olmak kaçınılmaz bir görev olarak bizleri bekliyor.

Alevi kurumlarının acilen bu konudaki tavrını kamuoyu ile paylaşması gerekiyor. IŞİD çetelerinden korkanlar pozisyonundan çıkmalıdır. Bunu eylemliliklerle, dünya kamuoyu ile ortaklaştırmalı, bugün göçe maruz kalan Êzidîler başta olmak üzere Türkmenler, Süryaniler, Ermeniler ve diğer tüm kesimlere yardım için kampanyalar başlatmalı, var olan kampanyalara dahil olmalı ve Hüseyin hakkı için Kerbela’ya yürümelidir.

YPG direnişi Kerbela’dan davettir…

Bilinmelidir ki; bugün her yer Kerbela’dır. Kerbela dirilişin, direnişin, ihanetin ve sessizliğin mekanıdır. Biz Aleviler Hüseyin’in direnişinin evlatlarıyız. Ve bizler Zeynep’in lanetiyle lanetlenmiş, sessizler tayfası değiliz. Zeynebin lanetiyle lanetli olsunlar ki; o sessizler, binlerce yıllık acıların sorumlularıdırlar. Binlerce yıldır dökülen kanın, çekilen acının, her yıl lanetlenenleridirler. Onlardan olmamak için Kerbela hakkı için, mazlumun sesine kulak verelim. Bilelim ki katil ne kadar büyük olursa olsun, hak ile hakikat direnişi her daim güçlüdür. Aynı Hüseyin gibi, ölümsüzdür. Aynı Şengal’i korumak için yola çıkan Rojavalı bir avuç kahraman gibi… Onun için biz Aleviler, Şengal’e yürüyen kahramanların emeği önünde saygıyla eğiliyoruz. Şehitlerimiz önünde minnetle eğiliyoruz. Şah’ı Şehidi Kerbela gibi tarihe bir not düştüklerini biliyoruz. Mansur darında, Hallac’ı Mansur huzurunda direnişe duran tüm canları selamlıyoruz. Muhabbet ile…  Aşk ile.. 15.08.2014

Aleviler ve 15 Ağustos

İhlas kuşağını kuşandık bele
Her nereye varsam mürşidim bile
Kişinin başına yazılan gele
Şu dostun yoluna koydum başımı  
(Kul Nesimi)

15 Ağustos, Türk-İslamcı cumhuriyetin yok etmek istediği kesimlerin, başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere tüm ötekilerin başkaldırısının adı olmuştur. Ve 15 Ağustos’un unutulmaz komutanı Mahsun Korkmaz, bugün ezilen kesimlerin sembolü olarak gönüllerde yaşamaktadır. O, yokluk içerisinde, imkansızlıklar içerisinde; başkaldırının, teslim olmamanın ve her şart altında bir şeyler yapılabileceğinin sembolüdür. Milyonlarla ifade edilen bir zulüm ordusuna karşı birkaç kişiyle karşı çıkabilecek cesareti göstermiş bir komutandır. Aynı Kerbela’daki gibi bir direnişin temsilcisidir.

Onlar ki; ölümü yanı başında taşımış, yokluğun, imkansızlığın en derin yaşandığı süreçlerden bugüne akan bir halk hareketini yaratmıştır. Hak ve hakikat yaratıcıları olan 15 Ağustos kahramanları her yıl her yerde görkemli bir şekilde anılmakta ve 15 Ağustos emeğin ve ezilen halkların bayramı olarak kutlanmaktadır.

Bugün, binlerce yıldır yok edilmek istenen Aleviliğin direniş ve başkaldırı geleneğinin kendisinde ifadesini bulduğu bir gün; Kerbela’da Hüseyin, İzmir’de Börklüce Mustafa, Sivas’ta Pir Sultan, Dersim’de Seyid Rıza, Eruh ve Şemdinli’de Masum Korkmaz şahsında köklü direniş geleneğinin günümüzdeki resmi olmuştur.

Cumhuriyetin 1940’lara kadar askeri olarak katledip kontrol altına aldığı, bu tarihten sonra ise asimilasyonu derinleştirip toplumun kendisine yabancılaştırıldığı, 1980 ile Türk İslamcı Cumhuriyetin kendisini kurumlaştırdığı bir süreçte 15 Ağustos ve Mahsun Korkmaz şahsında yeniden dirilişin adımları atılmıştır.

Darbenin kendisini en güçlü hissettirdiği süreçte yaşanan bu müdahale Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm kesimlerin bu gidişe dur demelerinin yolunu açmıştır. 1984 Ağustos’u tüm kesimlerin kendisini yeniden sorguladığı ve değerler topluluğu olmak için harekete geçtiği bir süreci başlatmış ezilenler hem gücünü hem de kendilerini fark etmişlerdir. En örgütsüz kesim olan Kürtler, her alanda örgütsel yapıya kavuşurken, akın akın hakikat çağrısına kulak verirken, binlerce Kürt genci dağlarda özgürlük arayışına katılmıştır. Direniş çok büyük olmuştur.

Onun içindir ki devlet tüm kesimlerden ezilenlerin örgütlenmesinin önünü alabilmek için harekete geçmiştir. 1986’da devletin Alevileri Gölbaşı’nda toplantıya çağırması işte bu korkunun eseridir. Ezilenlerin başkaldırısının önünü alabilmek, barajlamak ve yine devlet içerisinde tutabilmek için arayışa girmişlerdir. Ve 1984 15 Ağustos hamlesi devletin inkar ve imhacı politikalarına karşı bir set olarak ortaya çıkmıştır. Direniş cephesine kayacak olan kesimlerin önünü alabilmek için, fiili durumların ortaya çıkmasına göz yummuştur. Ezilenlerin ve yok sayılan halkların 15 Ağustos ruhuyla bütünleşmemeleri için gizli ve açık ilişkilere yönelmiş, birçok kurum ve kuruluşun doğuşuna vesile olmuştur. Bunlardan özellikle Aleviler içerisinde bilineni 1986 Gölbaşı toplantısından sonra şekillenen Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı’dır. İzzettin Doğan şahsında Alevilerin Kürt siyasetiyle ve onun direniş ruhu olan 15 Ağustos ile bağını koparmak için her türlü yönteme başvurulmuştur. Aleviliğin Türk İslamcı cumhuriyete mahkum edilmesi için katliamlar organize edilmiş, 2 Temmuz katliamı bu çerçevede devletin gizli ve açık kadrolar tarafından gerçekleştirilmiştir. 2 Temmuz katliamını diğer Alevi katliamlarından ayıran en temel özellik Kürt siyasal hareketi ile bütünleşen Alevileri korku siyaseti üzerinden Türk İslamcı devlete, cumhuriyet kisvesi altında mahkum etmek olmuştur. Bu konuda Alevi hareketine hem içeriden hem dışarıdan müdahale edilmiştir.

Tüm bunlara rağmen Aleviler, özgürlük hareketi içerisinde yerini almış, binlerce genç Mahsun Korkmaz’ın manevi komutasındaki özgürlük yürüyüşünde şahadete ulaşmıştır. Onların varlığı işte bugün tüm ezilenlerin birlikte yol yürümesinin de teminatı olmuş, tüm kesimler son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi birlikteliğin gücüne şahit olmuşlardır.

15 Ağustos, tüm kesimlerde olduğu gibi Alevilerin de kendilerini kendileri olarak örgütlemesinin de doğmasına vesile olmuş, devletin tüm engellemeleri, saldırı ve provokasyonlarına rağmen hak ve hakikatte kendisini bulmuştur.  Yüzlerce şehit mezarı bugün Alevilerin kutsal mekanı, ziyareti, dergahı olmuştur. Adaklar adanmakta nefesler okunmakta, varlıklarının gölgesinde var olmanın cemi bağlanmaktadır.

Aleviler bugün ateşe pervane olmuş kelebekler gibi şehitlerinin etrafında dönmektedir. Ve aşk ile varlığını haykırmaktadır. Bugünleri yaratan kahramanları nimetle anmaktadır. Mahsun Korkmaz tüm ezilenlerin var olma mücadelesinin adıdır. Ona tahammülsüzlük Kürtlere Alevilere karşı gösterilmiş bir tahammülsüzlüktür, Aleviliğe bir saldırıdır. Bu böyle bilinmelidir. Aşk ile.

 22.08.2014

Şengal katliamı ve Aleviler

ALİ HAYDAR KAYTAN

Çağdaş firavuni bir sistem olan küresel kapitalizm, içinde debelendiği kaos ortamında tam bir Deccal kesiliyor. Ortadoğu bu sapkın sistemin kötülükte sınır tanımayan karakterini en vahşi biçimde sergilediği bir mekana dönüşüyor. En çok da azınlık diye tabir edilen etnik ve dinsel topluluklar bu canavarın kıyamet belirtisi eylemlerine hedef oluyor. Êzidî Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Şebekler, Kakailer, Yarsanlar gibi farklı kültür ve inanç grupları deyim yerindeyse kan banyosundan geçiriliyor. Sanal aleme yansıtılan katliam görüntüleri sürü toplum ve bireylerini oldukça eğlendiriyor. Kesik insan başıyla oynanan mini futbol maçı tıklatma rekoru kırıyor. Yeni Kerbela denemeleri artık yüreklerde acıya yol açmıyor, neredeyse benzer katliamları yinelemeye yöneltiyor.

Êzidî Kürtlerinin maruz bırakıldıkları vahşet 1938’de Dersim’de Alevi Kürtler üzerinde uygulanan jenosidi akla getiriyor. 2014 yılının Şengal’i ile 1938’in Dersim’inde tanık olduğumuz manzara nerdeyse aynı. Dersim Kürtleri de Şengalli soydaşları gibi kıyımdan kurtulmak için dağlara sığınmışlardı. Can almak üzere peşlerine düşenler tüm varlıklarına el koymuşlar, her şeylerini talan etmişler, köylerini harabeye çevirmişlerdi. Sürek avını andıran bu harekat esnasında ele geçirilenler ayrım yapılmaksızın kurşuna dizilmişlerdi. Dersim Kürtlerinin ‘tertele’ adını verdikleri resmi adıyla ‘Sel Harekatı’nda on binlerce insan yok edildi. Şengal’in Koço köyündeki katliama benzer pek çok katliam gerçekleştirildi. Birçok aşiret, kabile ve ailenin soyu kurutuldu.

Dersim Şengal’den daha talihsizdi. Ağır tecrit koşullarında tutuluyordu ve yardımına koşabilecek kimsesi yoktu. Harekat öncesinde aşiretler devletin oyunlarına kanmışlar, silahlarını devlete teslim etmişlerdi. Bu yüzden hayatta kalmak isteyenlerin dağlara sığınmaktan başka çareleri bulunmuyordu. Öz savunmadan yoksunluğun ve devlete güvenmenin bedeli son derece ağır oldu. Aşiretler bu gerçeği çok geç fark etmişlerdi. İçlerinde silahlarını devlete teslim ettikleri gün bu toprakların kendilerine küstüğünü söyleyenler bile vardı. Silahsızlanma celladın işini epeyce kolaylaştırmış, ‘kök kazıma’ ameliyesinin kusursuz gerçekleşmesini sağlamıştı.

Şengal de Dersim’dekine benzer hedeflere yönelen insanlık dışı bir saldırıya maruz kaldı. IŞİD çeteleri Şengal’e bağlı pek çok köyde ağır katliamlar yaptılar. Erkekleri topluca kurşuna dizdiler. Kadınları, genç kızları ve çocukları ganimet olarak alıp götürdüler. Savunmasız yüz binin üzerindeki Êzidî Kürt, dağa sığındı. Soydaşlarının yardımına YPG gerillaları koştu. Öncelikle ağzı kanlı sırtlan sürüsünden farksız IŞİD çetelerine karşı halkın can güvenliğini sağladı. Ardından çeteleri püskürterek açtığı koridordan insan üstü bir çabayla dağdaki halkı Rojava’ya aktarmayı başardı. Böylece en azından katliamcıların amaçlarına ulaşmalarını engelledi.

Yaşadığı tarifsiz acılara rağmen Şengal gençliği hızla toparlandı ve daha katliamın başında Şengal Direniş Birlikleri biçiminde bir öz savunma gücü kurduğunu ilan etti. Kuşkusuz böylesi bir gücün varlığı çok önceden gerekliydi. Ama devlet olmanın halkı silahsızlandırmaktan geçtiğini iyi bilen KDP ve Federe Devlet oluşumu, halkın olası saldırılara karşı öz savunma tedbirleri almasını engelledi. Bu doğrultuda bir çalışma yürütmek için alana giden devrimcileri tutukladı ve bu yönlü girişimleri boşa çıkardı. ‘Egemenliği başka bir silahlı güçle paylaşmama’ ilkesine bağlılık adına halkı katliamlara açık hale getirdi. Katliam başladığında ise tek bir mermi bile sıkmadan silahlı güçlerini geri çekip Êzidî halkımızın bilinen trajediyi yaşamasına neden oldu.

Öz savunma doğrudan varoluş gerçeğine bağlı toplumsal bir haktır. Canlılar aleminde öz savunma mekanizmasından yoksun hiçbir varlık yoktur. Hiçbir devlet biçimi ulus-devlet kadar toplumu bu haktan mahrum bırakmamıştır. Bu anlamda ulus-devlet gücünü esasen kendi savunma sistemini geliştirememiş örgütsüz toplumdan alır. Öz savunmasını geliştirememiş hiçbir toplum, ne denli örgütlü olursa olsun, varlığına yönelen saldırılara layıkıyla karşı koyamaz. Dolayısıyla farklı her etnik ve dinsel topluluğun varlığını koruyabilmesi için kendi öz savunma sistemini geliştirmesi kaçınılmazdır. Başka bir deyişle öz savunmasına önem vermeyen bir toplum özgür yaşama ihanet sürecine girmiş demektir. Kabul edilemez olan da budur.

Êzidî Kürtlere yaşatılanlar en çok da genelde Alevileri, özelde Kürt Alevilerini kendi gerçeklikleri üzerinde yoğunlaşmaya yöneltmelidir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da Alevilere yönelik kirli politikalar ve ötekileştirme yaklaşımları ortadadır. Êzidîleri inançlarından vazgeçirip Müslümanlaştırma, bunu kabul etmediklerinde ise katliama tabi tutma bir bakıma özellikle Alevi Kürtlere de dayatılmaktadır. Devlet Kürtler gibi Alevileri de yok saymakta, kimlik ve inanç kırımından geçirmek istemektedir. Aleviler kendi kimliklerine mutlaka sahip çıkmalı, Êzidî halkımızın sergilediği dik duruşu gösterebilmelidir. Değişik güçlerin Aleviler üzerindeki oyunlarına karşı uyanık olmalı, örgütlü duruşu ve direnişiyle bu oyunları boşa çıkarmalıdır.

Esas olarak Dersim’deki Alevi halkımız Êzidî Kürtlerin trajedisi karşısında en yüksek duyarlılığı göstermekle yükümlüdür. Her iki halk grubunun kaderi birbirine oldukça benzemektedir. Her ikisinin inançları arasında da yakın bağlar ve ciddi benzerlikler söz konusudur. Tıpkı Dersimlilerde olduğu gibi Êzidî halkına da dünyanın dört bir yanına savrulma dayatılmaktadır. Dersim halkı bu konuda üzerine düşeni yapmalı, Êzidîlerin yardımına koşmalı, Kuzey Kürdistan’a geçen bu halkın bir kesimini Dersim’de ağırlamayı bilmelidir. Sembolik bile olsa, Dersim’in bu konuda bazı adımlar atması, demokratik ulus bilincinin yükselmesinde büyük rol oynayacaktır.

Dersim merkez ve ilçelerinde birçok köy boştur. Sahiplerinden de icazet alınarak bu köyler Êzidî halkın yerleşimine uygun hale getirilebilir. Kurtarılmayı bekleyen topraklarına dönünceye kadar bu insanlarımız bu köylerde ağırlanabilir. Belediye böylesi bir çalışmada öncü rol oynayabilir. Alevi inancı böylesi bir dayanışma için gerekli olan her şeyi bağrında barındırmaktadır. Gerçek dostluk ve dayanışma felaket anlarında belli olur. Dersim halkı felakete uğrayan Êzidî halkımızı yalnız bırakmamalıdır. Tüm Aleviler hakeza!

21.08.2014

Namus(suzluğun) sınırında zülfikar kuşanmak!*

Gece boyunca süren sıcak ve sarsıcı yolculuktan sonra Birecik’te (Urfa) İstanbul’dan gelen canlarla buluşuyoruz. Ziyaret Köyündeki “nöbet” noktasından bizi karşılamaya gelen canlar var. Telefonum çalıyor hoş ve sıcacık Urfalı nidasıyla sevgili Celalettin Ekmen, “Hoş geldiniz Başkan can! Sizi karşılamaya geleceğiz!” diyor. Zahmet etmemesini, gelen canlarla birlikte nöbet çadırına geleceğimizi söylüyorum. Kimi yerleri bozuk asfalt, kimi yerleri toprak zeminli (Şose) yoldan ine çıka, sarsıla, yortula ilerliyor otobüsümüz! O da ne?… Canımın mihmanı çocuklar! Zafer işareti yaparak bizi selamlıyorlar. Nöbet çadırına varana kadar hemen her köyün içinde, evin önünde gözlerinden sevinç ışığı saçan yüzü güneş yanığı çocuklar zafer işaretleriyle karşıladılar bizi…


Ufuktaki direğe çekilmiş bir kırmızı bayrak göründü!… Önde oturan Mersin grubundan bir arkadaş merakını bastırarak vurgulayan bir tonla “Türk bayrağı mı acaba?” dediğinde biz bayrağın rengini, şeklini ve üzerindeki tasviri net bir şekilde görecek kadar yaklaşmıştık. “Tek bayrak, tek millet!” diyenler kendi ırkçı saplantılarında debelene dursunlar görünen kırmızı bayrak “Türk Bayrağı” değil(miş!) Çadırların önünde karşılıklı iki sıra oluşturmuş canların içinden alkış ve slogan sesleri eşliğinde geçip çadırların önüne ulaştık. “Kırklar aşkına biz Aleviler Kobanê sınırında Hak ve hakikat aşkına cem olmaya geldik!” pankartının arkasında açıklamamızı yaparken “Ne kadar çoğuluz da tekçi zihniyetin kirli şemsiyesi altında görülmez olmuşuz!” diye geçirdim aklımdan.

IŞİD Kerbela’da baş kesen Şimr Bin Zi’l Cevşen’in torunlarıdır

Rojava, Hama, Halep inancımızın Hak ve hakikat uğruna direniş destanını yazan Hak Aşıklarının Hak ile Hak olduğu yerlerdir. Sühreverdi (1191) Seyit Nesimi (1425) Halep’te hak için Hakka yürümüştür. Sühreverdi ve Seyit Nesimi gibi Hak ve hakikat aşıklarını katleden zihniyet IŞİD zihniyetinin kaynağıdır. Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın “Kızılırmak gibi bendinden boşan/ Hamadan, Mardinden, Sivas’a döşen/ Düldül eyerlendi Zülfikâr kuşan/ Alim ne yatarsın günlerin geldi?” deyişi tam da bugünü gören ve bugün ne yapılması gerekeni ifade eden deyiştir. Bugün Hak ve Hakikat aşkına, yoksulun, mazlumun, masumun, dili kimliği, inancı inkâr edilerek katledilenler için Zülfikar kuşanma zamanıdır. Şahı Merdan Ali ile Muaviye güçleri arasında yaşanan Sıffin Savaşı da bu topraklarda (Rakka/Sıffin) gerçekleşmiştir. Hak ve hakikatin karşısında yenilgiye uğrayacağını gören Muaviye askerlerine, İslam’ın kutsal kitabı “Kuranı Kerim sayfalarını yırtarak mızraklarının ucuna takma” emrini bu topraklarda vermiştir. IŞİD Katilleri, Sıffin Savaşı’nda Şahı Merdan Ali’ye karşı tarihin gördüğü en düzenbaz savaş hilelerinden birini yapan Muaviye zihniyetinin temsilcisidir. İnsan bedenini parçalayarak “Kalbini yeme” Yezit’in atası, Muaviye’nin ana/babası Ebusüfyan ve Hind’den kalan bir caniliktir. Cani, kanlı katil IŞİD Çetelerinin Rojava’da Kürt Halkına, Suriye’de Alevi Toplumuna karşı yaptığı katliamlar Yezit’in Kerbela’da yaptıklarının devamıdır. Nerde bir Muaviye varsa orada bir Şahı Merdan Ali olacaktır. Nerede Yezit eliyle yapılan bir Kerbela varsa orada bir İmam Hüseyin ve Masum-u Paklar, Zeynep’ler, Sakine’ler, Zeynel Abidin’ler olacaktır. IŞİD çeteleri kelle keserek Kerbela zulmünü sürdürüyorlar. İnsanlık bilmelidir ki suya erişmeyi engelleyen IŞİD çeteleri Yezitlik yapıyor. Rojava’da Ortadoğu’da çocukları katleden IŞİD Çeteleri Kerbela’da altı aylık Ali Asgar’ı ve Masum-u Pakları katleden Hurmala Bin Kâhil’in soyundandır. IŞİD çeteleri Kerbela’da baş kesen Şimr Bin Zi’l Cevşen’in torunlarıdır.

‘Razı olun ve susun!’ namussuzluğu Rojava’yla yıkılıyor

Canlı yayın yapan birkaç onurlu Tv kanalı, çevrede ayrıntıları yakalamak için koşuşturan onurlu gazeteciler… Arada bir tozuyan esintide olmasa yakarcasına güneşin altında dayanmak mümkün değil! Çadırın çevresi açık olunca birazcık esinti yakalamak mümkün! Buyur edildik, çaylar, soğuk sular ikram edildi “Yemek hazır!” diyen “Görevli” can Kürtçe “  ku roji na gırti!” diye açıklamayı ihmal etmiyor. Büyük şehirlerin kasvetli “Ramazan havası” yok nöbet çadırlarında! Yaşamın her alanında bariz bir şekilde duyumsanan Kürt Aydınlanması Alevi/Kızılbaş canların Ramazan Ayında yaptığı Kırklar aşkına Kobanî için dayanışma ziyaretinde sıcak bir kaynaşmaya dönüşüyor.

Göz alabildiğine uzanan kıraç ovanın ortasında Fırat’ı dizginleyen Birecik Barajındaki balıkçı dalyanları ve kıyıda Suriyeli mülteciler için “Devlet tarafından kurulmuş” bembeyaz çadır kent. Hemen bakış açımızdaki tepenin üzerinde üç bayrak ve taşlarla yazılmış YPG yazısı! Tepede sınırın diğer tarafını gözetleyen birkaç can! İki gecedir yollarda olmak ve bu sıcak ötesi hava zorlasa da tepeye çıktım! Tepedeki canlardan biri elindeki dürbünü verdi, birkaç ev ve evlerin çevresinde dolaşan karartılar. “IŞİD çeteleri bunlar abi!” diyor dürbünü bana veren can.

“Nöbet çadırlarında” ve çevrede dolaşan canların heyecanı, öz güveni bariz bir şekilde görülüyor. Yaklaşık 1 km. ilerde tank ve askerler var. Ama yerlerinde sabit duruyorlar. Nöbet noktasındaki canlarla hasbihal ettik. Açıklamamızı yaptık. Yakıcı güneş çok uzaklardaki tepelerin ufkuna inerken Urfa İl Başkanı Celalettin Ekmen Canın öncülüğünde “Akçakale’deki nöbet çadırına” gidiyoruz. Bozu şose yola düştük yine! Otobüsümüz devrildi devrilecek kadar sarsılarak yavaş ve zor ilerliyor! Çevrede fıstık ağacı tarlaları, irili ufaklı zeytinlikler ve kavurucu güneşin altında terk edilmiş gibi sessiz, hareketsiz köy görüntüsünü bozan çocukların gülücüklerini süsleyen zafer işaretleri! Bir “Karakol” ve avlunun giriş kapısında “Sınır namustur!” yazısı. Irkçı/İnkârcı zihniyet köylerimizi, ailelerimizi, akrabalarımızı yapay sınırla bölmüş ve bunun adını “Namus” koymuş. Bu yapay ve iğrenç “Namus” anlayışının yüz yıldır bize dayattığı, inkâra, asimilasyona, bölünmeye, yabancılaşmaya “Razı olun ve susun!” namussuzluğu Rojava Devrimi ile yıkılıyor! Rojava’da yaşamın tüm kutsallıklarına kast eden caniler devrimle oluşan yaşamı ortadan kaldırmak ve tekçiliği hâkim kılmak istiyorlar. Ama o devir bitti! Rojava yeni, çoğul, özgür ve özerk yaşamın projesidir.

‘Zafere kadar mücadeleye devam edeceğiz!’

Beşik gibi sallanan otobüsün ninnilerine kapılarak uyursan kan ter içinde uyanırsın tabi! Bizleri karşılayan canlar topluluğunun içinde Viranşehir Belediye Başkanı kadim dostum Emrullah Cin, milletvekilleri Kemal Aktaş ve İbrahim Ayhan da var. Çadırlara kadar yürüyüp az ilerdeki heyecanı görünce fark ettik ki buradaki manzara daha çarpıcı ve heyecan verici. Sınırın bu tarafındaki tepeye toplanmış yüzlerce insan, sınır tellerinin önünde 50/60 kişilik asker topluluğu ve tanklar, Rojava tarafında binlerce can!… Aradaki mesafe yaklaşık 1 km. Karşılıklı sloganlar, stranlar, sevgi selinin gidip gelen esintileri! Rüzgâr doğru estiğinde sesler anlaşılabiliyor. Sınırın diğer tarafındaki Rojavalı canlarda heyecanlı bir kümelenme görülüyor. Sıraya dizilip “Mayınlı bölgeye” kadar yürüyorlar. Mesafe biraz azaldı! Sıcaklığı heyecanı, sevgi selini, özgürlük aşkının çığlıklarını görmek ve yaşamak heyecan ötesi bir durum! Ellerindeki Kesk û Sor û Zer bayraklar ve Öcalan resimleri yakıcı sıcağı önüne katan esintiyle dalgalanıyor. Bir gün önce buradan “300 kişilik genç bir grup karşı tarafa geçmiş!” anlatanların yüzündeki tebessüm gözlerindeki ışığa karışıyor. Aniden Rojava tarafından iki kişi mayınlı denilen bölgeye girerek bize doğru gelmeye başlıyor. Askerler havaya birkaç el “Uyarı ateşi” açıyor! Ama dinleyen kim? Rojavalı iki genç canımız askerlerin arkasındaki sınır tellerine kadar geliyor. Kürtçe “Hoş geldiniz! Nasılsınız? Biz çok iyiyiz! Bizi merak etmeyin bu canilerin hakkından geleceğiz! Zafere kadar mücadeleye devam edeceğiz!” diyen gencin sesini, görüntüsünü, cesaretini, sıcaklığını yüreğimin içine nakş ettim!…

Aleviler olarak tarihimiz zulüm ve katliama karşı direnişin destanıdır. Madımak’tan Kerbela’ya, Roboski’den Maraş’a, Çorum’dan Kobanê’ye, Dersim’den Rojava’ya kadar yaşanan tarihte mazlum biziz. Rojava direnişinde zulüm ve katliam yenilecek Halklar ve inanç grupları eşit, özgür ve özerk olacak. Bu mücadeleye güç katmak ve “Bu mücadele bizim mücadelemizdir”. Rojava/Kobani sınırına gittik. Çok da iyi ettik bu tarihi buluşmanın etkisi ilerde görülecek kanısındayım.

*16 Temmuz günü kaleme alınmıştır