Ana Sayfa Blog Sayfa 6391

Alevi Kürtlük yaşayacak ve yaşatılacaktır

MUSTAFA KARASU

Dêrsim, Kürdistan’ın en son teslim alınmış kalesidir. 1937-38 yılına kadar Dêrsim hep özerk kalmıştır. Bu nedenle dilini de, kimliğini de, kültürünü de, inancını da, toplumsal tüm özelliklerini de özüyle korumuştur. Kürdistan’ın başka bölgeleri fethedilmiş, hakimiyet altına alınmış, farklı siyasi ve toplumsal güçlerin etkisine girmiştir; etkilenmiş ve etkilemiştir; ama Dêrsim 1938 yılına kadar saf halini korumuştur. Bu açıdan 1937 yılına kadar hem Kürtlüğün hem de Alevi inancının özünü ve en çarpıcı farklılıklarını birlikte Dêrsim’de görmekteyiz. Bu açıdan 1937 öncesi Dêrsim’inin çok iyi öğrenilmesi ve bilinmesi gerekir. Çünkü 1938 yılından sonra Dêrsim’de bir özel savaş politikası uygulanmış, psikolojik savaş yöntemleriyle Dêrsim kimliğinden, dilinden, kültüründen, inancından, bir bütün olarak özünden koparılmaya çalışılmıştır. Dêrsim, Türkiye Cumhuriyetinin özel savaş politikasına en fazla muhatap olmuş bir coğrafyadır. Türk devletinin bu politikalarını anlamadan bugün Dêrsim’deki düşünce yapısını ve farklı eğilimleri anlamak zordur.

Dêrsim Katliamı ve kültürel soykırıma karşı Sait Kızıltoprak (Dr. Şivan)’ın bir çıkışı vardır. Kürt halkının mücadelesi içinde yer almak istemiştir. Bu dönemde Güney Kürdistan’daki Kürt hareketini Kuzey Kürdistan için de bir ışık olarak görmüş ve kendini Kuzey Kürdistan’a atmıştır. Ancak o dönemde Türkiye’nin NATO üyesi olma gerçeğini; Güney Kürdistan’daki hareketin de NATO müttefiklerinin desteğinde yürüdüğünü görmediğinden, Kuzey Kürdistan’da Özgürlük Hareketi’ni geliştirme isteğini yaşamıyla ödemiştir. ABD, İsrail, İran ve Türkiye ile ilişkileri nedeniyle KDP, Dr. Şivan’ın bu radikal kişiliğini kendileri için tehlikeli ve engel görerek tasfiyeye yönelmiştir.

Dêrsim gençliği, Dêrsim Katliamına, ezilmişliğine ve baskıya karşı tepkisini 1960’ların sonundan itibaren Türkiye’de gelişen devrimci hareketler içinde de yer alarak göstermiştir. Hüseyin Cevahir bu direniş kişiliğinin temsilcilerindendir. 12 Mart sonrası Türkiye’deki devrimci hareketin ve gençliğin direnişi Dêrsim başta olmak üzere tüm Kürdistan’ı da derinden etkilemiştir.

12 Mart’tan sona Dêrsim gençliği devrimci hareketler içinde daha aktif yer almaya başlamıştır. Bunlardan biri de Apoculardır. Apocu grubun kuruluş günü olarak belirtilen 1973 Newroz’undaki Çubuk Barajı toplantısına katılan altı kişiden üçü Dêrsimli’dir. Böylece Dêrsim’de 1938 soykırımına karşı Kürt kimliği, dil ve kültürüyle bir devrimci çıkış başlatılmıştır. Apocular, Kürdistan’daki zulümden, fiziki ve kültürel soykırımdan hesap sorma hareketi olarak tarih sahnesine çıktığı gibi, Dêrsim’de 37’de geliştirilen fiziki ve kültürel soykırımdan hesap sorma hareketi olarak da gelişmiştir. PKK’yi 1937-38’de yapılan fiziki soykırımın beyaz soykırımla tamamlanmasına yönelik bir direniş hareketi olarak değerlendirmek gerekir.

Kuşkusuz Dêrsim’de fiziki ve kültürel soykırıma karşı bir direniş gelişmesine rağmen fiziki ve kültürel soykırımın yarattığı sonuçları da küçümsememek gerekir. Bugün hala CHP gibi 1937-38 Dêrsim Soykırımından sorumlu olan bir parti Dêrsim’de oy alıyorsa, iddialı parti durumundaysa bu, 1937-38 fiziki soykırımı üzerinden yürütülen beyaz soykırımın belirli düzeyde sonuç aldığını gösterir. Dolayısıyla bu gerçekliğe göre bir politika ve mücadele içinde olmak gerekir. Hiç kimse 37-38 fiziki soykırımın ve devamı olan beyaz soykırımın sonuç almadığını söyleyemez. Fiziki soykırım öncesi Dêrsim değerlerine sahip çıkan ve bunları korumaya çalışanların bu gerçeği görerek Dêrsim’deki bu kültürel soykırımcı sisteme bir tutum almaları gerekmektedir. Yoksa 37-38 soykırımına ve onun devamı olan beyaz soykırıma teslim olunmuş olur. Dêrsimliler için bundan daha onur kırıcı bir şey olamaz.

Yakında yerel seçimler olacak. Bu seçim de bir yönüyle 1937-38 soykırımının sonuçları ile buna karşı direnenler arasında olacaktır. CHP 37 soykırımını ve onun devamı olan beyaz soykırımın yarattığı kişilikleri temsil ederken, demokratik devrimci ittifak ise Seyit Rıza’da temsilini bulan direnişçiliğin bugünkü temsilcilerini ifade etmektedir. CHP’ye gidecek her oy 37-38 soykırımı ve sonrası yürütülen özel savaşın sonuçlarını kabul etmeye, buna teslim olmaya verilmiş oy olacaktır. BDP adayına, HDP bileşenlerine verilmiş oy ise Seyit Rıza’dan bugüne fiziki ve kültürel soykırıma direnen büyük devrimcilere verilmiş oy olacaktır. Bu gerçek demagojilerle saptırılamaz. Bugün CHP’den milletvekili olan Kamer Genç, 1938 beyaz katliamının ürünüdür; beyaz soykırım yapımıdır. Hüseyin Aygün ise Kamer Genç’in artık miadını doldurduğu ve uyanan Dêrsim gerçeğinde toplumu uyutma gücünden çıktığı dönemde piyasaya sürülmüştür. O da 1937 katliamının bitirmek istediği Dêrsim kimliği ve kültürünün farklı biçimde bitirilmek istenmesinin kişiliğidir. 38 soykırımı ve onun beyaz rengine direnenlere karşı bir zihniyet ve yaklaşım içinde olması, bu gerçekliğini ortaya koymaktadır.

Dêrsim hem Kürt hem de Alevi kimlikli bir bölgedir. Bugünkü devletin çizdiği sınırlardan daha geniştir. Karakoçan, Kiğı ve Kemah’a kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamaktadır. Dêrsim coğrafyasında hem Kirmançkî, hem de Kurmancî konuşulur. Kürt dili en eski bir halk olan bir toplum içinde ve en eski dil ve kültürlerin coğrafyası olan Kürdistan’da şekillenmiştir. Kurmancî, Soranî, Kirmançkî, Kelhorî, Hawramani, Lorî gibi birçok dil grubunu içinde taşır. Kürtçe denilirken tüm bu diller ve diyalektin anlaşılması gerekir. Sadece Kurmancî Kürtçe değildir; Soranca da, Kelhorca da, Hawramanice de, Kirmançkî de Kürtçedir. Kurmancî de Kürtçenin bir koludur. Zaten dil yapısı ve kelimeler birbirine yakındır. Birçok kelime ise aynı kökten gelir. Farklı biçimde telaffuz edilseler de aynı kökten gelen sözcüklerdir.

Şimdi Soranca, Kelhorca, Hawramanice, Kurmancî konuşanlar biz Kürt değiliz demiyorlar, ama ne hikmetse Dêrsim’de Kirmançkî konuşanların bir kısmı biz Kürt değiliz diyorlar. Kirmançkînin de Kürtçe dil grubundan biri olduğunu bilinçli olarak reddediyorlar. Kuşkusuz Kirmançkî de, Soranîce de, Kelhorca ve Hawramanice de özgünlükleri olan dillerdir. Sosyal ve kültürel olarak da özgünlükleri vardır. Şu kesindir, Kurmançki de, Soranî de, Kelhorî de kendi özgünlüklerini korumuşlardır. Hiçbir biçimde erimemişler ve tek bir dil haline gelmeyi kabul etmemişlerdir. Bu açıdan ulus-devletlerin tüm farklı lehçeleri, diyalektleri ve dil özgünlüklerini yok edip tek bir ulusal dil yaratma projelerine karşı çıkmak lazım. Bu tür tek ulusal dil yaratma eğilimleri ulus-devletçi gerici eğilimlerdir. Bu tür eğilimler, ulusal dil yaratma değil, ulusal zenginlikleri yok etme projeleridir.

Dilin özgünlüğünün korunması gerekirken sosyal ve kültürel özgünlükleri de korunmalıdır. Bu nedenle Kürdistan içinde de Soranî, Kurmançki, Hawramanî ve Kelhorî dili konuşanlar bulundukları yerlerde özerk olmalıdırlar. Ulus-devlet zihniyeti Kürt dil ve kültür zenginliğine karşı bir katliam olarak görülmelidir. Kürt Özgürlük Hareketi Kürt dilinin kültürel ve sosyal yapısının farklılıklarını böyle ele almaktadır. Bir kere herkes Kürt Özgürlük Hareketi’nin böyle bir projeye sahip olduğunu bilecektir. Yerel yönetimlere ve Kürdistan içindeki tüm özgünlüklere yaklaşımı budur. Tabii ki Süryaniler, Ermeniler, Êzidiler, Araplar, Mahelmiler, Türkmenler de bu zihniyet ve proje içinde özgünlüklerinin özerkliği ve özgürlüğü temelinde yer alacaklardır.

Bu çerçevede bir daha vurgulayalım, Dêrsim Kürdistan’ın özgün ve özerk bir kimliğe sahip bölgesi olacaktır. Tüm farklılıklarının özgürlüğünü sonuna kadar yaşayacaktır. Hiçbir biçimde başka farklılıklar ve kimlikler içinde erimeyecek, eritilmeyecektir. Bunun güvencesi de Kürt Özgürlük Hareketi’nin zihniyeti, yaklaşımı ve yapılanmasıdır. Özgürlük Hareketi her türlü kültürel soykırım ve asimilasyona karşı bir isyan hareketidir. Tarih sahnesine bu kimliğiyle ortaya çıkmıştır. Bu açıdan ne Aleviliğin asimile edilmesine, başkalaştırılmasına, Sünnileştirilmesine izin verecektir, ne de Kirmançkînin asimile edilmesine. Bu açıdan Alevi kimliğini ve Kirmançkînin özgünlüğünün de en temel savunucusu bu Özgürlük Hareketi’dir.

Dêrsim, Alevi Kürt’tür. Aleviliği savunma merkezidir. Sadece Dêrsim Aleviliği için değil, Sivas, Malatya, Maraş, Adıyaman, Erzurum Aleviliği için de önemli bir bölgedir. Bu nedenle Dêrsim Aleviliğinin asimile edilmeden, başkalaşıma uğratılmadan farklılığını sürdürmesi çok çok önemlidir. Tüm Dêrsimlilerin bu bilinçle hareket etmesi, Aleviliklerine güçlü sahiplenmesi ve her türlü asimilasyona karşı çıkması gerekir.

Aleviliğin kendi kimliğine sahiplenmesi ve korunması konusunda Kürt Özgürlük Hareketi’nin yaklaşımı ve çabası inkar edilemez. Zaten bu nedenle birçoğu Dêrsimli olan binlerce Alevi Kürt genci bu saflarda şehit düşmüştür. Binlercesi zindanlarda onlarca yıl yatmıştır. Hala da binlercesi Özgürlük Hareketi saflarında her düzeyde mücadele etmektedir. Bu gerçeklik bile bu hareketin karakterini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Türk devleti bu hareketi Sünni Kürt toplumundan koparmak için “PKK Alevi hareketidir” gibi değerlendirmeler yapmaktadır. Doğrudur, Alevi’si, Êzidi’si, Sünni’siyle PKK tüm Kürtlerin Özgürlük Hareketi’dir. Sadece Kürtlerin değil, tüm ezilen toplulukların Özgürlük Hareketi’dir. Hiçbir çarpıtma ve yalan propaganda bu gerçekliği değiştiremez.

Dêrsim’de devlet çok çalışmaktadır. Dêrsim’i Kürtlükten ve Özgürlük Hareketi’nden koparmak için özel çaba sarf etmektedir. Türk devleti artık Dêrsim’de “Biz Türk’üz” propagandanın tutmayacağını görmüştür. Kürt Özgürlük Hareketi mücadelesiyle “Biz esas Türk’üz, Horasan’dan gelmişiz” hikayesini de çürütmüştür. Zaten değerli araştırmacı yazar Mehmet Bayrak bu “Horasan’dan geldik” hikayesinin ne olduğunu ortaya koyarak Türklüğe argüman yapılmak istenen bu söylentiye son vermiştir.

Şimdi artık açıkça biz Türk’üz demenin Dêrsim’de bir karşılığı kalmamıştır. Türk devleti 1938 fiziki soykırım ve sonrası beyaz soykırımla Dêrsim’i Türkleştirip Kürt kimliğinden koparmak istemiştir. Bu tutmayınca şimdi Kürtlükten koparmak istemenin başka tezleri ortaya atılmaya ve bu tezler üzerinden Dêrsim Kürtlükten koparılmaya çalışılmaktadır. “Biz Kürt değiliz Zaza’yız” denilerek bu yapılmaya çalışılmaktadır. Hakim Türk kimliği içinde eritmenin yeni projesi bu olmaktadır. Özgürlük Hareketi karşısında bu tezi bizzat devlet savunmaktadır. Arkasında 1938 soykırımını yapan devlet zihniyeti vardır.

Kuşkusuz Dêrsim’de hakim dil Kirmançkî’dir, Kurmancî değildir. Kurmancî az konuşulsa da Dêrsim’in esas olarak Kirmançkî’yi konuştuğu kesindir. Bunu zaten tüm Kürtler bilmektedir. Kürtçe de sadece Kurmancî değildir. Kirmançkî’nin Kurmancî ile aynı kökten geldiği ve çok yakın akraba olduğu açıktır. Bu ne aynılıktır ne de tümden ayrılıktır. Türk devleti şimdi Kürtleri bölme çabasını “Biz Kürt değiliz” üzerinden yürütmektedir. Benzer bir şeyi İran da Kelhorlar ve Lorlar için söylemektedir. Hatta Türkiye “Bizim Kürtlerimiz Güneydekilerden ayrıdır” diyerek Kurmançlarla Soranları karşı karşıya getirmek istemektedir. Öyle ki, Güney Kürdistan’da Soranca dilinin hakim olmasını istemektedir.

Dêrsim’de biz Kirmançkî’yiz ya da Zaza’yız söylemiyle Kürtlükten ayrıyız deyip Özgürlük Hareketi ve Kürt demokratik hareketine karşı tutum almak isteyen bir eğilim vardır. Böylece Dêrsim’i HDP ve BDP’den koparıp CHP’ye yamamak istemektedirler. Tabii ki böylece Türkleştirmenin ara aşamasını gerçekleştirmektedirler. Biz Zaza’yız diyenler bunu Türklüğe karşı koruma amacıyla değil de, esas olarak Kürtlükten koparmak için yapmaktadırlar. Hatta Türk’üz dememeleri de Kürtlüğü reddetmenin yeni yolu olmaktadır. Yani Kürtlükten koparmanın yeni yolu böyle bir meşruiyetle yapılmak istenmektedir. Doğrudur, Dêrsim Kirmançkî’dir, ama bu Kürt olmadıklarını göstermez. Atatürk 1919’da Erzurum’dan Sivas’a geçerken başta Dêrsim Kürtlerinden tehlike gelebileceğini söyleyerek tedbirlerini almıştır. Yine Şark Islahat Planı’nda Dêrsim ve çevresi (Sivas, Malatya, Maraş vd) tedbir alınmazsa Türklükle bütünleştirilmeyip Kürtlüklerinde ısrar edecekleri söylenmektedir. Bu nedenle Kürtlükten çıkarmak için bir soykırım planı olan Şark Islahat Planı uygulamaya sokulmuştur. Şark Islahat Planı’nın en önemli hedefinin Dêrsim, Malatya, Maraş, Adıyaman, Sivas ve Erzindan Alevi Kürtleri olduğu açıktır.

Şark Islahat Planının uygulanması ve Dêrsim Soykırımı sonucu bazı Dêrsimli, Sivaslı, Maraşlı, Malatyalı Alevi Kürtler  “Biz Kürt değiliz, esas Türk biziz” demişlerdir. Bunu kendiliğinden ve öz iradeleriyle değil, üzerlerinde uygulanan beyaz soykırım sonucu söylemişlerdir. Kürtlüğünden kaçışın bundan başka bir ifadesi olamaz.

Dêrsim Kürt olduğu gibi, Sivas, Malatya, Maraş, Erzincan Alevi Kürtleriyle Dêrsim tarih içinde ciddi bir ilişki içindedir. Birbirlerine hep destek vermişler ve birbirlerine muhtaç olmuşlardır. Böyle bir Alevi Kürt coğrafyası vardır. Tarih içinde bir bütün olmuşlardır. Varlıklarını sürdürmeleri biraz da bu ilişki ve birbirini tamamlamayla olmuştur. Yakın yerlerde olan Kurmancî ve Kirmançkî konuşanlar hem Kurmancî hem de Kirmançkî’yi öğrenmişlerdir. Dêrsim Kurmançlarının çoğu Kirmançkî’yi de konuşurlar. Kirmançkî konuşanlar da Kurmancî konuşanlarla rahatlıkla anlaşırlar. Bu, tarihsel bir gerçeklikken şimdi “Biz Kürt değiliz” diyerek Dêrsim’de Kurmancî konuşan Kürtlerden kendilerini ayırmaya çalışmaktadırlar. Hatta Sivas, Malatya, Maraş, Adıyaman Kürtlerinden de kendilerini ayırmaktadırlar. Kuşkusuz Kirmançkî’nin özgünlüğü vardır, farklılığı vardır. Biz ayrıyız demeleri bu özgünlüğü ve farklılığı belirtmek için değil kendilerini tümden Kürtlükten, tabii ki Alevi Kürtlerden de koparmak içindir. Böylece Kürtlerin Özgürlük Mücadelesini zayıflatmaktadırlar. Türk devleti buna dayanarak kültürel soykırımcı sistemini Kurmançki ve Kırmanci konuşanlar dahil tüm Kürtler üzerinde sürdürmede ısrar etmektedir.

Sivas, Malatya, Maraş ve Adıyaman Alevi Kürtleri de Dêrsim’i hep kendi parçaları görmüşlerdir. Dêrsim Kürtleri demişlerdir. Yani Alevi Kürtler Dêrsimlileri hem Alevi hem de Kürt olarak kendilerinden saymışlardır. Kuşkusuz Kirmançkî konuştuklarını bilmektedirler. Ama bu ortak kimliklerinin Kürt olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Alevi Kürtler Dêrsim’i böyle değerlendirirler. Dêrsimliler de kendilerini Kürt görerek Kurmanç Kürtlerinin bir parçası olarak görmüşlerdir. Şimdi bunu zorlama ile tersyüz etmek tabii ki kültürel soykırımcı Türk devletinin başka bir oyunu olarak değerlendirilir. Yoksa Kirmançkî dilinin geliştirilmesi ve farklılığının ortaya konulması kadar doğru ve güzel bir şey olamaz. Kürt Özgürlük Hareketi zaten bunu desteklemekte ve güçlendirmek için her türlü çabayı ve desteği sürdürmektedir. Bu açıdan Kirmançkînin farklılığı üzerinden Kürtleri bölme çabaları tabii ki iyi niyetli olarak görülemez Ne denirse densin 1937 soykırımcılarını desteklemekten başka anlam taşamaz. Zaten beyaz soykırım olmasaydı bu çevreler böyle konuşmazlardı.

Dêrsim, Alevi ve Kürt kalacaktır. Tabii ki Kürtlüğünü Kirmançkî dili ve Dêrsim kültürüyle sürdürecektir. Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi bunun için de vardır. Dêrsim’i Aleviliğinden ve Kürtlüğünden koparmaya çalışanlar da karşısında Özgürlük Hareketi’ni bulacaktır.

Dêrsim’deki sol güç birliği, Aleviliğin, Kirmançkî Kürtlüğünün, demokrasinin ve Demokratik Özerkliğin temsilcisidirler. BDP adayı aynı zamanda Dêrsim’in Demokratik Özerkliğinin de adayıdır. Dêrsim, Kürt Özgürlük Hareketi gerçeğinde Kürdistan’ın nadide özerk bölgelerinden biri olacaktır. Kürdistan Demokratik Özerkliği de ulus-devletçi zihniyetten ayrı olarak Kürdistan’daki tüm farklılıkları kendi özgün kimliğiyle yaşatacaktır. Örneğin Botan alanı da özerk Kürdistan içinde kendi Demokratik Özerkliğini yaşayacaktır. Aynı gerçeklik Adıyaman, Maraş, Malatya ve Sivas Kürtlüğü için de geçerli olacaktır. Kürdistan beş altı konfederal birimden, yani demokratik özerk ünitelerden oluşacaktır.

Bu yerel seçimlerde devletin Dêrsim’deki oyunları bozulmalıdır. Bu yerel seçimlerde Alevi Kürt kimliği Dêrsim üzerinden kültürel soykırım politikası uygulayan Türk devletinin beşinci kolu CHP’yi yenilgiye uğratmalıdır.

Kürdistan’ın diğer yerlerinde devlet partisi AKP’dir; Dêrsim’de ise CHP’dir. Bu seçimde devlet partisinin yenilmesi Dêrsim dahil Kürdistan’da Demokratik Özerkliğin önünü sonuna kadar açacaktır.

Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan CHP’ye sert tepki

Alevi Bektaşi Federasyonu yazılı bir açıklamayla CHP’de Belediye Başkan adaylığı ve meclis üye listelerinin hazırlanmasında Alevilerin dışlandığı öne sürüldü. Verilen sözlerin tutulmadığının hatırlatıldığı açıklamada şu ifadelere yer verildi.

İşte o basın açıklaması;

Özgür basına ve kamuoyuna, Türkiye’nin dört bir yanında 400’ü aşkın kurumuyla çalışma yapan Alevi Bektaşi Federasyonunun yerel seçimlere ilişkin basın açıklamasıdır.

Yaşanılan yerel seçim sürecinde gerek belediye başkanlıkları gerekse meclis üyelikleri atamalarında bir kez daha gördük ki bu toplumun emeği ve enerjisi boşa harcanıp tüketilmiştir. Chp’de genel başkanlık düzeyinde yapılan ikili görüşmelerde dahil olmak üzere verilen sözlerin tutulmaması hatta ve hatta yaptıkları çalışmalarla tabanda karşılık bulmalarına rağmen Alevi kimliklerinden dolayı bazı isimlerin listelerden silinmiş olması; bunun yanında bazı bölgelerde ve illerde Alevilerin asla tasvip etmeyip kesinlikle yanlarında durmayacakları bazı isimlerin atanmış olması, yapılan kamuoyu yoklaması, temayül, önseçim ve eğilim yoklamalarında ön sıralarda yer almalarına rağmen bu isimlerin listelerden silinmiş olmaları ya da belediye başkanı adayı yapılmamaları; toplumumuz tarafından haklı olarak sorgulanmaktadır.

Her seçim döneminde Aleviler boş vaatler ve süslü laflar ile kandırılmışlardır. Özellikle İzmir’in bazı ilçelerinde açık açık Alevilere küfreden bazı isimlerin belediye başkan adayı yapılmaları bu topluma ne kadar değer verildiğinin göstergesidir. İzmir’de tek başına partiyi ve yerel seçim sürecini şekillendirip idare edenlerin daha düne kadar cemevlerimizden tabelalarımızı nasıl indirdiğini unutmayacağız ve asla Alevileri yönetme izni vermeyeceğiz. Herkes şunu iyi bilmelidir ki, geçmişte olduğu gibi bu toplum bugün ve bundan sonra da siyasi partilerin kapalı kapılar ardında beyan ettikleri gibi bir koyun sürüsü olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Hiçbir partinin de asla arka bahçesi değildir. Bu kadar demokrasi fakiri bir anlayış ile Alevilerin ne aklı ne vicdanı ne de yaşam biçimleri bağdaşmaktadır.

Ben yaptım oldu diyenler, nasıl olsa gidecekleri başka yer yok nakaratını okuyanlar, bugün manzara öyle görünüyor olsa bile ilerleyen süreçte bu şekildeki bir anlayış ile yürüme şansımız ve olanağımız yoktur. Dolayısıyla Alevilerin çok yoğun olarak yaşadıkları kentler dahil olmak üzere; yönetmeye ve temsiliyete haiz olmalarına rağmen, isteklerinin karşılık bulmamış olması ve bu yetmiyormuş gibi tam da bu inancı ve toplumun zıddı isimlerin bu noktalara taşınması Aleviler tarafından gerektiği şekilde karşılık bulacaktır. Bunu herkes böyle bilmeli ve tarihin bu kesitine not düşmelidir.

Siyaset mühendislerinin ajandalarında inşa edilmiş Alevilerin ne kadar çok, gerçek anlamda bu değerleri taşıyanların ise; ne kadar az olduğunun farkındayız. Umar ve dileriz ki yapılmış olan bu hata ve yanlışlar sonucunda Alevilerin bazı bölgelerde 30 Martta seçim kaybettirerek vereceği cevaplar doğru okunur ve doğru dersler çıkarılır. Temiz toplum temiz siyaset şiarıyla yola çıkmış olanların kirli siyaset anlayışıyla tabanda süreci götürüyor olmaları 30 Martta bizim ne kadar haklı olduğumuzu ortaya çıkaracaktır. 400’ü aşkın kurumu ve yüz binlerce üyesiyle, Türkiye’de Akp diktatörlüğüne karşı baş eğmeden mücadele eden bu toplum, sürekli korkutma politikasıyla sindirilemez ve Chp tarafından da boş vaatlerle avutulamaz. Bütün bu düşünce ve duygularla sürecin herkes için hayırlı, Aleviler açısından ise hiçbir hayrının olmayacağını görerek bütün kamuoyuna saygı ve sevgiler sunarız… Aşk ile…

ENGİN GÜNDÜK

ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU

GENEL BAŞKAN YARDIMCISI

Alevilik’te Semah

Ülkemizde Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Mevlevilik gibi toplumsal kimlikleri ve inançları ifade eden kavramlar söz konusu olduğunda, hemen ardından akla gelen ilk terimler “Sema / Semah” ve “Ayin-i Cem” oluyor. Burada Mevlevilik’i tarihsel gelişimi, kurduğu toplumsal ilişki ve örgütlenmesiyle, öğretisi ve uygulamaları yönünden ayrı tutarsak, özellikle Alevi – Bektaşi Kızılbaşlar açısından Cem ve Semah, her türlü ritüelin, yaşamın ve inancın ayrılmaz parçası, hatta ana unsurları olmuştur.

Alevilik’te semahın önemine geçmeden önce kelimenin köken itibari ile nereden geldiği ve ne anlam ifade ettiğine kısaca bakmakta yarar var. Kelimenin kökenine dair bazı farklı yorumlar yapılmış olsa da dil bilimcilerin ve araştırmacıların üzerinde hem fikir oldukları, “semâ veya semah” kelimesinin Arapça “sem” kökünden türediği ve “işitme ve dinleme” anlamına geldiği şeklindedir. Zaten Tanrı’nın doksan dokuz isminden (Esma-i Hüsna) biri de “iyi işiten” anlamında “Semî”dir. Arapça’da “sem” kökünden gelen ve “sin” harfiyle başlayan kelime hemzeyle yazıldığı takdirde “semâ” olarak okunur ve “gök” anlamına gelir. “Raks” ve “vecd” anlamlarındaki “sema’ ” deyimiyse Arapça’da yine “sin” harfiyle başlar fakat “ayın” harfiyle biterek diğerinden ayrılır. Eski Arapça’da bu deyim “şarkı söyleme ve çalgı çalma” anlamlarını ifade ediyordu. Kelime zamanla giderek “çalgılı ve şarkılı şölen” anlamında kullanılmıştır.(1)

Bu anlamda demekki burada müzikli, çalgılı ve bunların ritmine uygun hareketlerden oluşan bir “raks” gösterisinden bahsediyoruz. Günümüzde aldığı ve taşıdığı anlam itibariyle semah her ne kadar kutsal, dini ve Tanrısal bir anlam ifade etse de özünde böyle bir danstır ve buna benzer ritüeller insanlık tarihinin her evresinde, değişik topluluklar tarafından benzer amaçlarla uygulanagelmiştir. Örneğin Mevlevi dervişlerinin her birinin olduğu yerde dönerek topluca yaptıkları semâ/semah ayini olan, baş dönmesi yoluyla “cezbe” (kendinden geçerek Tanrı’yla birleşme) hali yaşamaları, ilkçağlardan kalma bir Anadolu (ve insanlık) geleneğidir. Bu tür törenler, ilkin milattan binlerce yıl önce Anadolu topraklarında yaşamış Kybele rahiplerince uygulanmıştır. Kybele rahipleri de tıpkı günümüz Mevlevi dervişleri gibi, ak giysilerinin eteklerini savurarak oldukları yerde dönerler ve kendilerinden geçerlerdi.(2) Semâ ayinleri de sadece Mevlevilere özgü değildir, onlardan yüzyıllar önce de eski sufîler tarafından yapılmaktaydı. Örneğin 10. yüzyılda büyük sufîlerden Ebû Said bin Ebi’l Hayr’ın (967-1042) bu tür semâ ayinleri düzenlediği bilinmektedir. Yine o çağlarda topluca yapılan semâ /semahların dışında bireysel olarak da semâ/semah yapılıyordu. Mevlânâ’nın da semâ/semahı, daha önce bunu çok iyi bilen İranlı Şems-i Tebrizî’den öğrendiği bizzat oğlu Sultan Veled tarafından “İntihânâme” adlı yapıtında bildirilmektedir.(3)

Tıpkı Anadolu’da ve yakın coğrafyamızda olduğu gibi, insanoğlunun yarattığı bütün uygarlıklarda dinsel ya da toplumsal içerikli raks, dans veya benzeri törensel ritüeller uygulanmıştır. Bunun en çarpıcı ve bilinen örnekleri Afrika’daki zenci topluluklar, Amerika, Latin Amerika ve Avustralya yerlileri ile Asya’daki çeşitli şaman kültürleridir. Onbinlerce yıllık insanlık ve uygarlık tarihinin inançsal ve kültürel yaratımı olan bu ritüeller, tarih süresince evrilerek ve toplumlar/kültürler arası etkileşime uğrayarak sürdürülmüş, halen de kimi kültürlerde (Amerikan zenci kiliseleri gibi) modern zamanların kent yaşamına uyarlanarak devam etmektedir.

Geçmişten günümüze Anadolu Alevi – Bektaşi geleneğinde ise semah, cemle birlikte zaman içinde kazanmış olduğu anlam ve temsil ettiği değer bakımından yaşamın ve ibadetin en önemli unsurlarından biri haline gelmiştir. Alevilik – Bektaşilik’te her ne kadar genel kanı itibariyle semah, cemle birlikte Peygamber Hz. Muhammed’in Tanrı ile görüşmek üzere yapmış olduğu Miraç yolculuğu ve “Kırklar Cemi” mitolojisi ve kültüne dayandırılsa da bunlar dışında yine İslâm dairesinde değişik söylenceler ile birlikte, İslâmiyet öncesi kadim insanlık tarihi ve kâinatın varoluş serüvenine atıfta bulunan görüşler de mevcuttur. Burada İslâmiyet kaynaklı söylencelere kısaca değinmek gerekirse, bunlar sırasıyla şunlardır:

1. Tanrı ile Cebrail Arasında Yaşanan Diyalog

Alevilik’te inanılan yaratılış mitolijisinde yer alan bu söylenceye göre, yeryüzü suyla kaplıydı. Tanrı (Yaradan) yarattıklarından Cebrail’e sorar: “Sen kimsin, ben kimim?” Cebrail de “Sen sensin, ben de benim!” diye yanıtlar. Bunun üzerine Yaradan onu katından (huzurundan) kovar ve “Uç!” diye emreder. Binlerce yıl durmadan uçan Cebrail yorulur ve konacak bir yer ararken, tekrar Tanrı’nın huzuruna gelir ve Tanrı aynı soruyu yine sorar: “Sen kimsin? Ben kimim?” Cebrail gene aynı cevabı verir. Tekrar emrolunur; altı bin yıl uçar seyreyler. Fakat artık aciz kalır, düşmeli olur. Tanrı, o zaman inayetiyle, meleğin batın (içteki) gözünü açar.

Melek, o zaman “Kudret Kandili”ni görür. (Bazı kaynaklara göre Ehl-i Beyt’in Kandili, bazılarına göre de yeşil kubbeli bir yapı) Ona konar fakat kapısını bulamaz. İnmeye çalışırken içeriden bir ses duyar: “Ey Cebrail, niyaz et!”

Niyaza varır, niyazbend olur. Bir kapı açılıverir, hemen içeriye girer. İki nur görür ki, bir vücut olmuş, biri ak, biri yeşil. Ak nur seslenir: “Ey Cebrail! Var buradan yüce Allah’a git. Sana sual etse gerek. Sorarsa, şöyle cevap ver: ‘Sen Hak’sın, ben mahlukum’ de!”

Cebrail gider, Yaradan meleğine hitap eder ve tekrar: “Sen kimsin, ben kimim?” der.
Cebrail, “Sen Hak’sın, ben mahlukum” (Sen yaratansın, ben yaratılanım) diye cevap verince Tanrı, “Ey Cebrail, sen mürşidini bulmuşsun, onun yanına git!” diye buyurur.

Bu duruma çok sevinen Cebrail, sevinç içinde gökyüzünde el, kol ve baş hareketleri ile uçarak yapıya girer. Halk arasında bu söylenceden hareketle, “Cebrail gibi mürşide ulaşmak amacı ile ve onun duyduğu sevinci, coşkuyu hissetmek için semah dönüldüğü” şeklinde yorumlanır.

2. Hz. Muhammed ile Muaviye Arasında Geçen Anekdot

Hz. Muhammed’in katında bir gün Muaviye’nin de bulunduğu sohbette bir ozan şiirler söyler. Bu sırada Hz. Muhammed coşup kendinden geçer, dönmeye başlar. O sırada hırkası üzerinden düşer. Orada bulunan Muaviye, “Ey Tanrı’nın Elçisi, ne güzel dönüyorsun!” der.

Bunun üzerine Hz. Muhammed de: “Sus Muaviye! Sevdiğimin adı anılırken hareket etmeyen kişi ulu değildir” diye karşılık verir.

3. Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi Söylencesi

Alevi – Bektaşi literatüründe “Miraç ve Kırklar Cemi” söylencesi (miti), cem ve semaha kaynaklık ettiği varsayılan ve hemen herkes tarafından dile getirilen ve bir anlamda ortak kabul gören anlatıdır. Bu yüzden burada herkesin aşağı yukarı bildiği detaylarına girmeden söylenceyi kısaca özetleyelim:

Peygamber Hz. Muhammed uykusunda iken, Tanrı Cebrail vasıtasıyla O’nu Miraç’a davet eder. Hz. Muhammed bu davete (emre) uyarak Cebrail kılavuzluğunda Burak isimli ata binerek Miraç yolculuğuna çıkar. Yolda rastladığı bir aslan üzerine hamle yapar ve kendisine yapılan telkinle parmağındaki yüzüğü aslana vererek onun sakinleşmesini sağlar. Ardından Tanrı’nın huzuruna varır ve orada O’nunla doksan bin kelâm danışır. Bunun otuz bini insanlığa şeriat olarak iner, kalan altmış bini de Hz. Ali’de sır olur. Dönüş yolunda yolu bir meclisin toplandığı bir yapıya uğrar, kendisine o meclise dahil olması söylenir. Başta Peygamber olarak kabul edilmediği bu meclise, fakir ve onlardan biri olduğunu belirterek girer ve içerde kırk kişinin toplandığını görür. Kim olduklarını ve pirlerinin damadı Hz. Ali olduğunu görerek sohbetlerine dahil olur ve sonrasında hepsiyle birlikte semah döner. İşte Alevi – Bektaşilerin cem ve semahlarını dayandırdıkları temel söylence bu Kırklar Meclisi söylencesidir.

4. Hacı Bektaş Veli ve Hırka Dağı Söylencesi

Bektaşilerin bir kısmının inancına göre, Hünkâr Hacı Bektaş Veli bir gün Hırka Dağı’nda abdallarının bir ateş yakmalarını ister. Abdalların yaktığı ateşin etrafında daha sonra Hünkâr abdallarla birlikte coşkuyla semah döner ve kırk kez ateşi dolanır. Hünkâr daha sonra hırkasını çıkarıp ateşe atar ve sonra da küllerini havaya savurarak, “Bu külün düştüğü yerden odun bitsin!” der. O andan itibaren dağın odunu günden güne çoğalır. Bu nedenle dağa daha sonra “Hırka Dağı” adı verilir. Bektaşilerin bir kısmı bu söylenceye dayanarak semahın kaynağının bu olay olduğunu ifade ederler.(4)

Sonuç itibariyle günümüz Aleviliği içerisinde birçok farklı söylence, mit ve hikaye ile temellendirilmeye çalışılması, semahın toplum tarafından ne kadar önemsendiğinin ve hayatının her alanıyla ilişkilendirildiğinin de bir göstergesidir. Geçmişte ve günümüzde değişik yörelerde “samah”, “zamah” ya da “samak” gibi çeşitli şekillerde ifade edilen semah, her zaman Alevi toplumsal yaşamının ve cemlerinin ayrılmaz ve önemli bir parçası olmuştur. Toplum yaşamının düzenlendiği, yargılamanın ve helalleşmenin görüldüğü, kültürün devamının sağlandığı ve inanç ritüellerinin yerine getirildiği birer toplantı olan cemler ile yine birer irfan mektebi ve kâmil insana varış yolu olan muhabbet buluşmalarının (muhabbet cemleri de diyebiliriz) önemli bir parçasıdır semah dönmek.

Alevilere göre semah, yaratılışın, kâinatın ve var olan her şeyin bir simgesidir aynı zamanda. Kâinatta var olmanın esası dönme (hareket) ile başlar ve her şey birbiri etrafında döner. Yaratılmışlar arasındaki ortak özellik zerreden kürreye, her birinin yapısını teşkil eden hücrenin hareket etmesi, içerisinde bulunan atomlardaki elektronların, protonların dönmesi, vücuttaki kanın dönmesi, insanın topraktan yaratılıp yine toprağa dönmesi, içinde yer aldığımız kozmik evrende galaksilerin bile birbiri etrafında dönmesi, kâinatın tüm hareketliliği ile yaratan rabbini anmasıdır.

Büyük ozan Aşık Hüdai’nin son derece güzel betimlemesiyle “Bütün evren semah döner / Aşkından güneşler yanar..” dediği gibi semah dönen canlar da cezbe ve coşkuya kapılarak Tanrı’sıyla birleşmek ister.

İşte semâ / semah insanın kulluğunu idrak edip Tanrı’ya yönelerek, kendisini diğer varlıklardan üstün kılan aklı ile aşkını zikirle yoğurarak, nefsi ile mücadele edip rabbine vasıl oluşunu ve onda yok olup kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönmesini anlatır.(5)

Son olarak, Alevilik’te semah gibi geniş ve çetrefilli bir konuda görüş belirtmeye çalışırken, semah dönülürken ortaya konulan görüntülerin anlamlarına ve ritüellerin uygulama şekillerine kısaca bakarak bitirelim.

Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak,
evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi daire şeklinde uçmak ve kanat çırpmak gibi değişik bölümlere farklı simgesel anlamlar yüklenmektedir. Aynı zamanda dönülerek hiçbir şeyin durmadığı, ölmediği, hareket edip değiştiği sembolize edilir.

Semah, cem dışında, belki toplumsal ve kültürel içeriği olan toplantılarda ve tanıtmak amacı için dönülebilir. Ancak düğün, eğlence ve benzeri kurallarına uyulamayacağı ortamlarda semah dönülmesi uygun değildir.

Onlarca semah çeşidinin ritimsel ortak özellikleri vardır. Hepsi de ağır tempoyla baslar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Bu durum duyguların / ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.

Cemde olduğu gibi semahta da kadın ve erkek beraber pervane dönerler. Böylece kadın ve erkek arasındaki birlik ve eşitliğe vurgu yapılmış olur.

Semah, günümüzde birçok yerde yapılan özel kıyafet ve kostüm gibi yanlış bir uygulamanın aksine günlük, fakat temiz elbiseyle dönülebilir. Üryan semahı gibi bazı semahlar dışında özel elbise gerekmez.

Bazı semahlarda kolların açılarak avuçların yer ve gökyüzüne döndürülmesi, Hakk ile halk arasındaki bağı ve geçişi, Hakk’tan alınıp halka verilmeyi ifade eder. Yine bazı semahlarda dönen canın avuç içini yüzüne çevirmesi, aynada kendini ve dolayısıyla suretini, suretinde de Tanrı’yı görmeyi sembolize eder. (Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme / Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

Bu ve benzer daha birçok sayabileceğimiz sembolik uygulamalar, Alevilerin semahı ne kadar çok özümsediğinin ve ona çok büyük anlam yüklemiş olduğunun bir göstergesidir. Mevleviler, Bektaşiler gibi kurumsallaşmış olan yapıların aksine (tabii onları da sahiplenerek), halkın bulunduğu coğrafya ve buna bağlı olarak içinde yaşadığı etnokültürel ve sosyal yapıya göre semahlarımızda ortaya çıkan çeşitliliği de yolumuzun güzelliği, çeşitliliği ve çok renkliliği, zenginliği olarak algılamalıyız.

Bitirirken, semahlarımız her haliyle ve her şekliyle güzel, doğru, bizim ve kutsaldırlar. Hakk ve cem erenlerinin söylemiyle: “Hakk için ola, seyr için olmaya…”

Aşk ile…

Mehmet Yüksel – Sinemilli Ocağı / Elbistan – Kantarma

Dipnotlar:

1. Orhan Hançerlioğlu, İslam İnançları Sözlüğü, s. 526, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984
2. Orhan Hançerlioğlu, age, s. 526.
3. Orhan Hançerlioğlu, age, s. 526.
4. Söylenceler ve semah ilişkisine dair daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Aydoğmuş, Halktan Hakk’a Giden Yol Semahlar, Yazıt Yayıncılık, İstanbul 2012
5. Karabaş-i Veli Kültür Dergâhı Merkezi web sayfası, Mevlevilik konusu “Sema ve Zikir”alt başlıklı yazıdan alıntı.

Savaş değil katliam!

“Her şeyi Allah’a anlatacağım!’’ Bu cümle Suriye’’de akıl almaz yöntemlerle katledilen çocuklardan birinin söylediği son söz! Bir çocuğa bu sözü söyleten, zalimler katliamı artırdıkça, mazlumların sığınacağı bir tek “Allah’ı’n’ kalması! Bir çocuk bu sözü söyleyebilecek bilgelik düzeyine ulaştıysa orada yaşanan zulüm ve katliamın boyutunu düşünmek mümkün mü?

Tamamen silahsız, savunmasız ve çaresiz olan insanlara saldıran El Kaide, El Nusra’nın katliamcı kan emicileri kan dondurucu yöntemler kullanıyorlar. Kesmek, yakmak, tecavüz etmek, işkence ile öldürmek… Bu katil sürüsünün yöntemleri Maraş, Çorum, Madımak’taki kan emici katillerin kullandığı yönteme ne kadar da benziyor değil mi? Maraş’ta canilerin katliam sırasında neler yaptığını anlatmaya insanın dili varmıyor, utanıyor insan. Üç yıl önce Çorum’da katıldığım bir etkinlikte konuşmacı olan dönemin savcısı “Katledilen insanların vücutlarında kızgın demirle dağlanmış bir partinin baş harfleri vardı. Bunu ibreti alem olsun diye yapmışlardı!’’ dedi. Hangi parti olduğunu söylemedi ama bu kadar aleni bir şeyi söylese ne olur söylemese ne olur? Yine Madımak’ta yapılanları bilmeyenimiz yoktur. Türkiye’de katliam yapanlarla Suriye’de katliam yapanlar her yönden akrabadır. Yöntem, zihniyet, uygulama, niyet, davranış vs. hepsi aynı. Bu çarpıcı gerçek ortadayken, katliamın adına “Savaş’’ diyenlerin ya aklından zoru var ya da katliamdan bir çıkarı var.

Savaş, topu, tüfeği, silahı ve bu silahları kullanma becerisine sahip düzenli ve eğitimli güçleri olan taraflar arasında olur. Suriye’deki Türkmen ve Arap Alevilerin savaşacak silahı da, ordusu da yoktur! Kürt Halkı Rojava’da mazlum halklara ve yeni yüzyıla örnek olabilecek bir örgütlenmenin ve yaşamın temellerini atarken 30 yıllık birikimin olanaklarından yararlanıyor! Ama Rojava dışında kalan Türkmen ve Arap Aleviler tamamen savunmasız ve açık hedef durumunda.

On gün önce Ankara’da derneğimizin cemevine sığınan Suriyeli mültecilerle konuştum. Mülteciler çok perişan bir haldeydi. Cemevimizin yöneticileri ve cemevine gelen canlar onlara gereken her türlü yardımı yaptı. Uzunca bir sohbetimiz oldu mülteci canlarla. Kürtçe (Kurmancî) konuştuk. Sohbetimizin sonunda adı Lokman olan mülteci can “Kaç gündür Türkiye’deyiz bu şekilde bir konuşmamız olmadı’’ diyerek sevincini ve memnuniyetini ifade etti. Halep’e bağlı bir kasabadandı bu canlar. O bölgedeki “Tek Kürt, Alevi yerleşim yeriymiş.’’ Canlar Üryan Xızır Ocağı talipleri. Üryan Xızır Ocağı pirleri Adıyaman’ın Çelikhan İlçesine bağlı Bulam kasabasındaki Büyükşahin’lerdir. Pir ocağı olan Üryan Xızır Ocağı’nın mürşit ocağı Avuçan Ocağıdır. Lokman ve Ali cana ocaklarını, ocak zadelerini anlattım, Kürtçenin Kurmancî lehçesinde gayet güzel anlaştık. Büyük bir dikkat ve saygı ile dinlediler. Hele “Ben de Avuçan Ocağındanım.’’ Dediğimde yaşadıkları duyguyu, yüzlerindeki ifadeyi anlatamam. İkrarlı, müsahipli, görgü ve sorgudan geçen yolun hakiki yolcusuydu mülteci canlar. Lokman can cemlerde zakirlik hizmetini, Ali can da gözcülük hizmetini yürütüyormuş. “Bir gün sizin oralara geleceğim!’’ dedim. (Ki mutlaka gideceğim.) Mülteci canlar Rojava’ya gitmek üzere Ankara’dan ayrıldılar. Umarım yaşamsal bir tehlikeye uğramadan Rojava’ya geçerler.

Bu insanlara kıyanın dini, imanı, vicdanı olamaz! Paranoyak emelleri için kadim kutsal değerleri kullanan, dinleri tekeline alan ve “Allah adına’’ katliam yapanlar için din silah, iman mermi, ibadet de katliamdır.

Suriye’de gözü dönmüş katilleri yöneten, yönlendiren, silah ve mühimmat veren güçlerden biri de AKP hükümetidir. Türkiye’den giden tırlar dolusu silah ve patlayıcı ile Suriye’deki mazlum insanlara kıyılıyor.

ABD, AB, AKP… Bu katliamı izleyen, sesiz kalan ve perde arkasından yöneten güçlerdir. Aslında Başbakan perde arkasından da yapmıyor, aleni bir şekilde destek veriyor. “Esad rejimi karşıtılığı’’ üzerinden politika yürüten Başbakan katliamın yarattığı vahşet tablosunu hiç mi hiç görmüyor?! Hükümetin “Bolu’da, Tokat’ta eğitip’’ lüks otellerde misafir ettiği katil sürüsü için öldürmek, tecavüz etmek meslek haline gelmiş.

Bu katliam karşısında insani, vicdani, hukuki, siyasi sorumluluklarımız var. Bunları yerine getirmek ibadet kabilindendir. Daha fazla masum insan kanı akmadan, yaşamını yitirmeden önce ermişlerin diliyle “Her şeyi Allah’a anlatacağım!’’ diyen Suriyeli çocuğun sesine kulak vermek ve harekete geçmek gerekir. Vicdanı, imanı, dermanı ve sevgisi olanlar, gelin Suriye sınırına yürüyelim!..

Kızılbaş Aleviler cemde buluştu

Freiburg kentinde, Alevi Kültür Dergahı tarafından organize edilen ve yaklaşık 300 kişinin katıldığı cem, Pir Hüseyin Bildik tarafından yönetilirken, Zakir Ali Hıdır’ın seslendirdiği nefesler eşliğinde gençler semah döndü. Pir Hüseyin Bildik, adakları olan Kızılbaş Alevileri dara kaldırarak Xızır Orucu’nun barışa vesile olmasını diledi. Ardından Xızır Cem’i için yapılan lokmalar okunan gulbanglar eşliğinde paylaşıldı.

Gençler ilk kez katıldı

Semah dönen ve ilk kez bir ceme katılan genç katılımcılar, Alevilik hakkında fazla bilgi sahibi olmadıklarını belirterek, dergahın açılmasının kendileri açısından olumlu olduğunu kaydetti. Yabancı bir kültürün içinde yaşamanın kendisiyle bir yabancılaşmayı getirdiğine de dikkat çeken gençler, kendi kültürlerini tanıyıp yaşatabilecekleri ortamların olmasının varolan boşluğu giderdiğini söyledi.

Ortak mücadele önemli

Fransa’nın Marsilya kentindeki Alevi Kültür Merkezi’nde (AKM) Xızır Cemi’ni ise Pir Hüseyin Keskin Dede yönetti. Cemden önce bir konuşma yapan AKM Eşbaşkanı Müge Yangöz, “Alevilik özgürlüktür, komün bir yaşam biçimidir, kardeşliktir. Bugüne kadar hep katledildik. Hesap sormada yetersiz kaldık. Bu katliamları gerçekleştirenler halka hesap vermelidir. Bugün de Kürt halkı katledilyor. Ortak hareket ederek karşı duruş sergilemeliyiz” dedi. Ardından katılımcılardan rızalık alan Pir Hüseyin Keskin Dede, Alevi inancı üzerinde uygulanan baskı ve zorlukları dile getirerek Alevi canların mutlaka birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmelerini salık verdi. Daha sonra gulbanglar eşliğinde cem yapıldı, semah dönüldü.

AHMET CEBBA/FREIBURG/DOĞAN BOZTAŞ/MARSILYA

Alevilerden Suriye’deki katliamlara karşı Taksim’de eylem

Suriye’de yaşanan Alevi katliamlarına ilişkin bugün Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından Galatasaray Lisesi önünde bir basın açıklaması yapıldı.

PSAKD tarafından örgütlenen eyleme Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Özgür Demokratik Alevi Derneği, Garip Dede Dergahı, Şahkulu Sultan Dergahı, Dersim Dernekler Federasyonu, Divriği Kültür Derneği, Kangal Dernekler Federasyonu, İkitelli Cemevi, Arnavutköy Cemevi, Bağcılar Cemevi Hacı Bektaş-ı Veli Kültür ve Tanıtma Vakfı da destek verdi.

Suriye’de gerici çetelerin Alevi, Kürt ve Hristiyan inancına sahip insanlara yönelik katliamlarının protesto edildiği eylemde açıklama PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül tarafından yapıldı.

Suriye sınırına yürümeye çağırıyoruz”

Bülbül, katliamlardan ABD ve AKP’yi sorumlu tutarak şunları söyledi; El Kaide, El Nursa çetelerinin AKP ve ABD desteğiyle Suriye’de Alevilere, Rojava’da Kürt halkına karşı katliam soykırım derecesine ulaştı. AKP, ABD ve eli kanlı çeteler insanlığa karşı suç işliyor. İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı, çocukların, kadınların, genç, yaşlı demeden bütün insanların katledildiği Suriye’de bu vahşet tablosuna güç veren AKP hükümeti katliamın ortağıdır. Bu katliam politikasından vazgeçin. Başbakan sen Türkiye ve Ortadoğu halkları karşısında suçlusun, bu katliamın ortağısın. Gizlice giren TIR’ların, işkence ile katledilen çocukların, tecavüze uğrayan kadınların hesabını ver.”

Bülbül açıklamanın devamında katliamcı çetelere karşı mücadele vurgusu yapılarak şunlar ifade edildi: Biz demokratik Alevi hareketini oluşturan kurum ve dernekler olarak başta Alevi toplumu olmak üzere, demokrasi güçlerini, demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesindeki paydaşlarımızı, müsahip kurumları, siyasi partileri bu vahşete ve soykırıma karşı Antakya’ya Suriye sınırına yürümeye çağırıyoruz.”

“AKP savaş politikalarını istemiyoruz, savaşa hayır diyoruz!” ve “Suriye Maan’daki El Kaide’nin yaptığı katliama sessiz kalma, sende hesap sor!” pankartları açılırken, “Katil Erdoğan hesap verecek!”, “Aleviyiz haklıyız kazanacağız!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Suriye halkı yalnız değildir!” sloganları atıldı.

Eyleme atılan sloganların ardından bitirildi.

Êzidîler Xizir bayramını kutladı

Rojava’nın Efrîn Kantonu’nda yaşayan Êzidîler kutsal bayramları Xizir İlyas’ı kutladı.

Efrîn’de yaşayan Êzidîler, 3 günlük oruç ibadetinden sonra geleneksel elbiselerini giyip Êzidî Derneği’nin Xizir İlyas bayramı vesilesiyle düzenlediği kutlamaya katıldı. Kutlamalar Êzidîlerin din adamları olan pirler eşliğinde gerçekleştirildi. Êzidîler kültürel ritüelleri gereği buğday, arpa, nohut, mısır gibi toprakta yetişen 40 çeşit bitkisel ürünü getirerek, geleneksel öğütme taşlarında öğüttü. Pirlerin Êzidî söylencelerini okumasından sonra öğütülen ürünler katılımcılara dağıtıldı. Êzidî inancına göre oruç ve bayram boyunca doğanın korunması amacıyla et yenilmiyor. Onun yerine doğadan yetişen bitkisel yiyecekler tüketiliyor. Bu nedenle, bayrama “kansız yaşam” adı veriliyor. Êzidî inancına göre Xizir İlyas gününde, iki melek yeryüzüne inerek, yüreklere ışık saçıp insanları aydınlatıyor. Xizir ekimi, İlyas ise yağmur meleğini temsil ediyor. Êzidîler, bayramdan önceki akşam bitkisel ürünlerden oluşan yemeklerini, bir miktar tuz ile su içmeden yiyor. Böylece Xizir ve İlyas’ı rüyalarında göreceklerine inanıyorlar.

Hızır orucunda umreye gidenler

ALİ KENANOĞLU

Bugünlerde sayıları 100 civarında olduğu söylenen kimi dedeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile TURSAB’ın (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği) yürüttüğü bir organizasyonla İslami açıdan kutsal kabul edilen bazı yerleri gezecek ve nihayetinde umre ziyaretiyle gezilerini tamamlayacaklar. Gözümüz olmadığı gibi itirazımız var. Çünkü bu turlar inanç turizmi amaçlı kimi firmalarca yapılmakta, zaman zaman bizim de tanıdığımız kimi dede-ana ve canlar kendi imkanlarıyla bu turlara katılmaktalar. İmkanları olamayanlar da imkanları ölçüsünde yerleri gezip, turlarını, tatillerini yerine getiriyorlar. Konuya Alevi inancından bakarsak kutsal mekanları ziyaret etmek, oralara niyaz etmek, lokma sunmak oldukça makbul bir ibadettir.

Bazı arkadaşlarımızın karşı çıktığı yerden, yani Alevilerin ne işi var Kabe’de gibi bir yaklaşım içerisinde de değilim. Çeşitli dinlere, inançlara önderlik yapmış kimi şahsiyet ve peygamberlerin makamlarını ziyaret edip oralara niyaz vermek Alevilik açısından hiç de sakıncalı değildir, yeter ki Aleviliğin bir gereğidir denilmesin.

Ancak bu yapılan kültür turu, basına ve kamuoyuna Hükümetin Alevilere yönelik bir hizmeti olarak sunulmakta, oraya giden dedeler de makbul bir yere oturtulmaktadır. Yapılan yolculukta Alevilerin olmassa olmazı gibi lanse edilmekte dile getirilmesede böyle bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. İşte bizim itirazımız da burada başlıyor.

Birincisi, Alevilerin hiçbir zaman “Dedelerimiz umreye götürülsün” talebi olmamıştır. Bu tur ne Alevi toplumunu ne de inancımızı bağlamamaktadır. Bu tur, Hükümet ile o tura katılan kişiler arasındaki bir ilişkidir. Onlardan başka hiçbir kimseye faydası olmadığı gibi bunun Alevilere bir hizmet olarak sunulmasından kaynaklı da zararı vardır.

Kendilerinin dede olduğu söylenen bu kişilerin kültür turları da hayli ilginç bir zamana denk gelmektedir. Alevi toplumu, 13-14-15 Şubat tarihleri arasında üç gün Hızır orucu tutmakta ve Hızır Cemleri yapmaktadırlar. Alevilerin en önemli ibadetlerinden birisi yerine getirilmektedir. Dedelerimiz bu hafta yoğun olarak taliplerine hizmet için yollara düşmekte, köylerde, kasabalarda ve büyük şehirlerin mahallelerinde Hızır cemleri yapılmakta, oruçlar tutulmaktadır. Alevi toplumunun dedelere ihtiyaç duyduğu ender zamanlardan birisidir bu günler. Umreye giden dedeler bu günlerde taliplerinin yanında olması gerekirken başka yerdeler. Bu tarihi kim belirledi, neden itiraz etmediler, bu da işin başka tarafı. Kendi inanç takvimlerini yok sayan ve görevlerinin başında olmayan bu kişilerin dedelikleri demek ki bir ünvandan ibaret. Hizmetten ibaret değil.

Hızır orucu ve akabindeki Hızır Bayramı tüm canlara kabul ve makbul olsun. Hızır için yapılan lokmalar verilen dualar, edilen niyetler her zaman olduğu gibi dünya barışı, huzuru ve vicdanı için olsun.

Dersim adayları kitlesel mitingle tanıtıldı

Dersim’de BDP, ESP, HDP, EMEP ve Partizan’ın oluşturduğu Devrimci Güç Birliği, merkez ve ilçe belediye başkan adaylarını, Özgürlük Meydanı’nda düzenlediği mitingle tanıttı.

ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan ile BDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan da katıldı.

Dersim merkezdeki miting öncesi, Pertek’te karşılama yapıldı. Heyet, Pertek Feribot İskelesinde Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin, Pertek Belediye Başkanı Kemal Çetin’in de aralarında olduğu yüzlerce kişi tarafından “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Biji serok Apo” sloganlarıyla karşılandı.

Ardından heyet, onlarca araçtan oluşan konvoy eşliğinde Pertek merkeze geldi. HDP seçim bürosu önünde yapılan bir dakikalık saygı duruşunun ardından EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan söz aldı. Gürkan, HDP’nin Türkiye ve bölgede halkların kardeşliğini inşa ettiğini söyledi. Gürkan, “Gördüğünüz düzen partileri yolsuzluk yaptılar, hırsızlık yaparak yoksulun, emekçinin alınterini çaldılar. Şimdi biz HDP olarak yeni bir çizgi çiziyoruz. Bir yanımızda hırsızlar, diğer yanımızda halk var” diye konuştu.

Gürkan, 30 Mart yerel seçimlerinde Türkiye ve bölgede yaşayan halklara düzen partilerine karşı birlikte olma çağrısı yaptı.

YÜKSEKDAĞ: BİZ KAVGAYI, ONLAR HIRSIZLIĞI BİLİR

ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ise Türkiye ve Ortadoğu halklarının omuz omuza vererek Rojava’da ve Gezi’de emperyalizme ve egemenlere karşı mücadele ettiğini söyleyerek, “Bizler sokakta halkımız için yürüttüğümüz kavgayı iyi biliriz, onlar da hırsızlığı iyi bilirler” dedi. “30 Mart’ta iktidara da, ana muhalefete de söyleyeceğimiz sözümüz var” diyen Yüksekdağ, şöyle devam etti: “Biz seçimlere belediye koltuğu için değil hakların kardeşliği için giriyoruz. Seçimde kazanan halkların kardeşliği olacak. Dersim’den çıkacak oylar kimin hangi saflarda olduğunu dünyaya gösterecek. Kürt halkı, emekçiler, Aleviler ve diğer tüm ezilenler sokakta kazandığı gibi sandıkta da kazanacak.”

Konuşmaların ardından HDP seçim bürosunun açılışını yapan heyet, miting için Dersim’e geçti.

Heyet, Dersim-Pertek yol ayrımında da yüzlerce araçtan oluşan konvoyla karşılandı. Buradan mitingin yapılacağı Özgürlük Meydanı’na gelindi.

Binlerce Dersimli, heyeti coşkuyla karşılarken, miting alanına KCK Genel Başkanı Abdullah Öcalan ile Paris’te katledilen Kürt kadın siyasetçiler Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in fotoğraflarının olduğu pankart asıldı. Sık sık “Biji serok Apo” sloganının atıldığı mitingin açılış konuşmasını BDP Dersim İl Eş Başkanı Ergin Doğru yaptı. Ardından Mazgirt, Akpazar, Pülümür Ovacık, Hozat, Pertek ve Dersim belediyeleri Eşbaşkan adayları yaptıkları kısa konuşmayla halkı selamladı.

‘DERSİM MÜCADELEYE ÖNDERLİK EDECEK’

Mitingde ilk olarak söz alan ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, “Gezi’den Rojava’ya, Kürdistan’a herkesin gözü burada. İnanıyorum ki her zaman olduğu gibi Dersim mücadeleye yine önderlik edecek” dedi.

Yüksekdağ, belediye başkanı ve meclis üyelerinin bütün olumsuzluklara, bütün imkansızlıklara rağmen Dersim’e hizmet etmeye devam ettiğini söyleyerek, şöyle devam etti: “Dersim doğasıyla, nehriyle, insanıyla yeni seçimler kazanmaya devam edecektir. Düzen partilerinin gemicikleri karaya oturdu. Yeni ufka Dersimliler açılacaktır. Bütün tarihimiz boyunca, Gezi’den Rojava’ya, Kürdistan’a kurduğumuz devrimci güç birliği bugün de Dersim’de kuruldu. Sermayenin patronları savaşlarla, silahlarla bizi yok etmeye çalıştı ama biz direndik ve direnmeye devam edeceğiz.”

30 MART SON DEĞİL

Yüksekdağ’ın ardından söz alan EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, “Biz kendimizi de kentimizi de yöneteceğiz diyerek yola çıktık. Kadınlar ve gençler olarak, halk güçleri ve emekçiler olarak bizi sömüren yağma düzenine karşı kendi irademizi koyma zamanıdır. Yolumuz uzun, 30 Mart’ta sona ermeyecek” dedi.

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise Dersim’e oy istemeye gelmediklerini söyledi. Demirtaş, şöyle konuştu: “Biz biliyoruz ki Dersim halkı yeri gelmiş canını vermiş, yeri gelmiş köyünü evini barkını vermiş, işkenceyi zulmü görmüş ama geri adım atmamış. Biz kendimizi size karşı borçlu hissediyoruz.”

Dersim’de sandığa atılan her oyun BDP için büyük sorumluluk gerektirdiğinin altını çizen Demirtaş, “Bizim için sandıktan çıkan oyun anlamı, yüzyıllardır bu topraklarda çekilen bütün acıları, Dersim’in dilini, tarihini, kültürünü soykırımlarla yok etmeye çalışan zihniyete karşı, bu toprakları Dersimliye zindan etmeye çalışanlara karşı gösterdiğiniz direniştir. Munzurlar’da canını veren Dersim’li gençlerin yarattığı manevi değerdir” diye konuştu.

FAŞİZMİNİZ DERSİM’DE MEZARA GÖMÜLDÜ

Devrimci Güç Birliği’nin Dersim açısından önemine vurgu yapan Demirtaş, şöyle dedi: “Dersim’i Dersim yapan bu kadar şehitten sonra Dersimlinin kendi iradesiyle oluşturduğu bu Devrimci Güç Birliğiyle birlikte kimse artık Dersim’i geriye götüremez. ’38’de Dersim’i bitirdik, mezara gömdük’ diyenlere sesleniyorum; işte Dersim burada. Asıl sizin faşizminiz Dersim’de mezara gömülmüştür. Bunu Dersim’in kahraman evlatları başardı. Eğer sizler bu direnişi ortaya koymasaydınız bizim bugün bu meydanda ne adımız ne de sözümüz olurdu. Bu meydanlar sizin emeğinizdir.”

Dersim’i on yıldır Dersimlilerin yönettiğini, bundan sonra da Dersimlilerin yöneteceğini kaydeden Demirtaş, “Biz iyi biliyoruz ki Kürt halkının yiğitleri belediye koltuğu için direnmedi. İbo, Amed zindanlarda direnirken ser verip sır vermezken belediye koltuğu için yapmadı. Mazlum, Amed zindanlarını faşizme dar ederken belediyede koltuğumuz olsun diye yapmadı. Bizler de Seyit Rıza’nın, Şeyh Sait’in evlatları olarak bu anlayışa tamah etmedik, etmeyeceğiz. Bu yolda alnımızın akıyla yürüdük, 30 Mart’ta bunun dışındaki hiçbir zihniyete bu topraklarda yer olmadığını ilan edeceğiz” diye konuştu.

Dersim halkına, düzen partileri arasındaki seçim rantlarına karşı birlikte olma çağrısı yapan Demirtaş, şöyle devam etti: “Bırakın onlar başkanlık hasretiyle koltuk için kavga etsinler, partilerini boks arenasına çevirsinler. Bizim kavgamız başkadır, bizim kavgamız özgürlüğe, barışa, emeğe ve demokrasiye dairdir. Artık bu kavgada sona doğru geliyoruz. Dersim’in her toprağında Dersimlilerin kanı vardır. Bunu anlamayan, buna saygı duymayan asla Dersim’i temsil edemez. Dersim inancıyla kültürüyle farklılığını koruyacaktır.”

CHP CEMAAT’İN ELİNDE OYUNCAK OLUR

CHP-Cemaat ilişkisine işaret eden Demirtaş, “Cemaatin peşine takılarak iktidar olacağını sananlar hiç kusura bakmasın, onlar cemaatin elinde ancak oyuncak olurlar. Biz bunu AKP’den biliyoruz. Bunların öküzü ölmüş şimdi CHP tutmuş kendi arasında yeni bir öküz icat etmeye çalışıyor. Bizimi öküzle işimiz olmaz aslanlar gibi direneceğiz, aslanlar gibi kazanacağız” dedi.

Dersim’de el ele vermiş halk gerçekliği olduğunu vurgulayan Demirtaş, hiçbir egemen gücün bu birlikteliği bozamayacağını söyleyerek, “Kim bu coğrafyadan Aleviliği sileceğiz diyorsa, kusura bakmasın, artık bu topraklarda el ele vermiş bir halk gerçeği var. Bugün Suriye’de Lazkiye’de katledilen alevi bebeklerin acısı Dersim’i kanatıyor. Orada YPG’nin her bir evladı da Alevi halkının yanındadır, koruyacaktır” dedi.

Alanda toplanan binlerce kişiye “Tüm Dersim’lileri Devrimci Güç Birliği çatısı altında birlikte olmaya çağırıyorum. Yeter ki siz el ele verin, yürek yüreğe direnin” diye seslenen Demirtaş, Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin, belediye meclis üyeleri ve belediye çalışanlarına dört yıllık emeklerinden ötürü teşekkür ederek konuşmasını sonlandırdı.

Suriye’de insanlık öldürülüyor!

Suriye’nin Hama kentine bağlı Maan isimli Alevi köyünde onlarca kişinin katledilmesinin yankıları devam ediyor. Suriye’de süren iç savaşta bu tür insanlık dışı, sivilleri hedef alan katliamlar ne ilktir, bu insanlık dramı son bulmadıkça korkarız son da olmayacaktır. Bugüne kadar süren savaşta 200 bin insan öldürüldü ve bunların ezici çoğunluğunu siviller ve bunların içinde de kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Son katliam bölgesi Maan  köyünde, Uluslararası selefi ve vahabi ideolojili islam akımı temsilcilerince desteklenen katil sürüleri cesetlerin başında « onları Müslüman yaptık » diye bağırıyor.

Vahşi katliamlar yapmayı İslam buyruğu olarak lanse eden, inancı katliamlarına alet eden bu lejyoner çeteler ülkenin dört bir yanında dehşet saçıyor.  Merkezi bir yapı kalmadığı için de, artık bu kan emici çeteleri kontrol etmek  gittikçe güçleşiyor. Bu kaostan kurtulmanın biricik yolu olarak elde sadece köy köy, mahalle mahalle, halkın kendi savunma mekanizmasını oluşturmaktan başka çaresi kalmamış bulunuyor. Ancak ne merkezi hükümetten, ne de uluslararası güçlerden hiçbir yardım alamayan Alevilerin durumu daha da vahim Suriye’de. Ne göç edebilecekleri bir komşu ülke bulunuyor, ne de sığınabilecekleri güvenli bölgeler kalmış durumda ülke içinde.

Elbette bizlerin, kendisine devrimci, demokrat, sosyalist ilerici diyenlerin yapacakları da vardır. Ancak bu yapacaklarımızın durum düzeltecek boyutlarda olamayacağı da ortadadır. Mevcut AKP iktidarı bölgeye TIR konvoylarıyla silah ve mühimmat sevkiyatına devam ediyor. Suriye’de muhalefet güçleri alan hakimiyeti savaşına tutuşmuş durumda, Esat rejimi ise halkların boğazlaşmasına engel olacak merkesi bir irade olmaktan çoktan çıkmış bulunuyor. Bu topraklarda artık halkların ve değişik inançların bir arada yaşayabilme şartları giderek ortadan kalkıyor.

AKP iktidarı bütün bu katliamlar karşısında suskundur. Muhalefet ise bu tür olayları kullanarak güç biriktirme yoluna gitmekten öte somut bir tutum almamaktadır. Milyonlarca Alevi insanımızın oyunu alan CHP, lafta AKP’ye ver yansın ederken, Suriye konusunda somut hiç bir eylem yapmamaktadır. Sınırda silah yüklü TIR filoları geçerken CHP sadece AKP’yi köşeye sıkıştırmanın hesabı ile meşgul. TIR’ları durdurmak için yüzbinlerce insanı sınırlara yığamaz mıydı istese ?  AKP iktidarının ve başbakan’ın bu katliam konusunda suskun kalması esasta Alevi karşıtlığı üzerine kurgulanan Suriye siyasetinin bir devamıdır. Türk Diyaneti de bu katliam karşısında sessiz kalarak yapılanları onayladığını göstermektedir.

2011 yılından bu yana Suriye’de büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Emperyalist güçler ve başta Arabistan ve Katar olmak üzere Arap yarımadası ülkelerinin her türlü desteği sağladığı, adlarına muhalif denilen şeriatçı katiller tarafından Suriye’de başta Aleviler olmak üzere İslam dışı topluluklara yönelik Ortaçağ’dan kalma en ilkel savaş aygıtları ile katliamlar uygulanmaktadır. Yine Rojova’da da aynı çeteler tarafından Kürtler hedef alınmakta ve birçok insanlık dışı uygulama yapılmaktadır. Suriye’deki şariatçı örgütler defaten iktidarı ele geçirdikleri taktirde Alevilere karşı ne tür katliamlar uygulayacaklarını söylemelerine rağmen , hemen yanı başımızdaki insanların Alevi olmaları sebebiyle kafalarının kılıçlar ile kesilmesi, ülkemizde ciddi bir tepkiyle karşılanamamaktadır.

Bunun yanında rejim güçlerinin de sivilleri hedef alan yüzlerce eylem yaptığını da görmezden gelemeyiz. Banyas örneğinde görüldüğü gibi  Esat rejimi ve onun destekçisi güçler tarafından da sivil katliamlar yapılmaktadır. Aynı duyarlılık buna da gösterilmelidir. Bugün Esat rejimi  uçaklarla, tanklarla köylere, şehirlere saldırı düzenlemektedir.  Kimse diyebilir mi ki ? burada sadece rejim muhalifi askeri güçler hedef oluyor. Buralarda onlardan daha çok yine siviller katlediliyor.  Bugün ilerici güçlere düşen, katliamın kime karşı yapıldığına bakmadan bir bütün olarak Suriye’de süren savaşa karşı çıkmak ve bu kanlı hesaplaşmanın bitmesi için çareler aramaktır. Geçmişte içinde biz de dahil çeşitli devrimci – demokrat çevreler BM’nin çatışma bölgelerine Barış Gücü göndermesi gerektiğini söyledik. Ancak keskin solcular tarafından şiddetle karşı çıkıldı. Bugün artık BM Barış Gücü’nün araya girip savaşı durdurabileceği bir sınır bile kalmamıştır. Rojava Kürdistanı dışında güvenli bir alan kalmamıştır. Bu bölgede de istikrarsızlık yaratmak için bugün savaşan tüm taraflar söz konusu Kürtler olunca ittifak içnde saldırı yapabiliyorlar.

Maan Köyünde yapılan insanlık dışı katlamın altında yatan nedenlerden biri ve en önemlisi Alevilerin denetimindeki sahil şeridini ele geçirme ve Alevileri yerlerinden  yurtlarından kovma amacıdır. Tıpkı Rojava’da denendiği gibi. Uluslararası çıkar gruplarının bölge insanını kurban ederek hakimiyet savaşı yürüttüğü bu sahada  bölgenin halklarına tek bir seçenek bırakılmış bulunmaktadır. direnmek seçeneği. Direnir ve hem gerici rejime, hem de dışarıdan devşirilmiş savaş ağası çetelere karşı birleşik bir devrimci seçenek ortaya çıkarabilinirse dış güçlerin hevesleri kursaklarında bırakılabilir.

Bunu sağlamanın yolu ise, yüzyıllardır bu topraklarda barış ve kardeşlik içinde yaşamış halkların düşmanlaştırılması için yapılan bu katliamlara, kim tarafından ve hangi azınlığa veya inanca karşı yapılmış olursa olsun aynı duyarlılıkla karşı çıkmaktan geçiyor. « bana yapılırsa alçaklık, karşımdaki karşı yapılırsa intikam alınmıştır »  mantığı ortaçağ zihniyetidir. Bugün Suriye’de gücü güce yetene mantığıyla kör bir savaş yürütülmektedir. Esasında bu anlayışa karşı mücadele edilmelidir. Yoksa bugün Aleviler katlediliyor diye bağıranlara karşı, diğer kesimler « bana yapılırken niye sustun » diyorlar. Rojava’da bu katil sürülerince « binlerce yiğit Kürt genci katledilirken sustunuz » diyorlar. Yani büyük bir yabancılaşma yaşanıyor. Her koyun kendi bacağından asılır anlayışı egemen olmuş bulunuyor. Bu anlayışı aşmamız gerekiyor, « hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için » diyerek, Esat diktatörlüğüne de, gerici şeriatçı katil şebekelerine de geçit vermemek için tüm gerçek muhalefet güçlerini Müslüman, Alevi, Hristiyan, Kürt, Arap, Ermeni, Yahudi, Keldani, Süryani  her kesimi bir araya getirecek bir cephe oluşturmanın yolu bulunmalıdır.

Yoksa bu boğazlaşmada en büyük zararı bölgenin azınlık halkları ve azınlık inançlarının mensupları görecektir. Yine bu savaş bölge insanı arasına bir daha bir araya gelinemeyecek boyutlarda düşmanlık tohumları ekecektir. Ve üzülerek belirtebiliriz ki, buraya doğru hızlı bir gidiş yaşanmaktadır.  Katliamlar karşısında aynı duyarlılığı gösterebilirsek, kime karşı yapılmış olursa olsun, her siyasal eğilimden, her inançtan ve her azınlıktan insanları bir araya getiren ortak eylemler organize edebilirsek, Suriye’de ve bölgede ezilenleri düşmanlaştırmak isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakabiliriz. Tersi bizi birbirimizden her gün biraz daha uzaklaştırır. Bugün Maan Köyünde yapılan Alevi katliamına karşı en sert tepkiyi gösteriyorsak, yarın olabilecek Sünnilere yönelik, Ermenilere yönelik katliamlara karşı da aynı duyarlılığı göstermeliyiz.

Bu katliamların son bulmasını istiyorsak bugün bir üçüncü yol olarak halkların barış içinde bir arada yaşayabileceği seçeneğini pratiğiyle bize göstermiş olan özerk Kürdistan bölgesinin ayakta kalması için mücadeleye destek veririz.  Bunun dışındaki her tutum ne kadar insani görünse de iki yüzlüce bir tutumdur. Halkları birleştiren değil, ayrıştıran bir tutumdur.