Ana Sayfa Blog Sayfa 6391

Kürtler, İslamı Tartışmaya Açıyor

CAN DÜNDAR

Diyarbakır’da bu hafta sonu önemli bir kongre var.

Onun hazırlıkları yapılıyor. İşareti geçen yıl, Abdullah Öcalan çakmıştı.

PYD güçleriyle çatışan El Kaide bağlantılı El Nusra güçlerinin Suriye sınırındaki Öcalan posterlerini çiğnediği günlerdi. Öcalan, bir bayram mesajı kaleme aldı ve İmralı görüşmesinde Pervin Buldan’a verdi.

Mesaj şuydu:

“El Kaide, El Nusra gibi İslama ihanet içinde olan kesimlere karşı Diyarbakır’da Demokratik İslam Kongresi çağrısı yapıyorum. Bu kongre çalışmalarında Alevisi ve Sünnisiyle tüm halkımızın derinlikli tartışmalar yürütmesi son derece önemlidir. Hz. Muhammed’in Medine Şûra çalışmaları örnek alınarak, Şeyh Said gibi tarihi kişiliklerin ruhuna uygun olarak bu çalışmaların yapılması önemlidir.”

***

Böylece Öcalan, Suriye sınırında ve Güneydoğu’da bilek güreşi sürerken, beklenmedik bir hamleyle “gerçek İslam”ı tartışmaya açmış oldu.

Bir yandan devletle müzakere sürdürürken, bir yandan da toplumsal bazda bir zemin çalışması başlatıyordu. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin temsilcileriyle görüştüm.

Öcalan’ın çağrısını hayata geçirmek için uzun süredir hazırlandıklarını anlattılar.

İki günlük kongreye kurumsal katılım olmayacağını, kişilerin kendi adlarına davet edildiğini söylediler.

***

“Demokratik İslam”, iddialı bir başlık…

Yıllar önce Ali Bulaç’ın tartışmaya açtığı Medine Sözleşmesi”nin Kongre’de yeniden gündeme alınıp tartışılacağı anlaşılıyor.

Çoğulcu bir yapının çatışmadan bir arada var olabilmesinin çerçevesini belirleyen sözleşmenin, Kürt meselesinin çözümünde model olup olamayacağı araştırılacak. 48 kişilik çağrıcılar listesinde Türkiye’den, Avrupa’dan, Rojova’dan isimler var. Din âlimleri çoğunlukta…

Programa göre konferansın ilk gününde, İslamın demokrasi, hukuk, özgürlük, ezen-ezilen çelişkisi konularına bakışı araştırılacak. İkinci gün ise “İslam ve şiddet” ve İslamda kadın” tartışılacak.

Cevap aranacak soru, çağrı metninde şöyle tanımlanıyor:

“Ortadoğu’yu, bu coğrafyanın bütün inançları, kimlikleri, mezhepleri, kültürleri için huzur dolu bir ev haline nasıl getirebiliriz?”

***

Öcalan, PKK bayrağı altında sürdürdüğü 30 yıllık silahlı mücadele ile Türkiye’nin tüm dengelerini kökten değiştirdi.

Yakalandıktan sonra da İmralı’da küçücük bir hücreden, ülkenin kaderine hükmetmeye devam etti.

Ben olsam asardım” demiş bir Başbakan’ı kendisiyle müzakere yapar konuma getirdi.

Birçok yasal, anayasal değişikliğe dolaylı imza attı.

Bölgede kan davalarından kadının pozisyonuna, dağdakilerin dönüşünden partilerin birleşip ayrışmasına, aday seçiminden tahliye kararlarına kadar her alanda ağırlığını hissettirdi.

Şimdi de din alanına giriyor; İslamı tartışmaya açıyor.

“Demokratik bir İslam” şiarıyla, “kafa kesen İslamcılar”ı teolojide mahkûm etmeye, “

Bu din, bildiğiniz gibi değil” mesajı vermeye hazırlanıyor.

Hafta sonu Diyarbakır’a dikkat!

Asırlık bir tartışma yeniden başlıyor.  

Cumhuriyet

Alevi Kadın Akademisi kurulacak

Almanya’nın Köln kentinde gerçekleştirilen Alevi Kadın Konferansı ikinci gününde yoğun tartışmalar ve önemli kararlarla devam etti.

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından düzenlenen ve Alevi katliamlarında yaşamını yitirenlere ve Dêrsim Soykırımı mağdurlarına adanan Alevi Kadın Konferansı’nda Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen Alevi kadınlar, sorunlarını ve çözüm yollarını tartıştı.

Kadınların üç kimliği…

Konferansın son oturumunda FEDA adına bir konuşma yapan Rojda Yıldırım, Aleviliğin hassas ve yaralı bir kimlik olduğunu belirterek, şunları söyledi: “Bizim kadınlar olarak üç kimliğimiz var: İnanç, cins ve ulus. Bu kimliklerimizi birbirinden ayrı ele almamız söz konusu olamaz. Birçok yerde ve konuda yok sayılıyoruz. Kimliklerimiz baskı altında. Verdiğimiz mücadele de kimliklerimizi yaşatma ve özgürleştirme mücadelesidir. Alevilik de bir ahlak ve felsefedir; bir değerler bütünüdür. Mücadelemizle iç içedir.”

Konferans kararları

Konferansta, Alevi kadınların sorunları üzerine yapılan yoğun tartışmaların ardından konferans delegasyonu tarafından hazırlanan Anlayış Belgesi okunarak onaylandı. Konferans delegelerinin önerileri sonucu önemli kararlar alındı. Konferansta oy birliğiyle kabul edilen kararlar şöyle:

*  Tarih boyunca uygulanan bütün soykırımların aynı zamanda bir kadın kırımı olduğunun kabul edilmesi,
*  4 Mayıs’ın Dêrsim Soykırımı’nı Anma Günü olarak kabul edilmesi,
*   Dêrsim Soykırımı’yla ilgili uluslararası girişimlerde bulunulması,
*  Türk devletinin Kürdistan’da yapılan soykırımlarla ilgili hesap vermesi için mücadele edilmesi,
*   Devlet arşivlerinin açılması için girişimlerde bulunulması,
*  Seyîd Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması için girişimlerde bulunulması,
*   Soykırım anıtlarının yapılması,
*   “Dersim’in kayıp kızları” olarak bilinen kadınlara ilişkin çalışmalar yapılması,
*  Soykırımın diğer bir yüzü olan doğa kırımıyla mücadele edilmesi, HES ve baraj projelerine karşı çalışmalar örgütlenmesi,
*  Karakol yapımlarının engellenmes ve koruculuğun lağvedilmesi için mücadele edilmesi,
*  Alevi Kadın Akademisi’nin kurulması,
*  Alevilik bilinç çalışmaları için atölye çalışmalarının yapılması,
*  Alevi kurumlarında çalışan kadınların ortak çalışmalar yürütmesi,
*  Sembolleşen Alevi kadınlarının yaşamlarının kitaplaştırılması,
Konferans, Dersim Katliamı’na dönük sinevizyon gösterimi ardından sona erdi.


ADEM KARAÇOBAN/KÖLN

Erdoğan’ı öfkelendiren o ‘gizli’ Alevi efsanesi

HAYDAR KARATAŞ

Bugün yeryüzünde varlığını sürdüren her toplumun arkasında bir söylence vardır. Türklerin Ergenekon’u, Almanların Nibelunga’sı, İngilizlerin Beowulf’u, Pers toplulukların Newroz’u; ya da İslam, Yahudi ve Hıristiyanların dini söylencelerini düşünün…

Bu söylenceler bazen bir ulus yaratmıştır ve bazen de inanç topluluklarının hayat felsefelerini, onların gelenek ve göreneklerinin yeniden kendini üretmesine kaynaklık etmiştir.

Anadolu’nun en eski inançlarından biri olan Aleviliğin ve Dersimlilerin de yaradılış hikâyeleri var. Ama onları konuşmak hâlâ büyük bir tabu. Çünkü, birazdan anlatacağım gibi onları var eden bu yaradılış hikâyeleri, geleneksel İslam algısıyla kendini ayrıştırdığı için epeyce belalıdır.

Aslında Aleviler söz konusu olunca Erdoğan’ı böyle hop oturtup hop kaldıran da ‘yasaklı’ bir Alevi inanışıdır. Eskiden Alevilerin ocak geleneği içinde kulaktan kulağa aktardıkları bu mitolojik söylence, hem onların İslam’la kurduğu tehlikeli ilişkiyi açıklar ve hem de neden Alevilerin hâlâ Türkiye’de kimlik olmaya korktuklarını anlamamıza yardımcı olur diye düşünüyorum. Binlerce yıldır geleneksel İslam’a teslim olmadan varlıklarını sürdüren Alevilerin bu mitlerini bilmeden onları anlamak da zordur. Gerçi inanç topluluklarını, Şerif Mardin’in, deyimiyle söylersek onları bir arada tutan tutkal, bir bulut gibidir.

O buluta girip çıkmamak da mümkündür. Sahiden de inanç ve etnik toplulukların söylenceleri onların ruhsal dünyalarının sisidir. Edebiyat açısından ele alırsak gizemli ve masalımsı bir yanları vardır. Roman da bizzat söylence geleneğinden gelmiştir. Onun izlerini taşır.

Sık sık duyarsınız, Aleviler güç getiremediği kişi için, “onu Ulu Divan’a havale ediyorum” derler. İşte Aleviler Hz. Muhammed’i Ulu Divan’a havale eder ve orada İslam Peygamberi ile hesaplarını görürler. Diğer bir ifadeyle onu bir şekilde orada hak yoluna getirip kendi inançlarına “dahil” ettiklerini düşünürler.

Alevilerin, bizim Muhammedimiz ayrıdır derken, arşta Ulu Divan huzuruna çıkmış ve bu dünyada kendisine verilmiş bütün unvanlarından arındırılmış ve fakir bir kula çevrilmiş bir Muhammed’dir.

Gerçi gizli Alevi söylencelerinde, bunun öncesi de vardır ya. Bu on sekiz bin divanelikte neler olur, Muhammediye orduları döneminde semah neden durur ve Muhammed Ulu Divan huzuruna çıktıktan sonra kırklar semahı nasıl yeniden kanatlanıp uçar, hepsi başlı başına ayrı söylencelerdir…

Muhammed Ulu Divan’da Erenlerin Huzurunda!

Alevilere göre, Muhammed öldükten sonra arşa çıkar. Orada yapayalnızdır. Sağında solunda kılıçlı orduları yoktur, ancak Peygamberlik mührü olan yüzük parmağındadır. İşte efsane önce o yüzüğü Muhammed’in parmağından alarak başlar işe.

Nasıl mı?

Öldükten sonra arşa çıkmış ve böyle çıplak bir halde göklerin derinliklerinde giden Muhammed’in karşısına birden kükreyen bir aslan çıkar. Muhammed arkasını döner ve kaçar. Kendine geldikten sonra şöyle der:

“Ey vah, şimdi benim amcaoğlu Ali burada olacaktı da, bu aslana gösterecekti…”

O esnada gaipten bir ses gelir, “Ey Muhammed geri dön” der.

Muhammed, “Nasıl döneyim, görmüyor musun kızgın bir aslan var yolumun üzerinde…”

Gaipteki o ses, “Sen dön” der. “Dön parmağındaki yüzüğü çıkar aslanın ağzına at, o zaman geçer gidersin.”

Muhammed geri döner ve kükreyerek kendisine saldırmaya hazırlanan aslanın ağzına peygamberlik mührü olan yüzüğü çıkarır atar. Atar atmaz da aslan bir koyun kadar uysal olur.

Bu aslanı geçen Muhammed’in yolu dört kapılı, tek katlı bir hana çıkar. Hanın içinden sesler gelmektedir, Muhammed şaşar kalır, der bu han neyin nesi, içeriden gelen bu sesler ne ola ve kapılardan birine “tak!” “tak!” “tak!” diye vurur. İçeriden, “Kim o?” derler. Muhammed, “Ben yeryüzündeki Allah’ın vekili Hz. Muhammed” der.

İçerdekiler onu şöyle cevaplarlar: “Biz öyle birini hiç duymadık.” Muhammed büyük bir üzüntü içinde geri döner. (Tabii bu hikâyeyi köylerde yaşlı Alevilerin dilinden anlatmak güzel olurdu ya! Gazete yazısına yetecek kadar olsun!) Bu üzüntü içinde geri dönen Muhammed’e gaipten gelen o ses yeniden seslenir, “Ey Muhammed geri dön, diğer kapıyı vur?”

Muhammed geri döner, ikinci kapıya gider, “tak!” “tak!” diye vurur. İçerideki ses gene sorar, “Kim o?”

Muhammed, “Ben Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed” der.

İçerdeki ses, “Senin peygamberliğin senin cemaatinde geçer” der.

İkinci kez de geri döner ve gaipten gelen o ses, onu üçüncü kapıya gönderir, Muhammed bu kapıda da kendini peygamberlik sıfatlarından biriyle tanıtır, ne yazık ki o kapı da açılmaz ve artık umudu kesmiş geri dönmüşken gaipten gelen o ses ona şunu söyler:

“Ey Muhammed geri dön, de ben fakir bir kul Muhammed bin Abdullah al Talip!”

Muhammed o zaman gaipten gelen bu sesle şöyle konuşur:

“Allah’ın Resulüyüm dedim açmadılar, Müslümanların peygamberiyim dedim açmadılar, fukara birine nasıl açarlar?”

“Sen dön” der bu ses. Ve Muhammed geri döner. Kapıyı vurur.

“Ben fakir bir kul” der. Kapı açılır ve Muhammed içeri girer. İçerde halka olmuş, hasbelkader eden insanlar vardır. Yani Alevilerin ‘Kamil’ insan dedikleri Ulu Divan erenleri.

Muhammed sorar, “Siz kimsiniz, neden sizi hiç duymadım?” Onu şöyle cevaplarlar, “Biz kırk kişiyiz kırkımız da biriz.” Sayar, otuz dokuz kişi çıkar…

“Ya kırkıncı kişiniz nerede?”

“Her gün biri bize lokma toplamaya gider, Salman-i Farsi’nin sırası bugün. Biz seni o sandık” derler.

Muhammed,  “Yani siz şimdi kırk kişi kırkınız da bir misiniz?”

“Evet” derler.

“Birinizin bir yeri acıyınca hepiniz o acıyı duyar mısınız?”

“Duyarız” derler.

“Birinizin bir yeri kanasa, sizin de kanar mı?”

“Kanar” derler.

“Şimdi ben birinizin bileğini kessem, hepinizin bileği kanar mı?”

“Evet” derler. Böyle bir şeyin mümkün olmayacağını düşünür ve bunu denemek ister. Birinin bileğini keser, kırkının bileği kanar, sarar hepsinin kanı kesilir.

Bunun üzerine Muhammed, “Ben Allah’ın resulü sanırdım kendimi, İnsanlara hakkaniyeti göstermeye çalıştım ama böyle bir şey görmedim. Madem sizde bu birlik var; hepiniz bir, biriniz hepinizsiniz. Beni de içinize alın?”

Bunun üzerine, ona şunu derler:

“Aramıza katılabilmen için, bir şartımız var.”

“Nedir o?”

“Hakkaniyeti göstermen lazım” derler.

Muhammed, “Bunu nasıl gösterebilirim ki?”

Bir tasın içinde tek bir üzüm tanesi uzatırlar kendisine ve şöyle derler:

“Bize katılmak istiyorsan, bu üzüm tanesini kırk eşit parçaya bölüp aramızda pay etmen lazım. Eğer onu kırk parçaya böler ve eşit bir şekilde pay edersen, sen de kırklara karışırsın.” Yani Ulu-Divan sorgusu dedikleri sınava tabii tutarlar.

Alevilerin en köklü inanış söylencesi olan bu anlatı, gizli bir Alevi mitidir. Kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Ancak burada bitmez.
Bu üzüm tanesini kırka bölemez ve Ulu Divan Muhammed’i dışarı atarken, gaipteki o ses yardımına gelir ve ona şöyle der:
“Ey Muhammed, demini al onun.” Yani üzümü ez ve çıkan şırasına parmağını batır ve ıslanan parmağını kırkların anlına vur.
Alevilerin İslam’la ilişkisini anlatan bu hikâye bin yıldan fazladır Alevilerin kaderini belirlemektedir. Onlara ölümden ölüm seçtirmiştir. Bu bir çıkmaz. Değil Aleviler, dünyanın öbür ucunda Batılı bir aydın dahi Muhammed’e dokunamazken, onu sorguya çeken, fakir bir kul edip kendi yaşam felsefelerine dahil eden bir topluluğu İslam duygusallığı ne yazık ki kabul etmemiştir. Oysa bu da bir inanış, üstelik bir tür metaforik özeleştiri olarak görülebilir.

Bunun için Erdoğan’ın Almanya Alisiz Aleviliğe izin veriyor tepkisini gereğinden fazla ciddiye alın derim.

Çünkü Erdoğan’ın Muhammed’inin elinde kılıç vardır ve otuz erkeğin cinsel gücüne sahiptir. Erdoğan fazlasıyla hissi bir lider, Ayasofya’nın görüntüsüne dahi tahammül etmeyen bir hissiyatı temsil ediyor, binlerce kiliseye minareler takmış, eski uygarlıklara ait yüzbinlerce heykel kalıntısını putperestlik diye yok etmiş bir geleneğin temsilcisi. Diğer dinlerden kurtulmuşken, Alevilik bu tehlikeli söylenceleriyle din olma yolunda. Korkunç bir geleceği haber veriyor Batı Avrupa’da resmi din olamaya doğru giden Alevilik.

Muhammed’in Ulu Divan’daki hikâyesi burada bitmez. Ulu Divan’da Muhammed’e ne olur, Alevilerin boyunlarına astıkları kılıç neyin nesi, onun söylencesi nasıldır, Ali nasıl dahil olur bu mitolojiye anlatacağım. Ama yolunuza bir Alevi dedesi çıkarsa, yanına yanaşın ve şöyle deyin, “Dede bize Muhammed’in kırklara karışma hikâyesini bi anlat dinleyelim.” Dinlerken içiniz güler, sonra garip bir keder alır! Yerim bitti.
Bugün 4 Mayıs Dersim Tertelesi’nin yıl dönümü, yani bu söylenceye inanmış bir memleketin acı kader günü! Din ve ulus için insan öldürülmese, söylenceler sadece edebiyatta kalsa ne kadar güzel olurdu. İnanmak da güzeldir elbet. Kim ne der, masal der masal, güzel bir masal…

***

Alevilerin İslam’la ilişkisini anlatan bu hikâye bin yıldan fazladır Alevilerin kaderini belirlemektedir. Onlara ölümden ölüm seçtirmiştir. Bu bir çıkmaz. Değil Aleviler, dünyanın öbür ucunda Batılı bir aydın dahi Muhammed’e dokunamazken, onu sorguya çeken, fakir bir kul edip kendi yaşam felsefelerine dahil eden bir topluluğu İslam duygusallığı ne yazık ki kabul etmemiştir. Oysa bu da bir inanış, üstelik bir tür metaforik özeleştiri olarak görülebilir.
Bunun için Erdoğan’ın Almanya Alisiz Aleviliğe izin veriyor tepkisini gereğinden fazla ciddiye alın derim.
Çünkü Erdoğan’ın Muhammed’inin elinde kılıç vardır ve otuz erkeğin cinsel gücüne sahiptir. Erdoğan fazlasıyla hissi bir lider, Ayasofya’nın görüntüsüne dahi tahammül etmeyen bir hissiyatı temsil ediyor, binlerce kiliseye minareler takmış, eski uygarlıklara ait yüzbinlerce heykel kalıntısını putperestlik diye yok etmiş bir geleneğin temsilcisi.

birgün

Meclis’e yeni bir ‘Dersim Kanunu’ çağrısı

Meclis’e yürüyen Dersimliler,  Soykırımın başlamasına vesile yapılan “Tunceli Kanunu”nun yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılmasını amaçlayacak yeni bir “Dersim Kanunu” çıkarılmasını istedi.

Ankara Dersimliler Derneği, Dersim Mağdurları Platformu ve Dersim 37-38 Ortak Bellek Platformu üyeleri, Dersim katliamının 77. yıl dönümüne ilişkin Güvenpark’tan Meclis Dikmen Kapısı’na yürüyüş gerçekleştirdi.

Yürüyüşte “Toprağa kefensiz düşenlerimiz karanlığı aydınlatan ışığımızdır” pankartı açılırken, sık sık “Dersim’i unutma unutturma”, “Arşivler açılsın hesap verilsin”, “Munzur özgürdür özgür akacak”, “Dersim Kürt’tür Kürt kalacak sloganları atıldı. Yürüyüşte ayrıca “Kayıp kızlarımız nerde?”, “Kefensizlerin kefenini giydik” dövizleri de taşındı. Açıklamaya HDP Urfa Milletvekili İbrahim Ayhan, CHP Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün ve çok sayıda kurum temsilcisi de destek verdi. Meclis Dikmen Kapısı’nda polisin yoğun güvenlik önlemleri altında ortak açıklamayı yapan Yaşar Kılavuz, tarihler 4 Mayıs 1937’yi gösterdiğinde cellatlar tarafından tarihsel bir kinin imzasının vicdanlara konulduğunu belirterek, egemenlerin düşman gördüğü Dersim için ölüm fermanının verildiğini hatırlattı.

ÖLÜM FERMANI BUGÜN DE DEVAM EDİYOR

Hitler döneminden sonra Almanya Başbakanı olan Williy Brand’ın Yahudi anıtı önünde diz çökerek, Yahudilerden özür dilediğini hatırlatan Kılavuz, dünya’da bunun gibi birçok örneğinin olmasına rağmen Dersim katliamını yok sayanların bu tavırlarının hak ve hakkaniyetle bağdaşmadığına dikkat çekti. Kılavuz, 4 Mayıs 1937’de dönemin hükümetin tarafından çıkarılan “Tunceli Tenkil Harekâtı”na dair kararın Dersim halkının ölüm fermanı olduğunu hatırlatarak şunları söyledi: “Tarihte benzerine rastlanmayan bir soykırım ve katliamdı bu. Ana karnında süngülenen bebelerle, genç yaşlı on binlerce Dersimli katledildi. Dersim’in onurlu kadınları cellatların eline geçmemek için kendilerini uçurumdan attılar. 4 Mayıs’ta zamanın hükümeti tarafından verilen ölüm fermanı bugün de devam etmektedir. Dünden bugüne çok acılar yaşadık. On binlerce insanımızı toprağa kefensiz gömdük. Soyuna düşman, geleceği olmayan bir nesil yaratıldı.”

4 MAYIS SULARIMIZIN KAN AKTIĞI GÜNDÜR

Asimilasyon politikalarını tüm hızıyla devam ettiğine dikkat çeken, Kılavuz, “Bir yandan inancımız yok edilemeye çalışılırken, bir yandan da dilimiz yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Munzur üzerinde yapılan barajlar ile kutsal mekânlarımız sular altında kalmıştır. Sular altında kalan bütün Dersim’i var eden kültürümüz, doğal yaşam alanlarımızdır. Bu coğrafyada barışın egemen kılınmasını istiyorlarsa, hükmedenler kendi kirli geçmişleri ile yüzleşmelidir. Cumhuriyet tarihinde yüzleşmenin merkezinde Dersim soykırımı katliamı durmaktadır. 4 Mayıs kara vicdanların tarihe düştüğü kara bir gündür. 4 Mayıs sularımızın kan aktığı gündür. Bilinmelidir ki Dersimliler bu acıları unutmadı, unutmayacaktır” diye konuştu.

TALEPLER

Kılavuz, TBMM’de “Tunceli Kanunu” ile yaptığı tüm yanlışlarına karşılık yeni bir Dersim Kanunu’nun çıkarılarak, yerine getirilmesi gereken talepleri şu şekilde sıraladı:

“* Dersim’de bir insanlık müzesi kurulmalı ve müzenin bir bölümü arşiv ve dokümantasyon merkezine ayrılmalı,

* Dersim’de katliam yerlerine anıtlar dikilmeli,

*Zorla alınanve  hizmetçi yapılan kızlarımızın tam listesi açıklanmalı.

*Dersim ismi geri verilmeli,

*Seyit Rıza ile birlikte idam edilenlerin mezar yerleri açıklanmalı,

Köln’de Alevi kadınların sorunları masaya yatırıldı

Almanya’nın Köln kentinde Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından, Alevi kadınlarına ilişkin bir konferans düzenlendi.

“Hakikat arayışındaki Alevi kadınlar” başlıklı konferansa Avrupa’nın bir çok yerinde delegeler katıldı. İki günlük konferansın bugünkü bölümünde önce bir panel düzenlendi, ardından gelen mesajlar okundu.

Alevi kadınlarının dünü ve bugünü, Alevilikte kadının rolü ve soykırım kıskacındaki Alevilik inancı ve kadın konularının ele alındığı panelde sosyalbilimci ve yazar Nil Mutluer ile antropolog-Yazar Dilşah Deniz, sunumlarda bulundu.

Açılış konuşmasını ise Feda Eşbaşkanı Ayten Arslan yaptı.  Arslan, Alevilik inancının bir kadın inancı olduğunu, fakat kamusal alanda hakkettiği yeri bulamadığına dikkat çekti. “Özünde adalet ve sevgiyi barındıran,  doğa ve kadın eksenli yaşamın özünü barındıran Aleviliği ne kadar yaşatıyoruz, çocuklarımıza ne kadar aktarıyoruz?” diye sordu. Arslan bu konferansın hedefinin Alevi kadınlarının örgütlülüğünü güçlendirmek olduğunu belirtti.

Kısa bir sunum yapan Elif Sonzamancı ise inanç olarak tarih içersinde kırıma uğrayan Alevilik gerçeğine değindi. Sonzamancı, katliamları, sürgünleri ve asimilasyonu anlattı.

Sosyal Bilimci-Yazar Nil Mutluer, barış sürecine dikkat çekerek “Varolan barış süreci hepimizde umut yarattı. Ama kendi içinde tam barışı getiriyor mu, bunun sorgulamasını yapar olduk” diye konuştu.

Mutluer, “Türkiye’de ciddi bir şiddet sarmalı var. En çok kadınlar ve çocuklar zarar görüyor. Bunun getirdiği militarist dil içimize işledi. Gündelik hayatta normalleşti. Türkiye’de adalet sistemi yoktu şuan da yok” şeklinde konuştu.

Dünyaya feminist ve Alevilik gözüyle baktığını belirten Mutluer, Aleviliğin Anadolu’nun ruhu ve ahlakı olduğunu savundu. Alevilere yönelik Türkiye’deki ayrımcılıktan örnekler veren Mutluer, eğitim sistemindeki ayrımcılığa da işaret etti.

ALEVİLİKTE DE KADINLAR EŞİT DEĞİL

“Aleviler diğer inançlara nazara daha derin sıkıntılar ve acılar yaşıyorlar” diyen Mutluer,  Aleviler, Süryaniler ve Ezidîlerin Lozan’da bile tanınmadığını vurguladı.

Antropolog-Yazar Dilşa Deniz, Dersim’deki Aleviciliğe değindi. Dersim merkezinin devlet sisteminin dışında kaldığını söyleyen Deniz, Alevilikte de kadınların “malesef” eşit olmadığını söyledi.  Deniz, “Alevilikte kadınlar eşit değil maalesef. İçinde bulunduğu kültürel sistemden etkilenmiştir. Erkek egemen bir karakter var Alevilikte” dedi.

Konferansta çok sayıda örgüt ve kesimden mesajlar da okundu.

Demokratik Alevi Federasyonu Kadın Birimi, konferansa sunduğu raporunda federasyonu ve faaliyetlerini anlatırken, “Kadınlar olarak kendi yaşadığımız sorunlara daha cesur yaklaşma ve kendi hakikatimizi tanımlamaya ihtiyacımız vardır” tespitinde bulundu.

“Alevi kadınlar olarak oldukça üst boyuta ulaşmış olan ve artık varlık yokluk sorunu haline gelen kültürel soykırım ve asimilasyon politikalarına karşı ciddi olarak durma kararlılığı göstermek durumundayız” diyen Federasyon, diğer bir konunun özgürlük sorunu olduğunu belirterek, Kürt Alevilerin hem inanç bazında hem de etnik kimliğinden ötürü yaşadığı varlık sorunlarına işaret etti.

Örgütlenme sorununa da değinen Federasyon, tarihsel belleğin yeniden canlandırılması gerektiğini ifade ederken, ele alınması gereken bir sorunun da Alevi kurumları ve örgütleri arasındaki birlik sorunu olduğuna işaret etti. Aleviliğin toplumsal olduğu ve iktidar karşıtı bir konumunun olduğunu belirten Federasyon, “Alevilik direnişçi, zulme karşı duruşunu koruduğu ve kendini doğanın bir parçası olarak gördüğü müddetçe insanı ve doğayı can gören anlayışıyla yeniden buluşacaktır” dedi.

ALEVİ ERKEĞİ SİSTEME DAHA FAZLA ENTEGRE OLMUŞ!

Selver Yıldrım, Nevin Balta, Nuray Atmaca, Hatice Demir ve Aynur Gök isimli kadın tutsaklar gönderdikleri mesajda, bir dizi öneride bulundu. Tutsaklar, kadın-erkek ilişkileri, doğa ile ilişki, diğer dini inanç ve toplumlarla ilişkiler konusunda Aleviliğin olumlu bir zemine sahip olmak kadar öncü rol oynayabilecek bir potansiyelde olduğunu vurguladı.

“Alevi erkeği, kadına göre daha çok sisteme entegre olmuş” tespitini yapan tutsaklar,  “Dolaysıyla  kadın konusundaki çabaların yoğunlaştırılması doğru ve olumlu bir gelişme” diye kaydetti.

“Tarihsel olarak direngen kadın kahramanlar var. Onların gerçeğinin daha fazla açığa çıkarılması, bu konuda çalışmaların yapılması bizimde önerimiz” diyen tutsaklar, ortak çalışmaların önemine işaret etti ve komünlerden bahsetti.  Tutsaklar halk oyunları olarak ifade ettikleri semahın daha da canlandırılması ve gençliğin katılımını teşvik edilmesini önerirken, geri dönüşlerin de ciddi şekilde gündemleştirilmesi üzerinde durdu.

ALEVİ KÜLTÜRÜ TEHLİKE ALTINDA

Kürt Kadın Hareketi ise mesajında “Aleviler soykırım çemberinde yaşayan kesimlerdir ve tedbirleri alınmazsa ve alevi kültürü, inancı yaşayışı yeni toplumsallık olarak kendini yaşamsal kılmazsa yok olacaktır” dedi.

“Devlet dışı örgütlenmiş toplumun yaşam tarzı olarak gelişen Alevilik, kadın gerçeğinde kimlik haline gelmiştir” ifadelerinin kullanan Kürt Kadın Hareketi, Alevi olmanın sadece kimliği söz ile taşımak olmadığını belirterek, “İnancın gerektirdiği yaşam ilke ve ölçülerini her alanda somutlaştırmak ve büyütmek, toplumun toplumsallığını korumak ve süreklileştirmek için şarttır” diye kaydetti.

Avrupa’da yaşayan Alevi kadınların da öncelikle kapitalist sistemin ortasında ne kadar sistemden etkilendiklerini, Alevilerin bu sistem etkisiyle nasıl kendi kültürlerinden koparıldıklarını bilince çıkarmaları gerektiğini söyleyen Kadın Hareketi, “Tüm alevi Kürt kadınları, alevi kültürünü tanımak, sahiplenmek kadar yaşatmak ve süreklileştirmek sorumluluğunun bilincinde olmalılar, Alevi inancının musayip kardeşliğinde olduğu gibi özgürlükle sözleşmeli, inancın kız kardeşliklerini oluşturmalıdır” diye belirtti.

Bugün yeni bir dönemin, yeni bir çağın başladığı bir eşikte olduklarını dile getiren hareket, “Demokratik ulus anlayışının pratikleşmesi demek Alevi inancının da özgürce yaşanması demektir ki bu, Aleviler için bir müjdedir. Yeniyi yaşamanın, demokratik moderniteyi yaşamanın gerekliliklerini yerine getirmekle can çekişen bir beden olmaktan kurtuluş mümkündür” dedi.

‘Dersim Tertelesi’ni Unutmuyoruz, Unutturmayacağız…

4 Mayıs 1937 tarihinde, dönemin CHP Hükümeti’nin ‘Tunceli Tenkil Harekatı’ kararıyla Dersim katliamı başlatıldı, operasyonlara hız verildi ve 1938 yılında imha seferberliği sonuçlandırıldı.

Dersim Katliamı’nda resmi görevli olan eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, yaşananları anılarında ‘‘Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinde bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekat oldu. Dersim davası da bitti, hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi, böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça girebiliyoruz’’ diyerek anlatıyor.

1937-38 yıllarında, yediden yetmişe tüm Dersim halkına yapılan operasyonlar sonucu on binlerce insan katledildi. Binlercesi topraklarından kopartılarak zorla sürgüne gönderildi. Binlerce Dersim’li çocuk, özellikle kızlar evlatlık olarak verilerek ailelerinden, köklerinden koparıldı.

Türkiye’nin de üyesi olduğu Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli ve 260 A (III) sayılı kararıyla imza altına aldığı ‘soykırım’ tanımı;

– Bir gruba mensup olanların öldürülmesi,

– Bir grubun mensuplarına ciddi suretle bedensel ve zihinsel zarar verilmesi,

– Bir grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldırma hesaplanarak, yaşam şartlarının kasten değiştirilmesi,

– Bir grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler alınması,

– Bir gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek gibi özellikleri sıralar.

Buna göre de 1937-38 tarihlerinde Dersim’de Kürt kimliği ve Kızılbaş inancına sahip olanlara soykırım yapılmıştır. Üzerinden 76 yıl geçmiş olmasına rağmen, açılan yaralar hala kanıyor ve kanatılıyor.

2011 yılında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘‘Devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa, ben özür diliyorum’’ dedi ve konu bu haliyle bırakıldı. Başbakan, siyasi arenada rakibine çelme atmak için Dersim gibi kanayan bir yarayı malzeme etmediğini göstermek zorundadır.

Dersimlilerin yerine getirilmesini talep ettikleri ilk adımlar çok açıktır: Katliamla özdeşleşen ‘Tunceli’ adı değiştirilmeli, ‘Dersim’ adı iade edilmeli; Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalı; 1937-38 döneminde sürgün edilen Dersimlilerin zararları tazmin edilmeli; ailelerinden alınarak başkalarına verilen Dersim’in kayıp kızlarının akıbetleri ortaya çıkarılmalı; Genelkurmay arşivleri açılmalıdır. Hem AKP Hükümeti, hem de devlet özrün gereklerini yapmalıdır.

Dersim Tertelesi’nin hakikatlerine ulaşmak ve gerçeklerle yüzleşmek, toplumsal barış için şarttır. Halkların Demokratik Partisi olarak, 76. yılında Dersim Tertelesi’nde katledilen tüm canları saygıyla anıyoruz. Aynı zihniyet temelleri üzerinde siyaset yapan iktidar ve muhalefet partilerini, ırkçı politikaların savunucularını ve sürdürücülerini tarihle ve gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyoruz.

Hatice Altınışık

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı

3 Mayıs 2014

Erdoğan’ın Alevilere Bakışı, Ebusuud fetvalarına dayanıyor

Başbakan R. Tayip Erdoğan’ın Alevilere Bakışı, Ebusuud fetvalarına dayanıyor.

Alman Cumhurbaşkanının Türkiye ziyaretinde ,AKP hükümetinin ve başbakan R.T.Erdoğanın anti demokratik uygulamalarına yönelik eleştirel açıklamaları, T.C başbakanı Erdoğanı kızdırdı.Kızdırmakla kalmadı.En son Ermeniler ile ilgili yaptığı iyi niyet açıklamasının nasıl bir iki yüzlülük olduğunu da deşifre etti.Tarihi ile yüzleşmeden bahseden başbakan Erdoğan,bir anda ,Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’u içişlerine karışmakla ve Almanyada Ateist Alevileri desteklemekle suçladı. Kendince alevilerin neye ,nasıl inanacaklarını da belirledi.Alevilerin T.C de elde edemediği hakların dünyanın hiçbir yeride de olmaması gerektiği anlayışı T.C nin tekçi ,ırkcı,fundemental islamcı ve ittiatcı kemalist uluscu palitikasına dayanmaktadır.Bu polit zihniyetin dayandığı anayasal sistem devam ettiği sürece de bu ırkcı,katliyamcı,soykırcı,inkarcı tarihle yüzleşmeye cesaret edemeyeceklerdir.

AKP iktidarının dine bakışı ve R.T.Erdoğanın islam ve alevilere bakışı çok hayranlık duyduğu Osmanlının Ebu Suudlarına dayanıyor.Onlara göre kendilerine biat etmeyenlerin katli vaciptir.Ermeniler asuriler,keldaniler,Ezidiler,Kızılbaşlar,bektaşiler her zaman potansiyel düşman görülmüşlerdir.

Başbakan ne yazık ki hala oralarda dolaşıyor. Onların Türkiyede yok saydığını tüm dünyanın da yok saymasını istiyor. Tersi bir gelişme ve hak ise onları çok kızdırıyor.Başbakan alevilerin avrupada açtığı CEM evleri ve alevi dergahları-derneklerini, kendilerinin aleviliği asimile etme projesi önünde engel olarak görüyor.Alman Cumhurbaşkanına kızgınlığı almanların yardımlarından değil, aleviliği neden yasaklamadığınadır.Neden Alevi inancını ,bir inaç olarak resmen tanımasınadır.Tıpkı ‘’uzayda bir Kürdistan kurulsa ,onada karşı çıkarız’’ diyen politikası gibi.Ama artık bu dünyanın iç işleri yoktur.Gizlenebilecek bir uygulama ve politikasda yoktur.İnsan hakları,din ve vicdan özgürlüğü,kültürel kimlik hakları ve hukukun üstünlüğü gibi uluslararası ,evrensel değerler,Erdoğanın ve T.C nin her alanda karşısına çıkacak ve canlarını sıkmaya devam edecektir.Tek çare demokratikleşerek , değişecekler ve tüm inançlara ve kültürlere saygı duyacak , haklarını kabul edecekler,

Erdoğanın aleviler ile ilgili Ateist,alisiz alevilik, islamcı ,müslüman aleviler gibi alevileri bölmeye,yönelik bu mesnetsiz tanımlamalarını kınıyoruz.Bu alevilere yönelik bir AKP planı ve politikasıdır.Alevilerin tümünün inancı da ,ibadeti de, deyişleride, CEM,i de ,piri,Mürşidi de,birdir. Alevi İnanç toplumu ,Türkü,Kürdü,Arabı ve Avrupalısı ile aynı kutsallara inanır.aynı hakikata gönül bağlarlar.Yol,ları davaları bir;sürekleri binbirdir. Hepsi 4 kapıyı hak bilir,40 makamdan kamil insana varmak için, yek can olup ,erdoğanın mezhep oyununa gelmeyecek kadar yoluna,inancına bağlıdır.T.C bir devlet politikası olarak her kesimden bazı kişileri satın alarak ihanet ettirebilirler,Bunlar kal-u beladan beri vardır,Kerbelada   İmam Hüseyin’e de ihanet etmişlerdir.Biz bu tiplere’’ ASLINI İNKAR EDEN HARAMZADE ‘’diyoruz.

Biz Demokratik Alevi Federasyonu olarak ,ERDOĞAN’ın ayrımcı,ötekileştirici ve alevi düşmanlığı üzerinden islamcı kesimlerin oylarını alma politikasını nefretle kınıyoruz.

Bu devlet politikasına karşı daha güçlü örgütlenerek,cevap vereceğimizi ve Aleviler olarak, tüm demokrasi güçleri ile birlikte Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve Türkiyenin demokrasi mücadelesinde ortak bir platformda buluşarak mücadeye devam ederek cevap verceğiz

DEMOKRATİK ALEVİ FEDERASYONU

Eş Başkanı Ali Köylüce

30.04.2014

 

Başbakan Erdoğan’a Alevi derneklerinden tepki yağdı…

Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’un Alevilerin sorunlarına ilişkin eleştirileri üzerine “Almanya’da Ali’siz Alevilik denilen bir olay var, yani ateist bir anlayışın, Alevilik kisvesi altında ve kendilerinin de desteklediği bir yapı var. Sen bu yapıyı Alevilik olarak bize yansıtıyorsun. Türkiye’de böyle bir Alevilik yok” diyen Başbakan Erdoğan’a Alevi derneklerinden tepki yağdı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Müslüm Doğan: İşine gelince Avrupa’yı öven Erdoğan’ın herhangi bir eleştiri geldiğinde olanca üslupsuzluğu ile etrafa saldırması Türkiye adına utanç vericidir. Erdoğan, Hitler olma yolunda yürüyor. Sayın Başbakan; bu tehditkâr, ötekileştiren, nefret ve kin yayan üslubunuz karşısında Alevilerin seslerini keseceklerini sanmayın. Alevilik, bu toprakların kadim inancıdır ve onu yok etmeye sizin gücünüz yetmeyecektir. Türkiye ve Avrupa’daki Aleviler de bir bütün olarak sizin getirmek istediğiniz teokratik düzenin karşısında, bu ülkenin diğer demokratik güçleriyle beraber el ele, omuz omuzadır.”

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir: Başbakan bu ülkede Aleviliğe ayrı bir kılıf uydurma derdinde. Sünni İslam inancı içerisinde yok edilmek istenen bir Alevilik yaratmak istiyor. Tayyip Erdoğan’ın Almanya’da bir avuç insan olarak tanımladığı Aleviler bugün mücadelelerinin karşılığını alıyorlar. Almanya’da hükümet desteğiyle cemevleri yapılmakta, okullarda Alevilik dersleri okutulmaktadır. Alevilik, Almanya’da Anayasal güvence altına alınmıştır. Peki, Türkiye’de milyonlarca Alevinin bugüne kadar hangi sorununu çözdü hükümet? Asimile etmekten, Alevileri katledenleri korumaktan, Alevileri ve Aleviliği inkâr etmekten, asimilasyon sevdasından başka ne yaptı? Alevi çalıştayları denildi boş çıktı, demokratikleşme paketi denildi, o da boş çıktı. Türkiye’deki durumu inkâr ederek Alevilik üzerinden başka ülkelere yüklenmek bir Başbakan’a yakışmamaktadır.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez: Başbakan, Avrupa’daki Alevilerin elde etmiş olduğu hakları kendi ülkesindeki Alevilerine reva görmüyor. Alevileri tanımayan, cemevlerine “cümbüş evi” diyen, her mitinginde Alevileri yuhalatan, Yavuz Sultan gibi bir katilin ismini köprüye veren, zorunlu din dersleriyle Alevi çocuklarına işkence yapan bir Başbakan var burada. Aleviliği tahrip etmeye, yok etmeye, ötekileştirmeye çalışacağına Avrupa’daki Aleviler gibi kendi ülkendeki Alevilere de hakları ver Almanya’da Alman devleti Alevilere Aleviliği tarif etmiyor, Alevilerin haklarını teslim ediyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Kemal Bülbül: Erdoğan, Avrupa’daki canlarımız için “Bir Avuç Ateist” derken hem Alevilere hem de Ateistlere karşı nefret suçu işliyor. Alevi toplumu avuçla ölçülecek nohut tanesi değildir. Her fırsatta Alevilere ve Aleviliğe dil uzatan Başbakan Muaviye zihniyetli bir Alevilik oluşturmaya çalışıyor. Başbakan Aleviliğin ne olup olmadığını tartışmakla mükellef bir kurumun temsilcisi değildir. Kaldı ki, “Alevilik nedir, ne değildir?” tartışması yaparak yapay bir Alevilik üretmek ve Aleviliği siyasal İslamın yedek gücü yapmak kimsenin haddine değildir. Başbakan, Avrupa’da yaşayan canlarımızın kendisine verdiği dersi iyi ezberlemiş. Bir tür kuyruk acısı yaşıyor. Bunu da her fırsatta dile getiriyor. Başbakan bu utanç verici tavrından dolayı Alevilerden, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’ndan, Almanya Cumhurbaşkanı’ndan ve ateistlerden özür dilemelidir.” (Cumhuriyet)

Alevilere dil uzatmak kimin haddine

ABBAS TAN

Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz Alevilere dil uzatmış.

Kendini bilmezler zaman zaman saçmalarlar. Buna haddini aşmak denemez çünkü bilerek ve seçilerek söylenen sözlerdir bunlar.

Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz geçtiğimiz günlerde Doğu ve Güneydoğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin açılış töreninde bir konuşma yaparak birilerine mesaj vermeye çalışmış.

“Almanya ve Fransa geçmişte PKK’ya müthiş destek verdiler. Şu anda da Alevilere destek veriyorlar. Amaçları şu;

Türkiye’yi sıkıntıya sokmak” diye konuşmuş.

Bu belediye başkanının ne söylediği ve niçin söylediği kendisinden sorulsa aslında cevap dahi veremeyecek kapasitede ve aciz birisi olmalı ki böylesine saçmalıklar dolu sözler sarf ediyor.

Bir insanın Alevilere söz söyleyebilmesi için en az Alevilerin milyonda biri kadar temiz ve dürüst olması gerekir. Alınıp satılan bir meta durumunda olmamalı.

Söylediği sözün nerelere gittiğini bilmesi gerekir.

Bu cahil ve yobaz insana ve onun gibi düşünenlere sesleniyoruz.

Alevilere söz söyleyebilmek için Alevilerin geçmişini bilmek ve tarihine bakmak gerekir.

Aleviler hiçbir zaman tahriklere gelmediği gibi satmamış satılmamışlardır.

Davalarına olan inançlarından dolayı İmam Hüseyin, Hallacı Mansur, Seyit Nesimi, Pir Sulatan Abdal, Deniz-Yusuf-Hüseyin gibi niceleri canlarını başlarını vermişlerdir ama asla ikrarlarından dönmemişlerdir.

Hiçbir kanaldan beslenmemişlerdir.

Alevilerin ne Almanya’nın nede Fransa’nın desteğine ihtiyaçları yoktur. Üstelik o ülkelerde Alevilere destek vermemektedirler.

Avrupa’daki sadece Almanya ve Fransa değil birçok ülke Aleviliği bir inanç olarak kabul etmiş ve Alevilerin dik duruşları karşısında onları yok sayamamışlardır.

Bolu Belediye Başkanının mesaj verdiği yeri özellikle seçerek sözde Doğu ve Güneydoğu Yardımlaşma derneğinden ülke halkının bir kısmını diğer kesimle karşı karşıya getirmeye çalışmak istemiş ama söylediği lafın altında ezilmiştir.

Sözde belediye başkanı olan bu akıldan yoksun insanın söylediklerine seyirci kalan herkesi bu insanla suç ortağı saymak gerekir.

Belediye Başkanının mensubu olduğu partinin Genel Başkanı bu başkan hakkında ne düşünüyor ?

Yoksa oda Belediye Başkanı gibi mi düşünüyor acaba?

Bu işin şakası yoktur.

Aleviler aslında bu tip söylemlere alıştılar. Çok da ciddiye almıyorlar hatta bu tip lafları sarf edenleri adam yerine dahi koymuyorlar ama bunu söyleyen zat şu an bir ilin Belediye Başkanı.

Devletin savcıları nerede ne yaparlar, Bolu’da Cumhuriyet Savcıları bu insanı tanıma fırsatı buldular ve gereğini yapacaklar mı yoksa Belediye Başkanı doğru söylüyor diyorlarsa adı geçen ülkelerin Alevilere verdiği müthiş desteği açıklasınlar, açıklatsınlar da herkes görsün
bakalım.

Türkiye’den Suriye’ye, Mısır’a gittiği söylenen müthiş destekle birbirine karışan söylemler mi dir?
Bu vesileyle devleti yönetenlerin bir şeyleri görmesi gerekir.

Avrupa’da yaşayan ve en az 14 ülkede Federasyon düzeyinde örgütlenen Alevilerle bu ülkelerin ilişkilerini görüp Aleviliğin merkezi olan ülkemizde Aleviler- Devlet ilişkilerini de görerek, mukayese ederek karar vermeliler.

Ama nerede o anlayış.

Bizde sürekli kullanıla bir söz vardır. Nerede nasıl kullanıldığını çok iyi bilemiyorum ama zaman zaman bende söylüyorum.

Kimisi dangalak kimisi bengi
Merhametli olur yiğidin kendi
Binde bir bulunur kafanın dengi
Cinsi bozuklarda namus ar olmaz.

29.04.2014

 

Tarihten Günümüze YAŞAYAN ALEVİLİKTE KADIN -2

NURAY BAYINDIR

Doğuş yolu Hakk’ın yoludur ve doğum kapısı Hakk’ın kapısıdır. Cenabı Hakk doğumda ispat olduğundan dolayı, doğumda olan sevgi Hakkın sevgisidir. Yol Ana Fatımadır, şefaat kani Fatımadır, Fatımasız yol zülümattır. Fatımanın emrini tutmayan, dersini okumayan, sözünü dinlemeyenler talip olamazlar.” (Başköylü Seyyid Hasan Efendi)

Alevilik bilindiği gibi bir doğal inanç, öz itibariyle kadın inancıdır, ortaya çıkışı itibariyle doğa inancıdır. O nedenle insanın yaşam sürecinde bir sürek izlemiştir de diyebiliriz. Alevilik uzun ve zahmetli bir yoldan geldi bu güne ulaştı. Alevi halkı , kadınıyla erkeğiyle nice katliamlardan, yok sayılmalardan geldi geçti. İnsanlık, tarih öncesi ve ilk tarihsel süreçlerde yaratıcıların kadınlar olduğuna inanıldığı bu nedenle saygı gösterildiği dönemler geçirdi. Zaman içinde kadınlar dünyayı kendi görüşleri doğrultusunda yorumlayıp bilimsel ve felsefi bakış açısı oluşturmaya başladılar. Tarih bilimcilerin ve antrepologların titiz çalışmaları sonucunda, Anaerkil dönemde Kadın ana bakış açısıyla yaratılan evrensel dil ve felsefi birikimin  gün ışığına çıkarılarak insanlığın bilgisine sunulması, binyıllardır devam eden Ataerkil süreç göz önüne alındığında daha çok yeni sayılır.

Zamanın sonsuz akışında bilinen en eski bölünme kadın ile erkek arasındaki bölünmedir ve iki farklı sistemi doğurmuştur. Başlangıçta İnanç sistemlerinin ortaya çıkışında gözlenen kadın ana kültünün bazı tarih bilimcilerin belirttiğine göre 25- 30 bin yıl süren etkisinin erkek lehine değişime uğraması da‘’anaerkil dizgenin ortaklaşmacı klan kardeşliğinin ataerkil dizgenin mülk sahibi babaları tarafından alt edilmesinden sonra gerçekleşmiştir…yabanıl erkeğin gözünde, kadın, her zaman için ‘’insan’’dı. Erkeklerse, ancak, analara olan kan akrabalıklarıyla insan sayılmaktaydı, çünkü bu bağ onları birbirine kardeş kılmaktaydı. Akraba olmayan erkekler, ‘’hayvan’’dı. İşte koca ve babaların ilk konumu buydu. Bu varsayım eldeki bilgilerden ortaya çıkmaktadır. Yabanıl yaratık gözünde hayvanlarla insanların kimliğinin birbirine çok yakın olduğu çoktan kabul edilmiş, bu durum belgelere dayandırılmıştır. Öte yandan kadınların herhangi bir zaman içinde, ‘’hayvan’’ olarak da düşünüldüğünü belirtecek benzer bir bilgi elde edilmiş değildir.’’(1)

Dili biraz daha sadeleştirerek anlatıma devam etmek gerekirse bu gün hemen hemen kullanılan her dilde kadınların yazısız tarihinin izlerini bulmak mümkündür. Hindistan, Anadolu ve Mezopotamyada yapılan araştırmalarda kullanılan bazı eşyalara , yaşam alanlarına , bölgelere verilen isimlerin , simgelerin, imgelerin harf dizimlerinin içinde kadınlar tarafından yaratılan yazısız tarihin izlerini taşıyan kavramlar ortaya çıkmıştır.

’Evrensel tanrı-ana dilinin içinde en geniş yer kaplayanlar ‘’M’’ ve ‘’N’’ harf sesli sözcükleridir…Değer ölçüsü olarak paranın da ‘’M’’ ses birmi ile başlaması kadın tapımıyla başlayan aynı seçil geleneğin sürdürülmesi sonucudur. ‘’M’’ ses birimi artık bir işaret, bir marka sayıldığı için her türlü ölçüde kullanılır olmuştur. Örneğin ‘’mana’’ Sümer’de altın ve gümüş paranın adıydı. Sümer’den çok sonra eski Yunanlılar da ‘’mana’’ adında bir para birimi kullandılar. İngilizcede para anlamına gelen ‘’money’’, argoda para anlamında kullanılan ‘’mangır’’ aynı çizgiyi izleyen ve günümüze kadar gelen sözcüklerden’’dir.(2)

Anadoluda Tanrıça tapımının klasik çağda bile geçerliliğini koruduğu anlatılmaktadır. Antik dönemTarihçisi Strabon’un   İsanın doğumundan kısa bir süre önce yaşadığı düşünüldüğünde Strabon ‘’evlenmemiş kadınlardan doğan çocukların yasal ve saygın sayıldığı, doğuda Ermenistana kadar uzanan kuzey Anadolu kentlerini yazmıştır. Amazonlar tarafından kurulduğu söylenen Efes kentindeki tarihi tanrıça tapınağı İ.S. 348 yılına kadar bütünüyle kapatılmamıştı…Varlıklarını Batı Anadoluda uzun zaman sürdüren ve dikkatleri üzerinde toplayan Likyalılar arasında anayanlı soyla anaerkilliğin bulunduğunu öne süren anıştırmalar hep yazılagelmiştir. Herodot ‘’Bir Likyalıya kim olduğunu sorun, size kendi adını ve anasının soyunu söyleyerek yanıt verecektir’’ diye yazmıştır. Şamlı Nikolas ‘’Likyalılar analarının adını alır, malları miras yoluyla oğullara değil, kız çocuklara geçer’’ der. Heraclides Ponticus Likyalılardan ‘’Eskiden beri kadınlar tarafından yönetilmişlerdir’’ diye söz eder.(3)

Alıntılardan da görüldüğü gibi Anaerkil toplumsal yapılarda kadın doğuran, üreten ve koruyan kimliğiyle öncü rolünü binlerce yıl sürdürmüştür.  Tarım ve hayvancılığın geliştiği emek süreçlerdeki belirleyici konumu erkeğin fizik gücüne ihtiyaç duyulduğu ana kadar sürmüştür. Mitolojilerde Tanrı anaların yerini erkek tanrılara bıraktığı tarihsel süreçler de öyle kendiliğinden olmamış uzun süren kadın gücü ve özgürlüğünün erkek lehine el değiştirmesine karşı direnişler, katliamlar yaşanmıştır. Günümüze kadar gelen masallarda, halk söylencelerinde bunun izlerine rastlanılabilir.

Hayvancılığın dünyada tarımdan daha fazla geliştiği kuzey platolarında yaşayan insan topluluklarının beslenme ve barınma ihtiyaçlarını giderebilmek için güneye doğru göç etmeleri ilk sistemsel bölünmenin startını vermiştir.  Tarım toplulukları olma özelliklerini uzun süredir koruyan anaerkil topluluklar yaşam alanlarına saldırılarla karşılaştılar.

‘’Artemis Akdeniz çevresinde binyıllarca tanınmış bir tanrıçaya belli bir süre içinde ve belli bir bölgede verilen addır. Kaynağı Orta Anadoluda bulunduğu en son arkeoloji kazılarından kesinlikle anlaşılan ve genel olarak Ana tanrıça diye tanımlanabilen bu tanrısal varlık Yunan din ve efsanelerinde Artemis adıyla anılır. Bu tanrıçanın kültü Anadoludan Mezopotamya’ya, Suriye, Lübnan ve Filistin yoluyla Mısır’a ve Ege adalarıyla Girit’e kadar bütün Akdeniz kıyılarını kapladığı gibi, Yunanistan ve İtalya’ya da yayılmış, Ayrıca kuzeyde İskandinav ülkelerine dek sokularak iz bırakmıştır. Toprak ve bereketi simgeleyen bu tanrıçaya her çağ ve her bölgede başka, başka adlarla ve ayrı, ayrı biçimlerde tapınıldığı, bütün bu değişik ad ve biçimlerin ardında hep aynı görüş ve inanç özüne rastlandığı artık yadsınamaz bir gerçek olmuştur.’’ (4)

Bu gün Artemis tapınağı Egenin Selçuk ilçesinde eski görkeminden iz kalmamış yerinde sadece iki sütun kalmış bir şekilde bulunuyor. Efes’teki müzede sergilenen Artemis üzerine verilen ansiklopedik bilgilerde  Artemis, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir doğa ve güzellik tanrıçası gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült olarak belirtiliyor.

ANADALUDA BACIYAN-RUMLAR

Binyıllardır Anadolu sosyal yaşamının büyük bir kesimini oluşturan Bacıyan-Rum adıyla bilinen Alevi kadınlar topluluğu hakkında çeşitli araştırmalar yapıldığını biliyoruz. Bazı Osmanlı yazarlarının isimde tahrifata varan yanlış aktarımları On üçüncü yüzyılda alevi inancının yaşandığı Kadın ana dergahlarının varlığını dahi inkar edemedi. Kaldı ki; Eski çağlarda kilden ve taştan tabletler üzerinde yazılan bilgiler , mağaralarda duvarlarda görülen, kazılardan çıkarılan çömleklerin üzerine çizilen figürler, orta çağdan günümüze gelen yazılı belgeler, destanlar, deyişlerin hepsi toplumsal belleği oluşturuyor ve bu kadim inancın özünü yansıtıyor. Kadın analar bu topraklarda antik çağdan günümüze kadar kendilerine saygı duyulan sevgi ve sadakatle bağlanılan bir iradeyi temsil ediyordu. Kadın Anaların önderlik ettiği Bu toplumsal düzende Erkek egemenliğine dayanan, kadının ikinci sınıf sayıldığı Ataerkil sistemin tersine ister Hristiyanlık ister Müslümanlık isterse de Müsevilik olsun farketmez, dinin kadın aleyhine yorumlandığı kulluk ve tapınma anlayışı yoktu. Kadınla erkek arasında birinin köle diğerinin efendi sayıldığı bir anlayış yoktu.  Cinsler arasındaki ilişki  ayrımcılık esasına göre değil dayanışma ve paylaşımcılık esasına göre kurulmuştu. Üretim ve tüketim komünal bir nitelik taşıyordu. Aralarında statü farkı bulunmuyordu. Hristiyanların Anadoluya girişiyle birlikte bu dinin yayılmasının önündeki en büyük ergel Alevi yaşam formlarının örgütlendiği Kadın Ana dergahları olmuştu. Hristiyan kilisesi kendi varlığını buradaki topluma kabul ettirebilme ve kadınların bağımsız örgütlü iradesini kırabilmek amacıyla Kadın ana’ya alternatif ‘’Meryem Ana ‘’ figürünü ortaya attı. Ancak  Egeliler ‘’Kadın Ana’’ kültü gibi onu da kendi anlayışları doğrultusunda kendilerinden sayarak kabullendiler. Anadoluda Fatma Ana eli çok önemlidir . Kadınlar bir el işine başlarken örneğin yoğurt mayalar, hamur yoğurken bile ‘’bu el benim değil Fatma ananın eli’’ diye başlarlar.. İri Göğüslü kadınlara ‘’bu kadın Fatma anamızın soyundan’’ derler. Doğum yapan kadının sırtını sıvazlarken ebenin ağzından yine ‘’el benim değil Fatma Ananın eli’’sözü dökülür.  Uğur getirsin diye el işaretli Fatma Ana kolyeleri takmak da modadır. Sonradan İslamın peygamberi Hz. Muhammedin eniştesi Hz. Ali’nin eşi Fatma’ya mal edilen Fatma Ana, aslında binlerce yıldır süregelen ‘’Kadın Ana’’ kültünün bir devamı niteliğindedir. Alevi kadınlar günümüzde Fatma ana’ya saygı gereği onu anma adına yassı muharrem ayında bir günlük oruç tutma geleneğini sürdürüyorlar.

‘’Kızılbaş Alevi geleneğinin anlatımında çığır açan, erenleri mutluluğa götüren, bütün önemli gelişmeler, bir kadının işaretiyle, bir kadının yol göstermesiyle başlar. Erenleri doğru yola sevk eden, ona bu çığırı gösteren kadın, bazen anadır, bazen henüz evlenmemiş bir kızdır, bazen de tekke şeyhinin eşidir. Bunu, Yunus Emre’nin, Yunus Emre oluşunun anlatıldığı destanda daha açık bir şekilde görürüz… Bu öyküde de görüldüğü gibi, Yunus’u, Yunus edecek yola sokanda, Yunus’a mutluluğun yolunu gösteren de hep bir kadındır. Yunus bu kadınların sözünü dinleyip, gösterdikleri yoldan giderek, Yunus olur, içindeki sorunun cevabını bulup mutluluğa erişir. İşte tıpkı bunun gibi, Hacı Bektaş öyküsünde de, Urumdaki erlere, Uruma yeni bir er geldiğini haber veren, bir bakire kadındır. Urumdaki erler bu söze kulak asmasa yani Fâtıma Bacı’nın sözüne inanıp, bu eri aramaya çıkmasalar, Hacı Bektaş gibi bir eri hiçbir zaman bulamayacaklardır. Bu olgu, bu destanda da verilmek istenen önemli bir mesajdır; bu iyice anlaşılıp bilince çıkarılmalıdır. ‚‘‘ (5)

Anadoluya Önce Hristiyanlığın , sonra da İslamiyetin girişiyle birlikte Mezopotamya Kürt yurdunda olduğu gibi  Anadoluda Anaerkil yetke tamamen çözüldü. Erkeğin yaşamın düzenlenişinde , idaresinde tek yetkeli sayılmasından bu yana 4-5 bin yıllık bir tarihsel kesitte kadınlar sahip oldukları özgürlüklerinden ve toplumdaki saygınlık statülerinden çok çok gerilere itildiler.

Semavi dinlerin bu toplum dışına itilmişlik ve sosyal yaşamda geri bıraktırılmaya inanılmaz katkısı olmuştur. Tanrıların tanrıçalara yaptığını hak adalet adına din adamları kadınlara yapmaya başladı. Ancak binlerce yıllık tarihsel süreçten gelerek, Alevi bireylerince özümsenen ‘’Kadın Ana’’ geleneği sayesinde kadınlar aile ve sosyal yaşamda her şeye rağmen belirli ölçülerde itibarlarını koruyabilmişlerdir. Aleviliğin süreklerinin yaşandığı her yerde ve her dönemde kadınların izlerine rastlamak mümkündür.

Gün geçtikçe önemi daha fazla bilince çıkarılan Alevi halk ve inanç gerçekliği bu coğrafyanın yürekli kadınlarının öncülüğünde ete kemiğe büründürülüyor. Kadının onurlu geçmişiyle yeniden buluşturulması sağlanarak, erkek eliyle binyıllardır süren Kültürel ve inançsal tahribata son verilmeye çalışılıyor. Yaşayan Alevilikte Kadınları bekleyen görev kendi tarih, inanç ve felsefeleriyle doğru temelde buluşarak ailevi ve toplumsal kurumlaşmalarda erkekle aynı eşitlik temelinde özgürce söz sahibi olmalarıdır…

 

Kaynaklar:

(1)-Evelyn Reed- Bilimde Cins Ayrımı

(2)-Yıldız Cıbıroğlu- Kadının Yazısız Tarihi

(3)Tanrılar Kadınken- Merlin Stone

(4)-Mitoloji Sözlüğü- Azra Erhat

(5)-Ali Rıza Aydın – Kadıncık Ana Üzerine Tefekkür -1