Ana Sayfa Blog Sayfa 6395

Devletin Alevisi olmak haramdır

Bayram BALCI       

1240 yılından beri iktidarların her türlü baskı, katliam ve asimilasyon politikalarına maruz kalmış Aleviler üzerinde asimilasyon politikaları AKP hükümeti ve onun işbirlikçileri tarafından güncellenerek devam ediyor. AKP hükümeti, devşirme Alevi dedelerine gri pasaport vererek ve maaş bağlayarak, Alevi inancının içi boşaltmaya çalışıyor. Kendilerine karşı uygulanan bu sinsi politikalarla yıllardan beri mücadele eden Aleviler ise hak ve özgürlükleri için 3 Kasım’da İstanbul’da alanlara çıkacak.

AKP hükümetinin bir aldatma politikası olan “Alevi açılımı”, Cem Vakfı’nın “cami cemevi” projesini ve bazı Alevi dedelerine gri pasaport verilerek ve maaş bağlanmasını Çorum Seyyid Sultan Söylemezoğlu Ocağı dedelerinden Adıgüzel Erbaş, Dîlok’un (Antep) Belkîs (Nizip) ilçesinden İmam Musayı Kazım Evlatları Ocağı dedelerinden Bektaş Piroğlu, Gurgum’un Elbîstan ilçesindeki Ocaxê Bakê’ye bağlı Şükrü Yıldız ve Şah Kulu Dergahı’ndan Mehmet Turhal ile konuştuk.

Çorum Seyyid Sultan Söylemezoğlu Ocağı dedelerinden Adıgüzel Erbaş, Alevilerin en önemli taleplerinin demokratik bir ülkede eşit yurttaşlık olduğunu söyledi. Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasını, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Alevi köylerine cami yapılmasından vazgeçilmesini talep ettiklerini ifade eden Erbaş dede, “Amasız, fakatsız Madımak Oteli müze olmalıdır” dedi. Devletin ya da Alevi olmayanların Aleviliği tarif etmekten vazgeçmelerini isteyen Erbaş dede, “Aleviliği Aleviler inandıkları gibi yaşamalıdır” diye konuştu.

Bazı kesimler alet oluyor
Aleviler içinde bazı kimselerin devletin asimilasyon politikalarına alet olduğuna dikkat çeken Adıgüzel Erbaş dede, “Bu düşünceleri savunanların temeline baktığımızda dede talip ilişkileri kopmuştur. Adında Aleviliğin A’sı olmayan vakıf ve buna bağlı olanlar Diyanetin dedelerindirler. Tahiri sürece baktığımızda dedeler ne haram yemiştir, ne de taliplerine yedirmişlerdir. Dedelerin devletten maaş alması haramdır. Bizi haram ile buluşturamazlar” dedi. Alevilerin bugün yaşadığı dağınıklığın nedenini, 1950 ve 1960’lardan sonra, bir kısmının devlet politikası sonucu kentlere göç etmesine bağlayan Adıgüzel Ebraş, “Aleviler kentlere göç ederken, her şeylerini yanlarında getirmişlerdir, hatta keçilerini bile yanlarında getirmişlerdir, ama inançlarını getirememişlerdir. Bunun ekonomik, sosyal, siyasal nedenleri vardır. Aleviler cumhuriyetin kuruluşunda yer almışlardır, ama sonra cumhuriyetten dışlanmışlardır. Çünkü devlet Türk, Sünni ve Hanefi’dir. Bu nedenle Aleviler yakın zamana kadar kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Alevilerin kentlere göçü dede talip ilişkilerinin kopmasına da neden olmuştur. Örneğin; Aleviliğin olmazsa olmazı olan müsayiplik sekteye uğramıştır. Görgü, müsayiplik, aşinalık, peşinalık gibi görevler yerine getirilememişti.”

Dedelik taliple olunur
Adıgüzel Erbaş dede, Alevilerin kendilerini yakın buldukları dergahlarda dede talip, pir mürşit formasyonunda yeniden örgütlenmeleri gerektiğine dikkat çekerek, “Siyaset temelli örgütlenmeyiz. Ama böyle olmuyor, dernekler, vakıflar etrafında örgütleniliyor. Dernek ve vakıflar da dedelere hükmetmeye çalışıyor. Böyle olmaz. Derneğin, vakfın dedesi olmaz, talibin dedesi olunur. Bazı densiz dedeler kendilerini vakıf ve dernek dedesi olarak lanse ediyor, oysa dedelik taliple olunur.” Adıgüzel dede, 3 Kasım mitinginde Türkiye’deki tüm yok sayılanları, ötekileştirilenleri beklediklerini ifade ederek, “Gelin birlikte olalım, yanyana yürüyelim” dedi. Alevilerin 1240 yılından beri katliamlara maruz kaldığını belirten Adıgüzel dede, AKP iktidarının bazı dedelere devlet görevlilerinin kullandığı gri pasaport vererek, yurtdışına göndermesinin ise mevcut yasalara göre suç olduğunu söyledi. Adıgüzel dede, “Hem tekke ve zaviyeleri kapatan yasayı kaldırmayacaksın, hem de bazı Alevi dedelerine gri pasaport vereceksin, bu suçtur. Hem yasa olarak suçtur, hem de inanç olarak suçtur. Hem dedeliği, seyyidliği, çelebiliği tanımayacaksınız, hem de bazı dedelerin elleri gri pasaport, ceplerine de üç beş kuruş para koyup Avrupa’ya göndereceksiniz. Gidecek olan dedelerin dede talip ilişkisi yoktur. Sürek sürmüyorlar, Görgü görmüyorlar. Büyük bir bölümünün müsayibi yoktur. Aşinası, peşinası, çiğildaşı yoktur. Yılda bir kez bile olsa görgüden geçmiyorlar. Tercüman kurbanı yememişler. Pençeden ve erkandan geçmemişler. Dedelik yapmıyorlar. Hacı Bektaşi Veli’nin bir sözü var. Diyor ki, ‘Üçte, beşte, yedi, Onikide bir defa da olsa gelip ikrarını yenilemezsen yediğin haramdır, yuduğun mundar, tacın delik, kendin de murtadsın’ diyor. Bu da gri pasaportla yurdışına gidecek dedelere çok yakışıyor. Benim Avrupa’daki canlara bir çağrım var; gri pasaportla Avrupa’ya gidenleri hapsetsinler, onlar milli görüş camilerinden dışarı çıkamasınlar.”

Pirlik makamı direniş makamıdır
Alevi hukukunun işletildiği, pir talip ilişkisinin günümüzde yeniden hayat bulması durumu Alevilerin yaşadığı sorunların ortadan kalkacağını, bunun Türkiye demokrasisine katkı sunacağını belirten Elbîstan ilçesindeki Ocaxê Bakê’ye bağlı Şükrü Yıldız şöyle dedi, “Alevilerin talepleri demokrasinin olmazsa olmazıdır. Diğer etnik unsurlar ve inançlar açısından da hayati önem taşıyan bu taleplerin Alevilik hukuku işletildiği sürece doğru noktalara oturacağı bir gerçektir. Aleviler yolun gösterdiği çizgide yürümeye devam ettikleri sürece çeşitli çıkar çevrelerince kullanılmaktan ve başka mecralara evrilmekten kendilerini koruyacaklardır. Bu koruyucu makam Pirlik makamıdadır. Pirlik makamı kökleri derinde olan bir direniş makamıdır. Pirler piri Kerbela şehidi Hüseyin’in, binlerce yıllık ayakta kalmanın temsili kurumu ve günümüzde yaşayan Alevilik olarak bize gelen öğretimizin temsil makamıdır.” Aleviliğin son kalesi olan pirlik makamının saldırı altında olduğuna dikkat çeken Yıldız şunları söyledi, “Dede talip ilişkileri yozlaştırılmış, koparılmış ve anlamsızlaştırılmıştır. Bu anlamsızlık üzerinden asimilasyoncu kurumlar saldırılarını hat safhaya çıkarmışlardır. Pirlik makamı, Alevilik Kerbela’daki gibi küfür orduları karşısında yalnızlaştırılmış ve teslim alanmak istenmektedir. Küfeliler taifesi ortalıkta cirit atmaktadır. Devletten icazetli dedeler ortalıkta utanmadan dolaşabilmektedirler. Devletin sürekli sözde kalan açılımları bir yana, gri pasaportlu dedeler ve cami cemevi projesi gibi son dönemlerde tartışılan yaklaşımlar Alevileri tek tipleştirerek denetim altına alma ve asimile etme çabalarının bir parçasıdır. Bu durum Alevi kurum ve kuruluşları açısından sıkıntılı bir sürecin başlangıcı olarak okunmalıdır. Çünkü Aleviler tüm temsilci kurumları tarafından gelecek nesillere tarihinin onurlu ve insani değerleri ile taşınabilmelidir. Bunun yolu ise icazet değil, Aleviler arasında birlik ve beraberliği güçlendirmek, taleplerinin anayasal düzlemde hayat bulmasını sağlamaktır. 3 Kasım Kadıköy mitinginin Alevilerin taleplerini bir kez daha söyleyecekleri ve siyasal hükümete mesajlarını iletecekleri önemli bir buluşma olarak karşımızda duruyor. Bundan dolayıdır tüm demokrasi güçlerini Alevilerle birlikte olmaya ve çağrılarına destek sunmaya davet ediyorum.

Miting güçbirliği yaratacak
Muharrem ayı öncesinde AKP iktidarının birden bire bazı Alevi dedelerine gri pasaport verme kararı almasını eleştiren Şah Kulu Dergahı’ndan Mehmet Turhal, “Gri pasaport alanlar gidip Avrupa’da yaşayanlara Aleviliği öğreteceklermiş. Sanki oradakiler Aleviliği bilmiyorlar. Sanki orada hizmet veren Alevi dedeleri yok. Ben bazılarını tanıyorum bu dedeler özel olarak seçilmiş dedeler. Devlet kendi dedelerini, kendi kafasında tasarladığı dedeleri oluşturmak istiyor. Bu dedelik kurumu ile bağdaşmaz. Devlet birini bize dede tayin ediyorsun, o bizim dedemiz değildir. Bizim dedelerimiz ocaktan gelirler. Dedelerin taliple arasında bir gönül bağı olur” dedi. Türkiye’de özgür eşit yurttaşlar olarak yaşamak istediklerini ifade eden Turhal, “Bu gerçekleştiği zaman Türkiye’de Alevi’nin de Sünni’nin de Kürt’ün de bir sorunu olmayacağını düşünüyoruz.” Turhal 3 Kasım’da Kadıköy’de yapılacak mitingle ilgili de şöyle konuştu: “Bu mitingi biz Alevi örgütleri yapıyoruz. Ama Türkiye’deki tüm demokrasi güçlerini yanımızda görmek istiyoruz. Bir gün için de olsa gelin yanyana duralım diyoruz. Hep beraber yaşadığımız haksızlıklara karşı duralım, güç birliği yapalım.”

Dîlok’un Belkîs ilçesine bağlı Köseler köyünde yaşayan Bektaş Piroğlu dede ise Alevi dedelerinin demokratik görüşe sahip olmaları gerektiğini belirterek, “Bozuk düzen, bozuk çark elbetteki tüm Alevi canlarını etkilemiştir. Birçokları köylerini bırakarak, şehre gelmiştir. Aleviliğin özünden, ikrarından haberdar olunmayan bir zamana denk geldik. Benim çağrım şehirde olsun, köyde olsun tüm Alevilerin ikrar vermeleri ve dik durmaları ve Aleviliğin özüne ermek için çaba ve gayret göstermeleridir” dedi. 3 Kasım’da yapılacak miting ile ilgili de Piroğlu şöyle dedi: “Bu miting zalime karşı, baskıya, zulme karşı verilen mücadeleyi yükseltmelidir. Bu mitingde Alevi toplumunun, tüm emekçi kesimlerin, aydınların, demokratların istek ve taleplerini dile getireceğiz.”

Gültan Kışanak’tan Alevi mesajı

Kışanak, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, Muharrem ayı içinde olunduğunu hatırlatarak, tüm Alevilerin orucunun kabul edilmesini diledi. İnanç özgürlüğüne değinen Kışanak, Alevi inancının tüm Ortadoğu’da halkların bir arada, kardeşçe yaşaması konusunda adeta çimento görevi görecek kadar önemli olduğunu vurguladı.

Kışanak, inanç özgürlüğünün temin edilebilmesi, Alevilerin hak ve hukuk, eşit yurttaşlık arayışının sonuç vermesi halinde hem Türkiye’de toplumsal barışı sağlamak daha kolay olacağını hem de Ortadoğu’da halkların barış içinde yan yana yaşama imkanı bulacağını söyledi. İstanbul’da Alevi yurttaşların organize ettiği mitinge değinerek, şunları söyledi:

“Bu miting bence çok şey söylüyor. Artık Ankara’nın, hükümetin bu sese kulak vermesinin zamanı geldi. Yıllardır bu ülkede inanç özgürlüğü konusunda yaşanan sıkıntıların mağduru olan bir toplumdur Aleviler. Evet bu ülkede inançlarından dolayı baskı, zulüm gören birçok yurttaşımız oldu. Başı örtülü diye kamusal haklarını kullanamayan arkadaşlarımız oldu. İnsanlar sırf inançlarını gereğini yerine getirdikleri için tehdit olarak algılandılar. Büyük baskı ve zulme maruz kaldılar. Bugün başörtüsü sorununu toplumsal olarak çözmüş olmak hepimiz için büyük bir kazanımdır. Özellikle kadınlar, eşitlik hukuku açısından oldukça önemli bir kazanımdır. Alevi yurttaşlarımızın eşit yurttaşlık talebine artık karşılık verilmelidir. Alevi yurttaşlarımızın kimliğini, inancını kabul eden bir devlet yaklaşımına artık geçmek gerekiyor. Bu toplumsal bir problem olmaktan çok, devletle, hukuk sistemiyle, sahte laiklik anlayışıyla Alevi yurttaşlarımız arasındaki bir sorundur. Devletin tekçi karakteri hem ulusal kimlikler hem inanç kimlikleri konusunda bu topraklarda yaşayan herkese zulüm etmiştir. Kılıfını, yöntemini değiştirerek asimilasyon niyeti gizlenemez. Aleviler Aleviliği nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşayacak. Bunu kimse bunu tarif edemez, hele hele devlet hiç tarif edemez. Devlet inançlara karışmasın diyebilmeliyiz. Herkes inancının gereği neyse bunu yaşayabilmeli.”

Cezaevlerinde ölümü bekleyen, sağlık sorunu olanların tedavi imkanına kavuşması ve ailelerinin yanında olmaları gerektiğini ifade eden Kışanak, “Yıllardır cezaevlerinden tabut çıkarıyoruz” dedi.

Bu hastalar için tam teşekküllü devlet hastanelerinin de rapor verebilmesini sağlayan yasal bir düzenlemenin derhal yapılması gerektiğini ifade eden Kışanak, cezaevinden bir tabut daha çıkarmaya tahammülleri kalmadığını söyledi.

“Buna utanç duvarı diyeceksin”

Sınıra duvar örüldüğü gerekçesiyle Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’ın sınırda, mayınlı arazide ölüm orucunda olduğunu anımsatan Kışanak, “Hangi gerekçe hangi vicdan hangi hakla siz sınıra duvar örüyorsunuz? Birinin çıkıp bunu bize izah etmesi lazım” dedi.

Yıkılan Berlin duvarı ile İsrail’in ördüğü duvarı “utanç duvar” olarak niteleyen Kışanak, “Peki Türkiye’nin ördüğü duvar ne? Hani diyorlar ya darbeye darbe diyeceksin, kediye kedi diyeceksin. Duvara da duvar diyeceksin ve buna da utanç duvarı diyeceksin” diye konuştu.

Bu duvarın örülmesinin hiçbir gerekçesi bulunmadığını savunan Kışanak, şu anda Kürtler’in kontrol ve denetiminde olan yerlerden Türkiye’ye yönelik zerre kadar tehditkar herhangi bir davranış bulunmadığını iddia etti. Kışanak, yaklaşık 1.5 yıldır Kürtler’in kendi topraklarında kendi kentlerini, köylerini savunduklarını belirterek, “1.5 yıldır Türkiye ile komşular. Türkiye’nin resmi olarak artık Suriye değil, Rojava fiili olarak komşusudur” görüşünü dile getirdi.

Rojava’nın Türkiye ile ekonomik, sosyal ve siyasi ilişki ve köprü kurmak istediğini ileri süren Kışanak, herkesin bu gerçeği ve hakikati, kimin çözümden yana olduğunu, kimin bunu zora soktuğunu çok açık bir şekilde gördüğünü söyledi.

Türkiye-Suriye sınırında 1 milyon mayın olduğunu, Türkiye’nin bu mayınları temizleme konusunda Ottowa Sözleşmesi’nde imzası bulunduğunu anımsatan Kışanak, “Türkiye ‘ben mayınları temizleyeceğim’ diye imza koymuş. Uluslararası hukuka göre suç işliyor. Türkiye o mayınları korumakla değil, temizlemekle sorumludur. Tam 10 yıl geçti AKP hükümeti mayınları temizleyeceğim diye söz vermiş ama parmağını kıpırdatmamış. Bu, bölgede yaşayanlardan 7 kişiye bir mayın düşüyor anlamına geliyor. Böyle bir rezalet olabilir mi? Bu utançla Türkiye daha fazla yaşayabilir mi ya da Kürtler bu hakareti kabul eder mi? Bu sorular anlamlı sorulardırve cevabı da açıktır. Kürtler bu hakareti kabul etmeyecek” şeklinde konuştu.

Bunların devletin ve bu hükümetin hala Kürtlerle stratejik bir barışa hazır olmadığının göstergesi olduğunu öne süren Kışanak, “öldürürüm, vururum, katliam yaparım, sınıra mayın döşerim, duvar örerim” yaklaşımının çare olmadığını savundu. Kışanak, “Tek çare hak ve özgürlük. Bunu temin edeceksiniz. Bu çizgiye gelmediği sürece hiçbir tedbir Türkiye’nin güvenliğini sağlayamaz. Güvenliği sağlamanın yolu barıştır. Kürtler’le barışacaksınız. Kürtler’in haklarını kabul edeceksiniz. Rojava’nın özerkliğini kabul edeceksiniz, komşu olmayı kabul edeceksiniz. O zaman güvenlik diye bir sorununuz kalmayacak” dedi.

Batman’daki gerilim

Batman’da BDP ve HÜDA-PAR üyeleri arasındaki kavganın ardından bir BDP’linin öldüğü olayı “cinayet” olarak niteleyen Kışanak, şöyle devam etti:

“Kritik bir olaydır, tehlikelidir, dikkat çekicidir. ‘Gelir geçer, bir süre sonra unutulur’ diye kimse zannetmesin. ‘Bu ülkede binlerce faili meçhul cinayet var, bu da onlardan olur’ zannetmesin. Bu işin peşini bırakmayacağız. Bu işi teşvik edenler, koruyanlar, kolllayanlar açığa çıkacak. Bu açığa çıkmadığı sürece Batman Emniyet’i, Batman Valiliği ve AKP hükümeti sorumluluk ve zan altındadır. Son 10 gündür Cizre ve Batman’da adeta toplumsal gerilimi tetiklemek için birileri ellerinden gelen bütün gayreti göstermiş, silah zoruyla bildiri dağıtmaya kalkmıştır. Vatandaş senin bildirini almak istemiyorsa, tehdit etme hakkın yoktur. Zora dayalı bir siyaset olabilir mi? AKP hükümeti ve sayın Başbakan büyük bir sorumluluk altındadır. Kimse lafı oraya buraya çekmesin biz cinayeti işleyenlerden, tetiği çekenlerden bahsediyoruz. Silahla bildiri dağıtmak, tehdit ederek afiş asmak demokratik siyaset falan değildir. Bu tür gerilimler vesilesiyle gündeme taşınarak, sanki ciddi bir parti görünümü kazanma arzusu içerisinde olabilirler. Böyle olmadığı da ortadadır. Girin seçime, alın boyunuzun ölçüsünü. Tehdit etmeyin, silah kullanmayın, zorla baskı yapmayın. Kim size ne demiş? Katili ortaya çıkarma konusunda sorumluluk hükümette, devlette, bakandadır. Ama bu gerilime adı karışan siyasi parti de bundan sorumludur.”

Partisinin seçim çalışmalarını anlatan Kışanak, “Seçimi kesinlikle kazanabileceğimiz bütün merkezlerde sandık koyacağız, seçim yapacağız. Adayını halk kendisi belirleyecek. Sandıktan çıkan bizim adayımızdır” dedi.

Öte yandan,  BDP, dün siyasal süreç değerlendirmesi, yerel yönetimler seçimi ve planlama gündemleriyle toplanan BDP Parti Meclisi sonuç bildirgesini yayımladı. Bildirgede, çözüm sürecinin yeni baştan ele alınarak, yüz yıllık sorunu kökten çözecek bir müzakere döneminin başlamasının şart olduğu belirtildi.

Dünya ülkelerinin Suriye halkına gönderdiği insani yardımların bir tekinin bile Suriye’nin kuzeyindeki halka iletilmediğinin belirtildiği bildirgede, Batman’daki saldırıya da değinildi ve “Meclis’te grubu bulunan partilerin genel başkanlarıyla bir kez bile görüşmeyen Başbakan’ın Hüda-Par Genel Başkanı’yla görüşmesinden birkaç gün sonra gerçekleşmesi de rastlantı değildir. 90’lı yıllarda devlet destekli saldırılarla insanları katleden Hizbul-kontranın yeniden sahneye çıkmasına halkımız izin vermeyecektir” denildi.

cnn turk

AKP aslında cumhuriyet politikasının bir sonucu ve mirasıdır

Hasan AYDIN

Alevi cemevleri ve dernekleri tarafından düzenlenen zorunlu din dersleri ve asimilasyona karşı eşit yurttaşlık hakki için Kadıköy de yapılan yürüyüş bir kaç yeni farklı cümleler plaketlerinde yer alsa da. Bana çok ciddi bir hak talebi ve mücadelesi gibi gelmediğini üzülerek belirtmeliyim. Oradaki resim ve sloganlar Alevi siyasi yapılanmasındaki çarpıklığı çıplak bir biçimde gözler önüne sermektedir..

Alevi siyasi yapılanmaların tarihine bakıldığında hep ayni çelişkiyi görmek mümkündür. Orta da bir mantık arizası vardır, başta bu giderilmelidir. Tarih doğru okunmalıdır. Yapılan haksızlıklar, adaletsizlikler, dışarlanma ve yok saymanın nedenleri iyi bilince çıkarılmalıdır. Türkçülük yapılarak, katliamcı ve faşizan cumhuriyete sahip çıkılarak hak aranmaz. Tarih boyunca yapılan haksızlıkların faturası sadece AKP’ye kesilmez.. AKP aslında cumhuriyet politikasının bir sonucu ve mirasıdır.

Asimilasyona karşı çıkacaksan tüm sistem partilerine ve sisteme karşı durmayı bileceksiniz. Yok, eski demagojik tümcelerle “devlet değil de, hükümetlerin yanlış uygulamalarına bağlarsan, çok haklı olarak sorabiliriz. Sen Alevilerin hakli tepki ve enerjilerini yanlış yerlerde harcadığın için haksızlıklar diz boyu büyüdüler. Peki, sormak gerekir cumhuriyet seni yok saymadı mı? Tekke ve zaviyeler yasasıyla Alevilik yasaklanmadı mı?. Ardından cumhuriyetin temel kuramını oluşturan tek dil, tek din, tek millet değil miydi? İleri cumhuriyet dediğiniz bumudur?

CHP’yi desteklemek asimilasyona, milliyetçiliğe, katliama destek vermek değil mi? Ya da siz asimilasyon derken sadece AKP’yi mi kast ediyorsunuz? AKP evet Alevileri yakar, katleder, camiye zorlayıp “cennet” vaat edebilir. Zaten Başbakan Erdoğan bunu açık söyledi. Eğer Alevilik Ali’yi sevmekse, ben dört, dörtlük Aleviyim. Ali Müslüman’dır ve sizde Müslüman’sanız, buyurun camiye, kaldı ki onun dışında cami de Alevilere yer olmadığını, her İslamiyet’i biraz bilenlerin ortak vardığı bir gerçekliktir.

İzettin Doğan’nın durumu ve uğrası bile bunu kanıtlatmaya yeterdir. Diyanette temsil hakki bile kabul görülmemektedir. Siz İslamiyet’i ne sanırsınız? Binlerce yıldır kendi içinde iktidar mücadelesi için birçok katliam ve savaşı yürüten İslam’ın Alevileri kabul edeceğini mi sanırsınız? Siyasi partilerden kontenjan pazarlığı için güç gösterisi yapacağınıza, neden cumhuriyetin tüm kurumlarıyla ciddi bir hesaplaşmayı göze alamıyorsunuz? Sayın Kemal Bülbül, Turgut vb leri yıllardır ayni klişe kavramlarla aslında Alevilerin sırtında kamburdurlar. Aleviler bu kamburlarından kurtulursa belki de doğru bir siyasi gerçekliğe ulaşırlar. Bunlar aslında yıllardır kendi siyasi yapılarında zaten bir biçimiyle asimilasyona hizmet etmişlerdir.

İzzettin Doğan’a şok protesto

Cem Vakfı Genel Başkanı Prof.Dr. İzzettin Doğan’ın konuşması bir grup tarafından protesto edildi.

Doğan sahnedeyken salondan bazı kişiler protesto gösterisinde bulundu. Gruptaki bir kişi, “Fethullah Gülen ile işbirliği yapan kişi Alevileri temsil edemez” diye bağırdı.

Bu kişiye yine salondaki bir genç tepki göstererek saldırmaya çalıştı. Araya görevliler girdi. Protestocular görevliler tarafından dışarı çıkarıldı.

Cem Vakfı tarafından düzenlenen 6. Uluslararası Anadolu İnanç Önderleri toplantısı Bostancı Gösteri Merkezi’nde başladı. Açılış konuşmalarıyla başlayan toplantı saat 18:00’e sürecek. Açılışa İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan ve Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu katıldı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu toplantıya çelenk gönderdi. Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Alevi-Bektaşi önderlerinin katılımıyla divan oluşturuldu. Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki toplantıda çok sayıda vatandaş da yeraldı.

PROTESTOLARLA BAŞLADI

Toplantının açılış konuşmasını ev sahibi sıfatıyla Prof. Dr. İzzettin Doğan yaptı. Doğan kürsüye çıktığı sırada bir kişi tepki göstermeye başladı. ” Fethullah Gülen ile işbirliği yapan kişi Alevileri temsil edemez” diye bağıran protestocu salon dışına çıkarıldı. Bu sırada protestocuya salondaki bir kişi saldırmak isteyince kısa süreli arbede yaşandı.

Başka bir grup da taşıdıkları dövizlerle Cem Vakfı’nın toplantısını protesto etti. Protestolara rağmen konuşmasını sürdüren Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, “Yeni anayasanın yapıldığı dönemde sizleri toplantıya çağırmayı uygun buldum” diyerek sözlerine başladı. Prof. Dr. İzzettin Doğan, “Yurttaşlar arasında inanç 1990’lara kadar barış içinde yaşadık. 90’lardan sonra dünyanın konjonktürünün ve özellikler Humeyni sonrasında bu barış ortamı bozulmaya başlamıştır ” diye konuştu.

HAŞİM KILIÇ’IN SÖZLERİNE DESTEK

Doğan, “İslam gerçekten de Tanrı adına baş kesip insan yemek midir? Haşim Kılıç’ın da bir üniversite de yaptığı konuşmada ‘Eğer bu Müslümanlıksa ben Müslüman değilim’ söylemine hak vermeyecek miyiz? Tanrı’nın verdiği canı meşru müdafaa hariç sadece Tanrı alabilir” ifadedisini kullandı.

ALEVİLERİN İSTEKLERİ

Alevi dedelerin, babaların kılıçlarının tahtadan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Doğan, Alevilerin sorunlarına değindi. Doğan bu sorunları “Din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmaması, Cemevlerinin inşaatına arsa ve para desteği sağlanmaması, Dedelerin, babaların eğitimlerinin karşılanmaması, Cemevlerine statü verilmemesi, Devlete ait radyo televizyon kanallarında tüm inanç gruplarında kendi inançlarını tanıtma anlatma imkanı sağlanmaması” şeklinde sıraladı.

BARIŞ İÇİN ŞART

İzzettin Doğan, “Barışın gerçekleşmesi için çözülmesi gereken iki mesele görüyorum. Birincisi, Kürt meselesi, ikincisi ve bana göre daha önemlisi Alevilerin sorunları… Akil İnsanlar Heyetine katılmamın sebebi de budur” ifadesini kullandı.

CAMİ VE CEMEVİ TARTIŞMASI

Doğan, “Sünnilerin din önderi Fethullah Gülen, ‘camilerin yanında cemevlerine de yer verelim, bu ayrımı ortadan kaldıralım’ dedi. Hocam dedim; cami ile cemevi arasında bir de aşevi kurulması gerektiğini söyledim. Tuzluçayır’da Alevilerin de Sünnilerin de aralarında bulunduğu bir yerde bu proje gerçekleştirilecekti. Yunus Emre’nin sözü gibi ‘Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz. Aleviler ve Sünnilerin birbirini tanıması için çok önemli olduğunu -her ne kadar birbirimizi tanıyoruz deseler de tanımadıklarını düşünüyorum. Fethullah Gülen’in bu projesine o zamanda katılıyordum, şimdi de iştirak ediyorum daha sonra da iştirak edeceğim. Çünkü Mevlana’nın dediği gibi barış neredeyse ben oradayım, savaş neredeyse ben orada değilim”dedi.

VALİ MUTLU KONUŞTU

Toplantıda söz alan İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise “İnsanın maddi ve manevi yönleri vardır. İnsanların ruhunu besleyen en önemli şey de inançlardır” dedi. Mutlu, ” Gelmiş olan Muharrem ayı itibari ile çok daha derinden hisleneceğimiz, birbirimize hoşgörü ve birbirimize kardeşlik içinde sarılacağız. İnsanlar müminler, inananlar kardeştir. Kendimiz için istediğimiz her şeyi kardeşlerimiz içinde istemek bizim görevimizdir. Değerli canlar, dedeler, babalar, ana, bacılar bu toplantı bizim sevgimizi inancımızı güçlendirecektir “şeklinde konuştu.

TOPBAŞ: CEMEVLERİYLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEME ÇIKMALIDIR…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da ” Açılım paketleri bitmedi. Cemevleriyle ilgili yasal düzenlemeler çıkmalıdır, çıkacağına da inanıyorum “dedi. Topbaş’ın bu sözleri salondan alkış aldı.

ÖZGÜNDÜZ’E ALKIŞ…

Dünya Caferileri Lideri Selahattin Özgündüz’ün konuşması da toplantıya katılanlar tarafından uzun süre alkışlandı. Özgündüz’ün özellikle, “Bu ülke Vahabilerin, Selefilerin değil. İnsan eti yiyenler bu ülkede barınamazlar” sözleri büyük alkış aldı.

internethaber

Alevi örgütlenmesi ve Kürt asimilasyonu

HALİL DALKILIÇ

Gerçekten asimilasyona karşı bir duruştan bahsedilecekse, sözü edilen ‘asimilasyon’ kavramının, ‘Türk-Sünni İslam’ kimlikli devletin asimilasyonist politikalarının hışmına uğrayan tüm kimlikleri ve değerleri kapsamına alması gerekir. Yani hem ‘Türkleştirme’ hem de ‘Sünni-Müslümanlaştırma’ politikalarına karşı net ve samimi bir duruşu zorunlu kılar.

Asimilasyon, insan ve toplumun, zor ve inceltilmiş her türden baskı yöntemiyle kendi toplumsal hakikatine yabancılaştırılmasıdır. Uygulayan yabancı, uygulanan ise dilden dine ve etiğe, etkiden tepkiye, algıdan davranışa, ilgi ve ilişkiden eyleme kadar tamamen yabancı değerlerdir. Nasıl ki kapitalist modernite bir toplumsal yabancılaştırma, insan ve toplumun özne olmaktan nesneye dönüştürülme ve tüketirken tükenen duruma getirilmesi süreci ise, toplumsal hakikate ulaşma da, onun yabancı ve yabancılaştırıcı tüm etkilerinden ve örtülerinden arınma, kendi öz birey ve toplumsal hakikatine ulaşma çabasıdır….

Türk hükümetinin ‘demokrasi paketi’nden umduklarını bulamayan Aleviler, haklarını meydanlarda haykırma kararı aldı. 19 Ekim’de Mersin’de alanlara çıkan Aleviler, 3 Kasım’da da İstanbul Kadıköy’de ‘İnkara ve Asimilasyona Hayır, Eşit Yurttaşlık ve İnanç Özgürlüğü için…’ sloganıyla bir miting düzenleyecek. Aynı sloganla başka bir mitingin de ileriki günlerde İzmir’de gerçekleştirileceği belirtiliyor…

Alevi örgütlerin ‘asimilasyon’ gündemi

Bilindiği gibi; Türkiye Cumhuriyeti, ‘Türk ve Müslüman (Sünni-Hanefi)’ kimlikli bir devlet olarak kuruldu ve kurumlaştı. Bunun dışındaki tüm kimlikler ise yasaklandı, aşağılandı, asimile edildi. Sözkonusu farklı kimliklere sahip tüm topluluklar da en kabasından en inceltilmişine kadar tüm katliam ve eritme politikalarında maruz bırakıldı. Sayıları daha az olanlar erimekten kurtulamazken; Türk-İslamcılığın hazım gücü, Mezopotamya-Anadolu coğrafyasının kadim kültürleri Kürt ve Aleviliği bünyesinde eritme becerisini gösteremedi. Gösteremezdi, çünkü, zorbanın gücü ne kadar vahşilik barındırırsa barındırsın, toplumsal hakikatin gücünden daha etkili ve kalıcı değildir…
Biraz da Kürtlerin özgürleşme mücadelesinin yarattığı zemin üzerinden özellikle de 1980’lerin sonlarından bu yana gelişen ve son yıllarda da bizzat Alevilik ismiyle yaygınlaşan Alevi örgütlenmelerinin, devletin ağırlıklı olarak katliamlarla uygulamaya koyduğu asimilasyon polikalarına karşı duracağını beyan etmesi elbette önemli. Ancak, Alevi örgütleri her ne kadar etkinliklerine ‘asimilasyona hayır ve eşit yurttaşlık’ dese de, bunun pratikte ne anlam taşıdığı ve neyi amaçladığı biraz muğlak kalmaktadır.
Gerçekten asimilasyona karşı bir duruştan bahsedilecekse, sözü edilen ‘asimilasyon’ kavramının, ‘Türk-Sünni İslam’ kimlikli devletin asimilasyonist politikalarının hışmına uğrayan tüm kimlikleri ve değerleri kapsamına alması gerekir. Yani hem etnik olarak ‘Türkleştirme’ hem de inançsal olarak ‘Sünni-Müslümanlaştırma’ politikalarına karşı net ve samimi bir duruşu zorunlu kılar.

Cemden demokrasi çıkmaz mı?

Türk hükümeti, Alevileri inanç ve siyasi kavram ve sembollerin ardına takmış, peşinden sürüklüyor. Ve Alevilik neredeyse yalnızca bir cemevine veya bir Alevi derneğine gidip gelmek ve AKP’ye karşıt olmaktan ibaretmiş gibi bir algı olarak sunulmaktadır. Aleviliğin dayanışma, eşitlik, paylaşım ve rızalıkta ifadesini bulan toplumsal değerleri, hakikati pek tartışılan konular değil. Alevi örgütleri cemden yola çıkarak toplumcu demokrasiyi, rızalıktan yola çıkarak eşitlik ve adalet mücadelesini, musahiplikten yola çıkarak toplumsal dayanışma ve paylaşıma dair gündemler oluşturmazsa, Alevilik de diğer formel iktidarcı dinler İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin kullanımı gibi kaba şekilci bir dinciliğe dönüşmekten kendini kurtaramaz. Nitekim dinci AKP Hükümeti, şeriatçı ülkelerle ilişkili bazı yapılar, cemaatler ve onların Alevi örgütlenmesi içindeki işbirlikçileri zaten bu konuda epey mesafe katetmiş durumdadırlar.
Bir iktidar açısından toplumun algısal değerlerine zarar vermek, şekilsel değerlere zarar vermekten daha zordur. Nitekim hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere ait mekanlar yıkılıp makam, sembol ve isimler yasaklanmış olsa da, Aleviliğin insani ve toplumsal değerleri bugüne kadar toplumsal zihin ve algıda kendini hep var kılabildi.
Alevilik şekillerle ifade edilemez; isim, sembol, mekan ve makamların şekilciliğine hapsedilemez. Alevilik tek başına, semavi ve formel dinler gibi parası, stüsü ve iktidar gücü olanın şekilsel farzlarını yerine getirerek kendini tatmin ettiği bir inanç da değil; tersine; komünal bir biyaşam, sosyal davranış ve algı bütünselliğidir. Onda batın yani öz, şekil yani zahire göre daha belirleyici ve esastır.
Günümüzde sadece İslam değil, neredeyse tüm inançlar şekiller ve semboller üzerinden anlamlandırılmaya çalışılıyor. İnanç öğretileri neredeyse kışla disiplin kuralları gibi dayatılıyor. Bundan dolayı da toplumsal vicdanı canlı tutan algılar olmaktan ziyade, iktidarların kullanımında birer politika olarak toplumsal vicdanı tüketen bir rol oynuyorlar. Malesef bugün Aleviliğin kendisini yeniden var etme çabası da aynı araç ve argümanlarla yürütülüyor. Her şey şekillerle ifade edilmeye çalışılıyor. ‘Onun camisi var, benim de cemevim olmalı, Onun imamı şu statüye sahip, benim pirim de şöyle olmalı…’ gibi algılar hakim durumda. Oysa, bu refleksin kendisi, tam da bahsi edilen asimilasyonun akıntısına kapılıp kendine yabancılaşmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.
Nitekim, AKP öncesi tüm Cumhuriyet tarihi boyunca 106 cemevi kurulmuşken, AKP iktidarında 831 cemevinin kurulduğu belirtiliyor. Ama sonuç; Aleviler daha fazla asimile oldu! Hem de AKP bizzat bu cemevlerini de kullanarak, kendi İslamcı algısına göre eğittiği ve anlayış kazandırdığı sözde inanç önderleriyle kalan Alevilik değerlerini de dejerene ederek, tüketti. Demek ki mesele bir yapı veya isim meselesi değil. Kısacası; ‘Yol’, zahiri değerlerle muğlaklaştırıldı…

Alevi asimilasyonu Kürt asimilasyonudur

İnanç boyutu bir yana, bir de Türk-İslamcı devletin ‘Türkleştirme’ politikasıyla yürütülen etnik kimlik asimilasyonu var. Birçok etnik topluluk bu politikalar sonucu yok olmanın eşiğine gelirken, Kürtler son bir hamleyle kendini kurtarabilmiş gibi görünüyor. Etnik asimilasyon konusuna giriş yapmadan önce şunu da belirtmek gerekir ki; hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Alevi örgütlenmelerinin yapısını ve yönetimlerini oluşturanların tahmini olarak yüzde 70-80’i Kürt Aleviler. Alevilerin talepleri için alanlara çıkanların da önemli bir kesimi yine Kürtler. Ancak, sözü edilen bu Alevi örgütlenmelerinden bugüne kadar nedense Kürtlerin asimile edilmesine karşı bir duruş görülmediği gibi, büyük kısmında bir ses de çıkmadı!..
Alevi örgütleri bir açıklamada, “Kürt sorunu aynı zamanda Alevi sorunudur, Alevi sorunu aynı zamanda Kürt sorunudur. Çünkü vicdanını yitirmemiş her Alevi, Kürdün Kürtlüğünden ötürü eza gördüğü her yerde bir Kürt’tür” deseler de, bu gerçeği değiştirmez. Bu söylem bile sorunlu. ‘Alevi Kürt’ gibi bir realite olmamış olsaydı, özellikle son cümlenin bir manası olabilirdi belki. Ancak ne kadar iyi niyetle ifade edilmiş olursa olsun, bu anlatımın kensinde bile Alevi demekle Kürt anlaşılmaması gerektiği, Kürtten Alevi olmaz ve Alevilerin Kürtlerden farklı bir toplumsallığa sahip olduğu gibi bir yaklaşım çok bariz okunabiliyor.
Alevi Kürtler bizzat bu tür söylemlerle kendi öz Kürt kimlik alanlarından uzaklaştırılıp farklı bir toplumsal alanda konumlandırılıyor. Aleviliği adeta bir etnik kimlik gibi ele alan bu söylemler, ne olduğu tam olarak ifadelendirilmeyen ama direkt ‘Türklük’ tanımı içine yerleştirilen bir Alevilik altında Kürt etnik asimilasyonunun değirmenine su taşımaktan başka bir anlama gelmiyor. Bu yılın başlarında Demokratik Toplum Kongresi’nin bir toplantısında Mezopotamya Aleviler Birliği gibi bir oluşumun bahsi geçtiğinde neredeyse Alevi örgütlerinin çoğu, ‘Alevinin Türkü Kürdü mü olur’ mealinde Kürtlere oldukça tanıdık gelen sözler etmişlerdi. İslamcı AKP de ‘hepimiz Müslümanız’ diyor. Sonuçta ‘hepimiz Türküz’ şeklinde aynı anlama gelen bu iki görüşü ‘inkar ve asimilasyon’ konusunda nereye oturtmak gerek acaba?..

‘Arap Alevi’ oluyor da Kürt  niye olmuyor?

Son bir yıl içinde Suriye’deki savaş nedeniyle Suriyeli Arap Alevilerden epey söz edildi. Bunun yanı sıra Hatay’daki Alevileri de hem basın organları hem de Alevi örgütleri ‘Arap Alevisi’ olarak dillendirdi, ki doğru olan da budur. Peki, Hatay’daki Alevilere hiç gocunmadan ve çekinmeden ‘Arap Alevi’ denebiliyor da, Maraş veya Dêrsimli Kürt Aleviye neden ‘Kürt Alevi’ denemiyor? Nasıl ki bir Türk veya Arap Alevinin, Alevi kimliğinin yanında bir de Türk ve Arap kimliği varsa, bir Kürt Alevinin de hem Alevi hem de Kürt kimliği vardır. Bu, ne bir övgü ne de bir yergidir; tersine, toplumsal bir hakikatin ifade edilmesidir. Kimlik övgüsü veya yergisi yalnızca faşist aklın lügatında vardır…
Bu belirtilenler, kimlikler arasında ötekileştirme değil, tam tersine kimliklerin eşitliğine vurgudur. Özellikle kimlik hiyerarşisiyle kimliklerin aşağılanıp ötekileştirildiği bugünkü asimilasyon koşullarında buna dikkat çekmek bir insani ve vicdani zorunluluktur. Şüphesiz; eğer Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni vs tüm kimlikler her alanda eşit olsaydı, bu belirttiğimiz vurguların da hiç bir anlamı olmazdı zaten…

Avrupa’da durum daha vahim…

Avrupa’da 300 dolayında Alevi derneği ve cemevi var. Bu derneklerin üye ve yöneticilerinin Kürt oranı Türkiye’dekilerden daha fazla. İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsviçre, Hollanda, İtalya, Belçika ve İsveç’in yanısıra Kanada ve Avustralya’daki Alevi derneklerinin üye ve yöneticilerinin ezici çoğunluğu Maraş, Malatya, Dêrsim, Koçgîrî (Sivas), Kayseri, Adıyaman ve Muşlu Kürt Alevilerdir. Ancak bu kurumlar bulundukları ülkelerle birer ‘Türk kurumu’ statüsünde ilişkilenmektedirler. Üyelerinin neredeyse tamamı Kürt olan bazı Alevi derneklerinde çocuklar Türkçe derslere teşvik edilirken, aynı hak Kürtçe için de kullanılabilinirken, Kürtçe için bunun gündem olmaması ne anlama gelir?
Etkinliklerde de benzer yaklaşım göze çarpıyor. Örneğin, geçtiğimiz yaz İngiltere’de yapılan Alevi Festivali’nde katılımcıların neredeyse tamamı Kürt Alevi olmasına rağmen sahne programında Kürtçeye hiç yer verilmemesi, hem organize edenler hem de katılımcılar açısından sorgulanması gereken bir durum değil mi? Bu, Kürt Alevilere yönelik etnik asimilasyonun derinleştirilmesine hizmet etmek değil midir?..

Kürt Aleviliği, Bektaşilik değildir!

Kürt Alevilere yönelik katmerli bir asimilasyon yürürlükte, hem asimilasyon hem de otoasimilasyon… Kürt etnik kimliklerinin yanı sıra Alevi inanç değerleri de kendisini Türklükle ifade eden Bektaşilik içinde asimile ediliyor. Kürt Aleviler kendi Axuçan, Bamasur, Sînemîllî, Celal Abbas, Kurêsû, Cemal Avdel, Dewrêş Gewr, Dewrêş Cemal, Seyit Sabun, Sarı Saltık, Pir Sultan, Şeyh Çoban ve Şix Delîlê Berxêcan gibi ocak ve sosyal örgütlenmeleri ile rayberlerinden, pirlerinden, mürşitlerinden ve coğraflarından uzaklaştırılıp, son bir kaç on yıla kadar hiç bilmedikleri Bektaşi seremonilerin figüranı durumuna getirilmiş durumda.
Erzurum-Kayseri hattındaki Kürt Alevi coğrafyasına dışarıdan gönderilen, kendi ocaklarının süreğine yabancı, kıravat ve rozet meraklısı ‘dede’lerle asimilasyon derinleştiriliyor. Yaz aylarında Kürt Alevi köylerindeki festival veya cemlerde sahnelenen görüntülerin çoğu bölge insanının Alevi ve Kürt kimliğine yabancıdır. Ne dil, ne cemlerin yapılış biçimi, ne de içeriği bölge Aleviliği ve Kürt toplumsallığıyla alakalıdır. Yeni öğrenilmiş ve öğretilmiş, ve toplumsal bir içerik taşımayan, bu tamamen ‘yeni’ gösterilerle Kürt Alevilerin yaşadığı inanç ve etnik asimilasyon derinleştirilmektedir. Kürt coğrafyasında açılan cemevi ve Alevi derneklerinin Kürt rayber, pir, mürşit ve ocaklarının ismi yerine daha çok Bektaşi, Cem vakfı gibi kavramlarla isimlendirilmeleri de bu asimilasyonun diğer bir parçası.
Burada ne Hünkar Hacı Bektaş’ın şahsı ve felsefesi ile mürşit ve taliplerine ne de kendisini Bektaşi olarak tanımlayan kişi veya topluluklara yönelik negatif bir niyet aranmamalı. Aksine; herkesin kendi öz hakikatiyle değerli ve güzel olduğu belirtilerek, hiç bir toplumsal hakikatin dejerene edilmemesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Zira yalnızca Kürt Aleviler değil, bazı Tahtacı, Hubyar ve Çepni Türkmen Aleviler de Bektaşi değildirler ve öyle tanımlanmak istemezler. Açıkça belirtmek gerekir ki; Bektaşilik, Kürt Alevi Kızılbaşlığının bir hakikati değildir. Başka bir deyişle; Kürt Aleviler, Bektaşi değildir! Bu, aynı zamanda tüm Alevi örgüt yöneticileri ile inanç ve kanaat önderlerinin de bildiği bir gerçekliktir. Tarihte Hacı Bektaş ismi ile Kürt ocaklarının bir buluşmasına dair ciddi hiç bir veri olmamasına rağmen, bugün Kürt Aleviler içinde illa ki bir Bektaşi kök arayışı geliştirilmek istenmektedir. Ya Horasan üzerinden Türk, ya da Osmanlı iktidarının Alevi ocaklarını denetim altında tutmak için verdiği Seyitlik seceresi üzerinden Arap bir kökene konma eğilimi tam hız yaygınlaşıyor. Ama nedense Kürtlük sanki başka dünyalara ait bir kimlikmiş gibi, bir türlü Alevi Kürt olunamıyor! Açıktır ki bu yaklaşımlar, Kürt Alevilerin kendi hakikatlerinden kaçışı ve kaçırtılmasıdır. Asimilasyon atının yularını bizzat eline alıp kendinden ve öz toplumsallığından dört nala kaçıştır…

Kürtçe, Alevilerin temel gündemi olmalı!

Malesef bilerek veya bilmeyerek, hem Türkiye hem de Avrupa’daki Alevi örgütlenme modeli, işleyişi ve uygulamaları Kürt Alevilerin hem Kürt hem de Alevi kimliklerinin asimile edilmelerine, başka hakikatlerin ardına sürüklenmelerine hizmet eder bir durumdadır!..
Eğer Alevi örgütlenmeleri bir ‘asimilasyon’dan bahsedecekse ve bunda samimilerse, bu onlar açısından, Alevi inanç değerlerinin dejenerasyonuna karşı tavır ortaya koymanın yanı sıra Kürtçe’nin yaşatılması için de gündem oluşturma ve kampanyalar yürütmeyi zorunlu kılar. Kürtçe anadilin yaşatılması bizzat hem Türkiye hem de Avrupa’daki Alevi örgütlerinin en temel gündemlerinin başında yer almalıdır. Alevi örgütlenmeleri hem Türkiye hem de Avrupa’da hiç gecikmeden Kürtçe anadilde eğitim kampanyaları başlatmalı ve bunu dünya aleme ilan etmelidirler. Ayrıca Alevi örgütlerinde yer alan inanç hizmetlisi, rayber, pir ve mürşitler ile dernek üyesi veya yöneticisi Kürt Aleviler de bu çabanın içine girmeli ve Kürtçe anadili geliştirecek kampanyalar için ‘niyetsiz’ yöteticiler üzerinde baskı oluşturmalıdırlar! Yol’un hak-hakikat çağrısı ve arayışı bunu gerektirir!..

Ne ararsan kendinde ara…

Toplumsal hakikat alanı, o toplumsallığa ait tüm değerlerin yaşamda anlam kazandığı ekolojik atmosferdir. Buradan yola çıkarsak, asimilasyona karşı duruş; gerek birey gerekse de toplumsal olarak kendi gerçekliğini arama eylemidir. Ondan olsa gerek ki, Alevi erenleri, “Ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değil” demiş. Kürt Alevi hakikatinin izleri, dağıyla, taşıyla, kutsal mekanlarıyla Kürt Alevi coğrafyasında rayber, pir ve mürşitleriye Kürt Aleviliğinin ocaklarında sürülebilir ve eminim ki bulunabilir de. Alevi Kürtler de kendi hakikatlerini inançlarında, ocaklarında, dillerinde, kültürlerinde ve yurtlarında aramalıdır!..

 

Ferhat Tunç’a hapis ….

Tunceli’de geçen yıl düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde yaptığı konuşma nedeniyle sanatçı Ferhat Tunç hakkında 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Geçen yıl düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’ne katılan Ferhat Tunç, bir konser verdi. Konser sırasında konuşan Tunç, “Malatya’da kurdukları özel yetkili mahkemeler Dersim’i yargılama mahkemelerine dönüştü. 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi 37’de Seyit Rıza ve arkadaşlarını yargılayıp idama götüren mahkemeler gibi çalışıyor. Dersim’den dilenmiş özrün ardından Malatya Ağır Ceza Mahkemesi, Dersimlileri Dersim’li oldukları için, Kürt ve Alevi Kızılbaş inancına sahip oldukları için yargılıyor ve ardından hapishanelere tıkıyor. Değerli arkadaşlar, seçim döneminde yaptığım tüm konuşmalarım ne yazık ki bu özel yetkili savcılar ve mahkemeler tarafından yargılama konusu haline getirildi” dedi.

Malatya 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, Tunç’un bu konuşmasının ardından hakkında ‘Özel yetkili mahkemeleri hedef göstererek, örgüt propagandası yapmak’ suçlamasıyla 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Tunç, dava kapsamında İstanbul Büyükçekme Cumhuriyet Savcılığı’nda talimatla ifade verdi. Konser sırasında yaptığı konuşmasını kabul ettiğini söyleyen Tunç, ifadesinde şunları dedi:

“Dersim, benim doğup büyüdüğüm bir kenttir ve son genel seçimlerde bağımsız milletvekili adayı olarak da siyasi çalışma yürüttüğüm bir kent. Konser sırasında fezlekede belirtilen konuşmayı yaptım ve Malatya’da kurulan özel yetkili mahkemelerle ilgili yaklaşım olarak eleştiride bulundum. Seçim sürecin yaptığım siyasal çalışma faaliyeti kapsamında yaptığım konuşmalardan dolayı hakkımda onlarca dava açılması karşısında bunların özel yetkili mahkemeler tarafından yargılama konusu yapılmış olmasına karşı kişisel eleştiri hakkımı kullandım. Bu sözleri bu şekilde söylediğimi kabul etmekle birlikte, kesinlikle suçlamayı kabul etmiyorum. Benim bir terör örgütü propagandası yaptığım iddiası doğru değildir. Bu şekilde özel yetkili mahkemelerin statüsünü eleştiri konusu yapan herkesi terör örgütü propagandisti olarak gösterilmesi gerekmez mi? Kaldı ki özel yetkili mahkemeler içerik olarak şu anda toplumun bütün kesimleri tarafından eleştirilmektedir. Yaptığı hemen hemen her konuşma ve söylediği şarkılardan dolayı bu mahkemelerde yargılanan biri olarak böyle bir eleştiride bulunmam hakkımdır. Konuşmamın bütününe bakıldığında suç kastımın olmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Bir eleştiri hakının kullanılmış olduğu rahatlıkla görülmektedir.”

Kaynak: DHA
Sabah

Alevilerden tepki: Türkiye’de dede kalmadı mı?

Göztepe’de Şahkulu Sultan Dergahı’nda toplanan bazı Alevi kurumları ve dedeleri, Alevi açılımıyla ilgili toplantı düzenledi. Toplantıda konuşan Şahkulu Sultan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Tural, “Geçmişten bu yana tutumlarını bildiğimiz bazı Alevi kurumları, Türkiye ‘de Alevi dedesi kalmamış gibi Balkanlar’dan dedeler toplamak suretiyle Alevi inanç önderliği adı altında toplantılar yapmak üzere Aleviliği devlet ya da bir takım hocalar eliyle yeniden dizayn etmek istiyorlar” dedi.

3 KASIM MİTİNGİ

Hükümetin Alevi açılımı ve Cami -Cemevi projesiyle ilgili olarak bazı Alevi kurumları ve dedeleri Şahkulu Sultan Derneği’nde toplantı düzenledi. Toplantı öncesinde Şahkulu Sultan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Tural basın açıklaması yaptı. Cami-Cemevi projesini anımsatan Tural, özgün ve otantik Alevi inancı sahipleri olarak bunun doğru olmadığını düşündüklerini belirterek “Alevi kurumları ve dedeleri ile birlikte bunlara karşı tavır sergilemeliyiz. Böyle bir yapılanma Aleviliğe katkı sunmaz, Aleviliği ileri götürmez. Devletin gri pasaportuyla yurtdışına çıkarttığı dedelerin bizim inancımıza hizmet eden dedeler olacaklar mıdır? Yoksa Devletin dedeleri mi olacaktır? Binlerce dede varken devlet neden içinde 65 dedeyi gönderdi?” diye sordu.
3 Kasım’da Kadıköy Meydanı’nda miting düzenleyeceklerini belirten Tural “Cemevini Cami bahçesine alan zihniyetin Alevilere inanç özgürlüğü yerine inancını unutma projesidir. 3 Kasım’da Kadıköy’de yapacağımız mitinde bu konudaki görüş ve taleplerimizi kamuoyuyla paylaşacağız” diye konuştu. Basın açıklamasının ardından Alevi dedeleri ve kurumları kendi aralarında toplantıya devam ettiler.

radikal

Dervişliğin bitirilemeyen öyküsü

ÖZGÜN ÇAĞLAR

Kentsel dönüşümden etkilenen Roman mahalleleri üzerine yaptığı belgesel filmlerle tanınan Belgin Cengiz, 1938 Dersim Harekâtı’nda sürgün edilerek parçalanan bir aileye mensup. Cengiz, son çalışması ‘Dewres’le (Derviş) köklerine dönerek Dersim’deki inanç-kültür sistemini ve yalnızlaşan, belki de son örnekleri ile kaybolmaya yüz tutan Alevi dervişliğini/erenliğini, Başköylü Hasan Efendi’nin müridi Nazımiyeli Ali Hıdır Baba’yla anlatmaya çalışıyor.

Galası geçen ay Barış Manço Kültür Merkezi’nde yapılan ‘Dewres’in başrolünde Ali Hıdır Baba’yle birlikte, Belgin Cengiz’in ağabeyi Ali Bilgin Cengiz var. Belgeseli hazırlarken çok sayıda pir ve dedeyle yan yana gelerek Dersim inancının temelleri üzerine sözlü tarih çalışması yaptıklarını söyleyen Cengiz’le, yapım süreci, belgeselin anlamadığımız yönleri ve ‘öz Alevilik’ üzerine konuştuk.

‘Dewres’ nasıl bir sürecin ürünü?

Dersim kökenli olmama rağmen uzun yıllar Dersim meselesine yüzümü dönmedim, çünkü ilgi alanım diğer azınlıklardı. Bir süre sonra şöyle bir farkındalık ortaya çıktı: Biz Dersimliler de bu topraklarda bir azınlığız ve azınlık olmamıza neden olan bazı gelişmeler var. Böyle bir farkındalıkla üç yıl önce Dersim’e gittim. Aklımdan geçen, ‘dört mevsim, dört kapı’ inancını ele alan, ‘Sırrı Hakikat’ adlı bir uzun metraj filmdi. Ağabeyim ve ben KCK davasından yargılanmaya başladık, çekim izinlerimiz hayal oldu ve bunu çekemedik. Nihayetinde çalışmalar öyle bir noktaya geldi ki, tanıştığımız çok özel bir insan olan Ali Hıdır Baba aracılığıyla bir uzun metraj çektik.

‘Dewres’e belgesel mi demeliyiz, kurgu mu? Bazı sahneler kurgu gibi duruyor. Bu, bir kafa karışıklığının sonucu mu?

Kendi tarzını kendi yaratan bir yapım oldu ‘Dewres’. Bizim planladığımız, Ali Hıdır Baba’yla ‘Sırrı Hakikat’ in bir parçasını çekmekti. Ama bunu çekerken, Ali Hıdır Baba bizimle o kadar çok bilgi paylaştı ki, çekimlere ara vermedik ve Ali Hıdır Baba’nın dilinden inancımızı uzun uzun anlatmaya karar verdik. KCK davası nedeniyle projemizi bitiremedik; o sırada elimizde çok kıymetli bir malzeme olduğunu da görünce, bununla yarı-kurmaca bir şey yapalım, adı da ‘Dewres’ olsun dedik.

Kendini arayan kişi rolünde neden ağabeyinizi oynattınız?

Bağımsız sinemada yönetmenler çok para bulamazlar, bu yüzden en yakınları ile birlikte çalışırlar. Bir de, aslında kendini arayan, dışarıda büyümüş, hayatla çok mücadele etmiş ama bir süre sonra yaşamıyla ilgili soruları ne kadar ertelediğini fark etmiş Dersimli karakterine çok uyuyordu ağabeyim. Bilgin orada kendini oynadı yani; kendi sorularıyla, kendi arayışlarıyla ilerledi. Çok iyi denk geldiğini düşünüyorum.

Filmi bunları bilmeden izleyenler, Bilgin’in bu arayışlara ve bu kimliğe sahip biri olduğunu anlamakta güçlük çekmez mi?

Doğru söylüyorsunuz. Bu, filmin çekilemeyen bölümlerinden kaynaklanıyor. Filmin eksik kalan kısmı için yeniden izin alıp çekimler yapmak mümkün olmadı. KCK davasıyla, devlet açısından güven veren bir belgesel ekibi olmaktan çıktık sanırım, o yüzden devam edemedik. Bilgin’in İstanbul’dan yola çıkış sürecini ve nedenini verebilseydik, derdimizi tam olarak anlatabilirdik.

Bilgin’in Ali Hıdır Baba’ya sorduğu sorular da bize çok ‘doğal’ gelmedi. Bunun sebebi ne olabilir?

Aslında tam olarak doğaldı. Bilgin’i bir diyalog metni ile yönlendirmedik, daha çok hangi konu etrafında durmamız gerektiğini belirledik. Bilgin’in soruları izleyicilere doğal gelmeyebilir ama gerçeği yansıtıyorlar, çünkü Alevilerle kendi inançları arasındaki mesafenin çok derinleştiğini düşünüyorum. İnsan, ancak bir mürşidinin yanında uzun seneler kaldıktan sonra gerçek sorular sorabilir.

Dersim’de 1915 öncesi Ermeni-Alevi ilişkilerine dair neler söyleyebilirsiniz?

Dersim’de, yüz yıl önce, okulu, manastırı, darphanesi, kütüphanesi, sağlık merkezi olan ana topluluk Ermenilerdi; Aleviler daha ziyade göçebeydi ve doğa merkezli bir inancı sürdürüyorlardı. Ocaklar zinciri içinde bir hattı izlediğinizde, her iki ocak arasında bir vank (manastır) vardır. Dersimli Ermenilerle Kızılbaşlar arasında bir çatışma zeminine de rastlayamazsınız, çünkü birbirimize benzeriz. Onlar da yaşamı sayılar ve sembollerle yorumlar, bizler de. Eski insanlar bu benzerliklerinin farkındaydılar.

Yeni çalışmanız ne üzerine olacak?

Ali Hıdır Baba üzerinde etkili olmuş Başköylü Hasan Efendi’nin yaşamı, kerametleri, öğretisine dair bir çalışma yapıyoruz. Ali Hıdır Baba’nın anlatılarının bölüm bölüm yer aldığı, Alevilikteki ‘üçler’, ‘beşler’, ‘yediler’ gibi konulara açıklık getirecek, Zazaca ve Türkçe bir internet sitesi de  hazırlıyoruz. Ayrıca şunu ekleyeyim: Ali Hıdır Baba’nın Yurt Kitap-Yayın’dan ‘Güruhu Naci Yolu’ diye bir kitabı da çıktı.

Belgeselin gösterim tarihleri belgincengiz.blogspot.com adresinden takip edilebilir.

AGOS

Alevilerin temel ihtiyacı birlik

Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletine bağlı Alzey kentinde, Alevi toplumu büyük emek ve desteğin sonucu cemevine kavuştu.

Cemevinin açılışı, önceki gün siyasi parti temsilcileri, sivil toplum örgütleri ve Alzey çevresinde yaşayan alevilerin katılımıyla gerçekleşti. Uzun bir süredir çalışması yapılan ve geçen yıl temeli atılan cemevi projesi, Alzey Alevi Toplumu tarafından Alzey tren istasyonunun bulunduğu Bahnhofstraße 26 adresinde yaşama geçirildi. Alzey Belediye Başkanı Christoph Burkhard, SPD ve CDU milletvekillerinin de katıldığı açılış etkinliği önceki gün yapıldı. Pir Rıza Yağmur’un gülbang okuması ardından, Alevi Toplumu Alzey Başkanı Avni Yalçın ve Belediye Başkanı Christoph Burkhard, kurdeleyi keserek açılışı yaptı. Daha sonra sahneye çıkan, Fidan Ana, Naime Ana, Pir Ali Ekber Erden, Pir Hüseyin Bildik, Pir Kasım Erdoğan ve Pir Rıza Yağmur birer konuşma yaptı.

Zulme başkaldıranların evi
Yaklaşık bin kişinin katıldığı etkinliğin açılış konuşmasını Alevi Toplumu Alzey Başkanı Avni Yalçın yaptı. Cemevlerini Alevi toplumunun sığınabileceği kaleler olarak tanımlayan Yalçın, gerçekleştirdikleri projenin Alzey ve çevresinde yaşayan Aleviler için bir milat olduğunu, bölgede bulunan Alevi kurumları ile birlikte hareket edebilmek için Rheinland Pfalz Alevi Platformu oluşturduklarını söyledi. Aydın ve demokrat kurumlara kapılarının açık olduğunu da sözlerine ekleyen Yalçın, cemevinin Kerbela’dan bu yana katledilen Pir Sultan Abdalların, Seyit Rızaların, Maraş’ta Elif Anaların, Sivas’ta Hüseyin Abdalların ve zulme başkaldıranların, kendine devrimciyim ve demokratım diyenlerin yeri olduğunu belirtti.

Aleviler entegrasyona açık’
Yaptığı konuşmada, Alevi Toplumu Derneği’ni eskiden beri tanıdığını belirten Belediye Başkanı Christoph Burkhard da, “Kentte yaşayan Alevilerin yaşadıkları en büyük sorunu kendilerine ait bir yerin olmayışıydı. Bu derneğin hedefi beni etkiliyor, çünkü yaşlı ve genç biraraya geliyor. Gençler müzik dalında kendini geliştiriyor ve yaşlılarda gençlerden Almanca’yı öğreniyor” diye konuştu. Burkhard, konuşmasının sonunda cemevine Alzey bayrağını hediye ederek bir ortaklığın mesajını verdi. Almanya Sendikalar Birliği (DGB) adına konuşan Ulrich Feuerhelm ise, işçilerin ve ülkelerinden kaçmak zorunda olan insanların sorunlara değindi.
Son seçimlerde Federal parlamentoya giren CDU Worms Milletvekili Jan Metzler, Alevilerle içiçe hareket edeceklerini ve Alevilerin daha da entegrasyona açık bir topluluk olduğunu söylerken, SPD’nin Rheinland Pfalz Eyalet Milletvekili Heiko Sippel de, Alevi Toplumu Alzey Derneği’ni farklı demokratik kurumlara açtıkları kapıdan dolayı tebrik etti. Sippel, sadece AB vatandaşlarının değil, Almanya’da yaşayanların komünal bir seçim hakkı olması gerektiğini dile getirdi.

Gençlere yönelim
Hessen AABF Başkanı Fuat Gökdemir ise, son dönemde fiziki saldırılarla başarı elde edemeyenlerin, Alevilerin yoğun yaşadığı yerlerde gençliği fuhuşla, kumarla ve eroinle yozlaştırmaya çalıştığına dikkat çekti. Gökdemir, Gülsuyu mahallesinde halkın devlet destekli çetelere karşı vermiş olduğu mücadeleden gurur duyduklarını da ifade ederek, ‘İnanç kurumları siyasetle uğraşmamalı’ düşüncesinin yanlış olduğunu ve Almanya’da yaşayan Alevilerin sorunlarını çözebilmeleri için, siyasi partilere yönelmeleri gerektiğini söyledi.

FEDA’dan birlik çağrısı
FEDA Başkanı Ali Köylüce de konuşmasında, Alevi toplumuna karşı yürütülen siyasetin oyunlarını hatırlatarak, başta AABF olmak üzere tüm Alevi kurumlarına şu sözlerle birlik çağrısı yaptı: “Almanya’da Alevilik dersleri bu kadar geç oluyorsa, bu bizim dağınık olmamızdan kaynaklanıyor. Bu eksikliği gidermek için imkanlarımızı biraraya getirip seferber edelim. Birlik meselesi Alevilerin önünde duran en temel dayatma ve ihtiyaçtır. Eğer Aleviler olarak, o çokça bahsedilen Muaviye düzeninden kurtulmak ve çağdaş bir dünyada yaşamak istiyorsak, birlik olarak o düzeni değiştirmekten başka çare yoktur” dedi.

Aleviler CHP’ye mecbur değil
Türkiye’deki seçimlere değinen Köylüce, Alevilerin AKP politikasına ve CHP’ye muhtaç ve mecbur olmaması gerektiğini söyledi. Sadece Alevilerin değil, Aleviliğin de örgütlenmesinin de önemine vurgu yapan Köylüce, Alzey Derneği’ne Seyid Rıza’nın “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ben de sizin önünüzde eğilmedim bu da size dert olsun”yazılı bir duvar resmi hediye etti. Ali Doğan ise, Türkiye’deki Alevilerin halen en temel haklarına kavuşmadığını hatırlattı. Alevi toplumunun Almanya’daki yaşama entegre olduğunu söyleyen Doğan, daha sonra Ali Köylüce’nin çağrısına cevap verdi: “Bunu sadece onaylayabiliriz. Türkiye’de demokratikleşmenin olmasını istiyoruz. Êzîdî, Yahudi, Hırıstiyan, Ermeniler gibi azınlıkların artık beraber demokratik bir hükümetle, faşist ve otoriter rejimin gitmesi için elele vermesini istiyoruz.”

Anadilimizde ibadet etmeliyiz
Etkinlikte sahne alan sanatçılar Hüseyin Güneş, Şengül Pak, Melahat Öz, Fırat İmirza Türkçe, Ermenice ve Kürtçe şarkı ve deyişler söyledi. Grup Omedya ise, katılımcıları canlı müzikleriyle coşturdu. Geç saatlere kadar süren etkinlikte Derdiyoklar, ardından da son olarak Ozan Cömert sahne aldı. Ozan Cömert deyiş, şarkılar söyledi ve Kirmancki ve Kurmanci lehçelerinde yaptığı konuşmasında anadilde ibadetin önemine değinerek, “Anadilimizde ibadet etmemiz lazım, konuşmamız lazım. Bunu yapmazsak Osmanlı’da, Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş ve Sivas’ta katledilen insanlarımıza layık olamayız” diye konuştu.

ŞERVAN UCAL/ALZEY

Alevi kurum ve Cemevlerinden Dedelere çağrı

DEĞERLİ BASIN MENSUBU

Alevi kurumları, dede ve zakirleriyle birlikte 30.Ekim.2013 günü saat 11.00 ‘ da aşağıda adresi gösterilen Şahkulu Sultan Dergâhı’nda bir araya gelerek;

3 Kasım 2013 günü Kadıköy’de yapılacak miting,

Dede’lerin açılım paketlerine bakışları,

Gri pasaportla yurt dışına Devlet tarafından Dede gönderilmesi,

Cem Vakfı tarafından 2 Kasımda düzenlenecek olan Alevi inanç önderleri başlıklı toplantının, Alevi dedeleri ve toplumu tarafından algılanışı, konularında büyük katılımlı bir toplantı ve basın açıklaması yapılacaktır.

Değerli basınımızın toplantıya temsilci göndermesini ve kamuoyuna talep ve görüşlerimizin yansıtılmasına yardımcı olmasını dileriz. Saygılarımızla.

ALEVİ KURUMLARI VE CEMEVLERİ

Adres: Şahkulu Sultan Dergâhı

Merdiverköy, Tekkealtı Sok. No:7 Göztepe /İstanbul

Tel: 0216 3685525