Ana Sayfa Blog Sayfa 6396

Cumhuriyet – İttihatçı ve Kemalistlerin Alevi-Bektaşi politikaları

Ayşe HÜR

Hükümetin bilmem kaçıncı Alevi ‘açılımı’ vesilesiyle, teolojik tartışmalara girmeden, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi tarihinde bir gezinti yapmaya ne dersiniz?

II. Abdülhamit yönetiminin Ermeni Taşnak partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başını çektiği muhalifler tarafından alaşağı edilmesi, Kürtler, Kızılbaşlar gibi kolektif kimliklerin de kendilerini açıkça ortaya koymalarına olanak sağlamıştı. İTC ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askeri güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Bu politikanın erken dönem meyvelerinden biri, 25 Mayıs 1910 tarihli bir belgeye bakılırsa, Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden Balabanlıların reisi Gül Ağa’nın İTC’ye kabul edilmesiydi. Gül Ağa, 1912 seçimlerinde İTC’nin adaylarına destek vermiş, Kasım 1914’te başlayan Sarıkamış Harekâtı’na da birlikleriyle katılmıştı.

Bektaşi Mücahiddin Alayı

1915’te, Ermenilerin ülkeden sürülmesine karar verildiği günlerde Harput Valisi Sabit Bey, Dahiliye Nezareti’ne bir mektup yazmış ve Dersimli Kızılbaşları Ermenilere ve Ruslara karşı örgütlemeyi önermiş, teklifi beğenen Enver ve Talat paşalar da Harput Vilayeti’nde bir teftiş gezisine çıkmıştı. Görüştükleri bazı aşiret reisleri Dersim’in batısında söz sahibi olan Seyit Rıza’yı ikna etmenin zor olduğunu ama Hacı Bektaş Dergâhı’nın ‘Çelebi’si Ahmed Celaleddin Efendi’den yardım istenebileceğini söylemişlerdi İttihatçı paşalara. Nitekim Çelebi yardıma razı ve sonbaharda Arguvan’ın Minayık (bugün Kuyudere) Köyü’nde, 40’ın üzerinde ‘seyit ocağı’nın katıldığı bir ‘Dedeler Kurultayı’ toplamıştı. Fakat bu misyonu sırasında kendisine eşlik eden Dersimli kanaat önderlerinden Baytar Nuri Dersimi’ye göre Bektaşi Türkmen aşiretlerinden bir ‘Bektaşi Mücahiddin Alayı’ kurulduysa da Kızılbaş Kürtler böyle bir oluşuma ilgi göstermemişti. Bu olay Çelebi’nin itibarını da epey zedelemişti. Çünkü alayın adından da anlaşılacağı üzere alay fikri Sünniliğin ‘cihat’ ideolojisi üzerine inşa edilmişti.

Ziya Gökalp’in projesi

İTC’nin Anadolu’daki dinsel ve etnik grupları asimile etme çabalarının bir ayağını da Ziya Gökalp liderliğinde yürütülen etno-politika çalışmaları oluşturuyordu. Bu amaçla önce Muhacirin ve Aşairin Umum Müdürlüğü kurulmuş, başına da Şükrü (Kaya) getirilmişti. Ardından Kızılbaş, Mevlevi, Bektaşi, Alevi ve Nusayrîleri incelemek üzere Baha Sait ve Zekeriya’yı (Sertel), Ahîleri incelemek üzere Bursalı Mehmet Tahir (Olgun) ve Hasan Fehmi’yi (Turgal); Türkmen ve Kürt aşiretlerini incelemek için daha çok ‘Habil Adem’ adıyla bilinen Naci İsmail’i (Pelister), Ermenileri incelemek üzere Ahmet Esat’ı (Uras)Anadolu’ya göndermişti. Ayrıca Ziya Gökalp de Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik araştırmalar yapıyordu.

Konumuzla ilgili kişilerden Baha Sait Bey’e göre, kendisine bu görevin verilmesinin nedeni Merzifon Koleji’nde ele geçirilen bazı listelerdi. Bu listelerde, 1800’lerin başından beri Protestan misyonerleri tarafından Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan Dersimli Aleviler kayıtlıydı. Bu listeler İTC’yi çok endişelendirmiş, bu duruma karşı bazı propaganda metinleri hazırlayıp bunları başta Türk Yurdu dergisi olmak üzere çeşitli yollarla yaymayı düşünmüşlerdi. Bu makaleler için de Baha Said Bey’den başka Mehmed Fuad (Köprülü), Yusuf Ziya (Yörükan), Hamid Sadi ve Süleyman Fikri beyleri görevlendirmişlerdi.

Arapça, Farsça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Bey 1912’de Meclis-i Mebusan’daki tartışmalardan sonra Anadolu’daki lonca teşkilatlarını araştırmakla görevlendirilmiş, Ankara ve Kırşehir’de yürüttüğü çalışmalarının sonunda ‘Anadolu’da Ahilik Teşkilatı’ adlı makalesini yazmıştı. Alevilik çalışması ikinci önemli göreviydi.

‘Kızılbaş propagandası’

Baha Said Bey 1914-1915 arasında yaptığı çalışmalarından pek çok metin üretti ancak bunları o tarihlerde sansürsüz yayımlaması mümkün olmadı çünkü Saray (Sultan V. Mehmed Reşat ve Şeyhülislam) İTC’nin bu projesini ‘Kızılbaş propagandası’ olarak nitelemişti. Baha Said Bey tahmin edileceği gibi bu yazılarında Aleviliğin, Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Şamanizm ve İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu ileri sürüyordu.

Baha Said Bey 1920’de Mustafa Kemal’den habersiz Karakol Cemiyeti adına Bolşeviklerle bir anlaşma imzalayınca bir süreliğine gözden düştü, ancak soğukluk kısa sürede giderildi, Baha Said Bey Anadolu halkını Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dahil edildi. Ardından Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edildi. Bu görevi sırasında özellikle doğudaki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş Kürt, Türk aşiretlerin soy, dil, mezhep ve geleneklerini incelemeyi kendisine iş edindi. Amaç, bu kesimleri Kemalist modernleşme projesi kapsamında asimile etmenin yollarını bulmaktı. Baha Said Bey, İTC döneminden iibaren yazdığı ‘Türkiye’de Alevî Zümreleri, Tekke Alevîliği, İçtimaî Alevîlik’, ‘Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı’, ‘Anadolu’da Gizli Mabetler: Nuseyrîler ve Esrâr-ı Mezhebiyeleri’, ‘Bektaşiler’ gibi makalelerini ise ancak 1926-1927’de Türk Yurdu dergisinde yayımlayabildi.

Veliyüddin Çelebi’nin Beyannamesi

Hikâyesini 10 Mart 2013 tarihinde yine bu sayfalarda anlattığım 1921 Koçgiri İsyanı, Kürt Kızılbaşlarla Ankara’nın arasını bozmuştu ancak 1920’de faaliyete geçen Birinci Meclis bir oldubittiyle feshedilip seçimlere gidildiği günlerde, Hacı Bektaş-i Veli’nin torunu Veliyüddin Çelebi’nin bir ‘Beyanname’ ile ‘Tarikat-ı Aleviye’yi ‘Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmek için çalışmaya çağırdığı biliniyor. Tahmin edileceği gibi Aleviler genel olarak cumhuriyeti ‘laiklik’ politikası yüzünden umutla karşılamışlar ama umduklarını bulamamıştı. Çünkü Kemalist rejim, 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştu. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Sünni-Hanefiliğin devletin uygun gördüğü bir formunu esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) kuruluşu, 13 Aralık 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması izledi. Amaç, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması idi. Bu tarihten itibaren diğer İslami inanç grupları gibi, Aleviler de Sünni-Hanefi İslam’a asimile edilmeye başlandı.

Reşit’in etno-politikaları

1925 sonrasında İTC’nin başlattığı etno-politika çalışmalarını yürütecek kişi ise bizzat Mustafa Kemal tarafından Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit (Tankut) idi. Hassa subayı olan babası, görev yaptığı Şam’da koleradan ölünce birkaç yıllığına Elbistan- Kalaycıklı Alevi-Kürt Seydo Ağa tarafından koruma altına alınan Hasan Reşit, hukuk ve siyaset bilimi tahsil etmişti. İlk raporunu 1928 yılında Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunan Hasan Reşit, daha sonra (1930, 1938, 1949 ve 1961’de, bizzat Mustafa Kemal’e ve CHP’ye) gizli raporlar sunmuştu. Bu raporlardan birinde Kürt coğrafyasını Kuzey’de Zaza Kızılbaşlar, Batı’da Alevi-Kızılbaş Kurmançlar ve Doğu’da Şafii Kurmançlar olarak üçe ayırmakta ve bu unsurları birbirinden ayırmak için aralarına ‘Türklük barajı’ konulmasını önermekteydi. Kemalist rejim bu ‘önlemi’ yetersiz görmüş olmalı ki, 1937-1938’de Dersim ‘Soykırımı’nı gerçekleştirdi.

Bu tarihten sonra uzun süre sindirilmiş şekilde yaşayan Alevi-Kızılbaşlar 1950’de Demokrat Parti’ye (DP) de oy verdi ama bu iddia edildiği kadar büyük bir destek değildi. Haksız da değillerdi çünkü 15 bin yeni caminin yapıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 10 yıllık DP dönemi Aleviler için büyük bir hayal kırıklığı oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi de Aleviler için olumlu mesajlar içermiyordu (hatta DİB bu tarihten sonra daha da kurumsallaşmıştı) ama yine de 1961 Anayasası’nın doğurduğu özgürlükçü hava Alevileri de cesaretlendirdi. Bu yıllarda Kızılbaş-Alevi yazarlar Türklük vurgulu da olsa, kültürlerine dair yazılar yazmaya başladı. İlk açık semah 1965’te İzmir Narlıdere’deki Muharrem Şenlikleri’nde yapıldı. Yine 1965’te ciddi bir Alevi oyu Türkiye İşçi Partisi’ne gitti. 1966’da ilk Alevi partisi Birlik Partisi kuruldu fakat parti 1969 seçimlerinde sadece yüzde 2.8 oy aldı, 1970’te ise tüm tabanını kaybetti. Bu arada 1966-1967’de Ortaca ve Elbistan’da Alevilere yönelik saldırılar yaşanmıştı.

1971’de Kırıkhan’da, 1978’de Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş’ta ve 1980’de Çorum’da derin devlet tarafından tezgâhlanan katliamlardan sonra, Alevi-Kızılbaş çevreleri tekrar içlerine kapandı. 1980 sonrasında Tunceli’ye atanan Kenan Güven adlı vali, Kızılbaş bölgesinde ‘yeniden ezan seslerinin yükselmesini’ sağladı.

10 yıllık bir içe kapanma sürecinden sonra, 1990 Şubatı’nda Hamburg Alevi Derneği’nin öncülüğünde bir araya gelen, 34 Alevi-Sünni-ateist yazar, şair, sanatçı, biliminsanı tarafından imzalanan ‘Alevi Bildirgesi’ bazı büyük gazetelerde yayımlandıktan sonra durum değişmeye başladı. Kısa süre sonra Alevilik ve Bektaşilik üzerine yayınlarda patlama oldu. (Kızılbaşlık hâlâ bir tabuydu.) Her iki topluluk da artık kimliklerini saklamamaya başladılar, hatta kimlik problemlerini açıkça tartıştılar. Bazı Kürtçe konuşan Aleviler Kürt Aleviliğine vurgu yapmaya başladı.

Elbette bu durum devlette alarm zillerinin çalmasına neden oldu. (İlk kez 1964’te kutlanan, 1970’lerde sol rengi belirginleşen, 1980’lerde apolitikleşen, 1990’larda tekrar politikleşen) Hacı Bektaş Şenlikleri, devletin patronajı altına alındı. Alevi köylerine cami yapımı hızlandı. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Katliamı ile Aleviler büyük bir travma daha yaşadılar. 12-16 Mart 1995’te İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateşle başlayan ve 17 kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasıyla biten ‘Gazi Olayları’ Alevilerin ‘Sünni’ devlete güvensizliğini iyice arttırdı.

10 yıllık AKP iktidarı sırasında hem iç dinamikler hem de AB ilişkileri ve dünyayla entegrasyon sayesinde Alevi-Kızılbaş kimliğinin ifadesi açısından önemli gelişmeler yaşandı ama Kemalist rejimin Sünni esasa dayalı dini kurumları, kanunları, uygulamaları neredeyse hiç değişmeden sürüyor. Üstüne üstlük 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adı vererek Alevilerin sinir uçlarıyla oynanmaya devam ediliyor. Bu son Alevi ‘açılımı’nın hem bu tip tahrikçi politikaları hem de Gezi Direnişi’nin heyecanını nötralize etmek için planlandığını söyleyenler haklı mı, değil mi, bekleyip görelim…

Kızılbaş, Alevi, Bektaşi

Yazı içinde geçen Kızılbaş, Alevi ve Bektaşi terimlerinin tarihçesi hakkında (teolojik tartışmalara girmeden) kısa bir açıklama yapmayı yararlı görüyorum. Yazılı kaynaklarda ilk olarak Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Divan’ında (örneğin “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” şeklinde) görülen Kızılbaş terimi Arap tarihçisi Nehrevâli’ye (ö. 1582) göre Şah İsmail’in babası Şah Haydar’ın, askerlerine giydirdiği dokuma yünden (çuha) yapılmış 12 dilimli kırmızı taçtan gelir. Benzer bilgileri İranlı tarihçi Ahmed el-Kirmâni (ö. 1610), Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1702) ile İran ülkesini ziyaret eden seyyahlar ve tüccarlar da tekrarlar.

Kızılbaş teriminin Safevilerden önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığını ileri sürenler de vardır ancak böyle de olsa 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş terimi Osmanlı ülkesinde Safevi kökenli Şiilik biçiminin adı olarak tahkir edici (pejoratif) anlamda kullanılmıştır. Nitekim 1500’lerden 1700’lere kadarki Osmanlı fetvalarında Kızılbaş terimi ‘dinsiz’ anlamına gelen ‘zındık’, ‘rafizi’, ‘mülhid’ terimleriyle birlikte veya yerine kullanılmıştır.

İran’da ‘Ali’nin soyundan gelenler’, Azerbaycan’da ‘Ali’ye tapanlar’ anlamına gelen Alevilik terimi Osmanlı ülkesinde ancak 19. yüzyıla doğru çıkmıştır fakat sadece ‘Ali’nin yoluna saygı duyan, bağlı olan şairleri adlandırmakta kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da Alevi ya da Kızılbaş terimleri yerine daha çok ‘mezhep’, ‘tarikat’, ‘Tahtacılar’, ‘Çepniler’, ‘Sufiler’, ‘köy Bektaşileri’ gibi terimler; Alevi-Kızılbaş geleneğinin en önemli unsurlarından ‘semah’ için ‘Türk köy dansı’, ‘Türk dini oyunları’, ‘mezhebî oyunlar’, ‘Bektaşi dansı’, ‘sema dansı’ gibi muğlak terimler kullanılmıştır. Bu arada başta da belirttiğim gibi Baha Said’in makaleleri yayımlanmıyor, Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu)1921’de Akşam gazetesinde tefrika edilen Nur Baba adlı romanı “Sünni ve Alevi-Bektaşiler arasında düşmanlığa sebep olacağı” ve “cephede Ya Allah, ya Ali, Ya Hacı Bektaş diyerek çarpışan Alevi-Bektaşileri rencide edeceği” gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sansür edilmişti. Alevilik teriminin bir şemsiye kavram olarak kullanımı 1960’lardan sonra oldu.

Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise adını 13. yüzyılda yaşadığı sanılan Hacı Bektaş Veli’den alan Alevi meşrepli bir tarikattır. Kurucusunun Hacı Bektaş Veli mi yoksa Balım Sultan (ö.1516) mı olduğu tam bilinmeyen Bektaşiliğin Babagân ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Bu kol Kızılbaş-Aleviliğe daha yakındır.

Özet Kaynakça: Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Hazırlayan: Nejat Birdoğan, Berfin Yayınları, 1995; Vatan Özgül, “Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Remzi Kitabevi, 2000; Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, 1996; Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973-2009), Öz-Ge Yayınları, 2009; Necdet Saraç, Alevilerin Siyasi Tarihi (1300,1971), Cem Yayınevi, 2011.

HDK ve HDP kongrelerinden notlar

Koray ÇALIŞKAN

Halkların Demokratik Kongresi’ne girmeden önce biraz tedirgindim. Son yazılardan dolayı elbette. Ortak arkadaşlar da takılmışlardı: Sırrı güya demiş ki, “Vallaha gelmesin Koray’ı ben bile kurtaramam”.

İzmir delegesi Alev Dumanoğlu’nun rehberliğinde kongreye girdim. Kapıdan adımımı attım ve Sebahat Tuncel’le karşılaştık. Sarıldık, tebrik ettim. Kongredeki herkes gibi mutlu ve yorgundu. Haklı olarak da gururlu.

İçerisi coşkuluydu. Gezi Sloganı “bu daha başlangıç” herkesin hakikaten hem fikir olduğu bir durum. İçerde dışarda ekoloji kolektiflerinden küçük çiftçi kooperatiflerine müthiş dirayetli ve inançlı bir kitle gördüm.

Ertuğrul Kürkçü ve Levent Tüzel’i kısaca tebrik ettim. HDK üzerlerinden çok uzun zamandır çalıştıkları bir proje. Kürkçü’ye “nasıl gidiyor çalışmalar” diye sordum. Her zamanki hazır cevaplığıyla “bizimkiler iyi, sizinkiler nasıl?” Diye cevap verdi.

Sahne tasarımı harikaydi. Umuda Yolculuk pankartı çok yakışmış kongreye. Sahnedeki tek çelenk ÖDP eş genel başkanı Alper Taş’in gönderdiği zarif arajmandı. Böylece HDK ÖDP’ye hoş bir selam yollamış oldu.

Akşam yemekte ÖDP eş genel başkanı Alper Taş’la kısaca lafladık. Yerel seçim konusuna girmedik. Ama İstanbul’un kesin kazanılması gerektiği konusunda uzlaştık. Sanki tersi mümkünmüş gibi.

Ertesi gun Deniz Zeyrek ve Yurdagül Şimşek’le kisa bir ODTÜ ziyareti yaptık. Melih Gökçek’in yaptığı adaletsizliği kendi gözlerimle gördüm. İnsanın ağzı açık kalıyor, eliyle ağzını kapatıyor ve gözleri doluyor.

HDP kongresinin başarılı olacağını Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nun önündeki köftecilerin sayısından anlaşılmıştı. İçerdeki insan kadar dışarda insan. Ne CHP kongrelerine has bir kakofoni ne de AK Parti kongrelerine has siyasetsizlik vardı.

Herkes birbirine saygılı. Kimse kimseyi itmiyor. Organizasyon mükemmele yakın. Hopörlöre bağıran az.

HDPli geçlerin kürsünün öne geçerek açtığı 3 Abdullah Öcalan bayrağı sırasında salondan alkışlar yükseldi. Arkadan okunan Abdullah Öcalanın mektubu sırasında salon çoştukça çoştu. BDP ‘nin gücünü böylece rahatça görebildik. HDKyatay örgütlenmiş. BDP delegelerinin gücü çok sınırlı. Ama HDP’de kimin çok ama çok güçlü olduğu konusunda kimsenin kafası karışık değil.

Divan’da antikapitalist müslümanlardan bir kadından HDK’nın Ermenilerine kadar Türkiye’nin zenginliğini yansıtan herkes yer bulmuştu. Hemen önlerinden bir trans birey geçti. Başörtülü bir kadında sarıldı ve laflamaya başladılar.

Yanıma yaklaşan 30 yaşlarında Vanlı bir arkadaş “hocam çok guzel yazıyorsun, ama son yazdıkların olmadi. Biz yine de seni seviyoruz” dedi. Ben de gülerek lafı patlattım: “ben de size karşı boş degilim!”

Başka bir delege önüme geçip “Şimdi kadar herşeyi doğru yazdın, ama son yazılar yanlış” dedi. “Hatasız kul olmaz” diyemedim, o an aklıma gelmedi. Vallaha bilmiyorum, bakalım son yazılar da doğru çıkacak mı gibisinden yuvarlak bir cevap verdim.

HDP insanin kendini evinde hissettiği bir kongre yapmış. Gerginlik yok, şenlik havası hakim. Türkiye sol siyaseti bir parti daha kazandı. Hayırlı oldu.

Bir süre sonra BDP kapatılarak HDP’yle yürünecektir. Oy potansiyelleri de yüksek. İleride koalisyona katılacak bir parti HDP. CHP’nin genel başkan yardımcısı Nihat Matkap’ı kongreye göndermesi de bunun işareti.
Radikal

Alevice yaşayıp, Alevi onuru ile mücadele ediyoruz

Muharrem ayı Alevi canların Kerbelâ şehitlerini, Oniki imamlar ve Alevi inancında  yol  uğruna sır vermeden-ser verenlerin çekmiş oldukları acıları yüreğinde hissetmek için yaşattıkları bir matem ve iç arınmadır. Alevilerin bu duygusal döneminde, onların iyi niyetlerini suistimal edip, inancı özünden uzaklaştırıp, şeriatın içinde eritmek istiyorlar.

Devlet-Diyanet ve Cumhurriyetci Eğitim Merkezi (Cem Vakfı) ortak çalışması ile, Aleviliği yok etmek, Alevi canları asimile etmek ve Şeriat’ın karşısında muhalif olan gücü ortadan kaldırmak için  Diyanet İşleri Başkanlığı “Dede”lerini Avrupa’ya gönderiyor.

Devletin ve Diyanetin ziyniyeti belli. Peki buna alet olan “Dede”lere  ne demeli? Devlet atına binip, devletin parasıyla geçinip ve onun korumasında olan bu “Dede”ler, kendi ecdatlarının geçmişine ihanet ediyorlar.

Anadolu’daki Mürşit, Pir ve Dedeler yüz yıllardır bu güzelim inancın yok olmaması ve Alevi canların asimile olmamaları için canlarını siper ederek, taliplerin  inançsal hizmetlerini ve ibadetlerini gerçekleştirmek ve taliplerini hayata hazırlamak, talip canların birliğini ve dirliğini sağlamak için at sırtında, kar-kış demeden, ailesi ve çocuklarının hasreti ve özlemi burnunda tüterken, gece-gündüz yol uğruna yollarda iken, tek amaçları talibin aynası olmaktı.

Eline, diline sahip oldular. Yol dilini kullandılar. Talibin rızası ile gönül çerağı olarak, vermiş olduğu hakkullah dışında, birilerine yaranmak için, kimseden kuruş almadılar. Zaman-zaman ekonomik sıkıntılar içinde yaşamış olsalar da, hiç bir zaman devlete yanaşmadılar. İnancını ve talibini asimile etmek için kimseyle pazarlığa oturmadılar. ”Gönül kalsın yol kalmasın” desturunu hayata geçirdilir. Ben yerine, hep biz olmayı ilke edindiler.

Alevi yol ehli, hayatın her alanında ilim-irfan’la kendini geliştirip ”İnsan-ı Kamil” olma yolunda çaba harcarken, talibinide eğittiler. Her daim Muhabbet dilini hakim kılıp, onun gereği olarak ”eline, diline, beline, eşine, işine ve aşına” sahip oldular. Bu kuralları ihlal eden talip, Pir’i tarafından dara kaldırılıp, Talibin eksiklerini-hatalarını gidermesi için başta Pir’i olmak üzere herkes kendisine yardımcı oldular. Eğer talip hata yapmaya devam ederse toplum içinde “Düşkün” ilan edilip, bir daha ibadet erkanlarına alınmadılar.

Alevilikte ”RIZALIK” olmadan hiç bir şey yapılmaz. Bu gri pasaportlu “Dede”ler kimden rızalık aldılar? Avrupa’da hizmet alanında kendilerine ihtiyaç da yok iken, Diyanetin sözcüleri olarak biz Alevilerin Matem Orucu  günlerinde canların iyi niyetini kendi çıkarları için kullanıp, bireyleri bu kirli oyuna alet ederek Avrupa’daki bir çok şehre gelip Alevileri asimile edip, devletten pirim almaya çalışacaklar. Bizim nazarımızda bu dedeler ”Düşkündür”. Kendilerini toplumun vicdanı ile başbaşa bırakıyoruz.

Daha önceki yıllarda da Avrupa’daki örgütler ve canlar tarafından uyarılan bu “Dede”ler halen hatalarını anlamış değiller. Bilinmelidir ki; Diyanet kadrosuna dahil edilen bu “Dede”lere asla ve asla kucak açmayacağız. Canlar bu gri pasaportlu “Dede”leri hak ettikleri yere koyacaklardır.

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) Yol-Erkân Komisyonu  ve bölge yönetimleri olarak, Alevi Kültür Merkezlerimizde gerçekleştireceğimiz Muharrem Muhabbetlerinin organizasyonunu aylar önceden planladık. Bizim bu anlamda devletten her hangi bir talebemiz yoktur. FUAF olarak, bugüna kadar olduğu gibi bundan sonra da Fransa’ya gelecek olan Diyanet-Cem Vakfı “Dede”lerine karşı dik duruşumuzdan taviz vermeyeceğiz.

Ve zalime inat; Alevice yaşayıp, Alevi onuru ile mücadele etmeye devam edeceğiz.

Hüseyin Çarman
Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF)
Yol ve Erkân Komisyon Sorumlusu

Dersim’i Yeniden İnşa Derneği kongreye gitti

2004  Yılında  Almanya’da  bir  grup  Dersimli  aydın,  yurtsever  ve  işveren tarafından  kurulan  Dersim’i  Yeniden  İnşa  Derneği  Olağan  kongresini  delege  ve  üyelerin  katılımıyla  yaptı.

Almanya’nın  Frankfurt  kentindeki  Mezopotamya  Kültür  Merkezi’nde  gerçekleşen  ve  Seyid  Rıza  ile  dava  arkadaşlarının  idam  edilişlerinin  76.  yılına  denk  gelen  Kongre’de Seyid  Rıza  ve  arkadaşlarının  şahsında  hak  mücadelesi  verenler  anıldı.

Kongrede  Halkların  Demokratik  Partisi  (HDP)  kongresi de  selamlandı.

Kongrede  Yönetim  Kurulu  adına  konuşan  yazar  Haydar  Işık,  derneğin  geçen  dönemde  yaptığı  çalışmaları  değerlendirdi.

AB  Parlamentosu  başta  olmak  üzere  düzenledikleri  birçok  konferansta,  belgeleriyle,  canlı  tanıklarıyla  Dersim’de  yaşananların  bir  soykırım  olduğunu  anlattıklarını  belirten  Işık,  soykırımın  başladığı  4  Mayıs  Günü’nün  “4  Mayıs  Dersim  Tertelesi”  olarak  kamuoyuna  deklare  ettiklerini  vurguladı.

Işık’ın  konuşması  ardından  çalışma  raporları  okundu.  Ardından  yürütülen  tartışmalarda  şu  hususlar  öne  çıktı:

-2014  Mart  yerel  seçimleri  vesilesi  ile  seçimlere  yönelik  çalışmaların  öne  alınması  ve  belirlenecek  adayın  desteklenmesi  çalışmalarına  ağırlık  verilmesinin  kararlaştırıldığı  kongrede,  gerek  mevcut  AKP  iktidarının  ve  gerekse  Dersim  Soykırımı  sanığı  CHP’nin  Dersimlilere  verebileceği  kan  ve  gözyaşından  başka  hiç  bir  şeyin  olmadığı  vurgulandı.

-Dersim  coğrafyası  üzerinde  yapılması  düşünülen  ve  kutsal  toprakların  yok  olmasına  yol  açacak  20  civarında  baraja  karşı  etkin  ve  uluslararası  çalışmalar  ve  bu  çalışmalara  destek  verilmesi  kararlaştırıldı.

-Dersim’de  tapu-kadastro  çalışmalarının  Köy  ve  Kom’lara  kadar  girerek,  tapusu  olmayan  arazilerin  devlete  ‘hazine’  olarak  aktarıldığı,  bununla  birlikte  Dersimliler  arasında  bir  mal-mülk  tartışmasının  bilinçli  olarak  başlatılmak  istendiğine  dikkat  çekildi.  “Dersim  toprakları  Dersimlilerindir,  devletin  değil”  şiarı  ile  hareket  edilmesi  gerektiği  altı  çizildi.

-Diasporada  yaşayan  Dersimlilerin  sosyal-kültürel  ihtiyaçları  ve  Dersim  ile  bağlarının  daha  sağlıklı  ve  sıkı  bir  hale  getirilmesini  sağlamak;  Türkiye  ve  Avrupa’da  bir  Dersim  gazetesinin  düzenli  ve  periyodik  olarak  yayınına  devam  etmesi  ve  Diasporada  yaşayan  Dersim,  Koçgiri,  Varto  vb  kitlelerine  mutlaka  ulaştırılması

-Dersim’de  ve  diasporada  anadil  konusundaki  çalışmaların  desteklenmesi.

-AP’de  Dersim  Soykırımı  ve  Alevi  Katliamları  Konferanslarının  yapılması,  bunun  dışında  ise  Dersim  Soykırımı’nı  anlatan  bir  ‘Trübünal’ın  gerçekleştirilmesi.

Dersim  Soykırımını  anlatacak  bir  Soykırım  müzesi  anıtı  çalışmalarının  da  hedeflendiği  kongrede  yeni  yönetim  kurulu  seçimine  gidildi.

Buna  göre  yeni  yönetim  kuruluna,  Can  Kasapoğlu,  Ayfer  Ber,  Ali  Çatakçın,  Mehmet  Taşkale,  Mustafa  Şen,  Haydar  Işık  ve  Şenol  Şimşek  seçildi.

Tahran’da Yâresânî inancına mensup Kürtler gözaltına alındı

İran’ın başkenti Tahran’da Parlamento binası önünde protesto gösterisi yapan Yâresânî inancına mensup 780 kişi devlet güçleri tarafından gözaltına alındı ve işkencesiyle ünlü Evin Cezaevi’ne konuldu.

Alınan bilgilere göre hafta içinde “eşit hak” talebiyle meclis önünde protesto eylemi yapan Yâresânî inancına mensup Kürtler, devlet güçlerinin müdahalesiyle karşılaştı. Muhalif kaynaklara göre en az 80 kişi gözaltına alınarak, Evin Cezaevi’ne gönderildi. Bunlar arasında Yâresânî inancına yönelik baskıları protesto etmek için Haziran ayında bedenini ateşe veren bir kişinin iki kardeşinin de bulunduğu öğrenildi.

Geçtiğimiz ayında Haziran ayında, Yâresânî insancına mensup tutsaklara yönelik kötü muamele ve onur kırıcı davranışlara karşı Kirmaşan, Hamedan ve Tahran’da gösteriler yapılmıştı

..Yâresânîzm..

Yâresânî dininin kökenleri : Günümüz yani asimile olmuş Alevi( Êlewî) inancının şimdiki en orijinal hali olarak bilinmektedir ve bir bakıma Kürt Êlewîliği denilmektedir
ve ibadetleri, yaşam tarzları ile köken olarak eski ZERDÜŞT inancına bağlı oldukları ,Mezopotamya kökenli bir inancın son ritüelleri oldukları bilinmektedir…
Tıpkı Êzidîler gbi Yâresânlarda ZERDÜŞT inancını, felsefesini yaşayan ve yaşatan son topluluktur…

İran’da yaşanan Yâresân Kürtlere Ehl e Haq , Güney Kürdistan’da ise Kakêyî veya Sarlî denilmektedir.

Resmen özür!

Nazan ÖZCAN
Depo’da açılan ‘Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür’ sergisi, Almanya’dan Şili’ye sekiz devletin mağdurlardan nasıl özür dilediklerine odaklanıyor. Serginin danışmanı Columbia’dan Prof. Eleazar Barkan, “Geçmişte yapılan hiçbir zulüm değiştirilemez ama konuşulabilir. En basitinden 2015’e çok az kaldı” diyor.
Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, 7 Aralık 1970 te Varşova Gettosu Anıtı nın önünde diz çökerek Yahudi Soykırımı nedeniyle özür dilemişti.
7 Aralık 1970’te, ajanslar geçer ve o meşhur fotoğraf insanların önüne düşer: Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, Varşova Gettosu Anıtı’nın önünde diz çöker ve Yahudi Soykırımı için özür diler! “Willy Brandt’ın bedeni Almanya’nın temsili bedenine dönüşür.” Sadece orada bulunanları değil, bütün dünya kamuoyunu sarsan bu jestin etkisini Varşova direnişine katılan birinin sözleri özetliyordu: “Willy Brandt’ın Varşova Gettosu Anıtı’ndaki diz çöküşünü gördüm. O anda şunu hissettim: Artık içimde nefret yok! O diz çöktü ve halkını yükseltti.” Ve en önemli adım atılmıştır. Willy Brandt’tan sonra ülkeler ve devlet başkanları geçmişleriyle yüzleşmeye ve teker teker geçmişte yaptıkları yüzünden mağdur ettiklerinden özür dilemeye başlarlar.
Perşembe günü Depo’da açılan ‘Bir Daha Asla: Geçmişle Yüzleşme ve Özür’ sergisi, işte bu özür dilemelerden sekizini alıp gözümüzün önüne getiriyor. Almanların Yahudi Soykırımı’ndan başka Şili’nin insan hakları ihlalleri için mağdurlardan, Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında tutulan Japon Amerikalılardan, Avustralya’nın Aborjinlerden, Sırbistan’ın Srebrenitsa katliamından, Fransa’nın Cezayir’deki sömürgeciliğinden, İngiltere’nin Kanlı Pazar nedeniyle Kuzey İrlanda’dan ve Bulgaristan’ın Türk Bulgarlardan özür dilemesi, fotoğraflar, belgeler, belgeseller, tanıklıklar ve videolarla anlatılıyor.
Serginin Türkiye için önemi çok fazla. Etrafınıza dönüp bir bakın, devlet tarafından canı acıtılmamış kaç kişi göreceksiniz? Günahlarımız çok. Kürtler, Ermeniler, darbede işkence görenler, faili meçhul cinayetler, Aleviler, Nusayriler, Yezidiler… Liste uzar gider. Anadolu Kültür ve Açık Toplum Vakfı’nın kotardığı serginin danışmanlarından Columbia Üniversitesi profesörlerinden Eleazar Barkan şöyle diyor: “Biz Türkiye’ye şunu şunu, bu şekilde yap diye emir vermek derdinde değiliz. Önemli olan toplumsal tartışmanın başlamasına katkıda bulunmak. Ve bunun örneklerini gösterip, aralarından bu ülke için hangisi uygulanabilirse onu alıp konuşmaya başlaması.” Toplumsal barış tesisi için kamu yönetimi ve sivil toplum çalışmaları, insan hakları, geçmişte yaşanan büyük suçlar ve haksızlıklar konusunda yetkin isimlerindenden biri olan Columbia Üniversitesi’nde profesörlerinden ve Columbia İnsan Hakları Çalışmaları Enstitüsü’nün yöneticisi Eleazar Barkan da, hazırlıkları 15 ay süren sergininin danışmanı.
Neden bu projeye katıldınız?
Çünkü yaklaşık 20 yıldır tarihsel diyalog, özür dileme üzerine çalışıyorum. ‘Ulusların Günahları’ isimli bir kitabım da var. O kitapta, yeni bir siyasal ahlaktan bahsediyorum: Yani ülkelerin şu andaki insan haklarını daha iyi koşullara getirmelerinin yeterli olmadığını aynı zamanda geçmişte yapılan bütün hak ihlallerini onarmalarının gerekliliğini söylemiştim. Bunlar içinde soykırım, etnik temizlik, totaliter rejim gibi şeyler var. Ve geçiş dönemi adaletinden bahsediyorum. Şu anda dünyada yaklaşık 40 yerde, geçiş dönemi adaletinin sağlanmasına uğraşılıyor. Eski Yugoslavya, Ruanda vs. Geçiş dönemi adaleti, hakikat komisyonları, anmaları, müzeler kurmayı ve iyileştirme için hazırlık yapmayı içerir. Her ülke, kendi için neyin yararlı olacağını düşünüyorsa onu seçer. Bu Soğuk Savaş’tan sonra başlayan bir akımdı, 90’larda. Tarihsel diyalog ve politik ahlaktan konuştuğumuzda şunu görürüz: Demokrasiniz ne kadar iyiyse, ne kadar sağlamsa, siz de geçmişle yüzleşmeye o kadar istekli ve hazır olursunuz.
Sergide sekiz örnek var, özellikle bu vakaların seçilmesinin nedeni nedir?
Toplumsal diyalogun bir parçası olarak bu meseleleri konuşan, tartışan farklı ülkeleri seçtik diyebiliriz. Ana fikir, bunun kolay olmadığı ve ama özür dilendiğinde toplumun daha güçlü bir hale geldiğini göstermek. Özür dileyen ve geçmişi onarmak isteyen ülkelerin ilk ve en önemli ülkesi Almanya’ydı. Bunu Almanya kadar iyi şekilde kotaran hiçbir ülke olmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya şunu fark etti: Tekrar normal bir toplum olabilmek ve Yahudilerle tekrar bir ilişki kurabilmek için Yahudilerden özür dilemek gerek. Ve Willy Brandt’ın diz çökmesi, bu özür dilemeyi çok anlamlı kıldı. Bu büyük ihtimalle en sembolik ve en önemli vaka oldu. Ve ardından da Almanya toplumu geçmişe dönük yaralarını en iyi şekilde iyileştiren ülke oldu. Ama bazıları da geçmişi telafi edemezsiniz diye eleştirdi.
Bu bir yandan da doğru değil mi?
Evet, doğru. Ama geçmiş hakkında farklı düşünebiliriz. Almanya bu sayede, geçmişte yapılanları görmenin, Almanya’nın bazı topluluklarına ağır haksızlıklar yapıldığını kabul edip onarmanın ve bunu bütün topluma kabul ettirmenin nasıl olabileceğini gösterdi. Sergideki Şili özrü de mesela, özür dilemenin sadece etnisiteyle ilgili olmadığını gösteriyor, totaliter rejimlerin de yaptıklarından dolayı özür dileyebileceğini gösteriyor. Şili aslında bütün Latin Amerika’yı da temsil ediyor. Bir de tabii çok önemli bir konu da, yerli halklardı. Dünyadaki bütün yerli halklar çok çile çekti, sürekli ayrımcılığa uğradılar, uğruyorlar. Avustralya örneğinde yerli halklara yapılan zulümleri göstermek istedik. Sonra Bulgaristan var.
Bir anlamda bizimle de ilgili.
Kesinlikle. İnsan hakları, özür ya da geçmişi telafi etme gibi konularda konuşurken insanlar bunun genellikle Batı’ya ait bir şey olduğu eleştirisini yaparlar. Bulgaristan, Müslümanların da, diğer bütün toplumlar ve gruplar gibi, bu özür dilemeden yararlanabilecek gruplar arasında olduğunu gösteriyor. Başarılı olmasa, bir sonuç vermese bile, özür dileme, bir tür politik çıkar için yapılmış olsa bile, geçmişteki suç konuşulmuş oluyor ve meşruluk kazandırıyor.
Dünyada özür örnekleri kaç tane?
Bir ülke birkaç şey yüzünden özür dilemiş olabilir, ama en azından 150-200 civarından devletin özür dilemesi var. Ve bu tür özür dilemeler hâlâ devam ediyor. Devletler kendi vatandaşlarından özür diliyor ya da devletler başka devletlerden özür diliyor.
Serginin altında yatan fikir nedir?
Eğer Türkiye bu sergiden tek bir ders alırsa bile, daha güçlü bir demokrasi ve daha güçlü uluslararası ilişkiler kurabilir. Serginin bir amacı da, Türkiye’nin de geçmişi ile ilgili toplumsal bir tartışma başlatmak. En basitinden 2015’e çok az kaldı.
Evet, Ermeni soykırımının 100. yılı kapıda.
Her Nisan’da Amerikan kongresinde tartışmalar oluyor. Türkiye, artık 100. yıl kapıdayken, Amerikan kongresindeki birtakım insanlara ya da Avrupa’daki bazı parlamenterlere cevap vermeyi bırakmalı ve bu konuda yapacağı bir girişimle konunun liderliğini eline almalı. Bu fırsatı var, bunu görmesi lazım. Ayrıca bunu yapmak, Türkiye’yi güçlendirir. Geçmişte yapılan hiçbir zulüm ya da işlenen suç, değiştirilemez. Bu yüzden Almanya örneği önemli. Soykırıma rağmen Almanlar ve Yahudiler bir ilişki oluşturmayı başardılar. Keşke Türkiye, Almanya örneğini alsa. Yani geçmişte işlenen suçların az ya da çok olması, ağır ya da hafif olmasını düşünmek ya da suçları yarıştırmak yerine diyalog imkanlarını karşılaştırsa.
Devletin özür dilemesinden sonra ne oluyor, mağdurlar nasıl hissediyor?
Özre eleştirel yaklaşan bazı insanlar, özrün sadece bir kelime olduğunu, önemli olmadığını, bizim neden ona odaklandığımızı söylüyorlar. Mağdurlar ise asla ve asla özür dilenmesinin önemli olmadığını söylemiyor. Mağdurlar hep daha iyi ya da daha farklı bir özür bekliyoruz diyorlar ama özür dilemenin önemsiz olduğunu asla söylemiyorlar. Özürler, mağdurların çektikleri çilelerin fark edildiğini, dikkate alındığını, acılarının hesaba katıldığını gösteriyor. Yani bir anlamda, mağdura sen suçlu değilsin, sana yapılan senin suçun değildi deniyor. Bu da özür dilemenin en önemli kazanımı! Ve elbette özür, özür dilenen ve özür dileyen arasında yeni bir tür ilişki kurulmasına neden oluyor. İyileşme, elbette sembolik oluyor.
O kadar acı çekmiş insanların o özürden sonra iyileştiklerini gördüğünüz oldu mu?Kişisel ilişkilerde bile, eğer birisi size kötülük yaptıysa ve özür dilemediyse, içinizdeki o kötü his devam eder. Ama o kişi yaptığı yanlışın farkına varır ve özür dilerse, siz ancak o zaman konuşmaya hazır hissedersiniz kendinizi. İnanın, içinde özür olmayan, evlilikler bile devam etmez. Mesela Ermenilere bakın. Ermeni soykırımı dünyanın çeşitli ülkelerince kabul edildi, ama sonuçta Ermeniler için en önemli şey, Türkiye tarafından kabul edilmesi. Yani mağdur, mağdur edenin ne yaptığının farkına vardığını görmek istiyor.
Türkiye’nin bu konuda çok fazla günahı var. Ermeni, Kürt meseleleri, darbeler ve faili meçhuller, Dersim katliamı… Nereden başlamak lazım?
Zaten sergi tam da bunu söylüyor. Herhangi bir şeyden başlayabilirsiniz. Aralarından birini seçebilirsiniz. Mesela Erdoğan’ın, Dersim için özür dilemesi başlangıç sayılabilir. Yani artık politik gündemde özür dilemek, çok tuhaf ya da çok yabancı bir durum değil. Benim bildiğim bütün olaylarda bir kez karşılıklı konuşma başladığında, işler hızlanıyor ve sonrasında insanlar diğer konular hakkında da konuşmaya başlıyor. Mesela Diyarbakır Cezaevi’nde olanlar için ciddiyetle bir soruşturma açmak da bir tür özür dileme olabilir. Nasıl yapıldığının önemi yok, önemli olan süreci başlatabilmek.
2008’de “Ermenilerden Özür Diliyorum” kampanyası yapılmıştı da insanlar sen benim adıma nasıl özür dilersin diye veryansın etmişti.
2005’te Hrant Dink öldürülmeden, yani 90. yılda, İstanbul ’da bir Ermeni konferansı yapılmıştı. Mesela o toplantıdan önce insanlar “soykırım” kelimesini bile kullanamıyordu. Türkiye’nin ifade özgürlüğünü ve insan hakları konularını daha iyi yere getirmesi de, ancak tarihini konuşmaya başlamasıyla olacaktır. Kampanyada da insanların daha önce tabu olarak gördüğü konular, konuşulmaya başladığında normalleşir. Evet tartışmalar son derece politik olabilir ama hisler son derece psikolojik. Özellikle geçmişte işlenen suçlarda, bu olaylara kişisel olarak hiç karışmamış insanlar karşı karşıya gelir. Ama bir şekilde biri devleti temsil eder. Sonuçta devlet de devamlılığı olan bir organizmadır. Ve eğer bu organizma etrafına bir zarar verdiyse, yaptıklarını da onarmak ve düzeltmek zorundadır.
Erdoğan’ın Dersim özrü de aslında “Eğer gerekiyorsa ve öyle bir literatür varsa”ydı. Erdoğan sizce özür dileyebilecek bir lider mi?
Mesela Bill Clinton birçok konuda özür dileyen bir adamdı, ki siz de bunun gerçek bir özür olmadığını çok iyi bilirdiniz! Erdoğan özür dilemenin politik olarak akıllıca olduğunu düşünürse, büyük ihtimalle yapabilir. Ama ben özürlerde olayların çok fazla kişisel olmadığını düşünüyorum. Daha çok politikayla ilgili. Yani Dersim’e öyle dese bile, sonuçta “Türkiye’de asla özür dilenmez” algısını kırdı söylediği cümle. Evet belki küçüktü, evet belki politik kazanç için söylendi ama söylendi! Evet elbette özür ne kadar önemli olup olmadığı da sonrasında ne yapıldığıyla anlaşılır. Eğer sırf politik rakiplerini eleştirmek, onları köşeye sıkıştırmak için yaptıysa, o zaman özür çok önemli olmaz. Ama konuyu toplumsal diyaloğa sürüklerse, işte o çok önemlidir. Ama şimdi bakınca, Gezi Parkı’nda yaptıkları, çok iyi bir devam olmadı mesela.
Hoca olarak, Türkiye’deki hak ihlalleri dediğimizde, ilk sıraya neyi koyarsınız şu anda?
İlk ve en önemli olarak Kürt meselesini. Bence Kürt meselesinde yürütülen politika en korkunç, en berbat ve en acımasız Türkiye politikası. Ayrımcılık da Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri. Bence Türkiye, artık azınlıklarıyla barışmalı.

Radikal

Kim kimin pîri, kim kimin rêberi? Alevi Örgütlenmeleri

Araştırmacı yazarlar Erdal Gezik ile Mesut Özcan’ın hazırladığı ‘Alevi Ocakları ve Örgütlenmeleri’ kitabının birinci cildi Kalan Yayınları’ndan çıktı. Kitap, tam aydınlanmamış bir hakikatin izini sürme rehberi niteliğinde.

Alevilik, doğal ortamda sosyal gereklilikler üzerinden şekillenen algı ve davranışlarla  ifadesini bulan batıni bir inanç felsefesi olmasına rağmen, günümüzde diğer formel inançlar gibi dışarıdan öğrenilen ve öğretilen bir ‘din’ olarak yeni ve ’zahiri’ bir inşa süreci yaşıyor.
Siyasal eğilimlerin belirgin etkisinde gelişen bu inşa sürecinde ortaya konan uygulama ve sosyal tepkilerin Alevilikle ne kadar alakalı olup olmadığı tartışması bir yana, bu inancın tarihsel sürekliliğini sağlamış olan aktör ve sosyal yapıların tarihi ve sistematiğine ilişkin de objektif bilgi ve verilerin gün yüzüne çıkarılabildiği söylenemez.
Ortaya konan çalışmaların bir çoğunda Alevilik ciddi bir bilgi kirliliği ve ispatsız hikayelerle sadece Bektaşi Dergahı ve Türklük eksenli tanımlanmaya çalışılırken, Dêrsim merkezli Kürt Alevi ocaklarından pek bahsedilmemesi ise dikkat çekici bir durum.

Böyle bir süreçte, daha önce ‘Alevi Kürtler’ adlı bilimsel çalışmasıyla bir anlamda ezberleri bozan araştırmacı-yazar Erdal Gezik, şimdi de araştırmacı-yazar Mesut Özcan ile birlikte Dêrsim merkezli ‘Alevi Ocaklar’ gerçekliğine ışık tutuyor.
Alevilik ve Aleviler açısından büyük önem taşıyan kutsal Seyit ailelerinin sosyal yapılanması olan ocaklara ilişkin bugüne kadar objektif çalışmaların sayısı fazla değil. Bu nedenle olsa gerek, Erdal Gezik, hazırladıkları ‘Alevi Ocakları ve Örgütlenmeleri’ adlı yeni çalışmayı, “bu eksikliği gidermeye yönelik bir girişim” şeklinde tanımlıyor.

Her yazar bir ocağı yazdı
İlk bölümünde Gezik’in ‘Rayberler, Pirler ve Mürşitler’ adlı analizinin yer aldığı ve Dêrsim merkezli on Alevi ocağı hakkında 9 değişik yazarın araştırmalarından oluşan çalışma, bugüne kadar yayınlananlar arasında en derli toplu olanı.
Kitapta Ağuçan (Sabır Güler), Bamasûr (Seyfi Muxundî), Celal Abbas (Doğan Munzuroğlu), Cemal Abdal (Erdoğan Yalgın), Derviş Cemal (Hasan Hayri Şanlı), Dewrêş Gewr (Dilşa Deniz), Kurêsu (Hüseyin Çakmak), Sarı Saltık (Yalçın Çakmak), Sinemillî (Mehmet Bayrak) ve Şix Delîlê Berxêcan (Erdoğan Yalgın) gibi ocaklar hakkındaki araştırmalar yer alıyor.
Her yazar, incelediği ocağa ilişkin bilgileri, tarihi veriler ve yaşayanların anlatımları ışığında bir netliğe kavuşturma uğraşı vermiş: Ocak ailelerinin alt kolları, bunlar arası bağlar, ocaklar arası örgütlenmenin halkaları ve onlar arası varolabilecek ortak köken ilişkileri ve aşiretlerle kurulan pir-taliplik ilişkileri…

Dêrsim üçüncü Alevi merkezi
Kitapta, Anadolu Aleviliğine ilişkin kamuoyuna tekçi bir bakışla sunulan ezbere karşı Erdal Gezik’in, “16. yüzyılda Anadolu Aleviliğinin oluşumunda önemli bir rol oynamış Vefailik akımının bir temsilcisi olan Ağuçanlar (serê çavan, serê çelan), esnek bir yöntemle birçok ocağı bir yapı altında tutmayı başarmışlar. Bu sayede ilk önce Safevi, sonra Bektaşi Dergahı’ndan gelen müdahalelere karşı durmayı; Erdebil ve Hacı Bektaş Dergahı yanısıra Dêrsim merkezli üçüncü bir Alevi merkezi yaratmayı başarmışlardır…” şeklindeki belirlemesi oldukça dikkat çekici.
Dêrsim’de kümelenmiş ocakların Adıyaman’a dayanan geçmişleri, Seyitlerin kerametlerini genelde Dêrsim’de sergiledikleri, Çorum, Tokat ve Amasya’daki Kürt Alevilerin 17. yüzyılda Dêrsim’den bu bölgeye gittikleri, Kürt Alevi ocaklarından hangilerinin Kirmanckî, hangilerinin ise Kurmancî konuştukları, ocak-aşiret ilişkileri ile iktidarların şekil verdiği Erdebil ve Hacı Bektaş dergahlarının Kürt Alevi ocakları üzerindeki etkisizliği, bu çalışmada detaylı verilerle izah ediliyor.

Araştırma kaynağı
Okuyucu, kitapta seyitlere ilişkin hikayeleri okuduğunda, siyasi ve farklı kaygılardan zorlama anlamlara büründürülmüş inanç-etnisite konusunu da sorgulamaya başlıyor. Örneğin, bazı Kurêşanların soylarını Akşehir üzerinden Horasan’a ve bazı Derviş Cemallerin ise Afyon Döğer’deki bir türbe üzerinden soylarını Hacı Bektaş’a bağlama eğilimleri konusunda, bunun bir hakikat arayışı mı, yoksa subjektif etkilerin motive ettiği kendi toplumsal hakikatinden bir kaçış mı olduğu sorusunu insan sormadan edemiyor.
Bu açıdan ‘Alevi Ocakları ve Örgütlenmeleri’ kitabı aynı zamanda henüz tam aydınlanmamış bir hakikatin izini sürme rehberi niteliği de taşıyor. Yalnızca Alevilerin değil, herkesin ve özellikle bu konuda daha detaylı bilimsel çalışmalar yürütecek olan sosyal bilimcilerin de kaynak olarak okuması gereken bir çalışma…
Halil Dalkılıç
07/10/2013

Aşık İbreti (Hıdır Gürel)

     Aşık İbreti     İbreti Emelim İnsana Hizmet
    Eşim Bana Huri, Evim De Cennet
    Hacıya, Hocaya Kalmadı Minnet
    İrbiği, Tesbihi Kırdım Da Geldim…

Asıl adı Hıdır Gürel olan Aşık İbreti’nin dedeleri Malatya’nın Akçadağ ilçesinden kalkmış,  Kayseri’nin Sarız ilçesıne bağlı Kırkısrak köyüne gelip yerleşmiş, babasının adı Ali annesinin adı Sultandır. Babası o günün zor koşullarında, at sırtında köy köy dolaşıp meyve ve öteberi satarak geçimini sağlarmış. Rumi 1336, miladi 1920 doğumlu olan Aşık İbreti’ye Hıdır adı konulmuş. Üç yaşına gelince annesini kaybetmiş ve öksüz kalmış, babası evlendiği Hatice isimli ikinci annesinden Ali, Rıza, İbrahim, Sultan, Meryem, adlarında beş kardeşi dünyaya gelmiş. Bunlar halen hayatta olup yaşamlarını İstanbul’da sürdürmektedir.

İbretı henüz onyedi onsekiz yaşlarındayken evlenir, hanımı teyzesinin kızı Sultandır. Köşkerlik (ayakkabı tamirciliği) yapar ve giderek ayakkabı üretimiyle geçimini sağlar.

Askere gider 3 yıl askerlik yapar askerde iken babasını kaybeder. Askerlik dönüşü Maraş’ın Afşin ilçesine giderek onsekiz gün gibi kısa bir zamanda biçki, dikiş öğrenen İbreti Sarıza döner bu sanatını da onsekiz yıl devam ettirir. Bu arada saza söze büyük ilgi duyar okuma merakı artar. Geceleri gaz lambasının ışığında sabahlara dek okuduğu günler olur kendini yetiştirir.

İbreti, bu gayretli çalışmasının yanı sıra peş peşe altı çocuk sahibi de olur, sırasıyla Sultan, Haydar, Hüseyin, Hıdır, Kemal, Gülbeyaz, İbretinin hanesinde yer alır. Ancak kendi adını taşıyan Hıdır henüz 34 yaşında 1992 yılında hakk’ın rahmetine kavuşur. Diğer kardeşleri, anneleri Sultanla İstanbul’da yasamlarını sürdürürler.

Çok çocuklu İbreti, geçim darlğı çektiği için çeşitli mesleklere atılır. Saz yapıp satmak, diş çekmek, madencilik, en son fotoğrafçılık gibi işler yapar. Madencilikte yaptığı kazılarda yüzde seksen isabet kaydetmesine karşın ekonomik yetersizlikler nedeniyle bu işi sürdüremiyor. Bulduğu krom, gümüşlü kurşun, madenleri toprak altında kalıyor. Son olarak fotografçılık hizmeti yapmakta olan İbreti Sarızda elektrik olmadığı için işini zor sürdürüyor.

Daha sonra Elbistana göçüyor, burada fotoğrafçılık mesleğini sürdürürken 1967’de patlak veren Elbistan olayında Alevilere saldıran fanatik bir gurubun saldırısından İbreti de nasibini alıyor. Dükkanı tahrip ediliyor kendisi ise canını zor kurtarıyor tekrar Sarıza donüyor ancak geçim darlığı nedeniyle İstanbula göçüyor ve 5 Kasm 1976 tarihinde Hakk’a yürüyor.

Eserlerinden bazıları:

Gördüm De Geldim

İlme Hizmet Edip, Uykudan Kalktım
Sarık Seccadeyi Elden Bıraktım
Vaizin Her Gün Ki Vaazından Bıktım
Ramazanı Sele Verdim De Geldim

Karnım Acıktıkca Kederim Arttı
Hele Hac Kaygısı Ayrı Bir Dertti
Paralılar Hemen Hac’oldu Gitti
Seytanı Taşlarken Gördüm De Geldim

Dört Kitabı Koyup Torbaya Astım
Cennet Hurisinden İlgimi Kestim
Muskacı Hocaya Sanmayın Sustum
Agzının Payını Verdim De Geldim

Aklım Ermez Ahret Eğlencesine.
Saygım Var İnsanın Düşüncesine
Hayal Cennetinin Has Bahçesine
Yobaz Sürüsünü Sürdüm De Geldim

İbreti Emelim İnsana Hizmet
Eşim Bana Huri, Evim De Cennet
Hacıya, Hocaya Kalmadı Minnet
İrbiği, Tesbihi Kırdım Da Geldim

Avazım Benim

Kasın Mihrabımdır, Kabem Yüzündür
Söylerim Çıktıkça Avazım Benim
Benim Kıble gahım İki Gözündür
Her Vakit Sanadır Niyazım Benim

Cemalin Var İken Gerekmez Cennet
Cennet İçin Asla Eylemem Minnet
Sana Gönül Vermek Farz İle Sünnet
İşte Budur Vakit Namazım Benim

Tuba Dedikleri Güzel Boyundur
Huri Melek Derler, Senin Soyundur
Aşıka Cevretmek Eski Huyundur
Dişi İnci, Dudak Kirazım Benim

Nice Asıkların Aklını Aldın
Nicesin Aşk İle Sevdaya Saldın
Yer İle Bir Ettin, Beni De Buldun
Üst Üste Yıkarak Enkazım Benim

İbreti, Kapında Her Zaman Kulum
Asla Eteğinden Kesemem Elim
Görmezse Gözlerim Lal Olsa Dilim
Senden Ayrılamaz Bu Özüm Benim

Dünyayı Başına Zindan Ederler

Askın Pazarına Uğrarsa Yolun
Ateşlere Yakıp Seyran Ederler
Gönül Kaptır Da Bak, Görürsün Halın
Din,İman Bırakmaz Talan Ederler

Kimi Selvi Boylu, Şahin Bakışlı
Kimi Tavus Gibi, Göğsü Nakıslı
Kimi Tatlı Dilli, Melek Gidişli
Seni Varlığından Üryan Ederler

Kimi Kası Kara Kirpikleri Ok
Kimi Çok Sevimli, Şivesi Pek Çok
Kiminin Yüzünde Hiç Pervası Yok
Alemin Diline Destan Ederler

Kimi Çokça Sever, Sözü Yerinden
Kimisi Ah Çeker, Gayet Derinden
Kimisi Mahmur Gözlü, Sevda Serinde
Bir Bakışta Mesti Hayran Ederler

İbreti, Güzeller Nazik Edalı
Nerde Asık Varsa, Bası Belalı
Çöllere Düşürür Mecnun Misali
Dünyayı Basına Zindan Ederler

Hikmet Bilirim

Birlik Beraberlik Hep Benim Derdim
Bu Derdi Kendime Nimet Bilirim
Herkes Kardeşimdir, Ayırmam Ferdi
Başka Düşünceyi Gaflet Bilirim

Gelip Geçmişlerden Beklemem Yardım
Ne Gördüm de Mevcut Olandan Gördüm
Maneviyatta, Surette Ferdim
Sade Arapçayı Zahmet Bilirim

Çulum Yırtık Görüp Sanmayın Deli
Çok Evvel Bilirim Sağ İle Solu
Gönlüm Dost Evidir Aşk İle Dolu
Gerçekler Sözünü Hikmet Bilirim

Bir Halk Ozanıyım Elimde Sazım
Mevki, Saltanatta Yok Benim Gözüm
Hak Ve Hakikata Bağlıdır Özüm
Sevgiyi, Hizmet Servet Bilirim

İbreti Sözlerim Her Zaman Doğru
Hak Haklıyladır, Sanmazam Gayrı
İnsanlığa Çatanın Olmaz Hayırı
Onunla Savaşı Hizmet Bilirim

Efendim

Her Neyi Gördükçe Kasların Yıkma
Ne Sucum Var İse Bıldır Efendim
Hata Eyledimse Kusura Bakma
Düştümse Elim Tut, Kaldır Efendim

Nedir Bu Keman Kas, Nedir Bu Gözler
Açtığın Yaralar Durmadan Sızlar
Hatırdan Çıkmıyor O Şirin Nazlar
Ya Kurtar, Yahutta Öldür Efendim

Gün Güne Arttırdın Derdi Sızımı
Açmaz Oldum Hiçbir Yana Gözümü
Kıs Eyledin Baharımı,Yazımı
Bilmem Ki Bu Nice Haldır Efendim

Gayrılere Sırrım Açamaz Oldum
Bal Şerbet Verseler İçemez Oldum
Kırdın Kanadımı, Uçamaz Oldum
İster Ağlat, İster Güldür Efendim

Sensiz Gam Kederdir Her Gene Günüm
Niçin İşitmezsin Feryad-ı Unum
Benim Kabem Sensin İmanım Dinim
İbreti Kapında Kuldur Efendim

Sensin

Kaşın Mihrabına Karşı Namazım
Güruhu Naci’nin İmamı Sensin
Ayağın Tozuna Vardır Niyazım
Dergahı Hacetin Tamamı Sensin

Cemalin Samadır Pervanesiyim
Gönlün Kabe Onun Kurbanesiyim
Derdinden Hastanın Bir Tanesiyim
Yaralı Gönlümün Lokmanı Sensin

Hak Nazarı Mıdır Sendeki Nazar
Aşk Ehli Güzelin Beratı Yazar
Künyenden Okur Üstadı Evvel
Herhalde Alemin Sultanı Sensin

Aşkınla Tutuştum Ah İle Zarım
Evvel Ahir Sensin Umudum Varım
Cananın Derdiyle Çok İntizarım
Ben Bülbülüm, Gül-i Handanım Sensin

İbreti, Budur Müminin Miracı
Onu Tavaf Eder Güruhu Naci
Kırklar Ceminde Fadime Bacı
Cennet Hurisi, Gılmanım Sensin

 

İnsanımız Var

Ey Sofu Bizlere Kem Gözle Bakma
Özünü Farkeden İnsanımız Var
Gerekse Cennete Bizi Bırakma
Bizim De Bir Huri Gılmanımız Var

İster Tapusun Al Cennet Alanın
Meftunu Değiliz Huri Gılmanın
Yarınki Kevserden Sen Doyur Karnın
Bugun Bulup İcen Mestanımız Var

Manasını Biliriz İlm-i İrfanın
Bizce Değeri Yok Kuru Davanın
Bunun İçin Bize Gel Sıkma Canın
Hep Dinlere Önder Vicdanımız Var

Kim Hoşlanır Senin Böyle Halinden
Hem Dua Hem Küfür Çıkar Dilinden
Geçtik Ham Sofunun Kıl-u Kalinden
Hılkati-i Ademiz İzanımız Var

Nesini Yemişiz Bilmem Sofunun
Sanki Düşmanıyız Her Zaman Onun
Ortağı Değiliz Huri Gılmanın
İbreti, Bizim Bir Cananımız Var

Dünya Burası

Canımın Cananı Nazlı Dilberim
Mihrabımdır Kaslarının Arası
Ahu Bakışların Siyah Gözlerin
Kalbimdeki Yara, Onun Yarası

O Yar Vurdu Benim Kalbim Yaralı
Mecnun’a Dönmüşüm Yari Göreli
Yüz Yüze Gelipte Halım Soralı
N’olur Bir Kez Daha Gelse Sırası

Sevgisi Kalbimde Sızlanır Gider
Her Beni Gördükçe Nazlanır Gider
Ateşi Yürekte Közlenir Gider
Ne Zaman Bulunur Derdim Çaresi

O Dost Kurdu Bana Nasıl Bir Tuzak
Gönlüme Yakındır, Dursa Da Uzak
Dertlerimi Bir Bir Deftere Yazsak
Gün Gelir Seçilir Akla Karası

İbreti, Gözlerin Yaşlıdır Her Gün
Gerek Bayram Olsa, Gerekse Düğün
Elbette Murada Erersin Bir Gün
Sabır Diyarıdır, Dünya Burası

Sızlamıyor Vicdanın Senin

Müşkülüm Hal Eyle,Gizlenme Yarab!
Niçin Hep Zengine İhsanın Senin
Bu Yoksullar Kulun Değil Mı Acep!
Bu Mudur Adalet İmkanın Senin?

Nice Kulların Var,Çeker Cefayı
Niceleri Vardır,Sürer Sefayı
Kimi Her Gün İçer, Bulur Kafayı
Acep Neden Çarpmaz Kuran’ın Senin?

Kimi Pervasızca İnsan Asıyor
Kimi Kılıç İle Kelle Kesiyor
Kimi Bomba Atıp Ülke Basıyor
Neden Sızlamıyor Vicdanın Senin?

Gören, Duyan Sensin Her Cinayeti
Neden Sürdürürsün Bu Rezaleti?
Kullara Bulursun Hep Kabahati
Böyle Mı Hakikat İrfanın Senin?

Silkinip Meydana Çıksan Olmaz Mı,
Zulmün Temelini Yıksan Olmaz Mı,
Biraz İbreti’ye Baksan Olmaz Mı,
Bilmem Neden Herkes Hayranın Senin?

Değiliz

Minareye Çıkıp Bize Bağırma
Haberimiz Vardır, Sağır Değiliz
Sen Kendini Düşün Bizi Kayırma
Sizlerle Kavgaya Uğur Değiliz

Her Yerde Biz Hakk’ı Hazır Biliriz
Olgun İnsanları Hızır Biliriz
Bundan Başkasını Sıfır Biliriz
Tahmininiz Yanlış, Biz Kör Değiliz

Eğer İnsanlıksa Doğru Niyetin
Nefsini Islah Et Varsa Kudretin
Bize Lazım Değil Senin Cennetin
Huriye Gılmana Esir Değiliz

Arapça Duaya Değiliz Mecbur
İster Müslüman Bil İstersen Gavur
İnsanı Hor Görmek En Büyük Küfür
Buna İnanmışız, Münkir Değiliz

İbreti, Bu Hale İnsan Acınır
Ham Sofular Bu Sözlerden Gücenir
Aslına Ermeyen Elbet Gocunur
Onu Avutmaya Mecbur Değiliz

Gönülden Bağlıyız Cananımıza

Hakk’ı Pek Yakından Gördük İnandık
İlk Basta Danıştık Vicdanımıza
Gerçekler Yoluna Gırdık Uyandık
Hakikat Denildi Erkanımıza

Naci Güruhuna Bendeyiz Bende
Hakk’ı İspat Edip Kamil İnsanda
Şeytanı Tanıyıp Düşmeyen Fende
Odur Layık Olan İhsanımıza

Gerçek İrfanıdır Bizim Gıdamız
Meleklerin Secdegahı Ademiz
Ancak Özün Bilen Duyar Sedamız
Cahil Ermez Sırrı İrfanımıza

İyi İnceledik Biz O Kuran’ı
Bir Canlı Kitapta Okuduk Onu
Arif Ol Da Evvel Kendini Tanı
Yoksa Aklın Ermez Lisanımıza

İbreti, Razıyım Lütufa Kahra
Asla Değer Vermem Cahile Kore
Elim Göğe Açıp Eğilmem Yere
Gönülden Bağlıyız Cananımıza

Yine Efkarlandı Divane Gönlüm
Gam Kederle Yüklü Kervanım Vardır
Ahu Vah Çekmekle Tükendi Ömrüm
İçerimde Derdi Hicranım Vardır

Bilmem Nerde Kaldı Nazlı Meralım
Günden Güne Beter Oldu Ahvalim
Tükendi Sabrım Bitti Mecalim
Gece Gündüz Ahu Figanım Vardır

Gönül Vazgeçer Mi Boyu Fidandan
Emsali Bulunmaz Devri Zamandan
Yaradan Ayrılalı Usandım Candan
Tek Teselli Kası Kemanım Vardır

Ben Selvi Boylu Yardan Ayrıldım
Askın Ateşinde Yandım Kavruldum
Varlığımdan, Benliğimden Sıyrıldım
Yar Yabanda Koymaz İmanım Vardır

İbreti,Yarımı Unutmam Bir An
Gözlerimden Akar Yas Yerine Kan
Dedim Yar Yüzünü Göreyim Hemen
Çünkü Derdi Hasret Çekenim Vardır

Caferiler ayakta: Raporunu da al git!

Iğdır Müftüsü Cüneyt Kulaz’ın hazırladığı Caferiler ile ilgili rapora tepki gösteren Azeriler, Cuma namazından sonra ‘Raporu da al git’ mitingi düzenledi. Vali ve müftüyü istifaya davet eden Azeri kökenliler, Müftülük önüne ‘kınıyoruz’ yazısı bulunan siyah çelenk bıraktı.

Iğdır Müftüsü Cüneyt Kulaz’ın hazırladığı Caferilerle ilgili 2 sayfalık rapor Vali Ahmet Pek imzası ile 13 Ekim 2013 günü İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderildi. Rapordan haberdar olan Iğdır Ehlibeyt Alimleri Derneği Başkanı Veli Bedir, düzenlediği basın toplantısında Caferi mezhebinden olan Azeriler’in ‘terörist’ olarak gösterildiğini öne sürdü, müftünün görevden alınmasını istedi.

Veli Beder, “Fesat dolu raporu Valinin nasıl imzalayarak gönderdiğini merak ediyoruz. Bu iftira dolu gerçek dışı raporla ilgili savcılarının soruşturma açmasını bekliyoruz” dedi. Müftülük ise yaptığı yazılı açıklamada, raporun hiçbir yerinde Iğdır halkının terörist ve vatan haini olarak nitelendirilmediği bildirdi.

Bugün Cuma namazı sonra Zübeyde Hanım Bulvarında toplanan yaklaşık 3 bin kişi, Müftü Cüneyt Kulaz ve raporu havale eden Vali Ahmet Pek’in istifa etmesini istedi. Ehlibeyt Alimleri Derneği tarafından düzenlenen mitinge merkez, ilçe ve köylerdeki camilerde görev yapan mollalar ile vatandaşlar büyük ilgi gösterdi. Emniyet Müdürlüğü miting çevresinde, müftülük ve valilik önünde etkin güvenlik önlemi aldı. Mitingde konuşan Ehlibeyt Alimleri Dernek Başkanı Veli Beder, katılımcılardan sağduyulu olmalarını istedi. Veli Beder, Azerilerin devletini, bayrağını, toprağını sevenler olduğunu anımsattı. Yüzyıllardır kardeş gibi birlikte yaşayan Azeri ve Kürt halkını terörist olarak suçlayan müftü ile raporu imzalayan valinin derhal görevden alınması gerektiğine dikkati çekti. “Vali istifa”, “müftü istifa” diye sloganların atıldığı mitingde Karakoyunlu İlçesi Hüseyin Cami imamı Kazım Şıktaş, “Raporda Caferi alimlerin İran ‘da eğitim görmeleri bir suçmuş gibi ele alınmış. Ne zamandan beridir bir başka ülkede eğitim almak suç olmaya başladı? Caferi alimlerin Ankara ‘da ağırlanması teklifi yapılmış. Bununla bizleri ikna ederek ya da zorla belirlediğiniz formata sokma fikrinde misiniz? Bunun hem de Devlet eliyle yapılmasını teklif etmek açık bir suç değil midir? Anayasa ile teminat altına alınan inanç hürriyetimizi sonuna kadar kullanacağımızın bilinmesini istiyoruz” diye konuştu.

Mitingin sona ermesi üzerine Ehlibeyt Alimlerine bağlı Din Adamları müftülüğe üzerinde ‘kınıyoruz’ yazısı bulunan siyah çelenk bıraktı. Çelenk bırakmaya vatandaşlar da katılmak istedi ancak polis izin vermedi. Müftülüğe giden yola barikat kuran polis ile vatandaşlar arasında çıkan arbedeyi Dernek Başkanı Veli Beder ile din adamları önledi. Mitinge katılanlar slogan atarak dağıldı. (Suat DENİZ/DHA)

radikal

‘Bu, 2 milyon Alevi’yi öldürmek demek’

Rojava olarak adlandırılan Kuzey Suriye’de 32. Gün’den Hilmi Hacaloğlu’na özel röportaj veren PYD Eş Başkanı Salih Müslim, Suriye’de Esad’sız bir denklemde çözümün zor olduğunu söyledi. Müslim, ‘Esad’sız bir çözüm demek 2 milyon Alevi’nin öldürülmesi demek anlamına geliyor’ dedi.

Kanal D’de dün gece yayınlanan 32. Gün programında Cenevre’ye Suriye Ulusal Koalisyonu olarak değil bağımsız Kürt insiyatifi olarak katılmak istediklerini söyleyen PYD Eşbaşkanı Salih Müslim Türkiye’nin de aralarında olduğu bazı ülkelerin bunu engellemek istediğini iddia etti. Müslim, ‘Onların hesapları başka, Kürtler hep başkalarının askerleri olmuştur ama Kürtler bundan sonra sürede biz kendi çıkarlarımızın askerleri olacağız diye öne sürünce bunlar şaşırdı’ dedi.

‘ESADLA İŞBİRLİĞİ YAPMIYORUZ’

Esad’sız bir çözümün iki yıl önce gerçekleştirilebileceğini ancak bugün artık imkansız olduğunu söyleyen PYD lideri, ‘tüm Aleviler artık Esad’ın arkasında bunda ısrar ülkedeki 2 milyon Alevi’nin öldürülmesi demektir’ diye konuştu. Salih Müslim ‘Esad rejimiyle işbirliği yapıyor musunuz?’ şeklindeki soruya ise ‘Hayır hiçbir zaman. Bunu söyleyen bizim rejimle savaşta şehit düşen kardeşlerimize saygısı azdır. Biz 2004 Serhildanı’ndan (ayaklanma) beri rejimle çatışıyoruz. Onlarla hiçbir noktamız yok. Çünkü onlar Kürt kimliğini tanımıyor. Ama diğerleri onlardan da kötü’ yanıtını verdi.

Müslim’in “diğerleri” dediği radikal İslamcı görüşleri savunan Selefiler. PYD liderine göre, Cephet’ül Nusra ve Irak Şam İslam Devleti adındaki selefi örgütler Türkiye tarafından destekleniyor. Kilis kapısında kapsısından geçen 400 Selefi’nin Azaz kentinde kendileriyle savaştığını savunan Müslim, “Sayın yetkililer ‘sadece size ve bize değil tüm Ortadoğu için tehlikelidir’ dediler. Bu gerçektir. Biz onları destekleyen 20 kuruluşun listesini Türkiye’ye verdik. Almanya’dan bir haftadan 120 kişi İngiltere’den 180 kişi geldi. Bunları durdurmak gerekiyor ama kendileri herhangi bir şey yapmadılar’ dedi.

‘DEMOKRATİK VE FEDERATİF SURİYE İSTİYORUZ’
Salih Müslim, Hilmi Hacaloğlu’nun ‘Kürtlerin bundan sonra Suriye tahayyülü nedir?’ sorusuna ise şöyle yanıt verdi.

‘Suriye artık Baas rejimi gibi tek parti ile yönetilemez. Muhakkak bir demokrasinin gelmesi gerekiyor. Burada çeşitli oluşumlar var. Böyle geniş bir demokrasi olması gerekiyor. Biz Kürtler federasyondan bahsedebiliriz. Bu Kürt bölgesi, Arap bölgesi, Hıristiyan bölgesi diye ayrılamıyor. Biz yeni statüyü kabullenmek istiyoruz, demokratik federatif sitem düşünüyoruz.’

radikal