Ana Sayfa Blog Sayfa 6399

Aleviler 3 Kasım’da Kadıköy’de

Alevi örgütleri 3 Kasım’da yapacakları mitingde milyonların Kadıköy’e akacağını ilan etti. AKP’nin son demokrasi paketine karşı eşitlik yurttaşlık talepleriyle alanlarda olacaklarını belirten Aleviler, eylemlerini 19 Ekim’de Mersin’de başlatacak.

Aralarında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ve diğer Alevi örgüt ve derneklerinin bulunduğu yapılar dün Küçükçekmece Garip Dede Dergahı’nda basın toplantısı düzenledi. 19 Ekim’de Mersin’de başlatıp 3 Kasım’da Kadıköy’de büyük bir mitingle sonlandıracakları eylemler hakkında bilgilendirme yapan Alevi kurumları açıklamalarında “Biz Aleviler inkarcı, asimilasyoncu politikalara karşı eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü için alanlardayız” dedi.

Dergah binasında yapılan toplantıda ilk sözü alan ABF Genel Başkan Yardımcısı Servet Demir, AKP’nin son demokrasi paketini eleştirerek, bu paketle türban kamusal alanda yasallaşmış oldu dedi. Demir, kimsenin inancına ve giyimine karışmadıklarını ancak inançsal simgelerin kamusal ve toplumsal alana girmesine karşı olduklarını belirterek Alevilerin cami cemevi projesine, zorunlu din derslerine karşı eşitlik yurttaşlık ve çağdaş laik bir ülke için mücadele etmeye devam edeceklerini söyledi. Demir, Bu taleplerle 19 Ekim’de Mersin’de başlatacakları eylem ve daha sonra 3 Kasım’da Kadıköy’de yapacakları büyük mitingle seslerini ve taleplerini seslendireceklerini belirtti.

PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül ise AKP’nin 10 yıllık bir iktidar değil bin yıllık ırkçı faşist gerici bir zihniyetin devamı olduğunu belirttiği konuşmasında, demokrasi paketine değinerek bunun bir yalan paketi olduğunu ve Alevilerin AKP’yi paketleyeceğini ifade etti. Bülbül, Mehmet Metiner’in cemevlerine yönelik terörist yuvası konuşması için, o önce Türkiye’de beslenip Suriye’ye savaşa gönderilen teröristlerin hesabını versin dedi. Bülbül, 3 Kasım’da Kadıköy’e milyonların akacağını belirterek, “Alevilerin talepleri sadece zorunlu din derslerinin kaldırılması ve cemevleri değil hepsini kapsayan siyasal taleplerdir” şeklinde konuştu.

Toplantıya katılan Garip Dede Dergahı Başkanı ve dedesi Celal Fırat ve Okmeydanı Hacı Bektaşı Kültür Vakfı Okmeydanı Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Şahin de birer kısa konuşma yaptı.

sol

Süryani halkının kutsal Kudüsü Mor Gabriel

Zeynep TOZDUMAN

2008 yılından günümüze değin Mardin/Midyad’da  Mor Gabriel manastırı arazileri için verilen hukuk mücadelesi ve diplomatik ilişkiler sonucunda Süryanilerin  gasp edilen arazileri  ‘’demokratikleşme paketi’’ adı altında iade edildi.  Kamuoyundan herkesin bildiği üzre, Politik bir dava olan Mor Gabriel davası tam bir yılan hikâyesine dönmüştü.  Dile kolay tam 8 yıldır Süryani halkının canı her mahkemede yandı.  Ara sıra yerel mahkemedeki davalara gözlemci olarak katıldığımda, hoş görünün temsilcisi olan bu halkla hep birlikte ağladık, hüzünlendik, direndik.  Bu ülkede azınlıklar 98 yıldır hep güvercin ürkekliğinde yaşadılar. Belki de bu yüzden İsa’nın yaralı kuşları denilmiştir bu halka kim bilir?

1600 yıldır Süryanilerin kutsal mekânı olan bu manastıra AKP’li Mardin milletvekili ÇELEBİ’nin aşiretine bağlı üç köy tarafından dava açılmıştı.  Bu hukuksuzluk ve gasp üzerine 2009 yılında bireysel olarak kaleme aldığım, öncülüğünü yaptığım morgabrieledokunma imza kampanyası, hepinizin hatırlayacağı gibi daha sonra İzmir Barış Meclisi bünyesinde imzaya açılmıştı. Basından izleyenler bilir,  o günden, bu güne dek bu olayın hep takipçisi oldum. Yazılarımda ve konferanslarımda bu halkın acılarını en geniş kitlelere duyurmak için ne gerekiyorsa hem şahsım adına,  hem sözcülüğünü yaptığım İzmir Süryani dostluk platformu adına ne yaptıysak  sizlerle birlikte yaptık.. Bu yüzden biliyor ve diyorum ki devlet;  Mor Gabriel manastırını kendiliğinden jest olsun diye vermedi Süryani halkına. Bu,  diasporada ve ülke içinde verilen mücadele sonucu bir kazanımdır. Sivil toplum örgütlerinin, aydınların, aktivistlerin  yanı sıra;   özellikle büyük üzüntüler yaşayan birinci elden tanığı olduğum  vakıf başkanı dostum  Kuryakos Ergün, Turabdin’nin aslanı Samuel Aktaş’ın ve  Mor Gabriel manastırı yetkililerinin ayrıca  İstanbul Kadim Meryem Ana manastırı metropoliti sayın Yusuf Çetin’nin ve vakıflarının  diplomatik ilişkileri sonucu bir kazanımdır.

Günlerdir görsel basında ve sosyal medyada Mor Gabriel manastırı ile diğer bütün azınlıkların hakları verilmiş gibi lanse ediliyor. Ne acıdır, kendi anayurdunda yabancı ya da azınlık olmak… Bu ülkenin en kadim halkları olan azınlık diye tabir edilenler, İslamiyetten çok önce bu topraklarda yaşıyorlardı  (Ermeni- Süryani- Rum-Yahudi-).

Demokratikleşme paketi adı altında bunca bedel ödeyen, demografik çoğunluğa sahip, üstelik barış sürecinin muhatapları olan Kürtlerin payına ise bu paketten sadece üç harf düşmüştür ( W, X, Q ). Kürt halkının çocuklarının Türkçe eğitim ile Anadilleri yok sayılacak. Alevilere gelince;  devlet kendi Alevisini yetiştirecek üniversite ve Camilerin denetiminde Cem evleri düşmüştür payına.  Süryanilerin payına ise gasp edilen manastırın iadesi ve 1923 lozan’da kazınılmış haklardan biri olan, ana dilde eğitim hakkı yani azınlık okulu açma izni verilmiştir.

Batı yakasının en kadim ve köklü uygarlığı olan Rumların durumu ise çok daha acı… Yine bu pakette nüfusları üç bin kalan/ Öğrencisi olmayan Rumlara okul hakkı veriliyor. 1913- 1914 kayıtlarına göre, Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde salt Ermeni cemaatine ait 2800 okul, 300.000 öğrenci vardı. 1915 büyük kıyımdan günümüze değin,  bu gün Gökçeada’da yeni açılan okulla birlikte 23 azınlık okulu vardır. Bunun 16’sı Ermeni, 6’sı Rum, biri de Musevi okuludur. Ermenilere ise, yıllardır talep ettikleri Heybeliada’daki Ruhpan okulunun açılması yine bu pakette yer almayanlar arasında. Umutlar bir başka bahara ertelendi…  Ermenilerin okulları bu paketten öncede vardı, var olmasına da ama nasıl vardı?. 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile azınlık okulları MEB’e bağlanarak özerklikleri ortadan kaldırılmıştır. Bu güne dek Ermeni okullarında, okullara kimin kaydolacağına hep devlet karar vermiştir. 70 yıl sonra ilk kez İstanbul Meryem Ana kilisesi saygı değer metropolit Yusuf Çetin öncülüğünde başvurusu yapılan önümüzdeki dönem açılacak olan Süryani anaokulu ve ilkokul’u da Ermeni halkının yaşadığı sorunları yaşayacaktır. Bu yüzden bir an önce ayrı bir kanun ve yönetmelik çıkarılarak bu eşitsizlik ortadan kaldırılmalıdır.

Sizlerle bir sevincimi de paylaşmak istiyorum buradan. Türkiye’de ilk kez Süryanilerle ilgili çalışmalara, (İmza kampanyaları, miting, protesto, diyalog vs.) sokak ayağını örgütleyerek, Ana dilde eğitim hakkını isteyen pankartlarla bizler alanlarda talepte bulunduğumuz da, Sayın İstanbul-İzmir-Ankara metropoliti Yusuf Çetin ve Vakıf başkan vekili sevgili Kenan Gürdal ile tanışmıyorduk.  Ortaklaşma ve dayanışma adına tıpkı Mor Gabriel manastırı, Deyrul Zafaran manastırıyla bu güne kadar olan iyi niyet ve dostluk ilişkimiz gibi bir yenisini daha eklediğimiz için platformumuz ve şahsım adına çok sevinçliyim.

Bu ülkede demokratik bir paketten söz etmek istiyorsak öncelikle herkese fırsat eşitliği sağlanmalı ve özerk-demokratik-çağdaş eğitim,  ibadet özgürlüğü v.b gibi eşit hakların yanı sıra Türk olmayan halklara derhal Ana dilde eğitim hakkı verilmelidir.  Bir zamanlar çok dilli, çok dinli, çok kimlikli, çok kültürlü olan Anadolu yeniden o kimliğine kavuşmalıdır. Köy- kasaba-şehir yerleşim adları çok dilli olarak yeniden hayata geçirilmelidir.

Ey yönetenler! Bunca yıldır keyfi olarak engellediğiniz Azınlık okullarını,  bırakınız da azınlıklar idare etsin bundan tezi. Şu anda mevcut eğitim sistemi başlı başına bir utançtır, örneğin hala bu ülkede Ermeni yetiştirecek henüz bir kurum olmadığı gibi Üniversitelerin eğitim bölümlerinde hala Ermenice dersi yok.

Alevi’lerin  dramları ise apayrı. Alevi çocukları AHİM’de kazanılmış haklara rağmen halen keyfi olarak din dersinden muaf tutulmamaktadır. Irkçılığın simgesi olan ‘’andımızın’’ okullardan kaldırılması sevindirici bir gelişmedir bir de zorunlu din derslerini de kaldırsanız sorun çözülecek.  Azınlıklar bu ülkede özgür ve eşit yurttaş olmadığı sürece bunun adı demokratikleşme paketi değil olsa olsa yalancı bahar paketidir. Yaralarından keder damıtan/ ezilen ve soykırıma uğrayan halklardan resmi bir özür dilenmediği sürece bu ülkeye ne barış gelir, ne de demokrasi.

 

Peki Alevilerle kim yüzleşecek?

Murat AKSOY

Gezi protestoları ile birlikte toplumsal muhalefet odaklarından birisinin de Aleviler olduğu sıkça ifade edilmeye başlandı. Kimileri Alevilerin Gezi protestolarında çok önde olduğunu söyledi, kimileri daha ileri gidip Alevilerin ayaklanacağını ileri sürdü. Kimileri de Alevilerin kullanıldığını ifade etti. Şu gerçek ki, Alevileri önümüzdeki dönemde çok sık konuşacağız.

Aleviler konusunu konuşurken bu konuda birkaç başlığı özellikle paylaşmakta yarar var.

1.) Alevilik ve Aleviler bu toplumun bir gerçeği. Sayıları ister bir milyon, ister 15 milyon olsun hiç önemli değil. Tek bir Alevi dahi olsa devletin görevi Alevilerin temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almak ve korumaktır.

Ne devletin, ne siyasi bir kurumun ne de herhangi dinsel otorite kabul edilen bir kişi veya kurumun Alevilerin ‘ne olduklarını’, ‘nasıl yaşamaları’ gerektiği konusunda söz söyleme hakkı yoktur. Alevilikle ilgili sözü Alevilerin kendileri söyler.

Bırakın Cemevi, Diyanet’te temsil edilip edilmeme, dedelerin maaşı konusunda aralarında ayrışsınlar. Bu ayrışma ve tartışmaların hiç biri, Alevilerin temel hak ve özgürlüklerinin kamusal alanda tanınmaması konusunda kamu otoritesine meşruiyet sağlamaz.

ALEVİLER ÜZERİNE OYNANAN OYUN

2.) Son dönemde Alevilerin, bu kadar şiddetle birlikte anılması ve toplumsal olayların merkezinde Alevilerin olduğu algısının yaratılması, Alevileri itibarsızlaştırmaya dönük bir mühendislik projesidir ve son derece tehlikelidir. Bu konuda başta siyasiler olmak üzere herkesin sorumlu davranması gerekmektedir.

3.) AK Parti Türkiye’nin pek çok temel sorununu çözme konusunda samimi adımlar attı. Alevi açılımı da bunlardan biri oldu. Gerçekleşen 7 çalıştay devletin Aleviliği muhatap alması açısından önemli idi. Ancak sürecin sonunda hazırlanan raporda sorunların çözümü için adımlar konusunda ortaya konan yasal gerekçeler ‘Eski Türkiye’ refleksi oldu.

4.) Gerçekten kamusala alanda Alevileri kim ya da kimler temsil ediyor, ne kadar temsil ediyor? Bu alanı yakından takip etmeye çalışan biri olarak ifade edebilirim ki Türkiye’de, Cemevleri üzerinden kurulmuş olan temsil bağı, sınırlı bir temsiliyeti ifade etmektedir. Bugün Alevilerin büyük bir çoğunluğu ‘sessiz Alevi’ olarak, kurumların temsil ağlarının dışında yaşamaktadır.

Temsil konusunda ikinci bir sorun da; bu kişi ve kurumlar ideolojik angajmanları nedeniyle, Alevilerin sorunlarının çözülmesine katkı sağlamamakta, aksine çözümün önünde engel olarak durmaktadır. Bu yüzden Alevilerin sorunlarının çözülmesi için, mevcut kurumlar dışında daha az görülür olan kurumlara, belki de bizatihi Alevilerin kendilerine bakmak gerekir.

Son dönemde Alevilerin bu kadar şiddet ve kriminal olayla birlikte anılması sıradan olmadığı gibi tehlikelidir de. Alevilerin kamusal alanda detaylarda farklılaşsa da bir görünür talepleri vardır. Bir de görünmeyen, yaşanan ama çok fazla dillendirilmeyen sorunları vardır.

ALEVİLERİN TEMEL SORUNU AYRIMCILIK

Görünen talepleri bellidir. Bunlar, Cemevlerinin ibadethane kabul edilmesi, zorunlu din derslerinin, ve kimliklerdeki din hanesinin kaldırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın laik bir devlete uygun olarak yapılandırılmasıdır.

Bir de görünmeyen, yaşanan ve kamusal alanda çok fazla dillendirilmeyen sorunlar vardır. Ki bu sorun bence Türkiye’de sadece Alevilerin değil; tüm toplumsal farklılıkların son dönemde yaşadığı ortak sorundur: Ayrımcılık.

Yerelden merkeze tüm kamuda Aleviler ciddi ayrımcılıklarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu ayrımcı politikalar sona ermeden Alevileri kazanmak zordur.

Alevilerin son dönemde karşı karşıya kaldığı ayrımcılıklar Alevileri, hiçbir siyasal karşılığı olmasa dahi CHP’ye daha çok bağlıyor. Atatürk’ün Hacı Bektaş’ı ziyareti, diğer yandan Atatürk’ün Bektaşi olduğu iddiası Aleviler için Cumhuriyet döneminde karşılığı olmayan bir ‘altın çağ’ hayali yarattı. Aleviler için siyasal karşılığı olmayan ikinci ‘altın çağ’ dönemi de Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlık dönemidir.

Her iki dönemdeki beklentilerin temel dayanak noktası ise daha önce ifade ettiğim ‘güvenlik’ duygusudur. Gezi protestolarında bazı grupların ifade ettikleri yaşam/hayat tarzlarına yönelik hissettikleri korku, endişe ve kaygı bu duygunun bir yansımasıdır. Alevilerin bu duygularını gerçekçi bulan ve paylaşanlar kadar gerçekçi bulmayanlar da olabilir ama her halükarda çözüm bu endişelerin inkar edilerek değil; Alevileri ikna ederek giderilmesidir.

Alevilerden ‘Kemalizm’le yüzleşmelerini’ bekleyenler, bu yüzleşmeyi önce kendileri, Aleviler konusunda yapmalılar. Ve bu yüzleşme ancak Alevi’yi ötekileştirmeden, farklı ve eşit kabul ederek başlayabilir.

twitter.com/murataksoy

Kürtler ve Aleviler hak değil imtiyaz istiyorlarmış!

Hüseyin ALİ

AKP Hükümeti Kürt Halk Önderinin bir yıldır başlattığı Türkiye’yi demokratikleştirme ve Kürt sorununu çözme hamlesini boşa çıkarmıştır. Türkiye halkları ve Kürtler demokratikleşme ve çözüm adımları beklerken, propaganda yönü öne çıkan bir paket açıklanmıştır. Kürt halkını bir toplum olarak tanımayan ve siyasi iradesini muhatap almayan tutumuyla bir zihniyet değişimi yaşamadığını ortaya koymuştur. Zaten iki gün önce yaptığı açıklamayla “Biz kimseyi muhatap almayız, daha ne istiyorlar, biz kimseye ayrıcalık tanımayız” diyerek gerçek zihniyetini ve karakterini ortaya koymuştur. Başbakan her sinirlendiğinde gerçek zihniyetini ortaya koyduğu gibi, bir daha gerçek karakterini gözler önüne sermiştir.

Kürtler ve Alevileri kastederek “İmtiyaz istiyorlar” diye suçlamıştır. Yani Kürtlerin ve Alevilerin demokratik haklarının tanınması ve özgürlük sorunu yokmuş! Her şeyleri varmış, ama imtiyaz istiyorlarmış! Kürt sorununun neden çözülmediği, Alevilerin olduğu gibi neden kabul edilmediği bu söylemle kendini ele vermiştir. Başbakan hızını alamayarak elli yıl önce, hatta tüm cumhuriyet tarihi boyunca söylenen “Her şey olabiliyorlar” demagojisini tekrarlamıştır. Eskisiyle bir zihniyet farkı olmadığını böylece ortaya koymuştur.

Kürtler ve Aleviler Cumhurbaşkanı da, Başbakan da, Bakan da, Vali de olabiliyormuş! Hiçbir şey olmaları önünde bir engel yokmuş! Demirel bunu “Herkes Türkiye’de birinci sınıf vatandaştır ve her şey olabilir” diyerek tekrarlardı. Bu zihniyetin Kürtler ve Alevlere neyi reva gördüğü ise çok iyi bilinmektedir.

Aslında Erdoğan’ın Kenan Evren’le Kürt sorununa bakışları arasında özde fark yoktur. Çünkü Kenan Evren de “Her şey olabiliyorlar, daha ne istiyorlar” derdi. Erdoğan’a göre Kürtler o kadar çok şey istemiş, onlar da o kadar çok şey vermiş ki, daha fazla şey isteyerek bıktırmışlar! Hak değil, imtiyaz istiyorlar! İmtiyaz istediği söylenen Kürtlerin ve Alevilerin Türkiye Cumhuriyeti boyunca ve bugünkü durumları ortada.

Türk devleti Türk ve Sünni’dir. Türk kimliğinin hiçbir eksikliği yok. Türklerin millet olarak kendini geliştirecekleri ve geliştirdikleri her türlü ortam var. On binlerce temel eğitim, binlerce orta eğitim, yüzlerce üniversite var. Binlerce yüksek okul ve fakülteler var. Türk dili ve kültürü sürekli gelişiyor. Diğer dilleri yok ederek ve farklı kültürleri asimile edip kendi kültürü içinde eriterek kendini her gün daha da geliştirmektedir. Türk kimliğinin kültürel soykırıma uğrama tehlikesi yok. Hiçbir yerde ve hiçbir alanda Türk etnisitesinin önüne konulmuş engel yok. Hatta Türklük imtiyazlı olmayı dünyada hiçbir yerde olmadığı kadar yaşamaktadır. Buna rağmen kendi özyönetimleri, kimlik, dil ve kültür özgürlüğü olmayan ve kültürel soykırım altında olan Kürtler imtiyaz istiyorlarmış! Buna en hafif deyimle utanmazlık, yüzsüzlük ve pişkinlik denir.

Türklüğe tanıdığın hakların ve imtiyazların yarısını Kürt’e tanı, sonra bu tür şeyler konuş! Kürtlerin binlerce siyasetçisi niye tutuklu? Herhalde imtiyaz istedikleri için değil, Kürtlerin üzerindeki baskı ve haksızlığa karşı çıktıkları için tutuklu. Anlaşılıyor ki Tayyip efendi Kürt siyasetçileri imtiyaz istedikleri için tutuklamış ve yargılıyor.

Tayyip Erdoğan imtiyaz istiyorlar diye Kürtleri ve Alevileri suçluyor. Türkiye toplumunun öfkesini Kürtler ve Alevilerin üstüne saldırtıyor. Kürtler ve Aleviler Türkiye’nin huzurunu bozanlar olarak gösteriliyor. Kürtler ve Aleviler üzerindeki devlet baskısı yetmiyormuş gibi, şimdi de Türkiye toplumunu kışkırtıyor. Dünyada Yahudiler, Ermeniler ya da başka topluluklar hep böyle hedef kılınmıştır. Başbakan’ın bu söylemi Kürtler ve Alevilere karşı nefret uyandırmaya yöneliktir. Bu açıdan nefret suçu da işlemektedir.
Kürtler her şey olabiliyormuş! Kürtler her şeyden önce Kürt olmak istiyor. Aleviler Alevi olmak istiyor. Kürtler ve Aleviler her şeyden önce bir toplum olarak kabul edilip muhatap alınmak isteniyorlar. Siyasi iradelerinin ve önderlerinin muhatap alınmalarını istiyorlar. İradeli bir toplum olarak görülmek isteniyorlar. Kürtler kendi özyönetimleri altında yaşamak istiyorlar. Bu en doğal haklarıdır. Bir toplumun birinci hakkı yaşama hakkıdır. Bu da dil ve kültürüdür. Kürtlerin anadil hakkını, yani yaşam hakkını kabul etmeyeceksin, ondan sonra “Çok oluyorlar ve imtiyaz istiyorlar” diyeceksin! Başbakan Erdoğan tam sömürgeci ve soykırımcı bir lider gibi konuşmaktadır. Kürtler ve Aleviler bu söyleme ve üsluba yabancı değiller. Bu, Türk devletinin ve yöneticilerinin kadim dilidir, üslubudur. Bu dil ve üslup değişmeden de zihniyet değişmiş olamaz; dolayısıyla ne Kürt sorunu ne de başka demokratikleşme sorunları çözülür.

Başbakan’ın dediği gibi Aleviler ve Kürtler her şey de olamıyorlar. Tüm kurumlardaki Kürt ve Alevi oranları incelense bile Başbakan’ın dediğinin tersi bir durum olduğu görülür. Başbakan’ın Adalet Bakanlığına bağlı kurumlardaki Alevileri dışlamak için neler söylediğini biliyoruz. Zaten şimdi ancak AKP ve Fethullahçılara yakın Kürtler revaçtadır. Kaldı ki Aleviler ve Kürtlerin şu ya da bu makam olma talepleri yoktur. Oldukları gibi kabul edilip demokratik haklarının ve özgürlüklerinin tanınmasını istiyorlar.

“Kürtler ve Aleviler imtiyaz istiyor” diyen bu efendi ruhlu Başbakan’a kimse bir şey söylemeyecek mi? Kürtler ve Aleviler sanki bu toprakların sığıntısıymış gibi “Verilenlere razı olun, biz size ne kalıp biçiyorsak onu kabul edin” diyen bu Başbakana aydınlar, yazarlar, demokratlar tepki göstermeyecek mi? İmtiyaz isteyenler olarak tanımladıktan sonra Kürtlerin ve Alevilerin en temel hakları tabii ki tanınamaz.

Erdoğan bir zamanlar Nihal Atsız, Mahmut Esat Bozkurt’un Kürtler, Yahudiler ve Ermeniler için söylediğini 2013 yılında tekrarlamaktadır. “Haddinizi bilin!” demektedir. Toplumlar her zaman siyasi Önderleri ve temsilcileri üzerinden suçlanmıştır. Başbakan da şimdi bunu yapıyor. PKK ve BDP’yi, Alevi örgütlerini imtiyaz istemekle suçluyor. Yani Kürtler ve Aleviler Başbakan’a göre tam demokratik haklarını ve özgürlüklerini almışlar, şimdi de imtiyaz istiyorlar! İmtiyaz da verilmeyeceğine göre Kürtler ve Aleviler hiçbir beklenti içinde olmamalılar.

Özcesi Başbakan’a göre ne Kürt sorunu ne Alevi sorunu vardır. Sadece Türkiye’ye sorun çıkaranlar vardır. Bunun devlet dilindeki ifadesi terör sorunu olmaktadır.

“Alevilerin Haklarını Antikomünist Söylemle Örtemezsiniz”

MEHMET METİNER’İN SÖZLERİNE TEPKİ
“Alevilerin Haklarını Antikomünist Söylemle Örtemezsiniz”

AKP milletvekili Mehmet Metiner’in “Cemevleri terör örgütlerinin merkezi olmamalı” sözüne yazar Erdoğan Aydın, Hubyar Sultan Alevi Derneği ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tepki gösterdi.

AKP milletvekili Mehmet Metiner’in “Cemevleri terör örgütlerinin merkezi olmamalı” sözüne Aleviler tepki gösterdi.

Adıyaman milletvekili Metiner, Ahmet Hakan’ın programında cemvlerinin ibadethane olarak kabul edilmesiyle ilgili tartışma üzerine şunları söyledi:

“Alevilik ayrı bir dindir diyen eski Marksist gelenekten gelen artık Marksist mücadelenin toplumda karşılığı olmadığını gördüklerinden itibaren Alevicilik dernekleri üzerinden farklı bir siyasi ideolojik mücadele üreten Alevi arkadaşların iddiaları birçok Aleviyi de rahatsız ediyor.

“(…)Devsolun da merkezi olmamalı, cemevleri terör örgütlerinin merkezi olmamalı. Gülsuyu’nda olan olayları görüyoruz. (…)Yıllardır Suriye’nin beslediği bir kısım terör örgütlerinin Türkiye’de de neyi, hangi mekanlar üzerinden kullandığına dikkat çektim. Aleviler de bunu biliyor, Türkiye de görüyor.”
“Sorunları kriminalize etmek demokratikleşme getirmez”

Alevilik ve din üzerine çalışan yazar Erdoğan Aydın, Metiner’in sözlerini soğuk savaşın sola karşı yürüttüğü amaca varmak için her türlü spekülasyonu hak gören etik dışı siyaset tarzına benzetti.

“Alevilerin bütün kesimlerinin üstünde mutabakat sağladığı cemevinin ibadet mekanı olduğu ve eşit yurttaşlık talebi başta olmak üzere temel haklarını tanımamakta ısrar eden Sünni siyasal İslamcı anlayış, sorunun üstünü bu antikomünist yöntemle örtmeye çalışıyor. Oysa asgari insaf ve demokratik izan açıklanan pakette Alevilerin bütünün bu ortak talebinin kabulünü gerektiriyordu.

“Büyük bir orman katline rağmen inşa edilen boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim gibi Alevi düşmanı bir despotun ismini verenlerin, Aleviler, hatta Yunus Emre’nin şiirlerini okuyanlar hakkında bile ölüm fetvası verenleri saygıyla yad edenlerin, cemevinin ibadethane olarak tanınmasını reddetme ısrarını Amerikancı antikomünist söylemle örtmek istemesi boşuna kürek çekmektir.

“Gülsuyu’nda olan şey, bu deniz manzaralı değerli araziyi bir rant olanağı olarak peşkeş çekmektir. Bunu gerçekleştirmek için mafyanın önünü açanların dev Sol gibi örgütlere söz etmeden önce atmak zorunda oldukları bazı temel adımlar bulunuyor. Sorunları bu şekilde kriminalize etme çabaları memleketin demokratikleşmesine hizmet etmeyecek.”

Hubyar Sultan Alevi Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Kemal Bülbül, konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı.
Kenanoğlu: Gelene hizmet veririz, kimsin diye sormayız

Ali Kenanoğlu: Hasan Ferit Gedik’in cenazesi Gülsuyu’nda cemevine götürülmediği gibi o silahlı kişiler Gazi Mahallesi’ndeydi. Asla onaylamadık, asla tasvip etmedik. Cemevlerimizde hizmet verirken insanların ne iş yaptığını hatta inancını dahi sormayız. Gelene getirilene hizmetimizi veririz. DHKP-C vb. örgütlerin sempatizanları hatta üyeleri aynı zamanda cemevlerimize de üye olabilir. Biz istihbarat örgütü değiliz. Bütün bu gerçekler ortadayken, cemevlerini terör yuvası ilan etmek, Aleviler olan kininizin, öfkenizin ve nefretinizin dışa vurumudur.
Bülbül: Ecdadın söylediğini dolaylı söylüyorsun

Kemal Bülbül: Katliamla özdeşleşen canilere “ecdadım” deyip adını iki kıtaya bağlayan köprüye veren politikanın “Hınk deyiciliğini” yapanlar nasıl aydın oluyor.  “Ecdadının torunusun”, ecdadın da “cemevi zındık yuvası” bunların katli vacip, malı helaldir derdi! “Ecdadın” bunu direk derdi, sen dolaylı diyorsun.

Nilay VARDAR
BİA Haber Merkezi

Bir devşirme çemkirmiş…!!!

BASINA ve KAMUOYUNA

Bir devşirme çemkirmiş…!!!

Yandaş basının devşirme “Entelektüel Mebusu” çemkirmiş! “Cemevleri terör yuvası” imiş!… “Köşe yazarından” bozma mebus müsveddesi SEN beş yıldızlı otellerde ağırlayıp Suriye’ye gönderdiğiniz CANİ KATİLLERİN HESABINI ver!!! Sen son 15 yıllık politik hikayenin hesabını ver!!! Senin kelime hazinen MEKTEBİ İRFAN hakkında konuşmaya yetmez! “Şalvarı Şaltak, Eğeri kaltak, Ekende yok, Biçende yok, Yiyende ortak” Osmanlının insanlık tarihinin çöplüğüne atılmış politikalarını GÜNCELLEMEYİ DEMOKRASİ DİYE PAZARLAYAN… Katliamla özdeşleşen canilere “ECDADIM” deyip adını İKİ KITAYI BAĞLAYAN KÖPRÜYE VEREN politikanın “Hınk deyiciliğini” yapanlar nasıl AYDIN OLUYOR??? Ne diyeyim sana “ECDADININ TORUNUSUN!” Ecdadın da “CEMEVİ ZINDIK YUVASI” bunların katli vacip, malı helaldir derdi!  “Ecdadın” bunu direk derdi, sen dolaylı diyorsun!!!  Kürt Siyasal Hareketine saldırıp, hakaret edesin diye SENİ MİLLETVEKİLİ YAPANLAR, şimdi sana ALVİLERE, CEMEVİNE SALDIRMA GÖREVİ Mİ VERDİ??? Daha on gün önce Çankırı Hapishanesinde bir memurunuz; ERMİŞİMİZ, PİRİMİZ, MÜRŞİDİ KAMİL Pir Sultan Abdal’ı tasvir eden kartpostal için “TERÖR SİMGESİ” demişti. Gördün mü? BİR GARDİYANIN AKLI ile POLİTİKA YAPACAK KADAR sıradansın!!! Şahı Şehidan İmam Hüseyin ile Şair Ferezdak’ın hikayesini bilir misin?  Şah Hüseyin “Davet” üzerine Kufe’ye giderken yolda şair Ferezdak ile karşılaşır. Ferezdak “Ya Hüseyin Kufe’ye gitme durum iyi değil!” der. Şahı Şehidan İmam Hüseyin bütün masumiyeti ve edebiyle “Olur mu beni defalarca davet ettiler! Kufeliler Yezide karşıdır, beni severler” der. Ferezdak “Ya Hüseyin Kufelilerin dilleri Hüsayin der ama kılıçları Yezit için çalışır, gitme!” der…  Senin politik meşrebin dili ile aklı arasındaki mizanı dengede tutamayan Muaviye’den soy sürmüştür!…  Şahı Merdan Ali der ki; “NE KADAR YÜCELİK ARADIMSA TEVAZUDA BULDUM!”  Cemevleri Hak ve Hakikatin tevazunun okuludur. Orada ilmin hakikatinden bir damla içenler MÜTEVAZI OLURLAR, ENGİN OLURLAR… Lakin ENGİNLİKLE, ALÇAKLIĞIN farkını MEKTEBİ İRFANA DİL UZATAN cahillerin akıldan üryan halinden öğrenirler…!!!

Marifet, Hikmet ve Kerametin SERÇEŞMESİ HÜNKAR HACIBEKTAŞ VELİ DER Kİ; Şu Beş Şey ki Cinsinin En Yazığıdır!

1. Tok bir insana sunulan Hak Lokması

2. Görmeyen göz karşısında bir cemelin nuru

3. Çorak toprağa düşen yağmur damlası

4. Güneşe karşı şavkıdığını sanan ışık 

5. Bir AHMAĞA SÖYLENMİŞ HAK KELAMI…

Sevgili canlar, muhterem arifan, Değerli Türkiye Kamuoyu BİZİ BAĞIŞLASIN Bir Ahmağa “HAK KELAMI” söyledik!!! 

Kemal BÜLBÜL

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

Aleviler korku içinde!

Independent gazetesinde yer alan haberde Türkiye’de Alevilerin tehdit altında yaşadıkları hatta Alevi olduklarını gizlediklerini ve korktuklarını iddia etti.

Türkiye’nin sünni politika güttüğü algısını yaratmaya çalışılan haberde hükümetin Alevilere insan gibi davranmadığı dahi yazıldı.

Independent gazetesi için bir makale kaleme alan Patrick Cockburn, Suriye’deki mezhepler çatışmasının Türkiye’de siyasi hayatı etkilemeye başladığını yazıyor.

ALEVİLER KORKU İÇİNDE

Türkiye hükümetinin Suriye’deki iç savaşta Sünni Müslümanlara destek verdiğini öne süren Cockburn, bu durum karşısında Alevilerin “korku içinde yaşadığını” söylüyor.

SURİYE’YE VE TÜRKİYE’YE ŞERİAT GELİR KORKUSU

Cockburn, İstanbul’da kendisine konuşan Alevi Nevzat Altun’un “İnsanlar, Suriye’ye şeriatın gelmesi durumunda aynısının Türkiye’de de yaşanabileceğinden korkuyor.” dediğini aktarıyor.

ERDOĞAN TÜRKİYE’DEKİ ALEVİLERİ DE İMA EDİYOR

Türkiye’deki Alevilerin Suriye’de Beşar Esad hükümetinin devrilmesine hükümetin verdiği desteğe karşı çıktığına dikkat çeken Cockburn, kendisine konuşan ekonomi uzmanı Atilla Yeşilada’nın “Erdoğan’ın Suriye’deki Alevilere karşı sarf ettiği her sözde Türkiye’deki Alevilere yöneltilen mezhepsel imalar var.” dediğini yazıyor.

ALEVİLER TÜRKİYE’DE TEHDİT ALTINDA

Cockburn makalesinde Suriye’deki iç savaştan kaçan Alevilerin kendilerini Türkiye’de de tehdit altında hissettiğini, ve Sünni olmadıklarının ortaya çıkması durumunda Özgür Suriye Ordusu üyelerinin gelebilecek olası bir saldırıdan dolayı hükümetin mülteci kamplarına gitmediklerini aktarıyor.

Independent yazarı, kimi Alevilerin İstanbul’a geldiğini ve burada Pir Sultan Abdal Alevi kültürel merkezine sığındıklarını söylüyor.

HÜKÜMET BİZE İNSAN GİBİ DAVRANMIYOR

Cockburn makalesinin ilerleyen bölümlerinde Gezi protestoları sırasında hayatını kaybeden beş kişinin Alevi olmasının Alevilerin hükümete karşı artan öfkesi olduğunu öne sürüyor.

Yazar, İstanbul’da ziyaret ettiği bir Cemevi’nde kişilerin uğradıkları ayrımcılıktan yakındığını, ve bir kişinin “Hükümet bize insan gibi davranmıyor. Vergi veriyoruz ama karşılığında hiçbir şey almıyoruz.” dediğini aktarıyor.

Cockburn makalesini şöyle bitiriyor: “Türkiye’nin kapılarını açık tutması, Suriye’deki savaşın sınırdan taşmasına neden oldu.

Türkiye ekonomik ve siyasi bakımdan başarılı olsa da AK Parti ve otoriter laiklerin iktidar için sergilediğini çekişme toplumda çatlaklar doğurdu. Türkiye’de ve bölgede artan siyasi tansiyon mezhepsel farklılıkları daha da patlamaya hazır bomba haline getiriyor.”

Paketten Alevi-Bektaşilere Bir “Tabela” Çıktı

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Hükümetin Demokratikleşme Paketi konusundaki açıklaması

Başbakan, uzun süren bir beklenti yaratma çalışmasının ardından, seçme basın mensuplarının katıldığı, ama onların bile soru sormasına izin vermediği bir basın toplantısıyla adına “demokratikleşme paketi” dediği bir açıklama yaptı.

Bu paket, AKP hükümetinin artık seçim dönemine girdiğini, bu dönemde yeni bir Anayasa yapmaktan vaz geçtiğini açıklamasıdır. Bizim içinse laik-demokratik bir anayasa konusunda umutlarımızın bir kez daha belirsiz bir geleceği ertelendiğinin açıklanmasıdır.

Bilindiği gibi içinde yaşadığımız düzen, adına “demokrasi” denilen, ama içinden bir türlü çıkamadığımız 12 Eylül rejiminin devamı mahiyetinde olan; en temel demokratik hakların ve insan haklarının hâlâ kısıtlı olduğu; ırkçı ve milliyetçi görüşlerle, resmi devlet Sünniliğini esas alan dinci görüşlerle her yanının sarmalanmış olduğu bir baskı rejimidir. Bunun değişmesi gerektiği açıktır.

Gerçekten demokrasi, Türkiye toplumunda geniş kesimlerin istemidir. Ama açıktır ki bu istemin gerçekleşmesi, Türkiye devletinde köklü değişiklikleri gerektirir. En başta, Osmanlı artığı merkezi idare sisteminin, modern demokrasilerin ayrılmaz bir özelliği olan yerinden yönetim sistemi ile değiştirilmesini gerektirir. Seçim sistemi ve siyasi partiler üzerindeki tek partici, tek adamcı keyfiliklere yol veren uygulamaların değişmesini gerektirir. Dinin devlet işlerine karışmasını ve devletin din işlerine karışmasını ortadan kaldıran laikliği gerektirir. Hukukun üstün kılınmasını gerektirir. Basın özgürlüğünün sağlanmasını gerektirir.

Tabii böyle köklü değişiklikler için iktidarda kararlı ve güçlü bir siyasi iradenin oluşması şarttır. Demokratikleşme adını ağzından düşürmeyen AKP hükümetinde böyle bir siyasi irade hiç olmamıştır.

Hükümet yeni Anayasa tartışmasını sona erdirerek bu konuda gerekli adımları atmaktan vazgeçmiştir, ama yine de hükümetin, bir “demokratikleşme paketi”ni gündeme getirmesi iyi bir adım olarak görülebilir. Ama paketin içindekilere bakınca bu iyimserlik de uçup gitmektedir.

On yılı aşkın süredir iktidarda bulunan bu partinin bu konuda verdiği sözleri ve işlerini hatırlayalım:

  • İktidara ilk geldiği yıllarda AKP hükümeti, Avrupa Birliği üyeliği için zorunlu kılınan Kopenhag Kriterlerini benimsediğini, hatta AB üyeliği konusunda bir ilerleme olmasa bile bu kriterlerin adına “Ankara Kriterleri” deyip, demokratikleşmeye devam edeceğini söylemişti. Aradan geçen süre içinde bu sözler unutuldu gitti.
  • Yine aradan geçen sürede yapılacağı söylenen bir dizi “açılımın” içinde adına “Alevi Açılımı” dedikleri bir girişim başlatmıştı. Bilindiği gibi orada verdikleri sözler de unutuldu, gitti.

İktidardaki partiyi tanıdığı ve bu gelişme tarihini yakinen bildiği için Alevi-Bektaşi toplumunun bu “demokratikleşme paketi”nden de fazla bir umudu yoktu. Açıklanan paket her yönüyle beklediğimiz gibi oldu. En temel ve demokrasi için zorunlu konulara dokunmayan, AKP hükümetinin bir dahaki seçimlerde oy tabanını korumaya yönelik bir paket ortaya çıktı.

Hükümetin özellikle Kürt oylarına göz diktiği bellidir. Hükümet, Kürtçe alfabe yasağını hafifleten, anadilde eğitim konusunda özel sektöre serbestlik getiren bazı önlemler alacağını duyurdu. Kaç yıldır Kürtçe TV’ler yayında, kurslara da izin vardı, üniversitede bölüm de kurulmuştu. Kürt halkının temel beklentilerinden biri resmi devlet okullarında anadillerinde eğitim görmekti. Bu en temel hak bir kez daha görmezden gelindi.

Hükümet, Alevi-Bektaşilerden oy alamayacağını bildiği için Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumun istemlerine kulaklarını tümden tıkamayı tercih etti. Alevi istemlerini dikkate ve ciddiye almayan bir paket ortaya çıktı.

Yine de paket Alevi, Bektaşi, Kızılbaş toplumun ağzına bir parmak bal çalıyor ve Nevşehir’deki üniversiteye “Hacı Bektaş-ı Veli” adını vereceklerini belirtiyor. Belli ki Hükümet, Hacı Bektaş’ın adını bile Sünni çarpıtmaya uygun biçimde kullanmayı tercih ediyor.

İçinde bir parça iyi niyet taşıyan bir hükümet, isim gibi yüzeysel bir konuda adım atacaksa, ilk yapması gereken, İstanbul’da yapılan üçüncü köprüye, Yavuz Sultan Selim ismini vermekten vaz geçmek olurdu. Hayır, hükümet bu paketle Alevi-Bektaşi karşıtlığında, “durmak yok yola devam” kuralına uygun biçimde ilerleyeceğini açıklıyor.

Pakete göre, “Dini inancın gereğinin getirilmesini engellemek” suç sayılacakmış. Paketin bütünü Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun inançlarını yok sayıyor, halkın inançlarının gereğini yerine getirmesini engelliyor. Ama bunun suçunu da Alevi toplumuna atıyorlar. Paketin açıklanmasının ardından yükselen tepkilere karşı “siyaset dedikodusu” düzeyinde basına sızdırılan açıklamalara göre, “Aleviler birlik olmadığı için” bu pakette Alevilerin istemleri ele alınmamışmış!

Cemevi ibadethane değildir diyen bir tek Alevi-Bektaşi-Kızılbaş bile yok. Cemevi konusunda böyle yekpare bir birlik varken, neden hükümet bu konuda bir adım atamıyormuş?

Neden hükümet, tüm Alevi-Bektaşi toplumunun ve tüm demokratların üzerinde birlik olduğu zorunlu din dersinin kaldırılması konusunda adım atamıyormuş? Uluslararası mahkemelerde insan haklarına aykırılığı karara bağlanmış olan, çocukların kafasına resmi devlet Sünniliği sokmayı amaçlayan “zorunlu din derslerini” kaldır denince, akla gelen kurnazlıkların sonu var mı?

Hükümet ve devlet kurumları Alevi-Bektaşiliği, Kızılbaşlığı, resmi devlet Sünniliğinin bakış açısıyla tanımlamakta ısrarcıdır. Bu bakış açısı, ayrımcı uygulamaların devam etmesi demektir. Tüm dini azınlıklar gibi bu ayrımcı yaklaşımlar toplumumuzu derinden etkilemektedir.

Bu anlayış ve uygulamaların modern demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ile hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine, bu anlayış ve uygulamalar başta devlet memurları olmak üzere geniş bir toplum kesimini uluslararası hukukta suç sayılan şeyleri normalmiş gibi yapmaya yönlendirmektedir, insanları insanlıktan çıkartmaktadır.

İstanbul’daki ve diğer kentlerdeki son olaylar, en temel demokratik gösteri hakkının nasıl kısıtlandığını, toplumsal muhalefetin nasıl orantısız baskı ve zulümle bastırılmaya çalışıldığını göstermiştir. Hem de onca genç kardeşimizin hayatını yitirmesi, yaralanması ve mahkemelerde süründürülmesi gibi nice acı olaylarla ortaya sermiştir.

Bugüne dek bu baskı ve zulmü uygulayan devlet görevlilerine karşı açılan göstermelik soruşturmalardan hiçbir sonuç çıkmaması tesadüf değildir. Bu yönetim, boyun eğip, yalan söyleyemeyen, sıdkı bütün Bezm-î Âlem Valide Sultan Camiinin imamını ve müezzinini bile sürecek kadar gözlerini karartmıştır.

Hükümetin çeşitli yetkililerinin de içinde olduğu siyasilerden ve bazı devlet memurlarından duymaya alıştığımız, “Ermeni, Kürt, Rum, Çingene, Kızılbaş, Alevi, Dinsiz” sözcükleriyle başlayan asılsız suçlamaları ve aşağılamaları da içermesi gereken “nefret suçları” konusunda cezalar ağırlaştırılacakmış.

Bunun da demokratikleşmeye mi yarayacağını yoksa toplumsal muhalefete karşı yeni bir silah haline mi geleceğini hep birlikte görürüz.

Hacıbektaş, 1 Ekim 2013

Ahmet Koçak/ Serçeşme Dergisi / TV10

“Kerhen demokrasi paketi” ve Aleviler

Teslim TÖRE

Erdoğan`ın aylarca ajitasyon ve propagandasını yapıp, şovlarla süslediği 30 eylülde üzerine 50 dakika tumturaklı laflarla partisinin ve kendisinin ne kadar “bulunmaz Hint kumaşı” olduğunu anlattıktan sonra, 5 dakikada da içeriğini ‘kerhen’ açıkladığı “demokrasi paketinden”: Kırşehir Üniversitesinin isminin “Hacı Bektaş Veli Üniversitesi” yapmaktan öte, Kürt sorunu ile birlikte Türkiye`nin en önemli iki sorunundan birisi olan Alevilerle ilgili fazlaca bir şey çıkmadı.

Paket her halinden belli olduğu üzere “kerhen” hazırlanmış ve ‘kerhen’ de açıklanmıştı. Kerhendi çünkü Erdoğan ve Hükümetinin temel politikası: Kürtlere de Alevilere de demokrasi alanında bir şeyler vererek, bu iki önemli sorunu demokratik yöntemle çözmek değildi. Kürtlerin, Özgürlük Hareketi`n den olanlarını ezip, yok etmek geriye kalanlarını ise “benim Müslüman kardeşlerim” ayağı ile asimile ederek Kürtleri ve Kürt sorununu bitirmekti.

Alevileri ise: “Müslüman mısınız değil misiniz…?” köşesine sıkıştırarak onlara “Müslümanız” dedirterek, yüzlerce yıldır devam eden Alevi sorununu yezitçe bir kurnazlık politikası ile İslam ideolojisinin çemberine alarak, son darbeyi vurup, bitirmek istedi. Ama her iki konuda da: evdeki Pazar çarşıya uymadı. Başka bir halk deyimi ile: `hedik taşlı çıktı`. Kürtler onlarca yıl savaştı yenilmedi, Erdoğan ve Hükümeti`ni barış masasına oturttu…

Aleviler ise baş kaldırdı “çetin cevize” döndü. Erdoğan ve Hükümeti her ikisini de yiyemedi. Söz konusu plan belki de sadece Erdoğan ve Hükümeti`nin değildir. Belki global kapitalizm sömürüsünü, Kuzey Kürdistan da dahil sorunsuz bir ortanda yapsın diye böylesi bir plana gereksinim duydu. Alevilerin; “bir üzümü engür suyu yapıp kırk kişi ile içme, bir elmayı bir ceme paylaştırma…” gibi kapitalizme ters gelen paylaşımcı kültüründen kurtulmak için, böylesi bir hinlik planını yapmış ya da birileri yapmışsa evet deme gereği duymuştur.

Alevileri asimile etme planı çok eski. O nedenle, Alevilerin içinden Hızır Paşalar üretme projeleri de tarihten kalma projelerdir. ‘Kalma’ derken ara verilmiş proje anlamında söylemiyorum: Hızır Paşa`dan beri süreklilik arz eden projeler olarak niteliyorum. Ama söz konusu projeler Alevileri bitirmeye yetmedi. Alevileri bilinçten yoksun bırakmak, sıradanlaştırmak, dayanışmacı, paylaşımcı, ezilenden yana olma güdüsü ve duygusu, acıma hissi gibi insani duygu ve düşüncelerden kopartıp, Aleviliğin esas ideolojik gücü olan batinilik felsefesinden uzaklaştırıp, sadece bir “inanç” düzlemine indirgemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Batinilik felsefesi kaba materyalizm değildir. İslam içi bir akım olan Tasavvuf felsefesi de değildir. Batinilik felsefesi: Manizmin, Mazdakizmin, Şamanizmin ve kısmen de olsa Zerdüştlüğün bir sentezidir. Söz konusu sentez Alevi ve Bektaşilere özgü bir sentezdir.

Bu sentez Alevi ve Bektaşilerin özel ve tüzel kişiliğine denk bir sentezdir. Defalarca yazdım vurgulamak için bir daha yazayım: Aleviliğin temel felsefesi olan Batinilik, Materyalizm değildir. Ama bilgi dağarcığında bilgi biriktirme, dağarcığını zenginleştirme bakımından tıpkı Materyalizm gibi; hangi dalda, hangi kişi ve inanç tarafından üretilmiş olursa olsun; insana dair her bilgi ve birikime sahip çıkan onu koruyan, kendi bilgi dağarcığına koyarak geleceğe taşıyan bir felsefedir. Batinilik felsefesi, insani değerlerin bir toplamından oluştuğu için ideolojik bakımdan çok `güçlü` dinlerin ideolojik baskılarına karşı direnmiş ve yüzyıllardır varlığını korumuştur. Ne Hıristiyanlık, ne İslam ve ne de Musevilik felsefesi, ideolojik olarak Batınılik felsefesini yenik düşürüp, imha edememişlerdir. Başka bir söylemle, bütün semavi dinleri yer yüzündeki milyarlarca insanı kendilerine bent etmişlerdir, ama Batinilik felsefesini dolayısı ile de Alevi Bektaşiliği ne kendilerine bent edebilmiş, ne de ideolojik bakımdan ezerek yok edebilmişlerdir…

Musevilik hariç Semavi dinlerinin tümü, egemenlere karşı mücadele etmek amacı ile yoksul semtlerde, yoksulların dini olarak doğmuştur. Yoksullar, dinler etrafında örgütlenerek, organize olup, egemen sınıflara karşı mücadele etmişlerdir. Din gelişip, güçlenip, egemenlerin gücünü aşınca, egemenler dini de kendi etkileri altına almaya çalışmışlardır ve almayı başarmışlardır. Bütün semavi dinleri egemenlerin dini haline gelmiştir. Fakat, Batinilik yani Alevi Bektaşilik egemenlerin etkisi altına girmemiştir. Ezilenlerin ve ezilenlerden yana olanların felsefesi, inancı ve ideolojisi olarak kalmaya devam etmiştir ve etmektedir. Aleviliğin bu yapısından dolayı sadece İslam değil, egemenlerin dini haline gelmiş olan Hıristiyanlık da Alevi Bektaşilere soy kırım uygulamıştır. Hıristiyan dininin Alevilere yönelik bu hırsında Rafiziliğin payı da vardır. Çünkü Alevi- Bektaşiler, Rafizilerle de sıkı enternasyonal ilişkiler kumuşlardır. Bu niteliğinden dolayı Alevi-Bektaşiler enternasyonal bir tüzel kişilik de kazanmıştır. Batinilik felsefesi: Balım Sultan, Kızıl Deli, Gül Baba, Sarı Saltuk gibi baba erenler vasıtası ile Avrupa da ki `Rafizilik`le de tanışmış, bağ kurmuş, bilgi dağarcığına onlardan da bir şeyler katmıştır. Bundan dolayı Alevilere çoğu zaman “Rafizi ” de derler.

Ancak, Marksizm`in materyalizm temelinden doğup, güçlü bir dünya ideolojisine büyümesinden sonra, Rafizilik Marksist –Materyalizmin içinde kayboldu. Marksist Materyalizm ile Batinilik felsefesinin bütünleşmesi Türkiye de de denendi. (Bunu özel olarak yapan kimse yoktu, tıpkı Avrupa da ki Rafizilik gibi kendiliğinden oldu) Ama, Türkiye de Batinilik sosyalistlerin yani bizlerin sosyalizm diye savunduğumuz ideolojiden daha etkindi. O nedenle Alevilik sosyalizmle değil, sosyalizm Alevilikle karışarak melezleşti. Devrimci mücadele boyunca Batinilik Türkiye (Anadolu) toprağının bir ürünü, sosyalizm ise bir ithal düşünce ve ideoloji olarak kaldı…

Kültürel alanda; Pir Sultan Abdal tiyatro oyunları, Bedreddin`in mücadele ve söylemleri, Mustafa Kemal`in kurtuluş hikayeleri… gibi konular işleniyordu. Bu nedenle, Türkiye Marksist- Materyalizmi; Batinilik felsefesi ve Alevi- Bektaşiliği içselleştirerek bir bütünlük yaratamadı. Ondan dolayı da sosyalistler Alevilikle bütünleşip, içselleştirerek kaynaşmak yerine, Alevilerle ittifak yapmak konumuna düştüler…

İttifaklar bazında, sosyalizm adına Alevilere ve Aleviliğe burun büken sosyalist geçinenler bu tarihsel gerçekliği anlamamış, algılamamış olan tiplerdir. “Bükemediğin bileği öpeceksin” halk deyiminden olduğu gibi Aleviler ve Alevilikle birleşerek, Aleviliği içselleştiremeyen sosyalizmin: onunla ittifak yapması doğal ve kaçınılmazdır. Bu nesnel gerçekliğe burun bükmek a-politikliktir. Aleviler artık Türkiye de sadece bir dini inanç topluluğu değil, bir politik güç ve siyasi arenanın önemli bir aktörü konumundadır. Mücadele sürecinde önemli ölçüde bilgi birikimi ve deneyim sahibi olmuştur. Bundan böyle kendi hakları için kimseye minnet etmeyecektir. “hak verilmez alınır” prensibi doğrultusunda kendi hak ve hukukunu kendisi tayın edecektir. CHP onlarca yıldır Alevileri: “beni desteklemeseniz Sünniler sizi ham ederler…” yalanı ile duygularını ve oylarını sömürdü.

Başka partiler Alevilerden bir iki kişiyi millet vekili yaparak, Alevilerin iradesine ipotek koydular. Bütün bunlar tarihte kalacak artık. Çünkü aleviler CHP, AKP, gibi kendilerini “diyet vermekle” oyalayan, sonra da “kimseye diyet borcum yoktur”diyen partilerin peşinden ayrılıp, hakları için olmaları gereken yere, sokaklara indiler. Evet, indikleri yerin ucunda ölüm de vardı, onunla da karşılaştılar. Gezi de, Gezinin devamındaki mücadele de Erdoğan ve Hükümetinin tutmuş olduğu ölüm ipini de göğüslediler. Gezi, Alevilerin çok önemli katılım sağladığı bir devrim mücadelesine büyüdü. Elbette Gezi Alevidir demiyorum. Gezinin mücadele fidanı, Alevi gençlerinin de kanı ile boy verdi, gelişti ve büyümeye devam ediyor…

Aleviler sokak gücünü en iyi Gezi de gösterdiler. Alevi düşmanlarına en etkileyici yanıtı Gezi ile verdiler. Gezi çıkışı olmasa idi Aleviler, Erdoğan`ın paketine ”kerhen” de olsa giremezlerdi. Alevilerin Gezi gücünün gördükten sonra: “Cem evi cümbüş evi, Müslümansanız Camiye gelin, değilseniz başınızın çaresine bakın” gibi, Alevileri aşağılama tavrından `vaz geçip`, “kerhen “ hazırlamış oldukları “pakette” Alevilere de “kerhen” yer verdiler!…

Ama paketin açıklanmasından hemen sonra, panik halinde: Alevi kardeşleri ile ilgili çalışmaların devam ettiğini, bir pakette Aleviler için hazırladıklarını açıkladılar. Erdoğan ve Hükümetinin bu paniği: Alevilerin artık intizarlıktan kurtulup, kendileri olduklarını, hak dilemek yerine hakkın alındığının bilincine vardıklarını, bu bağlamda tüzel ve politik bir kişilik kazandıklarını net olarak gösteriyor.

4 Ekim 2013

Perişan Güzel

”seyreden çok aşkın macerasını
neçe ağlayan var neçe gülen var
açın bakın dedim dil yaresini
ne soran ne saran ne de bilen var” (perişan güzel)

PERİŞAN GÜZEL

Asıl adı Güzel (Gozal) Köse olan Perişan Güzel, 1920′li yılların ikinci yarısında Afşin’e bağlı Büyük Kaşanlı Köyü’nde doğdu.
Köyündeki ve yöredeki çoğu insan gibi, çocukluğu ve gençliği yoksulluk içinde geçti.
Bu nedenle de genç yaşlardan itibaren Maraş ve Antep gibi şehirlerde dirlik kapısı aramak zorunda kaldı. Zaten hayatının önemli bir bölümü köyde ve Maraş’ta geçti.

Hemen her evde bir sazın bulunduğu ve hemen herkesin bağlama çaldığı Kaşanlı köyünde, o da küçük yaşlardan itibaren babasından öğrendiği bağlamayı çalmaya başladı. Yöre aşıkları gibi, daha sonra aşık tarzında şiir de yazmaya başlayan Perişan Güze, son derece mütevazi br kişiliğe sahipti.

Halk şiirinde önemli bir düzeye ulaşan Perişan Güzel’in şiirleri basılmadı. Son yıllarını Antep’te geçiren Perişan Güzel, rahatsızlanarak köyüne döndü ve burada yaşamını yitirdi.

DAĞLASIN

Aşk dedim tabibim buldum dedim aldandım eyvah
Em yerine zahm eyledi yar yarayı bağlasın
Aldandığımı fark ettim nafile desem vah vah
Diler çeşmem sel sel olsun diler kan yaş ağlasın

Eşiğine yüzüm sürdüm muradım almak için
Kelp misali kapısında kul olup kalmak için
Dedim derdi bi devanın devasın bulmak için
Demedim ki insafsızca vurup vurup dağlasın

Ben ölürsem Kabrım ıssız bir diyara kazılsın
Nasihatım budur aynen baş ucuma yazılsın
Katilim yar ne yas çeksin ne boş yere üzülsün
Ne ruhum rahatsız etsin ne beyhude ağlasın

——————————————–

ÇEVRİLİR

Eşinden ayrılan yaralı ördek
Öter dertli dertli göle çevrilir
Yaralı gönlüme olmadı ortak
Gözlerimin yaşı sele çevrilir
Bir değirmen yaptım koydum taşını
Bendine çevirdim gözüm yaşını
Aradım feleğin çarkı işini
Ben sağa zorlarım sola çevrilir
Yaralı bir ceylan dağlar başında
Uyur yavrusunu görür düşünde
Pervaneler gibi aşk ateşinde
Kerem yanar Aslı küle çevrilir
Eyüp’ün dertleri benimle bile
Çekmeyene kolay gelir bu çile
Leyla sevdasıyla Mecnun’dur köle
Leyla Leyla diye çöle çevrilir
Perişan Güzel‘im ne yaman halim
Cehalet şehrine uğradı yolum
Cevahir satarım bilmez tellalım
Nadanlar anlamaz pula çevrilir