Ana Sayfa Blog Sayfa 6408

Camide Cem Törenine, Alevi Dedesinden Açıklama

Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Kürelik Köyü’nde Alevi vatandaşların camide  cem yapmasının ardından konuşan Alevi Dedesi Rıza Aydın; “Herhangi bir art niyet  yok, Bu art niyeti düşünene de lanet olsun” diye konuştu.

Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Kürelik Köyü’nde Alevi vatandaşların camide  cem yapmasının ardından konuşan Alevi Dedesi Rıza Aydın; “Herhangi bir art niyet  yok, Bu art niyeti düşünene de lanet olsun” diye konuştu.
Erzincan’a 75  kilometre uzaklıktaki Kürecik Köyü’nde 8 Ağustos günü  Ramazan Bayramı’nın birinci gününde yaşanan olayda İstanbul’da kurulan Kürelik  Köyü Derneği üyelerinin katılımı ile köy camisinde cem töreni yapıldı. İddiaya  göre cemaati olmayan caminin görevli imamı da 3 ay önce köyden ayrıldı.
Konunun basında yer almasının ardından cem törenini gerçekleştiren Alevi Dedesi Rıza Aydın,  kendisinin cem töreni için köye davet edildiğini belirterek; “Oraya gittiğimizde  öğrendik oranın camii olduğunu. 2-3 yıldır kimse  gitmiyormuş, imamı da 3 ay önce gitmiş. Bizi davet  ettiler, “Dede burada cem yapabilirmiyiz, her şey tamam” diye. Bizde Bakara  Süresi’nin 114’ncü, 115’nci ayetine uyarak, “İbadetin, yeri şekli zamanı yoktur.  Her taraf mabettir. Cem evinde bir izdiham vardı.  Çevredeki Sunni arkadaşlarımızla diyolakta çok güzel. Herhangi bir sıkıntı  olmadı. Duamıza başladık, Türkçe olarak ibadetlerimizi yapıyoruz. Orada da  elimizden geldiği, dilimizin döndüğü kadar Allah, Muhammet, Ali üçlemesinden  Ehlibeyt’i zikrederek yaptık. Herhangi bir art niyet yok, Bu art niyeti düşünene  de lanet olsun. Kim olursa olsun, kim düşünürse lanet olsun. Alevi de olsa Sunni  de olsa. Bu tabuları yıkalım. Eğer Alevi, Sunni ayrımı yoksa ki, yok. Yapanlara  yine lanet olsun. Eğer hepimiz Allah katında birsek. Kitabımız bir, Kuranımız  bir, peygamberimiz bir, Ehlibeyti seviyoruz. Yalnız Allah’a gidiş yolu tek  değildir. İstediğin şekilde mevlaya ulaşırsın. Bizde  böyle gidiyoruz” diye konuştu.

Canlar canını buldum

Kürecik, Elbistan yolu… Alabildiğine uzanan bozkırı ortadan bölen yolun her iki yanına serpiştirilmiş köyler… Köylerin sessizliği destansı ve kanlı bir tarihin izlerini saklamaya çalışsa da hakikat öyle değil! Ağustosun kavurucu güneşine bir de susuzluk eklenince toprağın çektiği acı yüzünden okunuyor. Toprak sadece susuzluktan, her yıl dönümünde onca zahmetle nimet vermekten yorgun değil. İnsanın yarattığı acıyı, ayıbı, vahşeti örtmekten yorgun! Menzili Kürecik’ten, Elbistan’a oradan Maraş’a uzayan toprak acının ummanına akan ırmak gibi kıvrılarak akıyor! Biz de bu acılar ırmağının seline kapılmış “Sevdili Köyü Festivali’ne” gidiyoruz. “Buralarda kışın çok az insan bulunur. Bunların büyük çoğunluğu dışarıdan geldi.” Diyor laf arasında Şexo Dayı. Yanık türküler, coşkulu halaylar… Bizim “Görevimiz” de “Güncel üzerine” söz etmek.

Ben asıl Kantarma’yı, Tacim Dede’yi merak ediyorum. Ve akşam karanlığında Kantarma’ya “Değirmen Restoran’a” varıyoruz. Bir su değirmeninin orijinal yapısı hiç bozulmadan “Restoran” yapılmış. Uzunca bir sofra, muhabbet derin ve ağır olacağa benzer. Nitekim “Mehmet Dede” de lütfedip buyurdular. Usul olduğu üzere, hoş beş, hatır gönül… Derken “Dede, kerem eyle, himmet eyle, aşk eyle” dedik. O ne lezzet, o ne zarafet, o ne ilim irfandır!!! İnsanlık tarihi dile gelmiş konuşuyor. “Acıyı bal eylemek” bu olsa gerek. Şad u handan olduk. Yüzündeki izzet, dilindeki lezzet ılık ılık yüreğimize aktı. “Eee” diyor Mehmet Dede “Gecenin de hakkı var!” Bu arifin dilinde “Muhabbete doyum olmaz! Gitmek zamandır.” demek. Mehmet Dede’ye niyaz edip ayrılıyoruz. Gecenin zifiri karanlığında şavkıyan, sonsuzca yıldız yağmurunun altında eve varıyoruz.

Sabah yolculuk var. Günün ilk ışıklarıya yoldayız. Menzilimiz Bingöl’ün Xolxol (Yayladere) ilçesi. Her yerde “Festival” var! Meğer ben yanlış gitmişim! Festivalleri karıştırdık! Benim davetli olduğum “Karer Festivali” imiş! Olsun, nazlı nazlı çağlayan zümrüt yeşili Peri Suyu’nu görmek, meşe ormanıyla kaplı dağlarla yarenlik etmek varken yanlışlık kimin umurunda! Yol yoldaşı olduğumuz Tv 10 ekibinden canları Xolxol’da bırakıp Dep’e (Karakoçan) dönüyorum. Taksici “Bir sefer daha yapmanın” telaşı ile dönemeçleri düz ederken, bir yandan da yaşadıklarını anlatıyor. Karakoçan’dan bir arkadaşımı arıyorum. Arkadaşım Badran köyüne götürüyor bizi. Sağ olsun konu komşu köy muhtarı muhabbete geldi. Badran cenneti ala misali bir köy. Köyün dört bir yanında erenlerin, evliyaların türbeleri var. Pir Cemal Abdal makamına niyaz ediyoruz. Muhtar Pir Cemal Abdal’ın menkıbesini dinliyoruz. Pir Cemal Abdal, Bagın Kalesi’nde esir edilen dört oğlunu kurtarmasını dileyen anayı kırmamış ve kaleye gitmiş. Gitmiş gitmesine de kale coşkun akan Peri Suyu’nun öte yakasında. Sal yok, tekne yok!.. Ee keramet ehlinde çare tükenir mi? Pir Cemal Abdal atmış hırkasını Peri Suyu’na ve üstüne binip karşıya geçmiş. Kalenin muhafızı olup bitenleri hayretler içinde izlerken, Pir sudan kıyıya çıkıp hırkasını çırpmış ve hırkadan toz çıkmış. Durumu muhafızdan dinleyen Hükümdar Pir’in isteğine “Sen sihirbazmışsın! Seni bir fırına koyacağım! Sağ çıkarsan istediğin esirleri veririm.” Demiş. Pir Cemal Abdal’ı ve yoldaşını cayır cayır yanan fırına kapatmışlar! Sabah olduğunda fırının kapağı açılmış! Bir de ne görülsün? Pir’in sakalı bıyığı buz tutmuş, yoldaşının elinde bir üzüm salkımı! Yoldaşı, çok tipi, fırtına oldu, ben acıkınca Pir’im bana üzüm verdi! Demiş. Hükümdar çaresiz verdiği sözü tutmuş ve dört esiri serbest bırakmış. Pir Cemal Abdal dört canı almış ve dergahında irşat etmiş, dört can da hakikate ermiş. Şimdi o Dört Ermiş’in türbesi de Badran köyünün dört bir yanında.

Muhabbetin gece yarısına kesen saatlerinde heyecanımı bastırarak “Mazlum Doğan’ın köyü yakın mı?” dedim. Hane sahibimiz “Evet. Yakın ama yolun bir kısmını yaya yürümek gerek. Yokuştur ve çok yorucu olur.” Diyor. “Beni oraya götürür müsün?” Kısa bir sessizlikten sonra deme şeklimden etkilenmiş olacak ki, başıyla “Olur” anlamında işaret ediyor. İyi de sabah nasıl olacak? Uyumaya çalışıyorum ama! Birkaç saat uykudan sonra kalkıp yolun “Golan Kaplıcası’na” kadar araçla gittik. Zümrüt yeşili Peri Suyu iki yamacı safi kaya olan derin vadiden coşkun akıyor. Ne yapacağız? Keramet ehli değiliz ki “Hırkamıza suvar olup karşıya geçelim!” Neyse ki asma köprü var. Aracımızı geldiğimiz kıyıda bırakıp karşıya geçiyoruz. Onca yakıcı güneşin altında yokuşu nasıl tırmandığımı ben de bilmiyorum! Karşıda Teman Köyü göründü! Köyün üst tarafında bir ev, rehberim “O ev işte!” deyince uçasım geldi!.. Yerinden çıkarcasına çarpan kalbime hakim olmaya çalışarak avluya girdik. Karşıda ermişliğin tevazusu ile bastonu elinde iki insanlık mabedi! Kebire Ana ve Pir Kazım Baba… Niyaz oluyoruz bu canlı mabetlere! Tanış olduk. Su içtik. Soluklanmaya çalıştık ama Mazlum ile Delil’in makamına gitmeye yürek yetecek mi? Bir mezar… İki taş! Mazlum Doğan… Delil Doğan!.. “Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun!” dediğinde Yunus Emre kimi bulmuştu bilmem ama “Canlar canını buldum!” Taşına toprağına niyaz ettim. Zulmat aleminin karanlığına kandil olma aşkı ile Hak için Hakka eren Mazlum ve Delil’in huzurunda dara durmak gerek. Bir kabre iki umman sığar mı? Pir Kazım Baba iki selvisi anısına, iki selvi dikmiş kabrin ayakucuna. Kusursuz, dümdüz uzamış selviler. Kabrin yanında bir çerağ uyanmış şulesi iki dilim! Mutlaka Kemal Pir, Hayri Durmuş buralarda bir yerdedir de görmeye mecal gerek! Hakkın Hakikatinden nasiplenenler Pir Seyit Rıza’yı, Alişer’i Zarife Ana’yı da görmüştür bu makamda. Haddimi bildim, Hak aşkına Hak ile Hak olan aşıklarına bir şey anlatmadım. Zira Hakka erenler Hakikatten haberdardır!

Eve döndük!.. Kebire Ana, Pir Kazım Baba ve Ablalar.. Kebire Ana’nın “Mazlumum, Delilim…” diye başlayan cümlelerinde gözünün ufkunda hüzün çizgisi, çizgiye yazılmış aşkın ezgisi! Pir Kazım Baba yıllar önce taliplerini görmeye gidişini ve devletin saldırısından korunmak için gecenin geç saatlerinde yaptıkları cemleri anlatıyor. “Bu Alavilere (Telaffuzu böyle) kızgınım Madımak’taki canlara sahiplik etmediler!” diyor. Kebire Ana’ya ve Pir Kazım Baba’ya çok şey sormak istiyorum ama “Sus ve dinle!” diyorum kendime! Dinledik… Anlamaya izan tartmaya mizan gerek!..

‘Bu mekanda Alevi’ye servis açılmaz’

Malatya’daki Darende Gülpınar Şelalesi’ne gezmeye giden Kemal Ateşoğulları ve akrabaları bir restoranda balık yemek istedi. Mekan sahibi F.G., Ateşoğlu’nun akrabalarının kolunda Zülfikar dövmesini görünce ailenin restoranda oturabilmeleri için iki yüz lira talep etti. Bu tutumun nedeni Ateşoğulları’nın mekan sahibi F.G. ile görüşürken aralarında geçen diyaloglar sırasında ortaya çıktı. Evrensel’den İsmail Afacan’ın haberine göre, 200 TL talebinin nedenini soran Ateşoğulları’na F.G., “Sizin teşkilatınızı tanıyorum, size yer vermem” dedi. Bunun üzerine Ateşoğulları, “Bizim teşkilatımız neymiş” diye sorunca şu yanıtla karşılaştı: “Siz Alevisiniz, size servis yapamam, yer de vermem.” Daha sonra mekan sahibinin adamları Ateşoğulları ve ailesinin üzerine yürümek istedi. Yaşanan gerginlik üzerine restorana jandarma geldi. Jandarma, buranın özel mülk olduğunu söyleyerek, “Mekan sahibi isterse servis açmaz” dedi.

Jandarma sebebin ne olduğunu sorunca Ateşoğulları, Alevi oldukları için böyle bir tutumla karşılaştıklarını dile getirdi. Ateşoğulları, yaşananların ardından mekan sahibi F.G hakkında şikayetçi oldu. Ateşoğulları, Türkiye ’de hâlâ böyle tutumların olmasına anlam vermediğini söyledi. Bu işin arkasını bırakmayacağını dile getiren Ateşoğulları, Türkiye’deki yargı sürecinde bir sonuç alınamazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracağını belirtti. CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba ve AKP Sivas Milletvekili ve Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a durumu aktardığını söyleyen Ateşoğulları, “Gerekeni yapacaklarını söylediler, bekleyip göreceğiz” dedi.

radikal

Sözde değil özde Alevilik…

Şah Hatayi’m muhabbete bakarım
Ben doluyum ben dolana akarım
Güzel pirim bir dert vermiş çekeri
Bir derdim var bin dermana değişmem (Şah Hatayi)

Demokratik Alevi Federasyonu kongresi geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Gelsenkirchen şehrinde yüzlerce delegenin katılımıyla yapıldı. Avrupa’nın dört bir yanından gelen delegeler demokratik değişim ve barış sürecini değerlendirdi. Kürt Alevilerinin sürecin asli bir parçası olduğu vurgulanan kongrede, Alevilerin yaşadığı sorulara, çözümlere dair onlarca konuşma yapıldı. Bu konuşmalardan bir tanesi Almanya’da doğmuş ve büyümüş on sekiz yaşındaki Axin’e aitti. Axin; “…Dünden beri konuşmaları dinliyorum. Asıl problemimiz bu konuşmalarda dile getirilmedi. Sevgili büyüklerim Alevilik İslam dışı mı, İslam içi mi tartışmalarından çok, Aleviliği bilmeyen genç kuşaklara sahip olmamız en büyük problemimizdir. Sizlere soruyorum çocuklarınız nerede, siz neden buradasınız. Sizin konuşmalarınızla yaptığınız aynı değil. Hanginiz çocuklarınıza kutsal değerlerimizi, Aleviliği öğretiyorsunuz. Alevi gençliği nereye ait olduğunu, Alevilik nedir, kutsal değerlerimiz nedir bilmiyor. Alevi gençliğinin bu durumda olmasının suçluları sizsiniz. Lütfen sözde değil özde Alevi olun… Ya haq, ya Xızır, ya Ali ….”

Öz Aleviliğin temel iddiasıdır. Şekli reddeder. İnsanın yüreğiyle, yaşamdaki, ilişkilerdeki samimiyeti, özüyle bakarak Alevilik bu güne gelmiştir. Onun varlık sebebi yaşamın özüne inmek, iyiliği özünde temsil etmektir. Şekil, şekilde mekan yoktur. Bugün biz Alevilere giydirilmek istenen şekil onun imhası üzerinde hesap yapanların işidir. Alevilere saldırının altında “özü” vardır. Aleviliğin özüne, insanın, insanı kutsayan değerlerine saldırılmaktadırlar. Onu şekle büründürenler, dört duvar mekanlara kapatanlar, Aleviliğe Alevi inancına temelden, özünden düşmandırlar.

Daha önce bu köşede yazdık. Helallik alınmamıştır. Önder Konca’nın şahsında Kürt Alevilerine, Alxaslılara karşı yapılanların hala hesabı verilmemiştir. Hatırladığımız gibi Hatay’da şehitler kervanına katılan Önder Konca’nın cenazesi bu Cemevine alınmamış, Alevilik özden yaralanmıştır. Bu ayıp ve utancı silmek için Kantarma Cemevi’nde bir cemin yapılarak, bu meselenin muhataplarının helalleşmesi toplumsal kardeşliğin sağlanması talebi hala yerine getirilmemiştir. Alevi Kürtlerin cenazesini Cemevine sokmayan bir zihniyet bizce düşkündür. Alevi hukuku bellidir. Pir huzurunda yaşanan durumun hesabı verilmelidir. Pirin verdiği, vereceği karar hakkın kararıdır. Hakkın tecelli bulması için Alevi özünün arınması, mekanlara sıkışmış şeklin uğursuzluğun aşılması için cem olmak şarttır. Cemden kaçanlar, pir huzurunda dara durmayanlar, Alevi değildir. Pirinden korkan cemaatinden korkan komşusuyla helalleşmeyen Alevi değildir.

Kim ki o cemevinde cem bağlar, deyiş söyler, semah döner ve “ben de Aleviyim” der ondan da davacıyız. Bir kez daha halimizle halleşmek için, derdimize derman bulmak için, acımızı birazcık da olsa dindirmek için cem olmaya, pir huzurunda Kantarmada dara durmaya çağırıyoruz. Dardan kaçanlar Aleviliğin özünden kaçanlar bilmelidirler ki; hakkın bedduasıyla lanetli olacaklardır.

Hal ile helaleşmeyenler, özlerini kaybedip şekle bürünenler, şeklen “ben Aleviyim” diyenler bilmelidirler ki; hakikat onları Alevilik defterinden silecektir. Onlar hakikati kaybedenler, siyasetin gözlerini kör ettikleri ancak Yavuz’un şahsında kendileri de Yavuz’laşırlar. Biliyoruz; binlerce Alevi Kürt Yavuz’un Bektaşi ordusu Yeniçeriler tarafından kılıçtan geçirildi. Rivayet odur ki; Yavuzun ordusu Yeniçeriler Şah Hatayi’nin deyişlerini söyleyerek Şah Hatayi’ye saldırdı. Şah Hatayi’nin ordusunu Yavuzun gözüyle yok ettiler.  Yavuz Sultan Selim Türk tarihine “büyük bir padişah” olarak geçti. Alevi katliamları her zaman birilerinin büyümesine vesile oldu. Yavuz’u büyük yapan da büyümesine vesile olan da Alevi katliamlarıdır. Tabii ki böyle bir katilin isminin büyük bir projeye verilmesi bu zihniyetin devam ettiğinin bir resmidir. İktidar mesajını net vermiştir. Aynı  Kemal Kılıçdaroğlu gibi. İstanbul belediye başkanlığı seçimi sonrası Kılıçdaroğlu “Yavuz Sultan Selim halkımızın büyük bir değeridir” demişti. Görünen o ki büyük Türk değerler, büyük projelere laik görülüyor. Aynı Dersim katili Sabiha Gökçen gibi. Dersime bombalar yağdıran Alevi Kürt katili, Atatürk’ün manevi kızı artık uluslararası bir havaalanının adı olarak tüm dünyada bilinen bir “kahraman” oluyor.  Koçgiri’nin katili Topal Osman kahramanlıkları anlatılan filmlere konu yapılıp, ardından devasa anıtları dikiliyor. Kıssadan hisse; Kürtleri, Alevileri katledenler bu memlekette itibar görmeye, ödüllendirilmeye devam ediyor. Ve kulağımda Axin’in sesi: “Lütfen sözde değil, özde Alevi olun.”

Kalenderim

Ne dinim var ne imanım
Kalenderim kalenderim
Ne şekkim var ne gümanım
Kalenderim kalenderim

Ne taşlardan arlanırım
Ne sözlerden dillenirim
Çul da giysem sallanırım
Kalenderim kalenderim

Ne salnım ne selatım var
Ne farzım ne sünnetim var
Ne govum ne gıybetim var
Kalenderim kalenderim

Dört kitabı ben yazarım
Kırklara engür ezerim
Kendi reyime gezerim
Kalenderim kalenderim

Alevilerin yöntem sorunları

Can KASAPOĞLU

Her ne kadar Aleviler, gerek faili belli kesimler tarafından gerçekleştirilen Alevi katliamlarını protesto ederek ve gerekse hak ve özgürlük taleplerini dillendiriken göstermiş oldukları duruş, yöntem ve sonuç alma konusunda henüz beklenenin çok uzağındalardır.

Sadece TC döneminde yapılan Koçgiri ve Dersim Soykırımı, Maraş, Sivas, Malatya, Kırıkhan, Çorum ve Gazi katliamları gibi acıları günümüze değin bilinen belli-başlı önemli katliamlarda Aleviler genel olarak ‘protesto ve anma’lar biçimiyle gündeme gelmişleridir.

Yapılan soykırım ve katliamların hesabını sorma, onun gerekli örgütlenmesini, kurumsallaşmasını ve derinliğine, detaylı analizlerinin yapılarak soykırımı ve katliamları yapan zihniyeti, anlayışı ve inkarcı, asimilasyoncu politikaları yürütenleri iyi tanıyıp bilince çıkarma noktasında sorunlar yaşamaktadırlar.

Örneğin ‘Dersim Soykırımı’ söz konusu olduğunda belli bir çevrenin duyarlılığı dışında kalanlar hemen, ‘Devlet Dersim’den özür dilesin, Tazminat ödesin vb’ deyimine takılıp durular. Elbette devlet yaptıklarından ötürü özür dilemeli, kendi kanlı ve katliamcı tarihi ile vicdan muhasebesi yapmalıdır.. Devlet bunu, mağdurlar istiyor diye değil, kendisi ile hesaplaşması, tarihinden utanç duyduğu ve bir daha böyle bir şeyi asla ve asla yapmayacağını beyan etmelidir.. Ancak soykırım ve katliam mağdurlarına düşen ise ‘hesap sorma ve almak’ olmalıdır..

Yine Sivas-Madımak katliamıyla ilgili yıllarıdr ‘Madımak müze olsun’ gibi aslında önemli bir talep, beklenti vardır.. Ancak Madımak’ın müze olması ne Madımak’ta diri diri, hunharca yakılan insanların hesabını sorma anlamaına ve nede özellikle Alevilerin vicdanen rahatlamasına neden olacaktır.. Talep yerindedir ancak yeterli, sonuç alıcı değildir.. Burada eğer devlet, devlet ise orayı zaten kendiliğinden müze yapacaktır.. Yada bir başka deyimle Madımak’ı müze yapan bir başka iktidar geldiğinde Alevilerin sorunları bitmeyecektir..

Üçüncü Boğaz Köprüsü’ne Yavuz adının verileceği üzerine Aleviler haklı olarak tepki duymuşlardır. Bazı kesimler ise hemen Alevileri ön plana sürmeye, sanki Yavuz sadece Alevileri katletmiş, diğer inanç ve halklara hiç bir şey yapmamış.

İstanbul’u fethi, dünyanın gözünün içine bakılarak her yıl devlet tarafından kutlanmaktadır.

Neden hiç bir devlet, hiç bir halk ve inanç buna karşı gelmemektedir acaba? Fatih, buraları hemde kimsenin burnu kanamadan ve müze yapmak için mi fetetmiştir? Yavuz Sultan, sadece Alevileri mi katletmiş acaba, neden diğer mağdurlar, rumlar, avrupa vd buna sessiz kalırda hemen Aleviler’e göz dikilir? Aleviler ise nedense çok daha yakınlarındaki çok önemli olayları hemen unutur ve yaratılan gündemin arkasından koşmaya başlarlar..

Mesela Dersim’i bombalarken ‘zevk’ alan biri olan ve Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in adını verildiği Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan uçmamak için bir eylem yapılmaz.. Aynı şey ‘Atatürk’ hava limanı veya liseleri, ünüversiteleri, okulları, köprüleri, caddeleri vb yerler içinde geçerlidir.. Neden bu köprülerden geçilir, bu okullara gidilir, bu kurumlardan diplomalar alınır da ses çıkartılmaz?

Ermenilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve bir bütün olarak Gayri Müslim halkların ve inançları açısından Atatürk’ün Yavuz’dan, Fatih’ten vb ne farkı vardır?

Kaldıki Alevilerin, oldum olası en ufak bir haksızlık ve eşitsizlik karşısında duyarsız kalmayıp, eşitlik için ayağa kalktıkları, isyan ettikleri veya haksızlığa karşı gelenlerin cephesinde yer aldıkları bir olgudur.

Gerçektende Türkiye Cumhuriyeti yakın tarihine bakıldığında Alevilerin, her dönem, çevrelerinde olup-biten her türlü toplumsal, sosyal ve siyasal olaylara duyarsız kalmadığı görülmüştür.

Alevilerin, zalimlere ve şer cephesine karşı göstermiş oldukları mazlumun yanında yer alam ve  haksızlığa karşı göstermiş oldukları, olması gereken reksleflerin ise yien kendileri açısından çok ağır bedelleri olduğu bir realitedir..

Alevilerin her zaman ve her yerde, her koşulda haksızlığa ve şer cephesine karşı, eşitlik, özgürlük ve demokrasi isteyen güçlerin yanında, mazlumların cephesinde yer almaları ise ‘Aleviliğin’ bir gereğidir..

Alevilik böyle emrettiği, böyle olması gerektiği ve bunun ‘doğru’ olduğundan yola çıkarak bu duruşun, bu onurlu yaşamın felsefesi ve yaşam biçimidir..

Fakat Aleviler, her ne kadar zaman zaman ve özelliklede belli özgün günlerde, kendilerine karşın yapılan katliam vb anmalarında sokaklara çıkarak protesto, hak talepleri vb istemleri dillendiriyor ve devletten bir beklenti içine giriyorlarsada bu yeterli değildir.. Diğer yandan bu durum, yani salt dillendirmek yeterli olmamakla birlikte devletinde bir şekilde işine gelmektedir..

Böyle durumlar karşısında devlet iktidarı hemen bir ‘yeni açılım’ ile süreci idare etmeye, sözde Alevilerin sorunlarına ne kadar duyarlı olduğunu ilan etmektedir..

Mesele yöntem sorunudur..

Mezopotamya ve Anadolu önemli değişiklere gebedir.

Dostunu ve düşmanını çok iyi tanıma ve buna görede gerekli her türlü örgütlenmesini sağlayamayan Aleviler sürece çok fazla müdahale edemezler.

Müdahil olarak içinde yer almanın dışında kalmak ise gündem yaratma değil, yaratılan gündemin peşinden gitmek olur ve buda Aleviler’e kaybettirir..

Beyler atalarınızın elleri kanlıdır!

Ali YILDIRIM

BEYLER ATALARINIZIN ELLERİ KANLIDIR. YAVUZ SULTAN SELİM’İN KIZILBAŞ KATLİAMI…

(Osmanlı Engizisyonu kitabından kısa bir bölüm)
Yavuz Selim başkanlığındaki engizisyon mahkemesinin verdiği karardan sonra sıra bu kararın infazına gelir.
Yavuz kararın infazı için tüm devlet olanaklarını seferber eder.
Osmanlı tarihlerinde Kızılbaşlar hakkında alınan katliam kararı ve kararın infazı çok açık bir biçimde ifade edilir. Çağımızın resmi tarihçileri ise dedeleri Yavuz’u temize çıkarmak amacıyla tüm bu gerçekleri çarpıtmak için çaba harcarlar.
Yavuz Selim hemen infaz kararının yerine getirilmesi için tüm ülke yöneticilerine fermanlar gönderir. Bu fermanlarda öncelikle Kızılbaşlar’ın Kızılbaşlığ’a eğilim duyanların sap¬tanması istenir. Yedi yaşından büyükler ile yetmiş yaşından küçüklerin yani 7 den 70’e tüm Kızılbaşlar’ın ad ad defterlere yazılarak acilen saraya bildirilmesi istenir.
Hoca Sadettin Efendi Tarihi’nde bu durumu şöyle yazar:
“Fetvaların kaleme alınmalarını müteakib Kızılbaşlar’a karşı şiddetle harekete geçmek zamanının geldiğine kani olan Selim, müfritlerin tesbit edilerek bir deftere kayd edilmesini emretmek suretiyle Kızılbaş katliamına girişmiştir.”
“Ayağı uğurlu padişah Rum diyarında yerleşmiş bulunan Kızılbaş tutkunlarını ve Alevi tavşanlarını araştırmak için ülke yöneticilerine uyulması gerekli buyruklar gönderüb, yediden yetmişe varınca ol yaramazlardan idüğü saptanan eşkiyanın adları defter olunub mutlu kapuya bildirilmesine ferman-ı hümâyûn çıkarmıştı.”
Deftardar Mehmed Efendi Selimşahname adlı kitabında Yavuz’un katliam hazırlıklarına ilişkin şu bilgiyi verir:
“Her şeyi bilen Sultan, o kavmin (Kızılbaşlar’ın) etbâını kısım kısım ve isim isim yazmak üzre, memleketin her tarafına bilgiç katibler gönderdi. Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defteri divana getirilmek üzere emredildi.”
Defterdar’ın söyledikleri gösteriyor ki Yavuz Selim tüm yöneticilere emirler göndermekle yetinmemiş ayrıca ve özel ola¬rak Kızübaşlar’m defter edilmesi yani defterlere yazılmasıyla, araştırılıp, teslim edilmesiyle görevli adamlar görevlendirmiştir.
Kızılbaşlarm katledilmesin haklı bulsa da resmi tarihçi Uzunçarşılı da bu defter edilme olayını belirtmeden yapamaz: “Sultan Selim bilhassa Orta Anadolu’daki Kızübaşlar hakkında inceden inceye tahkikat yapılmasını arzu ederek bu hususta biri karar alınması için bizzat kendi riyasetinde bir divan akdiyle bu husustaki mütelasını beyan etmiş ve bu suretle yediden yetmiş yaşına kadar Kızılbaş oldukları sabit olanları tahrir ettirmiştir.”
Kızılbaşlar’ın defter edilmesi olayı birinci elden Osmanlı Ta¬rihlerinin tamamına yakınında yer alıyor. Solakzade’de, Müneccimbaşı’nda, Selimname’de Netayic ül-vukuat’ta bu kat¬liam bu olay bulunmaktadır.

HÜKMÜN İNFAZI:
“KIZILBAŞLAR’IN DEFTERİNİN DÜRÜLMESİ”
Hüküm verilmiştir. Kızıbaşlar defter edilmiştir. Şimdi sıra bu “defterin dürülmesine” gelmiştir.
Yavuz Selim’in Anadolu’daki Kızılbaş varlığını tesbit etmek için özel görevlendirdiği bilgiç katibler/engizisyon görevlileri işlerini tamamlayıp Osmanlı sarayına dönmüşlerdir. Kol¬tuklarının altında katledilecek insanların adları yazılı defterler vardır.

Ölüm listelerine sımsıkı sarılarak, bir an önce binlerce insanın canını okumak isteğiyle kara bir ölüm hükmü gibi sa-rayda toplanırlar.
Yavuz’un bilgiç katipleri tipik birer engizisyon görevlisidirler, bunun tartışacak hiçbir yanı yok.
“Getirilen defterlere nazaran, ihtiyar genç 40.000 kişi yazılmıştı.
Ondan sonra her memleketin hakimlerine memurlar def¬terler getirdiler.
Bunların gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak, bu memleketteki maktullerin (öldürülenler) adedi kırk bini geçti.”
Yavuz Selim bilgiç katiplerinin, engizatörlerinin ge-tirdikleri defterleri şöyle bir gözden geçirir.
“Eyalet valilerinden tesbit edilebilen 40 bin Kızılbaşın isim¬lerini muhtevi defterler geldi.
Selim Han, hepisinin öldürülmesini emir buyurdu.”

Sonra hükmü hümayun yazılır.
“Hükm-i katl-i âm-ı cemaât-ı Kızılbaş der memalik-i Rum-ı ma’delet-tuhûm”
Yani Anadoluda yaşayan Kızılbaşlar’ın katline dair hüküm.
Yavuz Selim defterlere infaz hükmünü ekler ve mem-leketin kadılarına götürülmek üzere bilgiç katiplerine teslim eder.
Kara ölüm hükmü engizatörlerin elinde yel gibi kadılara ulaşır. Artık yaşanacak olan eşi benzeri olmayan bir vahşettir.
“Sapkınlığa sürüklenen aşiret ve iller (ilât) iyice incelenip Şii mezhebine girmiş 40 bin kişi liste halinde tesbit edilip bunların elebaşları öldürülüp, ortadan kaldırılmış, beyinsizler başkalarına ibret olacak biçimde yola getirilmiştir.”
Osmanlı Tarihi için güvenilir kaynaklardan sayılan Solakzade de aynı vahşete yer verir:
“Uğurlu padişah hazretleri Anadolu’da ikamet bu-yurduğunda, Kızılbaşlar’ın teftişi için vilayet valilerine hükm-i şerifler göndermiş ve yedi yaşından yukarıda olanlardan ne kadar kerih güruha mensub var ise, bütün eşkiyanın isimlerini defter ettirmiş idi.Toplam kırk bini bulan bu sapıkların kimi maktul ve kimi mahpus olmuş idi.”
İstanbul sarayından çıkan atlılar, Yavuz Selim’in bilgiç katipleri/engizatörler. Anadolu’ya onbinlerce ölüm hükmü taşırlar. Hükm-i şerifler kadılara ulaşır ulaşmaz Anadolu’da oluk oluk yoksul köylülerin kanı akmaya başlar. “Hükm-i şeriflerde hiç “şerifli” bir yan yoktur. Savunmasız, masum insanların katlini buyuran cinayet emirleri nasıl şerif olabilir ki?
“Cihanda geçerli ferman-ı hümâyûn gereğince yöneticilerin araştırma ve taramalarıyla sayılan kırk bini bulan bunların kimi ortadan kaldırılıp, kimi de hapse attırıldı.”
Tüm resmi tarih yazarlarının kaynak gösterdiği Hoca Sadettin de 40 bin Kızılbaş’ın deftere yazıldığını kaydediyor. 1512’lerin Anadolu’su ve Anadolu’daki nüfus yoğunluğu göz önüne alınırsa vahşetin ne korkunç boyutlara ulaştığı kendiliğinden anlaşılıyor.

Not: Kitapta katliam osmanlı resmi belgelerine dayanılarak etraflıca ele alınmıştır…

Alevi Kültür Derneği’nden BDP’ye ziyaret

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Özveren, Genel Sekreteri Ahmet Doksöz ve Genel Sekreter Yardımcısı Kurtuluş Geyik, BDP Genel Merkezi’nde, Genel Başkan Yardımcıları Meral Danış Beştaş, Yüksel Mutlu ve Parti Meclisi Üyesi Arif Yıldız ile görüştü.

BDP Genel Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, ayrımcılığa uğrayan kesimlerin yanında olduklarını belirterek, “Alevilerin talepleri bizim taleplerimizdir. Dil, din, kimlik ve inanç özgürlüğünün sağlandığı, koruma altına alındığı ve devletçe tanındığı bir anayasal sistem istiyoruz. Türkiye, 82 Anayasası ile yürüyemeyecek konumdadır. Bir paketin, eğer Anayasa yapılmayacaksa, çıkması düşünülüyorsa Türkiye’nin temel sorunlarına değen, bununla temas eden, başta Kürt sorununun çözümü noktasında, barış ve çözüm sürecine katkı sunacak, ikinci aşamaya güç verecek bazı düzenlemelerin madde değişikliklerinde olması gerekiyor. Alevilerin talepleri bizim taleplerimizdir. Kadınların talepleri bizim taleplerimizdir. Her türlü ayrımcılığa uğrayan kesimin, özgürlükçü anlamda, yani kendi taleplerini ifade etmesi noktasında BDP olarak her zaman yanlarında olduk” diye konuştu.
BDP Genel Başkan Yardımcısı Mutlu ise yeni anayasa için eşit yurttaşlık, Alevilerin kendini ifade edebilmesi, cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması ve Alevilere ait mülklerin gerçek sahiplerine ilave edilmesi gibi önerilerinin bulunduğunu anımsattı.

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de Meclis’te grubu bulunan 4 partiden randevu istediklerini hatırlatarak, Anayasa yapım sürecinde, bugüne kadar Alevilerin talep ve beklentileri doğrultusunda hiçbir gelişmenin olmadığını savundu. Demir, bu önemli süreçte Alevilerin temel hak ve özgürlüklerinin de ciddiye alınmasını beklediklerini dile getirerek; “Tabii bu ülkede sadece Aleviler değil Kürtler de aynı noktada, diğer azınlıklar da aynı noktada, bu anlamda 75 milyonu kapsayacak bir anayasa yapılmasını, hem Hükümetten hem de diğer siyasi partilerden bekliyoruz. Tam da barış sürecinin konuşulduğu bir zamanda, hem inanç özgürlüğünün yaşandığı hem de bütün taleplerin bu süreçte karşılanabileceği bir alan olsun istiyoruz” dedi.

Asimilasyon mu, Alevi açılımı mı?

AKP iktidarının « Çözüm » paketleri ard arda sahaya sürülüyor. Ancak iş pratik adım atma noktasına bir türlü evrilemiyor. Erdoğan’ın politikası oyala ve yönet oluyor. Ilk olarak Kürt halkını oyala ve yönet ile « Çözüm » sürecine « ikna » ettiğini sandı. Simdi sıra Alevilere gelmiş görünüyor.  Son günlerin gündem maddelerinden biri yeniden « Alevi Açılımı » olacağa benziyor.

Bekir Bozdağ’ın başkanlığında kurulacak komisyon « Alevi açılımı »nı   tekrar ele alacak deniyor. Oysa hatırlanacaktır, bu yeni bir iş değil, 2009-2010 yıllarında yapılan meşhur « Alevi Çalıştayları » sonrası hazırlanan ve özde değil biçimde bazı değişimleri içeren, Alevilerin somut hiçbir talebine yer vermeyen AKP ‘nin raporunun yıllar sonra ısıtılıp yeniden piyasaya sürülmesinden başka bir şey değildir. Bu yeni bir açılım  değildir. Tamı tamına bir asimilasyon belgesidir. Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan ve amacı Aleviliği Türk-İslam sentezi içinde eritmek olan politikaların bir başka versiyonla  AKP eliyle yeniden sahnelendiği tek taraflı bir devlet projesidir. Bu proje bugün bazı aymaz sözde Alevi önderleri de kullanılarak seçeneksiz bir biçimde Alevilere dayatılmaktadır.

Hatırlanacaktır.  Alevi çalıştayları süresince Alevilerin  ve kitlesel tabanı olan Alevi kurumlarının görüşleri, önerileri ve talepleri dikkate alınmadı. Çalıştaylara katılan Aleviler ve kurumları dinlenmiş, sıra taleplerin uygulanması noktasına gelince es geçilmiştir. Aleviler bu çalıştayların kamuoyunu yanıltma aracı yapılmıştır. Amaç « bakınız işte biz bu çalıştaylarda gördüğünüz gibi toplumun tüm kesimlerini olduğu gibi Alevileri ve kurumlarını muhatap alıyoruz » algısının yaratılmasıydı.

Adı Alevi Çaştayı olan bu toplantıların katılımcılarının ezici çoğunluğunu Sunni kökenliler oluşturmaktaydı. Ve sonuçta bu çalıştayların mimarı olarak piyasaya sürülen Milletvekili Reha Çamuroğlu bile bu çalıştaylar sonrasında AKP tarafından harcanmıştır.

AKP  iktidarı,  başlangıçta Alevi kurum temsilcilerinin samimi duygular ve çözüm beklentileriyle katıldıkları « Alevi çalıştayları »  vasıtasıyla kamuoyunu yanılttı ve  Alevileri istismar etti. Çünkü bu çalıştaylar sonrası ortaya çıkan «  Alevi Çalıştayları Nihai Raporu »  kitapçığı iyi incelendiğinde anlaşılacaktır ki,  bir asimilasyon belgesidir. Kitapçık, Başbakanın ve dönemin Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’in önsözleriyle hazırlandı.

Bu kitapçıkta amaç var olan bir sorunu çözme değil, Alevilerin haklı taleplerini görmezden gelerek, Aleviliği AKP’nin yeni bakış açısıyla bu sefer Ümmetçi İslam içinde sentezleyip bitirmektir. Bu anlamıyla ve içeriğiyle kitapçık  stratejik belge niteliğindedir.

Oysa günümüzde kitlesel gücü olan Alevi kurumlarının  Alevi toplumuna ilişkin  talepleri ve çözüm önerileri ile hükümetin tek taraflı asimilasyoncu çözüm adı altında çözümsüzlüğü kalıcı kılma amaçlı girişimleri taban tabana zıtlık taşıyor. AKP hükümeti tarafından hazırlanan ve Alevi kurumlarının kabul etmediği  stratejik bir asimilasyon belgesi olan  « Nihai  Rapor »  üzerinden « Alevilerle tam bir uzlaşma sağlanmıştır » denilerek, kamuoyu yanıltılmaktadır.

Oysa orta da bir uzlaşma yoktur. Ve gelecekte de olması muhtemel görünmemektedir. Alevi açılımı adı altında yapılan,  ataları osmanlıların kutsal  Pirlik kurumu yerine devlet maaşlı dedelik-babalık kurumunun yeniden piyasaya sürülmesidir. Tarihte Alevi inanç önderlerinin Pir olarak adlandırılması yokmuş sayılarak, yerine devletin soy seceresi tahsis ederek,( bu sahte soy secereleri ile, etnik kökenlerine bakılmaksızın tüm dede-baba ailelelerinin soyları Muhammede kadar vardırılmıştır.)  Alevi yerleşim yerlerini aralarında paylaştırıp asimilasyon görevlisi olarak dede-babalar gönderilmiştir.

Bugün kapitalizmin geldiği gelişme düzeyi ve Aleviliğin köy topluluğu olmaktan çıkıp şehirleştiği bir ortamda Çıralık Hakkı  toplayamayan dedeler yukarda adı geçen çakma Alevi kurumlarının istemleri ile AKP tarafından maaşa bağlanma sözü almışlardır.    Var olan uzlaşma devlet, iktidar, cemaat ve cemaatin Aleviler içerisindeki uzantıları devşirilmiş çakma Alevi kurumları arasındadır.

AKP’nin Alevilere yönelik atacağı adımlar  “devletçi Çözüm” adımlarıdır. Bu adımlar asla, Alevi toplumunun özgürlük, eşitlik ve kardeşçe bir arada yaşama taleplerine, devletin dinden tamamen elini çektiği gerçek  laiklik, demokrasi ve inanç özgürlüğünü sağlamaya yönelik olmayacaktır. AKP’nin amacı  Kürt Özgürlük Hareketi ile Alevilerin ortak platformlarda buluşmasının önünü kesmektir. Her ne kadar bu adımlar Alevileri CHP’den koparma girişimi gibi gösterilmeye çalışılsa da, amaç tam tersinedir. Alevilerin, oluşma ihtimali yüksek Kürtlerin ve Alevilerin içinde kitlesel olarak yer alacağı yeni bir muhalefet blokuna katılımını bu sahte çözüm vaatleriyle önlemektir.

Aleviler ve onların gerçek temsilcileri ilerici Alevi kurumları sürece müdahale etmezlerse, İzzetin Doğan’a ait Cem Vakfı, Gülen cemaati tarafından açıldığı bilinen çakma Alevi dernekleri, araştırma merkezleri ve AKP tarafından açılmış çakma Alevi dernekleri önümüzdeki süreçte, hükümetin toplumu aldatıcı açılım paketinin  muhatapları ve “devletçi çözümün” tarafı olacaklardır.

Tüm bileşenleri ile Alevi hareketi, önümüzdeki süreçte siyasal İslamcı, cemaatçi ve diyanet endeksli çözümlere karşı çıkarak, Aleviliği ve Alevileri kendi çıkarları için pazarlayanlara yönelik toplumu ikna edici doğru bir politika izlemeli, iktidarın desteği ile Alevi önderi geçinen bu madrabazları teşhir ve tecrit etmelidir

Her dönemin ve her inancın  din tüccarları olmuştur ve olacaktır. Şimdi Aleviler adına din tüccarlığa soyunarak, Aleviliği  Sünni İslam içinde eritme ve devrimci, dönüştürücü toplumsal dinamiklerden uzaklaştırmak isteyenleri, gerçek laikliğin, demokrasi ve inanç özgürlüğünün evrensel değerlerine aykırı pazarlıkların tarafı olanları deşifre etmek gerekir.

AKP’nin önümüzdeki günlerde gündeme taşıyacağı gözlenen Alevi Açılımı sürecinde kitleler içinde örgütlü ve sol muhalefet saflarında yer alan Alevi kurumlarını muhatap olarak görmeyeceği bilinmektedir. Nitekim  bir yandan İzzetin Doğan ve ekibi ile, Cemaat destekli başka kurum ve şahsiyetler kamuoyu önüne çıkarılarak itibar sahibi yapılmaya çalışılırken, öte yandan Alevi hareketinin en kitlesel kurumları hakkında, yandaş medyanın kimi kalemşörleri tarafından  itibarsızlaştırma kampanyası başlatılmıştır.

Son günlerde,  yandaş medyanın kimi yazarları  “Alevi açılımı için solcu, demokrat, özgürlükçü ve laik kimlikli Alevileri değil,  Alevi İslam kimlikli kesimleri muhatap alın” diye Başbakana ve hükümete akıl hocalığı yapıyorlar.  Alevilerin inançlarından kaynaklı soldan ve adaletten, özgürlükten, laiklikten yana oluşlarını kabullenemeyen egemenler, işi gerçek Alevi kurumlarını ve önderlerini  itibarsızlaştırılmaya vardırmaktadırlar. Bir kez daha “böl, itibarsızlaştır ve yönet” politikası sahneye sürülmektedir.

Yandaş medyanın   köşe yazarları AKP’ye uyarılarda bulunarak,  Cumhuriyet tarihi boyunca her dönemin hükümetleri ile çıkar birliği ekseninde yan yana gelen İzzetin Doğan ve benzerlerinin muhatap alınmasını ima ediyorlar. Nitekim İzzetin Doğan adeta bir Alevi önderi olarak lanse edilip Erdoğan’ın akil adamlar listesine alındı. Oysa aynı İzzettin Doğan Evren Paşanın Danışma Meclisi üyesidir, Turgut Sunalp Paşanın MDP’sinin kurucu üyesidir. MHP’li katil zanlısı Musa Serdar Çelebi’nin mesai arkadaşıdır.

AKP Kürdü böl ve yönet plotikasına, şimdi de Aleviyi böl ve yönet politikasını eklemiştir. Bunu önlemenin yolu daha fazla birlik çalışması yürütmek, daha fazla güç birlikleri oluşturmak, daha fazla tüm ötekileştirilen toplum kesimleri ile omuz omuza mücadele etmektir. Şimdi, Alevilerin eskisinden daha çok gerçek toplumsal muhalefet güçleriyle yan yana gelmesi ve eskiden olduğu gibi bir kez daha AKP’nin sahte çözüm oyununu bozma zamanıdır.

BDP’den Alevi Çıkışı: Sabiha Gökçen İsmi de Değişssin!

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda bütün partilerin söyleyeceklerini söylediğini belirterek, “Türkiye’nin temel meselelerinde bir uzlaşma yok ama çiğ köfteye zararı olmayan meselelerde uzlaşmışız” dedi.

Tan, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, İstanbul Boğazı’na yapılacak üçüncü köprüye “Yavuz Sultan Selim” adının verilmesi tartışmalarına değindi. Tan, Alevi vatandaşların köprüye söz konusu ismin verilmesine tepki gösterirken, “daha yeni katliamları gözardı ettiklerini” söyledi.

İstanbul’daki bir havalimanının adının “Sabi Gökçen” olduğuna dikkati çeken Tan, şunları kaydetti:

“1938’de bir Dersim katliamı var. Bu olaylarda 13 bin 500 insan hayatını kaybetti, 14 binin üzerinde şahıs sürgüne gönderildi. Dersim’in büyük kısmı da Alevi vatandaşlardan oluşuyor. Seyit Rıza da Alevi dedesi. Bu olaylarda ‘ilk kadın pilot olarak rol oynayan kişilerden biri ise Sabiha Gökçen. Alevi yurttaşlarımız Yavuz Sultan Selim ismine büyük bir tepki koydular, haklılar ama Alevi yurttaşlarımız maalesef bu Sabiha Gökçen ismine bir tepki göstermediler.”

TBMM Başkanlığı’na, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın adının “Hacı Bektaş-ı Veli” olarak değiştirilmesini öngören bir kanun teklifi verdiğini belirten Tan, başta Alevi vatandaşlar olmak üzere duyarlı sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi çevreleri bu kanun teklifine destek olmaya çağırdı.

Gezi Parkı olaylarında yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ün ölümüne neden olduğu ileri sürülen polis memurunun can güvenliği sebebiyle koruma talep ettiğinin hatırlatılması üzerine Tan, “8 milletvekilini cezaevinde tutacaksınız ama cinayetle suçlanan bir polis memurunun yargılamasını tutuksuz yapacaksınız” şeklinde konuştu.

Bir gazetecinin “Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, hayal edemeyeceğiniz bir paket hazırlandığını söyledi” sözleri üzerine Tan, “Balon uçuruyor bunlar balon. Beşir Atalay’ın, Sadullah Ergin’in balonları. Bu bir casusluk filmi mi? Niye saklıyorsunuz, neyse söyleyin. Ne yapacaksınız; dört tane Kürdistanı birleştirip bir Kürdistan mı kuracaksınız? Bunu hayal eden de var. Hayal edilemeyecekleri bırakın da yapılabilecek küçük şeylerden bahsedin. Kürtleri tavşan zannediyorlar. Havucu gösterip zıpla…” diye konuştu.

Tan, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’yla ilgili bir soru üzerine, Komisyon’un patinaj yaptığını öne sürerek, “Bütün partiler söyleyeceklerini söyledi. Türkiye’nin temel meselelerinde bir uzlaşma yok ama çiğ köfteye zararı olmayan meselelerde uzlaşmışız” dedi.

Komisyonda binlerce sayfa tutanak tutulduğunu, hemen her konunun konuşulduğunu ve tartışıldığını belirten Tan, “İşte bunları tartıştık konuştuk diye çıkan tabloyu halkın önüne koymalıyız” ifadesini kullandı.