Ana Sayfa Blog Sayfa 6412

Aleviler Reyhanlı’yı Ziyaret Etti

Hacıbektaş Veli Dergahı’nın en yüksek makamı olan Postnişin görevini yürüten Veliyettin Ulusoy, federasyona bağlı çok sayıda üye ile Reyhanlı’ya geldi. Ulusoy, “Toplum arasındaki gerilme bizi bu noktaya getirdi” dedi.

Beraberinde kanaat önderleri ve ülke genelindeki şubelerin temsilcileri ile Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gelen Hacıbektaş Veli Dergahının en yüksek makamı olan Postnişin görevini yürüten Veliyettin Ulusoy, Reyhanlı Belediye Başkanı Hüseyin Şanverdi’yi belediye binasında ziyaret etti.

Ziyarette konuşan Ulusoy, “Acılarınızı paylaşmak üzere buraya geldik. Allah’tan bu acıyı unutturacak başka acı vermemesini diliyorum. Yapanlara yaptıranlara ve sebep olanları şiddetle lanetliyoruz. Acınız bizimde acımız. Sizinle beraberiz. El eleyiz asırlardan beride özellikle bu bölgede medeniyetlerin olduğunu farklı inançların ve farklı ırkların bulunduğunu biliyoruz. Ve hepsi bir arada yüzlerce yıldır el ele vererek yaşadığını biliyoruz ama son günlerdeki karışıklık ve toplum arasındaki gerilme bizi bu noktaya ne yazık ki getirdi. Çok çok çok üzgünüz Hacı Bektaş-ı

toplumu olarak, kanaat önderleri olarak acınızı tekrar paylaşıyorum. Hak’ka yürüyen canların ailelerine de sabır ve metanet diliyorum” dedi.

Reyhanlı Belediye Başkanı Hüseyin Şanverdi de ziyaretten dolayı teşekkür ederek yaraları dostlarla birlikte hızlı bir şekilde saracaklarını söyledi.

Ziyarette, Selim Narlı Kuran-ı Kerim okudu

584 Alevi örgütünden Reyhanlı’ya çıkarma

584 Alevi dernek ve federasyonunu temsilen 40 kişilik bir heyet, Reyhanlı’ya çıkarma yapıyor. Reyhanlı’da hayatını kaybedenlerin ailelerini ziyaret edecek olan heyet, mezhep ayrılığına karşı itidal çağrısı yapacak.

Reyhanlı’daki 52 kişinin ölümü ile sonuçlanan çifte bombalı saldırının ardından bölgede mezhep ayrılığını provoke etmek için yürütülen kampanyaya Alevi dernek ve federasyonları bölge ziyareti ile karşı duruş sergileyecek.

Erdinç Akkoyunlu’nun haberine göre, 584 Alevi dernek ve federasyonunu temsilen 40 kişilik bir heyet Reyhanlı’da hayatını kaybedenlerin ailelerine taziyelerini sunacak. Aleviler ziyareti önemserken Hacı Bektaş Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy’un vereceği mesajların Aleviler üzerinde itidal için etkili olacağı dile getiriliyor.

Sakinlik ve duyarlılık zamanı

Reyhanlı’da saldırı sonrasında Alevi-Sünni çatışması yaratılmak istendiğini belirten Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Kimse Aleviler ile Sünnileri karşı karşıya getirmeye çalışmasın. Büyük bir Alevi kitlesinin yaşadığı bölge Reyhanlı. Bir defa kaymakamlık, belediye başkanlığı, tabipler odası, sanayi odası, canını yitirmiş canları ziyaret edeceğiz. Herkesi sakin olmaya ve duyarlı olmaya davet edeceğiz” dedi.

Ölenler bizim canlarımız

Hacı Bektaş Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy’un verceği mesajların önemli olacağını belirten Geçmez, “Tam da bu noktada Türkiye’de sorunun bir Alevi Sünni sorunu olmadığını anlatmak istiyoruz. Saldırıyı yapanlar Aleviler değil, biz de tam bu noktadayız. Türkiye bir mezhep savaşına çekilmek isteniyor. Alevi yurttaşlar ile konuşacağız. Herkesi sakin olmaya ve duyarlı olmaya davet edeceğiz. Ölenler bizim canlarımız” diye konuştu.

BİZİ KİMSE KARŞI KARŞIYA GETİREMEZ

ALEVİ Kültür Dernekleri Başkanı Doğan Demir de Aleviler ile Sünnileri kimsenin karşı karşıya getiremeyeceğini söyledi. Demir, “Barış sürecinin yaşandığı dönemde Reyhanlı’da yaşanan olaylar Alevi Sünni meselesini kaşımaya yönelikti. Alevi’si Sünni’si canlara başsağlığı dilemek istiyoruz. Ulusoy’u da birlikte götürüyoruz; herkes bir şey algılasın istiyoruz. Ziyaretin tek amacı dostluk elini uzatmak. Bu ülkede kirli eller hiçbir zaman durmadılar. Biz artık Alevi örgütleri, ne örgütlerimiz ne de Sünniler eskisi gibi değiliz. Herkes aklını başına aldı. Sünniler Alevileşmedikçe Aleviler Sünnileşmedikçe bu sorunu çözemeyiz. Orta Doğu’da birileri bu sorunu kaşıyor” şeklinde konuştu.
Kaynak: STAR GAZETESİ

Reyhanlı bombaları kime hizmet etti

Geçtiğimiz günlerde Reyhanlı’da patlayan bombalar, bölgemizin nasıl bir felakete doğru sürüklenmekte olduğuna ayna oldu adeta. Son iki yılda Suriye’de yaşanan iç savaş, sınırları aşarak Türkiye’ye sıçradı. Türk yönetimi bu savaşta taraf olduğunu baştan beri açık etti. Topraklarında muhalif  güçler diye lanse ettiği savaş çetelerini örgütleyerek Suriye’ye sürdü. Suriye’deki savaşta Türkiye toprakları,  rejim muhalifi güçlerin savaş karargahı haline geldi.

İki yılda Suriye’deki iç savaşta resmi rakamlarla 100 bin ölü olduğu söylenmektedir. Esat yönetimi ülkenin birçok kesiminde iktidarını kaybetti. Ülke adeta küçük küçük devletçiklere bölündü. Artık her mahallede savaş ağası çetelerin egemenliği sürüyor. Bu durum elbette her türlü provakasyona uygun ortam sunmaktadır. Reyhanlı da patlayan bombalar, bu çetelerle işbirliği yapan bölgenin etkin istihbarat örgütlerinin işi gibi görünmektedir. Bu tür eylemlerin tetiğini çekenler çoğu  zaman kime hizmet ettiklerini bile bilmezler. Piyondurlar. Bu eylem de savaş koşullarında palazlanan küçük çıkar çetelerinin para hırsını iyi değerlendiren istihbaratçıların işidir. Arkasında Tük, Suriye, İsrail ve benzeri ülke istihbaratlarının çıkması sürpriz olmaz. Kamuda olay kime mal edilmeye çalışılırsa çalışılsın veya bu eylem de kimler yer almış olursa olsun, gerçek suçluların bulunması yakın zamanda olanaklı görünmüyor.

Olayda kullanılan kişilerin siyasal kimlikleri de bizi doğru bir adrese götürmez. Savaş kendi başına bir bilgi kirliliği ortamı yaratır. Yine savaş kendi başına bireyin aklıselim düşünmesini engeller, aklın yerini duygular alır. İşte insanı felakete götüren de aklın yerini duygulara terk etmesidir. Böyle bir ortamda insan bir ikilem içine girer. Söylenen beylik laf şudur; bu topraklarda bir mücadele sürüyor; ya bizdensin, ya da karşıdansın. Bu beylik laflar her zaman doğruyu işaret etmez.

Çoğu zaman savaşı sürdüren iki tarafta haksız ve zalim olabilir. Suriye’de yaşanan (kimler tarafından kışkırtılmış olursa olsun, tüm bunlardan bağımsız olarak) bir kardeş kavgasıdır. Üzerine din maskesi geçirilmiş bir zulüm yaşanmaktadır. Bu zulmü yürütenler iki kutba bölünmüş örgütlerdir. Zulmün bir tarafında 40 yıldır iktidarı diktatörlük üzerine kurgulanmış Baas ideolojisi ile yöneten Esat ailesi ve oluşturduğu devlet aygıtı, diğer tarafında da  bir kısmı bu zulüm düzeninde baskı ve kıyım yaşamış Sünni müslüman halk kesimini kendisine taban yapmış, Müslüman Kardeşler örgütü ve buna ek olarak çoğunluğu bölgenin gerici Arap rejimlerinden devşirilmiş ve emperyalistlerce desteklenen çapulcu çeteler bulunmaktadır.

Kimileri bize bu iki kesimden birini tercih etmemizi dayatmaktadır. Oysa gören her göz bu savaşta iki kesimin de haklı olmadığını, iki kesiminde zulüm yaptığını, kin ve intikam duyguları ile hareket ederek bu savaşta hiç bir çıkarı bulunmayan mazlumları imha ettiğini görmektedir. Aklıselim düşünen her birey tüm ideolojilerden bağımsız olarak, bitsin bu zulüm demek zorundadır. Bitsin bu kan demek zorundadır. Bizler de Reyhanlıda katledilen Sünnilere, Suriye’nin değişik bölgelerinde kafaları kesilen, yürekleri yerinden sökülen Alevilere yapılan zülme, reva görülen sona isyan ediyoruz ve bitsin bu zulüm diyoruz.

Nasıl ki, Sunni müslümanların Esat diktatörlüğüne olan öfkelerini dindirmek için Alevileri katletmesine karşıysak, Alevi geçinen bazı çevrelerin ve Esat yönetiminin bu yapılanlara misilleme olarak Sünnileri katletmesini de kabul edemeyiz. Kendisine insanım diyen hiç kimse de bunu kabul etmemelidir zaten.

Biz sosyalistleri herkesten ayıran temel özelliğimiz, insana ve yaşama verdiğimiz değerdir. Bizim ezenlerin iktidarlarına karşı çıkışımız ne kadar haklıysa, insanın insan olmaktan doğan yaşam hakkını da kutsal sayarız. Egemenlere karşı silahlı mücadelemiz de bile her zaman meşru savunma içinde oluruz. Saldıran konumunda değil, savunma pozisyonundayız. Direnmekten başka yol kalmadığında silaha sarılırız.

Öte yandan Arap Alevi kökenli birçok eski yoldaşımız yukarda saydığımız bazı gerçekleri görmeden bizden bu savaşta taraf olmamızı istemektedir. Biz ısrarla Suriye’de süren kirli ve kanlı savaşta, iki tarafın da haksız olduğunu vurguladık, vurgulamaya devam edeceğiz. Bugün bizim tutumumuz bölgedeki boğazlaşmaya son verecek yol ve yöntemleri önermek olmalıdır. Bölgenin bir kan deryasına çevrilmesinin önüne geçecek bir ezilenler cephesinin örülmesi için mücadele etmek olmalıdır. Savaş kışkırtıcılığına zemin olacak tutumlardan özenle ve ısrarla kaçınmamız gerekmektedir.

Alevi kökenli Arap yoldaşlarıma bir gerçeği hatırlatmak isterim. Alevilikte bırakalım zalim bir iktidarın tarafında olmak, o rejime yakın durmak bile düşkünlüktür.  Esat rejimi biz zulüm rejimidir. Hem emekçi Aleviler için, hem Sünniler için, hem sosyalistler için, hem de Kürt halkı için bir zulüm rejimidir. Aleviler eğer gerçekten bu inancın gereklerine uygun davranacaksa,  bu iktidar içimizden çıkmış birilerinin elinde olsa bile onun yakınında olamazlar.

Aleviliğin en büyük ilkesi zalimlere karşı mazlumların yanındaki tarihsel duruşudur. Dün Sivas’ta yapılana isyan eden Alevi, bugün Roboski’de yapılana isyan ediyorsa bu inançtandır. Yine bugün Reyhanlıda katledilen Sünni Arap kardeşlerine reva görülen zulme bundan isyan ediyor. Egemenler inançları, ideolojik ayrılıkları kullanarak bizi hep birbirimize düşürmeye çalıştılar, çalışıyorlar.  Ne yazık ki, kendisine solcuyum, ilericiyim, sosyalistim diyen bazı kesimler de bu oyuna gelerek, egemenlerin kurallarını belirlediği bir ortamda birilerine karşı, öbürünün safında yer almaktadırlar. Oysa iki tarafta halk düşmanı zalimler iktidarına hizmet etmektedir. Obama çok kötü de, Putin çok mu iyidir? Sorarım düşünen insana, bu filler çatışmasının aracı olmak mıdır doğru devrimci duruş? İnsanların inançlarını kullanarak, biri kesimin işlediği cinayetleri, yaptığı zulmü meşru gösterme çabası mıdır devrimcilik?

Benim sık sık Alevi kimliğime vurgu yapmam bazı eski yoldaşlarımı rahatsız ediyor galiba. Ama benim vurguladığım Alevi kimlikte zalimin yanında duruş yoktur. Emeğin ve emekçinin yanında duruş var, ötekileştirilen toplumsal kesimlerin yanında duruş vardır.  Suriye’de savaş başladığında yazdım. Bir Alevi olarak bu savaşta eğer Suriye’nin şeriatçıları iktidar olursa, bu savaşın kefaretini Arap Alevilerine ödetirler. Bundan dolayı onların iktidar olmasına karşıyım dedim. Bugün de aynı görüşteyim. Ancak bu kesim iktidar olmasın diye statüko savunuculuğu da yapamam. Bu sistemin yıkılması gerekiyor.  Bu kanlı rejimin Alevilikle ilişkisi sadece Esat ailesinin bu kökenden gelmesi kadardır. Kaldı ki  Baba Esat iktidarını sürdürmek için inanç kimliğini inkar ederek bir Sünni müslüman gibi yaşadı ve bir Sünni müslüman gibi cenazesi Emevviye camisinde kaldırıldı. İktidar için inanç inkar edildi. Namaza gidişleri TV kanallarında naklen yayınlanıyordu.

Bugün de Esat ailesi Alevileri kullanarak iktidarını uzatmaya çalışmaktadır. Gerçekten Alevi inancına inananlar zulüm nereden gelirse gelsin karşı dururlar. Mazlum hangi  inançtan, hangi ırktan, hangi sınıftan olursa olsun onun yanında dururlar. Bundan dolayı dünyadaki 72 millete bir nazarla baktıklarını söylerler. Bu 72 milletin inançlarına bakmadan, etnik kökenlerine bakmadan, ideolojik duruşlarına bakmadan aynı nazarla bakarlar. Tek kıstasları ezen olmamaktır. Zulmeden olmamaktır.

20 MAYIS 2013

Dersim’de doğa aktivistlerine asker engeli

Munzur Doğa Grubu aktivistleri tarafından Hengirvan yaylalarına yapılmak istenen doğa yürüyüşü, Pax Köprüsü’nde yüzlerce asker tarafından engellendi. Saatler süren görüşmenin ardından aktivistler yollarına devam etti.

Munzur Doğa Grubu aktivistleri tarafından Hengirvan yaylalarına yapılmak istenen doğa yürüyüşü, Pax Köprüsü’nde çok sayıda zırhlı araç ve yüzlerce asker tarafından engellendi. Sabahın erken saatlerinde Dersim merkezde bir araya gelen onlarca doğa aktivisti araçlarla Hengirvan yaylalarına doğru yol aldı. Dersim çıkışındaki cemevinin yanında çok sayıda polis tarafından durdurulan araçlara, evraklarının eksik olduğu gerekçesi ile 2 bin 600 TL para cezası kesildi.

Araçlarından inen ve yaylalara yürüyerek gitmek isteyen grubun önü bu kez de Pax Köprüsü üzerinde çok sayıda asker tarafından kesildi. Askerler grubun geçişine izin vermeyeceklerini söyledi. Gerekçe olarak da Dersim Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gruptakilerin kimlik bilgilerini istemesini gösterdi. Kimlik bilgilerini vermek istemeyen grup üyeleri bunun üzerine bir süre bekledikten sonra Dersim-Erzincan karayolunu çift taraflı trafiğe kapattı.

Bunun üzerine İHD Dersim Şube temsilcileri grubun bulunduğu alana geldi. İHD temsilcileri ile askeri yetkilileri arasında yapılan görüşmelerin ardından Dersim Cumhuriyet Başsavcılığı’nın böyle bir talebinin olmadığı, kimlik bilgilerinin istenmesinin tamamen keyfi olarak istendiği öğrenildi. Grubun Hengavir yaylalarına gitmekte direnmesi üzerine askerler yoldan çekildi ve saatler sonra grubun geçişine izin verdi.

Büyük Ozan Mahsuni Şerif’i anarken

Pikapların yeni çıktığı, çocukluktan gençliğe geçtiğimiz yıllardı. Uzun Hasan abi ile Mehmet Emin Gelir’de, iki pikap vardı köyde. Her Çarşamba üç, dört arkadaşımla Sait Yeldoğan, Mehmet Emin Gelir, Ali Çoban, Memduh Tosun “müsahibim”, arada bir de İbrail Can bize katılır, birlikte çarşıya inerdik. Önce plakçılara uğrar, yeni çıkan plakların haberini öğrenirdik. Harçlıklarımızı sayar, yettiği kadar plak satın alırdık. Mahzuni Şerif bizim için erişilmez bir hayal, bir sevgi yumağıydı. Plakçımız Romenlerden bir abimiz olduğu için o da çok sever, yeni çıkan tüm plaklarının listesini verirdi bize.

Yine bir çarşıya indiğimiz de plakçı abimiz bize Mahzuni Serif’in bir plak duyurusunu verdi. Duyurunun üzerindeki fotoğraf da, Mahzuni Şerif yerde oturuyor, kucağında bir saz, önünde rakı şişesi, plağın bir yüzü “Dönemem”, diğer yüzü “Bak Beni Dinle” yazıyordu ama plak yoktu. Manisa ya da Balıkesir’de bulabileceğimizi söyledi plakçımız.

Hangi arkadaşımdı unuttum, trene bindik ve Manisa’ya gittik. Gördüğümüz plakçıya sorduk, çarşıyı baştan başa gezdik, aradığımız plak yoktu. Tekrar trene bindik Balıkesir’e gittik. Daha ilk uğradığımız plakçı da “Dönemem” plağını bulunca öyle sevinmiştik ki, o sevinçle tren istasyonuna geldik ve gece geldik Soma’ya. Aynı gece yürüyerek köye döndük Mahzuni Baba’nın plağı koynumuzda.

1977 yılında, Almanya’nın Hamm şehrinde Sabit Yıldız abinin evindeyiz. Aşık İhsani, Aşık Fazıli, Aşık Meftuni, Aşık Nurşani ve Mahzuni Şerif ile sohbet ediyoruz. Bizim kuşağa deyişleri ile ışık olan, sevgiyi aktaran, sazı ve deyişleri sevdiren, bilgiye yönelten Mahzuni Şerif yanımızdaydı. Sıra ile çalıp söylüyorlardı, sıra Mahzuni’ye geldiğinde “Alamanya Gardaşımı Geri Ver” deyivermişti. Alışamadığımız sessiz, soğuk ülkede bu türküyü dinlemek insanın yüreğini acıtıyordu. Masadaki herkes sigarasını tüttürmüş, derinlere dalmış gitmişti..

O günden sonra başladı tanışıklığımız. Yapılan her etkinlikte, her toplantı da görüşüyorduk. Alevi örgütlenmesine hem insan olarak hem sazı ile çok emek vermişti. Bilgeliğiyle, olgunluğuyla bizlerden çok öndeydi büyük usta. İnsanın insanca yaşaması, kulluğun, köleliğin kaldırılması için uğraşmak yetmiyordu, yaşamı değiştirmesi gerekiyordu. Mücadele etmeyi, uğraşı vermeyi, Pir Sultan’ların yolu olan devrimci duruşu öğretmişti. Mahzuni Şerif deyişleriyle, duruşuyla bizim kuşağı değiştirenlerin en önde gelen bir öğretmeniydi, korkusuzluğu öğretmişti bize. Yüzseniz Derimi Yine Dönemem, sözlerini belleğimize yazmıştı.

Dönmedi. Gözaltılar, tutuklanmalar, işkenceler yaşamının parçası oldu. Ona her türlü zorbalığı dayatan faşist zihniyeti dahi kendisine saygı duymak zorunda bıraktı. Irkçı, gerici zihniyetleri dahi değiştirmeyi başardı Mahzuni Baba.

Yıl 1994, Aachen şehrinde üç bin insanımız bir araya geldiği büyük bir etkinlik vardı. Mahzuni Şerif önce Panel de söyleşi yaptı, panel sonrası aldı sazını ve iki saat çaldı sazını, söyledi deyişlerini, çok terlemişti. Etkinlik sonrası salonun kapısından birlikte çıkıyoruz, eşi ve iki arkadaşıyla Köln’nde bir adrese götüreceğim. Dışarısı oldukça soğuk ve yağmurlu. Kapının önünde pardesüsünü giymek istedi, eşine sazını tutması için uzattı. Eşi anlamamıştı zannediyorum, sazı tutamadı ve sazı yere düştü, kırıldı. Mahzuni baba o kadar üzülmüştü ki, Köln şehrine kadar hiç konuşmamıştı.

Hakka yürüyeli 11 yıl geçti. Geçen yıl Hacı Bektaş kasabasında niyaz etmiştim. Geçen günler aklıma geldiğinde, onun ölümsüzlüğünü bir daha anımsadım. Derler ya, ölümsüzler her gün çoğalırmış, aynı akşam yapılan etkinliklerde bir çok sanatçının Mahzuni deyişlerini okuması ölümsüzlüğün açık kanıtıydı. Pir Sultanlar ölür mü bu kırsal topraklarda?

Niyazlarım sana Mahzuni Baba. Yolun yolumuz, ışığın ışığımız olsun..

17.05.2013

Arap Alevileri’nin belgeseli Finnen

Mevlüd ORUÇ

Türkiyeli Arapların da artık bir filmi var. Ülkemizin ağır asimilasyon belasını oto asimilasyon kara belası olarak iliklerinde yaşayan Arap Alevileri’nin bir belgeseli oldu. Finnen belgeseli, ülkemizin ve bütün dünyanın azınlıklarının kaderinin, imdat çığlıklarının belgeselidir. Okulda, resmi dairede, askerde vb. yerlerde ‘vatandaş Türkçe konuş’ ceza ve mükafat sistemi başarılı neticesini vermiştir. Anadilimizi konuşmak artık eskidi ve yaşlı işi olarak görülmeye başlandı.

Biz eskimiş anadilimiz Arapça’yı unutup çok dillilikten tek dilliliğe evrimleştikçe modernleşiyormuşuz. Fakat bu modernleşmenin ölümcül yan etkileri var. Türkiye Arapçası’nın Akdeniz lehçesi günden güne eriyor. Bu benzeşme, tekleştirme, fakirleşme ülkemizin menfaatine değil. Bu azınlık psikolojisi, korkuları dünyanın her tarafında aynı. Bu dünyanın siyahileri bizler, bu azınlık kompleksinden dolayı bindiğimiz dalı (dilimizi) keserek hem kendimize ve hem yaranmaya çalıştığımız çoğunluğa karşı işlediğimiz günahın farkında olmayız. Bu olumsuz sürece karşı duruş sergileyen müzik, tiyatro, sinema insanlarımız ve STK’lerimiz de var. Akdeniz lehçemizle en son sanat eserimiz sinema belgeseli Finnen filmidir. Antakyalı yönetmen Gökhan Evecen’in Finnen adlı belgeselinin galasını Antakya kültür merkezinde izledik. Tamamı Arapça olan filmin Türkçe çevirisini Antakyalı dilbilimci Mahmut Ağbaht, İngilizce çevirisini Antakyalı çeviri bilimci Hüsne Akgöl ve Almanca çevirisini de Heidelberg Üniversitesi dinler tarihi bölümünde doktora yapan Bahar Yeniocak yaptı. Belgeselimizin içerik danışmanını, Antakyalı son ozan Finnen Nihat Çay üstlenmiştir. Belgeselimiz ulusal ve uluslararası platformlarda Antakya’da Arapların dillerinin ve kültürlerinin yaşatıldığını gösterirken, diğer yandan kendi kültürünü yaşatmak isteyen Araplara bir başucu kaynağı sunuyor. Bu çalışma küçük katkılarla ve büyük emeklerle tıkanmalar aşılarak üç yılda tamamlanabildi. Arapça kelime olan “Finnen” Türkçe karşılığı sanatçıdır. “Finnen”nin ürettiği yapıtlara da Fenn yani sanat denir. Sanatın diğer dallarının yeterince güçlü olmadığı toplumlarda sözlü edebiyatın kendisi baştan sona sanat olarak ifade edilmektedir. Ülkemizin kültürel mozaiğinin bir parçası olan Arapların gerek tarihi gerekse de kültürel öğeleri bilinmiyor. Belgeselin galasında çıkış amacını yönetmen Gökhan Evecen, “Türkiyeli Araplara ait kültürel değerleri kayıt altına alıp yeni kuşaklara aktarmak ve böylece Antakya Arapçası’nın bir lehçesi ile neler ortaya koyulduğunu gösterip, lehçeyi yaşatmak isteyenlere bir kaynak olarak sunmak istedik” şeklinde açıkladı. Geçmişten bugüne tarihe tanıklık eden ve yaşamın nabzını tutan bölgemizin Arap ozanlarının belgeseli tarihimize ışık tutuyor. Galada pek alışık olmadığımız bir sanat ve edebiyat ortamı vardı. Sanat, edebiyat, şiir, şair, ozan, mevvel (Arapça gazel), estetik, kültür, sabır ve emek hepsi bir aradaydı. Belgeselde kendimizi gördük, kendimizi bulduk. Salonda ağlamak da gülmek de serbest. Ben dahil çoğu izleyici ikisini birlikte yaşadı. Evet, tavsiye ederiz, sizde izleyin. Ve korkmayın izleyen bölünmüyor hatta çoğalıyor, büyüyor, genişliyor, bütünleşiyor. Finnen filmini izledikten sonra daha çok Türkiyelileştiğimi hissettim.

FEDA kongresinin sonuç bildirgesi açıklandı

Demokratik Aleviler Federasyonu (FEDA) 11-12 Mayıs tarihlerinde Almanya’nın Gelsenkirchen kentinde gerçekleştirdiği 5. Olağan Kongresi, 9 Ocak günü Paris’te katledilen PKK kurucularınudan Sakine Cansız, KNK Paris Temsilcisi Fidan Doğan ve  Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez’de adandı. Kongrenin açıklanan sonuç bildirgesinde “Türkiye’de Kürt sorununun demokratik barışçı yollardan çözümüne ilişkin, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Newroz çağrısını tarihi bir çağrı olarak ele almış ve Alevi toplulukları Türkiye’nin demokratik dönüşüm sürecinin öznesi olarak sürece aktif katılmaya çağırmıştır. Aleviliğin özgürlüğü Kürtlerin özgürlüğü, Kürtlerin özgürlüğü de Aleviliğin özgürlüğü olarak nitelenmiştir” tespiti yapıldı.

FEDA kongresi, Türkiye’de Kürt sorununun demokratik barışçıl yollardan çözümüne ilişkin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Newroz çağrısını tarihi bir çağrı olarak ele aldığı ve Alevi topluluklarının Türkiye’nin demokratik dönüşüm sürecinin öznesi olarak sürece aktif katılmaya çağırdı.

“Aleviliğin özgürlüğü Kürtlerin özgürlüğü, Kürtlerin özgürlüğü de Aleviliğin özgürlüğü olarak nitelenmiştir” denilen sonuç bildirgesinde, “Ulusal, demokratik, inançsal, kültürel, ekonomik vb. hak ve özgürlükler, devletten beklemeden, tüm toplumsal kesimlerin kendi özgücü ile verecekleri demokrasi mücadelesiyle elde edilecektir. Dolayısıyla kongremiz, demokratik kurtuluş sürecini tam desteklemekte ve Alevileri bu sürecin ana öznesi olarak görmektedir.

‘ALEVİ TOPLUMU HALA BASKI ALTINDADIR’

Alevi toplumunun halen baskı altında olduğuna da dikkat çekilen sonuç bildirgesinde, “Alevilik inancı ve ibadet yerleri resmi olarak tanınmamaktadır. Aleviler korkutulup sindirilmekte ve evleri işaretlenerek hedef gösterilmektedir. Alevi Kürt toplumunun etnik ve inanç kimliği önündeki engeller devam ederken, tüm Alevilere Türk-İslam kimliğini dayatan bir anlayış derinleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu asimilasyon saldırısı Alevileri örgütlü ve demokratik bir direnişe daha fazla zorunlu kılmaktadır.

Kongremiz, bütün Alevi canlar için ‘farklılık içinde birlik’, ‘etnik kimlikte çokluk, yol’da birlik’, ‘ne kadar kendin olabilirsen, o kadar da başkası ile bütünleşebilirsin’  ilkelerini benimsemiş ve  Kızılbaş Aleviliğin birleştirici ve paylaşımcı rolüne dikkat çekmiştir” dendi.

Analık ve Pirlik kurumunun toplumsal rolünü yeniden oynayabilmesi için çalışma yürütülmesinin gereğinin de altının çizildiği kongrede, “Ocak, dergah, cemevi, komiteler ve meclisler tarzında örgütlenmeyi ve bu temelde söz, yetki, denetleme, karar ve uygulamalara toplumu da katan demokratik bir işleyiş benimsenmiştir” dendi

Kongrede, FEDA’nın Avrupa’da örgütlenmesini geliştirmeyi, dernekler üzerinden federasyonlaşmayı ve giderek konfederasyonlaşma tarzında örgütlenmeyi de hedeflediği sonuç bildirgesinde kaydedildi.

Eşbaşkanlık sistemi ile bundan sonraki çalışmalarını yürütmeyi hedefleyen FEDA, “Mezopotamya’dan Anadolu’ya hakikat yolunda buluşalım” şiarı ile düzenlenen kongerinin 9 Ocak günü Paris’te katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’e atfedildi.

Kongrede alınan kararlardan bazıları şöyle:

“Demokratik Aleviler Federasyonu’nun komiteler, komünler ve meclisler biçiminde örgütlenmesi

Dernek ve dergahlarımızın bulunduğu yerlerde herkesin inancını kendi anadiliyle yapması ve Kürtçenin Kurmancî, Zazakî ve diğer lehçelerine yönelik kursların açılması

Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Roboskî katliamlarının yıldönümlerinde protesto etkinliklerinin yapılması ve Dersim katliamı başta olmak üzere tüm Alevi katliamlarının soykırım olarak tanınması için var olan girişimlerin kesin sonuç alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmesi
‘Demokratik kurtuluş süreci ve Aleviler’ konulu yaygın panel vb. etkinliklerin yapılması

Yıl içinde bir Alevi Kadın Kurultayı’nın gerçekleştirilmesi

Türkiye’de yeni anayasanın oluşum sürecinde Alevilerin temel haklarından olan eşit yurttaşlık, zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin resmi olarak tanınması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi gibi taleplerimiz için, Türkiye’de başta Alevi örgütleri olmak üzere bütün demokratik güçlerle paralel çalışmalar yürütülmesi kararlaştırılmıştır.”

FEDA Kongresi, birikimli ve deneyimli kadrosu ile Aleviliğin hizmetindedir

Can KASAPOĞLU

Yaklaşık 300 km bir yol katedeceğimizden ve ötürü sabahın erken saatlerinde ‘Bism-i Şah’ diyerek yola çıktık.. Yol boyunca güncel, aktüel siyasal gelişmeleri, Alevilerin durumu ve Dersim eksenli tartışmaları konuştuk..

Kongrenin yapılacağı salona geldiğimizde ise çok daha uzak bölgelerden ve çok daha erken saatlerde yollara düşerek Alevilerin buluşması’na gelen dostlar ile karşılaştık..

Yüzlerindeki yol yorgunluğu gitmiş ve yerini, birazdan başlaması düşünülen ‘Demokratik Aleviler Federasyonu’ (FEDA) 5. Olağan Kongresi heyecanına bırakmıştı..

Kimisi ile 20 yıldır görüş(e)mediğim çok değerli can’lar ve kimi ile ise zaman zaman görüşüp-tartıştığım, bir çok Alevi dostum ile ‘Niyaz’laşıp, helalleşme fırsatı buldum.. Kongreye yeni katılan delegelerin yüzündeki heyecan, ‘eski tüfek’ delegelerin ‘yeniden yapılanma’ heyecanı ile buluştuğu kongre salonunda herkes kendi aralarında üçer-beşer kişilik gruplar halinde yoğun bir sohbet ve ‘ne var ne yok?’ türünden bir tartışma içine girmiş idi..

Çok sayıda ve yeteri kadar delegenin bir araya geldiği, ezici çoğunluğunu ise Kürt Alevilerinin oluşturduğu kongre bileşenleri, son süreçte yaşanan gelişmeleri, 50 bin insanın yaşamına mal olan 30 yıllık savaşın, Abdullah Öcalan’ın şahsında Kürt özgürlük mücadelesin geldiği aşamayı vb konuları değerlendiriyordu..

Kongre hazırlık komitesi veya FEDA bir önceki dönem yönetimi ise döneme ilişkin salonun içini çeşitli pankart, poster vb donanımlarla kongreye hazır hale getirmiş ve Dersim’in Piri Seyit Rıza başta olmak üzere yine Koçgiri ve Dersim’de muhteşem bir direniş gösteren Ali Şer-Zarife ikilisinin büyük posterleri ile süslenmişti..

Pariste katledilen Dersim’in yiğit ve asi kızı Sakine Cansız, Nurhakların gülü Fidan Doğan ve Torosların yıldızı Lale Şaylemez’de anlamlı ve gülümseyen bakışları ile Alevilerin tartışmalarını izliyordu adeta..

Kongrenin açılışından tutalım, sonraki saatlerde sürüdrülen tartışmalarda eleştiren, çözüm önerileri sunan, bir önceki yetmezlikleri aşan bir konuma gelinmiş olduğu her halinden belli olan deneyimli ile deneyimsiz ancak heyecanlı, hizmet etmek isteyen bir iradenin ortaya çıktığından bahsetmek hiçte abartı olmasa gerek.. ‘Aleviler kaygılı, endişeli vb’ söylemlerin tersine kongre bileşenleri, delegeler ve tartışmalarda ortaya çıkan sonuç, Alevilerin bu sürecin dışında ve peşinden sürüklenen bir konumda değil , tam tersine bizzat içinde yer almaları ve demokratikleşme sürecine dahil olmaları ön plana çıkıyordu..

Demokratik siyaset, siyasallaşma ve yeni anayasa tartışmalarında Aleviler nerede duruyor sorusunun cevaplarının giderek netleştiği Alevilerin buluşması ve FEDA Kongresi, diaporada yaşayan Alevilerin sorunlarının ve çözüm önerilerin tartışıldığı, buna ilişkin örgütlenmelerin ve iradenin ortaya çıktığı ve ‘er meydanı, kızılbaş meydanı’ havasına bürünmüştü. İnanç ve yaşam felsefesindeki sevgi, barış ve hümanızma ile dolu olan Aleviler, bu buluşma ile bir kez daha inkarın, reddin ve her türden gericiliğin önüne geçmeye hazır olduğunu vurguluyordu..

Sadece Kürt Alevisi değil, Türkmen Alevilerin’de sorunlarının tartışıldığı kongrenin, geleceğe umutla baktığı, silahların sustuğu, müzakerelerin, barışın ve kardeşliğin yanı sıra inançlarında özgürleştiği bir ülke özlemi göze çarpıyordu..

Kongrenin bir başka önemli yanı ise son süreçte yaşananların, Alevileri kaygıya değil, tam tersine bir coşku içinde sürece sahiplenme ve koşulların her zamankinden daha fazla uygun olduğu ortaya çıktığı gözleniyordu..

Aslına bakıldığında son süreçte yaşananların, gerillanın ‘sınır dışına çekilmesi vb’ durumlar Alevilerin ve Alevi hareketinin, örgütlenmelerinin bu süreçte çalışmalarını, hak taleplerini bir adım daha ileriye götürmek, sonuç almak çok daha fazla ancak dahada rahat bir ortamda çaba sarf etmelerininde önünü açıyordu..

FEDA 5.Olağan Kongresi ve bileşenleri ise bu fotoğrafı çok net görüyordu.. Şimdi yapılması gereken ise bu fotoğrafa uygun bir kadro-yönetimi ile sürece dahi olmaktan geçiyordu..

Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan Alevilerin çatı örgütü konumundaki Demokratik Aleviler Federasyonu’nun (FEDA) ise Alevilerin temel sorunları, hak talepleri ve çözüm önerileri konusunda yeteri kadar birikime ve deneyime sahip kadroları zaten var idi..

Alevileri, ülkesi ile, ocakları, kutsal toprakları, Pirleri ve değerleri ile buluşturmanın bir vesilesi olacağına inandığım Alevilerin bu buluşması her yöneyyle çok önemli ve tarihsel bir öneme sahiptir..

Şimdi mesele, bu buşmayı gerçekleştirecek , bu birikimli ve deneyimli Alevileri, ‘Aleviliğin’ hizmetine sunmaktı.. Yapılacak seçimlerde ve planlamasında tüm bunları göreceğiz..

Gelsenkirchen

Hangi katliamı sayalım

Daha çocukluğumuzda bize okutulan tarih kitaplarında ne kadar yenilmez, ne kadar kılıç geçmez, ne kadar cesur olduğumuzu okur, ceddimize hayran olurduk. Çocuktuk, gururumuz, yenilmezliğimiz bizi geçmişimize özendirirdi. Analarımızın ağıtlarındaki ölümlerin sebebini anlayamazdık, babalarımızın sessizliğini de.

Anlamadığımız bir şey daha; devlet babamızın bize „okuyun“ dediği kitaplardan başkasını okumanın aklımızı bozacak oluşuydu. Oysa her kitabın bir yazarı vardı, devlet babanın kitaplarını yazanlar gibi. Ders kitaplarını okuyanlar çalışkan ve önü açık, başka kitapları okuyanların „kafalarını yemiş, deliler sayılmasıydı.

Her sabah “Bu ülkede ezanlar susmayacak” diyen milli marşımız ezberletiliyordu, hatta marşı duyduğumuz da yerimizde olduğumuz gibi duruyorduk ama okulda öğrendiğimiz ile yaşamın kendisi hiçte bize öğretilen değildi. Laiklik diye bir şeyin adı daha geçiyordu hiç görmediğimiz. En iyi ahlak camide ibadet etme, namaz kılma, oruç tutma yaşamımızda yoktu. İkrarımız, cemimizin „mum söndürme“ gibi çok kötü, büyük suç olduğunu öğreniyorduk okul kitapları dediğimiz zıkkımlardan ama yaşamımızın bir parçasıydı bu tanrıya söyletilen kötülük. Devlet ya, isterse tanrıları da konuşturuveriyordu laik ülkemizde.

Devlet baba eli kolu uzun, her şeyi bilen erişilmez, söz edilmez bir güçtü. Kendisine asi olanları hapse atar, döver ve idam edebilir, kimse bir şey soramazdı. Sazımızla deyişlerini söylediğimiz Pir Sultanların, Hatayilerin, Karacaoğlanların, Köroğluların adı geçtiğinde ellerini dudaklarına götüren büyüklerimiz, bir dönemin bölücü, kökü dışarıda, anarşit, teröristlerine niyaz ediyorlardı. Böyle, aklı birbirine karışan bir toplum olarak yetiştirildik.

Cumhuriyetin ne kadar özgürlükçü olduğunu öğrenirken, zavallı babam ödeyemediği vergileri, gittiği sürgünleri iç çekerek anlattı yaşamı boyu. Ne kadar çalışkan Türk olduğumuzu her sabah, birbirimizle yarışırca bağırırken, evimize gelen bir Türk gittikten sonra anam bizleri içeri almaz, evi temizleyip kırkladıktan sonra ancak girebilirdik. Bizler öğrendiğimiz “çalışkan Türklüğümüzü” söylemeye çalıştığımız da, yaşlılarımız sır verir gibi sessizce “Biz Türkmeniz” derlerdi. Oysa okuduğumuz ders kitaplarında gelmişimiz, geçmişimiz yazıyordu, devlet baba yalan söyler miydi? Türkmen çadırlarda yaşayan ya çok kaba, aşağılanan insandı ya da hakki Türk. Birini söylemek suç, diğerini söylemek övünçtü.

Bölücü, kökü dışarıda, anarşist, terörist sözleriyle büyüyen ve yaşlanan bir kuşağız. Sevdiğimiz insanları anarşist suçlamasıyla ya sokakta katletti ya hapislere doldurdu yada ipe gönderdi özgürlükçü Cumhuriyetimiz. Yetmedi, toplu katliamlara şahit olduk. Yaşlandık ve hala katliamları gördükçe öfkeleniyoruz, kızıyoruz ve birilerini suçluyoruz. Düşünmekten, hafızamızı zorlamaktan yoksunuz çünkü.

Toplu katliamların katillerini ödüllendiren bir devletimiz olduğunu, yaşanan bu katliamların gerçek katillerinin bizzat devlet dediğimiz aygıtı söylemekten korkuyoruz. İktidarlara kızıyoruz da, iktidarlar durmadan el değiştirirken katliamların hiç değişmediğini sorgulayamıyoruz. Sistem çok iyi organize edilmiş çünkü. Baba geleneğini sürdürebilmesi için bizleri başrol oyuncularına yönlendiriyor, gerektiğinde oyuncuları değiştiriyor ama kendi hiç değişmiyor. Sistemi sorgulamaya çalışanlar bölücüler diye sunuluyor, ilk başta ekmeğimizi paylaştığımız insanlar bu oyuna katılıyor. Çünkü kafalarımızı tütsülü, yosunlu yaptılar, hafızalarımız kör.

Geçmiş katliamların hesabını sorabilseydik, yani el ele vermeyi başarabilseydik günümüz katliamlarını yaşamazdık. 17 bin faili mechul var bu ülkede, yürekleri yanan anneleri kardeşleri, bir avuç insan her hafta kucaklarında kaybettiklerinin fotoğrafları ile hak arıyorlar, bizi ilgilendirmiyor. Roboski katliamının suçluları hala ortada yok, Antep’deki patlamaları yapanların kimler olduğunu bilmiyoruz, Hatay Reyhanlı katliamının da gerçek suçluları ortaya çıkmayacaktır.

İktidarın “Suçluları bulduk” söylemlerine inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Onların suçlu ilan ettikleri, katliamların suçluları değil, kendilerine muhalif olanlardır. Suç Acilcilerin üzerine atılmış görünüyor, bu anlık açıklamaların KESK tutuklanmalarına kılıf uydurma yalanları olabilir olması ilk akla gelen. Haksız yere tutuklanmış gazeteciler, öğretmenler, sağlık çalışanları hapisler de suçlarının ne olduğunu duymak için beklerken, saniyelik “suçlu bulma” açıklamalarına nasıl inanalım?

Yarın kimin, hangi nedenle katliama uğrayacağı da belli değil. Devlet Babanın yüreği de, vicdanı da yok. Çünkü, katillerin ödüllendirildiği bir ülkede ne katliamlar son bulur nede katiller bulunur. Birimizin acısını hepimiz yüreğimizde hissettiğimiz gün bu katliamların sonu gelecektir. Tersi, sayılarını dahi unutacağımız “hangi katliam” diye sormaya devam edeceğiz. Hepimizin gördüğü, 5-6 yaşlarındaki oğlu ölmüş ananın çocuğuna sarılmış fotoğrafı umarım vicdanımıza seslenmiştir. Devlet dediğimiz şey vicdan bırakmış ise…. 14.05.2013

Aleviler üzerinde oynan oyunlar

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı varedip ilan eyledik
Hakka hiç bir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik (Edip Harabi)

AKP kendi tarihini ‘tarihin sonu’sonu olarak ilan ederek, her iktidarın başvurduğu bir hileyeyi tekrarlamaya çalışmaktadır. Fakat gerçek 90 yıllık Kemalist Cumhuriyet tarihinin tüm rezevrlerini tüketmiş olup ağır ağır çatırmakta, sürekli krizlerle boğuşarak sonuna yaklaşmaktadır. Toplumla bağını yitirmiş, öz itibariyle anlamsızlaşmıştır. Devlet tam bir yol ayrımıyla karşı karşıya gelmiş: Türkiye’nin kuruluş aşamasında oluşturulan anti-Kürt, Alevi, Komünist ayrışımı büyük bir çıkmazın içinde bulunmaktadır. Zaten cumhuriyetinin son otuz yılı bu çıkmaz içinde debelenmekle geçmistir. Yaşanan sadece ‘Savaş’ değil, aynı zamanda Toplumsal değerlerin ayrışması ve yozlaşmasıydı. Geleneksel olarak Anadolu ve Mezopotamya bütünlüğü bilinçli olarak, inkâr ve karşıtlık temelinde parçalanmıştır. Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında dikkate alınan bu bütünlük,  ne yazıkki sonraki yıllarda kendisini kötü bir sürece bırakmıştır. Bu 90 yıllık süreci devam ettirmek isteyen AKP hükümeti bunu ancak 10 yıl sürdürebilmiştir. Bu anlamıyla AKP, mevcut durumda sürdürülen, statükocu, CHP ve kemalist elitin öngördüğü devlet politikasıyla yürüyememektedir.

AKP’nin kendi dönemi demokrasiyi kendine kılıf yapan çoğu hükümetler gibi, süreci isteyerek başlattığına, bu demokratik dönüşüm sürecine öncülük yaptığına aldanmamak gerekiyor. Bu gelişmeyiAK Parti hükümetinin içinde bulunduğu bir devlet yaklaşımı olarak ele almak lazım. Barış süreciolarak adlandırılan sürecin gündeme girmesi bundandır. Soru şu; Kriz dönemlerinde devletin nasıl bir dönüşüm gerçekleştireceğidir. Bu konuda en büyük sorumluk demokrasi güçlerine düşmektedir. Bu süreçte belirleyici olan, demokrasi güçlerininpolitik taleplerini bir bütünlük etrafında kendi farkını ortaya koyabilmesidir. Süreci, yanlız bir kimliği ilgilendiren ve konuşulduğu bir süreç olarak algılamamak gerekir. Dikkat edilirse 1. Mayıs İşçi Bayramında devlet sosyalistlerin bu sürece katılmasını engelleyebilmiştir. Bu oyunları Aleviler üzerinde de yürütecektir. Devletin en büyük korkusu Demokratik bir Anayasa isteyenlerin bir araya gelerek “Demokratik bir Güç Birliği”ne varmasıdır. CHP’nin süreç karşıtlığını öyle anlamak lazım. Sürece katılması beklenen CHP, bundan birkaç ay önce mecliste talep ettiği komisyon ve önergelerle sürece hazır olduğu bir görüntü vermişti. Ancak Kürtlerin, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve demokratik çözüm için hamle yapınca tavrı da değişti. Anlaşılıyor ki çözüm ihtimali ortaya çıkınca belirli odaklar (Baykal ve Ergenekon)tarafından sert ve ırkçı bir politikaya yönlendirildi. Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığını sürdürmesi için böyle sert politika izlemek zorunda kalmıştır. Kuşkusuz kendisinin zihniyeti de Kürt sorununun çözümüne yatkın değildir. Ancak bugün sekter, sert ve Kürt sorununun çözümü konusunda en makul taleplere bile ihanet demesi bazı güçler tarafından rehin alındığını gösteriyor. ‘Tek bir yurtsever kalmayıncaya kadar bu ülkeyi böldürmeyiz’ demesi başka bir anlam ifade etmiyor. Bu söylemin CHP’nin en ulusalcı kesimlerinin yaklaşımı olduğu açıktır. Artık Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’ın, Onur Öymen’in, Birgül Ayman Güler’in Kılıçdaroğlu maskesi takmış halidir.

CHP içinde durum böyle gelişince, bunun Alevi harekâtına yansımaması mümkün değildi. Alevi harekâtının önemli bir kesimininCHP’nin etkisinde olduğunu düşününce bunu beklemek gerekiyordu. Alevi harekatı süreci anlamaya çalışsada bu boşluktan yararlanmak isteyenler tabi Alevi hareketinin bu bekleyişini suistimal edecektir.

CHP’ninde özel görüşmeler üzerinde bu sürece müdahale etmek için boş durmayacaklar, özel tetikçiler görevlendireceklerdi. Öyle de oldu; Demokratik zihniyetleri olmadığı için bu süreci de yine Demokrasi güçlerinin aleyhine anlatmaya başladılar. Kürterin, Alevilerin ve Emek cephesinin sorunu çözülmeyecek, hak elde etmeyecek, Kürtler İslami bir birliğe evet diyecek gibi, CHP’nin siyasal alanda tetikçiliğine soyundular. Şimdiye kadar Mücadele edenlerin teslim alındığını, tek direnenin gücün CHP olduğunu heryerde anlatmaya başladılar. Bunların başını son dönem Necdet Saraç çekiyor. Herkes süreci yanlış anlıyor, tek kendisinin doğru anladığını yazıyor ve söylüyor. Necdet Saraç’ın bu keskin fikirleri yeni değildir aslında. Avrupa Alevi Örgütlenmesine girdiği günden bu yana durmadan yer değiştirmesi ve hep demokrasi güçlerini suçlaması ahlakının ölçüsüdür. Bir örnek verelim; 1995 yılında Türkiye Barış Partisi gündeme geldiğinde, Barış Partisi’in kılıçdarlığına soyunmuş, kendisini uyaran tüm arkadaşlarını derneklere “bölücüler” diye suçlamış, Türkiye’ye Barış Partisi’nin Toplantısında elindeki mikrofonla Ali Haydar Veziroğlu’na övgüler düzerken, bir gün sonra Barış Partisi düşmanı olmuş, HADEP’i desteklediğini gazetelere söyleyebilmiştir. Necdet Saraç’ın bu yazdıklarına kargalar gülüyor mu bilemiyoruz ama Alevilerin çoğunun güldüğünü biliyoruz. Şunu çok net anlaması lazım.Demokrasi mücadelesini bugüne kadar, büyük bedeller ödeyerek getirenler hiçbir haklarından vazgeçmezler ama CHP’den bir Türkiye demokrasi perpektivi çıkmayacağını da bilirler.Bir parti toplantısına katılarak Milletvekili olacağına inanıyorsa, demokrasi güçlerine bu nedenle saldırıyorsa, büyük yanılgı içinde olduğunu kendisine hatırlatalım. Her seçim öncesi CHP’nin herkese gül dağıttığı bilinmeyen şey değildir.

Birde, Alevilerin eski Aleviler olmadığını bilmesini isterim. Aleviler Korkutarak, piskolojik oyunlara getirilemeyecek kadar olgunlaşmıştır. Alevi Toplumu adeta suya hasret topraklar gibi hakikata susamıştır. Bu hasret giderildikçe, toprağın yeşermesi gibi Alevi toplumuyla bütünleşilir, Alevilerle tanışmış olur. Bunu yapmadıkça evdeki hesap çarşıya uymaz. Bizden söylenmesi

Aşk ile