Ana Sayfa Blog Sayfa 6421

BDP’den Alevilere ‘inisiyatif’ çağrısı

Ankara’da Alevi örgütleriyle bir araya gelen BDP Eşbaşkanı Kışanak, ‘Önemli tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Aleviler de bu süreçte inisiyatif almalı’ çağrısında bulundu

Toplantıya BDP Eşbaşkanı Kışanak, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Başkanı Bülbül, Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Gündük, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Geçmez, Varto Derneği Başkanı Gülsever, AK-EL Vakfı Başkanı Yörük ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Öker katıldı.

Kışanak: Aleviler bu süreçte etkin olmalı

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Alevi örgütleriyle kahvaltılı toplantıda bir araya geldi. Toplantıya; BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Başkanı Kemal Bülbül, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Doğan Demir, Eski Başkanı Engin Gündük, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Varto Derneği (Vartoder) Başkanı Ayten Gülsever ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Turgut Öker katıldı.

Önemli bir süreç

Toplantıda konuşan Kışanak, “Önemli tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç hepimizi ilgilendiriyor. Bir bütün olarak Türkiye halklarının geleceğini ilgilendiren bir süreçtir bu” diye konuştu. Alevi toplumunun Türkiye’de özgürlük ve demokrasiye en fazla ihtiyaç duyan kesim olduğunun altını çizen Kışanak, “Alevi toplumunun bu süreci çok daha yakından takip etmesi, katılması, yön vermesi ve anlaması gerektiğini düşünüyoruz. Özgürlük ve demokrasiye ihtiyacı olan Alevilerin bu süreçte aktif ve etkin olmaları önemlidir” dedi. Kışanak, Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözülmesi için bütün Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından emek veren bir parti olduklarını belirterek, “Türkiye’de demokratik bir yönetim tarzı benimsenmeden Kürt sorunu çözülemez. Aynı şekilde sorunu çözemeyen bir yönetim anlayışı da demokratik olamaz. Bu ikisini birlikte başarmak zorundayız. Birileri ısrarla bu ikisini birbirinden ayırmaya çalışıyor. Kürt sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu birbirinden ayrılamaz” diye konuştu.

‘Herkes için özgürlük’

Temel hak ve özgürlükleri teminat altına almayan yönetim anlayışının demokratik bir anlayış olmadığını ifade eden Kışanak, “Kürt sorunu bu ülkede yaşayan 20 milyon Kürdün temel hak ve özgürlükleri ile ilgili bir sorundur. Fakat bu hak ve özgürlükler belli kesimlere verilip, belli kesimlere verilmemesi anlayışına da karşıyız. Özgürlükler herkes için olmalıdır” vurgusunu yaptı. Türkiye’nin yeniden yapılanması demokratik bir cumhuriyete kavuşması ve şimdiye kadar cumhuriyetin eksik olan demokrasi ayağının tamamlanması gerektiğini belirten Kışanak, “Hem Kürtlerin hem de diğer kesimlerin temel ve özgürlüklerine kavuşabilecekleri yeni bir yönetimin olması gerektiğini düşünüyoruz. Yeniden toplumsal bir inşa olması gerekir” dedi.

Özgür yaşamı savunuyoruz

Sürece herkesin katkı sunması gerektiğini belirten Kışanak, Herkesin bu sürecin aktörü olması gerektiğine dikkat çekti. Kürt hareketinin kendisini Türkiye’nin demokratikleşmesi için motor güç olarak gördüğünü ifade eden Kışanak, “Tarih böyle bir sorumluluk yükledi bize. Biz de bu sorumluluğun bilinci ile soruna yaklaşıyoruz. Bu süreç değişim ihtiyacından çıkmıştır” diye konuştu. Kışanak, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın mesajına değinen Kışanak, “ABD ve Rusya endeksli bir kutuplaşmaya karşı Öcalan’ın mesajı farklı bir konsept sunuyor. Biz birlikte eşit, özgür bir yaşamı savunuyoruz” dedi.

ANKARA / DİHA

Aleviler Sürecin Neresinde?

Türk ve Kürt devrimci çevrelerinde ve bazı Alevi çevrelerinde, Kürt sorununun çözümü için PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi açıklamalardan dersler çıkarmak yerine, o açıklamaları anlamlarından uzaklaştırıp, yeni cümleler kurduranlar var. Kendisine sosyal demokrat deyip, CHP içinde konumlanan, yıllardır Alevilerin acıları üzerinden siyaset devşiren yol düşkünleri çıkmış ‘Öcalan Türk-İslam sentezcisi oldu’, ‘Öcalan Alevileri sattı’ diyorlar.

Kürt hareketi doğuşundan bugüne, her zaman Alevilere özel önem verdi. “Kürtler ve Aleviler sürekli katliama uğradı ama Kürt Aleviler daha çok katliama uğradı” söylemini daima güncel tuttu. PKK yönetici kadrolarının birçoğu Alevi kökenli devrimcilerden oluşuyor. BDP girdiği seçimlerde Alevinin yaşamadığı kentlerde Alevi Kürtleri aday yaptı. Sünni Kürt kardeşlerimiz de de bunu sorun etmedi. Evlatlarımızı meclise göndermekte tereddüt etmedi.

Art niyetli yaklaşmayan herkes biliyor ki, Kürt hareketi ulusal mücadelenin ötesinde, Anadolu’da yaşayan bütün inanışların, bütün halkların özgürlüğünü dert edinmiştir. Türkiye’nin tümünde demokratikleşmeyi, dönüşümü ve değişimi dert edinmiştir.

Diyarbakır Newroz’unda Kürt sorununun çözümü konusunda yol haritasını açıklayan Sayın Öcalan’ın “ bu ülkedeki Müslümanların inanışıyla bir sorunları olmadığını, aksine gerçek Müslümanlığın ötekinin de hakkına saygı yaratması getirdiğini” belirtmesinden nasıl olur böyle bir sonuç çıkarılır? Bunu anlamakta insan zorlanıyor. Bu açıklamalardan Öcalanı Alevi düşmanı göstermeye çalışmak, Türk-Kürt İslam ittifakı kuruldu demek en hafif deyimle siyasi ahlaksızlıktır.

 

Kendilerine oy veren Kürt ve Türk Alevi yurttaşların hakkını savunamayan, Alevi ve Kürt olduğunu bile söylemeye cesaret edemeyen bir genel başkanın olduğu bir CHP’nin, Kürtleri Alevilik üzerinden vurmaya kalkışması komik olmaktan öte hazindir. Haksızlıklarla ve katliamlarla geçmiş,Türkiye Cumhuriyet tarihine bir bütün sahip çıkan, bu süreçte Alevileri katletmeye yönelik yaşanan Koçgiri, Dersim, Maraş, Madımak, Gazi katliamlarından dolayı bir özeleştiri vermek yerine, kendilerini bundan azade eden bir zihniyetin Alevilere vereceği bir şey yoktur. Aleviler bugün Alevi olduklarını söyleyebiliyorlarsa bu Kürt mücadelesinin yarattığı siyasal atmosferin, elde edilen demokratik kazanımların sonucudur.

Kürtlerin Alevileri satması bir yana, Kürtler Alevilerle, Aleviler de Kürtlerle birlikte özgürleşeceklerdir. Bunu bilen sağduyulu Alevi kurumları, bugün güçlerini Kürt Özgürlük hareketinin bileşenleriyle bir araya getirmeye başladılar bile. Bu çözüm sürecine karşı çıkanlar, Aleviliği Cumhuriyetçi inkar ve asimilasyon merkezlerinde bitirmeye, asimile etmeye çalışan, aslını inkar ederek siyaset yapabilen kınalı kekliklerdir. Yüzleri açığa çıkmış bu şahıs ve kurumların düne kadar PKK’yi bölücülükle, katillikle, Alevi evlatlarını harcamakla suçladıklarını unutarak, bugün hep bir ağızdan silahları susturan, silahı bir siyaset aracı olmaktan çıkarma sözü veren Öcalanı Sünni İslam işbirlikçisi, Alevi düşmanı ilan etmesi manidardır.

Dün PKK hareketinin savaşı sürdürmesine karşı olanlar, bugün savaşın bırakılma istemine karşı çıkıyorlar. Dün Alevi sivil kurum öncülerinin CHP’den aday olma istemlerini elinin tersiyle itenler, Kürt hareketi bileşenlerinin Alevileri Kürdistanın Süni kesimlerinden aday gösterip seçtirdiklerini unutarak, Kürt hareketini Alevi düşmanı ilan etme sahtekarlığına başlıyorlar. Aklıbaşında olan her Alevi bilir ki, Aleviliği özünden uzaklaştıran zihniyet CHP zihniyetidir. Aksine Aleviliği tarihsel kökleri ile birleştiren ise Kürt özgürlük hareketidir.

Bugün Kürt Özgürlük Hareketi saflarında binlerce evladını yitirmiş, binlerce evladı hala bu hareketin saflarında mücadele eden Kürt Alevileri ile evlatları arasına kara bir duvar örülmek istenmektedir. Bu kara duvarı örmede işbirliği içine girenlere bakarsanız, tehlikenin boyutlarını da anlamış olursunuz. Bir yanda Aleviliği İslama eklemlemede özel görevli CHP, öte yanda varlığını yiğit Alevi gençlerinin can bedeli mücadelesine borçlu olan sözüm ona solcu geçinen ulusalcılar, Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin adı altına sığınarak 40 yıldır partileşemeyen çok çok devrimci solcular, elbirliği içinde Kürt hareketinin Alevileri sattığı yalanını yaymaya çalışıyorlar.

Oysa biliniyor, “ yalancının mumu yatsıya kadar yanar” , bunların mumu ise daha erken sönmeye başlamıştır. Daha dün Alevi Kürt köylerinde “din kitlelerin afyonudur. Dedelik gericilik kurumudur vb.” Köksüz söylemlerle yasaklı Alevi inancını bir de devrimci güçlerce yasaklayan zihniyet, tarihinin hiç bir döneminde bir camiye girip sosyalizm propagandası yapmamıştır. Ama Alevi köylerinde rahatlıkla Alevi düşmanlığı yapmış ve tepki de görmemiştir. Aleviliğin yeni kuşaklara aktarılmasının önüne set çekerek te, bilmeden gericiliğin değirmenine su taşımıştır.

Bütün bunlar olurken, siyaset sahnesine çıkan Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt kızılbaşlığını kökleri ile buluşturmuş, Alevi gençliğe ulusal ve siyasal bir şahsiyet kazandırarak, Aleviliğin bu topraklarda yeniden sahneye çıkışına da öncülük etmiştir. “Zülfikar Gerillanın Elinde” diyen yine bu harekettir.

Bilinmelidir ki, Kürt özgürlük hareketinin temel sloganlarından biride “Aslını İnkar Eden Haramzadedir” sloganıdır. Türkiye’de Alevileri, aslını inkardan kurtaran hareketin, bugün Alevileri sattığı yalanına kim inanır?

Bu feryadın içine giren sözde solcuların yanında, elbette bu çözüm sürecine omuz veren, destekleyen ezici bir sol kesim de vardır. Sürece karşı çıkan ve kendine sol diyen çevrelerin büyük bir kesiminin siyaset sahnesinde esamesi bile okunmamaktadır. Esamesi biraz okunan kesimler ise zaten kendilerini Türk milliyetçileri olarak adlandırmaktan kaçınmamaktadırlar.

Sözümüz onlara değil, onların yalan ve sahtekarlık propagandasının rüzgarına kapılan samimi unsurlaradır. Bu arkadaşlarımızı bir kez daha aklıselim düşünmeye ve vicdanlı değerlendirmeler yapmaya çağırıyoruz. Alevilerin aslını inkar etmemekte direnen kesimleri bugün güçlerini, Kürt özgürlük hareketi ve Türkiye devrimci demokratik hareketi ile birleştiriyorlar. Bugün HDK bileşenleri olarak ülkemizdeki çözüm sürecine destek veriyorlar.

Aleviler, Kürt sorununun çözümünün, Alevi sorunun da çözümünün kapısını aralayacağını biliyorlar. Bu süreçte örgütlü bir biçimde sürecin Kürt tarafında, Türkiyeli diğer toplumsal kesimlerle birlikte bir yer alışın, mevcut gerici iktidara geri adım attırabileceğinin farkındalar. Ya da farkında olmak zorundayız diyeyim. Eğer bu çözüm süreci sonucunda halklarımızın daha ileri mevziler kazanmasını istiyorsak, sürecin tüm zorluklarını bilerek ama bu “çözüm olmaz” demekten kendimizi alıkoyarak, mümkün olan en ileri adımın atılması için mücadele etmeliyiz.

Süreçte bir taraf olmadan, dışardan söylemlerle muhatap alınmayacağımızın bilincindeyiz her halde. Sözün özü düne kadar Alevileri her sıkıştıkları noktada pazarlayanların, bugün onlar için söyleyecek sözleri bulunmuyor.

Son sözü söyleyenler hep mücadele içinde olanlardır zira.

Yeni anayasa nasıl olmalıdır? Av. MEHMET TURAL

Av.Mehmet TURAL

Osmanlı dönemindeki 1876 Anayasası bir tarafa bırakılırsa T.C. nin ilk Anayasası 1921 tarihli Kurucu Meclis tarafından hazırlanmış bulunan Anayasadır.Ancak kabul etmek gerekir ki gerek bu anayasa,gerek daha sonra hazırlanmış bulunan 1924,1961,1982 Anayasalarının tümü halkın katılım ve taleplerinden ziyade ülkeyi yönetenlerin, ya da halkın çıkar ve beklentilerini halktan daha iyi bildiklerini sananların kendi istek ve arzularına göre yazdıkları ve topluma kabul ettirdikleri Anayasalar olmuştur.Bu nedenle de bu anayasalar çok uzun ömürlü olmamış,farklı fikirlere sahip olanlar iktidarı ele geçirdiklerinde,yürürlükteki anayasayı yok sayarak kendi isteklerine uygun ancak toplumun genel taleplerine ve ihtiyaçlarına cevap vermeyen yeni bir anayasa yazmayı ilk görev olarak kabul etmişlerdir.

Gelinen aşamada görüldüğü kadarıyla toplumun genelinde yeni bir anayasa yazılmasının gerekli olduğu konusunda ortak bir ön kabulün oluştuğu gözlenmektedir.Bu ön kabulden yola çıkılarak başlanılan anayasa çalışmalarında eskiden olduğu gibi halkın ne istediğini,ya da nasıl bir anayasa gerektiğini ülkeyi yönetenler olarak biz daha iyi biliriz mantığıyla yola çıkılıp,sayısal üstünlüklere dayalı bir anayasa hazırlanacak olursa ,hazırlanacak bu anayasanın da diğerlerinden farklı bir ömrü olmayacaktır. Parlamento’daki siyasal dengeler,halkın parlamento’da temsil olanaklarının kısıtlanmış olması nedeniyle yeterince temsil edilmemiş olması,özellikle de sol düşüncelerin parlamento’ya yansımamış olması nedeniyle haklı bazı itirazların yükseleceğini şimdiden görmek mümkün.

Aslında görevi sadece anayasa yapmak olan ve görev süresi de bu anayasanın hazırlanıp halk oyuyla kabul edilmesiyle sona erecek olan bir meclisin anayasa yapması en ideal olanıdır.Çünkü böyle bir mecliste anayasa hazırlayıcıları kendilerini bir partinin genel başkanına ve parti disiplinine bağlı hissetmeksizin,bir daha seçilip seçilmeme kaygısını taşımaksızın özgürce iradelerini ortaya koyma imkanı bulacaklardır.Bu anayasa meclisinde meslek kuruluşlarına,Türkiye’de kurulu bulunan tüm siyasi partilere, belirli kriterlere sahip sivil toplum örgütlerine,eğitim kurumlarına, işveren ve işçi kuruluşlarına ,inançları ve etnisiteleri temsil eden belirli kurumlara kısaca toplumun tüm katmanlarını kapsayan herkese ve kesime belirli kontenjanlar dahilinde yer verilerek,hiçbir sınırlama olmaksızın tam bir özgürlük ortamında tartışma olanağının sağlayan bir anayasa yazılımı sağlanmalı.Yazılan bu anayasanın kabulünde nitelikli bir çoğunluk aranmalı ve halk oylamasında da yine belirli bir çoğunluğun kabulüyle yürürlüğe girmesi öngörülmelidir. Zira böyle bir meclis üyelerinin bir daha seçilip seçilmeme,parti disiplini endişesi olmayacağı gibi,tüm meslek ve düşünceler de güçleri oranında temsil edildikleri için uzlaşı noktalarının bulunması daha kolay olacaktır.Meclisin görev süresi de anayasa hazırlanmasıyla sınırlı olduğundan “seçmene mesaj “politikalarına da yer verilmeyecektir.Ayrıca tüm katmanların katılımı sağlanmış olduğundan kimse kendini dışlanmış ya da fikirlerinin nazara alınmadığını da düşünmeyecek böylece tüm toplumun bir arada ve ortak değerler üzerinde anlaşmış eşit ve özgür yurttaşlarının hazırladıkları bir anayasa hazırlanmış olacaktır.

Ancak böyle bir meclis mevcut olmadığına göre mevcut millet meclisinin hazırlaması kararlaştırılan yeni anayasanın nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerimizi açıklamaya çalışalım .Umarız ki her şey sayısal üstünlükle ifade edilmeyecek ve dayatılmayacak olsun.

Halen çalışmakta olan partiler arası anayasa uzlaşma komisyonu parlamento’da temsil edilen 4 siyasi partiden seçilmiş 3 er üyeden oluşmakta olup,hazırlanacak Anayasa nın mutabakatla kabul edilmesi öngörülmektedir.Partilerden birinin uzlaşma komisyonundan çekilmiş olması, ya da diğer partilerle uzlaşma metni üzerinde mutabık kalmaması durumunda yeni bir anayasa metninin hazırlanması oldukça sorunlu bir hale gelecektir.Şayet çoğunluk sağlayan partiler mutabık kalırlarsa bu defa uzlaşma bir yana bırakılarak ,eskiden olduğu gibi çoğunluğun düşünce ve kabullerini içeren bir metin Meclis’e sunulmuş olacak,toplumun genelini içeren ve herkesin kendisini içinde görebileceği Anayasa’yla karşı karşıya kalmış olacağız.Böyle bir anayasa da toplumunu beklenti ve isteklerine cevap vermeyeceğinden,süregelen tartışmalar aynen devam edecektir ki istenenin bu olmadığı kanısındayım.

Anayasalar bir toplumu oluşturan bireylerin ve gurupların birlikte yaşamalarının ana kurallarını belirleyen,birlikte yaşama kararlılığını ve iradesini ortaya koyan temel metinlerdir.O nedenle tüm gurup ve inançların kendilerini bu metinlerin içinde görmeleri hem gerekli hem de zorunludur.Aksi halde ortak yaşama iradesinin müşterek yansımasını ortaya koymadıklarından itiraz ve karşı koymaların sürüp gitmesine sebep olacak,toplumsal huzur ve barışı getirmekten uzak kalacaktır.Bu düşüncelerle aşağıdaki hususların mutlaka yeni anayasada yer alması gerektiğ düşüncesindeyim:

1-Kişi hak ve özgürlükleri en geniş biçimde yer almalı,kişiye karşı Devleti değil,Devlet’e karşı kişiyi koruyan bir felsefe egemen olmalıdır.

2-Halk adına egemenliğin kullanılması tek elde toplanmamalı, bu erk yasama,yürütme ve yargı arasında toplumun gerçeklerine,evrensel hukuk kurallarına ve çağdaş demokrasilere paralel bir biçimde düzenlenmelidir,Bazı organların diğerlerine karşı üstünlüklerine yol açan,diğerlerini zayıflatın “hibrit bir anayasa” düzenlemesinden mutlaka kaçınılmalıdır.

3-Yargı bağımsızlığının,yargı sorumsuzluğu şeklinde anlaşılmasına sebep olacak düzenlemelerden uzak kalınmalı,yargı yetkisini kullananların keyfi ve hukuka açıkça aykırı davranış ve kararlarının hukuki yaptırımlarına yer verilmeli.Bu bağlamda ,tabii hakim ilkesini zedeleyen ve özgürlüklerin keyfi olarak kısıtlanmasına yol açmış bulunan özel yetkili mahkeme sistemine mutlaka son verilmeli,Yargıçların ve Savcıların yürütmeden bağımsız bir atama ve terfi sistemini düzenleyen kurallara yer verilmelidir.Yürütmenin bir üyesi olan Adalet Bakanı ve bakanlık bürokratlarının bu kurulda yer almaları uygulamasından uzak durulmalıdır.Kurulun oluşumunda yürütmenin son sözü söyleyecek olması şeklindeki cari uygulamadan vaz geçilmelidir.Yargı ve yürütmenin etkin ve şeffaf denetiminin sağlanması,yasamayı yürütmenin etkisinden kurtaracak bir düzenlemenin mutlaka yapılması gerekir.Yasamanın ,yürütmenin etkisinden uzak tutulması için Bakanlar Kurulu üyelerinin parlamento dışından atamanın bir yol olarak düşünülmesinin uygun olacağının değerlendirilmesi gerekir.

4-Din,vicdan ve ifade özgürlüğü önündeki tüm engeller kaldırılmalı,şiddet içermediği sürece tüm düşüncelerin özgürce yazılıp söylenmesi  önündeki kısıtlamalar kaldırılarak  hayata geçirilmesinin anayasal güvencelerini oluşturan kesin ve net kurallar konmalıdır.

Özellikle Alevi vatandaşların inanç özgürlüğüne engel olan zorunlu din ve ahlak bilgisi dersleriAnayasal bir zorunluluk olmaktan çıkarılmalı,velinin isteği halinde verilebilecek seçmeli ders olarak okutulması şeklinde bir düzenleme yapılmalıdır.Aynı  özgürlük diğer tüm inanç sahiplerine de tanınmalıdır.Esasen Laiklik prensibini benimseyen bir anayasada zorunlu din derslerinin  yer almasının hukuki ve mantıki hiçbir gerekçesi olamaz.Laiklik sadece Devlet işleri ile din işlerinin ayrılması prensibi değildir.Laiklik,Devletin tüm inançlara hatta inançsızlıklara karşı eşit mesafede olması,inançların ve inançsızlıkların hiçbir  kısıtlamaya tabi olmaksızın özgürce ifade edilebilmesi ve devletin bu özgürlüklerin hayata geçirilebilmesi  için gerekli tüm hukuksal ve ekonomik altyapısını oluşturmasını ifade etmektedir.Bu günkü anayasamızdaki düzenleme Diyanet İşleri Başkanlığı  gibi devasa  bir  dini organizasyonla sadece Sünni İslam’a hizmet sunacak  bir yapılanmaya gitmiştir ki  gerçek anlamdaki laiklikle bağdaşır bir durum değildir.Bu uygulama hakkaniyete,eşitliğe ve adalete aykırı bir uygulamadır.Derhal terk edilmesi gerekir.Bu nedenledir ki Alevilerin Cem evlerinin ibadethane sayılması yolundaki taleplerine,gerek  sözde Alevi açılımı yürüten hükümet yetkilileri,gerek Diyanet İşleri Başkanlığı olumsuz yanıt vermekte,İslamın tek ibadet yerinin mescit olduğunu bunun dışındaki bir yerin ibadethane sayılmayacağını açıkça ifade etmekten çekinmemektedirler.Gerek Evrensel hukuk kuralları,gerek  kişinin tabii hakkı olan yani doğuştan ve hiç kimsenin tanımasına gerek olmaksızın var olan inanma özgürlüğünün içeriğini ve inancın kutsal sayacağı ibadet yerini tayin etmeye , ne Devlet ne de Diyanet İşleri yetkili değildir.Bunu tayin hakkı ancak ve ancak bu inanca inanlarındır.Devlet’in bu konuda yapacağı tek bir görevi vardır.O da bu inancın , inanlarınca özgürce ve rahatlıkla yerine getirilebilmesinin  ortamını ve koşullarını oluşturmaktır.Diğer inanç sahiplerine hangi olanaklar sağlanıyorsa  bu inanç sahiplerine de aynı olanakların sağlanması,adalet, hakkaniyet ve eşitlik prensipleri gereği Devlet’in  başat görevleri arasındadır. Devlet hiçbir dini inancın gelişmesi ve eğitimi için bütçe ayırmamalı,bu işlerin finansmanı inanç sahiplerince  üstlenilmelidir. Zira laik bir devlet din eğitimini üstlendiğinde laiklik prensibinden ayrılarak kendisince  uygun görülen veya benimsenen bir inancın eğitimini verecektir ki bu da din ve vicdan özgürlüğü ve laiklikle bağdaşır bir uygulama değildir.

5-Yeni Anayasanın hazırlanmasında hiçbir etnik kimliği ön plana çıkaracak  vurgu yapılmamalıdır .Zira Osmanlı’dan beri  Anadolu toprakları üzerinde  onlarca etnik kimlik sahibi kavimler yaşamış ve halen de yaşamaya devam etmektedir.

Bunlardan birinin  ön plana çıkarılması ,diğerlerinin kendilerinin yok sayıldığı düşüncesine yol açar ki,yabana açılır bir düşünce değildir.Kaderde kıvançta ve tasada birlikte yaşamaya karar vermiş değişik gurup ve kimliklerden birinin diğerine üstünlüğünün olmaması gerekir.Türkiye’de yaşayanların çoğunluğunun Türk  olması ,herkesin Türk olmasını gerektirmez.Ayrıca mutlu olmak için ille de Türk olmak da gerekmez.Türk’ün de,Kürdün de laz’ın da ,Romen’in de hem mutlusu hem de mutsuzu vardır. Sadece Türk olmakla mutlu olunsaydı eminim ki tüm insanlar ne yapıp edip bir yolunu bulur Türk olmaya çalışırlardı.O nedenle etnik bir çağrışımı zihinlerde yer etmesine neden olan Türk’lük tanımı yerine Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığının ortak payda olarak öne çıkarılmasının daha doğru olacağı kanısındayım.Böyle bir tanım  yurttaşlar arasında etnik ayrıştırmaları çağrıştıracak  algılamalardan da uzak tutacağını sanıyorum.Ve hangi etnisiteden olursa olsun herkes kendini  Türkiye Cumhuriyetinin özgür ve eşit  yurttaşı olarak görüp daha huzurlu  ve ayırımcılığa karşı korunmuş hissedecektir.Bu algı,ülkenin bütünlüğü ve geleceği için yerleştirilmesi gerekli bir algıdır.

6-Büyüyen ve gelişen Türkiye ,gerek artan nüfusu,gerek globelleşen dünyada hızlı karar alma mekanizmalarının oluşması bakımından merkezden yönetilemeyecek boyutlara gelmiştir.O nedenle yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.Bu  düşünce tüm siyasi partiler ve meslek kuruluşlarınca sık sık dile getirilmekte ve programlarında yer almaktadır.Türkiye’nin girmeye çalıştığı AB yerel yönetimler  şartı da bunu öngörmektedir.Ancak biraz farklı da olsa BDP nin  son zamanlarda dile getirdiği demokratik özerklik söylemi nedeniyle ,programlarında olmasına rağmen siyasi partiler bu uygulamaya  gitmekte sıkıntı ve tereddütler yaşamaktadırlar.Bir düşüncenin ,muhalif başka bir düşünce tarafından dile getirilmesi  illede yanlış olduğu anlamına gelmez.Bire-bir örtüşmesi de gerekmez.Mutlaka ülkenin gerçeklerine uygun bir şekilde formüle edilerek yeni anayasada bu konu da uygun düzenlemelerin yapılması  gerekir.Aksi halde ilerde daha büyük sıkıntılara neden olabileceği kanısındayım.Kaldı ki  T.C.nin kurucu anayasası olan 1921 tarihli  anayasada yerel yönetimlerin özerkliği ayrıntılı olarak düzenlenmiş,1924 anayasasına kadar ülke bu şekilde yönetilmiş,buna rağmen bir bölünme ve ayrılma da olmamıştır.Vehim ve korkularla bir ülke yönetilemez.Gereken önlemler zamanda alınmazsa,zamansız önlemlerin sorunları çözmekte yetersiz kalabileceğini, göz ardı etmemek gerekir.

6-Konut dokunulmazlığı ve özel yaşamın korunması konusunda da mevcut uygulamaları ve yaşanan olayları dışlayacak bir anayasal düzenleme yapılması ,en sade vatandaşından,devleti yönetenlerine kadar herkesin ortak  talebi haline gelmiş bulunmaktadır.Ancak  ne acıdır ki şikayetçi olan ve yasal düzenleme yapma  yetkileri bulunan ülkenin yöneticileri,şikayete rağmen olumlu bir adım atmaya da yanaşmamaktadırlar.Bu da  samimiyet sorgulamalarına neden olmaktadır.Topumu biri bizi gözetliyor evi haline getirmiş bulunan,ve insanların eşi ve çocuklarıyla konuşurken bile   “aman dikkat” dedikleri noktasına getiren bu hukuk dışı  uygulamaları devre dışı bırakacak net ve anlaşılabilir kuralların yeni anayasada mutlaka yer alması gerekir.

7-Toplumdaki değişik görüş ve düşüncelerin parlamentoya yansımasını sağlamak için,seçim sistemi ve siyasi partilerle ilgili,temsilde adaleti sağlayacak,siyasi partileri  genel başkanların sekreteryası haline getiren uygulamaları  engelleyecek çağdaş kurallar konmalı ,seçim barajı  %3-5 ler seviyesine düşürecek düzenlemeler yapılmalıdır.

8-Yasama dokunulmazlığı,kürsü dokunulmazlığı halinde düzenlenmeli milletvekilinin suç işleme imtiyazı algılamasına yol açan bu günkü düzenleme ve uygulamalardan mutlaka vazgeçilmelidir.Bununla birlikte  bürokratların dokunulmazlığını oluşturan soruşturma izinleri de  daha esnek ve herkesin hesap verebilirliği ilkesine uygun bir biçimde  ele alınmalıdır.

9-Devletin resmi dili yanında ,kişilerin kendi ana dili ve içinde bulundukları toplulukların kültürlerini geliştirecek öğrenecek,öğretecek olanakların sağlandığı düzenlemelerin yapılması,Türkiye’deki kültürel zenginliklerin kaybolmasını ve  dayatmacı anlayışları ortadan kaldıracaktır.Bu da  toplumda bir dinginliğe  ve barışa katkı sunacaktır.Ana dilin yasaklanması insanları kişilik ve köklerinden koparmaya ve asimile olmaya  götürecektir ki,çağdaş demokrasilerde bu anlayışın yerinin olmaması gerekir.

10.Sosyal Devlet ilkesini hayata geçirecek ilkelerin daha gerçekçi ve uygulanılabilir bir biçimde düzenlenmesi,kişilerin temel sosyal haklarını siyasi  iktidarların keyfi arzularına tabi olmaktan  kurtarıp,tüm yurttaşlara tanınmış anayasal bir hak olarak güvenceye alındığı düzenlemeler  yapılmalıdır.Genel sağlık sigortası,yaşlıların korunması,gibi sosyal haklara  mutlaka  ayrıntılı olarak düzenlenmelidir.

11-Eğitim siteminin temel felsefesini  ;araştıran,sorgulayan,doğmalara değil,bilimsel verilere dayanan,üretime dönük yeni bir eğitim sistemi olarak Anayasada yer alması toplumun çağdaş bir toplum olması için vazgeçilmez bir zorunluluk olarak nazara alınmalı ve buna uygun düzenlemeler yapılmalıdır.

12-Irk,cinsiyet, inanç ve sınıf ayrımcılığının her türlüsünün,kin ve nefret duygularını çağrıştıracak ve toplumu ayrıştıracak eylemler olduğu  ve bunların insanlık şuçları  kapsamındaki suçlar olduğunun anayasal hükümlere bağlanmasının toplum yararına olduğu göz ardı edilmemelidir.

SONUÇ OLARAK: Yukarda  yazılan bir kısım haklarla sınırlı olmamak kaydıyla,toplumun tüm kesim ve katmanlarının kendilerini içinde buldukları,hiç bir kimsenin bir diğerinin inancını benimsemek ya da aşağılamak durumunda olmayacağı,kimsenin ne Türk,ne Kürt ne de başka bir etnik kimlik sahibi olarak  etnisitesini diğerine dayatmadığı,ancak Türkiye’de yaşayan  herkesin özgür ve eşit Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğu algısının belleklerde yer alacağı bir felsefe ve yansımanın oluştuğu,Devletin kişilere  belirli inançları  dayatmadığı,inanın da inanmayanın da  bu ülkede  hiçbir  baskıya muhatap olmadan özgürce  inancını yaşayabildiği ve buna emin olduğu,zora ve dayatmaya dayalı olmayan gönüllü bir birlikteliğin Türkiye Cumhuriyeti ‘ni oluşturduğu,ve herkesin Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşı olmaktan mutlu olduğu ve gurur duyduğu bir iklimin yeni anayasa egemen olması içten temenni ve dileğimdir.

27.11.2011

Yargıdan Dersimlilere katliam yanıtı: Özür talep edemezsin

Dersim katliamında bütün ailesi öldürülen, kendisi de tesadüfen hayatta kalan Ali Doğan’ın Bakanlar Kurulu’nun “özür dilemesi” talebiyle açtığı davada karar çıktı. Ankara 14. İdare Mahkemesi, özür talebiyle dava açılamayacağı gerekçesiyle davayı incelemeden reddetti.

Vatan’dan Kemal Göktaş’ın haberine göre, Anne, babası ve kardeşleri de dahil 20 yakını katliamda öldürülen ve kendisi de süngülenmesine rağmen tesadüfen hayatta kalan Ali Doğan, 20 Haziran’da Bakanlar Kurulu’na hitaben bir dilekçe vererek Dersim katliamında yakınlarının öldürülmesi ve kendisinin de süngüyle yaralanması nedeniyle hükümetin resmen özür dilemesini istedi.

Ancak bu dilekçeye, 60 günlük yasal süre içinde yanıt verilmedi. Bunun üzerine Doğan’ın avukatı Barış Yıldırım, yanıt verilmemesinin “zımni (örtülü) ret” anlamına geldiğini belirterek dava açtı.

Özür ve iade-i itibar

Yıldırım, Başbakanlık aleyhine açtığı davada, zımni ret işleminin iptal edilmesini istedi. Yıldırım, iç hukuk ve uluslararası sözleşmeler ile AİHM kararlarına dayanarak açtığı davada ayrıca özrün ve sürece dair hakikatın kamuoyuyla paylaşılması, kendisinin ve yakınlarının onurlarını, itibarlarını ve haklarını iade eden resmi bir açıklama yapılması, anma törenleri düzenlenmesi, katliamın insancıl hukuk eğitimine yönelik çalışmalara dahil edilmesi, söz konusu ihlallerin tekrarı olmayacağına dair garanti verilmesini de talep etti.

Danıştay 10. Dairesi’nin Bakanlar Kurulu kararlarına karşı açılacak davalara Danıştay’da bakılacağına ilişkin açık hükme rağmen davada “görevsizlik” kararı verdi. Bunun üzerine dosya Ankara 14. İdare Mahkemesi’ne gönderildi. Başbakanlık’tan dava konusu olan “özür dilenmesi” ve diğer taleplerle ilgili resmi savunma istemesi beklenen mahkemeden ise sürpriz bir karar çıktı. “Özür talebiyle” dava açılamayacağı gerekçesiyle davayı incelemeden reddeden mahkeme, davanın tazminat davası olarak açılmış olması halinde incelenebileceğini vurguladı.

İncelemeden ret
Kararda şöyle denildi:

“Mahkememizden miktar göstermek suretiyle bir tazminata hükmedilmesinin de istenilmediği, diğer bir deyişle, bakılmakta olan davanın esası incelenebilecek nitelikte icrai bir işlemin iptali istemiyle açılmış bir iptal davası olmadığı, aynı şekilde bir tazminat davası olarak da kabul edilemeyeceği anlaşıldığından, iş bu davanın esasının incelenmesine olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”

Karar, Başbakanlığı da Dersim katliamından ötürü savunma yapmaktan kurtardı. Karara tepki gösteren avukat Yıldırım, Borçlar Kanunu’na göre kişisel hakları ihlal edilenlerle ilgili tazminat dışında da kararlar verilebildiğine dikkat çekerek kararın hukuka açıkça aykırı olduğunu ve temyiz edeceklerini söyledi.

Olağanlaştırılmak istenen hal!

Yönetmen Özgür Fındık yeni belgesel filmi Olağan Haller ile Dersim’de 12 Eylül askeri faşist darbesinin Dersim inancı üzerindeki asimilasyon politikasına ışık tutuyor.

Qelema Sure (Kırmızı Kalem) belgesiyle 1990’lı yıllardaki köy boşaltmaları 1937-38 Dersim katliamı arasındaki bağlantıyı ele alan ve “Kara Vagon (Dersim Sürgünleri)” 1937–38 Dersim katliamın ardından yaşanan sürgünleri anlatan Fındık, yeni belgesiyle bir kez daha Dersim’in yakın tarihe ışık tutuyor.

6 Nisan’da Kent Sineması Kültür Merkezi’nde saat 19.00’da galası yapılacak olan belgesel, ülkenin üzerinden bir silindir gibi geçen 12 Eylül askeri faşist darbesinin Dersim’e nasıl yansıdığını mağdurların gözüyle anlatıyor. Öncesi bir yana Cumhuriyet tarihi boyunca imha, inkar ve asimilasyon politikalarından nasibini fazlasıyla alan Dersim, halen bu politikalara maruz kalmaya devam ediyor.

VALİ GÜVEN ETKİSİ

Kenan Evren’in meydanlarda sık sık dile getirdiği, “hepimiz aynı dine inanıyoruz ve aynı Kuran’ı kullanıyoruz” ifadesi aslında 12 Eylülle birlikte bir kez daha dinin siyaset için kullanılmasından başka bir şey değildir. Dersim’e özel yetkileriyle askeri kökenli Kenan Güven atanır. Güven 1982–86 yılları arasında burada görev yapar. Türkiye Kenan Evren’le özdeşirken, Dersim ise Kenan Güven’le özdeşir. Dersim süregelen muhalif kimliği, farklı inanç ve kültürüyle gözler hep üzerindedir. Zaten 12 Eylül faşist darbesiyle Dersim’in bu yönün temizlenmesi için bulunmaz bir nimet olur adetada. Dört dağ içindeki kent ‘terörist’ yetiştirdiği ileri sürülerek, gereken neyse 38’de olduğu gibi yapılmaya başlanır. Tek fark, bu kez toplu bir kırım yerine, hem inancını asimile etmek hem de muhalif kimliğinden ve kültüründen koparılmak için gereken neyse yapılır. Bunun için kolları sıvayan Kenan Güven, önce köyler ve kente camii yaptırmaya başlar. Ardından Dersim’in inanç yerlerine de müdahale etmekten geri durmaz. Koçbaşı taşları valilik bahçesinde toplayacak kadar ileri gider. Yoksul halkın durumundan faydalanarak, çocuklar İmam Hatip Okullarına gönderilir. İşkenceyle katledilmeler, sürgünler de aynı dönemde yaşanır.

KOMİSER CERRAH

Bu dönemde başka bir isimde belgeselde karşımıza çıkıyor. Hrant Dink cinayetinde İstanbul Emniyet Müdürü ve şimdi vali olan Cellattin Cerah, o dönem Cemişgezek’te 3 yıldızlı komiser olarak görev yapıyordur. Trajikomik olayların da yaşandığı bu dönemde bıyıksız olan Vali Güven, kentteki bıyık enflasyonu yaşandığı söyleyerek, başta kaymakamlar olmak üzere bürokratların ve halktan insanların bıyıklarını kestirir. Halktan insanların ve Alevi dedelerini sakalların zorla kesildiği için uzun süre insan içine çıkamazlar…

HATIRLATMAK İSTEDİK

Yönetmen Fındık, Osmanlıdan Cumhuriyete Dersim; iktidarların sorunlu bir yer olarak gördüğünü belirterek, yaşanan katliama rağmen, kendi yarasını sarmaya çalıştığını söyledi. Tek tip insan yaratmak isteyen 12 Eylül iktidarın bu durumdan hoşnut olmadığını anlatan Fındık, belgeselle tek tip insan yaratmak isteyenlerin hedefinde olan Dersimlilerin yaşadıkları o yılları bir kez daha hatırlatmak ve kimliksizleştirme politikalarının sonuçlarını açığa çıkartmak istediklerini söyledi.

Yönetmen Fındık’ın ayrıca 3 Öykü, 3 Direniş, Şafağın Göz Yangını ve İklimsiz Kadınlar adlı belgeselleri de bulunuyor.

Şerif Karataş (İstanbul/EVRENSEL)

Haydar Işık; Dersim tertelesinde bir Ermeni kızı

Haydar Işık’ın yeni romanı “Arevik: Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı” okuyucularıyla buluştu. Türkiye’de Satırarası Yayınları’ndan çıkan kitap, konusuyla yakın tarih meraklılarını heyecanlandırması bekleniyor.

“Arevik dışarı çıkmıyor, oturduğu pencerenin önünden Kalesan Deresi etrafındaki söğüt ağaçlarının rüzgara tutulan yapraklarının gümüşi ışıltılarını izliyordu. Odasının üç yöne bakan pencereleri, onun için dünyaya seyahat oluyor, güneş doğudan vurunca bir süre uzaklara huzursuz tepelere bakıyor, sonra akşam güneşine kadar Kalesan tarafına geçiyordu. Mamokan tarafına açılan pencereden bakmak ise, onun nefretini kaldırıyordu. Kaçamak göz atıp ayrılırken yüzündeki huzursuzluk hemen görülüyordu.”

Kitap için yazar Ahmet Kahraman “Arevik: Dersim Tertelesinde Bir Ermeni Kızı, Averik’in ağulu hikayesinin gölgesinde, ruhu zehirlenmiş insanın yalnızlığın çaresizliğinde, kan ve kir akan bir tarihin, acılı Dersim’in romanlaştırılmış lirik destanıdır” diyor. Dersim tertelesinin pek bilinmeyen yönünü ele alan kitapta yazar Haydar Işık Dersim’e sığınan Ermenilerin katledilmesini konu edinmiş:

“Hayır Xıdır, doğru anladım. Yıllar önce Küçük Ermeni Krallığı tarafından gelen haberleri konuşmuştuk. Hani Müslümanlar Adana ve Mersin tarafında Ermenileri kesiyor, demiştim. Sultan fetva çıkarmış, kim ki Ermeni katleder, öbür cihanda ulu Peygamberimizin şefaati üzerinde olur, dediğini ve binlerce Ermeni’nin kesildiğini anlatmıştım.

Adana ve Mersin Dersim’e ıraktır, bize gelene dek daha çok güneşler doğar diye düşündük. Ama şimdi katliamın sesi kulaklarımıza dolmaya başladı. Yanıbaşımızdaki Çarsancak, Peri Vadisi Ermenilerine kadar uzandı. Ermeni, derdine düşmüş, omuz üzerinde baş tutmak için girecek delik ararken, Kürtler ne yapıyor?”

Alevilerden tam destek

Demokratik Aleviler Birliği (FEDA) ile Avrupa Alevileri Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi çağrıyı desteklerini açıkladı. Her iki kurum temsilcileri, süreçle ilgili kaygıları olmasına rağmen Kürt siyasal hareketinin bugüne kadarki pratiklerinin bu kaygıyı giderdiğini söyledi. Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti ve Almanya Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı Derneği de yazılı bir açıklama ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın çözüm projesine destek verdi.
AABK Genel Başkanı Turgut Öker, Öcalan’ın çağrısı ve KCK’nin ateşkes ilan etmesini “Alevi öğretisi” gereği desteklediklerini belirterek “sürece yaklaşımımızı öğretimiz, inancımız belirler. Bizim öğretimiz insan merkezlidir. Öğretimizde insan kutsaldır. Öğretimizde ifade edildiği gibi insan yaşamının korunduğu, insanların ölmeyecek olmasından dolayı silahların susmasını ve barışçıl zeminde siyaseti çok anlamlı buluyoruz, destekliyoruz, selamlıyoruz” dedi.

Vicdan sahipleri desteklemeli

“Alevilerin hak mücadelesi ne kadar kutsalsa Kürtlerin de mücadelesinin o kadar kutsal olduğu” inancını taşıdıklarını kaydeden Öker, “Aleviler, bin yıldan beri gördüğü zulüm, katliam ve baskıların ortadan kaldırılarak eşit haklara ulaşmayı nasıl haklı ve meşru görüyorsa Kürt halkının da her alanda eşit haklara kavuşması, kimliğini, kültürünü, kendisini özgürce ifade etmesini, Türkiye’de eşit haklara sahip olmasını o kadar olumlu buluyoruz. Bundan dolayı bugün böyle bir sürecin başlaması son derece anlamlı ve destekliyoruz. Sadece biz değil, vicdan sahibi, insan merkezli düşünen ve barışı amaçlayan bütün toplumsal kesimlerin bu süreci aktif desteklemesine inanıyoruz” şeklinde konuştu.
Başlayan sürecin 70 milyonu ilgilendirdiğini dile getiren Öker, Alevilere de şu şekilde seslendi: “Bu sürecin sonucu, sadece Kürt hareketi ile devleti ilgilendirmiyor. Biz Aleviler gözlemci olmak yerine bu süreci aktif olarak desteklemeliyiz. Barış ortamının kalıcılaşmasında üstümüze düşen ne varsa yerine getirmeliyiz” dedi.

Samimiyetin şartları var

Devletin tek tip insan anlayışı, Türk-İslam Sentezi dayatmasıyla savaşın başladığına dikkat çeken Öker, devletin barış sürecinde samimi olduğunu göstermesi için derhal gerekli adımlar atması gerektiğini belirtti. Öker, “Devlet Kürtleri Türkleştirme, Alevileri de Sünnileştirme, diğer farklıları da eritme politikası gütmeseydi bu savaş olmazdı. Savaş koşullarını ortaya çıkaran devlet özde barışı istiyorsa bu nedenleri ortadan kaldırmalı. Özde bir barışın olabilmesi için devletin anlayışını, yasalarını ve pratiğini değiştirmesi lazım” diye konuştu.

Aleviler pratikleri esas almalı

Öker, Amed Newrozu’nda okunan Öcalan’ın mesajından sonra bazı Alevilerde ortaya çıkan kaygıların, bu kaygıların nedenini ve kendi bakış açısını ve duruşunu şu şekilde izah etti: “Türkiye’de Aleviler de Kürtler gibi katliam ve baskıya uğradı. Anadolu’da Aleviler bin yıldır siyasal İslam’ın zulüm ve katliamlarına maruz kaldı. Siyasi İslam Alevilere kan ve gözyaşı döktürdü. Bu anlamda bizim için siyasal İslam, Anadolu’da topraklarında birlik ve huzur sağlamadı. İnsanları barış içerisinde yaşatamadı ne yazık ki… ‘PKK ile AKP siyasal İslamı alarak yeni bir süreç başlattılar’ iddiaları söz konusu. Bu da doğal olarak Alevi toplumunda tedirginlik yarattı. Türkiye’nin geleceği asla siyasal İslam’a göre şekillenemez. Kürt hareketi de kendi geleceğini siyasi İslama göre şekillendiremez. Zaten bugüne kadar yürüttüğü mücadeleye bakarak bunu görebiliyoruz. Kadınlar arasında ciddi bir devrim gerçekleştirdiler. Toplumsal yaşamda ciddi yenilikler gerçekleştirdiler. Yine Kürt mücadelesi içerisinde yer alan insanlar, 30-40 yıl önceki gibi Alevi toplumuna düşmanca tepki içinde değiller. Yine 500 yıldır Osmanlı’nın kendi amaçları uğruna kullandığı bir Şafii potansiyeli yok. Ciddi bir değişim olduğunu görüyorum. Diyarbakır’da cemevinin kurulması ve bugün BDP’nin Parlamento’da Alevi toplumunun sorunlarını dile getirmesi bunun somut örnekleridir. Ben bu anlamda Alevilerin okunan mesajda ‘ne var ne yok’u esas almasından ziyade yaşanan pratikleri örnek alması gerektiğine inanıyorum. Kürt hareketinin pratikleri kaygıları yersiz bırakıyor. Kürt hareketi ilkelerini İslam bazında ifade edecek bir durum söz konusu değildir. Benim bu konuda kaygım yok.”

İnsanlar ölmeyecek

Demokratik Aleviler Birliği (FEDA) Başkanı Ali Köylüce de ‘savaşın bitirilmesi ve insanların ölmemesi’ ile ‘Alevilerin kendilerini ifade etme’ sebeplerinden dolayı süreci desteklediklerini söyledi.
“Kürt sorunun silah yerine diyalog yoluyla çözülmesi Alevi felsefesine ve inanışına uygundur” diyen Köylüce, “Alevi toplumu bir bütün olarak bu sürecin silahtan düşünsel ve siyasal mücadele yöntemleriyle sürdürülmesinden dolayı memnuniyet içerisinde. Biz FEDA olarak süreci destekliyoruz” dedi. Köylüce, Alevi öğretisi gereği olarak savaşı bitirmeye dönük ve mücadeleyi demokratik yöntemlerle sürdürme politikasının karşısında olmalarının mümkün olmadığını dile getirdi.
Öcalan’ın çağrısının Türkiye’yi demokratikleştirmeye yönelik olduğunu anımsatan Köylüce, Türk devletinin ret ve inkar politikasına tabi tutulmuş bütün kesimlerin bu sürece sahip çıkması gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye’deki bütün etnik ve inanç gruplara dönük bir vizyon ortaya konuldu. Bu sürece herkes tam destek vermeli. Kürt hareketi de Alevi hareketi de sosyalist hareketi de demokratik kurumlar da bu süreçte güç birliği yapmalı. Ortak bir platform olmalı. Siyasal çalışma ortamı yarattıkca kimse hakkında mahrum da kalmayacak. Hiç kimse de kendisinin yok sayıldığı endişesine kapılmayacaktır. Enerjimizi doğru kanalize edebilirsek sonuç alınacak” şeklinde konuştu.

Endişemiz yok

Köylüce, bu süreçte Alevileri Kürt hareketinden koparmaya yönelik açıklamalar olduğunu ve bunların art niyet taşıdığını belirterek, şunları söyledi: “Şimdi Alevi toplumu Osmanlı döneminden bu yana gelişmiş politikalardan ve dışlanmışlıklardan dolayı nazik bir hassasiyet sahibi. Bu süreçte ‘acaba biz yine görülmeyecek miyiz? Dışlanacak mıyız?’ algısına sahipler. Alevilerin tarihsel hassasiyetleri var. Ancak Kürt hareketinin bunu gözardı etmeyeceğini ve belli bir kesimin yok sayılmasına razı olmayacağını biliyoruz. Bunu pratikler bize gösteriyor. Bugün Avrupa’da Kürt hareketi ile Aleviler, birçok etnik ve inanç gruplarıyla ortak platformlar oluşturmuş durumdalar. Yine ortak çalışmalarımız var. Türkiye’de siyasal Kürt hareketi Alevilerin taleplerini yüksek sesle dillendiriyor. Bizim endişemiz yoktur. Ancak ‘endişeleri olanlar’ mücadele etmeyenlerdir ve gücünü endişeleri gidermek için kullanmayanlardır. Mücadele etmezsen kimse sana hakkını vermeyecektir. Bugün Türk devleti Kürtlerle bir masada oturuyorsa bu bedeller ödenerek yürütülen bir mücadelenin sonucudur. Aleviler de bunu görmeli, bu iradeyi ortaya koyabilmeli. Aleviler provakasyona gelmemeli ve kimsenin art niyetlerine göre davranmamalı.”


DENİZ BAŞPENİR / HABER MERKEZİ

 


Bugün Alevilik konuşulmazdı

Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti ve Almanya Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı Derneği yazılı bir açıklama ile Kürt Halk Önderi Öcalan’ın çözüm projesine destek verdi. Her iki kurum Öcalan’ın açıklamasında Alevilerin dışlandığını ileri süren kesimlere de tepki göstererek, “Öcalan ve Hareketi olmasaydı bugün Alevilik konuşulmazdı” dedi.
Öcalan’ın 2013 Newrozu’nda yaptığı açıklamayı “Anadolu ve Mezopotamya halklarının barış, demokrasi ve birlikte yaşama manifestosu” olarak nitelendiren kurumlar, Öcalan’ın açıklamasını çarpıtarak Alevilerin dışlandığını ileri süren kesimlere tepki gösterdi. Açıklamada, şöyle denildi: “Öcalan’ı tanıyan, yazdığı kitapları okuyan, konuşmalarını dinleyen herkes, bu açıklamada herhangi bir etnik veya dinsel grubun dışlanmadığını görür… Öcalan, soruna temelden yaklaşıyor, silahlar sussun siyaset konuşsun, diyerek başta Kürt sorunu olmak üzere Kemalist rejim tarafından ötekileştirilen etnik, dilsel ve dinsel grupların sorunlarının çözümü için tartışmanın önünü açıyor. Sünni Türklerle Sünni Kürtlerin anlaşacağı ve Alevilerin dışlanacağını iddia edenler, başta CHP olmak üzere, Kürt düşmanlığına batmış, savaştan nemalanan çevrelerdir.”

Aygün gibiler

Öcalan ve PKK hareketinin Alevilerin haklarının savunulmasında önemli rol oynadığına dikkat çekilen açıklamada, Alevilik ve Kürt hareketinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceği vurgusu yer aldı. Açıklamada, “Öcalan ve Hareketi olmasaydı bugün Alevilik konuşulmazdı. Kürt hareketinin Alevi öğretisine ne kadar özel önem verdiği bir realite iken, bu çevrelerin amacı suyu bulandırmak ve öküzün altında buzağı aramak amaçlıdır. Alevilik ile Kürt Hareketi birbirinden ayrı ve farklı düşünülemez. Sisteme karşı mazlumların mücadelesi bütünlüklüdür” dedi. Ortaya atılan iddiaların yeni süreci baltalamaya dönük olduğu belirtilen açıklamada, “Hüseyin Aygün, ‘Neden Alevi demedin?’ diye aklınca Öcalan’ı eleştiriken, Dersim’in kutsal dağlarını bombalayan sisteme söyleyecek tek sözü olmasa gerek” denildi.

ANF/FRANKFURT

Alevi Dedelerinden Birlik ve Beraberlik Mesajı

Tunceli Hacı Bektaş Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği tarafından cemevinde gerçekleşen törende çözüm sürecine destek mesajları verildi. Zazaca diline gerçekleşen cem töreninde bir konuşma yapan Alevi dedesi Ali Tamaç, Alevilik inancında şiddet ve kana yer olmadığını belirterek barış ve kardeşliğin sağlanması gerektiğini söyledi.

Gençlerin bilime sanata yönelmesini isteyen cem törenini yöneten dedelerdenHasan Sönmez gençlerin şiddet ve zulümden uzak durmasını barış ve kardeşliğe yaklaşmalarını istedi.Barış ortamının diğer halklara da özgürlük ve demokrasi getirmesini istediklerini ifade eden Sönmez, “Bu barış sürecinde, gayrı müslimlerin, Alevilerin, Türkiye‘de yaşayan Romanlar ve diğer halklarının da gözetildiği kaliteli bir insan hakları ve buna dayalı özgürlükçü demokrasinin gelişmesi için bir gayretin sarf edilmesi hepimizin temennisidir.” dedi.

Amerikadan Tunceli‘ye gelen ve Aleviliği merak eden Güney Koreli iki kadın da cem törenini sonuna kadar izledi. Cem töreni, konuşmalar ve cem tutulmasının ardından son buldu.

Alevilerin kurtuluşu, Alevilerin kendi ellerindedir

Teslim TÖRE

Yazının konusu Aleviler olacağı için başlığını böyle yazdım. Değilse yazının başlığı : her ezilen sınıfın, toplumun, azınlığın kurtuluşu kendi elindedir diye yazardım. Çünkü kurtuluşu kendi elinde olan sadece Aleviler değil, ezilen kurtulmaya gereksinim duyan bütün toplumlar için geçerlidir.

Toplumlar tarihine de ezilen hiçbir sınıf,… cins, azınlık, ezilen ulus, sömürge halk gibi topluluklar başkaları tarafından kurtarılmamışlardır. 16. y. yılda başlayan ve 18. y. yıla kadar devam eden burjuva devrimlerinden sonra, en büyük toplusal devrimler tarihi yirminci yüz yılda yaşanmıştır. Yirminci y. yılın devrimlerinin ulusal devrimler ve feodalizme karşı yapılmış olanları bile : ya proletaryanın öncülüğünde ve ya proletaryanın ideolojik öncülüğünde yapıldığı iddia edilmiştir.

Sadece devrimleri değil, devrimden sonra kurulan iktidarların adını da : proletarya diktatörlüğü, Halk iktidarı, demokratik iktidar vb. koydular. Şimdi dünya da proletaryası kurtulmuş, halkı özgürleşmiş, proletaryanın ideolojisinin egemen olduğu bir tek ülke var mı dünyada? Üzülerek belirteyim ki yoktur. Nedenleri üzerine çok şey yazdığım için burada değinmeyeceğim. Sadece : proletaryanın ideolojik öncülüğü, proletarya öncülüğü, proletarya diktatörlüğü dediler de ne oldu sorusunu sorarak konuya gireceğim? Ben yirminci yüz yılda TKEP’ nin hem Genel Sekreteri, hem de ideolojik, teorik, politik, stratejik, taktiklerini üretenlerinden birisi idim. Organik yapımız gereği bütün yazılar Polit Büro nun denetiminden geçerdi, benimkiler de.

Benim de diğer yazarların da bir çok yazısında yeterince ya da usandıracak düzlemde : Proletarya, sosyalizm, proletarya diktatörlüğü, devrim, komünizm, sınıf vb. kavramları geçmiyorsa ya düzeltme ya ekleme yapılır ve ya yazarın yeniden yazması için geri çevrilirdi.

Yazdık da ne oldu? Kendimizi özden kopartarak biçime öylesine kaptırmıştık ki, bütün teorik üretimlerimiz biçimsel ve yüzeysel olarak kaldı. Yapılmış olan yirminci yüz yılın devrimleri de öyle oldu. Hiç birisi işçi sınıfını, halkı kurtaramadı, hepsi yeniden kapitalizme rücu ettiler.

Bu kısa tarihi hatırlatmaları : APO’ nun Amed de okunmuş olan, manifesto olarak nitelenen yazısında “Alevilerin isminin geçmediğini” söyleyerek kızan Alevilere, “yazsaydı ne olurdu”? … sorusunu sormak için yaptım. Arkasından da: biz yirminci yüz yılın devrimcilerinin bolca sınıf, proletarya, devrim, diye yazdık, hatta devrimler de yaptık ne oldu, proletarya kurtuldu mu, devrimler kalıcılaştı mı diye sormak istedim? Müthiş bir tarih yaşadık. Geride bırakmış olduğumuz tarih : yazdıklarımızın, yaptıklarımızın ne kadar biçimsel olduğunu, toplumlar tarihinde ne kadar yüzeysel kaldığını bize net olarak göstermiştir. Tabi ki gelecekte ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiğini de….

Yaşayarak geride bıraktığımız toplumlar tarihine bakarak, ondan dersler çıkartıp, Alevi sorununa bakacak olursak, Alevilerin yapacağı tek şeyin : kendi ayaklarının üzerinde durmak, politize olmak, kimseye ve her hangi bir parti ya da örgüte yaslanmamak, kimsenin kendilerine himmet etmesini beklememek, kendi kurtuluşunu kendi elleri arasına almasıdır. Bu bağlamdan hareketle, her hangi bir parti ve ya örgüte yamanmadan, kendi çıkarına uygun olan parti, örgüt ya da platform ile ittifak yapmaktır. “Aleviler politikadan uzak durmalı” diyenler Alevi dostu değildir. Alevilik zaten yapısal olarak politik bir yapılanmadır. Alevi örgütlenmesi, yasama, yürütme yargı üzerine kurulmuş olan tamamen politik ve devlet olmayan bir devlet yapılanmasıdır.

Cemde sadece dini ibadetini yerine getirmez. Yanlış yapanı yargılar, sorgular, suç işlemiş olana ceza verir ve verdiği cezanın yerine getirilip getirilmediğini denetler. Bu yasama,

yürütme yargı tarzı örgütlenme devletin yargısına, siyasal yapısına, adaletine muhtaç olmamaya yönelik bir örgütlenme modelidir. Alevilerin yüz yıllarca Osmanlının şeriat devletinin adaletine muhtaç olmadan, ondan medet ummadan, bu yapılanma ile Alevilerin bütün sorunlarını çözerek “devlet içinde devlet” olarak yaşamışlardır. Adalet mekanizması olmayan bir yapılanma asla yüzyıllarca yaşayamaz. Adalet mekanizması olan bir yapılanma ise, devlet olmayan bir devlet ve de politik bir yapılanmadır. Anadolu Alevileri tarihinde, Alevilerin öncülük etmiş olduğu bir çok siyasi ayaklanmalar, isyanlar vardır. Politik olmayan bir topluluk, politik olan isyan ya da ayaklanmalar yapabilir mi?

12 Eylül faşizmi ve sonrasına kadar Aleviler Türkiye de fiili olarak ta politik bir topluluktu. Yapıları gereği ezene karşı, ezilenden yana oldukları için de doğaları gereği, muhalif bir politikadan yanalardı. 12 Eylül faşizmi toplumun önemli bir kesiminin olduğu gibi Alevilerin de dokusunu değiştirmeye çalıştı. Alevileri ideolojik, politik, psikolojik, pedagojik olarak de’ politizasyona tabi kıldı. Belli ölçüde de başarılı oldu. Hala da A’ politikleştirme politikasını bütün hızı ile devam ettiriyor. Alevi topluluğu kendisini faşizmin bilinçli bu karşı devrim politikasından kurtarıp, kendi tüzel kişiliğini pekiştirerek politik bir topluluk konumuna çıkartmazsa baskı ve zulümden de kurtulamaz.

APO’ nun bir konuşma metnine Alevilerin ismini yazmadı diye Özgürlük hareketinden uzak kalmak yerine, Özgürlük Hareketinin de içinde olduğu bir platform ile ittifaka girip siyasi arenaya çıkınca Alevi topluluğu olarak ne kazanıp ne kaybedeceğini hesap ederek bir politika belirlemeli. Yukarda tarihten vermiş olduğum örneklerden görüldüğü gibi hangi siyaset ya da partinin yüz kere bin kere Alevilerin ismini yazarak, onlara biçimsel bir yaklaşım gösterdiğine değil, kendi çıkarlarının nerede, hangi güçlerle olduğuna bakarak yön tayını yapmalıdır. Aleviler tarihin tanıklığına önem vermelidir. Tarihin tanıklığından yola çıkarak geleceklerinin yön tayınını yapmalıdırlar. Tarihi sadece bir geçmiş olarak değil, geleceğin pusulası olarak da değerlendirmelidirler.

Bundan hareketle APO’ nu Aleviler için ne yazdığı ve ya Alevilerin isminden bahis edip etmediği değil, Kürt Halkının ve APO’ nu bu günkü noktaya nasıl geldiğini anlamak ve öğrenerek ondan dersler çıkartmak önemlidir. Kürt halkının asimilasyon yolu ile bitirilmenin eşiğine gelmişken, uçurumun başından nasıl döndüğünü, nasıl bir politik perspektifle asimilasyon soy kırımından kurtulduğunu algılamaktır önemli olan. Aleviler bu önemli olana değil de, biçimsel, sahte ve yüzeysel olarak kendilerine hitap edene iltifat ederlerse kaybederler ve asla ezilmişlik, horlanmışlık ve asimilasyonun getireceği soy kırımdan kurtulamazlar.

Aleviler önce (ben parti kursunlar demiyorum) var olan örgütleri ne ise, onu sağlam bir şekilde yapılandırmalı.Benzetmek yerinde ise, kendi yumruğunu oluşturmalı. Çıkarı nerde, dostu kim düşmanı kim onu net olarak belirlemeli. Yumruğunu dost olarak gördüklerinin yumruğunun yanına getirerek, kendisini asimile ederek soykırıma uğratmak işleyenlerin karşısına durmalı. Hiçbir gücün, hiçbir parti ya da kişinin yumruğunun arkasında durmamalı, maddi ve manevi her hangi bir gücün yumruğunun gölgesine çekilmemeli. Kendi özel ve tüzel kişiliğini yaratmalı, olabildiğince birleşerek tek yumruk olmaya, yanında yer almış olduğu muhalefetin de birlikteliğini sağlamaya çalışmalıdır.

Asla şu parti bu partinin iktidar olması için çalışmamalı. Her zaman ve her koşulda iktidar olunca, Alevilerin de bir ittifak gücü olarak, Aleviler adına iktidarda yer alabileceğini garantiye alacağı politikalar izlemeli. Örgütü ismi ve Alevi kimliği ile birlikte içinde olabileceği, blok ve ya platformlarda yer almalıdır. Aleviler de kimin kazanabileceğini doğru

hesap ederek, gerektiğinde şeytan ile de pazarlık edilebileceğini öğrenmeli ve hayata uyarlamalıdır.

Bence Alevilere yapmış olduğum bu öneriler, APO’ nun Manifestosuna Alevilerin ismini yazıp yazmamasından daha önemlidir. Elbette yazmış olsa idi iyi olurdu. Ama yazmadı diye de kıyamet kopmaz. Ya da kıyamet kopartmak gerekmez. Netice itibarı ile söz konusu metin, APO ile devletin bir sürü pazarlık sonucu üzerinde anlaştıkları bir metindir. Orda yazılı olan her şey salt APO’ nun görüşü olarak nitelenemez. Bırakın devlet ile APO’ nun üzerinde anlaşacağı bir metni : biz geçmişte 12 Eylül faşizmine karşı bir bildiri ya da deklarasyon yayınlarken bile bazı örgüt ya da partiler 12 eylül e “faşizm” demedikleri için metne “faşizm” sözcüğünü koymuyorduk. Belki de APO Alevi kimliğinden bahis edilmeyi istemiştir de devlet istememiştir. Ve ya APO da yazmamıştır. Bence hangi nedenle yazılmamış olursa olsun önemli değil.

Önemli olan, Alevilerin kendi çıkarlarının nerde olduğu ve o çıkarlarına nasıl, hangi yöntem ve yollarla kavuşabileceğinin doğru ve net olarak belirlenip, hayata uyarlanmasıdır. Bu perspektif gereği, Alevilerin çıkarları: APO’ nun lideri olduğu Özgürlük Hareketinin de içinde bulunduğu platformda ise, APO’ nun, söz konusu metne Alevilerin ismini yazıp, yazmadığına bakmaksızın, tereddütsüzce o blokta yer almalıdırlar. Çünkü Alevilerin Kurtuluşu APO’ nu ya da başka birinin değil Alevilerin kendi ellerindedir. Aleviler kimseye sitem ederek politika üretmemeli, duyguları ile değil akılları ile hareket etmeli sadece ve sadece kendi öz benliğine ve öz gücüne güvenmelidir. Kurtuluş ancak o zaman mümkün olur.

Öcalanın çözüm çağrısına yaklaşımlar üzerine

21 Mart Diyarbakır Newroz’unda Kürt halk önderi Öcalan,tarihi bir açıklama yaparak Kürt sorununun çözümü ve bölgenin demokratikleştirilmesine ilişkin önemli tesbit ve önerilerde bulundu. Öcalan’ın bu tarihi çıkışını milyonlarca Kürt ve dostları var gücüyle destekledi. Dünyanın değişik siyasi çevreleri bile bu açıklamaya destek verdi. Elbette bölgedeki savaştan gerçekten rahatsız olanlar, 30 yıldır süren savaşın durmasını istiyor. Kanın, gözyaşının bitmesini istiyor. Kürt ve Türk halklarını evlatlarının dağ başlarında birbirini kırmasının son bulmasını istiyor.

Bu açıdan bakıldığında, kendisine insanım diyen, devrimciyim diyenlerin; Kürt Özgürlük Hareketinin kendi özgür iradesi ile başlattığı bir savaşı, yine kendi özgür iradesi ile bırakma kararına bir sözleri olamaz, olmamalıdır. Bu duruma gelmek için Kürt halkı büyük bedel ödemiştir. Bu bir mücadelenin son bulması değil, amaca varmak için araç değiştirmesidir. Halkların iradesine saygı duyulmasıdır.

Bu asla bir teslimiyet değildir, tam aksine kazanımların tescil ettirilmesidir. Bu 30 yıllık savaş sonucunda bir ulusun varlığının inkarından, ikrarı noktasına varılmış, Kürt halkının bir ulus olduğu gerçeği kabul görmüş, kürt dili üzerindeki yasaklar bir bir kalkar hale gelmiştir. Elbette bu süreç düz bir çizgi izlemiyor. Zigzaglar çiziyor. Geri gidişleri de içinde barındırıyor. Ancak artık inkar aşılmıştır. Kürt halkı mücadelesiyle varlığını dostuna olduğu kadar, düşmanlarına da kabul ettirmiştir. Kürt halkı ve onun öncü güçleri artık bölgede figüran değil, aktör rolü oynamaya başlamıştır.

Bugün Türk egemen sistemi artık Kürt hareketi ile masaya oturmuşsa, bu amiyane deyimle batılı egemen güçlerin zorlamasıyla veya Türklerin bir şeyleri bahşetmesiyle olmamaktadır. Bunun esas nedeni, güçlü mücadelesiyle çözümü dayatan Kürt Özgürlük Hareketidir. Tarihsel olayları analiz edenler bilir ki, hiç bir topluma, sınıfa, zümreye egemen güçlerce hiçbir hak kendiliğinden bahşedilmemiştir. Çünkü biliyoruz ki, “hak verilmez, alınır.” Kürt halkı da bugün haklarını almaya başlamanın haklı gururunu yaşıyor.

Kaldı ki, tarafların dışında durarak izleyici konumunda bulunanların, süreçle ilgili fazla söz hakkı da olamaz. Eğer bu süreçte yaşananlaraKürt halkı ve tüm emekçiler safında durarak taraf olabilirsek, süreci daha büyük kazanımlarla sonlandırmamız olanaklıdır. “Kürtler teslim oluyor”, “Öcalan yaptığı çağrı ile Kürt İslam ittifakı kuruyor”, “açıklamalarda, sosyalist harekete, Alevilere, İşçi sınıfına yer verilmiyor. İslama vurgu yapılıyor” gibi değerlendirmelerle tepki gösterenler, her ne hikmetse ! bugüne kadar AKP gericiliğine karşı can siperane bir mücadele yürüten Kürt Özgürlük Hareketine hiç bir destekte bulunmayan çevrelerdir.

Kürt halkının mücadelesini şu ya da bu biçimde destelemiş olan birçok Türkiyeli devrimci örgüt ve şahsiyet ile birçok Alevi kurumu Öcalan’ın “silahların devreden çıkarılması ve siyasal mücadelenin esas alınması” eksenli açıklama ve çözüm önerilerine destek veriyorlar. Bu süreci bir teslimiyet olarak algılayan sol çevreler ve bazı solcu şahsiyetler ise zaten dün de PKK’nin silahlı mücadelesine karşı idiler, bugünde her ne hikmet ise “silahlı mücadeleyi sonlandırma” anlayışına da şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Hatta bazıları daha da ileri giderek “ PKK’nin Türkiye ve ABD’nin yanında bölgemizde oluşan Sünni İslam eksenli siyaset temelinde diğer toplumsal kesimlere saldırılarda” bulunacağına kadar vardırıyorlar pervasız ve temelsiz yaklaşımlarını.

Bir defa daha ortada sadece bir çağrı var ve bu çağrıya Kürt tarafı olumlu cevap vermesine karşın, Türk tarafı cevap vermemiştir. Ancak sürecin önünde durulamayacağı da ortaya çıkmıştır. Diyelim ki, bu söylenenler doğru. Sormazlar mı adama? Kardeşim madem PKK’nin AKP ile anlaşarak bölgede kirli bir ittifaka yol açabileceğini ön görüyordunuz, neden bunu önlemek için bir girişimde bulunmadınız?

Neden PKK önderi geçtiğimiz yıllarda “ben esasında bu sorunu Türkiyenin sol güçleri ile çözmek istiyorum” dediğinde hiç yerinizden kımıldamadınız? Sorunlar çözüm aşamasına girdiğinde birilerinin güçlenip devreye girmesini beklemezler. O dönem siyaset sahnesinde söz sahibi olanlar oturup çözmeye çalışırlar. Biz devrimciler bu süreçten şikayetçi olduğumuz kadar, Türkiye halkının örgütlenmesi için yeterli bir ortam yaratabilseydik, bugün daha farklı çözümleri konuşuyor olurduk. Başkalarını eleştirdiğimiz kadar, kendimize yönelik esaslı bir otokritik yaparak, dönemi iyi okuyabilseydik, bugün halkın devrimcilerin saflarında olmasını sağlayacak bir siyasal bakış kazanabilirdik.

Bu süreci doğru okumak ve doğru yerde durmak gerekiyor. Devrimcilerin, Kürt ve Türk aydınlarının bir kesimi bu sürece kaygı ile bakıyor. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Sürecin nereye evrilebileceği elbette bugünden kestirilemez. Ancak en azından silahların susması bir kazanımdır. Böl ve yönet anlayışının mahkum edilmiş olması bir kazanımdır. Binlerce Kürt ve Türk gencinin süren savaşta heba olmasının önüne geçilmesi bir kazanımdır. Savaşta yakılan ormanlarımızın yakılmasının önlenmesi bir kazanımdır. Önümüzdeki süreçte AKP’nin oynayacağı oyunların bozulması için hepimiz gücümüzü Kürt hareketinin gücü ile birleştirmeliyiz. Kürt hareketine ulusalcıların, MHP’li faşistlerin, kemalistlerin sözleri ve mantığı ile saldırarak sosyalist olunamaz.

Biz sosyalistler, devrimciler, Aleviler, çevreciler, demokrasiden çıkarı olan tüm ötekileştirilmiş toplum kesimleri olarak oturup “Öcalan açıklamasında neden bizlerden bahsetmedi” diyeceğimize (kaldı ki aşağıda tam metnini sunduğum Öcalan’ın açıklamasında da, iyi okunduğunda bu konuların geçtiği görülecektir.) Bu çözüm sürecinde gücümüzü Kürt halkının gücü ile birleştirerek mevcut iktidara daha çok geri adım attırabilir. Kürt hareketini de daha çok kendimize yaklaştırabiliriz. Saldırarak, öteleyerek, ihanetle, teslim olmakla suçlayarak ancak kendimizi kandırmış olur, gerici,fasişt, ulusalcı sol ittifakının değirmenine su taşımış oluruz.

Bırakalım Türkiyeli sosyalistleri, Kürt hareketi içinde bile sürece kaygı ile yaklaşımlar vardır. Ancak bu kaygılar var diye süreci desteklememe fikri çok zayıftır. Bir çok siyasi çevre ve birey, bu kaygılarına karşın süreci desteklemektedir. Kaygıları giderecek olan Kürtlerin dışındaki diğer sol, demokrat, ilerici çevrelerin, aydınların ve sanatçıların doğru duruşudur.
Eğer bu süreçte Kürt halkı örgütlülüğünü daha da güçlendirir, demokratik eylemliliğini geliştirirse, yine bu süreçte diğer siyasal çevreler de Kürt halkının kazanımlarının gelecekte diğer emekçilerin, dini azınlıkların, ulusal azınlıkların teminatı ve örneği olabileceğini düşünerek destek verir, ulusalcı solun, MHP’li faşistlerin ve CHP içindeki statükocu kemalistlerin sürece zarar verici girişimlerinin önüne geçilebilirse, bu süreçte kazanan taraf bizim emek cephemiz olacaktır. Tersi duruş, Kürt halkının yalnız bırakılması gericiliğin daha da güçlenmesine yol açacaktır. Çözüm süreci bütün duygusal yaklaşımlarımızdan sıyrılarak akıl ile yorumlanabilir ve bu gerçekliğe göre tutum belirlenirse kazanan 40 yıldır bedel ödeyen biz dvrimciler ve ortak ülkemizin halkları olacaktır.

Tersi tutumumuz, lafta ne kadar karşı çıkarsak çıkalım bizi başını ABD’nin çektiği dünya gericiliği ve onun uzantısı bölge gericiliği ile yan yana düşürecektir. Öcalan’ın açıklamalarını değerlendirirken, salt teorik olarak yaklaşılmamalıdır. Bunun yanında bölgede yaşananların bütünlüklü bir analizi yapılmalı, reel politikanın her zaman bizim teorik tespitlerimizle bire bir örtüşmeyeceği de bilinmelidir.

İŞTE ÖCALAN’IN MESAJININ TAM METNİ
“MAZLUMLARIN ÖZGÜRLÜK NEWROZU KUTLU OLSUN
Selam olsun bu uyanış, canlanış ve diriliş günü olan Newrozu en geniş katılım ve ittifakla kutlayan Ortadoğu ve Orta Asya halklarına…
Selam olsun yeni bir dönemin miladı ve gün ışığı olan Newrozu büyük bir coşkuyla ve demokratik bir hoşgörüyle kutlayan kardeş halklara…
Selam olsun demokratik hakları özgürlük ve eşitliği rehber edinen bu büyük yolun yolcularına…
Zağros ve Toros dağ eteklerinden, Fırat ve Dicle nehir vadilerine; kutsal Mezopotamya ve Anadolu topraklarından tarım, köy ve şehir uygarlıklarına ANAlık eden halkların en eskilerinden olan Kürtler sizlere selam olsun…
Binlerce yıllık bu büyük medeniyeti farklı ırklarla, dinlerle, mezheplerle kardeşçe ve dostça birlikte yaşayan, birlikte inşa eden Kürtler için Dicle ile Fırat, Sakarya ve Meriç’in kardeşidir. Ağrı ve Cudi Dağı, Kaçkar ve Erciyes’in dostudur. Halay ve Delilo, Horon ve Zeybek’le hısım-akrabadır.
Bu büyük medeniyet bu kardeş topluluklar, siyasi baskılarla harici müdahalelerle grupsal çıkarlarla birbirlerine düşürülmeye çalışılmış hakkı, hukuku, eşitliği ve özgürlüğü esas almayan düzenler inşa edilmeye çalışılmıştır.
Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır.
Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor.
Newroz ateşiyle yüreği tutuşan, meydanları hınca hınç dolduran yüz binler, milyonlar artık barış diyor, kardeşlik diyor, çözüm istiyor.
İçinde doğduğumuz çaresizliğe, bilgisizliğe, köleliğe karşı bireysel isyanımla başlayan bu mücadele her türlü dayatmaya karşı bir bilinci, bir anlayışı, bir ruhu oluşturmayı amaçlıyordu.
Bugün görüyorum ki, bu haykırış bir noktaya ulaşmıştır.
Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe veya gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız ezilmişliğe, bilgisizliğe, haksızlığa, geri bırakılmışlığa her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur.
Bugün artık yeni bir Türkiye’ye, yeni bir Ortadoğu’ya ve yeni bir geleceğe uyanıyoruz.
Çağrımı bağrına basan gençler, mesajımı yüreğine katan yüce kadınlar, söylemlerimi baş-göz üstüne diyerek kabul eden dostlar, sesime kulak kesilen insanlar;
Bugün yeni bir dönem başlıyor.
Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor.
Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor.
Biz, onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik. Bu fedakarlıkların, bu mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler özbenliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı.
“Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun” noktasına geldik. Yok sayan, inkar eden, dışlayan modernist paradigma yerle bir oldu. Akan kan Türküne, Kürdüne, Lazına, Çerkezine bakmadan insandan, bu coğrafyanın bağrından akıyor.
Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.
Yüreğini bana açan, bu davaya inanan herkesin sürecin hassasiyetlerini sonuna kadar gözeteceğine inanıyorum.
Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır.
Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır.
Kürdistan ve Anadolu tarihine yaraşır şekilde tüm halkların ve Kültürlerin eşit, özgür ve demokratik ülkesinin oluşması için herkese büyük sorumluluk düşüyor. Bu Newroz münasebetiyle en az Kürtler kadar Ermenileri, Türkmenleri, Asurları, Arapları ve diğer halk topluluklarını da yakılan ateşten kaynaklı özgürlük ve eşitlik ışıklarını, kendi öz eşitlik ve özgürlük ışıkları olarak görmeye ve yaşamaya çağırıyorum.
Saygı değer Türkiye halkı;
Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.
Gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar, red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır.
Kapitalist Moderniteye dayalı son yüzyılın baskı, imha ve asimilasyon politikaları; halkı bağlamayan dar bir seçkinci iktidar elitinin, tüm tarihi ve de kardeşlik hukukunu inkar eden çabalarını ifade etmektedir. Günümüzde artık tarihe ve kardeşlik hukukuna ters düştüğü iyice açığa çıkan bu zulüm cenderesinden ortaklaşa çıkış yapmak için hepimizin Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernitemizi inşa etmeye çağırıyorum.
Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.
Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır.
Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır.
Tüm ezilen halkları, sınıf ve kültür temsilcilerini; en eski sömürge ve ezilen sınıf olan kadınları, ezilen mezhepleri, tarikatları ve diğer kültürel varlık sahiplerini, işçi sınıfının temsilcilerini ve sistemden dıştalanan herkesi çıkışın yeni seçeneği olan Demokratik Modernite Sistemi’nde yer tutmaya, zihniyet ve formunu kazanmaya çağırıyorum.
Ortadoğu ve Orta Asya kendi öz tarihine uygun, bir çağdaş modernite ve demokratik düzen aramaktadır. Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu modele yine Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının, ondaki kültür ve zamanın öncülük etmesi, onu inşa etmesi kaçınılmazdır.
Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.
Son doksan yılın tüm hata, eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen bir kez daha yanımıza, mağdur edilmiş, büyük felaketlere uğramış halkları, sınıfları ve kültürleri de alarak bir model inşa etmeye çalışıyoruz. Tüm bu kesimleri; eşitlikçi, özgür ve demokratik ifade tarzının örgütlenmesini gerçekleştirmeye çağırıyorum.
Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.
Bu toprakların tarihselliğinde önemli bir yer tutan “BİZ” kavramının genişliği ve kapsayıcılığı dar, seçkinci iktidar elitleri eliyle “TEK”e indirgenmiştir. “BİZ” kavramına eski ruhunu ve pratiğini vermenin zamanıdır.
Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz.
Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler.
Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan, bölünmelerden yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ağaya kalkmak istiyor.
Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir.
Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikatler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor.
Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan inkar etmiyoruz.
Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek yaşamlaştırıyoruz.
Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır.
Selam olsun bu sürece güç verenlere, demokratik-barış çözümünü destekleyenlere!
Selam olsun halkların kardeşliği, eşitliği ve demokratik özgürlüğü için sorumluluk üstlenenlere!
Yaşasın Newroz, yaşasın halkların kardeşliği!”
İmralı Cezaevi 21 Mart 2013
Abdullah ÖCALAN.”