Ana Sayfa Blog Sayfa 6424

Alevilere Tekke ve Zaviyeler kanunuyla yeni bir tuzak kuruluyor

Dr. Hüseyin DEMİRTAŞ

Pek çoğumuz farkında değil ama Alevilere yine belli çevreler tarafından yeni bir tuzak hazırlanıyor. Bu tuzağın adı, 30 Kasım 1925 tarihinde Atatürk’ün Devrim Yasaları kapsamında çıkarılan 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanunun kaldırılmasına yönelik şimdilik utangaçta olsa başlatılan girişimlerdir. Gariptir ki, bu yasanın kaldırılması, cem evlerinin ibadethane sayılması bağlamında ve bizzat Aleviler tarafından gündeme getiriliyor. Konu en son 21 Kasım’da Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun’un verdiği Muharrem “iftarı”nda yaptığı konuşmada dillendirildi ve yemeğe katılan Devlet Bakanı Bekir Bozdağ da bunun üzerine yasanın kaldırılabileceği sinyalini verdi. Gerçi AKP Hükümeti bütün Devrim Yasalarına olduğu gibi bu yasaya da savaş açmış durumda. Ancak her nedense Tekke ve Zaviyelere getirilen yasağı kendileri bizzat pek gündeme getirmezken, daha çok AKP’ye yakın Fermani Altun benzeri Alevi şahıslardan yararlanıyorlar.

Hakkını yemeyelim, Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarı ve aynı zamanda Alevilik-Bektaşilik konulu birçok araştırma ve makalesi bulunan Müfit Yüksel de, yemekte yapılan konuşmalara ve Bakan Bozdağ’ın Altun’un teklifine gösterdiği ilgiye dikkat çeken 24 Kasım tarihli bir makale kaleme aldı. Yazısında yıllardır Sünniler yanında Alevileri de mağdur eden bu yasağın kaldırılması için mücadele ettiğini ifade eden Yüksel, Tekke ve Zaviyeler üzerindeki yasağın yürürlükten kaldırılmasıyla, zaten fiilen faaliyet gösteren Nakşibendîlik, Kadirilik, Halvetilik, Cerrahilik gibi Sünni tarikatlarla birlikte, Bektaşiliğin de rahatlayacağını öne sürüyor. Bu yasayla yukarıda adı geçen Sünni tarikatlara ait olanlarla beraber Bektaşi tekkelerinin de kaldırıldığının altını çizen Yüksel, Alevi ve Bektaşilerin kullandığı dedelik, seyitlik, halifelik, mürşitlik, babalık, çelebilik benzeri unvan ve sıfatların kullanılmasının da yasaklandığına işaret ediyor.

Müfit Yüksel yazısının devamında, “Son yıllarda büyük kentlerde birbiri ardına açılan cem evleri, 677 sayılı yasa engeli yüzünden dergâh ve zaviye statüsünde açılamamakta, dolayısıyla ‘İslâm’dan ayrı bir dinin tapınağıymış’ algılamasına sebep olmakta, bu anlamda İslam dışı bir zemine itilme tehlikesi doğurmaktadır” cümlesiyle baklayı ağzından çıkarmaktadır.

İşte Alevilere hazırlanan tuzak bu cümle içinde kendisini açığa vurmaktadır. Malum gerek Aleviler gerekse de, başta CHP olmak üzere Kemalist ve laik kesimler Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla ilgili kanunun yürürlükten kaldırılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Buna gerekçe olarak, AKP’nin cem evlerini bahane ederek bu yasağı kaldırıp, asıl Sünni tarikatları yasal hale getirmeyi ve Türkiye’yi bir adım daha şeriat devletine götürmeyi hedeflediğini ileri sürüyorlar.

Ayrıca Ehl-i Beyt Vakfı’nın verdiği yemeğin ardından, Alevilerin cem evleriyle ilgili taleplerinin karşılanabilmesi için bu yasanın kaldırılması gerektiği yönünde açıklama yapan Bekir Bozdağ, “CHP gelsin bunu konuşalım” demişti.  Arkasından AKP’li bazı milletvekillerinin CHP’nin Alevi milletvekili Sabahat Akkiraz’ı ziyaret ederek, “Yasanın kaldırılması için teklifi siz verin, biz destekleyelim. Cem evi sorununu da çözelim” dedikleri ortaya çıktı. Alevi örgütlerinden bu hazırlığa karşı yapılan açıklamalarda da Bakan Bozdağ’a, “Biz bu oyuna gelmeyiz” ve “Cem evlerini bahane edip bizi kullanmak istiyorsunuz” denildi.

***

Peki, tuzak diyoruz da, tuzak ve hile bunun neresinde?

Şurada; aslında cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesinin önündeki en büyük engel Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanun değildir. Çünkü tekke ve zaviye kavramı Alevilikte mevcut değildir. Aleviler cem yaptıkları mekâna hem tarih boyu hem de günümüzde, kutsal bir anlam atfetmedikleri gibi, buraları “pirevi”, “meydanevi” ya da “dergâh” diye isimlendirmişlerdir. Kaldı ki zaten cem evlerinin resmen ibadethane kabul edilmesinin önündeki engellerin başında da, söz konusu yasadan çok Türkiye’yi yönetenlerin zihniyet sorunu gelmektedir. Bu tekçi zihniyetin başını da hükümet, Diyanet ve yargı çekmektedir ve ortak yorumları, cem evleri camiye eşit ve denk konumda bir ibadethane olamaz ve kabul edilemez şeklindedir. Buradan hareketle de, cem evlerini bir ibadet yerinden çok tarikatlara has tekke ve zaviye kurumlarıyla bir tutarlar. Aslında bunu da tam yapmazlar. Aksine bu zihniyetin mensupları Aleviliği tarikat olmaya bile layık görmediklerinden kendileriyle de çelişirler. Çünkü Alevilik onlara göre, tarikatın da altında, İslam’ın bir alt-kolu ve meşreptir. Haliyle alt-kol, meşrep olunca da ana gövdenin yani İslam’ın Şii’siyle Sünni’siyle ortak ibadet mekânı sayılan cami ve mescitler otomatikman Alevilerin de ibadet yeri ilan edilir. Hâkim İslam yorumuna göre cami-mescit, bir kere ortak ve birincil ibadethane sayılınca da, ikincil nitelikteki tekke ve zaviye gibi mekânlara doğrudan ve öncelikli bir ihtiyaç kalmaz.

Dolayısıyla Alevi ibadet ve erkânının yürütüldüğü cem evleri kendiliğinden gereksiz ve lüzumsuz hale gelir. Bu yorumdaki gizli amaç ise Sünni tarikatların camiden sonra vazgeçilmez ayin ve zikir mekânı olan tekke ve zaviyelerin üzerindeki yasağı kaldırmaktır. Yani bir taşla iki kuş vurulmak istenmektedir. Böylelikle aslında yerine getirmeyecekleri cem evlerinin statüsünü tanıma vaadini öne sürerek, Tekke ve Zaviyeleri yasaklayan kanun iptal edilecektir. Tarikat sınıfına bile sokulmayan Alevilik ise görmezden gelinecek; zaten fiilen bu kanunu çiğnemiş olarak faaliyetlerini sürdüren pek çok Sünni tarikatın önü açılacaktır. Hatta yasağın kaldırılmasıyla 1925’te el konulan mülk ve vakıflarına tekrar kavuşabilecekler ve kendilerine çok geniş bir rant alanı doğacaktır.

Cem evlerinin payına ise buradan ibadethane olmak yerine sadece tarikat zikir ve ayinlerinin yapıldığı mekân sayılan tekke ve zaviyelere eş iğreti bir denklik statüsü düşecektir. Ancak bu yeni statü pratikte hiçbir işe yaramayacaktır. Zira Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasına dair kanunun çıktığı 1925 tarihinde, şehirlerde cem evi benzeri mekânlar henüz oluşmadığından, Alevilere iade edilecek neredeyse hiçbir mal-mülk ve vakıf bulunmamaktadır. Az da olsa mevcut olanlar ise Bektaşilere aittir. Üstelik onlara mülkleri iade edilse bile Sünni tarikatlarla karşılaştırılınca devede kulak miktarında kalmaları bir yana, aslında bu durum Alevileri ve Aleviliği de doğrudan pek ilgilendirmemektedir. Zira Alevilik hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde resmen tanınmamıştır. Üstelik sürekli büyük baskı, takibat ve katliamlara maruz kalan bir inancın mensuplarının da, kendilerini cellâtlarının önüne gönüllü atan bir yaklaşımla “Burası bizim ibadethanemizdir” diyerek cem evi benzeri kayıtlı mekânlarının olması da beklenemez!

***

Diğer taraftan bazı köy ve kasabalarda Alevilerce cem yapmak için kullanılmış mevcut gayri resmi tarihi mekânlar ise zaten o dönemde resmi bir kurumda kayıtlı olmadıklarından Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasına dair kanundan doğrudan etkilenmemişlerdir ve varlıklarını gizli de olsa fiilen günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

Özetle cem evlerine statü kazandırılması bahane edilmek suretiyle, tekke ve zaviyeleri yasaklayan ve kaldıran Devrim Yasalarının en hassas olanlarından birinin kaldırılmak istenmesi, cem evlerine ve dolayısıyla Aleviliğe büyük bir darbe vuracaktır. Eğer bu kanun yürürlükten kaldırılırsa, artık cem evlerinin, cami, kilise ve sinagoglarla eşit bir ibadethane statüsüne kavuşması hayal haline geleceği gibi, buralar ibadethanedir demenin zemini bile tamamen ortadan kalkacaktır. Hatta böyle bir iddiayı sürdürenlere ceza bile verilebilecektir. O takdirde cem evleri, tekke ve zaviyelerle yalnız görünüşte eşit bir yapıya kavuşacağından, yine birincil (primary) değil ikincil-tali (secondary) bir dini mekân seviyesinde kalmaya mahkûm olacaktır.

Nitekim cem evlerinin bu yolla elde edeceği belirsizlik vasfını hala koruyan bu statü sayesinde, “Gidin İslam’da birinci derecede önemli, temel ve farz bir ibadet kabul edilen namazlarınızı camilerde kılın, arkasından da isterseniz bizim ayin-zikir saydığımız erkânlarınızı cem evlerinizde yerine getirin” denilerek, Alevilere yine cami ve mescitlerin yolu gösterilmeye devam edilecektir. Sonuçta yine mevcut statüko değişmeyecek, aynı hamam aynı tas yerinde kalacaktır. Bir de üstüne üstlük, devlet ve belediyeler imar planlarında sadece cami, kilise ve sinagoglar için bir yer gösterebildiklerinden ve de dolayısıyla cem evi bu yeni statüde de şimdiki gibi adı geçen ibadethanelerle eş ve eşit sayılmayacağından, yine devlet nezdinde üvey evlat muamelesine tabi tutulacaktır. Belediyeler hala cem evi için arsa tahsis etmeyecek, mevcut olanların statüsünü tanımayacak; elektrik, su ve diğer altyapı giderlerini karşılamayacaktır.  Öyle ya, cem evleri yeni yasal düzenlemede de resmen ibadethane kapsamında değildir. Ya nedir onların cem evine biçtiği yeni rol? Cem evi özele aittir. Tekke ve zaviye gibi dinen zorunlu olmayan, isteğe bağlı faaliyetlerin yürütüldüğü kültürel bir mekândır. O nedenle bir hak iddiası durumunda kolaylıkla çıkıp, “Nasıl ki, diğer tarikatlar tekkelerini kendi öz kaynaklarıyla yürütüyorsa, Aleviler de öyle yapsın” denilecektir. Kısaca devlet olası bu yeni konumda da, sadece birincil ibadet mekânı saydığı camilere ve mescitlere desteğini sürdürecek; cem evleri özel ve keyfe keder yerler sayılarak yine şimdiki gibi mevcut sorunlarıyla baş başa kalacaktır.  İşte Fermani Altun gibi bazı Aleviler, bu oyuna alet olarak, cem evlerini ibadethane sayılmayacak bir konuma getirmek isteyenlere kendi elleriyle büyük katkı sunmaktadırlar.

***

 Öte taraftan kendilerini ister Müslüman saysın ister saymasın Alevilerin ezici çoğunluğu, cem evlerinde yürüttükleri erkânları geçmişte ve günümüzde her zaman birincil ve temel ibadet saymış; camileri kendilerine hitap etmeyen hatta sürekli aleyhlerinde faaliyet gösterilen yabancı birer mabet olarak görmüşlerdir. Aleviler arasındaki bu olgu ve algılayış, tüm eritme ve yabancılaştırma çabalarına rağmen çok canlı ve görünür bir şekilde varlığını sürdürmekteyken, hem camiye hem cem evine giden Alevilerin oranı hala çok küçüktür. Üstelik böyle davranan Aleviler, çoğunluk tarafından dışlanmakta ve Sünniliğe geçiş yapmanın ön aşamasında bulunan yolunu şaşırmış zavallılar (Proto-Sünniler) olarak görülmektedir.

Şüphesiz ki, Aleviler için camiye gidip namaz kılmak, bırakın birincil, temel ve öncelikli bir ibadet olmayı, böyle inanıp yaşamak ibadetten bile sayılmaz. Bu toplumsal gerçeklikte sonradan olma, yani arızi bir şey değil, Aleviliğin kendine has bir özelliğidir. Aleviler ve Alevilik cem evini kutsal bir mekân olarak görmez. Normalde cem müsait ve temiz olan her mekânda yapılır. Ancak günümüzde böyle mekânlar, eskiden kırsalda olduğu gibi değişken ve geçici olmaktan çıkmış, kentleşmeyle birlikte yerleşik ve kalıcı bir niteliğe bürünmüştür. Bu da resmi tanınma ve kabul edilme ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Devlete ve onu yönetenlere düşen görevse, Alevi inançlı vatandaşlarının, bu ihtiyacına en iyi şekilde bir karşılık vermek ve bu gerçekliği eğip bükmeden olduğu gibi kabul eden yeni bir yasal ortam hazırlamaktır. Bu konum ise ancak ve sadece cem evlerinin, cami ve mescitlerle aynı ve eş değerde bir ibadethane olarak resmen tanınmasıyla mümkün olabilecektir.

Kaldı ki, gerçeklerden bir süre kaçabilirsiniz ama bunu ebediyen devam ettiremezsiniz. Tekke ve zaviyeleri tekrar yasal ilan etseniz de, Aleviliğe ruhuna aykırı tanımlar getirseniz de, bütün bunlar cem evlerinin yaşadığı mevcut yasal boşluğu ve statü belirsizliğini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Sonuçta Alevilerin cem evlerini kendi algılayış ve kabul ediş biçimlerinin tersine her arayış hüsrana uğramaya mahkûmdur.

***

O halde sorunun çözümü, Aleviliği İslam’dan az veya çok etkilenen yönleri bulunmakla birlikte kendine has –sui generis-  inanç, itikat, ibadet ve pratikleri olan bir öğreti olarak kabul etmekten geçiyor. Keza cem evleri de bu Anadolu’ya özgü inanç biçiminin özgün ibadethanesidir diye resmen tescil edilmelidir. Zira camisiz Alevilik olur/oldu/oluyor ama cem evi olmadan Alevilik olmaz ve varlığını sürdüremez. Cemlerin icra edildiği cem evi Aleviliğin olmazsa olmaz bir şartı ve kurumudur. Bunun en büyük kanıtı da, gidin Alevi köylerine, yasak olduğu halde cem yapılmak için kullanılan şahsa ait veya ortak kullanılan çok sayıda yapı bulabilirsiniz ama adı cami olarak geçen hiçbir mekâna rastlayamazsınız. Bulduklarınız ise Hacıbektaş’taki gibi genellikle sonradan yapılmıştır ve cemaatsiz camilerdir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Alevilerin somut gerçeklikleri kabul edilmeyecekse, sorunlarının çözümü için en kolay adımlar bile atılmayacaksa söylenen ve yapılan her şey laftan ibaret kalır. Çözümsüzlük ve gerginlikler devam eder gider…

Tekke ve zaviyelerin yasağının kaldırılmasıysa, ancak Türkiye’yi laiklikten daha da uzaklaştıran ve şeriat devletine yaklaştıran bir adım olmaktan öte bir işe yaramaz. Tekke ve zaviyeler üzerindeki yasak illaki tartışılacaksa da, ki ben tartışılmasından yanayım, bu cem evleri üzerinden değil bir başka zeminde yapılmalıdır. Zira Alevilik bir tarikat olmadığı gibi cem evleri de tekke-zaviye cinsinden ikincil-tali bir ibadethane değildir. Cem evleri aynen cami-kilise-sinagog gibi Alevilerin birinci dereceden eşit ve eş ibadethaneleridir.

Kesin olan şu ki, tam da buradan hareketle Aleviler, bunun aksini iddia edenlere, “Sen bunları külahıma anlat. Git işine be kardeşim!” demeye inatla devam edecek gibi görünüyorlar.

Türkiye’de hangi ilde kaç cemevi var?

Hüseyin Aygün İçişleri Bakanlığı’ndan Türkiye’deki cemevleri sayısını çıkarttı. Buna göre;

*81 ilde toplam 937 Cem evi var.
*31 ilde cemevi yok.
*Tokat, 172 cemevi ile ilk sırada.

TBMM’de cemevi açılması mücadelesini sürdüren CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Bilgi Edinme Yasası kapsamında Türkiye’deki cemevleri sayısal profilini ortaya çıkardı. 3 bin 113 caminin bulunduğu İstanbul’da cemevi sayısı 64.
Tunceli’de cem evi sayısı 8. İki adet cemevi inşaatı sürüyor. Tekirdağ’da da üçüncü bir cemevi için inşaatı yapılıyor.

31 İLDE CEMEVİ YOK

Aygün aktardığı verilere göre 81 ilin 31’inde Alevilerin mekansal imkan olarak kendilerini ifade edebilecekleri hiçbir yer bulunmuyor.

Bu iller ise şöyle;

Afyonkarahisar, Ağrı, Artvin, Bilecik, Bitlis, Bolu, Erzurum, Giresun, Hakkari, Hatay, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Mardin, Muğla, Niğde, Rize, Siirt, Sinop, Trabzon, Van, Aksaray, Karaman, Batman, Şırnak, Bartın, Karabük, Kilis, Düzce

CAMİSİ OLMAYAN YER YOK

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği istatistiklerine göre, Türkiye’de toplam 82 bin 693 cami bulunmakta ve en çok cami 3 bin 113 ile İstanbul ilk sırada yer almaktadır. Camisi olmayan il ise bulunmuyor.

CHP’li Aygün, cami ve cemevi sayısını verdiği açıklamasında şunları söylüyor;

-“Cami ve cemevlerine dair vermiş olduğumuz sayısal veya nicel veriler ikisinden birini diğerine indirgemek ya da birini diğerine alternatif olarak göstermek değildir. Tam tersine eşit haklar perspektifinden, eşitlik ilkesinin tam gözetir nitelikte hiçbir zaman uygulanmadığını nicel ya da sayısal veriler aracılığı ile görünür kılmaya çalışmaktır.”

EN ÇOK CEMEVİ OLAN 3 İL

En çok Cemevinin bulunduğu ilk üç il Tokat (172), Çorum (90) ve Sivas (71). İstanbul’da ise 64 Cem Evi var. İçişleri Bakanlığı, İller İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan 08.03.2013 tarihli Türkiye genelindeki cemevi sayısı ve illere göre dağılım tablosu şöyle:

Amasya (49), Ankara (40), Antalya (7), Aydın (13), Balıkesir (19), Bingöl (3), Burdur (1), Bursa (12), Çanakkale (1), Çankırı (8), Denizli (4), Diyarbakır (3), Edirne (1), Elazığ (6), Erzincan (13), Eskişehir (22), Gaziantep (8), Gümüşhane (1), Isparta (9), mersin (3), İzmir (26), Kayseri (4), Kocaeli (11), Konya (1), Kütahya (8), Malatya (18), Manisa (10), Muş (15), Nevşehir (8), Ordu (30), Sakarya (1), Samsun (17), Tekirdağ (2), Tunceli (8), Şanlıurfa (4), Uşak (1), Yozgat (36), Zonguldak (10), Bayburt (4), Kırıkkale (10), Ardahan (19), Yalova (2), Osmaniye (1).

CHP’nin İsviçre çıkarması ve Alevilerin çıkmazı

Ali MATUR

Değerli canlar, sevgili dostlar bildiğiniz gibi 90 yıl CHP’nin yarattığı derinlikler üzerine hükmünü süren TC Devlet sistemi, artık daha fazla ileriye gidemedi ve neticede sistemde değişiklik yapılıyormuş gibi toplumda bir algı yaratıldı. CHP’nin yerine şu anki devlete hüküm eden AKP bazı makyaj, rotüş ve vizyonlarla teklik sisteminden ilallah eden yığınların ekonomik, siyasal, kültürel istemlerine cevap olacakmış gibi bir atmosfer yarattı. Oysaki bunların ki sistem sorunu değil, iktidar savaşıydı. Sonuçta görüldüki AKP kendi hegomonyasını daha da derinleştirerek her şeyi tekleştirdi.

Ve asıl kendi sorunumuza gelelim CHP’nin İsviçre çıkarması demiştik, İsviçre bir kaç aydan beri CHP’nin üs olarak seçtiği bir yer haline geldi. Aslında CHP durup dururken gelmedi, bunun birkaç sebebi var; birincisi Avrupa’dan yaşayan Türkiyelilerin gelecek seçimlerde oy kullanma haklarına sahip olacağı olasılığı, ikincisi Alevilerin büyük bir kısmını temsil eden örgütler CHP’nin arka bahçesi olmayacaklarını açıkça deklere ettiler. Ve bilindiği gibi Roboskî katliamıyla birlikte Kürt Özgürlük Hareketiyle itifak kurulmasının toplumsal özgürlükler için zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu ortak platformlarda çokça dillendirildi. İşte CHP’yi asıl rahatsız eden bu olsa gerek ki hemen seferber oldular ve zaten onların emrinde çalışacak olan gönüllüler hazır nazırdılar. Bunların bir özelliğide meşhur Cem Vakfı’na yakın olmalarıdır.

İsviçre’de CHP birlik oluşumu adı altında bir çalışma başlattıklarını bazı yerel gazetelere deklere ettiler, tabiatıyla çok ters gelecek ama bunların çoğunluğunu Maraşlılar oluşturmaktadır. Değerli canlar, dostlar ben CHP’nin tarihsel kirli sicilini ve günümüzdeki çok alenen yaptığı Kürt ve Alevi düşmanlığından bahs etmiyeceğim. Çünkü bunları bizlere gösteren öyle çok belgeler, bilgiler edindik ki artık günlük TBMM kürsüsünde bile izler olduk. Deniz Baykal tek kelime ile özetliyordu, ‘Bizim iktidar olma diye bir sorunumuz yok. Biz sistemi korumakla mükellefiz’ diyordu. Kime karşı? Tabi ki başta Kürtlere ve giderek CHP’nin ırkçı ve şoven yüzünü tanıyan Alevilere ve sisteme muhalif olan bütün kesimlere karşı. Keza bir türlü ne olduğuna kim olduğuna karar vermeyen şu anki başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kişilik erozyonunun yüzüne yansıyan aidiyetsizliği, Onur Öymen’den Birgül Güler Ayman’a kadar ırkçı ve soykırımcı histeri ve hakaretler yetmiyor mu?

Gene yakın bir zamanda Paris’te TC patentli karanlık güçler tarafında katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in taziyelerine Sakine Cansız’ın ailesiyle olan hukukundan dolayı, insani bir ziyarette bulunan kendi Milletvekili Hüseyin Aygün’ü Kılıçdaroğlu taa Çin’den tehdit etmedi mi? Dünyanın hiç bir yerinde bunun benzerinin olacağını tahmin etmiyorum, bunları söylerken siyaset arenasından CHP olmaz mı? Elbette olur ama eğer CHP’yi ayakta tutan kesim onun mimarı olduğu katliamların kurbanları ise orada klinik vakia var demektir. Birde İnsanın benliğine ve nefsine yenik düşerek herşeyi yapabileceği tehlikesi var demektir. Canlar ben onun için İsviçre’den bunun öncülüğünü yapanların çoğu Maraşlı’dır dedim. Sonuç olarak yüreği insanlık aşkı ile atan her onurlu cana çağrımdır; Kerbeladan HZ.Hüseyin’in başını kesen ne idiyse Dersim’de Alişer’in kafasını kesen, Pir Seyid Rıza’yı asan, Koçgiri’de, Maraş‘ta, Sivas’ta, Gazi’de katliam yapan anlayış aynıdır. Denizleri asan, İbrahimleri kesen, mazlum Kürt halkının yiğit evlatlarının kesik başlarına basarak poz veren, bir sistemin yaratıcısı ve koruyucusu CHP de odur. Bunun tersini iddia etmek celladına sevdalanmak demektir.

Avrupa’da ‘CHP’nin birliğini’ oluşturmaya çalışan bu arkadaşlar ya CHP’yi yeniden keşfediyorlar veya CHP bunları çok arayıp bulmuştur. Enson 10.03.2003 tarihinde Basel’de yaptıkları toplantıda Faruk Loğoğlu aynen şöyle haykırmış biz; 1920’de İsviçre’ye Türkiye’yi kurmak için geldik, şimdi de Türkiye’nin tapusunu almak için geldik”. Ve bu zat-ı muhteremler ayakta alkışlıyorlar Loğoğlu’nu. Buna ya akıl tutulması derler veyahut bu halkla alay etme pişkinliği derler. Bunu halkımızın takdirine bırakıyorum. Birde bu oluşuma öncülük eden arkadaşlara çağrımdır; Maraş toprağında bine yakın halk evladının kutsal bedenleri yatmaktadır. Uyurken bile onların elleri yakanızda olacak ve de unutmayınız hak ve Hakikat arayıcısı bu halk sizleri hiç affetmeyecektir.

Aleviler Amerika’da Cem Yaptılar,Cemevi İçin Karar Aldılar

Türk-Amerikan toplumunun Alevi üyeleri, Pir Sultan Abdal Derneği Amerika Şubesi’nin 3. kuruluş yıl dönümünde panel, cem ve konser programları organize etti.

Pir Sultan Abdal Derneği Amerika Şubesi’nin Başkanı Zeki Yeşilyurt, dernek için, ”Alevi kültürünü tanıtmak, Amerika’daki Alevi canlarla kültürümüzü yaşatmak için kurulmuş bir dernek” dedi.

New Jersey eyaleti Rochelle Park’ta düzenlenen cem etkinliğinde, Dertli Divani mahlası ile tanınan Alevi Dedesi Veli Aykut, Aleviliğin temel ve mistik yönlerini Amerika’daki Alevi vatandaşlara anlattı. Cem hakkında detaylı bilgilerin verilmesinin ardından Semah ile devam eden etkinlikte Amerika’da açılması planlanan ilk cemevi için de bağış toplandı.

New Jersey’de 2010 yılında kurulan Pir Sultan Abdal Derneği’nin 3 yıldır başkanlığını sürdüren Zeki Yeşilyurt, ”Bugün Amerika’da 3. cemimizi gerçekleştiriyoruz” diyerek, Amerika’da kendilerine ait bir mekana duyulan ihtiyacın had safhada olduğunu, en kısa zamanda bir cemevi açmak için harekete geçeceklerini duyurdu.
Alevi Dedesi Dertli Divani’nin ve ses sanatçısı Gülcihan Koç’un Alevi-Bektaşi nefesleri okuduğu cem toplantısında, Amerika’da yaşayan Alevi gençler de semah yaptı.

Gece sonunda, satın alınması planlanan cemevine gerekli fonu oluşturacak 40 gönüllü görevlendirildi.

FEDA: Alevi-Kızılbaşlar CHP’nin oyununa gelmeyecek

Demokratik Alevi Federasyonu, CHP’nin Avrupa’daki Kızılbaş Alevileri çembere alma herakatı başlattığını açıkladı. CHP’nin devletçi geleneğinin altını çizen FEDA, “CHP’nin Avrupa’da gerçekleştirmek istediği Darül CHP-Kemalist huruç harekatının geri püskürtülmesi gerekiyor. Müzakere sürecine karşı oluşturulan kuşatma harekâtı özünde Kürtlerin ve Kızılbaş-Aleviler ile devrimci-sosyalistlerin statüsüne karşı geliştirilen oyundur. Arkasında durmak tarihin lanetlileri içinde yer almakla eş anlamlıdır” dedi.

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), yaptığı yazılı bir açıklama ile CHP’nin Avrupa’daki Kızılbaş Alevileri çembere alma herakatı başlattığını açıkladı. CHP’nin örgütlenmeyi hedeflediği Belçika, Fransa, İngiletere, Hollanda, İsviçre, Avusturya, Kanada, Rusya ve ABD’de birlikler oluşturmayı planladığını belirten FEDA, Almanya’daki çalışmaların da SPD’nin desteğiyle yürütüldüğüne dikkat çekti. CHP’nin Almanya’da Berlin, Münih, Hamburg, Mannheim, Frankfurt, Bremen ve Nürnberg’de toplam 8 CHP birliği kuruluşunu gerçekleştirdiğini ve İsviçre’nin Zürich kentinde de bu çalışmalarını sürdürdüğüne dikkat çekti.

FEDA açıklamasında CHP’nin bu programının uluslararası kuşatma konsepti olduğu belirtildi ve Almanya’da SPD’nin konseptin içinde yer aldığı, milletvekillerinin de aktif olarak açılışlara katıldığı vurgulandı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, milletvekkilleri Ali Demirçalı, Erdal Aksünger, Durdu Özbolat, Müslim Sarı, Mehmet Ali Ediboğlu, Süleyman Çelebi, Orhan Düzgün, Parti Meclis üyesi Ülkü Caner ve çok sayıda SPD yöneticisi ile birlikte kentlerde aktif STK temsilcilerinin katıldığı bir kuşatma harekatının başlatıldığını kaydetti.

ERİMİŞ BİTMİŞ ALEVİLER KULLANILIYOR

FEDA, yurtdışında “huruç harekatına katılanların tümünün de kendini inkar eden, ait oldukları Alevi ve devrimci demokrat toplumu nezdinde erimiş-bitmiş, CHP içinde yer alarak varlıklarını sürdüren, aslında ihanette hicap duymayan akıncı-sipahiler takımı olduğunu” belirtti.

“Avrupa koordinatörü ise Tuncelili devşirme Ali Kılıç’tır” diye devam eden FEDA açıklaması, “CHP tekçi-ırkçı-faşist Türk ulus devletin kurucu partisidir. Sadece sivil parti değildir, aynı zamanda askeri bürokratik yapısıyla da tekçi-ırkçı-Türk ulus devletinin çok yönlü kurucu ağa-babasıdır. Ulus devlet, Türk etnik yapısı üzerinde hâkimiyetini gerçekleştirdikten sonra desteğini aldığı bütün diğer inanç ve etniki kimlikleri ya katliamla-soykırımla bitirmiş, bitiremediklerini de batı illerine, Türk halkının hakim olduğu şehirlere sürerek asimilasyona tabi tutmuştur. Bu süreçte en fazla soykırıma tabi olan yer Dersim eyaletidir. Mecburi iskânla, kök koparma yöntemiyle gerek batıya, kara vagonlara bindirilip gönderilenler, gerekse Avrupa’ya işçi olarak gelenler tarihiyle-inancıyla-kimliğiyle köklü kopuşu yaşayarak kendisine yabancılaşmış, Türkleşme, Kürt kimliğini reddetmek, inanç inkârı, aslına yabancılaşmakla yaşamı idame yolunun mecburiyeti önlerine konulmuştur” dendi.

Açıklamada, Dersim Soykırımı ardından “Kemalist ulus-devletin kurucu partisi, askeri bürokratik, ırkçı-faşist CHP’nin Dersim’de nasıl hakimiyet sağladığını, Dersim gerçekliğine doğru yaklaşıldığında sonucun rahatlıkla kavranabileceği” ifade edildi.

Aynı şekilde Dersim katliamına benzer yanıyla Maraş’ta Kürt Kızılbaş-Alevilere yönelik 1978’de gerçekleştirilen katliam sonunda Dersim trajedisine benzer sonuçların kendisini gösterdiği de vurgulanan FEDA açıklamasında devamla şunlar belirtildi:
”Direnenlerin çoğunlukta olduğu gerçeği yanında, aslını inkâr, haramzadelik, ihanete hızla koşmak, çirkince ve ahlaksızca gerçekliğini reddetmek özellikle Pazarcık-Elbistan Kürt Kızılbaş-Alevilerin bazı kesimlerince kabul edilen kaçış olmuştur.

CHP’nin yurt dışındaki atağı, bir türlü kültürüyle, geçmişiyle, kimliğiyle, inancıyla buluşamayan Kürt Kızılbaş-Alevilerin dağınıklığından istifade edilerek kafa bulanıklığı içinde kıvranan tarumar olmuşları devşirmek, özgürleşmeyi ve özgür yaşamın yakın öngünlerine ulaştığımız bu günlerde gerçekleşiyor olması oldukça düşündürücüdür.

Dersim’de Hüseyin Aygün, Kamer Genç, Amed’de Sezgin Tanrıkulu, Maraş’ta Durdu Özbolat, CHP içinde Kürtlerin iki farklı inancına-kimliğine göre endazesi iyi ayarlanmış, her an böğrümüze saplanmaya hazır paslı, sapı CHP’nin Kemalist ırkçı zihniyetinin elinde bulunan, birer hançerdirler. Bunların özellikle ülke içinde ve yurt dışında Kürt Kızılbaş-Alevilere dönük ikiyüzlü ve sinsi birer Truva atı görevini üstlenmeleri manidardır. Bunlara teşne olanlarda Avrupa’da ortaya çıkıyorlar. Almanya’da, İsviçre’de, Belçika’da giderek CHP’nin yurt dışı örgütlenme atağının çemberinde olan tekçi-ırkçı-faşist Darül Kemalist-CHP politikası devşirmeler eliyle hızla oturtulmaya çalışılacak, barışa doğru evrilmesi kuvvetle muhtemel olan sürece karşı Kemalist ulusal uyanışı canlandırmakta kirli potansiyel güç olacaklardır.”

CHP, ‘ALMANYA GÜÇ BİRLİĞİ’Nİ HEDEF TAHTASINA KOYDU

FEDA, CHP’nin yıllardır arzu edilen ve oluşturulan Almanya Güç Birliği’ni hedef tahtasına koyduğunu belirtti. Almanya Güç Birliği’nin giderek Avrupa’ya yayılma olasılığının kesin olduğu bir birlikteliğin önüne geçerek engellenmenin hedeflendiğini kaydedilen açıklamada, “CHP’nin huruç harekâtı oluşturulan güç birliğini dağıtma çabasıdır. Süreç, hızla kaotik ve karmaşık hale doğru itilmeye çalışılıyor. Şovenist Kemalist ulus devlet çetesinin akıl hocalarının kullandığı dil üslup oldukça çarpıcıdır; devrimci-demokrat-sosyalist ve inanç kesiminden kitlelere dönüktür çift çatallı dilleri. Beyin ve zihin çarpıtmasına yöneliktir. İfadeler çarpıcıdır ‘Demokrasi ayaklarımızın altından bir kere kaydımı o bir daha geri zor gelir’ söylevini çeken Gürsel Tekin’in hangi demokrasiden söz ettiğini bizler gayet iyi biliyoruz. Bahsedilen demokrasi, CHP’nin katliamcı, yalana, inkâra, soykırıma dayalı ikiyüzlü çirkin ve çirkef devlet zihniyetli demokrasisidir(!) CHP sahtekâr sol jargonu da kullanmakta, kitlelere devrimci üslupla yönelmektedir” denildi.

CHP içinde Kürtlere karşı en inkarcı ve şoven çıkışların yaşandığı ırkçı-Kemalist takımın seslerini daha da yükselttiği bu günlerde Kürt Kızılbaş-Alevilere ve devrimci demokratlara karşı akıncı-sipahi birliklerin başında bulunan devrişme takımının nedense cevap vermede pek de cüretkar olmadığı eleştirisi de yapıldı. Sosyal demokrat etiketli partilerin ırkçı gürühun karşısında adeta dut yemiş bülbüle döndüklerini de vurguladı.

CHP’nin ırkçılıkta MHP’yi aşan bir durumda olduğu da vurgulanan FEDA açıklamasında, “CHP’nin ulusal Kemalist takımı örgütlü olarak basın karşısında inkârcılıklarının arkasında olduklarını, Kürtlere karşı soykırımcı zihniyetin tezahürü olan; ‘Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz’ söylemini cesurca (!) savunan Birgül Ayman Güler arkasına aldığı grup desteğiyle ırkçılıklarını üst düzeye taşırmakta daha da pervasızlaşırlarken devşirme ve Truva atı gönüllüleri tek karşı söz etme cesaretini gösteremediler” dedi.

CHP’nin Avrupa’da gerçekleştirmek istediği “Darül CHP-Kemalist huruç harekatı”nın geri püskürtülmesi gerektiğinin önemle altını çizen FEDA, “CHP’nin kandırdığı onurlu Kürtler ve Kızılbaş-Aleviler oluşumda yer almamalılar. Müzakere sürecine karşı oluşturulan kuşatma harekâtı özünde Kürtlerin ve Kızılbaş-Aleviler ile devrimci-sosyalistlerin statüsüne karşı geliştirilen oyundur. Arkasında durmak tarihin lanetlileri içinde yer almakla eş anlamlıdır. CHP, Avrupa’da umduğu bulmamalı, aksine Avrupa CHP’nin gömüleceği alan olmalıdır” dedi.

Diyarbakır ve Manisa’da Gazi ve Qamişlo katliamları kınandı

 

Diyarbakır’da Halepçe Platformu, Manisa’da ise siviltoplum örgütleri Gazi ve Qamişlo katliamlarını kınadı.
Diyarbakır’da Gazi ve Qamişlo katliamları yapılan basın açıklamasıyla kınandı. Mart ayında gerçekleşen Halepçe, Qamişlo, Gazi ve Beyazıt katliamlarını kınamak ve unutturmamak için BDP, DTK, HDK, İHD, DDKO, ESP, EMEP, KADEP gibi siyasi parti ve STK’ler tarafından oluşturulan Halepçe Platformu’nun gerçekleştirdiği açıklamaya BDP Hakkari Milletvekili Esat Canan, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Daimi Meclis üyesi Osman Özçelik, Hakkari Belediye Başkanı Fadıl Bedirhanoğlu, platform üyelerinin yanı sıra çık sayıda yurttaş katıldı. “Gazi’den Qamişlo’ya unutmadık unutturmayacağız” pankartının açıldığı açıklamada katliamlarda yaşamını yitirenlerin anısına saygı duruşu yapıldı. Ardından platform adına basın açıklamasını okuyan ESP Diyarbakır İl Başkanı Ramazan Karakaya, karların erimeye başladığı, halkların yüzünü aydınlığa döndüğü Mart ayında karanlığın bekçilerinin daima iş başında olduğunu kaydederek, bu ay içerisinde belleklerinde iz bırakan 12 Mart 1995 Gazi katliamı ve 12 Mart 2004 Qamişlo katliamını öfkeyle hatırlattıklarını ve nefretle kınadıklarını belirtti.


‘Devlet Gazi’de suçüstü yakalandı’

Gazi katliamında 22 kişinin katledildiğini hatırlatan Karakaya, devletin Gazi’de suçüstü yakalandığını belirtti. Katliamın ardından başlayan Gazi davasının akıbetinin ise tüm kontrgerilla katliamlarındaki gibi olduğuna dikkat çeken Karakaya, “Trabzon’da mahkeme başkanı Hüseyin İmamoğlu’nun ‘Ben bu davada polislerden yana tarafım polis cinayet işlemez’ diyerek davadan çekildiğini açıklamış olması, Gazi davasının nasıl da zor bir zeminde yürüdüğünü anlatmaya yetmektedir” dedi.

Katliamdan zafere

Gazi Katliamı’nın toplumsal mücadeleye dönük bir gözdağı olduğunu kaydeden Karakaya, gözdağı amaçlı bir başka katliamın da 12 Mart 2004’te Qamişlo’da gerçekleştirildiğini belirtti. Bu tarihte oynanan bir futbol maçı bahanesiyle, planlı bir provokasyonun ürünü olarak gerçekleştirilen katliamda 40’ın üzerinde kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatarak, “9 yıl önce Qamişlo katliamının ardından başlayan örgütlenme bugün inşa edilen demokratik özerklikle muazzam bir düzeye ulaşmıştır. 9 yıl önce katliamla susturulmak istenen halkımız bugün kaderini eline almıştır. Direniş zafere evirilmiş, Batı Kürdistan halkımız direnen halkların kazanacağını dosta düşmana göstermiştir” şeklinde konuştu.

Bugün Suriye’de yaşananlar karşısında kıyameti koparanların ve Esed yönetimine düşman kesilenlerin o dönemde gerçekleşen katliama ortaklık yaptığını dile getiren Karakaya, bunun iki yüzlülük olduğunu ifade ederek, katliamları nefretle kınadıklarını ve yaşamını yitirenleri saygıyla andıklarını belirtti.

Manisa’nda Gazi katliamı kınandı

Gazi katliamına ilişkin Manisa’daki bazı siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları tarafından Alevi Kültür Derneği Manisa Şubesi’nde basın açıklaması yapıldı. Toplantıya katılan siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları adına açıklama yapan Alevi Kültür Derneği Manisa Şube Başkanı Sevim Savunmaz, Gazi katliamını kınayarak, şunları söyledi: ”Tarih bizlere gösteriyor ki, devlet hiçbir zaman masum halkları; kimliklerinden, inançlarından ve düşüncelerinden dolayı katletmekten geri durmamıştır. Biz bunu dün Dersim’de, Malatya’da, Maraş’da, Çorum ve Sivas’ta da gördük. Son olarak da Roboski’de 34 Kürt köylüsünün üzerine bombalar yağdırılırken gördük. Bunun için bu topraklarda yaşayan tüm ezilen, yok sayılan ve ötekileştirilen halkalarla yan yana, omuz omuza mücadele yürüterek katliamlara, yok sayma ve sindirme politikalarına dur diyebiliriz.” 

Gazi’de binlerce kişi katliamda yaşamını yitirenleri andı

Gazi Katliamı 18. yıldönümünde Gazi’de binlerce kişinin katıldığı bir yürüyüşle lanetlendi.

12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde 17 kişinin yaşamını yitirdiği katliamın 18’inci yıldönümünde binlerce kişi, Gazi Mahallesi’nde biraraya gelerek, yaşamını yitirenleri andı. Eski Gazi Karakolu önünde biraraya gelen Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul İl Meclisi, BDP, ESP, EMEP, DHF, Halk Cephesi, Halkevleri, TKP, ÖDP, Mücadele Birliği, Özgür Demokratik Alevi Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu üyesinin yanı sıra Roboskili ailelerin de katıldığı anma etkinliğinde siyasi parti ve yapılar kendi pankart ve flamaları ile yürüdü. Gruplar İsmet Paşa Caddesi boyunca önce Gazi Cemevi’ne ardından Gazi Mezarlığı’na yürürken, mahalledeki tüm esnaflar kepenklerini kapattı, evlerin balkon ve pencerelerinden ise katliamda yaşamını yitirenlerin fotoğrafları sarkıtıldı. “Gazi’den Roboski’ye katleden devlettir”, “Gazi Katliamı’nı unutma unutturma Dersim Maraş Koçgiri unutulmaz hiçbiri” pankartları açan binlerce kişi, “Roboski’nin de Gazi’nin de sorumlusu devlettir”, “Zülfikar dağlarda gerillanın elinde”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Bijî serok Apo”, “Şehîd namirin”, “Katil devlet hesap verecek” sloganları attı. Yürüyüşte ayrıca Paris’te katledilen 3 Kürt kadın siyasetçinin fotoğrafları taşındı. Yürüyüş boyunca etrafta hiçbir polisin olmaması dikkat çekti.

Yürüyüşün ardından mezarlığa varan kitle, mezar başlarında saygı duruşunda bulunarak marşlar okudu. Mezarlıkta yapılan açıklamalarda, katliamın üzerinden 18 yıl geçmesine rağmen faillerin yargı önüne çıkarılmadığına dikkat çekildi. HDK Sultangazi Meclis Sözcüsü Mustafa Gürsoy yaptığı açıklamada, katliamın devletin resmi güçlerinin emekçi halklara karşı işlediği faşist kontr-terör eylemlerinden biri olduğunu söyledi. 95 yılındaki katliamda onlarca insanın yaşamını yitirdiğini hatırlatan Gürsoy, “1 Mayıs 77, Fatsa, Çorum, Maraş, Sivas, Uludere katliamları, Paris’te 3 Kürt kadın siyasetçiye yapılan suikast, askeri ve siyasi operasyonlar, Kürt halkı, Aleviler ve ötekileştirilenlere karşı geliştirilen inkarcı politikaların sonucudur ve bu politikalara bugün de devam edilmektedir” dedi. Gazi katliamının sorumlularının bugüne kadar açığa çıkarılmadığına dikkat çeken Gürsoy, o dönem görev yapan devlet yetkililerinin hiçbiri hakkında soruşturma açılmamasının, katliamın gerçek sorumlularının korunduğunun göstergesi olduğunu kaydetti. Gürsoy konuşmasının sonunda, demokratik halk iktidarının kurulması, kardeşliğin ve ulusların tam hak eşitliğinin sağlanması için herkesi birleşmeye çağırdı. BDP MYK üyesi Hayri Ateş ise, katliamı gerçekleştirenleri kınayarak, “Bize düşen onların anısına sahip çıkmaktır. Herkesi Gazi katliamını kınamaya ve katledilenlerin anısına sahip çıkmaya çağırıyorum” dedi.

Öte yandan katliamda yaşamını yitirenlerin aileleri de sabahın erken saatlerinde mezarlık ziyaretinde bulunduktan sonra anma törenlerine katıldı. Ellerinde karanfil ve kaybettikleri yakınlarının fotoğraflarını taşıyan ailelerden bazıları, fenalık geçirerek hastaneye kaldırıldı. Aileler, daha sonra Gazi Cemevi’ne geçerek, yaşamını yitirenler anısında yemek verdi.

‘Anne bak, dedenin başı kanıyor’

Katliamın fitilinin 12 Mart’tan 3 gün önce, mahallede simit satan Alevi bir gencin karakolda işkenceyle öldürülmesiyle ateşlendiğine dikkat çeken Hatice Vural, yaşananları şöyle anlattı:

“Gencin cenazesi cemevine getirildiğinde büyük bir öfke hakimdi. İnsanlar toplanıp karakola yürüdü. Yapılan sağduyu çağrıları olayların büyümesinin önüne geçti. Ortalık tam sakinleşmişken, 12 Mart akşamı devlet düğmeye bastı. Gazi karakolunun arka sokağında bulunan evimde otururken, birden komşum kapıyı çaldı. Panik içinde içeri girerek, Alevilere yönelik saldırıların başladığını, Dostlar Kahvehanesinin tarandığını, bir kişinin öldüğünü ve çok sayıda yaralı olduğunu söyleyince, 7 yaşındaki oğlumu yanıma alarak olay yerine gittim.

Tek kurşunla infaz

Kahvehanenin önünde tam bir izdiham vardı. Oğlum birden elimi bırakıp kalabalıkta kayboldu. Onu kahvehanenin içinde buldum. Parmağıyla işaret ederek, ‘Anne bak, dedenin başı kanıyor’ dedi. Ancak biraz yaklaştığımda, sandalyede, başı öne düşmüş, tek kurşunla infaz edilmiş yaşlı adamın Alevi dedesi Halil Kaya olduğunu fark ettim. Aynı akşam iki kahvehanenin daha tarandığı haberi geldi. Onlarca yaralı vardı. Birkaç saat içinde yüzlerce insan sokağa döküldü. Buna rağmen ortalıkta tek bir polis yoktu. MHP’li olan esnaf ise iş yerlerini kapatıp kaçmıştı. Tüm mahalleli o gece cemevinde sabahladık.”

Polis ölüm saçıyordu
Ertesi gün başka semtlerden destek için gelen insanların sokakların her köşesini tutmuş polislerle çatışarak mahalleye akın ettiğini belirten Vural, ardından yaşananları ise şöyle anlattı: “Binlerce kişi, çocuk, genç, yaşlı demeden cemevinden sloganlar eşliğinde karakola doğru yürüdük. Karakolun önüne geldiğimizde polis rastgele ateş açmaya başladı. Adeta kurşun yağmuruna tutulmuştuk. İnsanlar can havliyle her tarafa koşturuyorlardı. Yanı başımda duran, okul üniforması üzerinde bir lise öğrencisi birden yere düştü. Kalkmaya çalışırken, kafasına isabet eden kurşunla yere yığıldı. Bu görüntü karşısında kendimi kaybettim. Bayılmışım. Kendime geldiğimde yerler yaralı doluydu. Herkes yaralıları kurtarmak için seferber olmuştu. Yaralıları kucaklayıp en yakın evlere taşımaya başladık. Polislerin öyle gözü dönmüştü ki bir kadın arkadaşımızı ölü diye çöpe atmışlardı.”

Bu zulmü unutmayacağım

Evlerinin önü polis tarafından ablukaya alındığı için ancak kava ederek girebildiklerini belirten Vural, günlerce yaşanan zulmü hiç unutmayacağını söyledi: “Ne bakkal ne market kalmıştı. İnsanlar ihtiyaçlarını cemevinden karşılıyorlardı. 3 gün boyunca gözümüze uyku girmedi. Bilanço: 17 kişi hayatını kaybetmişti, yüzlerce yaralı vardı. Olayların Ümraniye’ye sıçramasıyla ölü sayısı 22’ye çıktı. Günlerce yaşanan bu zulmü hiç unutmayacağım. Devlet organizeli bir katliamdı. Bu zihniyet kendini bu kez Roboskî’de gösterdi. Her an ensemizde.”

Yaralılar hastaneye alınmıyordu

Songül Çelik ise kahvehanelerin tarandığını 12 Mart gecesi, Gazi Mahallesi’nde oturan bir akrabasının haber vermesiyle öğreniyor. Sabah HADEP’li arkadaşlarıyla birlikte Bağcılar’dan Gazi’ye giden Çelik, orada polis ablukasıyla karşılaşıyor. Ancak ara sokaklardan yürüyerek mahalleye girebildiklerini anlatan Çelik, “Binlerce insan cemevinin önünde toplanmıştı. Büyük bir tedirginlik hakimdi. Esnaf kepenkleri kapatmıştı. Hayat adeta durmuştu. Saat 12.00’de yürüyüşe geçtik. Kitlenin orta yerindeydim. Gazi karakolunun önüne gelmemizle art arda silah sesleri gelmeye başladı. Polis doğrudan kalabalığa ateş açıyordu. Her şey çok çabuk oldu. Kendimizi kurtarmak için sağa sola koşturmaya başladık. Baldırından yaralanmış bir genç yardım istiyordu. Onu hemen yerden kaldırıp Gazi Hastanesi’ne kadar taşıdık. Ancak polisler orayı da ablukaya almıştı. Getirilen yaralıları hastaneye sokmuyor, gözaltına alıyorlardı. Hemen oradan uzaklaşarak, genci ara sokaklardan Cebeci çıkışına taşıdık ve taksiyle Bağcılar Özel Hastanesi’ne götürdük” diye aktardı.
Gazi Katliamının faillerinin belli olmasına rağmen serbestçe dolaştıklarını hatırlatan Çelik, “Sivas’tan Gazi’ye devlet yaptığı katliamların hesabını vermedikçe, en son Roboskî gibi yeni katliamlar yaşanmaya devam edecek. Devlet kanlı tarihiyle yüzleşmek zorunda” dedi.

ZEYNEP KURAY / ANF/BAKIRKÖY CEZAEVİ

“Bin operasyon” yapanlar nerede?

İnancımızda 12 sayısına yüklenen kutsallık ve kerametin aksine, devletin ve devleti idare eden derin güçlerin zaman kavramında 12 rakamı kirli ve kanlıdır! Devletin ajandasında 12 Sayısı “Muhtıralar, darbeler, katliamlar…!!!” ile özdeşleşmiştir.

12 Mart 1995’te İstanbul Gazi Mahallesinde yapılan katliamın üzerinden 18 yıl geçti. Gazi katliamı, bin yıldır Alevilere uygulanan soykırımın bir parçasıdır. Katliamı yapan güçleri koruyanlar göstermelik bir dava açılmış ve katliam İstanbul’da yapıldığı halde dava Trabzon’a taşınmıştır. Trabzon’da tehdit, baskı ve zulüm altında devam eden dava, katliamcıları aklama mahkemesine dönüşmüştür. Davanın sonucunda devlet aklanmış, kitlenin üzerine kurşun yağdıran “Güvenlik güçleri” paklanmıştır. İki polise verilen göstermelik “Cezalar” ve her katliamda olduğu gibi dosya tozlu raflara kaldırılmıştır. Oysa bu katliam da Madımak ve Ümraniye katliamları gibi “Bin operasyon yaptık!” diyen ve göstermelik bir “Ceza” ile tatile çıkarılanların yaptığı “Operasyonlardan” biridir. 1990’lı yıllar Alevilere uygulanan katliamlar açısından “Tarihin tekerrürü” olmuş ve ırkçılık, asimilasyon, katliam… Derken, soykırım politikası zirve yapmıştır. 2 Temmuz 1993 Madımak, 12 Mart 1995 Gazi, 16 Mart 1995 Ümraniye ırkçılık, asimilasyon, katliam ve soykırımcı politikanın 90’lı yıllardaki konseptidir.

18 Yıl sonra ecdadından devraldığı mirasa binaen “Alevi Açılımını, Milli birlik projesine” tahvil eden AKP iktidarı Alevilere yapılan katliamlarla yüzleşmek gibi bir erdemlilikten hiç söz etmiyor. Aleviler için “Katli vaciptir!” fetvaları veren ve tarihin soykırım suçlularından biri olan Ebu Suud Efendi Başbakan’ın takdirlerine mazhar olurken Alevi İnancı ve Aleviler hakkında “Demokratik beklenti” içinde olmak fazlaca iyimser bir tutumdur. Dikkat edilirse Türkiye’deki etnik ve inançsal kimlikleri tek tek sayan ve saygılarını beyan eden Başbakan, Alevilik söz konusu olduğunda “Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim! Aleviler camiye gelsin!” noktasındadır. Cemevi için “Cümbüş evi… Ucube’den… Kültür Evi’ne” tekamül eden Başbakan Alevi Toplumunun demokratik taleplerini “Cemevi/Cami” ikileminde tutarak sıradanlaştırıyor.

Alevi Toplumunun ve Alevi kurumlarının temel talebi Laik, Demokratik Türkiye’dir. 90 yıldır bize “Laiklik” diye dayatılan garabet resmi ideolojinin Diyanet İşleri Başkanlığı marifetiyle şekillendirdiği Devlet Dininden başka bir şey değildir. DİB ve devlet dini Anayasa ve yasalarla koruma altına alınmış, finanse edilmiş, bir “Devlet kurumu” olmaktan öte devletin kendisi olmuştur. Laik, Demokratik Türkiye gerçeği devlet zihniyetinin ve bu zihniyetin ufkundan dünyaya bakanların resmi tarihle yüzleşmesiyle başlayacaktır. Bu anlamda Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde yaşanan tüm Alevi katliamlarını içeren arşiv bilgileri, belge, dosya… Ne varsa açılmalıdır!

Gazi katliamı dosyası yeniden açılmalı, “Bin operasyon” yapanlar bu kapsamda yargılanmalıdır. Dönemin devlet yetkilileri neden susuyor?… Neden “Sanal darbeler, post modern darbeler” ve “Darbeciler” yargılanırken Gazi katliamı ve katliamcılar unutuldu?… “Bin operasyon yapanlar” ve katliamcılar yargılanıp gereken cezaya çarptırılmadığı sürece Türkiye’de Aleviler ve “ötekiler” güvencede olmayacaktır.

Gazi ve Ümraniye katliamında yitirdiğimiz canları saygı ile anıyoruz… (11 Mart 2013)

Kemal BÜLBÜL
PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

AKD, 10.Olağan Genel Kurulu

Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkezi’ nin bu yıl yapılacak 10. Olağan Genel Kurulu 16-17 Mart 2013 tarihlerinde Ankara Ahmet Taner Kışlalı Salonunda yapılacaktır.
AKD Genel Merkezi