Erbil Alevilik’le ilk defa tanışan farklı kültürden gençlerin Alevi inancına dair olumlu yorumlar yaptıklarnı söyledi. Derslerde öğrencilere Higgbury Grove Ortaokulu öğretmeni Barr Ackerman Dr Celia Jenkins, Ümit Çetin, Semih Savaşal ve İsrafil Erbil yardımcı oluyor. Yılda ortalama 6 hafta olarak belirenen Alevilik dersleri, okulda bulunan 9.10.11 ve 12. sınıf öğrencilerinden oluşan toplam 800 öğrenciye diğer inançlarla birlikte verilecek
Londra’da Alevilik dersleri bölge ortaokulunda
Baba İlyas’la Baba İshak neden isyan etti?
/Ayşe HÜR
Ahmet Yaşar Ocak’a göre Baba İlyas, İsmaili Şiiliğinin etkisini taşıyan, henüz kökleşmemiş İslami cila altında, eski Türk inançlarıyla (özellikle Şamanizm) karışık fikir telkin eden bağdaştırmacı bir Türkmen şeyhi idi.
Baba İlyas’la Baba İshak neden isyan etti?
(photo:Bir grup konar-göçeri gösteren çizim.(Siyah Kalem, 15. yüzyıl, Topkapı Sarayı Kütüphanesi)
Bu haftaki yazının esin kaynağı Namık Durukan tarafından Milliyet’te yayımlanan ‘İmralı Zabıtları’. Tartışmalı zabıtları okuyanlar fark etmiştir, Abdullah Öcalan, 2015’e hazırlanan Ermenilerden bahsettikten sonra Sırrı Süreyya Önder’e “Sen Adıyaman’dan bilirsin. Aslında Türkmenlerin tarihine daha çok yoğunlaşmanız lazım. Babai isyanları çok önemlidir. Bu bir Selçuklu ayrışmasıdır. Kurmançiler de Türkmenler de sınıf olarak en altta kalanlardır. Solcular, tarihi milliyetçilere bıraktılar” demiş, Sırrı Süreyya Önder de “Babai isyanları bu ülkede resmi tarihte en az incelenen olaydır. Baba İshak da biliyorsunuz Adıyamanlıdır. Bir tek Ahmet Yaşar Ocak’ın Babailerle ilgili bir tek çalışması var” diye cevap vermiş.
Her ne kadar zabıtların gerçeği yansıtmadığı ileri sürülse de, bu cümleleri bahane ederek, Ahmet Yaşar Ocak’ın Babailer İsyanı, Aleviliğin Tarihsel Altyapısı (Dergâh Yayınları, 4. Baskı, 2009) adlı gerçekten çok önemli eserinden yararlanarak yaptığım özeti sizlerle paylaşmak istedim. Özetin yetersizliklerini ve (varsa) hatalarını kitabı okuyarak giderebileceğinizi umuyorum.
Kalenderi dervişlerini dua ederken gösteren gravür (sağda)
Moğol akınları ve göçler
1240’ta meydana gelen ‘Babai İsyanları’nın mahiyetini anlamak için biraz geriden başlayacağım. 1211’de Rum (Anadolu) Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümü üzerine oğulları I. İzzeddin Keykavus ve I. Alaaddin Keykubad arasındaki iktidar mücadelesi ülkenin toplumsal dokusuna ve ekonomik durumuna çok zarar vermişti. 1220’de I. Alaaddin Keykubat’ın tahta çıkmasıyla düzen sağlanmış görünüyordu ancak kötü günler yakındı.
1219’da başlayan akınları yüzünden Asya’dan yola çıkan boyların büyük bölümü Anadolu’ya akıyordu. Ardından Karahıtaylar ve Harezmşahlar çatışması sırasında harap olan Fergana şehirlerinin ahalisi Anadolu’ya geldi. Bunları Harezmşahlılar tarafından yıkılan Büyük Selçuklu Devleti’nin ahalisi, bunları Moğolların yıktığı Harezmşahlıların ahalisi izledi. Sayıları hiçbir zaman kesin olarak bilinemeyen ancak 2 milyon civarında olduğu tahmin edilen yeni gelenler, sorun çıkarmamaları için küçük gruplar halinde Bizans ahalisinin boşalttığı bozkıra iskân edildi.
Konar-göçerlerle yerleşiklerin ilişkisi
Ancak yeni gelenlerle yine sayıları tam olarak bilinmeyen yerli ahalinin (1071’den itibaren kademeli olarak Anadolu’ya gelenlerin ve Bizans bakiyelerinin) ilişkileri sancılı oldu. Yeni gelenlerin hayvancılıkla uğraşmaları, hayvanları için otlak ararken yerli ahalinin ekili arazilerine zarar vermeleri, kendi aralarındaki mera anlaşmazlıkları, geçimlerini sağlamak için şehirlere yaptıkları yağma akınları Anadolu’daki yerleşik toplumsal düzeni tehdit etti. Bu grupların, merkez tarafından, devletin yerleştirdikleri yerlerde kalmadıkları, devlete vergi ve asker vermedikleri, devletin istediği hizmetleri ağırdan aldıkları ya da hiç yapmadıkları gibi suçlamalarla karşılandıklarını da tahmin edebilirsiniz.
Konar-göçer Türkmenlerle yerleşiklerin hayat tarzları arasındaki farklar da sorun oldu. Şehirliler konar-göçerleri aşağılıyorlar, hatta hasımları olarak görüyorlardı. Dönemin müellifleri konar-göçerler için ‘etrak-ı bi idrak’ (akılsız Türkler), ‘etrak-ı mütegallibe’ (zorba Türkler), ‘etrak-ı na pak’ (pis Türkler), ‘etrak-ı havaric’ (dinsiz Türkler) gibi terimler kullanıyordu. (Yazar belirtmemiş ama muhtemelen Kürdistan bölgesindeki konar-göçerleri nitelemek için de bu tamlamaların ‘ekrad’lı olan şekilleri kullanılıyordu.)
Medrese İslamı-Halk İslamı
Yerleşikler de konar-göçerler de Müslüman olmakla birlikte İslam anlayışları farklıydı. Şehirliler medreselerde işlenen ve öğretilen kitabi esaslara dayalı İslam anlayışına (Sünnilik, özellikle de Hanefi kolu) sahipken çoğu okuma-yazma bilmeyen, sade ama son derece zor hayat şartlarında yaşayan konar-göçerler karmaşık ve anlaması zor kitabi İslam yerine İranlı ve Türk sufiler tarafından geliştirilen geleneksel hurafelerle karışık, tasavvufun basitleştirilmiş kurallara dayanan, mistik İslam inancını (Vahdet-i Vücutçuluk, Suhrevilik, Kübrevilik, Melamilikten doğan Kalenderilik, Yesevilik, Haydarilik, Vefailik, Dailik gibi) benimsemişlerdi.
Merkezin hetedoroks akımlar için kullandığı terimlerle söylersek ‘Batıniler’ veya ‘Rafiziler’ Allah’ın insan suretinde tecelli etmesine (antropomorfizm), ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğmasına (reenkarnasyon), ruhun sağken bir biçimden bir biçime veya bir kalıptan bir kalıba geçmesine (don değiştirme), zor dönemlerde Mehdi’nin geleceğine (mesiyanizm), evliyalara ve hurafelere inanıyorlardı. Bu akımlar için, eski Türk geleneklerinde de olan, kadın-erkek toplu olarak icra edilen müzikli ve rakslı dini ayinler önemliydi. İslam’ın ortodoks yorumunun mu heterodoks yorumunun mu daha yaygın olduğunu bilmek kolay değil ama birkaç örnek fikir verebilir. Örneğin Zekeriya Muhammed Kazvini’nin (ö. 1283) Âsârü’l-Bilâd adlı eserine göre halkının çoğunluğu Türkmen olan Sivas şehir merkezinde camiler boştu. Halk, dini ihmal ediyor ve içki içiyordu. Niğdeli Kadı Ahmet, 1340’ta tamamladığı el Veledu’ş-Şefik adlı ansiklopedik eserinde daha da ileri giderek, Niğde ve Ulukışla civarında yaşayan Gökbörüoğulları, Turgutoğulları, İlminoğulları gibi Türkmen boylarının İslam’la hiç alakalarının olmadığını (mülhid) yazacaktı. Yazara göre bu boylar Mazdek inançlarını taşıyor ve sonsuz bir cinsel serbestlik uyguluyorlardı.
Zalim bir sultan ve veziri
Tarihe geri dönersek, 1237’de tahta çıkan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in isyan etmesinden korkarak kendisine sığınmış Harezmşahlı Kayır Han’ı Zamantı Kalesi’ne hapsetmesi, Kayır Han’ın burada ölmesi üzerine devletin Harezmşahlı tebaaları isyan ettiler. İsyancılar Orta Anadolu’yu yağmalayarak Malatya havalisine kadar geldiler. Bunlara katılan 70 bin kadar Türkmen gücüyle yağma hareketi Urfa, Harran ve Suruç bölgelerine kadar yayıldı. Bunlar olurken, Sultan, Gürcü karısının etkisiyle kendini sefahate vermişti. Devlet işlerini veziri Saadeddin Köpek’e bırakmıştı. Köpek, yüksek mevkileri para karşılığında ona buna peşkeş çekiyordu. Bu otorite boşluğunda mültezimler ağır vergilerle ve zulmederek halkı eziyorlardı.
İşte böylesi bir ortamda, kaynaklarda ‘Baba İshak İsyanı’,‘Baba İlyas İsyanı’, ‘Baba Resul İsyanı’ ya da ‘Babailer İsyanı’ diye geçen büyük halk hareketi patlak verdi.
İsyanı birinci elden anlatan dört kişi var. Bunlar Selçuklu sultanlarına hizmet eden Fars asıllı İbn-i Bibi (ö. 1284), Şam’da Eyyübilerden Melik Muazzam’ın yakını, br Türk kölenin oğlu, vak’anüvis Sibt İbnu’l-Cevzi (ö. 1257), Süryani vak’anüvis Bar Habraeus veya Arapların verdiği isimle Ebu’l-Farac (ö. 1286) ve isyanın bastırılmasına katılan paralı Frank birlikleriyle Anadolu’ya gelen Dominiken misyoneri Simon de Saint Quentin (ö. 1248’den sonra). İkincil kaynak olarak Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi’nin (ö. 1360’tan sonra) verdiği bilgiler de çok değerli.
Olayın kahramanları kim?
İbn-i Bibi’ye göre, Kefersudlu (bugünkü Adıyaman civarında) Baba İshak adlı biri, bir gün yaşadığı yerden ayrılmış, bir süre sonra Amasya’da ortaya çıkmış ve kendini ‘resul’ (peygamber) ilan etmişti.
Sibt’ü-l Cevzi’ye göre İlyas adlı zat, nebilik (idda’a an-nubuvva) iddiasıyla isyan etmişti ama kendine ‘Veliyullah’ diyordu.
Bar Habraeus’a göre Amasya civarında ‘Baba’ diye anılan bir zat kendine resul dedirtiyordu. Müridi Şeyh İshak’ı da görüşlerini yaysın diye Hısn-ı Mansur’a (Adıyaman’a) göndermişti.
İsyanı en ayrıntılı anlatan Saint Quentin’e göre ise Amasya civarında ‘Baba’ namlı biri (heterodoks İslami akımlarda dini liderlere ‘baba’, ‘dede’, ‘abdal’ gibi adlar verilirdi), ormanda gezerken Tanrı’nın meleği bir köylü suretinde kendisine görünmüş, köylü ormandan bir kurdun kapmış olduğu oğlunu kurtarmasını ondan rica etmişti. Baba kurdu yakalayıp öldürmüş, oğlanı kurtararak köylüye teslim etmişti. Bunun üzerine köylü bu hizmetine karşılık kendisinden bir dilekte bulunmasını, dileğinin mutlaka yerine getirileceğini bildirmişti. ‘Baba’ sultan olmak istediğini söyleyince köylü gerçek kimliğini açıklamış, Tanrı’nın habercisi olduğunu, ‘Baba’nın Tanrı’dan melek vasıtasıyla aldığı haberleri halkına ilan etmesini emretmişti. Quentin’e göre, ‘Baba’ ‘paperroissole’ (Baba Resul) olmuş ve bu ilahi misyon gereği bir süre sonra sultana isyan etmişti.
Elvan Çelebi’ye göre de isyan yeri Amasya idi; ancak Baba İlyas hiçbir zaman resullük iddiasında bulunmamıştı. İsyanının nedeni Sultan’ın bir vergi memurunun kendisine yaptığı haksızlık ve hakaretti. İsyanı örgütlemek için Hacı Mihman, Bağdın Hacı, Şeyh Osman ve Ayna Dolana adlı dört halifesini Rum diyarına (Anadolu), İshak-ı Şami adlı bir halifesini de Şam’a göndermişti.
Dikkat edileceği gibi bu kaynaklardan ilkine göre isyanın lideri Adıyamanlı Baba İshak’tı ama bu zat nedense memleketinden ayrılıp Amasya’da isyan etmişti. İkincisine göre isyan lideri Amasyalı ‘İlyas’ adlı biriydi. Üçüncüsüne ve dördüncüsüne göre ‘Baba’ unvanlı biriydi. Bu iki kaynak da İshak adlı ikinci ‘Baba’dan habersiz görünüyordu. Elvan Çelebi ise Baba İlyas’tan ve İshak-ı Şam’dan bahsediyor. Bugüne dek İbn-i Bibi’nin anlatımı esas alınarak yapılan tekrarlar yüzünden isyanın liderinin Baba İshak olduğu sanılıyordu. Ahmet Yaşar Ocak bu anlatılardaki eksik parçaları tamamlayarak hareketin manevi lideri Baba İlyas ile eylemsel lideri Baba İshak adlı iki ayrı figürün olduğunu ortaya koydu.
Karizmatik mistik Baba İlyas
Ahmet Yaşar Ocak’tan yararlanarak bu iki şahsiyet hakkındaki kısıtlı bilgileri özetleyelim: Baba İlyas, Amasya bölgesinde yaşayan bir münzeviydi. Karın tokluğuna çalışır, çok az yemek yerdi. Yazdığı muskalarla hastaları iyileştirir, geçimsiz çiftlerin arasını bulurdu. Gösterdiği mucizeler ve kerametler yüzünden halk onu çok severdi. Elvan Çelebi’ye göre müritleri onu Hızır ile özdeş görürlerdi.
Bu anlatılardaki eksik ve çelişkili parçaları tamamlayarak, düzelterek hareketin manevi lideri Baba İlyas ile eylemsel lideri Baba İshak adlı iki ayrı figürün olduğunu ortaya koyan Ahmet Yaşar Ocak’a göre Baba İlyas, İsmaili Şiiliğinin etkisini taşıyan, henüz kökleşmemiş İslami cila altında, eski Türk inançlarıyla (özellikle Şamanizm) karışık fikir telkin eden bağdaştırmacı bir Türkmen şeyhi idi. Yazara göre Baba İlyas kesinlikle bir sahtekâr değildi. “O Bağdat’ta 850 yılında korkunç işkenceler altında yavaş yavaş ölümü tatmasına rağmen davasından vazgeçmeyecek kadar insanüstü bir direnç gösteren Babek el Hurremi gibi misyonunun ve kendi kimliğinin gerçekliğine derinden inanmış, güçlü bir mistik ve karizmatik bir kişiliğe sahipti.”
İsyanın savaşçı lideri Baba İshak ise (bugünkü Adıyaman yakınlarındaki) Samsat Kalesi’ne bağlı Kefersud bölgesinde yaşayan bir zaviye sahibi idi. Hokkabazlık ve sihirbazlık sanatında çok ilerlemişti. Bunlarla cahil Türkmenleri etkiliyordu.
Bir iddiaya göre ihtida etmiş bir Rum olan Baba İshak, Baba İlyas’a intisap etmeden önce İran’da bulunmuş bir İsmaili ‘dâî’sinden Batıniliğin esaslarını öğrenmişti. Böylece Hıristiyanlık, Mazdekçilik ve Müslümanlıktan oluşan karma bir inanç sistemi geliştirmişti. Bu da muhtemelen Kürtler ve gayrimüslimler arasında etkili olmasını sağlamıştı. (Rus araştırmacı Gordalevski, Baba İlyas ile Baba İshak arasındaki ilişkiyi, 1416 veya 1420’de Çelebi Mehmet’e karşı isyan eden Simavna Kadısı Şeyh Bedreddin ile müritleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa arasındaki ilişkiye benzetir. Bilindiği gibi Torlak Kemal Yahudilikten Müslümanlığa geçmişti. Börklüce Mustafa ise Müslümanlık, Yahudilik ve Hıristiyanlık karışımı bir doktrinin propagandasını yapmıştı.)
Kaynaklara göre Sultan ve maiyeti sefih ve zalim olduğu için Baba İlyas’ın, çevresindeki sade köylüleri ‘Resulullah’ olduğuna inandırması ve harekete geçirmesi zor olmamıştı. İkna faaliyetleri sırasında elde edilecek mal ve ganimetlerin isyana katılanlar arasında ortaklaşa pay edileceği, isyana katılmayanların ise öldürüleceği söyleniyordu. Baba İlyas’ın halifeleri Amasya, Tokat, Çorum, Sivas ve Yozgat havalisi ile Adıyaman, Maraş, Malatya ve Elbistan bölgelerinde propaganda ve örgütleme çalışmaları yapıyorlardı. Kendilerine Vefaiye, Kalenderiye, Yeseviye, Haydariye gibi heterodoks tarikatlar da yardımcı oluyorlardı.
İsyan başlıyor
Sonunda beklenen gün geldi. Elvan Çelebi’nin düştüğü ebced hesabına göre isyan 10 Muharrem 637 (12 Ağustos 1239) Çarşamba günü başlamıştı. Halbuki günümüzdeki hassas hesaplara göre o gün çarşamba değil cuma idi. Modern araştırmacılardan Irène Beldiceanu’ya göre Elvan Çelebi’nin verdiği tarih bir harf hatası yüzünden yanlış okunmuştu. Doğru okumaya göre isyan 10 Muharrem 638 (1 Ağustos 1240) başlamıştı. Ahmet Yaşar Ocak’a göre o günün çarşambaya rastlaması Beldiceanu’nun iddiasını destekler nitelikteydi.
İbn-i Bibi’nin deyimiyle o gün ‘karıncalar ve eşekarıları’ gibi her bir köşeden çıkarak evvela içinde yaşadıkları köyleri yakarak, yıkarak ilerleyen Baba İshak’ın ordusu (ki aralarında Türkmenler, Kürtler gibi Müslüman gruplar ve gayrimüslimler de vardı) önce Kefersud’u işgal etmiş, sonra Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Gerger ve Kâhta’yı ele geçirmiş, ardından her yeri yağmalayarak, yakarak Malatya’ya doğru ilerlemişti. İsyancılar, Baba İlyas’ın peygamberliğine inanmayan herkesi öldürüyorlardı. İbn-i Bibi’nin saray mensubu olduğunu hatırlayınca bu anlatıların abartılı olduğunu tahmin edebiliriz, nitekim Saint Quentin’e göre, Baba İshak’ın ordusu 3 bin kişiden fazla değildi. Bu boyutta bir ordunun böyle bir hasar vermesi zor görünüyor. Ancak yine de Malatya Valisi Muzaffeddin Alişir bu orduyu durdurmakta başarısız olmuştu. Bu da isyancıları iyice cesaretlendirmişti. (Bu arada belirtelim, Alişir’in ordusunda da Türkler, Kürtler, Gürcüler gibi değişik etnisiteden askerler vardı.)
Bunlar olurken Amasya’da olan Baba İlyas, Elvan Çelebi’ye göre Baba İshak’a Amasya’ya değil Canik tarafına yönelmesini söylemişti. (Ahmet Yaşar Ocak’a göre bunun nedeni Selçuklu ordularının Baba İshak’ı takip ederken Amasya’ya gelmesinin kendisini tehlikeye düşürmesinden endişe etmesi veya isyanın zamanlamasını doğru bulmaması ya da isyandan pişman olması olabilirdi.) Ancak Baba İshak bu emri dinlemeyecek, hatta haberi getiren elçileri de öldürecek ve Amasya’ya yönelecekti.
Baba İlyas’ın ‘göğe yükselmesi’
Baba İshak’ın orduları, Sivas önlerinde Selçuklu kuvvetlerini yenince hem kendilerine güvenleri artmış hem de Çepniler, Karamanlılar gibi o ana kadar olayla ilgisi olmayan Türkmen boyları isyancılara katılmıştı. Öyle ki, isyancılar Amasya’ya geldiklerinde Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhusrev Konya’yı terk ederek Kubadabad’a kaçmıştı. Ama bir yandan da bir orduyu Amasya’ya göndermişti.
Amasya Kalesi’nde Baba İshak’ı bekleyen Baba İlyas, Saint Quentin’e göre müritlerini hiçbir şeyden korkmadan çarpışmaları için teşvik etmekteydi. Ama sekiz kişinin ölmesi üzerine diğerleri büyük endişe ve üzüntüye kapılmışlar ve Baba Resul’a sormuşlardı: “Neden bizi ve ötekileri aldattın?” Baba İlyas’ın cevabı “Yarın hepinizin huzurunda Tanrı ile konuşacağım ve neden bu talihsizliğin başımıza geldiğini soracağım” olmuştu.
Ancak Amasya’daki savaş Selçukluların galibiyeti ile bitti. İbn-i Bibi’ye göre Baba İlyas yakalandı, idam edildi ve surlardan aşağı sallandırıldı. Bar Habraeus’a göre Baba İlyas pusuya düşürüldü ve öldürüldü. Saint Quentin’e göre kürek kemiklerinin arasından ölümcül bir yara aldı ve müritlerinin bu durumu görmemesi için bir mağaraya saklandı. Saint Quntin’e göre bu gözden kayboluş çok işe yaradı, müritleri onun meleklerin yardımını temin etmek için Tanrı katına gittiğini sandılar. Bir asırdan fazla bir zaman sonra bu hikâye Elvan Çelebi’nin kaleminden şu şekle dönüştü: “Baba İlyas yakalanıp Amasya Kalesi’nde bir zindana kapatıldı. Onunla aynı hücrede bir keşiş de kalıyordu. Baba İlyas bu hücrede tam 40 gün kaldı, keşişi Müslüman etti ve 40. gün hücrenin duvarları yarıldı. Baba İlyas’ın Boz Atı ortaya çıktı. Atına binen şeyh, Müslüman olan keşişe bu dünyadaki hayatının artık sona erdiğini söyleyerek göğe doğru havalandı ve kayboldu.”
Malya Ovası’ndaki kader savaşı
Baba İlyas’ın öldürüldüğü ya da kaybolduğu haberleri Baba İshak’ın birliklerine ulaştığında, isyancılar buna inanmak istemediler ve ‘Baba Resulullah! Baba Resulullah!’ diye haykırarak Selçuklulara karşı daha bir azimle saldırıya geçtiler. Taraflar arasındaki nihai karşılaşma 1240 yılının kasım ayının henüz bilmediğimiz bir gününde, Kırşehir’in hemen kuzeydoğusunda bulunan Malya Ovası’nda (bugün Malya Çölü deniyor) yaşandı. Kaynaklara göre Baba İshak’ın ordusu 3 ile 6 bin arasında, Selçuklu ordusu 12 bin ile 60 bin arasındaydı. 300 ya da bin kişi kadar da paralı Frank askeri vardı.
Ahmet Yaşar Ocak’a göre bu karşılaşma mükemmel silahlı ve donanımlı Romalı lejyoner taburlarına, perişan kılıklı, derme çatma silahlarla, başıbozuk şekilde karşı koymaya çalışan Spartaküs’ün kuvvetlerinin karşılaşmasına benziyordu. Başlangıçta Selçuklu askerleri Baba İlyas’ın mucize ve kerametlerine dair rivayetlerin etkisiyle saldırıya geçmek istemediler ama sonunda Spartaküs’ün ordusunun başına gelen Baba İshak’ın ordusunun da başına geldi. Frankların zırhlarına çarpan ilkel ok ve mızraklar kırılırken, Saint Quentin’e göre Selçuklu ordularını daha önce 12 kez yenen isyancılar ilk kendilerine güvenlerini kaybettiler. İbn-i Bibi’ye göre Türkmenlerin büyük kısmı (4 bin kadarı) kadınlar ve çocuklar hariç olmak üzere kılıçtan geçirildiler. Bunlar arasında Baba İlyas’ın gözüpek komutanı Baba İshak da vardı. Sultan elde ettiği ganimetleri askerleri arasında paylaştırdı. Frank askerlerine üç bin altın dağıttı.
İsyana katılanlardan kurtulabilenler Orta, Batı ve Kuzey Anadolu’nun muhtelif bölgelerine sığındılar. Bu yerler sadece dağlar, köyler değildi. Nitekim I. Beldiceanu’nun ortaya çıkardığı 1487 tarihli bir belgeye göre, Hüdavendigâr (Bursa) Livası’na bağlık Göynük’teki yedi mahalleden ikisinin adı ‘Mahalle-i Babailer’ idi. Yazara göre 1400’lerin başındaki Şeyh Bedreddin İsyanı’ndan arta kalanlar da buraya yerleştirilmişti.
İsyanın niteliği neydi?
İsyanı ‘köylü ayaklanması’ olarak niteleyen Marksist tarihçilere de, isyanı hetedoroks İslam’ın ortodoks İslam’a tepkisi olarak niteleyenlere de katılmayan Ahmet Yaşar Ocak’a göre Müslim, gayrimüslim köylülerin de katılmasına rağmen, isyan esas olarak zalim, müstebit ve yabancılarla (İranlılar) takviye edilmiş Selçuklu yönetimine çeşitli nedenlerle tepki duyan konar-göçer yahut yarı-göçebe Türkmenlerin başlattığı ‘mesiyanik’ (Mehdici) bir ihtilaldi.
Ahmet Yaşar Ocak’a göre bugün inanıldığı gibi Baba İlyas’ın ‘Babailer’ adlı bir tarikat kurduğuna dair hiçbir somut kanıt yok. Babailik terimini birincil kaynaklardan sadece İbn-i Bibi kullanmıştı. Onun amacı da ‘Baba’ unvanlı iki kişinin ardından gidenleri tanımlamaktı. Babai terimini dini anlamda ilk kullanan 15. yüzyıl yazarı Taşköprülüzade idi. Baba İlyas’a atfedilen Halvetname adlı risale de bu yüzyılda kaleme alınmışa benziyordu. Yani Babailik, dini değil sosyal, siyasi bir terimdi. Yazara göre Babailer açıkça belirtmeseler de Konya’yı zapt ederek iktidarı ele geçirmeyi de hedeflemiş olabilirlerdi. Bu gerçekleşmemişti ama isyan Rum (Anadolu) Selçuklu Devleti’nin sonunu hazırlamıştı. Çünkü bu isyan sayesinde dış görünüşteki cilaya rağmen devletin gerçekte ne kadar zayıf olduğu ortaya çıkmış, daha 3-5 yıl önce Selçuklulara saldırmaya cesaret edemeyen Moğol orduları 1243 yılından itibaren Anadolu’yu istilaya başlamışlardı…
Ek Okuma: Simon De Saint Quentin, Bir Keşişin Anılarında Tatarlar ve Anadolu, Çeviren: Erendiz Özbayoğlu, DAKTAV, 2006
SPD Genel Başkanı Gabriel, HBK Vakfı’nı ziyaret etti
Gabriel: İncil gibi yazılı bir kaynağı var mı?
Geçmez: Var tabii. Çok farklı yazılı kaynakları var. Kuranın değiştiğine inanıyoruz.
Gabriel: Kuran bunların arasında mı?
Geçmez: Kuran’a saygı gösteriyorlar ama Kuran’ın değiştiğine inanıyorlar
Gabriel: Alevilik nerede öğrenilir?
Geçmez: Ailede öğrenilir. Devletin dini finanse etmesine karşı çıkıyoruz.
Gabriel: Nasıl dede olunuyor?
Geçmez: Dedelerin geldiği ocaklar var. Oradan eğitim alıyorlar.
Alevi Halk Ozanı Hüseyin Çırakman hakka yürüdü!
Alevi Halk Ozanı Hüseyin Çırakman 28 02 2013 (bugün) saat 12:00 da hakka yürüdü. Yarın uğurlama töreni yapılacak olan Çırakman; memleketi Çorum, Sungurlu’ya bağlı Akpınar Köyünde, Arif Ağa türbesinde toprağa verilecek. Ailesi başta olmak üzere, tüm dost ve sevenlerin acısını paylaşıyor, toprağı bol, devri daim olsun diyoruz.
AleviNet
Hüseyin Çırakman 1930 yılında Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Körkü köyünde doğdu. Babası Bektaş anası Sultandır. İlkokulu dışardan bitirdi. Köyde çiftçilik yaptı, saz çalmayı öğrendi inşaatlarda çalıştı. Ankara’ya yerleşti. Radyoevinde hademelik yaptı, dayanamadı ayrıldı. 1964’te Hacı Bektaş Veli anma gecesinde bulundu. “Hoş geldiniz Erenleri” okudu, beğenildi. 1975’te Hak ozanları Kültür Derneği kurucuları arasında yer aldı. Asıl adı Hüseyin’dir.
Alevi bir aileden gelen Hüseyin Çırakman önceleri halk edebiyatı geleneğini sürdürürken sonraları şiirinin biçim ve içeriğini yeniledi. Bireysel ve toplumsal sorunları, olayları halkçı, gerçekçi bir tutumla dile getirdi. Atatürkçülüğü, uygarlaşmayı, barışı, ulus ve yurt sevgisini savundu. Yozluğa, yobazlığa karşı çıktı. Şiirlerini kitaplaştırdı. Yayınlanmış eserleri şunlardır; Aşık Hüseyin Çırakman Hayatı ve Deyişleri (1956), Hak Yardımcı Her Kuluna, Sen Devam Et Okuluna (1963), Hoş Geldiniz Erenler (1969), Sesimiz (1973), Ayrıca “Halkın Sesi Halk Ozanları” (İnceleme-antoloji, 1975) isimli derlemesi vardır.
Eserlerinden bazıları:
1
Arzu Ederdiniz Bir Yol Görmeye
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
Muhabbet Bağından Güller Dermeye
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
Tarihler Boyunca Bir Milletiz Biz
İlimce Dünyayı Vermiş İdik Hız
Büyük Bir Babanın Torunlarıyız
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
İyi İnsan Olmak Her Şeyin Başı
Kardeş Biliyoruz Her Vatandaşı
Anmak İçin Bugün Hacı Bektaşı
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
Hisse Alın Çırakman’ın Sözünden
Zerre Kaçmaz Ariflerin Gözünden
Kemal Atatürk’ün Aydın İzinden
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
2
Bugünden Beş Asır İlerde Olsam
Bir Toplum İçinde Kendimi Bulsam
Çağdaş Uygarlıkta Yerimi Alsam
Görürdüm İnsanı İnsan İçinde
Kendi İç Dünyamdan Çırpınıp Uçsam
Asırdan Asıra Süzülüp Geçsem
Oturup Dost İle Bir Dolu İçsem
Seyretsem Dostumu Fincan İçinde
Geri Kalmış Milletleri Gözlesem
Bu Toprakta Şehitleri Özlesem
Her Milleti Bir Damarda Gizlesem
İlik De Kemik De Bir Kan İçinde
İlimle Bilimle Çalışsam Orda
Gecede, Gündüzde Soğukta Karda
Yağmur Olup Yağsam Şu Güzel Yurda
Aşk Olsam Her Şeye Bir Can İçinde
Dert İle Ölürüm Ot İle Bitsem
Dostun Ocağında Yanarak Tütsem
Rüzgarla İnsanlık İline Gitsem
Delere Çırakman İnsan İçinde
3
Hasta Oldum Ciğerimde Yaram Var
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
Zannediyor Ki Çok Birikmiş Param Var
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
Arazim Yok Toprağım Yok Malım Yok
Yekinipte Kalkamıyom Halim Yok
Haktan Gayri Tutunacak Dalım Yok
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
İneğim Yok Sağıp Südün İçemem
Yağı Balı Görsem Ondan Kaçaman
Hiç Bir Zaman Ben Hakkımdan Geçemem
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
Bir Saz İle Altı Yavru Geçimi
Bizim Yaşantımız Köle Biçimi
Ben Bilirim Sen Bilemen İçimi
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
Çırakman’ım Keder Gitti Gam Geldi
Bende Senden Yaramaza Em Geldi
Bir Şeyimden Gayrısına Zam Geldi
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
kaynak: türküler.com
Sebahat Tuncel’den soru önergesi; Aleviler niye davet edilmedi?
Merkel’in toplantısına Alevilerin davet edilmemesine ilişkin
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI’NA
Aşağıdaki sorularımın Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından Anayasa’nın 98. ve İçtüzüğün 96. maddesi gereğince sözlü olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim.
Sebahat TUNCEL
İstanbul Milletvekili
Almanya Başbakan’ı Angela Merkel’in 23 Şubat 2013 tarihinde başlayan Türkiye’ye yaptığı ziyaret çerçevesinde Müslüman ve Gayri-Müslüman dini azınlık liderleriyle görüşme talep ettiği, ancak hükümetin talebiyle Alevi topluluğun temsilcilerinin bu toplantıya davet edilmediği iddiası Alman gazetesi Deutsche Welle’de haber olarak çıkmıştır.
1. Gazetenin haberine göre, hükümetinizin Alevi topluluklarının görüşmeye davet etmediği ve/veya davet edilmesini engellediği iddiası doğru mudur? Eğer doğru ise bunun gerekçesi nedir?
2. Toplantıda Alevileri kim temsil etmiştir, bu temsiliyet neye göre belirlenmiştir.
3. Başka ülkelerden gelen Devlet ve Hükumet Başkanlarının görüşmelerine de daha evvelce bu şekilde müdahale edilmiş midir?
4. Sizin Almanya ziyaretinizde kimlerle görüşeceğinize Alman Hükumeti mi karar vermektedir, her hangi bir engellemeye maruz kalan topluluk olmuş mudur?
Tuncel; Alevilerin el konulan dergahları için araştırma istemi
BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Alevilerin el konulan dergah ve kurumlarının geri iade edilmesi için yapılacak hukuksal düzenlemeleri belirlemek üzere Meclis araştırması istedi. Tuncel, Almanya Başkanı Angela Merkel’in dini gruplarla yaptığı toplantıya Alevilerin çağrılmadığı iddiasını da Başbakan Erdoğan’a sordu.
BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, cumhuriyetin kuruluşuyla el konularak Vakıflar Müdürlüğü’ne devredilen ve daha sonrasında özel kişilere satılan ya da müze yapılan Alevi dergah ve kurumlarının tespit edilmesi ve bu mekanların Alevilere iade edilmesi için yapılması gereken hukuksal düzenlemelerin yapılarak çözüm önerilerinin oluşturulması amacıyla Meclis Araştırması istedi.
TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi veren Tuncel, Aleviliğin temel öğreti ve eğitim kurumları olan dergah ve vakıfların “30.Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı yasa”yla kapatılıp, kamuya ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bedelsiz devredildiğini hatırlattı.
Tuncel, “Gelinen aşamada el konulan vakıf ve dergahlar ile bugün bu yerlerde hizmet veren Alevi kurumları ismen aynı kurumlar değil ise de aynı yol ve süreğin devamı olarak ve aynı amaca hizmet ettiklerinden halefiyet suretiyle bu kültür ve inancın sürdürücüleri ve hak sahibidirler. O nedenle bu mallar üzerinde haklarının olduğu yolundaki kesin, meşru ve haklı istekleri gözardı edilemez” dedi.
“Alevi vatandaşlar kendi inançları için kurdukları yerlerde kiracı haline getirilmiştir” diyen Tuncel, şunları kaydetti: “Örneğin müze haline getirilen Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı’nı Aleviler para ödeyerek ziyaret edebilmektedirler. Yine Sivas’da bulunan Aile Baba Tekkesi önce bir şahsa satıldıktan sonra 12 Eylül1994 tarihinde ise belediyeye satılmıştır ve tarihi ve inançsal simgesi olan bu tekkeye ‘Susamış Konağı’ ismi koyularak tarihi mirasın korunmasına da aykırı hareket edilmiştir. Bu şekilde mallarına el konulmuş, satışa sunulmuş 100’lerce Alevi dergah ve kurumun olduğu belirtilmektedir.”
Alevi tabanının kendi inançlarını özgürce yerine getirebilmesi için inançları açısından kutsal ve önemli buldukları yerlerin kendilerine iade edilmesi gerektiğini vurgulayan Tuncel, “Bu amaçla Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşuyla el konulan,Vakıflar Müdürlüğü’ne devredilen ve daha sonrasında özel kişilere satılmış veya müze yapılmış Alevi dergah ve kurumlarının tespit edilmesi, bu mekanların Alevilere iade edilmesi için yapılması gereken hukuksal düzenlemelerin yapılması için bir araştırma komisyonu kurulmasını önermekteyiz.”
BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in dini gruplarla yaptığı toplantıya Alevilerin davet edilmediği iddiasını Başbakan Erdoğan’a sordu.
Söz konusu iddianın Alman gazetesi Deutsche Welle’de yayınlandığını hatırlatan Tuncel, iddianın doğru olup olmadığını, doğru ise neden böyle bir zkarar alındığını sordu.
“Toplantıda Alevileri kim temsil etmiştir, bu temsiliyet neye göre belirlenmiştir?” diye sorun Tuncel, ayrıca şu sorulara da yanıt istedi:
“Başka ülkelerden gelen Devlet ve Hükumet Başkanlarının görüşmelerine de daha evvelce bu şekilde müdahale edilmiş midir? Sizin Almanya ziyaretinizde kimlerle görüşeceğinize Alman Hükumeti mi karar vermektedir, her hangi bir engellemeye maruz kalan topluluk olmuş mudur?”
Tuğluk: Dağyalangoz köyünün sorunları Alevi olduklarından mı çözülmüyor?
Van Milletvekili Aysel Tuğluk, Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı Dağyalangoz köyünün sorunlarını TBMM’ye taşıdı. Tuğluk, “Alevi köyü olduğundan mı ayrımcılık yapılıyor” diye sordu.
Van Milletvekili Aysel Tuğluk, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesi dilekçesinde, Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı Dağyalangoz köyünün ciddi anlamda su, okul ve sağlık ocağı problemlerinin bulunduğunu kaydetti. Civar köylerin tamamına devlet eli ile su şebekesi çekilmiş olduğunu ve yıllardan beridir tüm evlerde su şebekesi yolu ile içme suyu tüketilmekte olduğunu belirten Tuğlul, “Dağyalangoz köyü ise suyunu bir kaynak suyundan temin etmektedir. Kaynak suyunun aktığı çeşmenin yakınında evler ve ahırların mevcut olmasından dolayı suyun son derece kirli olduğu tespit edilmiştir. Su ölçümü yapıldığında da yetkililer tarafından köylülere söz konusu suyun ‘hayvanlara dahi içirilemeyecek denli kirli’ olduğu ifade edilmiştir. Tüm çevre köylere su götürüldüğü halde yıllardır yapılan başvurulara rağmen Dağyalangöz köyünün su sorunu halen çözülmemiştir” ifadelerini kullandı.
Tuğluk, Bakan Güler’e şu soruları yöneltti:
“Tüm çevre köylere su götürüldüğü halde Dağyalangoz köyünün su sorununun çözülmemiş olmasının nedeni nedir? Alevi köyü olduğu bilinen Dağyalangoz’daki sorunların çözümü konusunda eşitsiz, ayrımcı ve köy halkını mağdur edici nitelikteki bu uygulamaların dayanağı nedir?
Çorum, Sivas, Tokat, Amasya ve Yozgat’ta birçok Alevi köyünün taleplerinin çözülmeyerek göçe zorlanmasında olduğu gibi, Dağyalangoz köyünün de su, okul ve sağlık ocağı konusundaki sorunlarının giderilmeme nedeni göç ettirme ve asimilasyon politikaları mıdır? Dağyalangoz Köyü’nde yaşanan su, sağlık, eğitim gibi sorunların kaynağı geçmişteki bazı olumsuz uygulamaların devamı mıdır? Bakanlığınıza ulaşmış başkaca bu yönlü şikayetler var mıdır? Köy halkının maruz kaldığı olumsuzlukların giderilmesi ve ayrımcı uygulamaların önlenmesi için Bakanlığınız tarafından yapılan bir çalışma var mıdır?
Yetkililer tarafından köy halkına “eğer köye cami yapılırsa tüm sorunlar çözülür” şeklinde sürekli baskı yapıldığı iddiaları doğru mudur?”
OKULUN YIKILMASI
Tuğluk, Dağyalangoz köyünin okuluyla ilgili gelişmeyi de Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya sordu. Köyün okuluna çürük raporu verilmiş olduğunu ve okulun yıkılmak istendiğini de gündeme getiren Tuğluk, “İddialara göre yıkılan köy okulunun yerine yeni bir okul inşa edilmeyecek ve Dağyalangoz köyünün öğrencileri 3 kilometre ötedeki bir başka köy okuluna yönlendirilecektir. Ancak köy halkı okulun yıkılmasını istememektedir. Köy Ahalisinin gerekli malzemeleri temin edip okulu yeniden inşa etme talebine ise valilik tarafından yanıt verilmemektedir” bilgilerini verdi.
Tuğluk, Bakan Avcı’ya ise şunları sordu:
“Çürük raporu verilen Dağyalangoz köy okulu yıkıldığı takdirde yerine yeni okul yapılacak mıdır?
Köy halkının gerekli malzemeleri temin edip köy okulunu bizzat yeniden inşa etmeye yönelik talepleri neden kabul görmemiştir?”
Başbakan Alevilere yönelik inkâr politikasından vazgeçmelidir
Almanya Başbakan’ı Angela Merkel’in 23 Şubat 2013 tarihinde başlayan Türkiye’ye yaptığı ziyaret çerçevesinde dini grupların liderleriyle görüşme talep ettiği, ancak hükümetin talebiyle Alevi topluluğun temsilcilerinin bu toplantıya davetinin engellendiği iddiası Alman gazetesi Deutsche Welle’de haber olarak çıkmıştır.
Merkel’in yaptığı toplantıya hiçbir Alevi temsilcinin davet edilememiş olması haberi doğrular niteliktedir. Ancak yine de biz Hükumetten bu habere ilişkin bir açıklama bekliyoruz.
Eğer haber doğru ise;
1- Alevilerin Sn. Merkel ile yapılacak olan toplantıya katılımları neden engellenmiştir.
2- Bu englellemenin nedeni Alman Devletinin Aleviliği kendisi tanımlama yapmadan Alevilerin kendi tanımladıkları şekilde kabul edilip, o şekilde tanınmasının bir etkisi var mıdır?
3- Bu engelleme; Almanya’nın birçok eyaletinde Alevilik derslerinin seçmeli ayrı bir ders olarak üstelikte Alevi kurumlarının belirlediği öğretmenlerce verilmesinden mi kaynaklanmaktadır?
4- Bu engelleme; Almanya Devletinin demokrasinin ve laikliğin bir gereği olarak, Alevileri diğer inançsal topluluklarla ve de Sünni Müslüman cemaatlerle eşit olarak görmesinden mi kaynaklanmaktadır?
5- Alevilerin haklarının gasp edildiğinin ve bir inkârla karşı karşıya olduklarının açığa çıkmasından mı korkulmuştur.
6- Alevi temsilcilerin Merkel ile yapacağı görüşme, sizin ileri demokrasinizin foyasını ortaya çıkartacağından mı korkulmuştur? Bu engelleme bunun için mi yapılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Alevilerin Almanya Hükumet Başbakanı Angela Merkel veya Başka Devlet Başkanları ile görüşmesini engelleyerek Alevilerin sesini kısacağını, haklı davalarını ve mücadelelerini engelleyeceğini zannediyor ise büyük yanılgı ve inkar içerisindedir. Çözüm Alevilerin dış dünya ile görüşmelerini engellemek değil, Alevilerin haklı taleplerinin gereğini yerine getirmektir. İnkâr politikalarının işe yaramadığını en iyi ülkemizin yöneticileri bilmektedir. Bu sorunlar inkâr ile çözülseydi, Kürt sorununda bu noktaya gelinmezdi. Yeni bir bölücü (!) topluluk yaratmak istemiyorsanız Alevilerin haklı taleplerini inkâr etmekten vazgeçin.
Kamuoyuna saygıyla sunulur. 27.02.2013
Aydın DENİZ
Genel Sekreter
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği
Aleviler İçin Meclis Araştırması İstedi
Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) tutuklu Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, Alevilerin yaşadıkları sorunların tespiti ve cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşabilmesi için Meclis araştırması istedi.
Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Sarıyıldız, Alevilerin Türk İslam sentezi ile ‘inanç terbiyesi’nden geçirilmek istendiğini iddia etti. Alevlerin kutsal mekan olarak gördüğü cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşabilmesi için Meclis araştırması açılmasını isteyen Sarıyıldız, BDP Grup Başkanvekiliİdris Baluken aracılığı ile Meclis’e araştırma önergesi sundu.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ve cemevlerinin ibadethane olarak yasal statüye kavuşturulması için yıllarca bütün platformlarda mücadele ettiğine belirten Sarıyıldız, ‘tek din Müslümanlık, tek dil Türkçe, tek ırk Türk’ paradigması ile ülkeyi yönetenlerin yıllarca bu ülkeye tek tipliliği dayattığı gibi farklı etnik ve inanç gruplarını reddederek çok kültürlülüğü bölünme fobisine dönüştürdüğünü iddia etti.
Hükümetlerin Alevilerin temel taleplerini bir hak hukuk sorunu, bir eşit yurttaşlık hakkı istemi olarak ele almak yerine, soruna resmi ideolojinin Sünni perspektifi ile yaklaşım gösterdiğini öne süren Sarıyıldız, Alevilere yönelik Sünnileştirme politikalarının halen günümüzde de devam ettiğini savundu.
Türkiye’de yaklaşık yüz yıllık devlet geleneğinin sürekli olarak Kürtlerin, Lazların, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Alevilerin kendilerini nasıl tanımlamaları gerektiği konusunda dayatmacı ve inkarcı bir siyasetin yürütücüsü olduğunu ileri sürdü.
Alevî sorunları
Nimet DEMİR
Geçen hafta Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın “cemevleri ibadet yeri olarak kabul edilsin” önerisine, Başbakan’ın verdiği olumsuz cevap basında yer aldı. Biz de bu yazımızda Alevî Sorununu ele almayı uygun gördük. Hemen belirtmeliyim ki Alevî vatandaşlarımızın sorunu kolektif haklar cümlesindendir. Önce sorunun tarihî sürecine bakalım.
ALEVÎ SORUNUNUN TARİHİ:
Alevî sorununun kökü Osmanlıya kadar gitmektedir. Osmanlı-Safevî mücadelesinin dorukta olduğu dönemlerde, mezhep bakımından Safevîlere yakın olan Alevîler, Osmanlı iktidarınca bir tehlike olarak algılanmışlardır. Bu nedenle Osmanlı-Safevî mücadelesinin kızıştığı bu dönemlerde Alevîler Osmanlı’nın baskısına maruz kalmışlardır. Osmanlı-Safevî mücadelesinin sükûn bulmasından sonra genel olarak Osmanlı idaresinin Alevîlere karşı yaklaşımının olumlu yönde değiştiğini görmekteyiz. Bu dönemde Alevî-Bektaşî ocaklarına bir takım imtiyazların tanındığına da şahit olmaktayız. Bu olumlu yaklaşım 2. Mahmut dönemine kadar devam eder. 2. Mahmut döneminde Alevî-Bektaşi ocakları kapatılıp, Alevîler yeniden baskı görmüşlerdir.
Cumhuriyet dönemine gelince; Cumhuriyet’in kuruluşunda, kurucu irade, modern bir ulus meydana getirmeyi amaçlamış, bu amaç çerçevesi içerisinde toplumda hâkim olan Sünnî İslâm’ın Hanefî Mezhebini esas almış ve merkezî dini buna göre tanımlamıştır. Bilindiği gibi, ulus devlet, etnik temelde olduğu gibi, dinî temelde de tekil ve totaliterdir. Bu yapısı gereği, merkezce tanımlanan din ve mezhep dışında kalan tüm dinî oluşumları dışlar. Onları tanımaz. Tanımlanan merkezî din dışında kalan farklı din ve mezhep mensuplarını asimile etmek, ulus devletin tipik yaklaşımıdır. Yeni Cumhuriyet idaresi ulus devletten beklenen bu tavırların tamamını Alevîlere yönelik sergilenmiştir. Bu çerçevede çıkarılan ve Devrim Kanunları içerisinde yer alan 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair” Kanunla Alevî Dergâhları kapatılmış, dergâh mallarına el konulmuştur. Keza Alevî inancı yok sayılmıştır. Alevîlerin bu projeye karşı duruş sergilemeleri üzerine, o zamanki iktidarca Cumhuriyet tarihindeki en kanlı Dersim Katliamı gerçekleştirilmiştir.
GÜNÜMÜZE GELİNCE:
677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair” Kanun halen yürürlükte olup Anayasanın 174. Maddesi kapsamında koruma görmektedir. En son Yargıtay 7. Hukuk Dairesi bu kanuna dayanarak Alevîlere ait cemevlerinin ibadethane sayılamayacağına dair karar vermiştir. “Alevî sorunu kolektif haklar kapsamında ele alınmalıdır” demiştik. Kolektif haklar, toplulukların kendi inançlarını kendilerinin belirlemesine, inançlarına uygun ibadet ve ibadethane serbestliğine mündemiçtir. Yani bu toplulukların eline, kendi inançlarının hikâyelerini yazma ve kendi inanç öykülerini anlatma kudretini vermektir. Bu inanç topluluklarının başkaları tarafından tanımlanmaları, inanç özgürlüğüne, bu tanımlamaya uygun ibadethane isteklerine sınır çizilmesi, ibadet özgürlüğüne bir müdahaledir. Alevîler bugün bu tarz bir müdahaleye maruzdurlar. Bu müdahale demokrasimizin ayıbıdır.
SONUÇ:
Günümüzde Alevîler, devletten, kendilerini tanımlamaya kalkışmamasını, kendilerini tanımladıkları şekilde kabul edilmeyi talep etmekte ve cemevlerini ibadethane saymayan yasal düzenlemelerin kaldırılmasını istemekteler. Bu isteklerin tamamı kolektif haklar cümlesinden olup, Alevîlerin en doğal haklarıdır. Yeni anayasa çalışmalarında Alevîlerin kolektif haklarının önündeki engellerin kaldırılması, kusurlu demokrasimizin, özgürlükçü demokrasiye evrilmesinde bir adım teşkil edecektir.