Ana Sayfa Blog Sayfa 6429

Hakikatçı Alevilik’te 19. Yüzyıl Dönemeci

Mehmet BAYRAK

Hakikatçı Alevilik’te birçok açıdan 19. yüzyıl bir dönemeç niteliği taşır. Bir kez, daha çok şehir ve kasaba çevrelerinde örgütlenen Bektaşi Babalarının, 1789 Fransız Burjuva Devrimi öncesinde gidip devrimin ideologlarıyla görüşmesi, Osmanlı yönetiminin  tepkisini çekmiş ve bu süreç, 1828’de Bektaşiliğin yasaklanması ve Bektaşi Babalarının cezalandırılmasıyla noktalanmıştı.

Öte yandan, sürekli uğradığı kayıplar karşısında kendisini Batı’ya uyarlamak zorunda kalan Osmanlı,  Tanzimat Fermanı’nı yayımlamak ve gayrımüslim topluluklara da kimi haklar vermek zorunda kalmıştı. Bu çerçevede, Osmanlı memleketlerinde dini tebaası bulunan kilise merkezleri de yaptırım gücüne kavuşmuş ve buralardaki mensuplarını sahiplenmeye, korumaya başlamışlardı.

Bu çerçevede, merkezi Amerika’da bulunan Protestan Kilisesi de, başta Gregoryan Ermeniler olmak üzere  Anadolu, Kürdistan, Ermenistan ve Mezopotamya’daki yandaşları arasında izinli olarak çalışma yürütmeye başlamış ve birçok Konsolosluklar, okullar, işlikler, yetimhaneler ve kiliseler açmışlardı.

Bu amaçla bölgeye giden diplomatlar, araştırmacılar ve misyonerler, Protestan unsurların yanısıra, genelde Aleviler, özelde Kürt Aleviler’le de rahat bir diyalog içine  girmişlerdi. Öyle ki, bu diyalog bir yandan mahalli yöneticilerin, bir yandan da merkezi hükümetin dikkatini çekiyor  ve Alevi toplumuna bu anlamda önderlik edenler sorgulanıyor, yargılanıyor, tutuklanıyor veya sürülüyorlardı.

19. yüzyılın ortalarına doğru, resmi söylemde „eşkıyalık“ yaptığı, ancak gerçekte farklı bir Alevilik söylemiyle ortaya çıktıkları için, Koçgiri bölgesinden Diyab Ağa ve 39 arkadaşı (toplam 40 kişi) Bulgaristan’ın Rusçuk kazasına; Erzincan- Sivas yerleşkesinden, aralarında Bayram Koca ve  Hıdır  Dede’ lerin bulunduğu çok sayıda Kızılbaş önderi Varna’ya sürülürken; Dersim bölgesinden Ali Gako ile arkadaşları, Sivas- Kangal bölgesinden ise Şıx Süleyman (Araboğlu/ Araboli)ve yoldaşları  Kürdistan ve Anadolu içlerinde aynı akibete uğruyorlardı.

İşte, bu yüzyılın ortalarında Dersim’in Mazgirt bölgesindeki Babamansur (Bamasor) Ocağı’ ndan kopup, Kangal’ın Mescid köyündeki talipleri arasına yerleşen ve birçok yönüyle Kızılbaş/ Alevi pirlerinden ve Bektaşi babalarından ayrışarak ortaya çıkan Şıx Süleyman (Araboğlu), İçtoroslar’daki „Hakikatçı Alevilik Akımı“ na öncülük eden başlıca halk filozoflarından biridir.

Mazdekçiliğin ve Yaresanlığın devamı olarak nitelendirebileceğimiz bu Kızılbaşlık akımı, toplumsal mülkiyeti , gerçek anlamda tanrı-insan algısını, Ali- İsa (Mesih) özdeşliğini ve kadın-erkek eşitliğini savunmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Batılı gezginlerin ve misyonerlerin dikkatlerini çekmiş; savundukları görüşler yöre egemenlerinin tepkisini topladığı gibi, Osmanlı gizli raporlarına da konu olmuştur. (Batılı gezgin ve misyonerlerin, konuya ilişkin  kimi mektupları konusunda bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997)

Sözgelimi, 15 Şubat 1891 ve 10 Nisan 1894 tarihli iki raporda Orta Anadolu Alevileri’nin,  16 Ocak 1899 tarihli bir raporda ise „Dersim, Akçadağ, Erguvan ve Hekimhan Alevilerinin Protestanlığa eğilimli oldukları“ bildirilerek, bu kaygı ortaya konur ve Protestan Kilisesi’nin faaliyetleri yasaklanarak; bunun yerine Katolik Kilisesi’nin faaliyetlerine izin verilir. (Bu konuda bkz. M. Bayrak: Misyonerlik Mi Dediniz?..; Alevilerin Sesi, Sayı:106/ 2007)

Kızılbaş/Kürt- Hıristiyan/ Ermeni yakınlığı, tarihsel ve toplumsal bir gerçeklikti. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, yönetimleri rahatsız eden bu yakınlık, 1925’ten itibaren Atatürk’e  danışmanlık yapan Prof. Hasan Reşit Tankut’ un,  daha 1961 Darbesinden sonra yönetime verdiği gizlilik dereceli bir etno-politik inceleme raporunda da ifadesini bulur.

Tankut, Osmanlı’nın son dönemlerinde, Sivas vilayetinde görevlidir. Hafik ilçesinin bir Alevi köyünde geceler. „Hakikatçı- Pirler“den olduğu anlaşılan yöre pirlerinden biri, onun sorusu üzerine bu yakınlığı şu sözlerle aktarır:

„Aleviler’le Hıristiyan Ermeniler arasındaki fark, soğan zarı kadardır. Hıristiyanlar; Tarı’yı baba, oğul ve ruh olarak anar; biz bu üçlemeyi Hak- Muhammed- Ali biçiminde söyleriz.

Onların 12 Havarisi vardır, bizim 12 İmamımız.

İbadet ve oruçların vakit ve şekli ile bayramlar, her iki millette de aşağı yukarı aynıdır.
Onlar tek kadınla evlenir ve kadın boşamazlar, biz de öyle.

Onlar sakal-bıyık kestirmez, kıl düşürmezler, biz de öyle.

Onlar gusul etmezler, biz de öyle.

Onlar göğüslerinde haç çıkarmak yoluyla şahadet getirirler, biz açık avucumuzu bağrımıza basmak suretiyle.

Biz, sonradan Hazret-i Ali efendimize uyduğumuz için adımız Alevi oldu, yoksa aramızda bir fark yoktur.“ (M. Bayrak: Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar (Aşuğlar), Özge yay. Ank. 2005, s.57)

Hakikatçı Pir Araboğlu’nun (Şıx Süleyman) İçtoroslar Dervişlerine Etkisi

Yukarda da vurgulandığı gibi, İçtoroslar’daki Hakikatçı Alevilik akımına öncülük eden  Dersimli Şıx Süleyman (Araboli) ve Seyid Veyis gibi hakikatçı pirler, zaman zaman tutuklanmış ve daha sonra Sarız yöresine sürgün edilmiş veya baskılardan kurtulmak için bu yöredeki yakınlarının yanına gitmişlerdir. Dolayısıyla bu akım; özellikle Erzincan-Sivas hattındaki Kangal’dan başlayarak Malatya/ Akçadağ, Maraş/ Elbistan- Pazarcık- Afşin ve Kayseri/ Sarız yörelerinde önemli bir kitle  kazanmıştır.

Halk arasında daha çok  Araboğlu (veya Araboli) olarak anılan hakikatçı pirlerden  Şıx  Süleyman’ a ilişkin ilk yazılı belgeler, 19. yüzyılın ortalarına dayanmaktadır.

Türkçe çevirilerini ilk kez Alevilik ve Kürtler (Ank. 1997) adlı eserimizde yayımladığımız  Batılı misyoner belgelerinin birkaçında, Şeyh Süleyman’la görüşmelere yer verilmektedir.

W. Winchester adlı Amerikalı gezgin  ve misyonerin 28 Kasım 1860 tarihli bir mektubunda, Şıx Süleyman’ı ziyaret kapsamında şu bilgiler verilmektedir:

„Birkaç Kürd’ün eşliğinde Şıx Süleyman’ın köyü Mescid’e gitmek üzere yola çıktık. Köy bulunduğumuz yerden at sırtında neredeyse bir günlük bir mesafedeydi. Yolculuk esnasında dört köyden geçtik. Her birinde de kahve içip, Kutsal Kitap’tan okumak ve dua etmek üzere kısa bir süre durakladık. Her yerde de büyük içtenlikle karşılandık ve yolumuza devam ederken bize eşlik edenlerin sayısı giderek artmaktaydı. Şıx’ın evine vardığımızda, onun buradan on- oniki
mil mesafede bulunan bir köye gittiğini ve ertesi güne kadar da dönmeyeceğini öğrendik. Kendisine hemen bir haberci gönderildi. Bu arada, eşi ve oğlu tarafından tam bir Kürt konukseverliğiyle ağırlandık. Büyük bir ateşte bizim için kuzu kızartıldı. Ateşin çevresinde, kadın ve çocukların yanısıra  onbeş kadar iyi görünümlü Kürt oturmakta ve İncil’deki ‚Hakikatı’ dinlemekteydi. Sonunda, gecenin geç bir vaktinde Şıx Süleyman geldi ve bize hoşgeldiniz diyerek, bu kadar uzun bir yoldan onları ziyarete geldiğimiz için bize teşekkür etti. Neredeyse tüm geceyi İncil okuyarak ve muhabbet ederek geçirdik…Kendileri, (Biz gerçek kurtuluş yolunu öğrenmek istiyoruz)  diyorlardı…“ (Age,s. 315).

Amerikalı gezgin Herrick’ in  18-20 Ekim  1866 tarihlerinde gerçekleştirdiği ziyarete ilişkin  bir mektubunda da; Protestan Kızılbaş Kürtler olarak nitelendirdiği Şıx Süleyman ve çevresi  hakkında birhaylı bilgi verir. Bu mektuplardan; Şıx Süleyman ve çevresinin, hem yöredeki Müslümanlar, hem de doğrudan kimi Kürt Kızılbaşlar tarafından suçlandıkları; zaman zaman bölge yöneticileri tarafından soruşturmaya uğradıkları anlaşılmaktadır. Mektuplarda, (Protestan Kızılbaş) olarak nitelenen bu Hakikatçılar’ın, diğer Kızılbaş  Kürtler’den daha zeki ve kişilikli olduklarına vurgu yapılmaktadır…(Age,s. 321)

Mahalli Kaynaklarda Araboğlu ve Yandaşları

Bu hakikatçı pirlerin yaşam serüveni ve felsefesi konusunda, başta Süleyman Çiltaş’ın Binboğalı Kökçüler, Binboğalı Son Kökçüler , Zöre Zöre adlı romanları olmak üzere, değişik mahalli çalışmalarda  birçok anılar, anekdotlar ve belirlemeler bulunmaktadır. Çiltaş, Araboğlu ve İçtoroslarlar’da Hakikatçı Alevilik akımını, Binboğalı kökçülerin yaşam mücadelesi çerçevesinde  roman anlatımı içinde verir.

Bölgede Hakikatçı Alevilik akımının önemli şair temsilcilerinden Meluli’ nin torunuHamdullah Erbil, dedesinin anlatımlarından yola çıkarak, Araboğlu hakkında şu bilgileri verir:

„Sivas’ta Araboğlu namında, eskiden Dedelik yapmış, ancak daha sonra Dedeliği bırakarak Bektaşilik’i hakikat yoluyla izlemeye çalışmış birinin yanına da gidip gelir Karaca (Meluli). Araboğlu’nu Osmanlı kadısı sık sık vilayete getirtir, zındana atar, işkence ettirirmiş. Kadı’nın iddiası, Araboğlu’nun İslamiyete aykırı cemaat teşkil etmesi ve tarikat ehli insanlar yetiştirmesidir.

Efsaneye göre, Araboğlu’na (Şıx Süleyman) zindanda işkenceye başladıklarında, işkencecilerin karşısına bir Arap çıkar ve onu korurmuş. 
Üstünden kapıları kilitlerlermiş, ama sabahleyin bakarlarmış ki Araboğlu dışarda geziyor. En sonunda Kadı, Araboğlu’ndan ve 4 arkadaşından özür diliyor ve peşlerini bırakıyor. Asıl adı bilinmeyen Araboğlu’na bu söylenceden dolayı bu ad verilmiş. Meluli’nin felsefi eğitiminde bu Araboğlu’nun da  önemli bir yerinin olduğu söylenir.“  (H. Erbil: Meluli/ Çağdaş Bir Bektaşi Mistiği, Cumhuriyet gaz. 1 Haziran 1993).

Öyle görünüyor ki, 20. yüzyıl başlarında Hakka yürüyen Şıx Süleyman’ın çevresinde 50 yıl içinde bir söylence bile oluşmaya başlamış. Ben, bir söylenceye bağlanan bu (Araboğlu) isminin, kovuşturmaya ve sürgüne uğrayan Şıx Süleyman ve çevresi tarafından bir kamuflaj olarak kullanıldığını ve zaman içinde  onun dervişlik ismi olarak kanıksandığını düşünüyorum.

H. Erbil, Hakikatçı Aleviliğin güçlü temsilcilerinden  Karaca’nın (Meluli), dedegân düşünceye bakışını da şöyle özetler:

„Karaca’nın Dedelere karşı çıkması, onların peygamber soyundan gelme düzmecelerini belgeleriyle açığa  çıkartıp, halk içerisindeki sahte davranışlarını eleştirmesiyle başlar. Der ki, (Sizin yobaz hocalardan ne farkınız var? İnsanlara dinin gerçeklerini, gerçek sevgiyi ve hakikat yönünü öğretmiyor, onun yerine dinin dıştan görünen şekilciliğini anlatıyor, halkı aldatıyor, fakir fukara demeden insanlardan bağış (Hakkullah/ Allah hakkı) topluyorsunuz. Bu bir aldatmaca ve soygun düzenidir. Hakikat yolu babadan oğula geçer mi hiç? Siz düzmece künyelerle – ki bu künyeleri Alevileri kılıçtan geçiren Osmanlılar’dan binbir armağan ve rüşvet karşılığı aldınız- insanların hüsnüniyetlerini sömürüyorsunuz.“  (Agy)

Aslında, Hakikatçı Alevilik, dedegân düşünceye karşı çıktığı gibi, onu Bektaşilik olarak nitelendirmek de yanlıştır. Çünkü, Hakikatçılık bir tarikatın sınırlarının çok üzerinde bir düşünce akımıdır. Meluli’nin şu sözleri bile, bu gerçekliği anlatmaya yetiyor: „Biz Bektaşi tekkesine gitmedik, tekkelerde hizmetimiz yok; fakat Bektaşilerin yetişmiş, faziletli, kâmil mürşidleriyle görüşüp, hizmetlerimiz onlarla oldu. Ders aldık, onlardan ilham aldık. Daha doğrusu bizim aldığımız bütün ilham insandadır. İlahi ilham zaten insandadır.“ (Agy. Bir hakikatçı şair ve köy aydını olarak Meluli’nin felsefesi konusunda ayrıca, Batı dillerindeki şu başlıca yazıya bakılabilir. Hans-Lukas Kieser: Alevilik als Lied und Liebesgespråch: Der Dorfweise Meluli Baba (1892- 1989),  Migration und Ritualtransfer  içinde, Peter Lang yay. Frankfurt, 2005 ).

Seydi Özcan da, İçtoroslar Hakikatçı Aleviliği’nin bölgedeki önemli temsilcilerinden Söbeçimenli dedesi ve babası  Apseyd ve oğlu Aziz Baba’ ya atfen „Aziz Baba Aleviliği“ olarak  nitelendirdiği bu akıma ilişkin aynı adlı eserinde; Hakikatçılığın , sanılanın tersine salt dedeganlıkla değil, aynı zamanda Bektaşilik’le olan çelişkisini de  şu belirlemeyle ortaya koyar:

„Apseyd, çocukluğunda çok etkilendiği Araboğlu’nun düşüncelerine sahip çıktı. Yöre halkının deyişiyle (Hakikatlı) oldu. Yozlaşan  Çelebilik ve Dedelik müesseselerine baş kaldırdı, dostlarının da yardımıyla köyünü ve civar köyleri dedelerden arındırdı. Cemaatini genişletti, ama köyüne de Alevilik tarihinde (Dinsizler) anlamında kullanılan (Prodan) lakabının takılmasına engel olamadı“  ( S. Özcan: Aziz Baba Aleviliği, Ank. 2001,s. 1-2)

Seydi Özcan, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında, yörede  gelişen Hakikatçı Akımının iki önemli öncüsünü şöyle anlatıyor: „ Bölgedeki Alevi toplumunun iki önemli isminden biri Araboğlu, diğeri Kırkısraklı Mamki Kosê (Şıx Mamo) idi. Her ikisi de Alevi tasavvufuna vakıftı. Kendilerine ait cemaatleri vardı. Bu cemaatlerde söz söylenir, saz çalınır, ibadet edilir, insan-ı kâmil olmanın yol ve yöntemleri tartışılırdı. Temel öğretilerine göre, kâmil  insan olmanın ana koşullarından birisi de (ölmeden önce ölmek, dünyevi iş ve nefsani duygulardan arınmaktı)“. (Age,s.58)

Yazar, „Avrupai fikirler“ olarak nitelendirdiği Hakikatçı Aleviliğin, „Hz. Ali’nin elinden Zülfikarını, altından Düldül’ünü çekip aldığını“ ve süreç içerisinde Sivas, Malatya ve Maraş topraklarında etkili biçimde yaygınlaştığını da vurgulamaktadır.

Hakikatçı Aleviliğin Erzincan/ Sivas kavşağındaki bir kolundan gelen, Ağıldereli Kasım Efendi’nin torunu Hüseyin Özcan, bu akımın 1830- 1915 döneminiKuruluş ve Biçimlenme, 1915-1960 dönemini  Gelişme Dönemi, 1960’dan sonrasını ise Çözülüş ve Yokoluş  evresi olarak nitelendirmekte ve bu yeni Alevilik yorumunun ortaya çıkışını, „tekkelerin, ocakların, türbelerin, dedelerin insan aklını tutsak eden bağnazlıklarına, akıldışı söylemlerine, çağın koşullarının sorgulayıcılığına ve zorlamasına“  bağlamakta ve sözlerini şöyle sürdürmektedir:

„Yüzlerce yılda oluşan, şekillenen ve varlığını sürdüren Anadolu Aleviliğinin inanca yönelik yüzündeki tutuculuk 19. ve 20 yüzyıllarda değişen dünya koşullarına ayak uyduramamış ve yaşamın akışına bağlı olarak, değişmesi ve yenilenmesi gerekmiştir. Belki de Purotluk bu amaçla gerekmiş ve varlık kazanmıştır. Tekkecilik, bir ocağa bağlı olma, dedelik, onlardan keramet ve 
sorunlara umar bekleme Aleviliğin inanç yönünü ve bir anlamda da bağnaz tarafını oluşturmaktadır.“ (Bkz. H. Özcan: Aleviliğin Çağdaş Yorumu Purotluk Üzerine Bir Deneme, İzmir, 2007,s.97)

Üzerinde durmaya değer önemli hususlardan biri de, Hakikatçı Aleviliğin Araboğlu’nun çıktığı Dersim/ Mazgirt’teki  Kalê Mansur  Ocağı’nda ya da Kangal/ Mescid’deki Araboğlu Ocağı’ nda değil; İçtoroslar bölgesinde gelişme olanağı bulmasıdır.

Araştırmacı Mamo Baran da, Hakikatçı Alevilik Akımının, bu bölgede geliştiğine vurgu yapmaktadır: „Kendilerine sırr-ı Hakikatlı diyen Kangal’ın Mescit köyünde ikamet eden pirlerden Araboğlu ve Şeyh (Yazar, Veyis’e Araboğlu, Süleyman’a ise Şeyh dendiğini tahmin ediyor. MB), ölmeden önce yolunu sürdürmek için kendi çocuklarına değil, Kayseri/ Sarız/ Kırkısrak köyünde, aslen Ehlbeyt’ten olmayan Şıx Mamo’ ya vasiyet ederler. (…) Yani onların başlattığı ütopyayı Şıx Mamo gerçekleştirmeye çalışır. „ (Bkz. M. Baran: Koçgiri/ Kuzey-Batı Dersim, Tohum yay. İst.2002,s. 88-89)

Cemevleri ibadethane midir?

Başlıkta sorunun cevabını aslında fıkhın içerisinde aramamız gerekir. Ne var ki, din ile devlet işlerinin iç içe geçtiği bir ülkede yaşadığımızdan, fıkhın alanına giren bir sorunun cevabını siyasette arıyoruz. Gerçi devletin din işlerine karıştığı bir ülke demek daha doğru galiba…

Cumhuriyet rejimi, farklı pratiklerle de olsa Aleviliği, gayrimüslimliği ve Kürtlük gibi diğer etnisiteleri dışlayarak içlemiştir. Laik, Sünni ve Türk kimliğiniyse içleyerek dışlamıştır. Yani ilk grubu yok ederek veya yok sayarak rejimin tebaası kılma yoluna girmiş; ikinci grubuysa rejimin kendilik tanımına payanda kılarak tanımış, bu tanıma tehdit oluşturabilecekleriyse yine muhtelif yöntemlerle (idam, sürgün, vb.) bertaraf etmiştir.

Alevi açılımının başladığı günlerde Aleviler tarafından en çok dillendirilen talebi hatırlarsak kastım daha iyi anlaşılır sanırım: ‘Devlet, Aleviliği tanımlamasın.’

Hâlbuki cumhuriyet rejimi, 90 yıldır Sünniliği tanımlamakta, tahdit etmekte, denetime tâbi tutmakta ve şekillendirmektedir. Alevi açılımıyla beraber, devlet bir nevi paradigma değişikliğine giderek Aleviliği de ‘içleme’ yoluna girdi. Cemevleri tartışmasının, bu bağlamda daha sık karşımıza çıkması da kaçınılmaz. Çünkü Aleviler de ‘içlenmek’, bir nevi ‘devlet katında’ tanınmak istiyorlar.

Anayasal bir devlet kurumu olan ve yine Anayasa’ya göre ‘laiklik ilkesi doğrultusunda’ çalışmak zorunda olan Diyânet İşleri Başkanlığı, devlete nerelerin ibadethane olup olmadığına ilişkin bilgi veriyor ve devlet de buna göre hareket ediyor. İbadethane olarak tanınmanın bazı fizikî katkıları var. Örneğin Elektrik Piyasa Kanunu’nda yer alan ‘toplumun ibadetine açılmış ve ücretsiz girilen ibadethanelere ilişkin aydınlatma giderleri Diyânet İşleri Başkanlığı bütçesine konulacak ödenekten karşılanır’ ibaresinden istifade etmek mümkün hale geliyor. Yani camilere, havralara ve kiliselere tanınan bazı kolaylıklardan yararlanmak cemevlerini yaşatanlar için de geçerli hale geliyor. Ancak aynı zamanda Sünni Müslümanlarla aynı haklardan yararlanmak ve dolayısıyla onlarla eşit yurttaş olduğunu hissetmek gibi psikolojik bir ihtiyaç da söz konusu.

Sünni kesimin, cemevlerine ibadethane statüsü kazandırılmasına karşı çıkmalarınınsa yine psikolojik bir veçhesi var. Bir dinin iki ayrı ibadethanesi olamayacağı düşüncesinden hareketle cemevlerine ibadethane statüsü verilmesinin Türkiye’deki Müslümanları böleceğinden ve Aleviliği İslam-dışı bir olguymuş gibi tanımlayanların işine geleceğinden korkuyorlar.

Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi talebi, devlet ile din işleri ayrılmadığı ve tüm inanç sahipleri kendi hallerine bırakılmadığı müddetçe devam edecektir. İki kesimi de büyük ölçüde rahatlatacak olan ortak bir çözüm ise ‘Tekke ve zaviyelerin ilgasına ilişkin kanun’un yürürlükten kaldırılması olabilir. Zira malumunuz tekke ve zaviyeler de -şehirleşmiş Alevilerin kurduğu, modern ve nevzuhur bir olgu olan- cemevleriyle aynı tasavvufî kökenden geliyorlar.

Devletin tekke ve zaviyelerle beraber cemevlerine statü tanıması, hem Alevilerin taleplerini karşılayacak hem de Sünnilerin endişelerini giderecek bir formül olabilir.

Aleviler: İbadet yerimiz cemevi

Alevi örgütleri, “Bizim ibadet yerimiz bin yıldır cemevidir. Bir başbakanın bu konuda fikir yürütmeye, tanım yapmaya, kural, kaide belirlemeye hakkı yoktur. Başbakan bu tutumu ile açıkça hak ihlali yapmaktadır” dedi.

 Alevi örgütleri, BaşbakanRecep Tayyip Erdoğan’ın parti örgütü ve milletvekilleri ile bir araya geldiği toplantıdasöylediği “Aleviler de bizim gibi Müslümandır.Kültürel mekânlar ile ibadet yerleri karıştırılmasın” sözlerine sert tepki göstererek“Bizim ibadet yerimiz bin yıldır cemevidir. Bir başbakanın bu konuda fikir yürütmeye, tanım yapmaya, kural, kaide belirlemeye hakkı yoktur. Başbakan bu tutumu ile açıkça hak ihlali yapmaktadır” dedi.

Erdoğan’ın “İslamda ibadet yeri camidir. Cemevleri kültürelmekânlardır” sözleri Alevi derneklerinden tepki çekti. Aleviler, cemevleri konusunda 16. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde bir dava açıldığını ve mahkemenin “Cemevleri ibadethanedir. İbadethane olup olmadığını konusunda değerlendirme yapılamaz, o inanca sahip kimseler dışında kimsenin değerlendirme yapma yetkisi yoktur. Laik devlette kısıtlama olamaz” kararı verdiğini anımsattı. Alevi temsilcileri şu değerlendirmelerde bulundu:

– Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel:Başbakan Alevilerle ilgili bu düşüncesini bıkmadan, usanmadan söylüyor. Bizim ibadet yerlerimiz bin yıldır cemevidir. Başbakan halkın dinine, ibadetine, inancına karışamaz. Hakkı da yoktur. Bu açıklamayı özellikle başbakanın yapması ayıptır.

– Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül:AKP’li bir milletvekilinin “Devletin cemevlerini ibadet yeri olarak tanımasını” istemesi üzerine Başbakan akıllara ziyan bir ifadede bulunuyor. Alevilik insanlık kültürü içinde yer alan bir inançtır. Nasıl ki İslamın temel ibadeti namaz, ibadethanesi cami ise Alevilerin de temel ibadeti cem, ibadethanesi de cemevidir.

– Cem Vakfı Genel Müdürü Hıdır Akbayır: Sayın Başbakan “İslamın yeri camidir, Aleviler de camiye gelsin” diyor. Başbakan da bilmiyor değil. Hep yansımalar inkâr noktasında birleşiyor. “İslamın ibadet yeri camidir” diye bir kaynak yok. Çünkü İslamın kitabı Kuranıkerim’dir ve orada “İbadet yeri mescittir” diye geçiyor. “İslamda mescit camidir” demek yanlış. Mescit secde edilen yerdir. Hz. Peygamber’in inşaatında kendisinin de yer aldığı Mescidi Ne-bevi peygamberin yeni bir dini, İslamiyeti tebliğ ettiği yerdir. Burada toplantılar yapılıyor, açlar doyuruluyor. Müslüman olan ya da olmayan heyetler kabul ediliyor. Topyekûn baktığımızda mescit ibadet yeridir. Cemevleri de bir mescittir. 25 milyonun inancını yok sayan, demokrasiden bahsedemez.

– Alevi Araştırmaları Merkezi Başkanı Ali Yıldırım: İktidar Alevi sorunlarının çözümünde en küçük adım atmadığı gibi aksine ötekileştirici bir tavır içindedir. Açıkça Alevilerle kendisini husumet noktasına getirmiş bir iktidar var. Ben Tayyip Erdoğan ile aynı inanca sahip değilim ki onun ibadet yerini, kaç vakit namaz kılacağının kararını vereyim. Onun için kendisinin de Alevi toplumunun inanç merkezi hakkında karar verme yetkisi yoktur. Alevi toplumunun ibadet yeri cemevleri, ibadeti cemdir.

– Karacaahmet Sultan Dergâhı Dernek Başkanı Muharrem Ercan:Bizim ibadet yerimiz cemevidir ve bunu herkes böyle bilmelidir. Cami, Sünni İslam anlayışına aittir. Madem cemevleri ibadet yeri değil de neden milletvekilleri, bakanlar ve hatta cumhurbaşkanları cemevlerine gidiyor. Artık bu tartışmalardan vazgeçilmeli ve Alevilerin temel talepleri arasında yer alan cemevlerinin ibadethane olarak yasaya girmesi için adım atılmalı.

– Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez: Başbakan bir kez daha Alevilere dönük nefretini kamuoyuyla paylaştı. Biz Aleviler daha dün hangi miting meydanlarında hedef gösterildiğimizi unutmadık. Dün meydanlarda hedef gösterenler bu icraatlarına yenilerini ekleyerek sürdürüyor. Ancak artık şaşmasak da, yine de üzüntüyle görüyoruz ki yüreklerin kulakları sağır.

Cumhuriyet-Mehmet Menekşe,Serkan Yıldız

Alevi köyüne su bile vermediler

Köy sakinleri şimdi de köydeki okul ve sağlık ocağının kapatılmak istendiğini söyledi.

Adıyaman’ın Tut ilçesine bağlı Dağyalangoz köyü sakinleri, Alevi oldukları için su sorunlarının tüm başvurularına karşı çözülmediğini, şimdi de köydeki okul ve sağlık ocağının kapatılmak istendiğini belirtti.

Cumhuriyet‘in haberine göre, Çorum, Sivas, Tokat, Amasya, Yozgat’ta birçok Alevi köyü talepleri çözülmeyerek göçe zorlanırken Adıyaman’ın Dağyalangoz köyü de kaderine terk edildi. Çevredeki tüm köylere su getirilirken Dağyalangoz köyünün su sorunu çözülemedi.

Köy sakinlerinden Nevzat Polat, “Su sorunumuz yıllardır tüm başvurularımıza karşın çözülmüyor. 90 öğrenci bulunan okulumuz ve sağlık ocağımız kapatılmak isteniyor. Çocuklarımızı başka köyün okuluna göndermeyeceğiz. Adıyaman merkeze bağlanmak için imza topluyoruz. Alevi olduğumuz için ayrımcılığa uğruyoruz. Hizmet alamayan tek köy bizimki. Asimilasyon politikasına yem edilen binlerce köyden biri olmak istemiyoruz” dedi.

Köy muhtarı Murtaza Altuntaş da “Valilik çürük raporu verip okulumuzu yıkmaya karar verdi. ‘Malzemeyi biz alalım okul yapalım’ dedik cevap dahi vermediler. İki ay sonra Akçatepe köyüne okul yapacaklarını ve bizim köyün öğrencilerini de oraya taşıyacaklarını söylediler. 

Biz yetkililere ‘Burası Alevi köyü. Bizim öğrencilerimiz ramazan ayında, din derslerinde başka köye giderse sıkıntı çekebilir’ dedik. Biz okulumuzun kapatılmasını istemiyoruz” diye konuştu.

Bülbül: Başbakan hak ihlali yapıyor

PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Aleviliğe ilişkin değerlendirmelerine tepki gösterdi. Bülbül, Aleviliğin kendi inanç, ibadet kuralları ve erkanı olan bir inanç olup, ibadethanesinin de cemevi olduğunun altını çizerek, “Bir başbakanın bu konuda fikir yürütmeye, tanım yapmaya, kural, kaide belirlemeye hakkı yoktur. Başbakan bu tutumu ile açıkça hak ihlali yapmakta, Başbakanlık görevini ve sorumluluğunu unutarak suç işlemektedir” diye belirtti.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İç Anadolu milletvekilleri ile yaptığı toplantıda, Alevilere ilişkin söylediklerine ilişkin yazılı açıklama yaptı. “Başbakan kelime oyunları ile vaziyeti kurtaracağını sanıyor. AKP’li bir milletvekilinin ‘Devletin cemevlerini ibadet yeri olarak tanımasını’ istemesi üzerine Başbakan akıllara ziyan bir ifadede bulunuyor. ‘İslam’da ibadet yerleri camidir. Cemevleri kültürel mekanlardır!’ diyor” diyen Bülbül, Alevilerin ibadet merkezinin camii veya mescit olmadığını kaydetti. Bülbül, “Çünkü defalarca söylediğimiz, yazdığımız, izah ettiğimiz ve kanıtladığımız gibi (Aslında kanıtlama ihtiyacı duymuyoruz!) Alevilik İslam’ın bir yorumu, mezhebi, alt kümesi, alt kültürü, alt inancı vb. değildir” diye belirtti.

Bülbül, Aleviliğin kendi inanç, ibadet kuralları ve erkanı olan bir inanç olup ibadethanesinin de cemevi olduğunun altını çizerek, “Bir başbakanın bu konuda fikir yürütmeye, tanım yapmaya, kural, kaide belirlemeye hakkı yoktur. Başbakan bu tutumu ile açıkça hak ihlali yapmakta, Başbakanlık görevini ve sorumluluğunu unutarak suç işlemektedir. Türkiye cumhuriyetinin, büyük bir mutabakatla ‘Değiştirilmesi istenen’ mevcut anayasasında bile ‘Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir’ ibaresi vardır. ‘Laik demokratik’ bir ülkede bir başbakan inançlar hakkında tanım yapamaz, fikir bile yürütemez” diye kaydetti.

Erdoğan’ın Aleviliği, “Saz çalıp semah dönmekten ibaret” gördüğüne işaret eden Bülbül, “Kültür insanlığın yaşam boyunca ürettiği tüm değerler bütünüdür. Bu anlamda din de kültür kavramı içinde yer alır. Yani İslam Dini de Hıristiyanlık da Yahudilik de bir kültürdür. Dolayısıyla Alevilik de insanlık kültürü içinde yer alan bir inançtır. Cemevleri Alevilerin inançsal olarak gereksinim duydukları ibadetin her türlüsünün yapıldığı bir mekandır. Nasıl ki İslam’ın temel ibadeti namaz, ibadethanesi cami ise; Alevilerin temel ibadeti cem ibadethanesi de cemevidir. Cemin hiçbir hizmeti İslam’ın ibadeti ile ‘aynı’ değildir. Bunu Başbakan da bilmektedir. Başbakan kendi kıldığı namaza ilahi bir kıymet biçerken, Alevilerin cemlerine ‘Kültür’ diyerek küçümsemekte ve sıradan bir olgu muamelesi yapmaktadır. Cem ve Alevi erkanının bir bütünü Alevi kutsal değerleri üzerinden yürütülmekte olup, Başbakan bile olsa hiç kimsenin haddine değildir ki, buna bir ilahi kıymet biçsin!” değerlendirmesinde bulundu. Bülbül, Başbakan Erdoğan’ın “Cemevleri kültürel mekanlardır” fikrini Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan devşirdiğini kaydetti.

Bülbül, açıklamasına şöyle devam etti: “Bakınız milletvekiliniz gerçeğin farkına varmış ve size ifade etmiş. Daha neyin peşindesiniz?… Madem Alevilik diye bir inanç yok o halde neden ‘Anadolu Alevi Bektaşi Federasyonu’ diye güdümlü bir kurum oluşturdunuz? Çünkü siz Başbakan olarak, partiniz AKP olarak kendi güdümünde ‘İslamlaştırılmış bir Alevilik’ istiyorsunuz ve bütün çabanız bunun üzerine. Siz, partiniz ve yasama organı olarak TBMM, cemevlerini kabul etmeye mecburdur. Bu Türkiye’nin inanç haritasında değişmez, değiştirilemez bir gerçektir. Bin yıldır egemen zihniyetin ve 90 yıldır Cumhuriyetin denemediği yol ve yöntem kalmadı. Artık kabul edin Alevileri asimilasyona uğratamadınız, Aleviliği bitiremediniz! Sayın Başbakan; ikide bir de ‘Cemevi diye bir ibadethene yoktur. Alevilik İslam’ın bir yorumudur!’ demekten vazgeçin. Aksi takdirde ‘Laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinin’ anayasasına karşı suç işlemiş olursunuz!”

Aleviler hizmette de eşit olmalı

Alevi diyalog toplantısının açılışında konuşan BDP Eş Başkanı Demirtaş, Başbakan’ın Alevilik ve cemevleriyle ilgili dünkü açıklamalarına yanıt verdi, “Başbakan’a soruyorum, Alevi yurttaşlardan vergi almıyor musunuz? O vergilerin tamamını camiye harcayamazsınız. Alevi yurttaşlar vergi verirken eşitse, kamusal hizmet alırken de eşit davranmak zorundasınız. Tek bir mezhebe para harcayamazsınız, bu anayasal bir suçtur” dedi.

BDP tarafından düzenlenen ve Alevi kanaat önderleri ile cemevi ve dernek başkanlarının katıldığı Alevi diyalog toplantılarının 2.’si başladı.

Açılış konuşmasını yapan BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Berfo Ana’ın ölümünün ardından başsağlığı diledi, “Berfo Ana’nın son 32 yılı ülkenin en acılı 32 yılı. Evladının mezarına kavuşmadan bu dünyaoan göçüp gitmezi omuzlarımıza büyük bir yük bıraktı. bütün acılı anaların acısı ortak acımızdır” dedi.

“Bu çalıştaylara konuşmak için değil dinlemek için geliyoruz” diyen Demirtaş, “Siyasetçilerin bütün toplum adına, bütün inançlar adına tek yetkili olarak kendilerini görüp konuşması yanlıştır, demokrasi ruhuna aykırıdır, inançlara aykırıdır. Sizlerin Alevi inanç temsilcileri olarak kendinizi siyasette nasıl görmek istediğinizi öğrenmek istiyoruz” dedi.

Bütün ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, yok sayılmış bütün kimliklerin mücadelesinin ortak olduğuna dikkat çeken Demirtaş, “Hiçbir ezilenin diğer ezilene rağmen kurtuluşu olamaz” dedi.

Alevi yurttaşların son yıllarda örgütlü olarak yürüttüğü mücadelenin Türkiye’de demokrasi mücadelesine ivme kattığını belirten Demirtaş, şöyle konuştu:
“Alevilerin bu enerjisi iktidarı tedirgin ediyor olmalı ki, Alevi çalıştayları yapıyor. Ama zihniyet değişmiyor. İktidar, diyanet Alevi inancını tanımlamaya çalışıyor. Bir inanç toplumu neye ibadethane diyeceğine kendisi karar verir. Alevi toplumu cemevini ibadethane olarak tanımlıyor. Bu kadar basittir.”

BDP Eş Başkanı Demirtaş, Alevilerin haklarının anayasal güvence altına alınması gerektiğini belirtti, “Yaşam ve insanı merkeze alan talepleri tartışmak kendine insanım diyenlere yakışmaz” dedi.

Başbakan Erdoğan’ın Alevilik ve cemevleriyle ilgili açıklamalarına dikkat çeken Demirtaş şöyle konuştu:
“Hiçbir inancın diğerine üstünlüğü olamaz, diğerinin inanç sınırlarını tespit etme hakkı asla olamaz. Tekçiliği dayatmak bütün sorunların temelidir. Bu bakış açısı değişmediği sürece, sorunların çözümünde mesafe kaydedemiyoruz. İktidar bir dönem başörtüsü yasağına karşı çıktı. Ancak iktidar olunca ibadetin sınırlarını belirliyor. Aleviler diyanete mi soracak? Diyanet kendini dinin tek sahibi olarak tanımlıyor, kesinlikle kaldırılması gerekiyor. Böyle bir kurum gereksiz. Başbakan’a soruyorum, Alevi yurttaşlardan vergi almıyor musunuz? O vergilerin tamamını camiye harcayamazsınız. Alevi yurttaşlar vergi verirken eşitse, kamusal hizmet alırken de eşit davranmak zorundasınız. Tek bir mezhebe para harcayamazsınız, bu anayasal bir suçtur.”

Alevi toplumunun örgütlülüğüne dikkat çeken Demirtaş, “Alevi toplumunun örgütlülüğü, kendi içindeki dayanışması tek başına demokrasinin öncü gücü haline gelebilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösteriyor. Alevi toplumundan oy istemek için partimizi tanıtmak üzere burada değiliz. Sizin beklenti ve eleştirilerinizi dinlemek için buradayız. Çünkü Alevi toplumu kime oy vereceğini bilecek kadar örgütlü ve bilinçlidir” diye konuştu.

Demirtaş açılış konuşması ardından gazetecilerin İmralı’da yarın yapılacak görüşmeye ilişkin sorularına yanıt verdi.

Demirtaş, “Arkadaşlarımız gidip geldikten sonra kapsamlı bir değerlendirme yapacağız. İsim tartışması bizim için uzun süre önce tamamlanmış bir tartışmadır. İktidarın yürüttüğü tartışmayı süreci zorlayan bir tarz olarak değerlendiriyoruz. BDP olarak başından beri sürecin önünü açılması için çaba sarf ediyoruz. Başbakan’ın süreci tıkayan tutumuna rağmen, barış kanallarını genişletmeye çalışıyoruz” dedi.

AKP’nin yaptırdığı bir anketle ilgili soru üzerine ise, “Bu iş anketlerle yürümez. Yüzde 99 barışa karşı ise barışı savunmaktan vaz mı geçeciğiz. Başbakan’a tavsiyemiz şu, barışı sağlayana kadar bu anketlerden vazgeçsin, ilkesel bir duruş sergilesin. Biz insanların yüreğine, gözlerine bakmayı tercih ediyoruz ve insanların barışı istedini görüyoruz” dedi.

Empati, nefret ve Ali’yi sevmek!..

Başbakan meydanlarda “Çılgın” “Proceleri” (Bu sözü Zihni Sinir’den aşırdığımı biliyorsunuz!) açıklaya dursun, Hakkari ve Şırnak’ta halkın kendisine teveccüh edip miting alanına gelmediğini görünce sahiden çıldırdı.

“Çırakken mağdur, kalfa iken mağrur” olan başbakan “Ustalık döneminde” “Çılgın?” oldu.

Kendisini neredeyse Ortadoğu ve Balkanların “En çılgın başbakanı” ilan edecek olan Erdoğan’ın sırtında kaftan, başında kallavi, sarkık hilal bıyıkları ve elinde kılıç kalkan eksik!

Ecdadını taklitten zerrece taviz vermiyor Başbakan. Ecdadı sefere çıkarken elçilerle otağında görüşürdü, o helikopterinde görüşüyor. Ecdadı elçilere “Hilat” verirdi, o memleketin tapusunu veriyor. Ecdadı “Cülus” dağıtırdı, o “Çılgın proje” dağıtıyor. Ecdadı “Gemileri karadan Boğaza indirirdi” o buna zahmet etmeyip “Karadan denize boğaz” açıyor. Ecdadı düşürülmüş Kürtlerden “Hamidiye Alayı” yapardı, o düşürülmüş Kürtten milletvekili yapıyor. Ecdadı, cümle memleketi “Ümmetten” ümmeti de “Ehli Sünnetten” sayardı, o memleketi “Türk, Müslüman ve Sünni” sayıyor.

“Ümmet” ve “Ehli Sünnet” şu iki kavramın Başbakandaki tezahürüdür. “Ümmet” millet kavramının karşılığıdır ve Türk demektir. “Ehli Sünnet” ise milletin “Mezhebi” olan Sünniliktir. Başbakana göre “Türk ve Sünni isen makbulsün!” “Alevi ve Kürt isen mekruhsun, meydanlarda yuhalanman gerekir!” Dilini kimlik ve inançlara karşı yalın kılıç kullanan Başbakan, hızını alamayıp Zerdüşt’e de hakaret etmeyi “İhmal etmedi!”

Başbakana göre “Kürt’ün makbulü Mehmet Metiner, Alevi’nin makbulü Reha Çamuroğlu (Ki o bilem yaranamamış görünüyor!), Türk’ün makbulü ise gizli kamera ile çekim yapıp internet sitelerinde kendisinin rakiplerini teşhir eden” türden olmalı.

Memlekete “Muktedir”, “Cihan şümul” başbakan helikopterdeki görüşmeden aldığı gazla, Kürt Halkı’nın tepesine gaz bombaları yağdırılmasını “Ferman” ederken, Ali’den, Hacı Bektaş Veli’den, Yunus Emre’den sözler söyleyerek “Bunlara ben sahip çıkıyorum!” edaları ile Alevilere hakaret ediyor. Güya “Empati” yapıp “Sempatik” görüneyim derken “Nefret” tohumlarını yeşertiyor.

“Empatiye” bakınız! “Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim. Ben Ali’yi Alevilerden daha çok seviyorum!”

Sayın Başbakan, Alevilerin sevdiği Ali ile senin “Sevdiğin Ali” “Ümmetin peygamberine değil, Hadem-ül Fukara’ya” yoldaşlık eder. Alevilerin Ali’si Kur’an’ı parçalayıp mızrakların ucuna taktırarak hile yapan Muaviye saltanatına karşı mücadele eden Ali’dir. Alevilerin Ali’si Fatma’nın yarenidir. Kerbela’da Muaviye’nin oğlu Yezit tarafından katledilen Hüseyin’in babasıdır. Alevilerin Ali’si, “Hadem-ül Fukara” Hakka yürüdüğünde saltanat ve hilafet kavgasına düşen değil, dostunu, habibini Hakka uğurlayan Ali’dir. Alevilerin Ali’si “Zalimin zulmüne boyun eğmeyin, kişiliğinizle birlikte şerefinizi de yitirirsiniz!” diyen Ali’dir…Ve Aleviler bütün bu tasvirler dışında “Ali çoktur Şahı Merdan bulunmaz!” derler. Alevilerin Ali’si “Uhrevi” değil, insanidir, insandır!… İnsan ise, halkın ferdi, Hakkın sureti, kainatın resmidir. Daha da ötesi Pirim Pir Sultan Abdal der ki;

Pir Sultanım bu dünyaya
Dolu geldim dolu benim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim, Ali benim.

Sayın Başbakan, sizin “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığınız” döneminde “Kepçe ve dozerle yıkmakla tehdit” ettiğiniz dergahlardan birinin Mürşidi Hilmi Dede Baba bakınız Ali’yi nasıl tarif ediyor:

Ayine tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme.
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme.

Ali evvel, Ali ahir
Ali batın, Ali zahir
Ali tayyip, Ali tahir
Ali göründü gözüme…

Bu dörtlükte Hilmi Dede Babanın söylediği “Tayyip” bilge, adalet ve merhamet sahibi, yumuşak huylu, hoş, sevilesi demektir. Siz, “Recep Erdoğan” olabilirsiniz ama “Tayyip” olmak için Alevilerin Ali’sini Aleviler gibi tanımanız ve bilmeniz gerekir! Ve “Tayyip Ali” için “Hadem-ül Fukara”, “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır. İlmin şehrine gelmek isteyenler o kapıdan geçmeli!” derdi. Siz “İlmin Şehrine” bacadan girmeye çalışıyorsunuz. Demedi demeyin, ocakta Ali’nin narı yanıyor!…

Alevi vergisiyle cami yapamazsın

2. Alevi Diyalog Toplantısı’nda konuşan BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Başbakan Erdoğan’ın “Cemevi ibadethane değildir” yorumunu eleştirdi. Demirtaş; “Alevilerden vergi almıyor musunuz? Vergide eşitse bu vatandaşlar kamusal hizmet yaparken tek bir mezhebe para harcayamasın. Onların parasıyla sadece cami yapamazsın” diye konuştu. Barış süreci ile ilgili olarak da konuşan Demirtaş, “Başbakan barış olana kadar anketlere değil insanların yüzlerine bakmasını tavsiye ediyorum” dedi.
2. Alevi Diyalog Toplantısı’na katılan BDP Eş Başkanı Selahatin Demirtaş önce isim tartışmalarını değerlendirdi. “Barış kanallarını genişletmeye çalışıyoruz” diyen Demirtaş yaşanan isim tartışmalarını da “son derece ilkel” gördüklerini söyledi. “Eş başkanlarımız ya da milletvekillerimiz arasında bir ayrım yoktur, her bir vekilimiz Öcalan’la süreci tartışmak, sürecin kendisiyle ilgili yüzyüze görüşmek ister” diyen Demirtaş anket tartışmalarıyla ilgili de Başbakan’a çağrıda bulundu: “Bu iş anketlerle yürümez. Barış olana kadar anketlere bakmamasını, insanların yüzlerine bakmasını tavsiye ediyorum” dedi.

ALEVİ VERGİSİYLE CAMİ YAPILMAZ

Toplantıya dün hayatını kaybeden Berfo Ana için Galatasaray Lisesi önünde gerçekleştirilen buluşmadan gelerek katılan Demirtaş sözlerine, “Berfo ananın şahsında bütün acı çeken analara başsağlığı diliyorum. Bütün acılı anaların evladını siyasi kimliği ne olursa olsun acısı acımızdır” diyerek başladı.
Alevi Diyalog toplantılarında dinleyici olmak istediklerini söyleyen Demirtaş, “Dinledikçe sorunları çözmek mümkün. Tek yetkili kimlik olarak kendini görmek demokrasinin ruhuna aykırıdır” dedi.
Başbakan’ın ve Diyanet İşleri’nin Alevileri sınırlama gayretinde olduğunu ifade eden Demirtaş şöyle konuştu, “Aleviler eşit yurtaşlık temelinde yürüttükleri mücadelede o kadar haklıdır ki buna karşı hiçbir meşru argüman yoktur. Biz BDP olarak Aleviler’in inançlarını tartışamayız. Başbakan’a soruyorum, Aleviler’den vergi almıyor musunuz? Vergi de eşitse bu vatandaşlar kamusal hizmet yaparken tek bir mezhebe para harcayamazsın. Onların parasıyla sadece cami yapamazsın. Göstermelik uyduruk çalıştaylar yapmak yerine muhalefet nasıl anlayabiliriz diye düşünmeliyiz. ”
Demirtaş Hızır ayı vesilesiyle de Alevi yurttaşlara seslendi: “Hızır ayındayız. Hepimiz birbirimize bu kritik süreçten çıkmak için dua edelim.”

Haber: AYÇA ÖRER – ayca.orer@radikal.com.tr

Erdoğan’ın bu sözleri Alevileri kızdıracak

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘ın AK Parti ’li İç Anadolu milletvekilleriyle kahvaltısında gündem sürpriz şekilde Aleviler ve cemevi konusuna odaklandı.

AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga “Devletin cemevlerini ibadet yeri olarak tanımasını” istedi. Başbakan Erdoğan ise ” İslam ‘da ibadet yeri camidir. Cemevleri kültürel mekanlardır” diye yanıt verdi.

NTV’nin haberine göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘ın AK Parti’nin İç Anadolu Bölgesi milletvekilleri, belediye ve il başkalarıyla yaptığı kahvaltıda gündem Alevilerin sorunlarına odaklandı.AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga, devletin cemevlerini ibadet yeri olarak tanımasını istedi. Özdalga “Köyden kente geçen Alevilerin sorunları var. Bunlar farklı grupların kontrolüne girebiliyor ve etkilenebiliyorlar. Onların İslam’dan kopuş riski var. Bunun önüne geçmek için cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınması gerekir” dedi.

İSLAM’DA MESCİT CAMİDİR

Başbakan Erdoğan’ın ise Özdalga’nın sözlerine “Cemevleri kültürel mekanlardır. İslam’da mescit camidir. Siz hiç Hıristiyanlık’ta kilise dışında bir ibadet yeri duydunuz mu? Alevi kardeşlerimiz de bizim gibi Müslüman’dır ve İslam’ın farklı bir yorumunu yapmaktadırlar” diye Özdalga’ya yanıt verdiği öğrenildi.

AK Parti’li Özdalgan’ın “Tarihi gerçekler İslam’da birden fazla ibadet yerini zorunlu kılıyor” sözlerine de Başbakan Erdoğan “Bu diğer dinlerde de geçerli. Kültürel mekanlar ve ibadet yerlerini karıştırmamak gerekir” diye yanıt verdi. Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kaldırılmasını da istediği öğrenildi.

internethaber

Sürgü’de Alevi Ailenin Saldırı Davasına Devam Edildi

Doğanşehir ilçesine bağlı Sürgü beldesinde Ramazan ayında Alevi ailenin saldırıya uğramasıyla ilgili davanın bugünkü duruşmasında, müdahil avukatlar reddi hakim talebinde bulundu.

Doğanşehir ilçesine bağlı Sürgü beldesinde Ramazan ayında Alevi ailenin saldırıya uğramasıyla  ilgili davanın bugünkü duruşmasında, müdahil avukatlar reddi hakim talebinde bulundu.

Duruşma, tarafların kalabalık olması nedeniyle Doğanşehir Belediyesi’ne ait düğün salonunda görüldü. Duruşma dolayısıyla ilçe girişi ve düğün salonu çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı.

Sanık ve mağdurlarla yakınlarının katıldığı duruşmada, Mahkeme Hakimi Meltem Caner, müdahil ve sanık avukatlarının taleplerini aldı. Mahkemenin isteği üzerine duruşmanın zabıtları Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden görevlendirilen katip tarafından tutuldu.

Müdahil avukatlardan Ali Hamamcı, Hakim Caner’in davadaki tarafsızlığını yitirdiğini, bu aşamadan sonra tarafsız bir yargılama yapmasını beklemediklerini savundu. Hamamcı, “Bir önceki celse alınan sanık ifadeleri silinmişti. Biz bu ifadelerin kasten mi yoksa sehven mi silindiğine dair bilgi istemiştik. Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı’ndan gelen yazıda, ‘yapılan tüm incelemeler sonucunda kayıtların silindiği tespit edilmiştir’ yazılmaktadır. Bu nedenle daha önce siz ve mahkeme katibi hakkında suç duyurusunda bulunduğumuzu da hatırlatarak, dava üzerindeki tarafsızlığınızı yitirdiğinizi belirtiyor ve reddi hakim talebinde bulunuyoruz” diye konuştu.

Ayrıca duruşmaya katılan bazı Alevi derneklerinin avukatları da yapılan saldırının Alevilere yönelik olduğunu iddia ederek, davaya müdahil olma talebinde bulundu. Hakim Caner, avukatların müdahillik taleplerini reddetti.

Reddi hakim talebinin hakim görüşü eklenerek Malatya Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini kararlaştıran Caner, mahkemenin vereceği karar doğrultusunda sanık ifadelerinin yeniden alınmasına, bu aşamada duruşmaya devam edilemeyeceğine karar verdi.

Duruşma tarihi Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı sonrasında belirlenecek.

Sürgü beldesinde Ramazan ayında Alevi ailenin saldırıya uğradığı iddiasına ilişkin açılan dava kapsamında, 58 sanığın yargılanmasına 10 Aralık 2012 tarihinde başlanmıştı. Duruşmada, sanıkların ifadeleri alınırken, bilgisayardaki kayıtlar silinmiş, mahkeme hakimi Meltem Caner, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi

(UYAP) üzerinden yapılan kayıtların kasıtlı mı, sehven mi silindiğinin incelenmesine karar vererek, duruşmayı ertelemişti