Ana Sayfa Blog Sayfa 6433

Alevi sivil toplumu genelde karamsar

AK Parti’nin açılımları sürecinde yapılan Alevi çalıştayına Alevi toplum önderlerinin kimisi şüpheyle yaklaşırken genel eğilim katılım yönünde olmuş. Ancak çalıştayda artan umutlar, konuşulanların uygulamasındaki tutarsızlık nedeniyle yerini karamsarlığa bırakmış

Alevi sivil toplum kuruluşlarıyla Alevi meselesini etraflıca konuştuğumda ortaya çıkan genel tablo karamsar. Her ne kadar bazıları son dönemde ayrımcılık veya ibadethane gibi meselelerin kamusal alanda tartışılmaya başlandığına değinse de, hatta bazıları Alevi Çalıştayı sürecinden az da olsa umutlanmış olduklarını söylese de, Alevi Çalıştayı sonrası gelişmelerden tatmin olmuş değiller. Üstelik, genel his gerçekleşenlerin vaat edilenin tersi olduğu yönünde.
Alevilerin son yıllarda hissettikleri rahatsızlıkların temel nedenleri şöyle sıralanabilir: Ev işaretlemelerle yaşadıkları hedef gösterilme; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerindeki Alevilikiçeriğinden tatmin olmamışken seçmeli dersler arasına Sünni kesime hitap eden üç dersin daha eklenmesi; ve cemevi ile ilgili talepler hukuksal bazı düzenlemelerle giderilebilecekken mekanların “ibadethane olup olmadığı” tartışmasına sıkışması. Alevi kurumlarını rahatsız eden bir diğer konu da, açılım sonrası dönemde hükümetin Alevilere yönelik vurguları. Bu vurguların kendilerini hedef gösterdiğini söylüyorlar.

‘Bu devletin genel politikası’
Çoğu, bu hislerinin yanı sıra, durumun sadece AK Parti dönemiyle ilgili olmadığını, bunun bir devlet politikası olduğunu da belirtiyor. Yıllardır yaşananların ardından, açılım sonrası gerçekleşenlerin şaşırtmadığını da söyleyenler var.
Günlerdir, Alevilerin çalışma hayatı, ibadet, eğitim, gündelik hayat gibi konularda karşılaştıkları ayrımcılıklara, AK Parti’nin Alevi Açılımı’nı gerçekleştirenlerle sürecin değerlendirmesine veDiyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi meselesi üzerine olan görüşlerine yer verdik. Şimdi Alevilerin, sivil toplum kurumlarının ve bazı okurların görüşlerine yer açmaya, hatta, ara ara gündeme gelen yeni anayasa tartışmaları kapsamında inanç özgürlüğünden ve laikliğin sıkıntılı uygulamasından ne anlaşıldığına kadar ilgili konulara değinmeye sıra geldi.

ABF BAŞKANI BALKIZ:
Açılım dönemsel bir durumdu
Açılımın, toplumun farklı kesimlerinin hak taleplerini seslendirdiği zamanda gerçekleştirildiğine değinen Alevi kurum yetkilileri arasında Alevi Bektaşi Federasyonu eski Başkanı Ali Balkız da var. Balkız’a göre açılım, “dönemsel” olarak Alevilerin ilk kez hakları için “eşit yurttaşlık” talepleriyle sokaklara çıktıkları bir zamanda başladı. Aynı dönemde, hak talebinde bulunan Kürtler ve Romanlar gibi farklı gruplar için de açılım gerçekleştiriliyordu. Balkız için genel bir demokratikleşme havası içeren açılım sürecinde Aleviler’in beklentileri gerçekleşmediği gibi, açılım yoluyla AK Parti kendi gündemini devreye soktu:
“Aleviler zorunlu din dersleri kaldırılsın derken; ve bu konuda AİHM kararları varken; bırakınız bu dersi kaldırmayı; yanına bir de Kuranı Kerim ve Hz. Muhammed’in Hayatı derslerini eklediler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet örgütlenmesi içerisindeki konumunu daha da yükselttiler, bütçe ve personel olanaklarını genişlettiler. Alevilerin her talebinin karşısına Diyanetin Görüşü (fetvası) ile çıktılar. Mahkemeler ve TBMM Başkanlığı bu görüşler doğrultusunda kararlar ürettiler.”
‘Vaat edilenlerin hemen hiçbiri yerine getirilmedi’
Alevi Açılımı başladığında Alevi kurumlarının düşündükleri ilk şey bunun bir oyalama olduğuymuş. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Kara gibi bazı kurum temsilcileri duruma baştan itiraz ederek katılmazken, bazıları da süreçten şüphe duymalarına rağmen katılıp tartışmaların parçası olmanın gerekli olduğunu düşünmüşler. Çalıştaylara katılsa da, başında Alevileri oyalamak için böyle bir adımın atıldığını düşünen kişilerden biri akademik çalışmalarıyla hukuk ve uluslararası ilişkiler alanına katkılarda bulunmuş ve Alevilerin eşit yurttaş olarak yaşayabilmesi için bu mücadeleye yıllarını vermiş Cem Vakfı Başkanı
Prof. Dr. İzzettin Doğan.
Doğan, toplantıların başında dönemin açılımlardan sorumlu Devlet Bakanı, bugünün Çalışma veSosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’e açıkça bunun Alevilerin öfkesini ‘gevşetmek’ için bir oyalama olup olmadığını sormuş. Niyeti, böyle bir oyalama karşısında çalıştaylara katılmamakmış. Çelik’ten çalıştaylara atfen “Hayır, hocam, kesinlikle buradan bir sonuca varacağız” sözünü duyunca katılmaya karar vermiş. Çelik’in sözüne güvenmesinde, açılım çalışmaları başlamadan önce Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dolmabahçe’de gerçekleştirdikleri üç saatlik toplantının da payı varmış. Başbakan Erdoğan’ın kendisini dinleyerek not aldığı toplantıda Doğan, Aleviliğin Alevilerin sorunu değil, Türkiye’nin uluslararası sorunu da olduğunu söylemiş. Çalıştayların hükümet, Diyanet İşleri temsilcileri, Alevilerin ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen farklı toplantılarına katılan Doğan, özelikle son çalıştayın son derece uyumlu olduğuna ve herkesin her konuda mutabık kalmasına da şaşırmış. Hatta, kendisi durumdan şüphelendiğini göstermek için Bakan’a “gerçek olamayacak kadar iyi” şeklinde bir yorumda bulunmuş. Doğan çalıştaylar sonucu varılan sonuçları şöyle özetliyor:

‘Kararlar uygulanmadı’
“Alevi yurttaşlarının genel bütçeden pay almaları sağlanacaktı. En önemli sorun buydu. İkinci çok önemli sonuç, Alevi İslam anlayışının ders kitaplarında yer alması sağlanacaktı. Ve bu bilgiler Alevi yurttaşları temsil ettiğine inanılan kurumlar tarafından doğrulanacaktı. Yani, Aleviliğin tanımını Diyanet değil, Aleviler yapacaktı. Üçüncüsü, cemevlerinin yapımına devlet her türlü maddi desteği verecekti. Hem parasal hem de arsa desteği olarak… Dördüncüsü, devletin televizyon ve radyoları ramazan ayında nasıl Sünni İslam’a ayrılıyor, programlar yapılıyorsa; Alevilere de Aleviliğin İslam anlayışının Türk halkına ve dünyaya tanıtılması için program yapma, programlarda kendilerini tanıtma olanağı verilecekti. Beşincisi de, cemevlerinin bilge kişilerce yönetilmesi; oraya gelen insanlara doğru mesajları verebilecek olan insanların yetişeceği bir ya da iki tane okulun açılmasıydı.”
Doğan, kararları değerlendirirken anayasaya rağmen bütçenin çıkmadığına, cemevlerine desteğin gelmediğine ve Alevilik bilgisinin öğretileceği okulların da açılmadığına değinirken, sadece din dersi, televizyon ve radyo programlarında bazı çalışmaların yapıldığından söz ediyor. Doğan’a göre bu yapılanlar da tatminkar değil. Çünkü, din derslerine konan Alevilik bilgileri yetersiz ancak, başlangıç için bir adım. Fakat, Doğan’a göre bu dersleri verenler önyargılı olursabu bir gelişme olamaz. Son olarak, ender de olsa televizyonda Aleviliği tanıtan iyi programların da olduğunu teslim ediyor.

ABF Eski Başkanı Eser:
Açılımın başarısızlığının iki nedeni
Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Başkanı Turan Eser’e göre çalıştay sonuçları devletin resmi ideolojisini yansıtır nitelikte. Eser’e göre açılım ve çalıştayların Alevilerin sorunlarına çözüm üretememesinin iki nedeni var ve bu nedenler eşit yurttaşlık haklarını sağlamakta yetersiz:
“Çözümü engelleyen iki tutum var; Biri Alevilerin sorunlarının ve taleplerinin demokratik, sosyal ve hukuksal zeminde çözüme kavuşturma seçeneğinin devre dışı bırakılarak, devletin resmi din anlayışı ve dinin MGK`sı olarak bilinen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın teolojik fetvalarının onayına teslim edilmiş olmasıdır. “Laik devletin” demokratik ve hukuksal hak taleplerine, hakkı olmayan teolojik zeminde cevap ve çözüm aramasıdır. Alevi taleplerinin karşılanmasına engel olan ikinci tutum ise, AKP hükümetinin, devletin Türk Sünni İslam sentezi ekseninde benimsemiş olduğu resmi görüşündeki tekçilikle yüzleşmekten kaçarak, toplumsal çoğulculuğa ve çeşitliliğe dayalı yeni Türkiye’yi eşit haklar temelinde kurmaya uzak olmasıdır.”

ALİ KENANOĞLU:
Sorunlar artarak devam ediyor
Alevi kurumlarının ortaklaştıkları konulardan bir tanesi sorunların yeni boyutlar eklenerek devam ediyor olması. Alevi Çalıştayı’nın ilk gündem belirleme toplantısına ve din dersi ile ilgili olan bölümüne katıldığını ve ilk toplantıda endişelerinden bahsetmesine rağmen sürece “toptan kabul veya reddeden” bir önyargıyla yaklaşmadığına değinen Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu’na göre Alevilerin sorunlarına yargıdaki olumsuz sonuçlar ve fiziki saldırılar da eklenmiş:
“2011 ve 2012 yılları Aleviler açısından son derece kötü geçti. Başbakan’ın Alevilere yönelik nefret söylemlerinden sonra yargıda Alevilerin açtığı davalar kaybedilmeye, cemevlerine karşı olan inkarcı tutum eskisinden daha kuvvetlice söylenmeye başlandı. TBMM Başkanlığı, Yargıtayve Danıştay’dan cemevleri ve din dersleri ile ilgili olumsuz kararlar çıktı. Bütün bu yok sayma ve nefret söylemleri sokağa farklı yansıdı ve Alevilere yönelik ilk defa bu kadar rutin bir fiziki saldırı dönemi yaşandı. Hemen hemen her ay Alevi evleri işaretlendi, tehdit yazıları yazıldı, cemevleri taşlandı, yakılmaya çalışıldı, Malatya Sürgü, Kartal ve Erzincan’da olduğu gibi fiziki saldırılar düzenlendi.”

Bir Alevi dışlanırsa kusuru kabul ederim

Prof. Dr. Mehmet Görmez, başkanı olduğu Diyanet İşleri’ne özeleştirisini şöyle yapıyor: Hâlâ bir Alevi vatandaşımız sırf Alevi olduğu için bir ayrımcılığa tabi tutulursa, toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan bir kurumun Başkanı olarak kusurlarımızın olduğunu kabul ederim

Nil MUTLUER

Dün yayımlanan söyleşisinde bir hükümet girişimi olduğundan kurumunun Alevi Açılımı’na hiçbir şekilde müdahale etmemeyi tercih ettiğine değinen Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Görmez söyleşisinin bugünkü kısmında dedeliğin varlığının önemi, din dersleriyle ilgili fikirleri ve Alevi meselesiyle ilgili özeleştirisini paylaşıyor. Bahsettiğimiz gibi bugün, Türkiye’de Alevilik yazı dizisinin dokuzuncu gününde, Prof. Dr. Görmez’le gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi olduğu gibi yayımlamaya devam ediyoruz.
Açıklamalarınızda Dedeliğin zayıfladığını belirterek dergâhların varlığının önemine vurgu yapıyorsunuz. Dergâhların ve cemevlerinin yasal olarak açılması bugün için mümkün değil ancak biliyoruz ki gündelik hayatta çeşitli tarikatlar, mezhepler varlığını sürdürüyor ve bir anlamda dinsel çeşitlilik pratikte yaşanıyor. Bir kısım siyasetçi ve sosyal bilimci bu çeşitliliğin yasal olarak da serbest olmasının önemine vurgu yaparken, bir kısmı bu gibi bir çeşitliliğin toplum içerisinde bölünme ve çatışma yaratacağına değiniyor. Türkiye’deki inanç hayatı üzerine çeşitli araştırmalar da yapan bir kurumun başkanı olarak siz ne düşünüyorsunuz?
Tabii ki her inanç mensubu ihtiyaçlar doğrultusunda tarihsel olarak kendi dini önderlerini var ederler. Bu varlığın teorik çerçevesi olmasa da pratik ihtiyaçlar bunu var eder. Kimi dini yapılarsa tamamen bunlar üzerine varlıklarını inşa ederler. Mesela Katoliklik ve Ortodokslukta olduğu gibi. İslâm’da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi kutsal bir müessese olarak din adamlığı, yani ruhbanlık sınıfı yoktur. Ancak pratikte eğitici ve ihtiyaçları giderici olarak dini rehberler vardır. Farklı inanışlar, farklı yorumlar, farklı anlayışlar veya farklı şekilde kendini ifade eden yapılar, dini rehberliklere vurgu yapmışlardır. Aleviliğin varlığı için önemli olan rehberlik müessesesi hali hazırda geleneksel kalıplarla sürdürülmektedir.

Bilgi ve eğitim şart
Bugün pek çok Alevi aydınımız, dedelerin misyon ve vizyonunun bir hayli zayıf kaldığını, geleneksel birikimi taşıma konusunda dedelere düşen ağırlığın arttığını, bununla birlikte dedeleri de devre dışında bırakma arzusunda olan bir takım yapılanmaların sonuç almaya yönelik pozisyonlar peşinde olduklarını vurgulamaktadırlar. Bu tespitlere katıldığımızı ifade etmek isteriz. Modernleşen şehir hayatında Alevi vatandaşlarımızın bu husustaki ihtiyaçlarını nasıl giderileceği konusu yeni formlarla ortaya konulmalıdır. Bu müessese meşruiyetini bir soya bağlılıktan alsa da bu rehberliğin bilgi ve eğitim olmadan gerçekleşemeyeceği aşikârdır.

‘Kâinat dergâhtır’
Bugün tarihimizde önemli yerleri olsa da kapatılan bazı müesseseler üzerinden yeniden ideolojik tartışmalar başlatmayı doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. İsimlere takılmamak lâzım. Mühim olan bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek müesseseler oluşturmaktır yahut söz konusu müesseseleri güncellemektir. Bizim ortak inancımız, ortak düşüncemiz, ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz, ortak medeniyetimiz bütün bunların üstesinden gelebilecek kudrettedir. Dergâhlar kapatılınca Galata Mevlevihanesi’nin son dedesi Celalettin Baykara Dede meşhur şiirinde der ki:
Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak, Cümle mevcudât zâkir, kâinat dergâhtır.

Toplumun beklentisini karşılayamadığımızda…
Bir önceki soruyla bağlantılı olarak, Diyanet İşleri’nin varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Açıklamalarınızda zaman zaman Diyanet İşleri’nin de, her kurumun olması gerektiği gibi, kendisine yönelik özeleştiri yapmasının önemli olduğunu belirtiyorsunuz ki, Türkiye’de bu gibi bir kültürün toplumsal ve siyasal düzeyde yerleşmesinin sorunları anlamlı bir şekilde çözmek için önemli olduğu aşikâr. Sizin kurum olarak ne gibi özeleştirileriniz var?
Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihi tecrübemizin devamı olarak kurulan ve kamu hizmeti sunan bir kurumdur. Temsil kurumu değil, hizmet kurumudur. Hizmet sunarken vatandaşlar arasında herhangi bir ayrım yapmaz. Her kesime hizmet götürür. Bir mezhep kalıbı içerisinde değil; bütün vatandaşları kuşatma çabası içerisinde hizmetlerini yürütür. İslâm dininin iman, ibadet ve ahlâk ile ilgili işlerini yürütmek, toplumu din konusunda aydınlatmak, her türlü siyasi düşünüşün dışında kalarak milletçe dayanışmayı sağlamak, yasaların Diyanet İşleri Başkanlığına verdiği temel görevlerdir.
Diyanet’in dini anlamda herhangi bir kutsallığı yoktur. Meşruiyetini kanunlardan, yaptığı hizmetlerden ve toplum vicdanından alır. Kilise gibi bir kutsallığı olmadığı için elbette eleştiriye açıktır. Hizmet üreten bir kurumun eleştiriye kapalı olması söz konusu olamaz. Eleştiri, hizmetin verimliliğini artırır ve dinamizm sağlar. Bu itibarla Diyanet’i eleştirilmez bir kurum olarak görmek, Diyanet’i statükonun bir parçası olarak görmek demektir.

Diyanet hep yenileniyor
Diyanet her dönemde kendini gözden geçirerek yenilemiştir. Bugün de bu yenilenme süreci devam etmektedir. Biz sürekli kendimizi özeleştiriye tabi tutuyoruz. Bizim en önemli özeleştirimiz toplumun bize yüklediği misyona göre hizmet üretmede toplumun beklentisine tam anlamıyla cevap verip verememekle ilgilidir. Toplumun talepleri sürekli bizim önümüzdedir. Omuzlarımızda ağır bir yükün bulunduğunun farkındayız. Bu nedenle Cenab-ı Allah’tan niyazımız, bu ağır mesuliyeti ve yükü taşıma noktasında bizlere güç, kuvvet ve imkân vermesidir.
Kurum olarak ne gibi özeleştirileriniz var sorunuza sadece bir cevap verecek olursam ben şahsen her cuma 20-25 milyon insana hitap eden bir kurumun Başkanı olarak mesela bu ülkede hala bir Alevi vatandaşımız sırf Alevi olduğu için bir ayrımcılığa tabi tutulursa, insan hak ve hürriyetlerinde bu inancından dolayı bir kısıtlama yapılırsa, Sünni-Alevi husumetinden söz edilirse, toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan bir kurumun Başkanı olarak kusurlarımızın olduğunu kabul ederim.

Din dersi önyargıları kaldırabilir
Din dersleri kalkmadı ancak, seçmeli oldu ve içeriğine Alevilik ile ilgili bir bölüm yerleştirildi. Dersler seçmeli statüsünde olsa da pratikte bazen başka ders olmadığından, bazen müdürlerin yöneltici uygulamalarından öğrencilerin seçmek zorunda oldukları dersler olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda, derslerin içeriğindeki Alevilerle ilgili yazılan bölümü ve din derslerinin zorunluluk olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sünniler açısından dersler tatminkâr mı?
Aslında bir dine inanmak kalple ilgili ve gönüllü bir tercihtir. Yani seçiminizi yaparak bir dine mensup olursunuz. Ya da bir toplum içinde hayata göz açan bir birey olarak o toplumun inançlarını benimsersiniz. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu olması ayrı bir şeydir. Din eğitiminin zorunlu olması ise apayrı bir şeydir.
Zorunlu din dersleri pek çokları için bir dayatma gibi anlaşılıp yorumlanmaya müsait bir çerçevede dile getirilse de müfredat itibariyle daha çok vatandaşlık bağlamında ve genel kültür çerçevesinde olup tarih ve coğrafya dersi mesabesindedir. Bu dersin müfredatında ihtiyaçlara, taleplere, çağın gelişen ve değişen şartlarına göre tüm dinleri, mezhepleri, bir dinin içindeki inanış ve yorum biçimlerini de içeren düzenlemeler yapılabilir. Bu anlamda müfredatın zenginleştirilmesi elbette önemlidir.

Müfredatı iyi belirlenirse…
Bugün için bilgi düzeyinde din dersinin yeterli olup olmaması tartışmaya açık bir konudur. Bu tartışmalar neticesinde müfredatı düzenleyenler bunu değerlendirmelidir. Zorunlu din dersi müfredatı hiç kimsenin din eğitimi ihtiyacını giderecek mahiyette olmadığı için son düzenlemeyle din eğitimi ihtiyacı seçmeli formatta vatandaşımızın önünde bir seçenek olarak durmaktadır. Bu bağlamda Alevi vatandaşlarımız dâhil herkesin bu imkânı değerlendirmesi önem arz etmektedir. Ayrıca seçmeli din dersi çok önemli fonksiyonları da icra edebilir. Bu dersin müfredatı iyi belirlenirse cehaleti ve ön yargıları ortadan kaldırabilir. Farklı inanç gruplarını birbirine daha da yakınlaştırabilir. Zira bu coğrafyada din cahili olmanın kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktur.

Sünniler de, Aleviler de, Şiiler de, Caferiler de sonuçta aynı dinin mensupları oldukları; ortak inanç, değer ve uygulamalardaki ittifaklar ihtilaflardan daha büyük kısmı oluşturduğu için, ortak noktaları öğrenmek, insanları birbirine daha çok yakınlaştırır ve kaynaştırır.
Kavramsal düzeyde bir Din Kültürü dersi olmadan bırakın bu toplumun tarihini, kültürünü, medeniyeti anlamayı; türkülerini, şarkılarını, nefeslerini bile anlamak mümkün değildir. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Abdal Musa’yı, Kaygusuz Abdal’ı anlamak imkânına sahip olamayız.
Hükümetin bazı konularda Diyanet kurumunun görüşünüzü sorması çeşitli önyargılara neden oldu. Siz de açıkça görüş bildirdiğinizi, ancak bu görüşlerin siyasi bir bağlayıcılığı olmadığını söylediniz. Görüş bildirirken de devletin bir kurumu olarak görevinizi yerine getirdiğinizi belirttiniz ve bununla yükümlü olduğunuz da malum. Ancak, diğer dinler için böyle bir uygulama olmazken bu uygulamanın toplumun çoğunluğunu da oluştursa sadece bir kesim için yapılıyor olmasının bir önyargıya neden olacağını düşünüyor musunuz? Açıklamalarınızda hassas dengeyi gözettiniz, hatta Diyanet’e bu anlamda farklı bir kimlik kazandırdınız. Hassasiyetinize rağmen bu gibi birayrımcılık hissini engellemek için nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Siyaset üstü noktadayız
Devlet kurumlarının, birimlerinin, hükümet yetkililerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan dini bir konuda görüş istemesi son derece tabii karşılanması gereken bir durumdur. Özellikle ifade edeyim ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyaset üstü/dışı duruşu kurumsallaşmıştır. Ortaya koyduğumuz görüşler, savunduğumuz ilke ve doğrular siyasi arenada karşılık bulabilir, kimi yaklaşımlarımızla mutabık siyasi söylemler söz konusu edilebilir; ancak bizi bağlayan, her türlü siyasi görüşün dışında kalmaya özen göstermektir. Kurumun itibarına gölge düşürmemektir. Halkımızın yüksek inanç ve sadakatle destek verdiği bir kurumun sorumluluklarını müdrik bir şekilde hareket etmektir.
Başkanlığımız kendisinden görüş istendiğinde sadece bir mezhebin görüşleri doğrultusunda değil; İslâm dininin esasları çerçevesinde, sahih bilgiye dayalı, bütün ekollerin görüşlerini etraflı bir şekilde inceleyerek, ihtiyaçları göz önünde bulundurarak, her türlü ilmî ve akademik araştırmayı dikkate alarak, ülkemizdeki ilahiyat birikimi ile kendi kurumsal tecrübesini birleştirerek, dünyadaki gelişmeleri yakından takip ederek doğru bilgiye ulaştıktan sonra görüşlerini ortaya koymakta ve kamuoyu ile paylaşmaktadır. Başkanlığımız böyle bir usul ve yöntemi takip ederek hizmet üretmektedir.

Her inanışı inceliyoruz
Bu noktada bir hususu daha ifade etmek istiyorum. Bizim her dini, her mezhebi, yine bir dinin içindeki her inanış ve yorum biçimini, söz konusu dinin, mezhebin ve inanışın tarihine, kültürüne ve sahih kaynaklarına göre inceleyen ve araştıran uzmanlarımız vardır. Bu yetmediği takdirde ülkemizin akademik birikimine müracaat ederiz. Ancak bu görüşümüzün hukuki bir bağlayıcılığının olmadığını da herkes bilir.
Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihte ilk defa Alevi ve Bektaşiliğin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike olan referans kaybını önlemek için Anadolu’da ve Balkanlar’da kütüphanelerin tozlu rafları arasında bekleyen temel klasiklerini bulup yayınlamaya başlamıştır. Bu klasiklerin bazıları bugüne kadar beşer-onar baskı yaparak toplumun hizmetine sunulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu doğrultuda yapılan çalışmaları önemsediğimizi ve bu serinin devam edeceğini ifade etmek istiyorum. Çok teşekkür ediyorum.

Aynı ağacın bereketli birer dalı

Nil MUTLUER

Sorunun Alevilerle Sünnilerin arasında değil her iki kesimin de devletle ilişkisinde yaşandığını söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez ‘Alevi evlerinin işaretlenmesi, inancından dolayı bir kişinin dışlanması gibi olaylar başlı başına bir fitnedir’ diyor

Alevi Açılımı için nasıl bir yaklaşım hedeflenmişti? Çalışmalar bu hedefe uygun gelişti mi? Çeşitli Alevi kurum ve kişilerin bu konuya olumlu olumsuz yaklaşımları oldu. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alevi açılımı her şeyden önce bir hükümet girişimi olarak ortaya çıktı. Sürecin başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için doğrusu Diyanet İşleri Başkanlığı konuya hiçbir şekilde müdahil olmamayı tercih etti.

Öncelikle Alevi vatandaşlarımızın makul talepleri ve düşünceleri ile ilgili ciddi bir ortak hafızanın oluşmasını başlı başına önemli bulduğumu ifade etmek istiyorum. Ayrıca birlik ve beraberliğimize kastedilen bir mekân olan Madımak Oteli’nin kamulaştırılması ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatına Alevilik ile ilgili önemli ünitelerin yerleşmiş olmasını da bu çalışmanın müspet neticeleri olarak görüyorum. Şahsen aynı vatanı, aynı coğrafyayı, aynı kültürü birlikte paylaştığımız ve ben Ehl-i Beyt yolunun Anadolu’da şekillenen Alevilik öğretisine mensubum diyen her kardeşimizin, her vatandaşımızın her türlü sözünü, şikayetini, talebini, eleştirisini, kemâl-i ciddiyetle dinlemeyi, değerlendirmeyi, empati yapmayı hem insani, hem İslâmî bir vazife addediyorum.

Asıl sorun art niyet
Sürecin içinde doğrudan yer almadığı halde sorunun bütün boyutlarıyla birlikte ele alınması ve çözüm yolunda sağlıklı adımlar atılabilmesi konusunda Başkanlığımızı haksız ve çoklukla da duygusal nedenlerle eleştiren kardeşlerimizin hissiyatına saygı gösteren bir çerçeveyi koruma konusunda her zaman hassas davrandık. Çalışmaların iyi niyetle ilerlediğinden kuşkum yok. Hiç kuşkusuz sorundan beslenen, sorunu kendi siyasi ve sosyal sermayesi olarak görenlerin tavırları her zaman olacaktır; ama bize düşen konuyu soğukkanlılıkla, serinkanlılıkla çözüme ulaştıracak adımlara destek olmaktır. Olumsuz yaklaşımlar konunun vuzuha kavuşturulması söz konusu olduğunda ciddi bir sorun değil. Asıl sorun art niyet ve yanlış bir analizi, sözüm ona makulleştirici duygusal çözümlemelerden medet ummak. Bizim vazifemiz her halükarda müspet hareket etmektir. Menfi hareket etmek değildir.
Biz özü itibariyle herkesin inancını bütün yalınlığıyla ortaya koyması ve inancının gereğini yaşayabilmesinin önündeki tüm engellerin kalkması taraftarıyız. Dini tezahürlerin farklı olarak ortaya konulması hem insani, hem de tarihsel bir gerçekliktir. İnsanları ne tek bir dine inanmaya ne de inanılan o dinin tek bir yorumuna göre yaşamaya mecbur etmeye hakkımız olabilir. Bu anlamda tek tipçiliği savunmak insanın tabiatına da tarihsel gerçekliklere de aykırıdır. Önemli olan birlikte yaşamanın temellerini oluştururken herkesin empati duygusuyla hareket etmesidir. Yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim ki, Alevilik sorunu Sünni kesimle Alevi kesimin birbirleriyle olan bir sorunu değildir. Çünkü Aleviliğin zıddı Sünnilik değildir. Aleviliğin karşıtı Emeviliktir. O da tarihte kalmıştır. 1000 yıldır bu topraklarda birlikte yaşamış olan bu insanlar hiçbir zaman esaslı bir çatışmanın içinde olmamışlardır. Kendi varlıklarını diğerinin yokluğuna bağlamamışlardır. Bu sorun daha çok her iki kesiminin devletle olan ilişkisinde yaşanmıştır.

Tektipleştirici uygulamalar
Birlikte yaşamanın temelleri tarihsel tecrübemizde mevcut olmakla birlikte maalesef yeni zamanların referans ve tecrübe birikimini hiçe sayan uçucu, nevzuhur söylem ve ideolojileriyle birlikte bütün dünyada hem etnik, hem dinî, hem de herhangi bir dinin içindeki farklı inanış ve yorumlar, modernleşmenin tek tipleştirici uygulamaları karşısında savunmasız kalmıştır. Bu noktada bütün inanışlara saygı duyan tarihsel tecrübe, ne yazık ki yeni bir forma kavuşturulup güncellenememiş ve bu konu sadece bir sorun olarak tartışılmıştır. Dolayısıyla yeni süreçte modernleşmenin söz konusu yaklaşımları toplumsal bir paradigma kabul edilerek bu sorunların üstesinden gelinemez.

Teolojik statü talebi
Gerek anayasa gerekse kanunlar düzeyinde var olan bu anlayışı zihin ve gönül dünyamızdan da kaldırabilirsek farklılıkların tezahürüne imkân tanıyabiliriz. Aksi takdirde herkes kendi kabulünü hakikat olarak ortaya koymaya çalışır ve bunu topluma dayatabilir. Aslolan her yapının legal düzlemde kendini ifade edebilmesi ve örgütlenebilmesi olmalıdır. Aleviliğe gelince bu konuda sorun teşkil eden husus, Aleviliğin kendi tarihinde ve geleneğinde olmayan bir teolojik statünün talep edilmesidir. Ne Devletin ne de Diyanet’in böyle bir teolojik statü verme yetkisi yoktur. Alevilik hakkında sürekli yeni tanımlar üretmek, Ehl-i Beyt yolunu, Alevilik öğretisini kurumsal ve toplumsal bir statü tartışmasına feda etmek, aslında yol büyüklerinin felsefesine de aykırıdır. Zira Ehl-i Beyt yolu başka coğrafyalarda güç ve siyaset yoluna dönüşürken, Anadolu’da gönül yoluna, gönülleri terbiye etme metoduna dönüşmüştür.
Bugün Alevilik üzerine 1000 yıllık tarih yok sayılarak konuşulamaz. Bugün Alevilik üzerinde konuşmak sadece bireysel bir inanış meselesi değil; aynı zamanda bilimsel ve tarihsel bir konudur. Bütün bu müktesebat yok sayılarak yeni tanımlar ve bu yeni tanımlar üzerinden yeni talepler gündeme geldiği zaman tereddütler çoğalır.
İnanışların içeriğini belirleme hakkı o inanış mensuplarına ait olsa da bu, onun üzerinde bilimsel anlamda analiz, değerlendirme ve yorum yapılamayacağı, fikir yürütülemeyeceği anlamına gelmez. Bir toplum kesimini bilimsel olarak alan uzmanları değerlendirebilir.

İslam’dan koparma istismardır
İnanç gruplarının zaman zaman siyasi ve politik bir aygıtın aracı olarak istismar edilmesi üzüntü vericidir. Bu istismarın uluslararası boyutlara ulaşması daha da üzücüdür. Aleviliği, İslâm’dan koparma çabaları, Aleviliği Alevilikten koparma gayretleri uluslararası bir mühendislik çalışmasıdır. Uluslararası düzeyde bir istismardır. Bu istismar ancak Aleviliğin otantik kaynaklarına dayanarak ortaya konulan doğru bilgi ve özgürlük alanı genişletilerek önlenir. Biz Başkanlık olarak tüm toplumsal sorunların hiçbir vatandaşımız dışarıda kalmayacak şekilde çözülmesini toplum barışı adına istiyor ve destekliyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı bir devlet kurumu da olsa, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana oldukça siyasi bir öneme sahip. Zira, yıllardır dini alanın nasıl yaşanması gerektiği konusunda devletin bir organı olarak rehberlik yapıyor ve bu konuda hizmet veriyor. Günlerdir Türkiye’de Alevilik meselesini her konuştuğumuzda söz Diyanet’e geliyor, çünkü kurum farklı dönemlerde Alevilik, cemevleri gibi konulardaki açıklamalarıyla özellikle Alevilerin dikkatini çekti. Diyanet İşleri’nin son dönem Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Alevilik meselesine oldukça hassas yaklaşıyor. Başkanlığa geldikten sonra, Alevilere karşı toplumdaki önyargıları kırmak için gerçekleştirdiği ilk faaliyetler arasında Cemevi ziyaretleri yer alıyor. Ayrıca, Diyanet’in yayınladığı Alevilerin klasik eserlerinin Türkçeleriyle tercümesi gibi orijinal bilgilerin topluma kazandırılmasını oldukça önemsiyor. Konu hassas olduğu için görüşmemizde üzerinde durduğumuz noktaları olduğu gibi iki gün boyunca yayımlıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in göreve geldikten sonra Alevilere karşı toplumdaki önyargıları kırmak için yaptığı faaliyetlerden en dikkat çekeni cemevlerine ziyaretleri oldu. Görmez “Önemli olan birlikte yaşamanın temellerini oluştururken herkesin empati duygusuyla hareket etmesidir” diyor.

 ‘İşaretlenen evlerin önünde beklerim’
Alevi meselesi içerisinde tarihsel sıkıntıları barındıran bir mesele olduğundan hemen çözülmesi mümkün olmasa da, halen devam eden önyargılardan kaynaklanan ayrımcılıklar ve husumet devam ediyor. Alevilerden bu konuda evlerinin işaretlenmesi, inançlarını açıkça ifade edememeleri, kendilerini ifade ettiklerinde ortamdan dışlanmak, işlerini kaybetmek gibi şikâyetler geliyor. Siz de açıklamalarınızda konunun hassasiyetine değinmiş ve Alevi yurttaşlarla dayanışma mesajı vermiştiniz. Diyanet olarak işin siyasi boyutuna bir netlik getirmeniz mümkün olmasa da, gündelik hayatta olan bu husumeti gidermek için neler yapılabileceğini düşünüyorsunuz?
Alevi meselesinin tarihsel yönü Alevi kardeşlerimizin tarihsel gerçekliğiyle ilgilidir. Yani nevzuhur bir anlayış değildir. Bunun tarihsel izleri vardır. Ancak bu, tarihsel sıkıntıları içinde barındırır demek değildir. Alevilerin bugün varlığı, zorluklar ve sıkıntılar olsa da bize tarihsel olarak asimilasyonun olmadığını gösterir. Yani bu inanç, tarih boyunca yaşayan bir gelenek olarak devam etmiştir. Bu çok anlamlıdır ve önemsenmesi gereken bir durumdur.
Tarihsel ve geleneksel anlayışta inanç grupları birbirlerinden farklarını ortaya koyarlar ve dini literatürde farklı olanların varlığı kabul edilir ve yorumlanır. Ancak hiçbir zaman bu bir husumet sebebi değildir. Yani inancından dolayı dini literatür bir grubu yok etmeye ve onları, inancını yaşamaktan alıkoymaya cevaz vermez. Bu farklı dinlerde de olsa böyledir. Bu durum aynı dinin içindeki farklı yorum ve anlayışlar için de geçerlidir. Bundan dolayı tarihsel tecrübemizde Batı’da olduğu gibi ne dini ne de mezhepsel bir savaş ve çatışma olmamıştır. Mesela Çaldıran savaşı, bir mezhep savaşı değildir. Mahza politik bir savaştır. Bunu ve tarihimizde yaşanan benzer acıları bugün ayrışmanın ve çatışmanın referansı yapmak tarihsel beraberliğe haksızlık sayılır. Ve böyle bir tarih okuması bize bir şey kazandırmaz. Politik ayrışmaların yoğun olduğu dönemlerde bir malzeme olarak kullanılan Sünnilik ve Alevilik ayrımı ile zaman zaman bir çatışma ortamı var edilmek istenmiştir. Bunun denemeleri yapılmıştır. Ancak öncelikle Alevi kardeşlerimiz başta olmak üzere toplumumuz bu oyunlara gelmemiştir. Yaşananlar analiz edilmiş ve hangi odaklarca yapılabileceği konusunda tartışmalar yapılarak bu tarz fitneler bertaraf edilmiştir. Şurası iyi bilinmelidir ki bu topraklarda yaşanan Sünnilik hiçbir zaman Ehl-i Beyt yolunu, Aleviliği yok sayan, ötekileştiren bir yapı olmamıştır. Bu, hiçbir sıkıntının yaşanmadığı anlamına da gelmez.

Dilimiz kuşatıcı ve besleyici
Alevi kardeşlerimizin herhangi bir şekilde ayrımcılığa maruz kalmaları hatta bunu hissettiklerini düşünmeleri oldukça rahatsız edici bir durum. Başkanlık olarak bu konuda her zaman hassasiyet içinde olduk. Mevcut durumun daha da iyileştirilmesi konusunda daima kuşatıcı ve besleyici bir dil kullandık. Alevi evlerinin işaretlenmesi, inancından dolayı bir kişinin dışlanması gibi olaylar açık yüreklilikle ve dini literatürle söyleyecek olursam başlı başına bir ‘fitne’dir. Fitne Kur’anî bir tabirdir. Fitne savaştan beter görülmüştür. Bu noktada Başkanlık olarak bize düşen görev, toplumsal bir fitnenin oluşmaması için halkımızı aydınlatmaktır.
Hatırlarsanız, Alevi evlerinin işaretlenmesiyle ilgili haberler basına yansıdığında ben samimi olarak “Gerekirse o evlerin önünde beklerim” açıklamasını yapmıştım. Biz gerek hutbelerimizle gerekvaaz ve irşad faaliyetlerimizle gerekse Alevi-Bektaşi Klasikleri gibi yayınlarımızla buna yönelik çabalarımızı ortaya koymaktayız. Böylece toplumda ortak bir bilinç oluşturmaya yardımcı oluyoruz. Alevi ve Sünni kardeşlerimizin aynı ağacın bereketli birer dalı olduğunu ifade ediyoruz. BirMüslüman olarak sadece Alevi kardeşlerimize karşı değil tüm insanlığa karşı bir mükellefiyet içinde olduğumuzu zaten her fırsatta, hemen her programda dile getiriyoruz. Müzminleşen sorunları kararlılıkla ve doğru bilgiye bağlı kalarak aşma konusunda Başkanlığımız her zaman insanlığın ortak vicdanında karşılık bulan seslere kulak vererek adım atma çabası içinde olmuştur, olacaktır.

Zaaflarımızla üzerine gidemeyiz
Politik ve siyasi mühendislik çabalarıyla farklılıklar üzerine bina edilmek istenen çatışma ortamının oluşmaması için herkesi sağduyulu olmaya ve birlikte yaşama kültürünü ihya etmeye çağırıyorum. Şurası iyi bilinmelidir ki zaaflarımızla bu meselelerin üzerine gidemeyiz. Zaaflarımız ancak siyasi mühendislik çalışmalarına katkı verir. Ve tabii ki bu mühendislik çalışmalarına fırsat veren inanç gruplarıyla ilgili engeller varsa, bunu ortadan kaldırmak gerekir. Bu fitneyi ateşleyecek her türlü istismara açık konular, bir an evvel ortadan kaldırılmalıdır.
Şahsen bu işaretlemelerle ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğümüzün nezdinde konunun bizzat takipçisi oldum. 27 Şubat 2012 tarihinden bugüne kadar 13 ilde toplam 28 işaretlemenin 13’ünün tek tek aydınlatılmış olması sevindiricidir. Asıl sevindirici olan ise işaretlemelerin, zannedildiğinin aksine vatandaşlarımıza yönelik doğrudan su-i niyet taşımamış olmasıdır. Diğerlerinin de en kısa zamanda aydınlatılmasını bekliyoruz.

‘Çalıştaylar devletin hafızasını güncelledi’

Nil MUTLUER

‘Alevi çalıştayları konunun ilk kez konuşulmasına imkân verdi’ diyen Bakan Faruk Çelik’e göre bu sayede devletin hafızası güncellendi. Alevilik tanımı yapmaksa çözüme giden yolda mecburiyetti

Alevi Açılımı’na damgasını vuran isimlerden biri, şu anda Çalışma ve Sosyal Güvenli Bakanı, döneminde çalıştaylardan sorumlu Devlet Bakanı olan Faruk Çelik. Kendisiyle en zor ancak aynı zamanda en kolay görüşmelerimden birini gerçekleştirdim.

Zordu; çünkü çalıştaylara yönelik bazı eleştirilere rağmen birçok kişiye samimiyeti konusunda güven vermişti ve halen iyi bir şekilde anılıyor, ancak şu an hükümette ve hükümet bugün açılımla ilgili Aleviler tarafından eleştiriliyor. Bu nedenle, Alevi meselesiyle ilgili bir önceki dönem atılan adımlardan sonra bugüne kadar gelişen siyasi söylem ve olgular göz önüne alınarak konunun konuşulması icap ediyor.

Diğer yandan, kolay bir görüşmeydi; çünkü sadece açılımı değil Diyanet’in varlığıyla laikliğin, laiklikle Anayasa’nın, Anayasayla egemen devlet ideolojisinin bağlantısını açıkça konuştuk.  Bugün hükümetteki konuyla ilgili bakan olmamakla birlikte, her inancın, inanç mensuplarının belirlediği şekilde yaşanması ve bunun güvenceye alınması konusunda kararlı bir yaklaşıma sahip. Bu konulardaki yasakların siyasi partiler kanuna kadar gittiğine de geldi söz. Kısaca, mevzu hemen tüm yönleriyle ele alınmış oldu.

İlk kez bir araya gelinmiş
İlk toplantıdan son toplantıya kadar Alevi Çalıştayları’nı takip etmiş olan Çelik’e göre “ilk kez devlet Alevilerle bir araya geliyor”. Her ne kadar Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi bazı liderler farklı dönemlerde Alevi realitesini tanımış olsa da hakkındaki eleştiriler ve başarılarıyla çeşitli kesimlerin bir araya gelmesini sağlayan bu kapsamdaki ilk çalışma, Alevi Çalıştayları. Çelik, yüzleşmek için konunun sosyolojik boyutunun, çözüm önerilerinin ve eleştirilerin konuşulmasını oldukça önemsiyor. Çelik için çalıştaylar konunun topluma mal edilerek konuşulmasına imkan vermiş ve şimdiye kadar süreci yöneten karşılıklı önyargıların yumuşamasına vesile olmuş.

Alevi Açılımı’nın Alevileri Sünnileştirmeye hizmet etmesi endişelerine karşı Çelik, “kimseye kimlik giydirmek, Alevi’yi Sünnileştirmek” gibi bir amaçlarının olamayacağını da ifade ediyor. Çelik’in ifadesiyle, çalıştaylar “devletin hafızasını da güncellemeye” vesile olmuş. 

Aleviliğin tanımı meselesi
Çalıştayların  başından beri bazı Alevilerin tepkisini çeken noktalardan biri çalıştaylarda “Aleviliğin ne olduğunun” konuşuluyor olması.  Bazıları konunun, “tek tip Alevi yaratmak” için konuşulduğunu iddia ediyor. Konuyla ilgili Çelik şöyle bir yorum yaptı:
“Alevilik nedir? Alevi dendiği zaman ne anlayacağımızı bilmek için Aleviliği tanımlıyoruz. Eğer üzerine bir şey inşa edeceksek, sorunu çözeceksek bize bir çerçeve çizilmesi gerekiyor. Alevilikle ilgili bir şey söylenmesi gerekiyor. Alevilik nedir? Din midir? Mezhep midir? İnanç mıdır? Ne teolojik anlamda, ne diğer anlamda bir tanım istemedik. Dedik ki, bize çözüm üretmemize vesile olacak sihirli bir şey söylemeniz gerekiyor. Tartıştık bunu. Sonunda samimiyetimizi anladılar vedediler ki, ‘Hak Muhammed Ali yoludur bizim yolumuz’. ‘Tamam’ dedik. Tarif edin, nedir bu, nasıl yaşanılır, nasıl giyinilir, nasıl oturulur? Bunun peşinde değiliz, ama bize söyleyin. Hak dediğiniz nedir? Allah. Muhammed dediğiniz? Hz. Peygamberimiz. Ali dediğiniz? Hz Ali, yani Hz. Peygamberimizin damadı. Öyle değil mi? Yolumuz bu yol diyorsunuz. O zaman bu çerçevede çözüm üretmemiz gerekiyor bizim de. Ama diyebilirler ki, ‘Hayır efendim Alevilikten çok daha farklı bir şey anlıyoruz’, o belki de bizim gündemimiz olmayacak dedik.”

Tüm inançlara eşit yaklaşım
Çelik’in ifadelerinden Aleviliğin ne olduğunun sorulmasındaki amacın, Aleviliğin hangi kategoride değerlendirilerek sorunlarına çözüm üretilmesi gerektiğini saptamak olduğu anlaşılıyor. Ancak, Aleviler bu noktaya iki nedenden itiraz ediyorlar. İlk olarak, herhangi bir inanç içinde farklı uygulamalar olabilir ve bu çoğulluk içinde yaşanabilir. Sünnilik içinde de farklı uygulamalar var ve tek tipleştirilmeden en çok çeken kesimlerden biri de Sünniler. Alevilik içinde de çeşitli yaklaşımların olması doğal.
İkinci olarak, Aleviliğin ne olduğunun konuşuluyor olmasıyla kendilerinin ayrımcılığa uğramayacakları, ibadetlerini rahatça yapabilecekleri eşit yurttaşlık talepleri arasında doğrudan bir ilişki yok. Devlet, bu güvenceyi tüm inanç mensuplarına sağlamak durumunda. Burada esas olan çoğulluk içinde yaşanana tek bir tanım getirmeye çalışmadan asıl olana; gündelik hayatları, yurttaşlık hakları, temsiliyetiyle Aleviliğin şimdiye dair tezahürüne odaklanmak. Çatışma kavramıTürkiye’de şiddete referans verdiğinden korkulan bir kavram. Halbuki, fikirlerin çatışması toplumsal dinamiklerin gelişmesi için gerekli. Yani, Aleviliği hemen bir seferde tanımlamaya çalışmak yerine, kamusal tartışmalara alan açmak toplumun bir arada düşünmesini ve adım atmasını sağlayacaktır.
Son tahlilde, Çelik’in Alevi Çalıştayları’ndan sorumlu olduğu dönemde hükümet talepleri yerine getirecek adımları atıyor. Bu adımları atarken de Çelik, Türkiye’nin tümünü düşünerek hassas olmanın önemini şöyle vurguluyor:
“Atacağımız adım öyle olmalı ki tüm taraflardan kabul görmeli. Yeni bir çatışma alanı olmamalı.” Alevilerin çalıştaylardaki ana taleplerinden Madımak Oteli’nin müze olması, din derslerindeki sorunlar ve ibadethanelerle ilgili çözüm konusunda, yazı dizisinin başından bu yana tartıştığımız adımlara yönelik çalışmalar var. Çelik, Madımak’a giden ilk devlet yetkilisi olarak katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla, Alevi kurumlarıyla ve Sivaslılarla bir araya geliyor. Kendisinin konuyu gündeme getirmesi ve dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da çalışmalarıyla otel müzeye çevriliyor.

 
Aleviliğin tezahürü görülmeli
Bakan Çelik “Alevilik nedir? Eğer sorunu çözeceksek bir çerçeve çizilmesi gerekiyor” derkenAlevilere göre çoğulluk içinde yaşanana tek tanım getirmeye çalışmadan; gündelik hayat, yurttaşlık hakları, temsiliyetiyle Aleviliğin şimdiye dair tezahürüne odaklanmak gerek.
 Cemevlerine vakıf çözümü
Önceki günlerde değinildiği gibi, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Anayasa maddeleri cemevinin ibadethane olarak statü kazanmasının önünde engel olsa da, Alevi kurum ve uzmanlarının cemevlerinin maddi destek alabilmesi ve arazi tahsisi sorunlarının çözülebilmesi için farklı ve pratik önerileri var. Cemevinin illa da ibadethane statüsüne sahip olması gerektiğini düşünmeyen bazı kurum ve uzmanlar Belediye, Enerji, İmar kanunları gibi kanunlarda yapılacak düzenlemelerle maddi sorunların çözebileceğine değiniyor.

Çıkmaz sokak benzetmesi
Kentleşmeyle birlikte Alevilerin ortak bir ibadet mekanı ihtiyacı doğduğuna değinen Çelik, bu coğrafyanın inanç kültürünün bir parçası olarak geçmişteki dergah dahil Alevi ibadethanelerinin ve bugün cemevelerinin, varlık göstermesini oldukça önemsiyor. Ayrıca, Alevi Çalıştayları’yla cemevlerinin sorunlarının tartışılır hale geldiğine de değiniyor. Cemevlerinin ibadethane kabul edilebilmesi için hem hukuksal çözümün hem de teolojik tartışmaların “çıkmaz sokak” olduğuna değinen Çelik’e göre çözüm kamu yararına bir vakıf kurulmasından geçiyor:
“İnsanların kendi yorumları çerçevesindeki ritüellerini icra edebilecekleri yerler zaten fiili olarak var. Bunlara statü vermek için biz bir çalışma yaptık. Yapılabilecek şey şu dedik. Kamu yararına vakıf kurulmalı. Bu vakıf aynı zamanda bütün bu cemevlerini içine almalı. Mütevelli heyeti olarak olabilir, başka şekilde olabilir. Kamu yararına vakıf olduğundan dışarıdan kaynak temin etmesi mümkün olabilir veya kamu bizzat kaynak aktarabilir. Bu şekilde bir kamu yararına vakfın maddi sorunu çözdüğü gibi yer tahsisi sorununu da çözme imkanı var. Kısaca, devletin köklü kurumu bünyesinde var olmayı değil, tam tersine özgür bir vakıf bünyesinde olması, kendisini kendisinin idare ettiği mütevelli heyetinin olduğu bir vakıf tarafından idare edilmesi; kamununsa katkı sağlaması.”
Çelik’in önerisinin bugün için çözüm sağlayacağı açık, ancak cemevlerini bir arada toplanmasının toplumsal ve pratik mümkünlüğüyle ilgili Alevi kurumlarının ne diyecekleri de önemli.

İnanç teminatı olmalı
Tartıştıklarımız; eşit yurttaşlığın ve inancı da kapsayan temel hakların yurttaşlarca özgürce güvence altında yaşanabilmesi, konuyu bugün Türkiye’deki laiklik anlayışına, oradan da yasalardaki kısıtlayıcı maddelere getirdi.  Çelik’e göre laikliğin yorumu “dayatmacı anlayışa dönünce bireyin inanç özgürlüğü ortadan kalkıyor, toplum kendini cendereye sürüklüyor ve çözümü ihtilallerde bulmaya çalışıyor.” Bu yöntemin başarısızlığına değinen Çelik şöyle devam ediyor:  
“Kim olursa olsun, bu toplumda neye inanırsa inansın bireylerin inanç özgürlüğünün teminatı olmalı.
 Laiklik de bu çerçevede olmalı; herkesin inanç özgürlüğünün güvence altında olduğu bir laiklik anlayışı. Devlet inançlara eşit mesafede olmalı ve eşit mesafedeki inançların da haklarını korumalı. Şimdi biz bunu yapabildik mi? Bunu yapamadık. Yeni Anayasa çalışmalarında illa bir tanım yapılacaksa, böyle bir tanım aslında birçok sorunun çözüm anahtarını teşkil eder.”

 Diyaneti tartışmak parti kapatma nedeni olabilir
Çelik’e, sadece inançla ilgili değil, gündelik hayatın farklı konularında da Diyanet İşleri Başkanlığı’na danışılmasının Sünni inancına mensup olmayan yurttaşlar nezdinde bir ayrımcılıkhissi verip vermeyeceğimi sorduğumda, kendisi Diyanet ve ordunun sistemin temel taşları olarak konumlandırıldığından ve onların tartışılmasının bir siyasi partiyi kapamaya kadar gidebileceğinden bahsetti:
“Diyaneti yok farz edebilir mi bir siyasi parti? Kapatma nedenidir. Diyanet, bizim sistemimizin temel taşıdır. Onun için Diyanet’e sormayalım, Diyanet’i dikkate almayalım, Diyanet bu konuda neden karışıyor gibi değil durum. Diyanet’e sorulur. Yani konu dinle ilgiliyse, İslam’la ilgiliyse bir şekilde Diyanet’in önüne gelir. Dolaylı veya direk. Diyanet de, mevzuat çerçevesinde karar verir veya fikrini söyler.”

Sadece Alevi meselesi değil
Bugün, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesi Anayasa’nın 136. maddesine gönderme yaparak açıkça Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yerinin korunmasını güvence altına alıyor.
Diğer yandan, son dönemde bazı yurttaşların hissettikleri ayrımcılık, Türkiye’de hangi soruların Diyanet’e sorulup sorulmayacağından öte, cevapların herkesi kapsıyormuş gibi yansıtılması. Unutmamak gerekir ki, bu toplumda sadece Alevi veya Sünni Müslümanlar yok ve Sünniler de çoğulluk halinde yaşıyor hayatlarını.

Memnun olmayanın memnuniyeti
Çelik tartıştığımız konuların bugünün yasal gerçeklikleri içinde değerlendirilmesi gerektiğine ve çalışmalarını da bu gerçek etrafında şekillendirdiklerine değinirken Diyanet İşleri’nden memnun olmayanların da memnun edilmesinin temel hedeflerden olduğunu vurguluyor.
“Diyanet Cumhuriyet’in köklü bir kurumu ve Diyanet’e gönül verenlerin bir sorunu yok. Diyanetle ilgili memnuniyet %80’lerde. Derdimiz %20, %30 memnun olmayan varsa, onların memnuniyetini nasıl sağlarız olmalı.”
Çelik ayrıca bu doğrultuda, Diyanet’in de, Alevilik hakkında önceden olmayan önemli adımlar attığına değinerek, Diyanet’in Alevilikle ilgili yaptığı faaliyetlerden biri olan tercümeleriyle bastırılmış orijinal Alevi klasiklerine referans veriyor.

‘Laiklik tekrar tanımlanmalı’

Nil MUTLUER

Meclis’in muhalif kanadındaki tüm partiler; CHP, MHP ve BDP Alevilerin taleplerinin yerine getirilmesi konusunda hemfikir. Ancak meselenin temelinde çözüme yönelik algılarında ve Aleviliğe nasıl baktıklarında farklılıklar var. Ortaklaştıkları konu ise net; laikliğin yeniden tanımlanması

CHP’den Doç. Dr. Aykan Erdemir, BDP’den Sebahat Tuncel ve MHP’den Edip Semih Yalçın hem açılımı hem de Alevi meselesinin bugünkü durumunu değerlendirdiler. Değerlendirmelerin yönü laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini gösteriyor. Bu da, yeni anayasa sürecine olan ihtiyacı ve yurttaşlığın ne olduğunu yeniden tanımlamamız gerektiğini hatırlatıyor.

‘Hep tekrarlanıyor’
CHP Milletvekili Doç. Dr. Aykan Erdemir, 16 yıldır akademik çalışmalarında Alevilik meselesinde yoğunlaşmış bir isim. Erdemir’e göre Ak Parti tarafından başlatılan Alevi Açılımı Türkiye’de bir ilk değil, sürekli tekrarlanan sürecin parçası. Bu tekrarın önemli nedeni eşit yurttaşlık meselesinin halen çözülememiş olması:
“Alevi Açılımı’nın pazarlaması iyiydi. Bu girişimin bir ilk olduğu algısı ve yanılgısı yaratıldı. Oysa ki Alevi realitesi ülkemizde birçok kereler tanınmıştır. İsmet İnönü 1963 yılında Diyanet bünyesinde Mezhepler Dairesi kurulmasına ilişkin girişimde bulunmuştur. Süleyman Demirel Alevi realitesini cumhurbaşkanı olarak tanımıştır. Bülent Ecevit ise başbakan olarak tanıma ve destek noktasında önemli atılımlar yapmıştır. Demek ki Alevi Açılımı iddia edildiği gibi bir ilk değil. Ne yazık ki sürekli patinaj yapıyoruz. Neden mi? Çünkü eşit yurttaşlığa, temel hak ve özgürlüklere ilişkin temel esasları bir türlü oturtamadık. Hep gündelik ve geçici çözümlerle günü kurtarmak zorunda kaldık. Tıpkı Alevi Açılımı’nda olduğu gibi.”

CHP’li Doç.Dr. Aykan Erdemir, eşit yurttaşlık meselesinin hâlâ çözülemediğini söyledi.

‘Davet’ eleştirisi
Alevi Çalıştaylarına katılanların listesi taraflarca tartışılan konulardan biri. Genelde bu konuya eleştiri olsa da, tam olarak kimin çağırılmadığıyla ilgili net bir isim verilmiyor. Çalıştayların koordinatörü Subaşı ise listeyi hatırlatarak çeşitli kesimlerden farklı birçok kişi ve kurumu çağırdıklarını sürekli hatırlatıyor. Liste de küçümsenecek bir liste değil. Erdemir ve Tuncel ise konuya özellikle çağrılan bir ismi vurgulayarak eleştiri getiriyorlar. O isim Maraş katliamı sanığı Ökkeş Şendiller. Her ikisi de katılımcılar açısından Şendiller’in çağrılmasının rencide edici bir durum olduğunu ifade ediyorlar: 
“Açılım sürecinde Alevileri rencide edecek isimler davet edildi; kırıcı söylemler kullanıldı. Maraş katliamının bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller’in davet edilmesi büyük tepki çekti. Mümtaz’er Türköne’nin benim de katıldığım oturumda kullandığı “Aleviler darbecidir” ifadesi çok talihsiz bir açıklamaydı. Bu yalnızca gayri bilimsel bir genelleme ve peşin hüküm değil; Türkiye’nin bugünkü ortamında hedef gösteren bir nefret söylemidir. Etiketleyen, yaftalayan, ötekileştiren bir saldırıdır. Bence Türkiye’de Mehmet Bekaroğlu gibi hak temelli diyaloğu güçlendirecek ve Alevi çalıştaylarına olumlu katkı yapabilecek Sünniler de var.”
BDP Milletvekili Sebahat Tuncel de çalıştaya parti olarak katılıp katılmadıklarını sorduğumda, Erdemir gibi Şendiller ismini referans vererek, Maraş katliamı baş sanığının olduğu yere katılmalarının mümkün olmadığını söylüyor:
“O dönem Şerafettin Halis arkadaşımız basın toplantısı yaptı. Katliamdan sorumlu bir kişinin, Ökkeş Şendiller’in, davet edildiği bir ortama katılması zaten mümkün değildi, bizim de öyle.
Katliamlardan sorumlu olan bir kişiyle, katliamlara uğrayanları yan yana getirerek hadi barışın demek doğru değil. Konuşunca her şey bitiyormuş gibi bir algı yaratılıyor. AKP toplumsal muhalefeti bastırmak için açılım sürecini gerçekleştirdi. Ayrıca, Aleviliği de devlete yeniden entegre etmek istiyorlardı.”

 Ayrımcılık sistematik
Sadece milletvekili olarak değil, Alevilik üzerine çalışan bir akademisyen olarak da Erdemir, Alevi meselesinde gelinen noktayı çok tatminkâr bulmuyor ve bunun temel nedeninin Türkiye’deki sistematik ayrımcılık olduğuna dikkat çekiyor:
“Türkiye genelinde açılımdan bugüne temel hak ve özgürlükler noktasında, özellikle de inanç özgürlükleri açısından, çok daha kötü bir yere gidiyoruz. Aleviler özelinde, Alevilerin hak ve özgürlükleri açısından da daha kötü bir yere gidiyoruz. Ayrımcılık, nefret söylemi ve nefret suçları karnemiz her geçen gün kötüleşiyor. Türkiye’de süregelen sistematik  ayrımcı uygulamalar Aleviler özelinde daha da derinleşiyor. Beraberinde Alevilerin mağduriyetleri de derinleşmektedir. Açılım süreci mağduriyetleri gidermek bir yana, artırmıştır. Açılımın faydasından geçtim, zararı olmuştur.”

 AKP net değil
Alevi meselesine, Alevilerin problemlerinin çözümüne kararlı bir şekilde devam etmemesi AK Parti’nin aldığı en büyük eleştirilerden biri. Erdemir de AK Parti’yi aynı yönden eleştiriyor:
“Açılımın sahibi olan siyasi irade muğlak, ikircikli ve iyi niyetten yoksun olduğu için olumlu bir sonuç çıkmadı. AKP bu sürece ilişkin net değildi. Tam olarak ne istediğini, nereye gitmek istediğini bilmiyordu. Pusulası eşitlik, hak ve özgürlükler değildi.”

 MHP desteğe hazır
MHP milletvekili Edip Semih Yalçın Alevilerin yaşadıkları sorunları çözmek için katkıda bulunmaya hazır olduklarını ancak, AK Parti’nin başlattığı sürecin tamamlanamadığına değiniyor:
“MHP, Alevilerin sorunlarına çözüm bulunması amacıyla “karşılıklı anlama ve anlaşılma süreci” başlatılmasına samimiyetle katkıda bulunmaya hazır olduğunu bizzat Genel Başkanımız SayınDevlet Bahçeli’nin ağzından çeşitli vesilelerle açıklamıştır.
Alevi toplumu temsilcilerinin iştirakiyle başlatılan “çalıştay” sürecini bu bakımdan olumlu ve cesaret verici bir başlangıç olarak gördük. Bu sürecin sorumluluk duygusu içinde, iyi niyetle ve samimiyetle yürütülmesi ve herkesin yapıcı katkıda bulunmak için gerekli hassasiyet, özen ve kararlılığı göstermesi en samimi beklentimiz olmuştur. Ancak süreç iktidarın müraice Alevi açılımı yüzünden akim kalmıştır.”

 Konuşuyoruz çözmüyoruz
BDP Milletvekili Sebahat Tuncel’e göre mesele sadece Alevi açılımı süreciyle ilgili değil. Kürt Açılımı sürecine referans veren Tuncel, AK Parti hükümetinin yaklaşımını konulara “miş gibi yaparak” yaklaşmak olarak yorumluyor ve bunun da kalıcı çözüm üretmediğine değiniyor:
“AKP’nin şöyle bir söylemi var. Artık konuşuyoruz. Yani konuşunca bu iş çözülüyormuş gibi. Konuşmak neye yarıyor? Konuşmak insanların öfkelerini dindiriyor. “Bak devlet önceden yok sayıyordu bizi, görmezden geliyordu; şimdi görüyor, konuşuyoruz.” Konuşuyor ama çözmüyor. Açılım süreçleri bence genel olarak böyle bir şeydi.”
MHP Milletvekili Edip Semih Yalçın da hükümetin Alevi meselesinde samimiyetini sorguluyor. Yalçın’a göre oy kaygısı ile kapsayıcı olmak  hükümetin başından beri izlediği yol. O yüzden açılım konuşulsa da somut adımlar atılmıyor:
“İktidara gelmek için bütün kesimlerden oy almayı hedefleyen AKP; Diyarbakır’da ezilen halkın partisi; Urfa, Konya gibi illerde muhafazakâr kitlelerin sesi; İstanbul’da yönü Batıya dönük modern kesimlerin temsilcisi propagandasıyla yola çıkmıştır. İktidara geldikten sonra da halka kendi inanç sistemini ve kendi ön yargılarını dayatmaya başlamıştır. Temelde AKP’lilerin Alevilikle ilgili ön yargılarını bilmeyen yoktur. AKP’nin Alevi açılımı siyasetinin tamamen oya dayalı, ikiyüzlü bir anlayışın ürünü olduğu ortaya çıkmıştır. Alevi kesimiyle temasa geçilmiş, çalıştay ve buluşmalar tertiplenmiştir, ama uygulamada somut hiçbir adım atılmamıştır. Samimiyetin ölçüsü, Alevliğe resmi ve meşru bir hüviyet kazandırmak, Alevi kesimi rahatlatmak için atılacak adımlardadır.”

 CHP de sorumlu
Tuncel ve Yalçın sadece Ak Parti’yi değil CHP’yi de sorumlu tutuyor. Tuncel’e göre sadece Alevi meselesinin değil, laiklik anlayışının da kapsayıcı olmamasından CHP’nin yıllardır sergilediği yaklaşım da sorumlu:
“Alevi meselesinde CHP’nin de çok rolü var. CHP iktidardayken hiçbir zaman inanç sorununu çözmedi. Kendisi Alevilerin doğal solcu olma durumunu kullandı. Hep Alevilerden oy aldı. İktidardayken Diyanet ve laiklikle ilgili bir şey yapmadı. Sözde laiklik varmış gibi. Bizce Türkiye’de laiklik hiç olmadı yani. Gerçek anlamda laiklik olabilmesi için de bu Diyanetin lağvedilmesi gerekiyor.”
Farklı bir açıdan da olsa MHP’den Yalçın da Tuncel gibi Alevi meselesinin bugüne kadar çözülememiş olmasında CHP’nin de sorumluluğu olduğunu ifade ederken demokrasinin gelişmesiyle Alevilerin farklı kesimlerce de kabul edilmeye başlandığına değiniyor:
“… Alevi kesimin Atatürk’ten sonraki dönemde sol siyaseti benimseyen CHP’ye yanaşmalarının en büyük sebebi de bu partinin, siyasi yelpazenin soluna yerleşmesidir. Ama aradan geçen uzun yıllarda köprülerin altından çok sular aktı. Türk demokrasisi önemli mesafeler aldı. Artık Aleviler hemen her kesim tarafından kabul görüyor. Genellikle fikriyatında Türk-İslam inancını ağır basan ve muhafazakâr Müslümanların bulunduğu MHP gibi bir parti, Alevilerin toplumumuzun önemli bir parçası olduğu gerçeğini sık sık dile getirmeye başladı. MHP’nin Alevi açılımının arkasındaki gerçek; Alevilerin, kökleri Orta Asya’ya uzanan kültürel dokumuzun motiflerini Anadolu’da bütün orijinalitesiyle yaşatıyor olmalarıdır… Buradan hareketle denilebilir ki artık Alevi vatandaşlarımız ve onları temsil eden örgütler, siyasetin bütün yelpazelerine yakın durmalıdırlar. Eskiden olduğu gibi tek bir partide saflaşmak yerine bütün siyasi partilerde yer almalı, tabanlarını genişletmelidirler.”

 Yüzleşme ve özür
Tuncel’e göre Alevi meselesini çözmenin en önemli adımı yüzleşmekten ve özürden geçiyor:
“Zaten başından beri biz eleştirirken de öyle demiştik. AKP’nin niyeti, Alevilerin sorununu çözmek değil. Alevilerin sorununu çözmek nasıl olur? Bir, devlet olarak Alevi kimliğini tanıyacaksın ve diyeceksin ki; ‘Ben Alevilere karşı çok haksızlık yaptım.’ Yani; ‘Onların inanç kimliğinden katliamlar yaşamasına neden oldum.
İbadethanelerini kapattım, yasakladım.’ Hala 21. yüzyılda cemevinin ibadethane olup olmadığınaYargıtay karar veriyor. O kadar korkunç olayın içinde bu bir başlangıç. Niyet önemli. Oruç tutarken bile insanlar niyet ediyor değil mi? Ama şimdi AKP’nin niyeti başka. Niyet sorun çözmek falan değil. Niyeti Alevileri kendi önünde engel olmaktan çıkarmak.”

Türkiye’de Alevilik – ‘Yalnız bırakıldım’

Nil MUTLUER

Eski AK Parti Milletvekili Reha Çamuroğlu, Alevi açılımı sürecinde kendisine hücum edildiğini belirterek, “Birdenbire açılımla ilgili meselede gerek fanatik Sünnilerin, gerekse fanatik Alevilerin hücumuna uğradım. Fakat hükümet, parti beni yalnız bıraktı” dedi
Biri siyasetçi, biri bürokrat…   Biri Alevi, biri Sünni…   Biri, Alevi açılımının ilk hamlelerinden 2008 ve 2009 Ocak aylarında AK Parti tarafından gerçekleştirilen Muharrem Ayı Orucu iftarlarından bildiğimiz eski AK Parti milletvekili Reha Çamuroğlu…
Diğeri, şu anda Diyanet Strateji Geliştirme Müdürü olsa da, 2009-2010 Alevi Çalıştayları koordinatörü olarak akademik kimliğiyle görüş bildirmeyi tercih eden sosyolog Dr. Necdet Subaşı.
Her ikisi de, AK Parti’nin Alevi Açılımı’yla gündeme geldiler. Bu konuda, isimleri önde anıldığı için tarihin yükü sırtlarında, aldıkları destek kadar önyargılarla da mücadele etmek durumunda kalarak başladılar çalışmalarına.
Her ikisi de, bazı kesimlerce ‘Devlet Aleviliği’ni yaratmakla eleştirildi. Esasında refleks olarak hükümeti eleştirmek, bu iki kişiyi eleştirmekle özdeşleştirildi.
Her ikisiyle de, Alevi meselesini, açılım sürecini, iftarları ve çalıştayı konuşmak önemli, zira, bu konular meseleye son beş yıla damgasını vuranlardan. Ayrıca, Alevilerin halen yaşadıkları sıkıntılar ve beklentileriyle ilgili politik söylemlerini de etkileyen konular arasında. Çamuroğlu ve Subaşı’yla Alevi meselesini ve siyasi gündemi konuştuk. Açılım ve çalıştayla başlayan sohbetimiz bizi Madımak’tan Suriye’deki iç savaşa kadar götürdü.

Konunun zorluğu
Sözü onlara vermeden önce Alevi meselesini ve süreci konuşmanın neden kolay olmadığına değinmek önemli. Öncelikle, tartışma teoloji, hukuk ve siyaset tartışmalarının kesişiminde durduğundan, olaya hangi açıdan baktığınız haklılığınızı değiştirebilir. Amaç, farklılıklarımız ve ortaklıklarımızla bir arada çoğunluk merkezli değil de, çoğulculuk merkezli yaşamaksa teolojik tartışmaları hukuki ve siyasi olanlardan ayırmak gerekli. Zira, inanç özgürce seçilen bir konu olması gerektiğinden siyasi güç ve hukuki ön belirlemelerden bağımsız bir şekilde tartışılmalı. Ayrıca, azınlık grubunun inancıyla çoğunluk grubunun inancı, temsiliyet ve kaynaklara erişim eşitliğine sahip olmalı ki, mensupları kendilerini eşit yurttaş hissedebilsinler.

Polİtİk refleksler
Diğer yandan, Alevi meselesini konuşurken bunun halen yüzleşilememiş bir konu olduğunu ve bu yüzden kemikleşmiş öfkeleri ve bu öfkelerin korku ve varoluş stratejisinin sığındığı politik refleksleri barındırdığını da hatırlamak lazım. Bazı Alevi kesimlerin eleştiri reflekslerinde bu yatıyor. Elbette tarihteki acı birikimle yüzleşmeyi ve özrü talep etmek son derece meşru. Bu gibi süreçler sadece Aleviler için değil, Türkiye’deki demokratikleşme ve saydamlaşma için şart. Ancak, eleştirinin dili ve kapsamı da önemli. Bugünü eleştirirken tarihte yaşananların egemendevlet ideolojisiyle ve milliyetçilikle bağını görmeden sadece Sünni kimliğe eleştiride bulunmak da bizleri pek sağlıklı bir tartışma zeminine taşımıyor.
Zira, kendilerini esas olarak Sünni kimliğiyle ifade edenlerin de Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ve özellikle 28 Şubat olmak üzere darbelerde potansiyel “irtica” olarak yaftalanmaktan yaşadıkları ciddi baskılar var. Kısaca, devletin kendini üzerine inşa ettiği Sünni kimlik ile bugün siyasette ve kamusal hayatta aktif bir söylem ve sembol haline gelen Sünni kimliği de ayırmak lazım.

6 AY HAZIRLANDI
Sosyolog Dr. Necdet Subaşı, konunun akademik boyutundan çok siyasi boyutundan tedirgin olsa da 6 aylık bir hazırlıktan sonra çalıştayları başlattı.

 Çalıştaylar dönemi
Alevi açılımında, Muharrem Ayı Orucu İftar yemeklerinin ardından Alevi Çalıştayları dönemi başlıyor. Çalıştaylardan sorumlu dönemin Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu’yken, kabine değişimi ile görevi Faruk Çelik devralıyor. Muğla Üniversitesi’nde akademik çalışmalarını sürdürürken, çalıştayların koordinatörlüğü Dr. Necdet Subaşı’na teklif ediliyor.
Konunun akademik boyutundan çok siyasi boyutunun olmasının kendisini tedirgin etse de arkadaşları tarafından cesaretlendirilerek sürece giriyor. Oldukça kapsamlı ve hassas 6 aylık bir hazırlık sürecinden sonra çalıştayları başlatıyorlar.
Alevi meselesiyle ilgili kapsayıcı bir durum saptaması yapmayı hedeflediğinden çalıştaylara,medya mensuplarından, siyasi önderlere, sosyal bilimcilerden tarihçilere, ilahiyatçılara, hatta Anayasaca tanınmamasına rağmen dedelere, Alevi önderlerinin devlet tarafından kriminal düzeyde tutulan isimlerine kadar farklı kesimler katılıyor. Akademik yaşamın reel yaşam ve politikadan farklı olduğunu söyleyen Subaşı pratik yaşamın akademik derinliğe fazla ihtiyaç duymadan “bol bol tüneller, geçişler üreten, darmadağın, yorucu bir süreç” olduğunu vurguluyor. Bu sırada, varlığını devam ettirmesi gerektiğini düşündüğü bir inanç ve kimliğin nasıl kurtarılacağı konusunda sinerjiyle çalıştığını ifade etmeden de geçemiyor.

 Herkes kendi mahallesine hesap sormalı
Yıllardır Alevilik üzerine çalışan ve sosyologluğunun yanı sıra ilahiyatçı da olan Subaşı’na göre herkesin kendi çevresinde önyargıları kırmak için çalışmasının önemine vurgu yapıyor. Kendisinin bu süreçte de öncesinde de birçok insanın önyargılarının değişmesine vesile olduğunu belirtiyor. Madımak’la ilgili eleştirel olmayanlara da hesap sorduğunu belirtiyor:
“Şunu sorabiliyorum: Sen yakmadın da nasıl seyrettin? Ama bu sorma öbür tarafta da sorulmalı. Sünni de sormalı, Alevi de sormalı.”

 Madımak tartışması
Alevi çalıştaylarının bir oturumu, Alevi ve diğer tüm Sivas derneklerinin, Madımak Oteli’nde yakınlarını kaybedenlerin katılımıyla gerçekleşiyor. Dönemin çalıştaylardan sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik diğerlerine olduğu gibi bu toplantıya da katılıyor. Hayatlarını kaybedenlerin yakınlarının çok ağır ithamlarını anlayış ve saygı ile karşıladıklarını söyleyen Subaşı acılı insanların olayın, yargının hesabını sormalarını anlaşılır birşey olarak yorumluyor. Alevilerin önemli taleplerinden biri olan Madımak Oteli’nin müze olması konusunun önemine, hatta bunun raporda açıkça yer aldığına vurgu yaparken, katliamda hayatını kaybedenler için yapılan anı odasında olaylara karışmış iki kişinin isminin bulunmasını da kabul edilemeyeceğini söylüyor:
“Madımak’ta hayatını kaybedenler adına bir anı odası yapıldı. Ama her zaman sizin dikkatinizdeolmuyor. Mesela orada ölenlerle ilgili kamuoyunda 37 diye ezberi var ya; Valilik 37 kişinin de ismini almış, her birine bir plaket koymuş. Aleviler hemen arkasından itiraz ettiler. Haklılar, ölen 37 kişi içinde birisi katilse, onun o listede olmasını kabul edemeyiz. Ancak, hata olduğu söylenmesine rağmen hala söyleniyor. Hükümet otelle bir adım atıyor. Karşı tarafında biraz daha adım atması önemli.”

AK Parti’nin kararsızlığı
Reha Çamuroğlu Başbakan tarafından “Alevi” kelimesi zikredilmeden “ilgili” konuda danışman olarak görevlendirilerek açılım çalışmalarına başlıyor. Daha bu görevlendirme biçiminin ileride yalnız bırakılacağının işareti olduğunu da vurgulamadan edemiyor. Bu sırada, çeşitli kesimlerden kendisine hakarete varan eleştiriler geldiğini ancak, partiden kimsenin kendi yaptığı açıklamaları desteklemediğini, hakaretlere dava açmak istediğinde partinin yanında olmadığını ve yalnızlaştırıldığını belirtiyor:
“Mesela Kürt açılımı için ortalığı o kadar yakanlar yıkanlar, hiç konuşmadılar. Ki o zaman işte, Dengir Fırat ikinci adamdı partide. Baktım bana hücum ediliyor, parti sahiplenmiyor. Bir hakarete uğradım, ölüm tehdidi aldım ve dava açmak istedim. Partinin yönlendirdiği avukat benden 6 bin lira vekâlet ücret istedi. Avukatı geri gönderdim. Birden bire açılımla ilgili meselede gerek fanatik Sünnilerin, gerekse fanatik Alevilerin hücumuna uğradım, iki farklı cepheden. Fakat, Başbakan demeyeyim, hükümet ya da parti beni burada yalnız bıraktı. Sayın Başbakan bir kere uçakta, işte bu konuda ‘Reha Bey’i görevlendirdik’ dedi. Bunun dışında bir arkamda duruş görmedim. Sonra bazı parti yöneticileri ‘Gündemimizde böyle bir şey yok’ diye açıklamalar yaptılar.”
Bu yalnızlaştırılmadan sonra kendisinin de soğuduğunu ancak, iftarlar boyunca dönemin Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu ile çok iyi çalıştığını da belirtiyor.

Alevisiz çözülemez 
Çamuroğlu, yaşadıklarıyla parti içindeki eğilimin, sorunları sorun sahipleriyle çözmemek olduğunu gözlemliyor:
“Çok acı olan şu. Şimdi siz bir siyasi eylem içine giriyorsunuz, birileri çıkıyor mesela gidiyorlar Sayın Başbakan’a diyorlar ki “kendisine prim yapıyor aman, bu işin sahibi sizsiniz. Yani, bu işin çözücüsü olarak o gözükmemeli.” Elbette işin sahibi başbakan. Bakın Kürt sorununda da bu var. Yani o çözüldüğünde zaten Başbakanın başarısı olacak. Böyle bir realite var, ama, şimdi bu yöntemle hiçbir siyasi sorun çözülemiyor, çünkü ortak edinmek zorundasınız. Alevi sorununu Aleviler olmadan çözebiliyorsanız buyurun çözün. Ya da Kürt sorununu Kürtler olmadan çözüyorsanız, buyurun çözün. Yok böyle bir şey.”

 Yeniden kimlikleştiriliyor
Çamuroğlu’nun da Subaşı’nın değindiği önemli noktalardan biri Alevilik mevzuunda kimlik, inanç ve siyasetin içiçeliği ve farklı kesimlerin bu iç içeliği zaman zaman kullanması. Çamuroğlu’a göre son dönemde ayrımcı dilde bir geriye gidiş var ve Suriye meselesi de bunun tetikleyicilerinden: 
“Bazen İslamcı kesimde Alevilerle Nusayrileri, Alevi başlığı altında şiddetli bir ayrımcılığa tutan yazılar görüyorum. Bazen de, yine çok pragmatik güdülerle Alevilerle Nusayrileri ve Caferileri birbirinden ayırmaya, ya işte efendim ne ilgisi var bizim Alevilerle Nusayrilerin, gibi yazılar yazıldığını görüyorum. Alevilerin her düzeyde aptal yerine konmaya çalışıldığını görüyorum. Aleviler büyük Şii ailesinin bir parçasıdır. Alevilik İran’daki 12 imam Şiiliğiyle de, Nusayrilikle deYemen’deki Zeydilikle de, İsmaililikle de akrabadır. Dolayısıyla siyasi ve stratejik hesaplar adına Aleviliğin tarihinin ve itikadi temellerinin de tahrif edilmeye kalkıldığı bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Bir Türkçü Alevi çıkıp şöyle diyebiliyor. Ne ilgisi var İran’daki Şiilikle bizim Aleviliğimizin? Bizim Aleviliğimiz şamanlıktan gelir, İran bizim tarihi düşmanımızdır, mesela.”

 Teolojik tartışma siyasetten ayrılmalı
Çalıştayların ardından çıkan, 10 çalıştay oturumunu kapsayan 12 ciltlik rapor, durum tespiti yapması açısından önemli bir belge. Raporun girişinde, raportörün görüşlerinin hükümeti yansıtmak durumunda olmadığı gibi, raporun içeriğinin de hükümetin görüşlerini yansıtmayabileceği ifadesi yer alıyor. Raporun sonuç bölümündeki öneriler Madımak Oteli’nin müze olmasından Alevilerin tanımlanmasının “Alevilerin uhdesinde olması gerektiğine” vurgu yapsa da, rapor en çok da somut verilere dayanmadan özellikle bu iki konuda eleştiriliyor.
Subaşı’na göre “rapor okunmadan eleştiriliyor.” Sürecin rapora yansıyan eleştirilebilecek bir yanı, ilahiyatçılar ve dedelerin olduğu bir ortamda Aleviliğin ne olduğu ile ilgili tartışmaların siyasi tartışmalardan ayrışmaması.
Reha Çamuroğlu açılımın ilk dönemlerinde kendisinin de önerdiği çalıştayların siyasi çözüme yönelik, hükümet ve Alevilerin taraf olduğu çalışmalar olduğunu söylüyor. Çamuroğlu’nun bahsettiği gibi siyasi çözüm aramak önemli olsa da, hiç  yüzleşilmemiş bir konuyu etraflıca tartışmak da gerekli. Diğer taraftan, nasıl tartışılırsa tartışılsın, siyasi geçmiş Alevilik inancını siyasetle birlikte örmüş halde. Anlaşılabilir nedenlerle de olsa, Cumhuriyet döneminden bu yana kendini devletin laiklik anlayışıyla özdeşleştirerek siyaset yapan Alevi gruplarının olması meselenin teolojik ve siyasi olarak ayrılmasına pek imkan vermiyor. Tüm bu tartışma, hükümetin iftar ve çalıştaylar döneminde gösterdiği varlığı sonradan göstermemesinde kilitleniyor. Sonrasında meselenin çözümünün üzerine kararlılıkla gidilmemesi rapora mal ediliyor.  

 

‘Cemevlerinin statüsü artık belirlensin’

Nil MUTLUER

Aleviler, cemevlerine ibadethane statüsü verilmemesini siyasi bir karar olarak görüyorlar. Kendi imkânlarıyla açık tutmaya çalıştıkları cemevlerinin ve inançlarının tanınmasını isteyen Alevi kanaat önderleri, yapılacak yasal değişiklikler ya da Bakanlar Kurulu kararıyla çözüm bulunabileceğini belirtiyorlar

Mevzu Alevilik olur da, cemevine gitmemek olur mu? Erikli Baba ve Okmeydanı Cemevleri’ne gidiyorum. Dostane bir şekilde ağırlanıyorum. Bir seferinde öğle saatlerine denk geliyor. Cemevinde, yakınının kaybının 40. gününde yemek veren birinin davetiyle, Alevilerin değişiyle “can yemeğine” oturuyorum. Bu sırada, çeşitli dergah ve kültürevlerinde Alevilik üzerine dersler veren ve Alevi Bektaşi meselesinin felsefi boyutuyla ilgilenen araştırmacı yazar Süleyman Zaman’la sohbet ediyorum. 80’lerinin üstünde dedeler geliyor aramıza. Türkçe ve Arapça Kur’an-ı Kerim okuyorlar. Katılıyorlar sohbetimize, “Allah’a şükür, Sünni komşularıyla rahat yaşadıklarından” bahsediyorlar. Laf lafı açıyor yıllar önce yaptıkları gizli Cem’leri hatırlıyorlar. Alevi olmadığımı bildiklerinden beni de mahcup etmemek için “komşulardan değil de, işte vardı baskılar” diye ekliyorlar. Gülümsüyoruz. Sessizce anlaşıyoruz. Yüzleşemediğimiz konularda sessizce anlaşmak bizim memleketin geleneğinden; din, etnisite, cinsiyet, sınıf tanımaz, anlaşırız sessizce.

Yasal statü talebi
Son dönemlerde sessizliğin bozulduğu, Alevilerin açıkça talep ettikleri konulardan biri, tam da dedelerle bahsettiğimiz ibadethaneleri, cemevlerinin yasal statü kazanması. Önceden ibadethanelere meydan evi, büyük ev, Pir evi, Dede evi denilirken kentleşmeyle birlikte bu mekanlar ortak mekanlar halinde inşa edilerek cemevi ismini alıyor. Cemevi, Alevilerin ibadet ettiği mekanlar, ancak, Aleviliğin esas öğrenildiği yerler değil. Ocaklar, dergahlar, tekkeler Aleviliğin öğrenildiği, dedelerin yetiştiği kurumlar. Onlar da Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ve Cumhuriyet’te ciddi darbeler alıyorlar. 1826’da II. Mahmut, Yeniçeriliği kaldırırken Alevi Bektaşi dergahlarını yasaklıyor ve bazılarına Nakşibendi şeyhlerini atıyor. Cumhuriyet’in kurulmasıyla 1925’te çıkan Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden bu yana da ocaklar, dergahlar ve tekkeler kapalı.

Kanuni düzenleme istemi
Şu an bazılarınız sorabilir: Madem cemevleri ibadethane olarak kabul edilmiyor, o zaman nasıl çalışıyorlar? Bugün cemevleri vakıf ve dernekleşmiş kültür evlerinin bir parçası. Yani, yasal olarak ibadethane değil. İbadethane olmadıkları için de devlet bütçesinden arsa tahsisi, elektrik, su gibi giderlerinin karşılanması desteğini alamıyorlar. Vakıflara devredilen dergah ve tekkelerinde şu an kiracı olarak oturdukları veya yeni yer kiralamak zorunda kaldıkları için maddi sıkıntıları var. Bazılarına göre cemevlerine destek vermek için illa da ibadethane olarak kabul edilmeleri gerekmiyor. Belediye, Enerji, İmar kanunları gibi kanunlarda yapılacak düzenlemeler maddi sorunları çözebilir. Bazılarıysa, cemevlerinin ibadethane olabilmesine önem veriyor. Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi için Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kalkması gerekiyor ki, bu konuda da sadece Aleviler arasında değil, diğer inanç mensupları arasında da görüş birliği yok. Bazıları, bu kanunu laikliğin garantisi olarak görürken, bazıları içinse Türkiye’delaiklik gerektiği gibi yaşanmadığından yeniden tanımlanmalı ve düzenlemeler bu yönde değiştirilmeli.

‘Laikliğe yeni tarif gerekir’
Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kaldırılıp kaldırılmaması Türkiye’de laiklik ve yurttaşlık anlayışını ve anayasanın kapsamını yeniden tarif etmeyi gerektiriyor. Yeni anayasa sürecinin tamamlanması ve bu süreçte laiklik anlayışımızı sosyal ve politik boyutlarıyla tartışmak inanç özgürlüklerinin ve eşit yurttaşlığın sağlanması açısından da oldukça önemli. Gelecek bölümlerde laiklik ve Diyanet İşleri’nin varlığını etraflıca tartışacağız. Bizler tartışırken Aleviler yüzyıllardır olduğu gibi ibadetlerini gerçekleştirmeye devam edecekler; ya gizlice evlerde ya da cemevlerinde. Üzerine konuşmasak da toplumca bunu biliyoruz. Cemevleri meşru ama yasal değil, ‘Alevi mallarını geri vermiyorlar’

Tural ayrıca, 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin 677 sayılı yasayla bu dergahların tüm mal varlıklarına da el konulduğundan bahsediyor. Mal varlıklarının nasıl ellerinden alınarak kendi vakıflarında kiracı olarak oturduklarını ve nasıl bu mallarının da özelleştirildiğini Tural, Şahkulu dergahı ile örneklendiriyor: 

“Şahkulu Vakfı 700 yıllık bir tarihi geçmişe sahip, arıcılıktan ipekböcekçiliğine kendi üretimini yaratıp kaynak yaratan bir vakıf. Dergahta yetişen Alevi önderleri Anadolu’nun değişik yerlerine ve Balkanlara bu inancın öğreticileri ve yayıcıları olarak gönderilmişlerdi. 10 binlerce hektar araziye sahip olan bu vakfın elinde bugün sadece 60 dönümlük bir yer kaldı. O da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne verildiğinden şu an bize aylık 6 bin lira karşılığında kiraya verildi. Bunun gibi başka örnekler arasında Hacıbektaş-Veli dergahı, Eskişehir’de Sucaettin Veli Dergahı, Antalya’da Abdal Musa Dergahı, Erikli Baba Dergahı ve Karacaahmet yer alıyor. Başkanı bulunduğum vakfın  malı olan ve karşısında halen boş bulunan arsası bile yakın zamanda 260 milyon TL’ye bir özel şirkete satılmış bulunmaktadır. Yani, devlet mülkiyet hakkına saygı göstermiyor, Alevi dergahlarının yok olması için legal-illegal tüm yolları deniyor. 2011 yılında AB’nin baskısıyla Ermeni ve Rum Vakıf mallarının iadesine karar verildiği gibi Alevi dergah ve vakıf mallarının da iadesi için 18.05.2012tarihinde 30 Alevi örgütünün oluşturduğu Alevi Örgütleri Platformu  olarak hazırladığımız bir deklarasyonu tüm resmi kurumlara -Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Meclis Başkanlığı dahil- ve basına ilettik. Ne yazık ki bugüne kadar olumlu yönde yansımasını görmedik.”
 

Aleviler, ibadetlerini yaptıkları cemevlerinin resmi bir statüye kavuşturulmasını istiyor.

‘Parantez içiyle oynamak yeter’
Şahkulu Sultan Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Avukat Mehmet Tural’a göre düzenlenecek bir Bakanlar Kurulu Kararı ile cemevlerinin temel masraflarının karşılanmasının yanında cemevinin kamu malı sayılmasının getireceği başka avantajlar da olacaktır.

“Cemevlerinin ibadethane olarak yasal statü taleplerine, hükümet yetkilileri  Devrim kanunlarından sayılan 1925 tarihli 677 sayılı yasanın engellediğini söyleyerek karşı çıkmaktadır. Oysa bunun  gerçeklerle ilgisi yok. Zira anılan yasanın 1. maddesinde  kapatıldığı sayılan yerler arasında cemevi yoktur. Kapatılmasına kararlaştırılan yerler tekke ve zaviyelerdir  olarak tasrih edilmiştir. Cami ve mescit aynen bırakılmıştır. Dolayısıyla bu itiraz hukuki ve ahlaki değildir. Aldatmacadır. 2002 yılında Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde çıkarılan 2002/4100 sayılı Bakanlar Kurulu kararında elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların bu bedelleri ödemekten muaf tutulmasına ilişkin kararı vardır. Bu kararın  2/f maddesinde muaf tutulan ibadethaneler bölümü parantez içinde cami, mescit, kilise, havra ve sinagog olarak sıralanmıştır. Şayet bu parantezin içine cemevi de dahil edilirse cemevleri de elektrik ve su paralarından muaf olacaklardır. Ayrıca aynı kararnamenin 3. maddesinde  ibadethanelerin elektrik gideri “Diyanet İşleri Başkanlığıtarafından takip eden yıl bütçesine konulacak ödenekten ödenir”  hükmü  vardır. Dolayısıyla bu olay öyle yasa değişikliklerini bile gerektirecek bir olay değildir. Bir Bakanlar Kurulu kararıyla kısmen halledilebilecek bir olaydır.”

‘Aleviliğin yayılmasından korkuluyor’
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Kara çözümün kolay olmasına karşın gerçekleşmemesinin siyasi nedenleri olduğunu savunuyor.

“Alevilik ayrı bir inanç olarak görülmeye başlandığında sorun çözülecek. Bu kabul edilmiyor. Alevilik tebliğci bir inanç olmamasına rağmen, Sünni İslam açısından tehlike görüyorlar ve bir inanç olarak tanımak istemiyorlar. Yani alınan karar siyasi olduğundan gene siyasi bir kararla da çözülebilir. Elbet bunun bir kısmı anayasa ile çözülecek şeylerdir. Ancak düşünün cemevlerinin ibadethane olup olmadığını Diyanet İşleri Başkanı’na soruyorlar. Böyle yaklaşınca da tabi çözümsüz kalıyor. Biz bugüne kadar kimseye sormadık ibadethanemizi! Şimdi de Diyanet İşleri Başkanı’na soracak değiliz. Hükümet de topu taca atmaktan vazgeçerse sorun çözülür. Artık Alevilerin varlığını reddetmek sorunu çözmüyor, bunu herkes anlamalı.”

 ‘Belediyeyle ciddi sıkıntı yaşıyoruz’
Cemevlerine destek konusunda yasal düzenlemelerin yapılmaması konuyu belediyelerin anlayışına bıraktığından Alevi yurttaşlar ibadetlerini gerçekleştirmek için büyük özverilerde bulunuyorlar. Bu özveriler arasında zaman zaman ötekileştirilmek de yer alıyor. Hacı Bektaş Veli Kültür ve Dayanışma Derneği Esenler Şubesi yöneticilerinden Hüsnay Ağırgöl İstanbulEsenler’de yaşadıklarını anlatıyor:

“Mahalleli ile değil, belediye ile sıkıntımız var. Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu ile. Beş katlı binanın altını tuttuk ibadet yapıyoruz. Mutfakla ibadet yerimiz bir arada. Sığmıyoruz.Doğalgaz, soba yok, elektrik sobası ile millet titreyerek ibadetlerini yapıyor. Giderimiz aylık 2000 TL. Zar zor ödüyoruz. Cemevini ayakta tutmaya çalışıyoruz. Belediye Başkanı’nı 12 İmamlarınMuharrem yemeğine çağırdık. Geldi. Ortamımızı gördü,  “burası size yeter de artar bile” dedi. Kaymakam bize iyi yaklaşıyor ancak, belediye hiç destek olmuyor. Bağcılar Belediyesi de AKP’li ama, oradaki cemevine katkısı bulundu. Etkinliklerine katılıyor. Sohbet ediyoruz. Cemevinin etrafını, girişini yaptı. Nevşehir’deki  Hacı Bektaş’a katkıda bulundu. Bizim, Esenler’in bazı çalışanları da kötü davranıyor. Çöp poşeti dağıtılırken belediyeden gençler iyiydi. Ancak, bir seferinde gelen şoför “buraya verilmeyecek” diye bize poşet vermedi. Bizi ayırıyorlar. Esenler’de çok cami var, bizim bir cemevimiz yok.” 

 ‘Asıl sorunu yaratan inkârcı resmi ideoloji’
Yüzleşme Derneği Başkanı Cafer Solgun yeni anayasa çalışmaları kapsamında inanç özgürlüklerinin güvence altına alınabileceğine değiniyor.

“Aleviler ibadetlerini kendi imkanlarıyla oluşturdukları cemevlerinde yerine getirmektedirler. Devlete düşen bu mekanları, Alevilerin kabul ettikleri anlamıyla tanımaktır. Soruna yol açan Aleviler değil ki, inkarcı resmi ideoloji. Yani devletin ta kendisi. İlla bir formülden bahsedilecekse, yeni anayasa çalışmaları kapsamında din ve vicdan özgürlüğünün herhangi bir kayda kuyda tabi tutulmadan güvence altına alınması ve devletin din-iman işlerinden elini tümüyle çekmesidir.”

‘Seçmeli din dersinde dışlanacağım kaygısı’

Nil MUTLUER

Din dersini seçmeyen öğrencilerde Alevi ya da Sünni olsunlar ‘dışlanma’ kaygısı öne çıkıyor. Çocuklarının din dersinden muaf tutulmasını isteyen veliler de toplum baskısının çocuklarda travmaya yol açtığını, derse girmeyen çocukların farklı gerekçeler bulduğunu anlatıyor

Nedenleri ve etkilenme biçimleri aynı olmasa da, Alevi veya Sünni, konuştuğum çoğu kişi zorunlu ve seçmeli din derslerinin varlığından hoşnut değil.  Aleviler inançlarının tartışılacağından, Sünniler ise derslerin müfredatının tatminkâr olmamasından şikâyetçi.

Zorunlu din dersiyle ilgili konuşmaya başladığımda çoğu Alevi ilk olarak sanki bu ders kaldırılacakmış da bir türlü kaldırılamamış gibi hissettiklerini söylüyorlar. Esasında bu histen bahseden Sünniler de var. Özellikle, çocukların bilgisinin notla sınandığı ders vasıtasıyla inanç ve zorunluluğun yan yana gelmesinin yarattığı yapaylığın bu duyguda payı var. Ayrıca, 2007’deAİHM’de (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kızı Eylem Zengin’in din derslerinden muaf olması kararını kazanan Hasan Zengin’in durumu da, dersin kaldırılma yolunun açılabileceği yönünde umut vermiş birçok kişiye. Hatta bu karar öncesi iç hukukta da kazanılan bazı davaların bu yolu açması, bazı Alevilerin çocukları için din dersi muafiyeti almasını sağlamış, ancak din derslerine girmeyerek ders sırasında okul koridorlarında oturmak zorunda olan çocukların yaşadığı dışlanma hissini ve ailelerin karşılaştığı toplumsal baskıyı giderememiş.
Sünniler de engelleniyor

Geçen yıl, 2012-2013 eğitim döneminde derslerin kalkmasını bekleyenler kötü bir sürprizle karşılaştı. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi kalkmadığı gibi, Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamberimizin Hayatı, Temel Din Bilgileri dersleri de seçmeli dersler arasına yerleştirildi. Üstelik, Bilgi Kuramı, İnsan Hakları ve Demokrasi, Kompozisyon, Felsefe gibi diğer seçmeli dersler eğitim kadrosu yetersizliğinden bazen açılamıyorsa da, dinle ilgili seçmeli derslerin eğitim kadrosu hep mevcut. Böylece, başka ders açılmadığı takdirde öğrenciler dört tane din dersi almak durumunda kalıyorlar. Başka ders seçmek isteyen Alevi öğrenciler için bu hiç kolay değil zira, birçoğu kendilerinin Müslümanlık ve Peygamber ile ilişkisinin sorgulanacağından çekiniyor. Hatta, farklı dersler seçmek isteyenler dışlanmayla karşılaştıklarından bile bahsediyorlar. Bu gibi bir baskının farklı ders seçmek isteyen Sünnileri de engelleyebileceği aşikar. 

Alevilerin çoğunu tatmin etmeyen bir sürpriz de zorunlu din derslerine Alevilik bölümünün eklenmesi. Hükümet bu bölümün yazım aşamasına Alevilerin de katılmış olduğunu söylese de, birçok Alevi için içerik konuyu tüm yönleriyle anlatmıyor. Bu gibi bir Alevilik bilgisinin yönlendirici ve yanlış olduğunu iddia edenler de var. Üstelik, Aleviler, dersi veren hocaların Alevilere yönelik tarihsel önyargılarının da dersi etkileyeceğinden endişe ediyorlar.   

Laikliğin yerleşmesi
Tüm bu tartışmalar yalnızca Aleviler tarafından değil, özellikle inanç özgürlüğü çerçevesindelaiklik anlayışının yerleşmesi gerektiğine inanan Sünnilerce de eleştiriliyor. Ve yurttaşlık ve laiklik üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Her ne kadar bazı hükümet yetkilileri Hasan Zengin-Eylem Zengin olarak anılan AİHM kararını zorunlu din derslerinin kaldırılmasında değil de, içeriğinin evrensel bir hale getirilmesi yönünde bir adım olarak değerlendirse de, CHP Milletvekili Rıza Türmen Ak Parti’nin AİHM kararına uymadığını iddia ediyor:

“Türkiye’de zorunlu din dersleri ile ilgili verilen hukuki mücadele ve AİHM kararına rağmen AKP Hükümeti gereken adımları atmamıştır. Ayrıca, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin yanı sıra seçmeli din dersleri eklenmiştir. Zorunlu din dersi kaldırılmayarak Alevilik ile ilgili bölümün ders kitaplarına özensizce ve Alevi topluluğuna danışılmadan yerleştirilmesi kabul edilebilecek bir çözüm değildir. Zira ders kitaplarındaki Alevilik başlığı altında verilen bilgiler Alevi toplumunun kendi inançlarını anlatmaktan uzaktır. Alevi inancında olmamasına rağmen ders kitaplarında yer alan bazı kavramlar, Hükümet’in kendi Alevi tanımını yarattığı, Aleviliği Sünni bakış açısından anlattığı gibi gerekçelerle Alevi topluluğu tarafından tepki toplamıştır.”

Sadece Türmen değil, konuştuğumuz farklı inanç grubuna mensup birçok kesimden kişi ve uzman için de din dersinin zorunlu olması kapsayıcı ve özgür bir laiklik anlayışına uygun değil. Türmen’in derslerin kalması halinde iki farklı ders kitabı hazırlanması yönünde bir önerisi var:

‘İki ayrı ders kitabı olmalı’
“Din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılması laik bir devlet olmanın gereğidir. Başka bir seçenek ise, Aleviler ve Sünniler için iki ayrı din dersi kitabı hazırlanması, (bunun örnekleri Almanya’da mevcut) ve seçmeli olan bu dersin Alevilere, Sünni-İslam anlayışına göre yetişmiş öğretmen ve ilahiyatçılar yerine Alevi öğretmenler tarafından verilmesidir. Ayrıca, ders kitapları hazırlanırken kurulacak komisyona her iki kesimden çok sayıda, farklı ve geniş yelpazede uzman, eğitimci ve din adamının katılması gerekmektedir.”

 
‘Seçim, Kimlik Beyanı olmamalı’

Din dersi kitaplarının farklı bir süreçle yeniden ele alınması gerektiğini düşünenlerden biri de sosyolog Dr. Necdet Subaşı. Diyanet Strateji Geliştirme Başkanı olan, ancak bu kimliği ile görüş bildirmek yerine 2009-2010 yılları arasında süren Alevi Çalıştayı’nın Koordinatörü olarak görüş bildirmek isteyen Subaşı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin içeriğindeki Alevilere ayrılan bölümle ilgili yetersizliğin, Sünni kısımlar için de geçerli olduğunu belirtiyor. Subaşı’na göre zorunlu din dersleri tartışmalı bir mesele.

‘Yeniden tasarlanmalı’
Subaşı din derslerinin seçmeli olmasını ve derslerin seçilme şeklinin de yeniden tasarlanmasını öneriyor. Subaşı’na göre Anayasa’nın 24. Maddesi gereği yasal statüye sahip olamayan Mevlevilik ve Nakşibendilik gibi tarikatlar ve Alevilik ve Nusayrilik gibi farklı inanç gruplarının da kapsanabileceği bir eğitim ve öğretim programının Milli Eğitim’ce tasarlanması gerekiyor. Dersin inanç gruplarının kendileri tarafından bağımsız bir şekilde hazırlanması da oldukça önemli. Subaşı, programın yanlış uygulamasının ayrımcılıkları besleyeceğini de hatırlatıyor:

“Zorunlu din derslerini tartışmalı kılan, din konusunda verilen bilgilerin tatminkâr olmamasından kaynaklanıyor. Vatandaşların genel geçer din bilgisi konusunda sağlam bilgi sahibi olmaları gerekir. Buna karşılık seçmeli din derslerinde ise her inanç grubunun kendi mekanizmalarınca da onaylanmış bilgilerin müfredatta yer alması uygun olacaktır. Bugün tüm vatandaşlarımızı tatmin edecek bir din bilgisi müfredatına yaklaşılmış olmakla birlikte eksiklik ancak seçmeli din dersleri uygulamasıyla telafi edilebilecektir.

‘Fişlemeyi getirmesin’
İsteğe bağlı dersler, vatandaşların kendi rıza ve isteklerine bağlı olarak verilmekle birlikte, hiçbir şekilde kendi kimliklerini beyan etmek zorunda kalmayacakları şekilde tasarlanmalıdır. Yani Alevilere seçmeli ders koyup, Alevi fişlemek de mümkün. Mesela küçük bir taşra kasabasında iki tane memur çocuğu Alevi olabilir. Öyle bir şey olmalı ki bu, mesela bir Sünni olarak benim çocuğum da Alevilik dersini seçebilmeli. Bu Sünnilerin bir jesti olabilir.”

Seçmeli ders seçilemiyor!

Akademik çalışmalarını Alevilik üzerine yapan ve aynı zamanda CHP milletvekili olan Doç. Dr. Aykan Erdemir Bursa’da yaşayan bir Alevinin kendisine ilettiği seçmeli ders formundaki yönlendirmelerden bahsediyor. Formda, eğitmeni olmadığı için açılamayacak olan derslerin üzeri çizilerek velilere teslim ediliyor. Hal böyle olunca, seçmeli dersler, bir nevi zorunlu dersler haline gelmiş oluyor. Erdemir’e göre din dersi meselesinde özgürlükler daha da kısıtlanmış ve Aleviler açısından daha geri bir konuma gelmiş durumda, zira Alevilik dersinin kaldırılmasını isterken, kendilerini temsil etmeyen bir Alevilik anlayışının ders kitaplarına eklenmiş olmasının Aleviler için kabul edilemez olduğunu düşünüyor.

‘Derse girmeme bedeli travma ve tehdit’

2007’deki AİHM kararından önce, 2005’te iç hukuk yolu ile çocuğunun din dersine girmemesi hakkını kazanan ilk kişi Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu. Kenanoğlu’nun bu davayı kazanmasının ardından yaşadıkları, sevincini kursağında bırakmış. Çocuğu okulda dışlanmış, kendisinin sosyal hayatı oldukça etkilenmiş:   “Zor

unlu din derslerine dava açıp bunu iç hukukta kazanan ilk kişiyim. Çocuğum din dersi almıyor ancak, alternatif bir ders olmadığı için din dersinde bahçeye çıkıyordu. Bu durum sorulara ve tacize maruz kalmasına neden oldu, herkese din dersinden muaf olduğunu  açıklamaktan bıktığı için “yaramazlık yapıp öğretmeninin kendisini dışarı attığını söylemeyi tercih etmeye” başlamıştı. Daha henüz 10 yaşındaydı. Bunu öğrendiğimde okula gidip müdürle konuştum ve çocuğun din dersinde sınıfta oturmasını sağladım, davayı kazandık ama çocuğumun fiilen din dersi almasına engel olamadık. O süreçte iş yerimde problemle karşılaştım, beni istifaya davet ettiler, tehdit edildim, çocuğum polis gözetiminde okuldan çıkıyordu, evimiz polis tarafından zaman zaman tehdit unsurlarına karşı gözetim altında tutuluyordu.”

‘Alevinin okul yaşamındaki zorluklar çok’

Alevilik üzerine çalışan antropolog Dr. Dilşah Deniz din derslerindeki Alevilik bölümünün yetersizliğinin yanı sıra Alevilik bölümünün işlenmesi sırasında Alevi öğrencilerin karşılaşacağı olası sıkıntılara değinerek, bunun öğrencilerin hayatını daha da zorlaştırdığından bahsediyor:   

“Din dersi kitabında  Alevilikten bahsedilmesi çeşitli açılardan sorunlu. Öncelikle, bu bilgiyi binlerce yıldır Alevilikle hiçbir teması olmayan, Aleviliği sapkın olarak gören, ya da görmezden gelen, görmek istemeyen, ona dair olumlu altyapısı olmayan öğretmenlerce ne kadarının, nasıl verildiğini bilmiyoruz. Sınıfta buna dair sorular soran öğrencilere nasıl, hangi beden diliyle cevaplar sunulduğunu bilmiyoruz. Ona kaç dakika ayıracağını bilmiyoruz. Toplumda çoğunlukla olumsuz bir algı ile doldurulmuş genç, ne söyleyeceğini bilemeyen bir yaş grubundaki öğrenciler arasında Alevi çocuklarının oradaki o atmosferden etkilenme durumunu bilmiyoruz. Bunlar asla bilinmeyecek. Ortaya çıkan komplikasyonlar bastırılacak.”

Evi işaretlenen alevilere sünni komşu desteği

Evleri işaretlenen Aleviler bu işaretleri Sünnilerin yaptığına inanmıyor. Hatta Sünni komşularının böyle durumda dayanışma gösterdiğini söyleyen Aleviler hükümetin son dönemdeki söylemlerinden dolayı da giderek içe kapanıyor

Nil MUTLUER

Son bir yıldır Aleviler evlerinin işaretlendiğini öne sürüyor.  Adıyaman, Altınoluk, Didim, Erzincan, Gaziantep, Malatya, Mersin, İstanbul’un mahalle ve sokaklarında onlarca ev işaretlendiği bilinenler arasında. İstanbul’da ev işaretlemelerinin olduğu semtlere gittik. Eyüp, Kartal, Okmeydanı ve Pendik’i dolaştığımızda işaretleri gördük. Bir sabah uyandıklarında evlerinin işaretlenmiş olduğunu görmeleri mahalle sakinlerini rahatsız etmiş. Huzurlu yaşarken böyle bir olayla karşılaşmaları ister istemez geçmişi hatırlatmış onlara.Tekbirle kundaklama girişimi
Çok uzak değil, Cumhuriyet tarihinde yaşanan acılar da Alevi evlerinin işaretlenmesiyle başlamış, sonra katliamlara dönüşmüştü. Son bir yılda da hissettikleri tehditler arasında sadece ev işaretlemeleri yok. Çeşitli saldırılar da var. Hemen bazı örnekleri sıralayabiliyorlar. Malatya-Sürgü’de ramazan davulcusuyla tartışan Alevi bir ailenin evi bir güruh tarafından tekbirlerle yakılmaya çalışıldı. Malatya Hekimhan ilçesinde de, bir devlet hastanesinde müdür çalışan temizlik işçisinin “Alevi olduğundan helal yemek pişirmeyeceğini, bu yüzden sadece temizlik işi yapmasını” çalışanlara söylediği şahitlerce savunuldu. Bu söylentiden sonra temizlik işçisi ile aşçıbaşı arasında çıkan tartışmada işçinin eli aşçı tarafından satırla yaralandı. Ayrıca, Alevi kurumları da bazı cemevlerinin işaretlendiğini, sivil polislerce tacizde bulunulduğunu ve yakılma girişimleri olduğunu iddia ediyorlar.
Sünni komşu desteği önemseniyor
Ev işaretlemelerle birlikte son iki yılda Alevilere yönelik çeşitli şiddet girişimlerinde bulunulması tarihten gelen travmalarını tazeliyor. Mahalleli işaretlerin önceki Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarındakilerine benzerliğinden bahsediyor. Yaşanan travmalar nesillerdir belleklerden gitmediğinden işaretleme gibi tehditlerin etkisi de büyük oluyor. Ancak, işaretlemeleri bir arada yaşadıkları Sünni komşularının yapmadığından emin olduklarını söylüyorlar. Hatta, Alevi evleri işaretlendikten sonra Sünni yurttaşların komşularıyla dayanıştıklarını da vurguluyorlar. Aleviler bunu çok önemsiyor. Ancak, bu dayanışmanın toplumun geneline yansımaması da Alevi yurttaşları rahatlatmıyor.

‘Çocuk işi’ tatmin etmiyor
Diğer yandan, Ak Parti’nin Alevi Çalıştayları sonrasında Alevilerin beklentilerini siyasi alana taşımamasının yanı sıra Alevi evlerinin işaretlenmesiyle ilgili İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in “çocukların işi” olabileceğine yönündeki açıklamaları Alevileri tatmin etmiyor. Alevilerin korkularını ve travmalarını tetikliyor. Oysa, aynı Aleviler hükümetin bir önceki dönemde gerçekleştirdiği iyi örnekleri de hatırlıyorlar. Alevi Bektaşi Federasyonu eski Başkanı Ali Balkız, Bingöl’ün Karlıova köyünde Alevilere yönelik baskılara jandarma ve kaymakamın ilgisizliğinin dönemin Alevi çalıştaylarından sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik’in müdahalesiyle engellendiğine değiniyor.

İçe kapanıyorlar
Ancak, toplumdaki dayanışma eksikliği ve hükümetin son dönemdeki tutumu Alevilerin de söylemlerinin konjonktüre uyarak içe kapanmasına neden oluyor. Yüzleşilemeyen geçmiş bugünkü siyasi gerginlikleri tetikliyor. Gündelik hayat ne kadar dayanışmalara açık olursa olsun, siyasi gerginlikler travma yaşayanların da yaşatanların da kimliklerine geri dönmesine neden oluyor.

Katliamlar kınansa da yan yana durulamıyor

Ayrımcık karşısında kültürel, dini, etnik kimlikler yerine meselelere odaklanarak ortak siyaset geliştirmek toplumsal barış sürecini örmek açısından oldukça önemli. SETA Hukuk ve İnsan Hakları Direktörü Yılmaz Ensaroğlu kimliksel ötekileştirmelerin gerçeklerin görülmemesine neden olduğunu vurgulayarak hem Sünni hem de Alevi kimliği üzerinden siyaset yapanları eleştiriyor:
“Öyle ilginç bir siyasal kültürümüz var ki, bir türlü önyargılarımızı aşıp somut meselelere odaklanamıyoruz. Örneğin, on seneden beri İslamcı kökenden gelen insanlar iktidardalar ancak bazı sorunlara karşı zihinlerindeki mesafeyi kaldırmakta hala zorlanıyorlar. Mesela İttihat ve Terakki zihniyeti, sadece dönemin Ermenilerini değil, aynı zamanda, İslamcıları, dindarları da katletti ama buna rağmen, günümüz dindarları İttihatçılarla ve yaptıklarıyla aralarına mesafe koymakta neredeyse zorlanıyorlar. Aynı şekilde, devlet içindeki kimi odaklar, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta operasyonlarlar yapıyor, insanlık suçları işliyorlar ama bu olaylar, Alevilerin zihin dünyasında çok rahatlıkla Sünnilere fatura edilebiliyor. Yani bunun aslında devlet kaynaklı olduğunu bilen Alevi dahi düşmanlığını, söylemini Sünni’ye yönelik olarak sürdürüyor. Aynı şekilde Sünnilerin de çok azı devletin farklı kesimlere yaptığı zulümler karşısında çıkıp “bizim bu işte dahlimiz yok” diyebiliyorlar; Alevilerle birlikte, katliamları yapanlardan hesap sorma gibi bir duyarlılığı sergilemekte zorlanıyorlar. Yapılan zulümler onaylanıyorsa, bu ayrı bir konu; ancak katliamları tek tek kınayıp, Alevilerle birlikte yan yana durulamıyorsa bir sorun var demektir. Tüm bunlara rağmen, tabana indiğinizde aslında insanlar arasında, aileler arasında, komşular arasında ilişkilerin daha sakin ve daha düzgün olduğunu görüyorsunuz.  Ama politize olmaya başladıkça ya da politik aktörler, sosyal aktörler söz konusu olduğu anda otomatikman herkesin resmi görüşü, tutumu öne çıkmaya başlıyor.”Alevilerin ortak ruhsal durumu: Suçluluk hissi

Almanya ve Türkiye’de aralarında Alevilerin de olduğu farklı etnik gruptan kişilerle ayrımcılık ve travma üzerine çalışan Türkiye Sistem Dizimleri Enstitüsü Başkanı psikoterapist Mehmet Zararsızoğlu, ortak travmaları nedeniyle Alevilerin his ve davranışlarındaki ortak benzerliğe değiniyor:
“Yüksek öğrenim almış, Türkiye üstü bir gelire sahip ve mevki sahibi Alevi kökenli insanlar ile çalıştığım vakalarda bile kişilik yapılarına, ilişkilerine ve varoluş biçimlerine yansıyan şaşmaz benzerlikler ve ortak noktalar tespit ettim. İstisnasız her birinde sanki bir suç işlemişçesine suçlu hissetmek, susmak, görünmemek, kendini, kökenini saklamak, haksızlığa uğramış olma hissine sahip bir ruh hali sergiliyorlardı. Psikoterapi ortamının verdiği güven ortamında ilerleyen süreçte ”bizi devlette yükseltmezler, emniyet müdürü olamayız, Alevi vali yoktur, görünmez biçimde takip ediliriz “fişleniriz”, nüfusun %15-20’sini oluşturduğumuz halde bu dışlanmayı toplum yaşamının her bir alanında hatta kız alıp verirken dahi travmatik bir şekilde yaşarız. İslamın içinde misiniz neresindesiniz gibi bir izolasyonu bedenimizin ruhumuzun her bir noktasında hissederek büyürüz” şeklinde kendilerini ifade ediyorlardı. Yine son dönemde kendi yaşadıkları bu mağduriyetten bunalmış sosyo- ekonomik yapısı kuvvetli Alevilerin tüm güçlerini çocuklarını yurt dışına yöneltme noktasında kullandıklarına sıkça şahit oluyorum. Bilinç ve eğitim düzeyi yüksek bu insanların olayın politik açıklamasını da duyduğum şu cümle özetliyor. “Biz Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren sistematik bir ötekileştirme içindeyiz”.

Kurban da fail de mağdur
Zararsızoğlu’na göre mağduriyet sadece kurbanlara özgü bir durum değil. Faillerin yaptıkları ayrımcılıkla yüzleşememesi onları da travmatize ediyor. Gerçek bir barış için kişi ve grupların kurban konumundan çıkması, faillerin de kendi yaptıkları ve travmasıyla yüzleşerek sorumluluğunu kabul etmesi ve telafi yoluna gitmesi büyük önem taşıyor.  Olaylar istismara açık halde

Son dönem Alevi evlerinin işaretlenmesi Ocak 2012’de Adıyaman’da başlıyor. Olayların ardından Yüzleşme Derneği adına yazar Emine Uçak Erdoğan, aralarında Mazlumder, İHH İnsani Yardım Vakfı, AKDER (Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği), Başkent Kadın Platformu, İlke İlim Kültür Dayanışma Derneği ve Adıyaman Gökkuşağı Derneği’nin de bulunduğu bir ekiple inceleme raporu hazırlamak üzere Adıyaman’a gidiyor. Uçak Erdoğan’a göre işaretlemeler sonrası Sünni yurttaşların dayanışmak üzere kendi evlerini de işaretlemeleri Alevileri rahatlatan bir durum olsa da, olay çözülmesi kolay olmayan bir muammaya dönüşmüş halde.  Uçak Erdoğan görüştüğü Adıyaman İHD (İnsan Hakları Derneği) Şube Başkanı Avukat Osman Süzen’in görüşlerine de değinerek olayın konuyu politikleştirmek isteyen kesimlerin ve muhalefetin istismarına açık hale geldiğini ve hükümetçe tatminkâr bir açıklama yapılamadığı takdirde de toplumdaki korkuyu derinleştireceğine değiniyor.
Yaşananlar tuhafımıza gitti’
Ev işaretlemelerinin sonuncusunu gerçekleştiği İstanbul Eyüp’ün Güzeltepe mahallesi muhtarı Haydar Penez ile mahalleyi gezdik. Ev işaretlemenin hemen ardından muhtar mahalle sakinlerinden oluşan bir heyet ve Pir Sultan Abdal Derneği’nden dedelerle tespit çalışması yapmış. Bazı evlerin önünden geçerlerken işaretlerin sivil polislerce imha edildiğini görmüşler. Mahallenin %65’nin Alevi olduğuna değinen muhtar ev işaretlemelere de polisin delilleri karatmasına da bir anlam veremiyor. İşaretlenen evlerin ortak özelliklerinin ne olduğunu sorduğumda da şaşkınlığını ifade ederek olanların devletin bir oyunu olup olmadığını sorguluyor:  “İşaretlenen 10 evin 9’u Sivaslı. Üstelik işaretlenen evler Sivaslı Alevilerin ağırlıkta yaşadığı sokaklarda. İşaretlemeleri Sünnilerin yaptığını düşünmedik bile. Şimdiye kadar bir Alevi Sünni kelimesi bile konuşulmadı bu mahallede. Ben 12 yıl kahvecilik yaptım. Sünni ve Alevilerden oluşan bir müşteri potansiyelim vardı. Ya bir günden bir güne, şakayla da olsa, ya sen Sünni’sin ben Aleviyim diyen görmedim. Yani bir Sünni cenazesinde Alevilerin cami avlusunu, cenaze namazını doldurduklarını gördüm. Bir Alevi cenazesinde de Sünnilerin cemevini doldurduklarını gördüm.  Valla devletin oyunu olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü 25 yıldır bu mahalledeyim, böyle bir şey hiç görmedim, duymadım. Yaşananlar tuhafımıza gitti.”

CHP Diyanet’te Alevi açılımı yaptı

CHP, yeni Anayasa taslağında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘toplumdaki din ve mezhep çeşitliliğini gözetmesi’ ilkesini talep ederek, Alevi temsiline olanak tanınmasını önerdi. Partiler,  ‘İdare’ bölümü ekseninde Uzlaşma Komisyonu’na önerilerini sundu.

Ebru TOKTAR ÇEKİÇ / ANKARA

AK Parti, meslek örgütleri, TOBB, Türk Tarih Kurumu,  Türk Dil Kurumu, YÖK,  RTÜK’ü anayasal kurum statüsünden çıkarıp yasal kuruma dönüştürürken sadece Diyanet’e anayasal çerçeve çizdi. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Diyanet’in Anayasal olması gerektiğini, aksi halde toplumda kargaşalar çıkabileceğini belirtti. AK Parti, bu çerçevede verdiği öneride de Diyanet’in siyasi tarafsızlık içinde hareket etmesini isterken, mevcut anayasadaki gibi ‘laikliği gözetmesi’ ilkesine yer vermedi. CHP ise Diyanet için ‘Din ve inanç özgürlüğünün anayasada belirtilen esasları çerçevesinde ve laiklik ilkesi doğrultusunda, toplumdaki din ve mezhep çeşitliliğini gözetmek koşuluyla kanunda sayılı görevleri yerine getirir’ tanımını yaptı. Bu tanım Alevilerin Diyanet’te temsiline olanak tanıyan bir öneri olarak yorumlandı. YÖK’Ü KALDIRDI YÖK’ü kaldıran teklif yapan CHP, yükseköğretime ilişkin yasal düzenlemeler yapmak, yabancı yükseköğretim kurumlarına izin vermek ve yabancı üniversitelerin diplomalarını tanımak için Üniversitelerarası Kurul oluşturulmasını talep etti. MHP,  ‘Hak arama özgürlüğünü’ kısıtlayacak ‘gizlilik kaydı’ gibi uygulamalara karşı Anayasal güvence isteyen tek parti oldu.

akşam