Ana Sayfa Blog Sayfa 6437

CHP’li Akkiraz’dan alevi oyu analizi

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Sabahat Akkiraz, Alevilikle ilgili geniş kapsamlı bir araştırma yaptı.

Akkiraz, Bahçeşehir Üniversitesi’nin katkılarıyla 40 ilde yapılan anket sonucuna göre hazırlanan raporu, önümüzdeki günlerde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na sunacak. 35 sayfalık raporda, Türkiye’deki toplam nüfusun yüzde 15’inin Alevi olduğu iddia edilirken, bu vatandaşların yüzde 75’inin CHP’ye oy verdiği belirtiliyor. Alevilerden en çok oy alan parti sıralamasında CHP’yi MHP, BDP ve AK Parti izliyor. Bir sonraki seçimde oy verilecek parti sorusuna verilen cevapta ise CHP’nin ciddi bir düşüş yaşadığı öğrenildi.

“Kendinizi ne olarak görüyorsunuz? Alevi mi, Türkmen Alevisi mi, Müslüman mı, ateist mi?” sorusuna cevap veren vatandaşların büyük bir bölümü ‘Alevi’ şıkkını işaretledi. Bu soruya cevap verenlerin çok düşük bir oranı kendini ‘ateist’ olarak tanımladı. (timeturk)

Dersim ve CHP

Can KASAPOGLU

“CHP ve Dersim, tıpkı zıtların bir arada ifadesi olan ‘dualizm’ gibidir ancak ikisi bir arada olmuyor, olmamıştır”

Dersim adı ile CHP’nin bir arada anılması, her ne amaçla olursa olsun (ki her zaman Dersim aleyhine sonuçlanmıştır) tıpkı, her yönü ile çok farklı, birbirine hiç uymayan, karşıtlık temeline dayalı, hatta düşmanca bir tavır içinde olagelen ‘zıtlık’çizgisidir.

Bu, biri diğerini yok eden, inkar eden, imha eden, soykırımdan geçiren karşıtlık çizgisi, CHP geleneği, anlayışı ve geçmişten günümüzdeki genel siyaseti ile ve ‘Dersim özgülünde’ yaklaşımı ile tamamen ‘zıt’ bir çizgidir.

Yani bir başka deyişle Dersim ve CHP adı, beraberce anıldığında, bir araya getirildiğinde açıkça görülecektir ki belki de dünyanın ender görülen karşıtlıkları, zıtlığıdır..
Hem Dersim hem de CHP ikisi bir arada olmamıştır zaten, biri (CHP) diğerini (Dersim’i) yok etmiştir, etmeye’de devam etmektedir..
Zıtların bir arada ifadesi zaman zaman veya yer yer hayat bulmaktadır..

Bu durum, bazen farklı kültürler arasında, bazen evli veya birlikte yaşanalar açısından sorunları beraberinde de getirse böyledir.
Yani ‘zıtların bir arada ifadesi’ diye bir olgu bir realite-gerçeklik vardır.
Bunun diğer adı ise ‘Dualizm’dir.

Örneğin bir erkek cins ile bir kadın-bayan cinsin bir arada yaşaması gibi. Veya sıcak ile soğuğun, aydınlık ile karanlığın birbirine zıtlığı, karşıtlığı gibidir dualizm. Ancak her şeye rağmen şu ya da bu oranda bir arada yaşamaya, asgari ölçülerde bir araya gelebilmektedirler. Karşıttırlar ama bir şekilde bir arada yaşamanın gereklerini, (istemeseler de) yerine getirmek gibi sorumlulukları olduğunun bilincindedirler.

İşte CHP ve Dersim, tıpkı zıtların bir arada ifadesi olan ‘dualizm’ gibidir..

Fakat burada çok önemli, birinin varlığı diğerini yok eden bir durum söz konusudur.
‘Dersim Soykırımı’ sanığı CHP, sanki olup-bitenler bir başka ülkede, bir başka coğrafyada ve bir başka parti-sistemi tarafından yapılmış-uygulanmışçasına pişkin, bizzat yapmış-uygulamış olduğu soykırım, katliam ve her türlü asimilasyon politikalarını görmezden gelerek kendini Dersim’e dayatmaktadır.

Tabi buradaki CHP devleti Dersim’de temsil eden CHP’dir. Bir başka deyimle devlet, Dersim’de CHP ile varlığını sürdüre gelmektedir..

Bir çok yerde ‘Dersimliler devleti çok iyi tanırlar, devlet’te Dersimliyi çok iyi tanır, her ikisi de kafa kafaya ve karşı-karşıyadır’ değerlendirmeleri yapılır. Bu durum ilk bakışta belki böyle görülebilir ancak biraz irdelendiğinde ibrenin yönü devletten yana döner ve avantaj devletin eline geçer..

Çünkü devlet, Dersim’i yok sayan, soykırımdan geçiren ve hala günümüzde bu siyasetini her boyutu ile devreye koyan ‘devlet politikasını’ Dersim’de CHP üzerinden sürdüre gelmiştir..

Bir devlet operasyonu ile CHP’nin başına getirilen ‘Kılıçdaroğlu operasyonu’ bunun en son, bariz, açık ve net bir örneğidir..

Zıtların bir arada ifadesi biçimi olan ‘dualizm’ örneği ne yazık ki Dersim ve CHP için hiç bir zaman geçerli olmamıştır..

CHP, Dersimliyi katletmiş,Dersim’de binlerce insanı boğazlamış, sürgünlere göndermiş, yok saydığı, inkar ettiği ve her türden asimilasyona tabi tuttuğu halde bir şekilde kendine bağlamış, yani Dersimliyi Tunceli’li yaparak çözmeye, onu lime lime etmeye kalkışmış ve bunda da bir ölçüde başarılı olmuşken Dersimli ise CHP’nin bu soykırımcı,ultra-nasyonalist ve Kemalist, her şeyde tekçi siyasetini bir türlü kırma noktasında istenilen sonucu alamamıştır..

CHP’nin ve CHP siyasetinin yada CHP’de siyaset yaptığını söyleyenlerin ‘Dersim Soykıırmı’nın yıldönümünde ne kadar iki yüzlü olduğunu kamuoyu bir kez daha görmüştür..
Dersim Soykırımı başta olmak üzere, Kürt sorunu, Alevilerin hak talepleri vb bir çok konuda AKP ile adeta işbirliği yapagelen CHP’nin adı Dersim ile hiç bir zaman barışık olmamıştır.

Soykırım yapan, katliam yapan, asimilasyon yapan ve yapmış olduğu bu (ki bunun adı siyaset falan olamaz) bunca vahşete rağmen Dersim açısından CHP, olsa olsa kan emici bir vampirdir.

Sözde AKP’yi eleştiren, Dersimliler ve Aleviler üzerinden ‘korku siyaseti’ yaparak devleti ayakta tutmaya çalışan CHP, örneğin CHP, “Seyit Rıza’nın itibarının iade edilmesi” yönündeki yasa tasarısı önerisini bile kabul etmedi.

Son on yıllık AKP siyasetinin ’37-38’in Dersim Soykırımı devamı ‘ olduğu kesindir ve Dersim’in acıları üzerinden CHP’yi daha çok yıpratmak istediği aşikardır..
Bu durumda CHP’nin yaklaşımı ise bildiğiniz gibidir..

Mesela en son CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün kalkıp, bazı sözde girişimlerde bulunması gibi. Hüseyin Aygün, Seyit Rıza’nın davasını açtı, mezarının nerede olduğunun peşine düştü.

Ancak katıldığı televizyon programlarında Seyit Rıza için ‘O zavallı, yoksul bir adamdı. Dersim’de saygınlığı yoktu vb şeklinde sözler sarf etti.

10 Kasım günü Seyit Rıza’yı asan, onu darağacına gönderen ve Dersim fermanının baş komutanı Atatürk’ü andı ve CHP’yi baş tacı yaptı.

Üstelik bütün olup-bitenlerden sonra Elazığ Buğday Meydanı’nda Seyit Rıza’yı anmak samimiyetsizlik değil de nedir?

1930’lardan günümüze sonuç olarak hem Dersim hem CHP ikisi bir arada olmuyor, olmamıştır..

2013’te bu durumun Dersim coğrafyası ve Dersimlilerin lehinde değişmesi temennisi ile..

Ne yapmalı?…

Sorusu sanki efsunludur! Hemen ardından bir cevap gelecek ve tüm açmazları çözecek hissi verir insana!

Geçen hafta “Aleviler Ne Yapmalı?” demiş ve güncel üzere fikir yürütmeye çalışmıştık. Alevi sorunu siyasal bir sorun. Devletin klasik inkarcılıktan doğan asimilasyoncu, katliamcı mantığı sorunu siyasallaştırdı. Alevilik bin yıldır Anadolu ve Mezopotamya’nın temel sorunlarından biridir. Bin yıldır gelip geçen iktidarların mantığı hiç değişmedi.

21. Yüzyıla geldik. 21. Yüzyıl için “Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler” çağı deniyor. Kimilerine göre insanlık tekamül etti! İnsanlık tekamül ettiyse iktidarlar niye tekamül etmedi? Yoksa emek sarf eden, farkındalık edinen insanla tüm insanlığı karıştırıyor muyuz? Öyle ya bu iktidarları yürütenler de “İnsan” ise ya bizde bir sorun var ya da iktidar erbabında!.. Ya da insanın tanımını yanlış yapıyoruz! Yunus Emre, “Şu adem dedikleri/ El, ayakla, baş değil/ Adem manaya derler/ Suret ile kaş değil.” Demiş. İktidar yürütücülerinde “Suret” de kalmadı. Kin, kibir, şiddet ve nefretten ibaret siret, surete aksedince hilkat garibesi oluyorlar.

İstediğin kadar hak, hakikat de… Kimin umurunda?

“Yeni anayasa” kavramı bile eskidi, biz “Eski anayasa” üzere inkar edilmeye devam ediliyoruz. Hoş “Yeni anayasa” ne anlamda “Yeni” olacak o da biliniyor. Bir “Yenilenme” ihtiyacı olduğu kesin. Ancak iktidarın ihtiyacı ile bizim zaruretlerimiz örtüşmüyor. İktidar “Muhteşem ecdadının izini” sürüyor.

Aleviler de uluların, velilerin, erenlerin, evliyaların, pirlerin, mürşitlerin izini sürse hakikate ulaşacak. Ancak inanılmaz bir bellek yitimi, yabancılaşma var. Uluların, velilerin, pirlerin, mürşitlerin adı geçtiğinde niyaz eden Aleviler, eylemleri söz konusu olunca oralı olmuyorlar. Mesele de tam burada gizli. Örneğin; ulular, veliler, pirler, mürşitler “Alevilik nedir? İslam’ın içinde midir? Dışında mıdır?” gibi saçma bir tartışma yapmamışlar. Bin bir türlü hile, düzenbazlık, zulüm ve katliama karşın “yol cümleden uludur!” demiş yolu yürümüş ve yürütmüşler.

Siyaset söz konusu olduğunda yaşam ve koşullar neyi gerektiriyorsa onu yapmışlar. “Aman haaa… Siyasetten uzak durun!” diyen olmamış. Siyasetin makbul ve makul olanı yapılmış. Durum böyle olunca sorunun yolda değil yolcuda olduğu anlaşılır. Günümüzde de Alevi sorununun çözümü söz konusu olduğunda sorun Alevilikte değil, Alevilerde!.. Devletin ve iktidarın tutumu zaten biliniyor. Değişeceğini bekleyen de yok. O halde şu gereksiz tartışmaları bir yana bırakıp Yolu yürütmek gerek.

Geçmişi bir yana bırakırsak kentleşmenin gereği olarak cemevleri vazgeçilmez bir zorunluluk oldu. Öncelikle cemevlerinin Alevi inancının gereklerine göre donatılması gerekiyor. Ardından cem ve erkan yürütecek olan pirlerin/dedelerin cem ve erkanı Alevi inancının gereklerine göre yürütmesi gerekiyor. Her can Aleviliği “Tüm kaide ve kuralları ile en ince ayrıntısına kadar öğrenecek!” diye bir koşul yoktur. Aleviliği öğrenmek isteyenler için yegane kaynak Alevi kutsal metinleridir. Deyişler, nefesler, devriyeler, mersiyeler… vb. Velayetnameler, menakıpnameler, makalat, destanlar vb… de Alevi inancını ve tarihini öğrenmek açısından önemli kaynaklardır.

Yeri gelmişken ifade etmekte yarar var. Aleviliği “Akademisyenlerin araştırmalarından öğrenmek” beyhude bir çabadır. Günümüzde Alevilik hakkında bu kadar karmaşık bir tartışma yürütülüyorsa, ne yazı ki bunun sebebi büyük oranda “Akademik araştırmalardır!”

Aleviler devletin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, akademisyenlerin “Alevilik tanımına” değil uluların, velilerin, mürşit, pir, ana ve dedelerin yol ve erkan yürütmesine tabi olacaklar. Yolun talipleri yolun gereğini yaparsa yolda kalmazlar. Mutlaka okumak, araştırmak, tartışmak isteyen varsa kitabi, ezberlenmiş bilgilerle değil yolda ve erkanda karşılığı olan somut bilgilerle tartışacak. Şunu da unutmayalım; yolun mürşidi, piri, dedesi, anası var. Ve bu makamların tamamı talip için var. Talip, talebe… Öğrenci demektir. İyi bir öğrenci olmadan iyi bir Alevi olunamaz.

Aleviler ne yapmalı?

Bir Yası Kerbela Orucu’nu daha geride bıraktık. Alevi inancı hakkında “tartışma” ve “araştırma” adına bu kadar spekülasyonun yapıldığı bir dönemde orucun adı bile doğru düzgün ifade edilemedi. Kimi “Yas-ı Matem Orucu” diyor. Eş anlamlı iki sözcüğü bir arada kullanmak belagat ve edebiyat açısından başlı başına bir derya olan Alevilikte olası değil. Birileri anlamını, içeriğini, tarihçesini bilmeden ulu orta kavram kullanıyor!… Aleviler iki oruç tutarlar. Birincisi Arabi (Hicri Takvime göre) Muharrem ayı içinde tutulan Yası Kerbela Orucu, İmam Hüseyin Orucu ya da 12 İmam Orucu’dur. İkincisi ise 14/15/16 Şubat günlerinde tutulan Xızır orucudur. Yası Kerbela orucu Muharrem ayı içinde tutulduğu için “Muharrem Orucu” diye de adlandırılır. Ancak doğru kavram Yası Kerbela, İmam Hüseyin ya da 12 İmam orucudur.  Yası Kerbela Orucu 12 gün tutulur. Aleviler, Kerbela’da İmam Hüseyin’in yanında bulunan ve Yezit orduları tarafından katledilen 14 Çocuk için Yası Kerbela orucunu üç gün önceden başlatırlar. Buna şehit edilen çocuklara saygı ve yas anlamında “14 Masumu Pak Orucu” denir.

Bu yılki Yası Kerbela Orucu’nda devletin tutumu her zamankinden biraz farklıydı. Sanki “Devlet katında Alevilik kabul görmüş” gibi “Aleviliği devletleştirme/İslamlaştırma” çalışmasına hız verildi. Kimi “Alevi kurum yöneticileri” ve “Dedeler” de buna zemin hazırladı. Örneğin AKP hükümeti tarafından kurulan “Anadolu Alevi Bektaşi Federasyonu” ve bağlı “Dernekler” Alevi inancında olmayan bir durumu Aleviliğe monte etmek için canhıraş çaba içindeydiler. “Muharrem iftarı” veren devşirmeler davetiyelerinin üzerine “Muharrem de bizim Ramazan da” yazmışlar. Bu çok gülünç ve inançsal etikten yoksun bir söylemdir. Evet Ramazan Müslümanların oruç ayıdır. Ancak “Muharrem orucu” dedikleri Yası Kerbela orucu Alevilerin orucudur. Ki ikisinin birbiri ile hiçbir ilgisi yoktur. Aleviler için lanetin, zulmün, katliamın adı olan Muaviye İslam tarihinde “Kur’an katibi, Sahabe” olarak adlandırılır ve ululanır. Aynı şekilde Alevilerin adını dahi anmak istemediği veya lanetle adlandırdığı Yezit İslam tarihinde “muteber bir halife” kabul edilir.

Alevi uluları, velileri, Hak aşıkları “Her ağacın kurdu özünden olur!” demiş. Alevilik ulu bir çınardır. Ulu çınarın “kurdu” da “özünden oluyor.” Adıyaman’da Dedekargın Halifesi Baba İshak/Baba İlyas’ın yol sürdüğü Bızırin (Ortanca) Köyü Kahta ilçesinin iki Alevi köyünden biridir. Bızırin’de “Kahta Belediye’sinin katkıları ile” bir “Yas evi” açılmış. Aslında cemevi demekten çekindikleri için “Yas evi” demişler. Bakın açılışta ne olmuş!!! Buradaki “Alevi” ileri gelenleri sıkılmadan, yüreği incinmeden adını dahi anmak istemediğimiz birilerini “Açılışa davet” edip “Namaz kıldıktan” sonra “Yas evini açmışlar!!!” Bu rezalet güya “Hoşgörü adına” yapılıyor! Utanmadan, sıkılmadan cemevine “ Ucube” diyen zihniyetin milletvekili “Cemevinde namaz kılıyorlar!!!” Mesele “Namaz kılmak” değil. Kendi inancında dürüst olan bir İslam cemevinde namaz kılabilir. Ancak cemevine “Ucube” demekle Aleviliğe “Ucube” demiş olan bir siyasetin temsilcileri değil “Namaz kılmak” içeri girmeleri bile zulümdür. Kaldı ki Kahta’da yaşanan rezalet ifade etmekten utandığım olaylardan sadece biridir. Tarihin her döneminde onca baskı, sürgün, zulüm, katliam ve soykırıma karşın Alevi Yol Uluları “Gönül kalsın yol kalmasın!” diyerek Yolu yaşattılar. Ve Yol pak olsun diye Yol için can feda ettiler. Şimdi kimi devşirmeler “İhale almak” kimileri “Hoşgörülü görünmek” bahanesiyle Yola kirlerini bulaştırmaya çalışıyorlar.

Alevilerin yurttaş topluluğu olarak, pirleri, dedeleri ve Alevi kurumları aracılığıyla elbette devlet/hükümetle ilişkisi olacaktır. Demokratik ve inançsal talepleri dile getirilecektir. Ancak devlete, hükümete kul köle olmak ayrı, devlet ve hükümetle olması gereken ilişki ayrı bir durumdur. İnançsal ve tarihi bilinçten yoksun pejmürde kişilerin devlet ve hükümetle ilişkiden anladığı “Devleti efendi, ben hizmetçiyim!” mantığıdır. Aleviliğin temel düsturlarından biri tevazudur. Şahı Merdan Ali “Ne kadar yücelik aradımsa tevazuda buldum!” der. Ama bazı “Aleviler” mütevazılıkla köleliği eş değer görüyorlar. Aleviliğin ve Alevilerin yolun gereklerince arınmasının tam da zamanıdır. Bu anlamda “Alevilik nedir?” sorusu çok gereksiz ve yersiz bir sorudur. Asıl cevaplanması gereken “Aleviler ne yapmalıdır?” sorusudur. Gelecek yazılarda bu konuyu ayrıntılı olarak tartışmak dileğiyle Yası Kerbela Orucu tutan ve Aşure lokması paylaşan canların hizmeti Hak Divanı’nda makbul olsun…

Söylemeden geçemeyeceğim. 26 Ekim 2012 Pazartesi akşamı davetli olduğum Ankara Şinasi Sahnesinde sergilenen Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi/ Tiyatrosu’nun “Kürtçe Hamlet” oyunu görsel/sanatsal açıdan mükemmeldi. Yönetmen ve oyuncuları, oyun bitiminde toplumsal barış ve demokrasi adına mesajlar veren Belediye Başkanı Sayın Osman Baydemir’i ve Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’ı mesajında “Samimi” olduğuna inanmak isteyerek kutluyorum!”

Gül’ün Sivas Katliamı kararı Akit’i heyecanlandırdı!

Sivas Katliamı’nın zamanaşımı sürecinde en çok sevinen kurumlardan olan Yeni Akit, Gül’ün Sivas Katliamı’na ilişkin DDK’ya talimat vermesine de oldukça sevindi!

Katliam davasının yıllardır üzerini örten, katliamcıları askere alan, evlendiren, ehliyet veren ancak yakalamayan, sonunda zamanaşımı kararı vererek üstüne de “hayırlı olsun” diyen iktidar ve yandaş basın, DDK kararına ilişkin yaptığı haberlerle neyi amaçladıklarını da ortaya koyuyor.

Yeni Akit mutlu Yeni Akit gazetesi bugün Sivas Katliamı’na ilişkin yaptığı haberde, Gül’ün DDK’ya talimat vermesini büyük bir sevinçle karşıladı. Gül’ün aldığı bu karara tepki gösteren ve yargının bu konudaki sessizliğine dikkat çeken Alevi kurumlarını “kararı sulandırmakla itham eden” Yeni Akit, katliamcılara verdiği desteğin ardından şimdi de katliama AKP tipi çözüm bulunmasına destek sunmaya başladı.

Konuya ilişkin bir de köşe yazısına yer veren Akit “gazetesinde” Ali Karahasanoğlu imzalı yazıda yer alan şu çirkin ifadeler, hem DDK’nın misyonunu, hem de Akit’in katliamı nasıl aklanamaya çalıştığını ortaya koyuyor:

“Gerçeklerin ortaya çıkmasından mı korkuyorsun? Kendi arkadaşını vurup, dindarların üzerine atanların maskelerinin düşmesinden mi korkuyorsun?”

Gül’e çağrı yapan kurumlar… Yeni Akit’in destek sunduğu DDK araştırmasının başlaması için başvuran kurumların adı hiç de şaşırtırı olmadı. BBP, Türk Ocağı, Anadolu Gençlik Derneği, Kimse Yok Mu Derneği’nin de aralarında bulunduğu kurumların çağrısıyla inceleme başlatacağını duyuran Gül, bu konuda yıllardır mücadele veren Alevi kurumlarının taleplerini seyretmekle yetinmiş, katliamcıların avukatlığını üstlenen isimlerle aynı parti çatısı altında yıllarca mücadele etmişti.

Alevilerin yanıt bekleyen soruları Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Cumhurbaşkanı Gül’ün Madımak Katliamı için Devlet Denetleme Kurulu’na araştırma talimatı vermesine ilişkin açıklamalarda bulundu. Abdullah Gül’ün Madımak Katlimı’ndan “hadise” olarak bahsetmesine tepki gösteren Bülbül, Madımak’ta yakınlarını yitirenlerin dilekçeleri cevapsız bırakılırken BBP, Türk Ocakları, Anadolu Gençlik Derneği gibi kurumların talebinin kabul edilmesine de dikkat çekti. Bülbül araştırma yapması gereken kurumun Devlet Denetleme Kurumu değil yargı kurumu olması gerektiğini belirtti.

İnceleme için başvuruda bulunan kurumlar arasında BBP, Türk Ocakları, Anadolu Gençlik Derneği gibi kurumların bulunmasına atıfta bulunan Bülbül, tekrar incelenme yapılmasını için “başvuru yapan 114 sivil toplum kuruluşu”nun katliam hakkında geniş bilgi sahibi olduğunu kaydederek, “Bu ‘114 Sivil toplum kuruluşu’ neyin araştırılması için ‘başvuru’ yapmıştır? Siz Cumhurbaşkanı olarak neden katliamda yakınlarını yitiren ailelerle görüşmeyi kabul etmediniz?” diye sordu.

Zeynep Altıok Akatlı, Sivas Katliamı’na ilişkin BBP, Türk Ocağı, Anadolu Gençlik Derneği, Kimse Yok Mu Derneği’nin de aralarında bulunduğu kurumların çağrısıyla inceleme başlacağını duyuran Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 18 soru yöneltti.

(soL – Haber Merkezi)

Geçmez: “alevi İnancında Muharrem İftarları Yoktur

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Muharrem iftarları düzenleyerek inançlarına hakaret edildiğini savunarak, “Alevi inancında Muharrem iftarları yoktur” dedi.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Muharrem iftarları düzenleyerek inançlarına hakaret edildiğini savunarak, “Alevi inancında Muharrem iftarları yoktur” dedi.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Adana Şubesi tarafından Adana’da aşure günü etkinliği düzenlendi. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, yaptığı konuşmada çarpıcı açıklamalar yaptı. Geçmez, “İki gün önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, imam hatiplerle ilgili gözyaşı döküp şükürler olsun imam hatipler özgürlüğüne kavuştu diyor. Sayın Arınç’a sözüm var bir gün deriz ki bizde ‘cemevleri Alevilerin ibadethaneleri olacaktır’. Türkiye’de ısrarla devletin dini dayatılıyor vatandaşlara. Ondandır sevgili canlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını istiyoruz. Ülke o zaman laik olabilir ve biz her platformda dile getiriyoruz Aleviler özgürleşmedikçe Sünniler özgürleşemez. Bunu söylediğimiz zaman önünüze tekke ve zaviye yasaları getiriliyor. Hiç kimse şunu aklına getirmesin Cumhuriyet’le hesaplaşmak için, Alevileri kullanma cesaretine sahip olmasın. Buna asla müsaade etmeyiz Alevilerin sorunu tekke ve zaviyeler yasası değildir. Alevilerin sorunu anayasal sorundur çok rahatlıkla çözülebilecek bir sorundur” dedi. Geçmez, Alevi inancında Muharrem iftarlarının olmadığını ileri sürerek şöyle devam etti:

“Bize Muharrem iftarları düzenlemeyin, Muharrem iftarı düzenleyerek bizim inancımıza hakaret etmeyin. Alevi inancında Muharrem iftarları yoktur. Bilmiyorsanız Alevilerin söylediklerine inanın ona göre hareket edin. Sayın Cumhurbaşkanımız bazı Alevi derneklerini çağırarak bir iftar verdi. Gönül isterdi ki Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’deki 15 milyona yakın, Alevilerin yaşadığı bir ülkede onların sorunlarıyla ilgili, Muharrem’den önce tarafsızlığını gösterebilmesi için ‘gelin bakalım Alevi yurttaşlar, nedir sorunlarınız ben çözmek istiyorum’ diyebilsin. Ama bunu yapmayarak Sayın Cumhurbaşkanımız geleneğimizde olmayan bir iftar yemeğine ilahiyatçılardan tutun, diyanete kadar herkesi davet edip iftar verdi. Ama bu biz değiliz. Sayın Cumhurbaşkanına bu aklı kim verdi ona buradan seslenmek istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanından bir tek isteğimiz vardır, o da laik ve demokratik Türkiye için tarafsız olması, inançlarımıza saygılı olması, sorunlarımızı bizzat bizden dinlemesi.”

Geçmez, Cumhurbaşkanı tarafından Sivas Madımak Oteli’nde çıkan yangını araştırması için Devlet Denetleme Kurulu’nu görevlendirdiğini ancak çok geç kalındığını belirterek, “Biz bundan bir sonuç çıkmasına bekliyoruz ama ümidimiz az” dedi.

CHP Genel Başkanı Gürsel Tekin ise İslam dininin barış dini olduğunu bütün dünyada barışın hakim olması gerektiğini söyledi.

CHP İstanbul Milletvekili Sabahat Akkiraz da konuşmalardan sonra bir konser verdi.

Tahtacı Alevilerinin Yaşamı Sergilendi

 

Ege ve Akdeniz bölgelerinde ormanlık alanlarda yaşayan ve geçimlerini ağaç işçiliğiyle sağlayan Tahtacı Aleviler kullandığı eşyalar görücüye çıktı.
Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Evrenseki beldesinde sergilenen tahtacıların çalışma şartları, giyim, kuşam ve görenekleri Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerin yerleşik hayata geçişlerinde yaşadıkları zorluklar hakkında bilgi veriyor.

Evrenseki Kültür Evi Müdürü Rukiye Barut, kültür evinde açtıkları serginin Türkiye’de bir ilk olduğunu söyledi. Aleviliği benimseyen tahtacıların bölgede Kahramanmaraş, Adana, Mersin, Antalya’nın Elmalı, Korkuteli, Manavgat ve Finike ilçeleri ile Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Balıkesir, Çorum, Tokat ve Çanakkale’de yaşadıklarını belirten Barut, açtıkları sergi ile unutulmaya yüz tutmuş değerleri gün yüzüne çıkarmaya çalıştıklarını kaydetti.
Sergiyle Manavgat’ın Evrenseki beldesi İncirlipınar Mahallesi Ağaçeri tahtacılarının yerleşik hayata geçişte bıraktıkları kültürel mirasın toplumsal birliktelik ve kardeşliğe örnek olduğunu belirten  Barut, ‘ Ağaç işçiliğinde kadın – erkek birlikte çalışırlar. Kadına çok değer verirler. Günümüzde ağaç işçiliğinden vazgeçerek ziraat, tarım, meyvecilik, sebzecilik, küçük esnaflık ve memuriyete yönelmişlerdir. Bölgemizdeki kültürel mirası gözümüz gibi koruyacağız.’ diye konuştu
.

DDK’nın dikkatine;

Sivas Madımak Otel’de 35 aydın ve sanatçının katledilmesinin üzerinden 19 yıl geçmesine rağmen faillerinden hala hesap sorulmadı. Hesap sorulmadığı gibi dava zaman aşımına uğratılıp hasır altı edildi. Devlet yıllarca katliamın üstünü örterken, Cumhurbaşkanı Gül, STK’lerin talepleri üzerine Devlet Denetleme Kurulu’nu katliamın araştırılması için görevlendirdi.

Katliam bile demekten kaçınan Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada konuya ilişkin şu bilgiler verildi: “‘Madımak hadisesine müdahil olan tüm kesimlerde; olayların gerçek mahiyetinin algılanması/kavranması ve çıkarılan sonuçlar itibarıyla derin bir belirsizlik ve kuşku mevcuttur.’’

Koman ve Tolon’a dikkat

Sivas Katliamı’nın 18. yıldönümünde ortaya çıkan Özel Harp Dairesi bünyesinde çalışan Üsteğmen H.Ç, katliamın devlet eliyle nasıl gerçekleştirdiğini 2 Temmuz 2011’de gazetemize anlatmıştı. H.Ç., “Madımak’ı biz yaktık” demişti. İşte H.Ç.’nın anlatımlarından bazı bölümler: “Biz Erzincan’da Poligon Birliği’ndeydik. O zaman Teoman Koman vardı. Ordu komutanı bizzat gelip bir birimin Sivas’a gitmesi gerektiğini söyledi. Katliamdan iki gün önce helikopterle geldik ve Sivas’a 11 km kala bir mezraya indik. Halkın arasına girip onları otel çevresine topladık. Bir arkadaş bir mermi sıktı. Arkasından molotoflar daha sonra insanlar otelin içerisine girmeye çalıştı. Halkı ateşledik. Direkt emir aldığım kişi 93’te Teoman Koman, arkasından Osman Önal geldi. Fikret Altıoklar, Hasan, Atilla Uğur, Hurşit Tolon de vardı.”

İlk önce sanıklar yakalansın

Davanın müdahil avukatlarından Avukat Şenal Sarıhan, davanın zaman aşımı kararı verilerek düşürülmesinin üzerinden 9 ay geçmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nın bu yönde bir karar vermesini değerlendirdi. 19 yıldır katliam hakkında herhangi bir girişimde bulunmayan Sivas’taki 114 STK’nin çağrısı üzerine Cumhurbaşkanı’nın olayın yeniden incelenmesi için talimat vermesinin bir anlam ifade etmediğini ifade eden Sarıhan, bu talimatın “Dostlar alışverişte görsün” mantığı ile verilmiş olduğunu söyledi. Sarıhan, hiçbir zaman davanın yurtdışındaki sanıklarını yakalamak için bir girişimde bulunulmadığına dikkat çekti. Sarıhan, DDK’ye verilen talimat hakkında “Bu talimat yoluyla bir takım ipuçlarının elde edilmesini isteriz. Aksi halde bir sonuç alınamayacağı açıktır” dedi. (Özgür Gündem)

Devletin Muharrem sevinci

Ali KENANOĞLU

Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilişinin Hicri takvime göre 1332. yıl dönümünde Aleviler Hz. Hüseyin’in nezdinde zalime karşı boyun eğmeyen ve katledilen tüm mazlumlar için matem içinde 12 günde oruç tuttular. Matem orucu 11 gün akşama kadar tutulurken 12.gün ise katliamdan sağ kurtulan Hz. Hüseyin’in evladı ve 4. İmam olan Zeynel Abidin için öğlene kadar tutulup, öğlenleyin pişirilen aşure çorbası ile açılarak bitirildi. Yas tutanların yassı Hak dergâhında kabul ve makbul olsun.
Alevilerce her yıl sükûnet ve sadelik içerisinde geçirilen matem ve orucu bu yıl hayli tantanaya yol açtı. Başta devletimizin başı olmak üzere birçok hükümet yetkilisi, belediye başkanı, iş adamları, gazeteciler v.b matem orucumuz ile yakından ilgilenip sahiplendiler. Yaşanan en talihsiz olay şüphesiz ki Sayın Cumhurbaşkanı tarafından 12.gün akşamı verilen Muharrem iftarı (!) idi. Çünkü oruç 12.gün öğlenleyin bitip sona ermişti. Bu hata nasıl yapıldı, davet edilen Alevi kurum başkanları bunu niye söylemediler bilemiyorum ama biten oruca düzenlenen bir iftar olarak tarihe geçmiş oldu. Hani adına matem ayı bitimi vesilesiyle bir akşam yemeği denilseydi olurdu ama doğrudan oruç açımı yapıldı, matem orucumuzun kuralları uygulandı. (et ve su olmaması gibi)
Alevilerin her türlü talebini anında reddeden devletimiz ve organları nasıl oldu da matem orucumuzu sahiplendi? Yapılanlara ve nedenlerine bir bakalım;
Matem orucumuzun en başta ismi değiştirilerek Muharrem (Hicri takvime göre bir ay adı) orucu adı verildi.
Böylelikle Ramazan orucu gibi “AY ORUCU” kapsamı içine alındı, indirgendi. Oysa Kerbela Katliamı, Muharrem’e denk geldiği için böyledir. Yoksa biz Muharrem olduğu için yas ve oruç tutmayız.
Devlet Alevilikle ilgili her türlü talebe gözünü kapatırken matem orucuna dört gözünü birden açtı, mecliste talep edilen oruç düzenlemesi ve toplu oruç açımı talebi anında kabul edildi. Meclis erkânımız Sabahat Akkiraz hanımın iftarında hazır bulundu. Alevi ve Sünni iki iş adamı “Ramazan da bizim Muharrem de” diyerek iftar (!) verdi. AKP yanlıları tarafından kurulan ve kimisinin başında “Anadolu” ismi olan Alevi Dernekleri de aynı sloganla farklı illerde iftar verdi. Öyle ki iftara katılanlar Alevilikten bihaber olduğu için masalara su içilmez (talep edilmemesi için) diye uyarı yazıları konulmak zorunda kalınmış.
TRT’de Muharrem programları yapıldı.
Belediye başkanları iftar yemekleri verdi ve/veya verilen iftarlara iştirak etti.
Hükümetin bakanları ve vekiller Muharrem iftarlarını kaçırmadı.
Niyeydi bunlar; Kerbela’da katledilen Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin önemli bir İslam mensubu. Bunun için “Bak siz de İslam’ın bir parçasısınız, Ramazan da bizim Muharrem de, cami de bizim ama cemevi ibadethane değil de zikirhane olursa olur, aslında bir farkımız yok siz bu Aleviliği yanlış biliyorsunuz, Hz. Hüseyin bizimdir. Gelin camiye, gelin Ramazan ayı orucunu da beraber tutalım, Muharrem ayı orucunu da” diyebilecekleri önemli bir gedik olarak görüyorlar Kerbela matemini. Oysa bilmedikleri Kerbela, zalimin zulmüne boyun eğmeyenlerin matemidir. Siz Alevi inancını, ibadethanesini yok sayarak, sizin tanımladığınız Aleviliği kabul etmeyen Alevileri her alanda dışlayarak, bürokrasiden uzaklaştırarak, iş imkânlarını elinden alarak, kapıları işaretlenenler ile dalga geçerek ve benzeri birçok uygulamanızla zalimlik ediyorsunuz. Günümüzün zalimi sizsiniz. Siz matem içerisinde değil böyle bir fırsatı gördüğünüz için sevinç içerisindesiniz. Oysa sizin İslam anlayışınız karşısında Hz. Hüseyin şunu söylemiştir; “Müslümanlar, Yezit gibi bir hükümdara duçar olduğunda artık İslam’la vedalaşmak gerekir.” (Kaynak; Musiru’l-Ahzan, s. 14-15; Luhuf, s. 9-10: Futuh-u İbn-i A’sem ve Maktel-i Harezmî).

akenanoglu@evrensel.net

ABF’den Başbakana ‘Kılık Kıyafet’ Tepkisi

 

AKP hükümetinin öğrencileri dindarlaştırma projesinden biri olan “kıyafet serbestliği” yönetmeliyine Aleviler tepki gösterdi. ABF: Başbakan Erdoğan’a sorumuzdur; Kılık kıyafet yönetmeliği için kaç tane Alevi ile anket yaptın?

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) , AKP Hükümetinin okullarda kılık kıyafet serbestliğini öngören yönetmeliği değiştirmesine sert tepki gösterdi.
ABF tarafından yapılan yazılı açıklamada;” Sayın Başbakan Erdoğan’a sorumuzdur: Kılık kıyafet yönetmeliği için kaç tane Alevi ile anket yaptın?” denildi.

ABF tarafından yapılan açıklama şöyle:

AKP Hükümeti, Resmi Gazete’de yayınlanan ve okullarda kılık kıyafet serbestliğini öngören yönetmeliği değiştirerek, dayatmacı, baskıcı ve asimilasyoncu zihniyetinin bir örneğini daha sundu. Ne yazık ki, yaptığı her düzenleme ile Türkiye’yi teokratik devlet düzenine bir adım daha yaklaştıran AKP hükümetinin “kıyafet serbestliği” düzenlemesinin en dikkat çekici bölümleri ve temel amacı kız öğrencilerin, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur`an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilecek olmasıdır

4+4+4 düzenlemesiyle “dindar ve kindar” nesillerin eğitim sistemini kuran, “tek din, tek mezhepli” bir toplumdan yana olduğunu ifade eden, toplumu padişah gibi yöneten, dizilerin yasaklanması için yargıyı göreve davet eden, Alevilerin katlinin vacip olduğuna dair fetvalar veren Şeyhülislam Ebusuud’ların izinden gittiğini söyleyen Erdoğan’ın, okullarda türban serbestliğinin önünü açan yönetmelik çıkartması elbette ki, şaşırtıcı değildir.

Söz konusu bu düzenleme, tahminlerin ötesinde sosyal sorunlara yol açacaktır. Eğitimin sorunlarını kıyafet sorununa, sivilleşmeyi tek tip kıyafet uygulamasının kaldırılmasına indirgeyen bu zihniyetin elindeki Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ve bu bakanın görev yaptığı AKP hükümetinden memleket yararına iş çıkmayacağı aşikardır. “Tek tip kıyafet uygulamasını kaldırdık, ileri demokrasiye geçtik” “sivilleştik” gibi iddialar, safsatadır. Erdoğan’ın “halkın iradesine uygun davranıldığı, anket yapıldığı” iddiaları ise gülünçtür, zavallılıktır. Bu anket yapılırken kaç tane Alevinin fikri sorulmuştur? Bu sorunun yanıtlanmasını istemek en doğal hakkımızdır.

Soruyoruz; kaç tane Alevinin fikrini aldınız? Sizin “halk” tanımınızın dairenizin içine Aleviler girmiyor mu?

İşin esasına gelince, söylenecek şeyler bizim açımızdan ürkütücüdür. Bu düzenleme açıkça eğitimi dinselleştirmenin bir başka türüdür. Öğrencilerin dinsel inançları, giydikleri kıyafetlere yol açacak, sınıflarda kamplaşma yaratılacak, kız çocuklarına ve ailelere yönelik fiilen baskılar artacaktır. İntihalci Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, yönetmeliği savunurken demektedir ki, “Kuran okumanın belirli bir adabı vardır” demektedir. Bu demektir ki, başı açıkken Kur’an-ı Kerim okuyanlar edepsizdir. Bakanın bu sözlerinden cesaret alan öğretmenler de hiç kuşku yok ki, derslere giren kız öğrencilerini “adaba davet edecek” onlar da bu davete icabet edeceklerdir.

Zorunlu din dersinden sonra bilindiği gibi 4+4+4 sistemiyle iki din eğitimi dersi daha konulmuştu. Her ne kadar seçmeli olduğu söylense de bizce zorunlu olan zaten “Zorunlu seçmeli” kelimeleriyle ifadelendirilen Kuran-ı Kerim ve Siyer derslerini şimdi başı açık olan bir öğrenci, Bakan Dinçer’in “mürebbiyeliği” nedeniyle türban takmak zorunda olacaktır. Mahalle baskısı nedeniyle, sınıf ve öğretmen yetersizliği gibi bizce kasıtlı, art niyetli zorlamalarla Alevi çocuklarını da “Kuran’ı kerim ve Siyer” derslerine girmek zorunda bırakan AKP hükümeti, şimdi o Alevi kız öğrencilerinin başına türbanı geçirecektir. Alevi Bektaşi Federasyonu olarak buna seyirci kalmayacağız…

Okullarda huzursuzluğu, kamplaşmayı artıracak olan bu düzenlemenin ayrıca sosyal problemlere yol açacağı açıktır. Öğrenciler kıyafet yarışına girecek, çocuklarına kıyafet alamayan öğrenci velileri çok büyük sıkıntılar, eziklikler yaşayacak, sınıfsal eşitsizlikler sınıf ortamında daha fazla görünür hale gelecektir.

Hükümeti uyarıyoruz; bunun adı, gerici insan tasarımıdır; toplum mühendisliğidir… Bu tavrınız toplumsal bünyemizde büyük tahribatlar açmaktadır, açacaktır. Bu tavrınızdan vazgeçin!

Halkımıza çağrımızdır; eğer çocuklarınız zorunlu seçmeli derslere girmek zorunda kalmışsa, başına türban takılmasına seyirci kalmayın.