Ana Sayfa Blog Sayfa 6440

Muharrem oruçlarına Meclis ayarı!

Hatice KÜBRA
Nesrin YILMAZ

Geçen yıl Kasım ayında da bir dilekçeyle Muharrem Ayı’ndaki iftar saatlerinde bir düzenlemeye gidilmesi talebinde bulunan Sabahat Akkiraz, cevap verilmemesine rağmen, bu yıl da bir mektup yazarak Meclis’e teklifte bulundu.

Mektubunda, 15 Kasım 2012 tarihinde başlayacak ve 27 Kasım 2012 tarihinde sona erecek olan Muharrem orucunu tutan meclis personeli ve milletvekilleri için iftar saatinde yemek verilmesi isteğini yenileyen Akkiraz bu sefer olumlu yanıt aldı.

Telefonda sorularımızı yanıtlayan Akkiraz, Alevilerin karşılanmayan taleplerinden açlık grevlerine kadar bütün sorulara cevap verdi.

MECLİS ALEVİLERE İFTAR VERECEK

Meclise sunduğu mektuba olumlu yanıt alan milletvekili sonucu şöyle değelendirdi:

“12 gün boyunca meclis restoranlarının hepsinde iftar saatinde, düzenleme yapılacak oruç açımını gerçekleştirecek ve aşure dağıtacak, bu bir anlamda, ilk defa bir devlet kurumunda alevilerin orucuna gösterilen saygıyı ve bunun kabulünü göstermesi bakımından özel bir durumdur. Ayın 15’inde Meclis’te ilk açım yemeği verilecek.”

Daha önceki taleplerine karşılık bulamayan alevilerin bu kez olumlu cevap almalarını değerlendiren Akkiraz şunları söyledi:

“Geçen yılki mektubumuza olumlu cevap verilmedi, CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ün mecliste cem evi açılsın talebi karşılıksız kaldı, bu olumlu cevabın göstergesi bir adım atılmaya çalışılmasıdır.”

Hükümetin, özellikle başbakanın alevilere karşı olan tutumunu dile getiren Akkiraz, meydanlarda alevilerin yuhlandığını söylerken, bir Alevi raporu da hazırlıyor.

“Bundan bir kaç ay önce Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile bir araya geldik, şu an 10 kişiyle bir Alevi raporu hazırlıyoruz, Alevi sorunlarının tespiti ve taleplerin fizikileştirilmesi ve harekete geçirilmesi yönünde hazırlanan rapor bitmek üzere. Muharrem ayından sonra partiye sunulacak ve daha sonra bu raporun içeriği tüm Türkiye’ye ulaşacak. ”

VAZGEÇMEK YOK

Bütün talepleri geri çevrilse bile aleviler taleplerini dile getirmekten vazgeçeyecekler diyerek bu konudaki çalışmaların peşini bırakmayacağını söyleyen sanatçı, “Bu dava, 1400 yıllık bir dava, bu iktidarla olmazsa bile biz bu sorunlarımızı mutlaka çözüme ulaştıracağız” diyor.

ALEVİLER AÇLIK GREVİNE GİDER Mİ?

En çok merak edilen sorulardan biri de Alevilerin de hak talebi için açlık grevlerine gidip gitmeyeceği sorusu. Bu soruyu da samimi bir dille yanıtlayan Akkiraz, açlık grevlerini siyasi olarak benimsemediğini, fakat oradakilerin de insan olduğunu hatırlamak gerektiğini söyleyerek, aslolan insandır açıklamasında bulundu.

Peki Aleviler, hak talebi için açlık grevi yapar mı? Bu soruya net bir şekilde hayır yanıtı veriyor sanatçı Milletvekili.

ZORUNLU DİN DERSLERİ KALDIRILMALI

AİHM kararlarının uygulanmadığını söyleyen Akkiraz, açlık grevi yapılmayacağını ama din dersi boykotuna gidilebileceğini söylüyor.

ALEVİLİK AYRI BİR DİN DEĞİLDİR

Alevi çocuklarının din dersi boykotunu, bir asimilasyon politikası olduğu için ve zorunlu olduğu için yapılacağını söyleyen Akkiraz, “Alevilik İslamın dışında değildir ama din dersleri zorunlu olmamalıdır” dedi.

“Hepimizin farklı davranışları var, Alevi de bir ağaca bez bağlayarak dilek diler, bir Sünni de bunu yapar, fakat bu davranış İslami değildir. İşte bu duruma da böyle yaklaşılmalı. Bazı farklılıklarımız olabilir ve bunlar anlayışla karşılanmalı” açıklamasında bulundu.

ALEVİLİK DİNSİZLİK DEĞİLDİR

Kamuoyunun Alevilere bakış açısını da değerlendiren Akkiraz, içinde bulundukları durumun anlaşılması için ne gerekiorsa yaptıklarını söyledi:

“Alevilik tüm ritüelleriyle İslam Dini’nin içerisindedir. Bu algıyı yaratan Aleviler ve bazı kurumlar var evet fakat biz bunu Türkiye’de ve dünyanın her yerinde anlatmaya çalışıyoruz.”

İşte Meclise gönderilen o mektup:

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Ülkemizin inançsal kimlikleri için önemli bir zaman dilimi olan MUHARREM ORUCU 15 Kasım 2012 tarihinde başlayacak ve 27 Kasım 2012 tarihinde sona erecektir. Milyonlarca vatandaşımız için önemli olan ve oruç ibadeti olarak ifa edilen Muharrem Orucu konusunda  21 Kasım 2011 tarihinde Meclis Başkanlığına verdiğimiz ‘’Muharrem Ayı Oruç Açımı’’ konusunda düzenleme yapılmasına ilişkin yazımıza herhangi bir cevap verilmemiştir. Bu sene bu talebimizi yenilemek ve Muharrem Orucu tutan Alevi ya da farklı inanç gruplarına mensup çalışanlarımızın ve vekillerimizin oruç açımı konusunda tıpkı meclis çalışmalarına denk gelen Ramazan Ayı Orucu sürecine benzer bir düzenleme yapılmasını talep etmekteyiz. Bu tür bir düzenlemenin yapılması hem vatandaşlarımız arasındaki EŞİTLİK bilincinin meclisten başlayarak güçlenmesine hem de ibadet özgürlüğünün kurumsallaşması açısından önemlidir. Meclis yemekhanelerinde yapılacak bir düzenleme ile Muharrem Ayı Oruçlarını ifa eden memur, danışman ve vekiller zorlanmadan oruçlarını tutacak ve ibadetlerini yerine getirebileceklerdir.

Ülkemizde yaşanan dinsel ayrımcılıkları ve farklı inançsal grupların arasında yükselen büyük duvarları kaldırmak Meclisin ve Siyasi Partilerin birincil görevidir. Bize düşen Alevi Toplumunun ve Muharrem Orucu tutan vatandaşlarımızın talebine kayıtsız kalmak değildir. Geçen yıl ki talebimize cevap bile verilmemiş olması gelecek için bizi umutsuzluğa düşürmekteyse de bu yıl talebimizi tekrarlamaktayız. Sorumluluk Meclis Başkanlığındadır. Önünüzde iki yol var; ya Alevi toplumu için gözlerinizi kapatmaya ve kayıtsız kalmaya devam edeceksiniz ya da Demokratik her ülkede olduğu gibi Eşit Vatandaşlık taleplerine cevap verip gereğini yerine getireceksiniz. Aleviler, vergi veren, devlete karşı tüm sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren bir halktır. Onlar ve inançları yokmuş gibi davranmak artık kalıcı toplumsal barışımızı da tehdit etmektedir. Bu talebi değerlendirirken bunları da göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Talebimiz konusunda gereğini arz ederim.

Sabahat AKKİRAZ
İstanbul Milletvekili

(internethaber)

“Ölüm haberi yapmak istemiyoruz”

Cezaevlerinde 12 Eylül’de başlayan ve 49. gününe giren açlık grevlerine “Ölüm haberi yapmak istemiyoruz” diyen gazetecilerden destek geldi.

Dışarıdaki Gazeteciler, ölümler olmadan hükümetin çözüm yönünde adım atması için Galatasaray’da 1 Kasım Perşembe akşamı bir günlük açlık grevi eylemine başlıyor. Meslektaşlarını ve ölüm haberi okumak istemeyen herkesi 1 Kasım Perşembe akşamı Galatasaray Meydanı’na bekleyen gazeteciler şu açıklamayı yaptı:

ÖLÜM HABERİ YAPMAK İSTEMİYORUZ!

Açlık grevleri 49. gününde.

İnsanların gün gün ölüme yürümesini daha önce de izlemiş gazeteciler olarak, ölüm haberi yapmak istemiyoruz.

Yanlış anlamayın; Çağrımız, direnişçilere değil. Amacımız onlara “bırakın, vazgeçin” demek değil.

Çağrımız, direnişçilerin taleplerini yönelttiği yetkililere. Cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı, içişleri bakanı… Açlık grevinin durmasının koşullarını yerine getirecek olanlara. Talebimiz bir an önce adım atılmasıdır.

Biz gazeteciler, bu çağrıyı dillendirmek, sesimizi kamuoyuna ve yetkililere duyurmak, “Ölüm haberi yapmak istemiyoruz” demek için 1 Kasım Perşembe’den itibaren bir günlüğüne Galatasaray meydanında açlık grevindeyiz.

Hem gazetecileri hem de ölüm haberi okumak istemeyen herkesi yanımıza bekliyoruz.

1 Kasım Perşembe, Galatasaray Meydanı Eylem saati: Perşembe 19:00/Cuma 21:00 Basın açıklaması: Perşembe 20:00

 

‘İrşat Dersim’de bir asimilasyon çalışmasıdır’

12 Eylül suçu: Dersim’i ‘ irşat’ ile ilgili konuşan, Alevi Dernek ve Vakıf yöneticileri, Alevilere yönelik Cumhuriyet tarihi boyunca “asimilasyon” politikalarının yürütüldüğünü, 12 Eylül’ün de ‘yarım kalmış bir projenin tamamlanması’ olduğunu savundular.

“12 Eylül özü itibariyle Alevilere karşı da yapılmış bir askeri darbedir” diyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül şunları söyledi: “Doğu İrşat Konferansları’ ifadesinin içindeki ‘irşat’tan kasıt ‘aydınlanma yaratmak’, toplumu modernize etmek, iddia edildiği gibi köylülükten kurtarmak gibi bir şey değildir, Türk-İslamcılığın sağlanmasıdır. Alevilikte ‘mürşit’ten gelen, ‘mürşidin marifeti’ anlamındaki ‘irşat’ 12 Eylül’’de Dersim’de asimilasyon, başkalaştırma, kendi kimliğine düşman etme, yabancılaştırma çalışmasıdır. Bu politika sadece 12 Eylül döneminde uygulanmadı; 12 Eylül yarım kalmış bir şeyin tamamlanması projesidir. O da Türk-İslamlaştırmak, Alevi kimliğini ortadan kaldırmak, etnik anlamda Türk kimliğinin dışındaki kimlikleri ortadan kaldırmak çabasını içermektedir. 12 Eylül’de izlenen politika sadece bu döneme ait bir politika değildir; Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte özelde Dersim’e genelde Alevilere uygulanan bir politikadır. Cumhuriyet daha kurulmadan önce Cumhuriyetin Alevilikle ilgili nasıl bir politika izleyeceğinin ip uçları ‘Koçgiri Katliamı’nda vardır. 12 Eylül aynı zamanda 1938’in devamı niteliğindedir. Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetler, devletler kurumları, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılmak istenen asimilasyon, yok etme, katliam politikasının bir devamıdır. Bugünde bu politika devam ediyor.; Dersim’e yönelik ambargolar, cami yaptırmalar, Dersim Anıtı’nın yapılmasını engelleme çalışmaları bunun göstergesi.”

Zulmü görmeyenler 12 Eylül ile hesaplaşamaz

“Alevilere yapılan işkence ve zulmü görmeyenler 12 Eylül ile hesaplaşamazlar” diye konuşan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez ise şöyle konuştu: “12 Eylül bugün çok net anlaşılıyor ki, Alevilerin resmi din olan Sünniliğe dahil edilmesi projesidir. Sadece Dersim’e yönelik değil genelde birçok Alevi köyüne yönelik bir boşaltma, büyük şehirlere götürme ve orada Alevileri diğer topluluklarla karıştırıp Aleviliklerini ve inançlarını unutturmakla ilgili bir eylemdir. 12 Eylül’de Dersim’e vali olarak atanan Kenan Güven, Alevi dedelerini toplayıp başlarına imam hatiplerden, ilahiyatlardan fakültelerinden adamlar getirip ‘bu şekil dua vereceksiniz, vermezseniz çoluğunuzu çocuğunuzu içeri alırım’ diyen bir adamdır. O bölgedeki bütün Alevi dedelerine yönelik özel kurslar açtılar ve bunlar Diyanetle birlikte yapıldı. 12 Eyül’ün mağduru Alevilerdir; ama ne yazık ki Türkiye kamuoyu bunu görmek istemiyor sanki Sünni yurttaşlar, tarikatlar çok ciddi şekilde etkilenmiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa bugünkü tarikatların yüzde 80, 90’ı o güne 12 Eylül’ü desteklemiştir.” (radikal gazetesi)

‘Alevilerin kurtuluşu bütünlüklü bir mücadeleyle mümkün olacaktır’

CAN UĞUR/BİRGÜN

Gazeteci-yazar Erdoğan Aydın Alevilik ve Cumhuriyet projesi arasındaki ilişkiyi ‘Alevilerin belleğindeki asıl mağduriyet sürecinin Osmanlı’da yaşanmış olması Cumhuriyet’in ise bu süreçte Osmanlı’nın teokratik ve monarşik yapısından bir dönüşüm ifade etmesi onların bu projeye yakınlığının nedenlerinden birisidir’ sözleriyle değerlendiriyor.

Alevi toplumu Osmanlı Devleti’nden günümüze değin yaşanılan süreçlerdeki baskı politikalarından en çok etkilenen kesimlerden bir tanesi. Cumhuriyet döneminde yaşanan değişim ve dönüşüm toplumun birçok kesimiyle birlikte Alevileri de etkiledi. Aleviler için Cumhuriyet projesi ne anlam ifade ediyor. Osmanlı’da uygulanan gerici politikalardan bir kurtuluş mu yoksa o politikaların değişim dönüşüm geçirmiş farklı bir hali mi? Özellikle İslam tarihi ve Alevilik üzerine yazdığı kitaplardan tanıdığımız Erdoğan Aydın’la Alevilik ve Cumhuriyet projesi arasındaki ilişkiyi konuştuk.

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüğe Alevi toplumunun önemli bir kısmının o fikri hem pratik hem hem politik manada sahiplendiğini görebiliyoruz. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Ben bu durumu Alevilerin belleğindeki asıl mağduriyet sürecinin Osmanlı’da yaşanmış olması Cumhuriyet’in ise bu süreçte Osmanlı’nın teokratik ve monarşik yapısından bir dönüşüm ifade etmesine bağlıyorum. Ancak bunun yanı sıra Cumhuriyet döneminde de eşitlik mücadelesinin başından itibaren baskıcı politikalarla karşılaştığınuı net bir şekilde söyleyebiliriz. Alevilere yönelik baskıcı politikaların Cumhuriyet döneminde de fazlaca hissedildiğini söylersek yanılmış olmayız.

Cumhuriyet’in peki Alevilere bakışı nasıl? Bu konuda bir dönemselleştirme yapılabilir mi? Örneğin Aleviliğin bir dönem desteklenip başka bir dönem baskı altında tutulduğu söylenebilir mi?
Aslında bu soruyu doğru biçimde cevaplandırabilmek için Alevilerden önce Cumhuriyet’in nasıl bir toplum dizayn ettiğini nasıl bir toplum modeli ön gördüğünü öncelikle tanımlamak gerekiyor. Cumhuriyet Osmanlı’dan koparken topluma fikri hür vicdanı hür bir toplum vaad etmişti. Ancak bu vaad Cumhuriyet’in Lozan Antlaşmasıyla kendisini uluslararası anlamda garanti altına alması sonrasında açıkçası unutuldu. Bu fikriyatın yerine tek tipçi anlayışı dayatan bir toplum modeli ortaya çıktı. Burada Ziya Gökalp’in Türkleşmek, islamlaşmak ve çağdaşlaşmak şeklinde izah edilen formülün hayata geçirildiğini görmekteyiz. Dolayısıyla Türk olmayanların Türkleştirilmesi, Müslüman sünni-hanefi olmayanların müslümanlaştırılması adeta cumhuriyetin olmazsa olmaz davranış normu haline gelmiştir. Tabi bunlara Cumhuriyet’in sınıfsal karakterini ve kesinlikle kapitalist olan kalkınma yolunu tercih etmesi ve dolayısıyla bu yönteme karşı çıkan sol kesimlerin ve sendikal hareketin tasfiyesini de eklemek gerekiyor. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında cumhuriyet her ne kadar ileriye dönük bir çağdaşlaşma projesi ise de Türk olmayan sünni olmayan ve kapitalist bir yolu tercih etmeyen insanların bastırılması ve asimile edilmesi anlamını taşımaktadır. Bu yöntem üzerine kendisini bina eden bir anlayış anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla Alevilerin yaşadığı baskı ile Kürtlerin, sendikal hareketin yaşadığı baskı özünde aynı devlet projesinin kurbanı olma biçimi olarak kendisini göstermiştir. Aynı zamanda bu bakış bize Cumhuriyet’in soğukkanlı tahlilini sağlayacaktır.

CUMHURİYET PROJESİ VE ALEVİLER

Böylesi bir cumhuriyet projesini alevilere yansıttığınız zaman karşınıza çıkan sonuç şu oluyor. Daha 1921 Koçgiri halkının özerklik ve eşitlik talebinden başlayarak cumhuriyet iradesi Aleviler nezdinde ‘eşit yurttaşlığı talep eden anlayışı ezmek şeklinden ve farklı olana hayat şansı tanımamak’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Lozan’ın hemen akabinde 1924 ve 25 yıllarından itibaren iki önemli adım atılmıştır. Bunlardan ilki Şeriye Bakanlığı’nın yerine Diyanet İşleri Başkanlığı getirilmesi olmuştur. Tüm Türkiye Cumhuriyeti halkı dini manada meşru makam olarak Sünni-Hanefi Diyanet İşleri Başkanlığı’na tabi hale getirilmiştir. İkinci önemli adım ise tekke ve zaviyeler kapatılarak Alevilerin ibadetlerini devletin resmi kurumlarıyla sınırlandırarak atılmıştır. Dolayısıyla bundan sonra Aleviler devletin sünni hanefi diyanetinin belirlediği alan içerisinde kendisini tanımlar hale gelmiştir. Bu çerçevede başta Hacı Bektaşi Dergahı olmak üzere tüm alevi kurum ve önderlikleri tasfiye edilmiş onun yerine devletin sünni hanefi asimilasyoncu kontrol mekanizması yerleştirilmiştir. Bu bağlamda ve atılan adımlar doğrultusunda Aleviler yoğun bir basınç altında sünnileştirme politikalarına maruz kalmışlardır. Dolayısıyla Alevileri, Kurtuluş Savaşı sürecinde Cumhuriyet kadrolarına yoğun bir şekilde verdikleri destek fiilen hayal kırıklığına uğramıştır. Nitekim Dersim’deki katliam ve sürgünlerde bu politikaların bir sonucu olarak net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Buradan hareketle Alevilerin eşit yurttaşlık talebi ve laiklik mücadelesi ekseninde düşünecek olursak Cumhuriyet projesi gerçek bir hayal kırıklığı olarak kendisini göstermiştir.

Bugüne gelindiğinde Aleviler ile Cumhuriyet arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Bu ilişki aslında oldukça sorunlu bir ilişki. Bu ilişkinin normalleşebilmesi için sadece Osmanlı’nın değil Cumhuriyet’in oldukça sorunlu biçimde yaklaştığı Alevi sorununun çözülmesi gerekiyor. Alevi sorununun çözümü ise Alevilerin Sünni kardeşleriyle eşit yurttaşlık haklarına sahip olmasından geçmektedir. Ancak sizin de işaret ettiğiniz gibi Alevi toplumunun Cumhuriyet’i sahiplenmesi de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bunun nedeni de mevcut cumhuriyet seçeneği dışındaki seçenekleri kendileri açısından daha büyük sorunlara yol açacağı fikrinin Aleviler nezdinde geniş kabul görmesidir. Özellikle bu durum 2002’den sonra siyasal islamcı kadroların devletin tamamına yakınında geniş bir biçimde örgütlenmesi ve kadro ağını giderek yaygınlaştırması sonucunda daha da belirgin hale gelmiştir. Bu durum Alevi sorununun çözümsüzlüğünü ve onların sağlıklı bir duruş sergilemelerini imkansızlaştırmaktadır.

AKP DÖNEMİNDE ALEVİLER UMUT KAYBI İÇERİSİNDE

AKP’yle birlikte toplumun muhalif kesimlerine yönelen b askıdan Aleviler de ‘paylarına’ düşeni alıyor. Bu durumun kendisi Alevilerle cumhuriyet arasındaki ilişkide nasıl bir etkiye sahip?
Alevi sorununun çözümü ve Aleviliğe dair problemlerin tanımlanması noktasında devletin ilk defa bu alanda söz söylemesi olumlu gibi görünse de aslında bu dönem aleviler açısından hayatın daha da zorlaştığı eşitlik taleplerinin giderek görmezden gelindiği bir döneme işaret ediyor. İktidarın devlet içerisindeki kadrolaşmasından eğitim yeniden dizaynına kadar, devlet bütçesinde alevilerin pay almasından Diyanet İşleri’nin kurumsallaşöasıma kadar Aleviler her alanda mevzi ve umut kaybı içerisindedir. Bundan dolayı bu iktidar Aleviler açısından geri adım attırılması gereken bir iktidar anlamı taşımaktadır. Bu durum da aslında alevilerin hem kendilerinin hem de kendileri dışındaki diğer muhalif kesimlerin mücadelesinin ortaklaştırılması sonucunu açığa çıkartmaktadır. Ancak solun ve sendikal hareketin örgütsüzlüğü alevi hareketinin yeterli basıncı açığa çıkarma özelliğinden yoksun oluşu böylesi bir yöneliminortya çıkmasını engellemektedir. Bu durum bununla birlikte bir de alevileri cumhuriyeti savunur bir reflekse itmektedir. Yakın dönemde aleviler nezdinde politik manada ortaya çıkan sıkıntıların kaynağı olarak da burası görülmektedir.
Bugün demokratik alevi hareketinin son beş yıldır yoğun biçimde örgütlediği eşit yurttaşlık temelindeki çalışmaları aslında demokratik Türkiye mücadelesi vermesi gereken tüm sol ve sendikal yapılar açısından savunulması gereken bir noktadadır. Bu dediğim şey başarılabilirse hem alevi hareketinin hem de bütünlüklü olarak tüm muhalif kesimlerin sistem karşıtı mücadelesi daha yoğun ve etkili biçimde her alanda hissedilebilir. Gerçek bir demokrasi ve laiklik de bu bağlamda yürütülecek mücadele sonrası başarıya ulaşacak; değişim ve dönüşüm de buradan şekillenecektir.

 

Darbe sonrası Dersim’ de nefret ve gözdağı

Darbe sonrası Dersim’de camilerde ve salonlarda çeşitli irşat konferansları düzenleniyordu. Bu ‘İrşat Konfe-ransları’nda Diyanet yetkilileri ve bölgenin ‘ileri gelenleri’nin dışında askerler de konuşuyor, toplantılarda nefret söylemi aşılanırken insanlara da gözdağı veriliyordu.

12 Eylül’ün ‘Dersim’e İrşat’ politikalarından biri de camiler ve salonlardaki irşat konferanslarıydı. Konferanslarda, gözdağı ve nefret söylemleri ön planı çıkıyordu. Dönemin Dersim Valisi Kenan Güven’in de bulunduğu bir konferansta Yüzbaşı Cemal Çoban’ın hedefine solcular ve Ermenileri alarak yaptığı konuşma bunu açıkça ortaya koyuyor. Yüzbaşı Çoban, şunlarısöylüyor: “Bölge insanımızın misafirperverliği, saflığı, anlatılan, propagandası yapılan her şeyin doğru olduğuna inanması, her aileden birkaç kişinin Avrupa veya ülkemizin büyük şehirlerinde işçi olarak çalışması ile başıboş kalan gençlerin kolayca aşırı sol ve bölücü vatan hainlerinin tuzağına düşmesine neden olmuştur. Önce masum meslek kuruluşları, öğrenci, öğretmen ve gençlik dernekleri şeklinde faaliyete geçen ve bu derneklere öğretmenleri, öğrencileri, memurları, gençlerimizi üye kaydeden vatan hainleri, kısa sürede pek çok vatandaşı, kirli emellerine alet edecek şekilde suç işlemeye mecbur etmişlerdir. Devlet makamları ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirmişlerdir. Onlar için insan hayatının, devlet nizamının, aile saadetinin, ülkenin birlik ve beraberliğinin önemi yoktur. Önemli olan kendilerine lider kabul ettikleri insanlık düşmanı, vatan haini, komünizmin fikir ve eylem hocalarının isteklerini yerine getirmektir. Önemli olan ülkemizin bölünüp parçalanmasına, terörizmin, komünizmin pençesine düşmesine, ocakların sönüp, hanelerin yıkılıp, ülkesine, milletine, toprağına, bayrağına bağlı vatansever vatandaşların öldürülmesine, ay yıldızlı bayrağın yerinde baykuş timsali orak çekiçli kızıl bayrağın dalgalanmasına hizmet etmektir.”

Ermenilere nefret
Konferansta Ermeniler için, “Ohannes’ten Orhan, Haçik’ler Haydar, Garbis’ler Kemal, Kirkor’lar Kamil adlarını alarak bölgemize sızdılar diyen Çoban, şunları söylüyor: “Yüzlerce yıldır Doğu Anadolu ’daTunceli dahil bir Ermenistan devleti kurmak, bu bölgedeki halkımızı geçmişte olduğu gibi binbir işkenceyle yok etmek isteyen Ermeni örgütleri ASALA köpekleri, şimdi bir plan ve haince emellerle Ermeni militanlarını Türkçe adlar koyarak bölgemize sokmaya başladılar. Saf gençlerimizi kandırıp kirli emellerine alet ettiler. Önce bölgede bu faaliyetlere ‘dur’ diyecek gençleri, halka doğru yolu gösterecek yaşlı, tecrübeli, ileriyi gören vatansever insanları hedef seçtiler. Ülkemiz aleyhine yürütülen yıkıcı faaliyetlere karşı olmayı, vatanseverliği, mertliği faşistlik, ihbarcılık kabul edip bunları hedef alıp yok etmeye başladılar. Bu yaşlı, akıllı, uzak görüşlü insanların evlerine dost gibi geldiler, sofrasına oturup ekmeğini yediler, sonra da köpeklerin bile yapamayacağı kalleşlikle çoğunu sofra başında vurdular. Ekmeğini yediği insanları arkadan vuracak kadar, 70 yaşındaki ihtiyarları yatakta kurşunlayacak kadar, bazılarını kasaplarda asılı etler gibi ayaklarından asıp gözünden kurşunlayacak kadar gözü dönmüş, insanlığını kaybetmiş, sadist, ruh hastası, Ermeni köpekleriyle işbirliği yapan bu örgüt elemanları hangi haklı davanın savunucularıdır? 12 Eylül’e kadar şehirde, köyde, her yerde açıktan zararlı faaliyetlerini sürdüren bu beyni yıkanmış, kandırılmış örgüt elemanları, 12 Eylül harekâtından sonra devletin kararlı tutumu, güvenlik güçlerinin bölgenin huzur ve sükûnunu sağlamak için başlattıkları etkili mücadele karşısında silahlarını alıp dağlara çıktılar. Dağlara çıkıp dağlarda ne yaptılar? Köylülerimizin başına musallat oldular. Çalışmadan yaşayıp köylünün bir lokma ekmeğine, bir avuç çökeleğine ortak oldular. Irzına, namusuna, parasına göz koyup halkı baskı, terör ve tehditle korkutup eşkıyalığa başladılar. Kendilerine karşı olan aklı başındaki vatandaşları öldürdüler. Bir kısmını korkutup il dışına göç ettirdiler. Köylerimizde yaşlı insanlar, kadın ve çocuklardan başka kimse kalmadı. Otuzdan fazla vatandaşımızı öldürüp, sayısı belirsiz kişilere dayak atıp gelinlik çağdaki kızları dağa kaldırıp, evlerde yatıp kalkıp, babası, kocası ekmek parası için gurbette, yurtdışında bulunan kızların, gelinlerin ırzına geçip, bölgede yapılmadık kötülük bırakmayan bu hainler, bu Allah, kitap, din, iman, gelenek, görenek tanımayan, bu namus düşmanları daha neyi savunmaktalar?”

İhbar mecburiyeti getiriliyor
Konuşmasında devletin 12 Eylül’den sonra bölgeye en yetenekli kamu yöneticisi ve görevlilerini atadığını, nitelikli personelle hizmetin etkinliği ve veriminin çok arttığını iddia eden Yüzbaşı Cemal Çoban, Dersimlilerin “teröristleri” ihbar etmesinin “mecburi” olduğunu gözdağı da vererek şöyle anlatıyor: “Köylerde muhtar ve ihtiyar heyetleri, köy korucuları, köyde yaşayanlar, Köy Kanunu’nun kendilerine verdiği yetki ve sorumluluklara göre, köye gelen-giden her yabancıyı takibe, sorgulamaya ve en yakın güvenlik kuvvetlerine haber vermeye mecburdurlar. Köyde devlet aleyhine, toplum zararına yürütülmek istenen yıkıcı, bölücü ve diğer suç sayılan faaliyetleri önlemeye, en yakın zabıtaya haber vermeye mecburdurlar. Bütün şefkatine, vatandaşına kol-kanat gerip onu koruyup kollamasına rağmen olaylar devam ettikçe, anarşi ve terör önlenmedikçe, bölge halkından bu kötülük güçlerine, yasadışı örgütlere destek devam ettikçe devlet, gittikçe artan etkin yasal, idari ve askeri tedbirler almak, devletin bekası, milletin huzuru için suçlulara ve suç işleyenlere yardım edenlere ağır cezalar tatbik etmek zorunda kalacaktır. Devletin gücü sınırsızdır. Şiddet göstermeyişi şefkati ve büyüklüğündendir. Milyonluk ordu besleyen, binlerce tankı, topu, uçağı bulunan, her türlü modern silahı bulunan devletimiz, gücünü halkı üzerinde göstermek istememektedir.”

(Radikal-Tarık Işık)

 

Kızılbaş-Kürt soykırımının adı: Dersim

Mehmet BAYRAK

Dersim’e ilgim ve Dersim üzerinde çalışmam, bugünlerde gündeme gelmesinden çok eskilere, 30 yılı aşkın bir geçmişe dayanıyor. Daha 1980 başlarında Demokrat gazetesinde yayımlanan “Halk Şiirinde Toplumsal Olaylar ve Başkaldırmalar” konulu bir yazı dizisinde yer verdiğim, Dersim Katliamı’na ilişkin Dımılki/Zazaki ağıttan dolayı cunta döneminde ceza almıştım. 1992 yılında, Vet. Dr. M. Nuri Dersimi’nin ikinci önemli eseri Hatırat’ı yayımlamış ve burada başkaca ağıtların yanısıra Dersim’e ilişkin 60 sayfa fotoğraf yayımlamıştım. Bugün piyasada dolaşan fotoğrafların birçoğunu daha o tarihte yayımlamış ve 40 sayfa not eklediğim bu kitaptan dolayı iki yıl hapis cezası almıştım.

Sonraki birçok eserimde de, Dersim’le ilgili açık ya da gizli çok sayıda belgeye yer vermiştim. 2010 yılında yayımlanan “Dersim-Koçgiri/ Te’dib, Tenkil, Taqtil, Tehcir, Temsil, Temdin, Tasfiye” konulu eserim ise yakın dönem katliam tarihinin yanısıra, etnolojisi, müziği ve edebiyatıyla tümüyle Dersim üzerinde yoğunlaşıyordu.

Burada vurguladığım esas neden; temelleri İttihad-Terakki döneminde atılan ve Kemalist yönetimler döneminde uygulamaya konan etno-dinsel arındırma, tek-tipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikalarıdır. “7 Uğursuz T” olarak adlandırdığım yöntemleri izleyen bu politika;

1- Askeri yöntemlerle hizaya getirme,
2- Cezalandırma,
3- Asimile etme yani Türk- İslamlaştırma,
4- Katletme,
5- Asimile etme,
6- Türk- İslamlaştırma adına uygarlaştırma,
7- Tasfiye etme yani soykırım uygulamaktır.

Özcesi, Dersim’de yaşanan; daha 1930’lu yılların başlarında planlanan; İsmet Paşa’nın 1935 tarihli Kürt Raporu ve Celal Bayar’ın 1937 tarihli Şark Raporu ile esasları belirlenip uygulamaya konan ve 1937-38’de sonlandırılan bir soykırımdır…

Kızılbaş-Kürt kimliğiyle Dersim’in özgün konumu

Dersim, Kızılbaş-Kürt kimliğiyle hiçbir zaman Osmanlı ile barışık yaşayamadı. Bundan dolayı da geçmişte yarı-özerk bir konumdaydı. Hemen belirtmeliyim ki, Dersim geçmişte bugünkü sınırları aşkın, birçok ili içine alan bir eyalet durumundaydı.

Diğer Kürt mirliklerinde olduğu gibi, Dersim’i doğrudan Osmanlı yönetimine bağlama girişimleri daha 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarına tarihleniyordu. Nitekim, Osmanlı Sadrazamı ve Seraskeri Gürcü kökenli Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu bu dönemde Dersim’e karşı yürüttüğü harekatta, Erzincan bağlarına davet ettiği 100’ü aşkın aşiret reisinin kellesini bir gecede hileyle kesiyor ve bölgede köy yakmalar da dahil büyük bir katliam yapıyordu. (Bu konunun ayrıntılarını görmek isteyenler bizim Kürdoloji Belgeleri- II adlı kitabımıza bakabilirler).

Daha sonra da Dersim’e dönük birçok harekat yapıldığı gibi; 19. yüzyılın sonlarına doğru bugünkü baraj sisteminde olduğu gibi Dersim’de havuzlar yapılmak suretiyle demografik yapının değiştirilmesine yönelik tedbirler de gündeme getiriliyordu. Benzeri bir öneri, Cumhuriyet döneminde de Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından dillendirilecektir.

20. yüzyılın başlarında, Dersim’e karşı yürütülen üç askeri harekat ise 1937’de “Osmanlı Devrinde Dersim İsyanları” adıyla Askeri Mecmua eki olarak gündeme getirilir. Burada işlenen temel tez, Dersim’in uygarlaşmaya karşı gelmesidir. Oysa, biliyoruz ki “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” sloganıyla gerçekleştirilen II. Meşrutiyet’ten sonra onbinlerce Dersimli bu meşruti yönetimi kutlamak ve desteklemek için Pertek-Harput arasında bir gövde gösterisi yapmıştır.

Kaderin cilvesine bakın ki, yöredeki askeri birlikler dışında, tam teçhizatlı 3 kolordu ve 2 süvari tümeniyle gerçekleştirilen Dersim-38 Katliamı’nın ardından, Türk Ordusu 40 bin askerle Elazığ’da adeta misilleme bir gövde gösterisi yapıyordu…

Dersim’de yaşanan ‘Soykırım’dı

Dersim-Koçgiri konulu eserimde ayrıntılarıyla anlattığım ve esere bir giriş yazısı yazan Prof. Dr. Baskın Oran’ın da açıkça vurguladığı gibi; sözkonusu dönemde Dersim’de herhangi bir isyan sözkonusu olmadığı gibi; 1935’te çıkarılan Tunceli Kanunu çerçevesinde tüm köy ve mezralara girilip nüfus sayımı yapıldığı gibi, etnoloji ve folklor araştırmacıları adı altında birçok ekip bu köy ve kasabalarda çalışmalar yapmış ve silahlara ilişkin istatistikler dışında bunların birçoğunu dönemin Elazığ Halkevi Dergisi “Altan”da yayımlamışlardı. Katliam sonunda elde edildiği söylenen silahların ise neredeyse tamamına yakını 1936 yılında toplanmıştı. Tıpkı 80 cuntası döneminde olduğu gibi, her ailenin bir silah teslim etmesi istenmiş ve silahı olmayan insanlar da silah temin edip askeri yetkililere teslim etmişlerdi. Böylece, katliam sonunda elde edildiği söylenen 8000 dolayında silahın yaklaşık 7000’lik bölümü, katliamdan yaklaşık iki yıl önce toplatılmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde, esas itibarıyla üç isyandan sözedilebilir:

1- 1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi,
2- 1926-1930 arasında Ağrı/ Zilan Direnişi,
3- 1984’te PKK öncülüğünde gerçekleştirilen başkaldırı.

Zaten Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesince 1972’de yayımlanıp, kendilerince toplatılan “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” kitabında da; diğerlerinin tümü “te’dib, tenkil ve askeri harekat” olarak nitelendirilmektedir. Demirel gibilerinin gündeme getirdiği “29 İsyan” sözü bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Demirel zihniyetinin buradaki amacı, “şimdiye kadar Kürtler 28 defa isyan ettiler tümünü bastırdık, bu 29. isyanı da bastıracağız” imajını yaratmaktır.

Birincide katledilen Kürtlerin sayısı Xoybun verilerine göre 15 bin, ikincide Türk gazetelerine göre 30 bin dolayındadır. 1984’ten beri devam eden başkaldırı ve direnişte hayatını kaybedenlerin kesin sayısı bilinmemektedir. Sadece 17 bin 500 faili meçhul cinayetten söz edildiğine göre, bu sayıyı 10 binlerle ifade etmek gerekmektedir.

Dersim’de katledilenlerin sayısı

Dersim Katliamı’nda gözden kaçan bir husus var. Bu katliam 1937’de, Atatürk’ün manevi kızı Ermeni kökenli Türk savaş pilotu Sabiha Gökçen dahil, uçak saldırıları ve mahalli kuvvetlerle başlatılmış ve Seyid Rıza ile Alişer gibi toplum önderlerinin katlinden sonra, kış şartlarında 38 yılına ertelenmiştir. Bu yıl içinde katledilenlerin sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Nuri Dersimi, daha 1937 Temmuz’unda Seyid Rıza adına merkezi Cenevre’de bulunan Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği ile ABD, İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerin Dışişleri Bakanlıklarına gönderdiği 30.7.1937 tarihli mektupta; “Türk hükümetinin çok sayıda kadın ve çocuğu öldürdüğünü” bildiriyor.

38 Katliamı’na ilişkin olarak elde edilen bir belgede ölenlerin sayısı 13.160; Başbakan’ın basına açıkladığı bir belgeye göre ise 13.800 dolayındadır. Bu rakamları verenlerin gözünden kaçan ikinci önemli husus ise şudur: Belgede; 21 / 2. Teşrin/ 938 ñ 24 / 1. Kanun/ 938 yani 21 Kasım 1938-24 Aralık 1938 tarihleri verilmektedir. Bu belgede; 11.818 kişinin de Batı illerine tehcir edildiği belirtilmektedir.

Oysa, bu tarihler askeri harekatın ve katliamın sadece bir bölümünü yansıtmaktadır. Bu nedenle, Başbakan Erdoğan’ın şair Necip Fazıl Kısakürek’ten aldığı 50.000 rakamının gerçekliğini bilmemekle birlikte; katledilen insan sayısının 10 binlerle ifade edilmesi ve bu rakama yakın olması gerektiği açıktır…

‘Kayıp Kızlar’ın trajik öyküsü

Dersim katliam resimlerine baktığınızda; araziden toplanmış ya da mağaralardan çıkarılmış çıplak ayaklı, perişan vaziyette kızlar ve kadınlar görürsünüz. Bunların dramı ise başlıbaşına bir inceleme konusudur ve bugüne kadar yalnızca bir belgesel filme konu olabildi: İki Tutam Saç/ Dersim’in Kayıp Kızları.

Dersim’in dramı ekseninde düşünceyi yeterince temellendirememişse de, yine de ilk örnek olması açısından önemli bir katkıdır bu belgesel. Burada da kısmen vurgulandığı gibi, Harçik ve Peri gibi sulara atlayarak veya atılarak hayatını kaybedenlerin yanısıra, çok sayıda kadın ve kız öldürülmüş, bir bölümü ise subay ve diğer görevlilere evlatlık veya hizmetçi olarak verilmiştir. Bunların yaşamında büyük trajik öyküler gizlidir ve halen aydınlatılmayı ve yazılmayı bekliyor. 1980 cuntasının Lideri Kenan Evren’in eşi Sekine Hanım’ın da bunlardan olduğu söyleniyor, ancak o da tam olarak aydınlatılabilmiş değil. Zorla ailelerinden koparılarak götürülen Dersimli kızların bir bölümünün hikayesi de ilk kez öğretmen Sıdıka Avar’ın anılarıyla bilince çıktı.

Dersim Katliamı’nı ilk anlatanlar

Dersim Katliamı’yla ilgili belgelerin bir bölümünü ilkin Dersim’i vuranlar veya muhbir-gazeteciler yayımladılar. Sözgelimi, Dersim’i vuran subaylardan Jnd. Alb. Nazmi Sevgen, ilk kez 1950 yılında Tarih Dünyası adlı dergide bunların bazılarını yayımladı. Yine Dersim’de muhbir-gazetecilik yapan Niyazi Ahmet Banoğlu, 1951-52 yıllarında dönemin magazin dergisi İnci ve Yeni İnci dergilerinde kimi resimler yayımladı. Kimi resimler ise bu dönemde Harp Tarihi dergisinde yayımlanmıştı.

Biz, tüm bu dergilerin yanısıra 1982’de yayımlanan Sabiha Gökçen’in “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” adlı anı kitabı ile son yıllarda yayımlanan kimi albümlerden yararlanarak; ilkin 1992’de yayına hazırladığımız Nuri Dersimi’nin anılarında, daha sonra da diğer kimi eserlerimizde bunlara yer verdik. Salt Dersim-Koçgiri kitabımda 105 görsel ürüne yer verildi ki, bunların bir bölümü son yıllarda birçok özgün fotoğrafa ulaşan Hasan Saltuk’tan sağlandı. Biz bu konuda 90’lı yıllarda yayın yaptığmızda, Hasan Saltuk’un elinde henüz kaynak yoktu ve gösterdiğimiz künyelerden yola çıkarak yakın dönemde bu kaynaklara ulaşabildi. Kendi deyişiyle, kimi kişi ve çevreler bu kaynakları “kusmaya” başladılar… Başbakan’ın açıkladığı belgeler de, Başbakanlık’a bağlı Cumhuriyet Arşivi’ndeki sınırlı belgeler. Kendi payıma, en önemli arşivin Genelkurmay’ın elinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü o tarihlerde hemen her türlü malzeme Genelkurmay’da toplanıyordu. Sözgelimi, katliama katılan ve Alişer’in Zarife ile silahlı resmini ve kesik-baş resmini ilk yayımlayan Jnd. Alb. Nazmi Sevgen, Dersim-Koçgiri’nin bu efsanevi şairinin bir sandık dolusu kitabına ve defterine elkonularak Genelkurmay’a gönderildiğini söylüyor (Bkz. Tarih Dünyası, Sayı:9/ 1950).

O halde, Başbakan Erdoğan, Dersim Katliamı’nın aydınlatılması konusunda gerçekten samimiyse, Genelkurmay Başkanlığı Arşivi başta olmak üzere, öncelikle tüm arşivleri araştırmacılara açmalıdır…

Katliamı kim yaptı?..

Şunu hemen belirteyim ki; Atatürk’ün Dersim Katliamı’ndan haberdar olmadığı “traji-komik” bir yalandır. 1935’te çıkarılan, katliamın habercisi niteliğindeki Tunceli Kanunu’ndan başlayarak, hemen her tür resmi tasarrufta Atatürk, ya imzasıyla ya da açıklamalarıyla işin başındadır. 37 Katliamı’na manevi kızı Sabiha Gökçen’i silah vererek yolculayan bizzat kendisi olduğu gibi; katliamın bu birinci aşaması tamamlandıktan sonra yanına kurmay grubunu alarak Dersim’de -Singeç Köprüsü’nü açış gerekçesiyle- bir inceleme gezisine çıkan da bizzat Atatürk’tür. Bugün sessiz filmi de elde bulunan bu seyahatte, yolculayanlar arasında İnönü ile Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak olduğu gibi; refakat edenler arasında da Başbakan Celal Bayar, Sabiha Gökçen, Bölge Valileri, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya, Tunceli Vali ve Komutanı General Abdullah Alpdoğan, Umumi Müfettiş Abidin Özmen ve Seyid Rıza ile arkadaşlarını astıran İhsan Sabri Çağlayangil vardır…

İsmet İnönü, Meclis gizli celse görüşmelerinde “Dersim’de imha planı uyguladıklarını” söylediği gibi; Atatürk de, ölümünden 9 gün önce dönemin Başbakanı Celal Bayar aracılığıyla Meclis’te okunan konuşmasında, “Dersim meselesinin artık tarihe aktarıldığını” söyler…

Hele katliamın en kanlı safhasının tamamlandığı Ağustos 1938’de Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak ile Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk arasında teati edilen kutlama mesajları, Dersim’in gerçek anlamda bir düşman olarak görüldüğünü ve katliam başarısının 16 yıl önce gerçekleşterilen Büyük Zafer’le özdeş olduğunu bir “ibret belgesi” olarak ortaya koymaktadır.

İşte, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın, Dolmabahçe Sarayı’nda yatmakta olan Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’e gönderdiği mesaj:

“Cumhurreisi Kemal Atatürk;

24/8/938’de başlayan ve Başbakan Celal Bayar’ın iştirak buyurdukları Ordu manevrası çok yararlı ve değerli safhalarla üç gün devam ettirilmiş ve 26/8/938 günü onaltı yıl evvel yaşattığınız 26/8/922 Büyük Zafer arifesini emirleri altında idrak edenlerle birlikte ve yüksek ihtisaslarla hatırlayarak saat 18’de bitirildi. Bu mesut günün yıldönümü ve yapılan manevra münasebetiyle Cumhuriyet ordusu mensupları, başta ben olmak üzere yüksek Başbuğlarına kalplerinden coşan sonsuz heyecan ve saygılarla dolu sarsılmaz bağlılıklarını arzetmekle sonsuz şeref duyar.”

İşte, şu da Cumhurbaşkanı Atatürk’ün, Genelkurmay Başkanı’na gönderdiği cevabi mesaj:

“Mareşal Fevzi Çakmak/ Genelkurmay Başkanı;

Ordumuzun yüksek ve her vakit olduğu gibi milletin emniyetine cidden layık kıymet ve kudretle dolu manevrasının çok yararlı safhalar göstererek bittiğini bildiren telgrafınızı aldım. Türk Ordusunun yarattığı zaferin bu yıldönümü günlerinde kalbim Orduya karşı takdir ve şükran hisleriyle doludur. Sizin ve tercümanı olduğunuz aziz silah arkadaşlarımın hakkımda gösterdikleri samimi ve asil duygular, o günlerdeki hatıralarımı canlandırdı, heyecanlarımı arttırdı. Başta siz olduğunuz halde, cümlenize candan sevgi ve saygılarımı sunar, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da daima artan kutlu başarılar dilerim.” (Bkz. Altan Dergisi, Haziran/Temmuz/ Ağustos/ Eylül-1938, s. 24)

Evet, görüldüğü gibi her şey açık-seçik ortada. Bence, burada teşekkür edilecek kişi, bu katliamcı zihniyeti dışa vuran Onur Öymen’dir. Öymen, Meclis’teki konuşmasıyla bu katliamı bilince çıkardığı gibi, kendisini sıkıştıranlara karşı bir gerçeğin de altını çiziyordu. Zira, kendisine karşı çıkmak Atatürk’ün politikasına karşı çıkmaktı!.. Salt bu telgraf bile bu “acı gerçek”in ta kendisinin ifadesi değil mi?..

 

Başbakan Nefret Suçu İşlemeye Devam Ediyor

Bakınız Başbakan ne kadar lütufkar davranmış! “Biz Yezidi de olsa teröre bulaşmadığı sürece, insana insan olduğu için değer veririz!” Rezalete bakar mısınız?! “…Yezidi de olsa…” Güya “İnançlara ve toplumlara saygılıymış” gibi laf ederken nefret suçu işlemekten geri kalmıyor. Zaten himmet, keramet, adalet ve merhamet timsali Zerdüşt Peygambere, Zerdüştlüğe hakareti rutin demeç haline getirmişti.

Başbakana göre Kürtler, tutuklu gazeteciler, siyasetçiler “terörist.” Aleviler “Ucube.” Yezidiler (Ezdi olacak) “Değerli görülmeye muhtaç!” da işin “de, da” kısmı var. “Zerdüştler sapık.” Vah zavallı vah…!!! Sana mı vah edip dövünsek, senin bu nefret tutkuna rağmen seni seçenler mi? Huzurunda peymançe duran, eteklerine temenna eden bakanlarına, milletvekillerine mi yansak!!!??? Kendimize mi vah etsek bu rezaletler karşısında hala gerekeni yapamadığımız için? Görülüyor ki nefret dili başbakan için “Kazara olan” bir durum değil. Adeta bir lügat haline gelmiş. Neden diye sormaya gerek var mı? Tarihi “1071’den başlatıp 2071’de bitiren, siyasi perspektifini Yavuz, Ebu Suud Efendi… gibi katillerden alan, sürekli savaş kışkırtıcılığı yapan bir başbakandan ne beklenebilir ki?…

Bir yandan hakaretlere, nefret suçu işlemeye devam eden başbakan diğer yandan “Talimat veririm Oslo Görüşmeleri yeniden başlayabilir.” Diyerek bildik salvolara, taktiklere devam ediyor. Öte yandan 50 güne dayanan “Süresiz açlık grevi” devam ediyor. Sormak lazım. Ey başbakan Oslo’da ne yaşandı? Neden “Görüşmecilerin” oyunbozanlık etti? Bu kan ve gözyaşı, bu acı ve katliam daha ne kadar devam edecek? Roboski arada kaynadı gitti Sayın Başbakan! “KCK, Balyoz, Ergenekon…” derken memleketi ABD’nin Siyasal Hıristiyanlık, muhabbet ve şefkatte pek müptela olduğunuz Fetullah Gülen marifetiyle sürdürülen Siyasal İslam, İsrail’in Siyasal Yahudilik üçgeninde; “Ilımlı Alevi İslam”, Tv 6 Marifetiyle “Kürt İslamcılık” noktasına “Henüz getiremedinse” de az “Mesafe” aldın sayılmaz!

“Oslo’ya kadar yorulmaya gerek yok. Bursa’da da olur barış.” Demişti Bülent Ersoy Hanım. Lakin kimin haddine düşmüş siz haşmetlu ecdadının yolundan gidene akıl vermek?

Hani “Yargılanacağını” iddia ettiğin ve senin taktik marifetlerin sonucu “Mahkemeye gelmeye sağlığı müsait değil!” raporu alan 12 Eylül darbecisi Kenan Evren’le benzeştiğini biz biliyorduk da “Bakın Başbakanımız açılımlar yaptı. Açılım devam ediyor. Açılımı baltalamayın!” diyenler bilmiyordu. Onlar da öğrenmiş oldular. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist darbesinin insanın kanını donduran işkencelerine karşı, yapacak başka şeyleri olmadığı için ölüm orucuna yatan Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek unutulmadı, unutulmayacak da… Hadi diyelim o zaman askeri diktatörlük vardı. Darbeden 32 yıl sonra AKP iktidarında olanların askeri darbeden ne farkı var? Yine insanlar en değerli varlıklarını, canlarını ölüme yatırmış değil mi? Ne istiyor süresiz açlık grevinde bulunan canlar? “Anadilde savunma, toplumsal barış, PKK Lideri Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve çözüm için görüşülmesi.” Başbakan ne diyor? “Tek millet, tek dil, tek din!”

Haftasonu Basel’de canlarla bir söyleşiye ve Strasbourg’da Fransa Alevi Federasyonu tarafından düzenlenen “Ayrımcılığa, Asimilasyona ve Savaşa Hayır!” mitingine katılmak için İsviçre’nin Basel’e Kantonu’na gittim. Basel’de ibreti Türkiye’lik bir duruma tanık oldum. Basel Kanton Parlamentosu Basel’de yaşayan yaklaşık 8 bin Alevi’nin inancını resmi olarak kabul etti. Basel’de bulunan “Basel ve Çevresi Alevi Kültür Derneği” ile Basel Kanton Parlamentosunda bulunan Türkiyeli Türk ve Kürt milletvekillerinin çabaları da önemli etken olmuş. Ancak Basel Parlamentosu Aleviliği bir inanç olarak kabul etmeyebilirdi. Ama kabul etti. İnsanlığa bakınız! Demokrasiye, hümanizmaya bakınız! Merak ediyorum, AKP Hükümeti Basel Kantonu’na veya İsviçre’ye “Nota verir mi?” Gitti “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü oluşturan Tek Din!…” Başbakan “Suriye’yi haletlikten sonra Basel’e sefer” edebilir.

Bir yanda 8 bin insanın inancına saygı duyarak demokrasinin gereğini yapan bir devlet! Diğer yanda dilini, haklarını ve özgürlüğünü istemek için “Süresiz açlık grevi”nden başka çaresi kalmayan tutsaklar…!!! Ve bunu görmeyen kör, sağır ve faşist bir zihniyet…

Başbakan sadece söylemleri ile nefret suçu işlemiyor. Zindanlarda ölüm sınırında olan insanların yaşamına umarsız kalarak, çatışmalarda Hakka Yürüyen asker ve gerilla canların durumuna seyirci kalarak ve kullandığı kin, kibir ve nefret saçan dille kışkırtıcılık yaparak nefret suçu işliyor!.

ABF : Daha Kaç İnsanımızı Yitirmemiz Gerekiyor ?

Devlet hapishanede tuttuğu yurttaşının sağlığından, can güvenliğinden ve yaşamından sorumludur. 50 Güne yaklaşan “Süresiz, dönüşümsüz açlık grevindeki” 650 can yaşam tehlikesi ile yüz yüzedir.

Türk/İslam dayatmasında inat eden AKP Hükumeti can kaybı mı bekliyor? Kürt sorununun çözümü için daha kaç insanımızı yitirmemiz gerekiyor? Bu sorun Kürt Halkının sorunu olmaktan çıkmış insanlığın vicdan ve adalet sorunu haline gelmiştir. Farklı etnik ve inançsal kimlikler söz konusu olduğunda nefret söylemini dilinden düşürmeyen Başbakan görülüyor ki “Müzakereden” yana değildir. “Mücadele” dediği şey ise nefret söylemleri ile toplumsal gerginlik, şiddet ve çatışma üretmektir. Kürt sorunu “Mücadele, müzakere” ikileminden çıkmış Türkiye insanının yaşam sorununa dönüşmüştür.

İnsanımızın yaşamı “Müzakere” konusu olamaz. Kaldı ki AKP Hükumeti “Süresiz, dönüşümsüz” açlık grevinde ölüm sınırına gelmiş canların yaşamını “Müzakere” konusu yapmaya bile tenezzül etmemektedir. Ancak darbelerde olabilecek yöntemlerle hapishanelere tıkılan gazeteci, siyasetçi, milletvekili, bilim insanı canların tıpkı 12 Eylül 1980 askeri darbesinde olduğu gibi haklarını savunabilecek bir tek canları kalmıştır.

Ana dil hakkı istemek, şiddet ortamı yerine toplumsal barışı istemek için canını ortaya koymaktan daha masum ne olabilir ki? Bir toplumun dili “Müzakere” konusu edilemez. Ana dil hakkı karşısında “Mücadele” etmek en basit tabirle zulümdür.

Kendi kurduğu televizyon kanalında Kürtçe siyasal İslam propagandası yapan AKP Hükumeti, tutukluların “Kürtçe savunma” hakkı söz konusu olduğunda “Gereğini yargıya havale” etmektedir. Bırakın ana dilde eğitimi, ana dilde savunmanın yasak olduğu bir ülkede hangi “İleri demokrasiden” söz edilebilir? AKP Hükumeti can kayıplarını önlemek ve Kürt sorununa çözüm ortamı sağlamak için “Süresiz, dönüşümsüz” açlık grevindeki canların isteklerini dikkate almak zorundadır.

Türkiye’nin 58 Hapishanesinde 650 insan “Ana dilde savunma, ana dilde eğitim, tecrit koşullarına son verilmesi, toplumsal barış” gibi demokratik taleplerle gün be gün ölüme yaklaşırken buna sessiz kalamayız. Ana dil hakkı bir can için kutsal bir haktır. Hapishane koşullarında bulunan insan için tecrit, hapis cezasının, ölüm cezasına dönüştürülmesidir.

“Süresiz, dönüşümsüz” açlık grevi bu günden sonra “Ölüm orucuna” dönüşmüştür. Can kayıplarını önleme ve talep edilen hakları sağlama konusunda umursamaz davranmak sadece hapishanelerde sorunun büyümesine yol açmayacaktır. Buna bağlı şiddet ortamının artmasından kaynaklı can kayıplarına da yol açacaktır.

İnsan en doğal ve kutsal değerleri olan dil, inanç ve toplumsal haklar ile bir bütündür. Ana dili yasaklamak, hapishane koşullarında tecrit uygulamak insanın sosyal, kültürel, psikolojik varlığına ve yaşama hakkına saldırıdan öte insanın varlığına kast etmektir.

58 Hapishanede “Süresiz, dönüşümsüz” açlık grevinde bulunan canların yaşam hakkı hükumetin sorumluluğu altındadır. Hükumetin, toplumsal barış hakkını, ana dilde eğitim hakkını, ana dilde savunma hakkını ne “Müzakere” ne de “Mücadele” konusu yapamaya hakkı yoktur. Açlık grevindeki canların taleplerini dikkate almak ve çözüm için görüşmek AKP Hükümetinin görevi ve sorumluluğudur.

Bu görev ve sorumluluktan kaçmak can kayıplarına yol açacaktır. Adalet Bakanlığı bir an önce gerekli ortamı sağlamakla yükümlüdür. Yarın bayram, kutsal bir gün. Tüm kutsallar yaşam ve insan içindir. Sayın Başbakan, Sayın Adalet Bakanı yaşamın kutsallığı ve insan uğruna var edilen kutsal değerlere inanıyorsanız sizleri yas yerine kutsalın yaşanmasına için gerekeni yapmaya davet ediyoruz.

(24 Ekim 2012/Ankara)

Alevi Bektaşi Federasyonu (Genel Yönetim Kurulu)

Şeyh Bedreddin

Kadı İsrailoğlu Simavnalı Şeyh Bedreddin

Dr. Hikmet KIVILCIMLI

“Olup Mansur, bu yolda verdi bâşın
“Hüdâ aşkında hiç çatmâdı kaaşın
“Münafıklar atarlar tain taaşın
“Bizim mürşidimiz Şeyh Bedreddindir.”
(Menâkıb, s. l38)
Molla Hafız Halil
(Şeyh Bedreddin’in torunu)

BEDREDDİN – HUS – İBNÎ HALDUN

Simavnalı Şeyh Bedreddin Mahmud Rumî (1359-1420), yalnız Türkiye devrim tarihinin değil, bütün insanlık için sosyal devrim tarihinin en ilgi çekici büyük kahramanıdır: Şeyhin zamanına dek medeniyetler, dıştan gelme barbar akınlarının tarihsel devrimi ile yıkılırlardı. Şeyhin zamanındaki Aksak Timur akını o çeşit dıştan yıkıcı tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Sosyal devrim imkânsız olduğu için muazzam bir medeniyetin yıkılışı antika destanlarda “tufan”, dinlerde “kıyamet” adını alıyordu.Şeyh Bedrettin buşuursuz medeniyet yıkılışları yerine, insanlığın biricik ve sürekli gelişimini sağlayacak şuurlu devrimi, başka deyimle: Tarihsel devrim yerine sosyal devrimi geçiren en şuurlu ve en orijinal büyük devrimcidir. O bakımdan, sosyal devrimler çağı demek olan modern çağın ilk en önemli müjdecisidir.
Şeyh Bedreddin, kendi çağdaşları sayılabilecek olan İslâm medeniyetinin Aristotales’i İbnî Haldun (1332-1406) dan da, Batı dünyasında Wicleften sonra ilk din reformcusu Çek papazı Jean Huss’ten de önemli kişidir. Gerçi İbnî Haldun : Aksak Timur gibi uykuda gezer “Cihangir”lere metelik vermeyecek değerde moral taşır. Aynı metelik vermeyişi Şeyh’te de buluruz.İbnî Haldun toplum ve tarih kanunlarını Marks-Engels’lere müjdeci olurca izlemiştir. Bu dahiyane buluşları, yâşadığı büyük pratik olaylardan sezmiştir. Ama, bulduğu prensipleri, içinde yaşadığı tarihsel ve sosyal şartlar yüzünden, pratiğe uygulamayı düşünememiştir. Şeyh Bedrettin, teori ile pratiği en canlı, en insancıl yükseklikte sosyal sentezine ulaştırmıştır.
Jean Huss (1369-1415) yalnız hristiyanlar içinİsa dininde reformu öngörmekle yetindi. Şeyh; müslüman, hristiyan, yahudi ayırdı yapmadı, bütün din ve ulus sınırlarının izafiliğini göstererek, her türlü insan ayrılıklarını “İptâl” etti. Tümüyle insanlığı yücelten bir kurtarıcı Humanitarisme yarattı. Batı’da ünlü “Reform” hareketi : Zengin papazların mülklerini müsadere etmekle kaldı. Bunun sonucu Almanya’da büyük derebeyilerin, Fransa ve İngiltere’de işveren burjuvaların ekmeklerine yağ sürdü. Şeyh; öyle dar bencil sınıf ve sınır çerçevelerinden üstün uluslararasısosyalizmin gözünü budaktan esirgemez ülkücüsü idi. Hüss kancıkca yakıldı,Şeyh kancıkça asıldı. Hüss’çü hareket, kendisi öldükten sonra başladı.Şeyh onlarca yıl hazırlanmış Anadolu ve Rumeli hareketinin başına geçti. Hüss antika bezirgânlığın yerine modern bezirgânlığı tutmuş oldu. Şeyh her bezirgân çıkarcılığına karşıydı.
İnsanın kişiliğini yaratan en yakın gelenekleri, “soy”unun başından geçenlerdir. Simavnalı Şeyh Bedrettin Mahmut Rûmî, çok ilgi çekici soydan gelir. Ona rağmen Osmanlı tarihçileri, Şeyhin adını unutturamadıklarızaman bile, hiç değilse soyunu anmamaya aşırıca uğraşmışlardır.
Cumhuriyetin doğuş günlerinde Şeyhin üzerine eğilen ilk (1925) ve 32 yıl için son bilgin “Darülfünun İlâhiyat Fakültesi Tarih’i Kelâm müderrisi” sayın M. Şerafettin oldu. “Simavna kadısı oğlu Şeyh Sedrettin” (Evkaf matbaası, İstanbul, 1341) adlı eserınde Şeyhin yalnızİsrail adlı bâbasını anar. (S. .4.5) Elimizdeki “Menakıb“i bilmediği için,. Şeyh üzerine yürüttüğü tek tük düşünceleri gibi Şeyhin derin soyu da askıda kalır.
Mehmet Süreyya bey : (Şeyhin) “Ecdadı Selçuk Devleti vezirlerinden idi.” der. (M.S. : Sicilli Osmâni, cild II, s. l6 Matbaası Amire,İstanbul 1311). Şemsettin Sami bey : “Şeyh aslında Selçuk hükümdarlarıneslinden olup” (Kaamûs ül-âa lâm, s.1254) kaydını düşürür. Belgratlı Muhtesip zâde Hâki : (Şeyhin) “Ecdadı Selçuk Sülâlesinden Alâettin’in kardeşi oğluna vezir dahi olup (Hadikat-ür Reyhân, elyazması, Köprülü Ahmet Paşa kütüphanesi, n 230) yollu yanlış bir tercüme yapar. Tercümenin aslını Arapça yazmışolan Taşköprü zâde ise şunu söyler : “Söylendiğine göre (Şeyhin) dedeleri Selçuk oğullarının veziri ve kendisi Sultan Alâittin Selçukinin biraderi oğlu idi.” (Şakaayik’ı Nûmâniyye, Arapça elyazması, Köprülü Ahmet P. Kütüphanesi, n.1230: s. 27 – 30)
Böylece, Osmanlı tarihçilerinin Şeyh soyu üzerinde niçin susuş konspirasyonu yaptıkları çıtlatılmış olur. Osmanlı padişahlığına karşı en modern anlamda halk devrimi uğruna ayaklanmış adamın – o zaman için pek önemli sayılan – bir hükümdar soyundan geldiği açıklanamazdı.
Cumhuriyetin 34 üncü yılı, candan savunduğu Şeyhin hayatınıve Şâheseri “Vâridât“ı temiz üslûbuyla veren sayın Bezmi Nusret Kaygusuz, basılı biçiminde ilk defa”Menâkız“ı ele almış olur (Şeyh Bedreddin Simaveni : İzmir,1957). Ona göre, Hayrullah Efendi Tarihinde.,Şeyhle akraba olan Selçuk Sultanı Ferâmürz oğlu III üncü Alaeddin’dir. Tarih’i âl’i Osman (Adil oğlu Oruç, 9 uncu yüzyıl) da : Osman Gaazi Karahisarıalırken, Sultan Alâeddin, kardeşi oğlu Aktimur eliyle Osman’a malzeme, veziri Abdül’ Aziz eliyle de bağımsızlık buyrultusu ve Mısır hükümdarından Akbayrak, “tuğ ve âlem” göndermiştir. İşte bu, Osmanlı Devleti’ne bağımsızlık buyrultusu getiren Abdül’ Aziz Şeyh Bedrettin’in öz dedesidir.
İslâm medeniyetinin o kargaşalı “Ulusların Göçü” ve derebeyileşmeleri çağında en büyük derebeyi Cengiz Sülâlesinden Mahmut Gaazân han idi. Moğol imparatoru, “böl ve güt”prensibine göre, buyurduğu Rum Selçuk ülkesinde III üncü Alâeddin Keykubâdı Konyâ’ya, Amcası Mes’udu Doğu Anadolu’ya tâyin etmişti. Türk beylerinden Baltu, Mesud’u tek şah yapmak kaygusuyla Alâeddin’e karşı ayaklanınca, Gaazân, emrindeki Kutlup Şahı gönderip Mesud’u esir ettirdi.Bu yol Türk beyleri Alâeddin’i bağımsız hükümdar ilân ettiler. Anadolu’da bu altüstlükleri kışkırtan Mısır hükümdarı Melik Nâsır’ın üzerine yürüyen Gaazân Şam’da bozuldu. Halep’ten Anadolu’ya geçti. Oradan Alaeddin’i aldı. İsfahan’a götürerek idam etti. Alâeddin’in oğlu Gıyasüddin’i de boğdurttu. Böylece artık Selçuk saltanatının gölgesi bile silinmişti.
O zaman Anadolu’da başıboş kalan iki derebeylik bağımsızlaştı.Onlardan birisi: Serhad üzerindeki Söğüt beyi Osman Gaazi idi. Anlaşılan, Şeyh’in dedesi Abdülaziz, kardeşi Alaeddin trajedisinden sonra, vaktiyle bağımsızlık buyrultusu götürdüğü Osman Gaazi’nin yanına gelmiş ve sayılan bir gaazi olarak Bizansa karşı kutsal savaşa girişmiştir.
1937 yılı, “İnkılâb Müzesi”ndeki elyazmasından işlediğimiz “Menâkız” : Henüz küçük bir ilçe beylikceğizi olan Osmanlılığın bütün şaşırtıcı atılganlıklarında Şeyhin dedesi Abdülaziz’in oynadığı öncülüğü alçak gönüllüce destanlaştırarak söze başlar. Yazarı Molla Halil, Şeyh Bedreddin’in torunudur. Tarihi Fâtih Mehmet günlerine varan manzum elyazmasının adı : “Hâzâ Menakıb’ı Şeyh, Bedreddin hin Kaadi İsrail“dir.

A- Şeyhin Doğuşu

1935 yılına gelinceyedek, Şeyh Bedrettin ‘in gerek dedeleri, gerekse doğduğu yer ve tarih üzerine açık hiçbir şey bilinmiyor gibiydi. O yıl “İnkılâp Müzesi”nde Şeyhin torunu hafız Molla Halil’in manzum elyazma “MENAKIB“ı ansızın elimize geçti. (1)Orada olduğu gibi anlatılan Şeyhin kendisi kadar soyu da çok ilgi çekiciydi. Osmanlıların doğuşunda, Rumeli’ye geçişinde İslâm öncüsü olarak büyük Haçlılar seferini bozuşunda, Şeyh’in soyu olağanüstü önemli, öncü rolünü oynamıştı.Bu rol aydınlanmadıkça, Osmanlılığın pek çok sırları karanlıkta kalırdı.1939 yılı, Menâkıp esas tutularak Şeyhin hayatı yeni baştan yazıldı: Bu kitap, 27 yıl önce yazılmıştı, yalnız dilini az düzeltip temize çekerek yayınlıyoruz.
Kişi olarak Şeyhin soyu ve oluşu üç ayrımda toplandı :
1- Şeyhin dedesinin dedeleri;
2- Şeyhin yakın akrabaları;
3- Şeyhin dünyaya gelişi.

I- Şeyhin Dedesinin Dedeleri

“Simavna Kadısı İsrâil’in oğlu” diye ün alan ŞeylıBedrettin Mahmut Rûmî üzerine, l939 yılına dek, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Türkçe bir tek bilim eseri yayınlanmıştı. (2)Onda Şeyhin yalnız İsrail adlı babasından konu açılır. Kimi “Terâcüm” yazarları Şeyhin dedesinin Abdülaziz olduğunu bildiriyorlardı (3). Abdülaziz’in kim olduğu, ne yaptığı bilinmezdi.
Değerli düşünürümüz Bay Bezmi Nusret Kaygusuz Menâkıp’tan yararlandığı eserini yaymakta bizden çevik davrandı. Himmeti var olsun: Kendi açısından ve “Vâridât” tercümesiyle daha derinleşmiş olan eserinde (4) Şeyhin açık şeceresini koydu. Ona göre : “Mevzuât’i Ülûm” da Şeyh, Selçuk Sultanı Alâeddinin kardeşi oğlu, dedeleri Selçuk vezirleridir : “Tâc’üt Tevârih” te Şeyhin büyük dedesi Sultan Alâeddinin yakın akrabası ve vezirlerindendir : “KısasıEnbiya” da Şeyh, “Alâeddin’in amcası oğludur: “Şakaayık’ı Nûmâniye” ve “Lûgat’ı Tarihiyye ve Coğrafiyye“de Bedreddin, Sultan Alâeddin’in öz yeğenidir. (Üçüncü Alâeddin’in) : “Hayrullah Efendi” Tarihi ile “Vâridât” önsözünde, Şeyh Feramürz oğlu III Alâeddin oğlu Abdülaziz oğlu İsrail’in oğludur.
Bay Kaygusuz : “Bedreddin’in dedesi Abdülaziz, kardeşi III.Alâeddin Keykubâd’ın vezirliğinde bulunmuştur.”(5)der. Abdülaziz’in atalarıyla uğraşmaz. Özetlemeye önem vermiştir. Oysa Menâkıb Şeyhin en canlı trajedisini verdiği gibi Abdülaziz’in dedeleri üzerine de açıklama yapar :
“Ceddi ânın Bağdat ilinde, ey said
“Oldu Cengiz hân elinde Şehid”
(Me, 7) der. Cengiz 1224 (göç: 621) yıllarında Batı’ya döndüğü vakit Bağdat Halifesiyle müttefikti. Yalnız Moğol tüccarlarını öldüren Hvarzim şahı Alâeddin’den öc almak üzere: Maverâünnehr, Hvarzim, Horasan, Kafkas ülkelerini hallaç pamuğuna çevirdi. Ama, Bağdat’a inmedi. Molla Halil’in durup dururken yalan söylemeyeceğine, belki tarih yanlışı yapmış olacağına göre : Abdülaziz’in dedesi Bağdat ‘a ne vakit gelmiştir ? Orada niçin öldürülmüştür ?
Herkesten daha yetkili olarak Menâkıb şunu anlatır :
Nesi idi Sultan Alâiddine bil
Şüphe yoktur bu söze ey zinde dil
“Şâh Alâeddin nesliydi özü…” (Me, 7)
Bu şah Selçuklardan hangi Alâeddin idi? Şeyhin ataları onunla nasıl kuşaklanıyordu?
Al’i Selçûkilere neslen vezir
“Hem çü Al’i Bermeki Abbas mir.” (Me, 7) deniliyor. Cengiz Kâşgarı1219 yılı, Semerkand’ı 1220 yılı ele geçirmiştı. O sıralar (G. 617, İS : 1220) Rum (Anadolu) Selçuk Sultanı Alâeddin Keykubad İbn’î Gıyasüddin Keyhusrev (ölümü : 635, Kaamûs âlâma göre 636, İs.1237) idi: Bu kişi Cengiz’le birlikte Hvarzim şahı Mehmed Alâeddin’e saldırmıştı. Menâkıb, hangi Selçuklularıkonu ettiğini belirtmiyorsa da, Rum Selçuklularını anlattığı besbellidir. Alâeddin adını taşıyan üç Selçuk Hânı yalnız Rum (Anadolu) ülkesinde saltanat sürdü. Bu Selçuklu Hânların dölünden gelen Şeyhin ataları, o hânedana soyca “Neslen” vezir olmakta, tıpkı “Bermek” oğullarının Abbâsilere soyca vezir oluşlarına benzermiş. Bir mecûsi ateşgede hizmetçisi olan Bermek acem bezirgân muhalefeti üzerine barbar kollektif aksiyon geleneğini temsil eden HorasanlıEbâ Müslim ile birlikte Irak’ta küçük bir tarihsel devrim yapıp “Abbâsiye” halifeliğini kuranlardandı. Bermek oğulları 750 ilâ 788 (G. 132 ilâ 171) yıllarında, sıra ile babadan oğula geçmek üzere, 40 yıl Abbâsiler ister istemez “neslen vezir” olmuşlardı.
Bu kadar ayrıntılı anlatılan bir olay uydurma olamaz.Öyleyse işin aslı nedir ?

II- Şeyhin Dedesinin Dedesi Bağdat’ta

Şeyhin dedesinin dedesi Moğol saldırıları sırasında Bağdat’a niçin gitmiş ? Menâkıba göre :
Emmisi şah olduğu vakte anın
“Kaçup Abbâsilere gitmişti anın.”
Eski Türkler’de, Babahânlı göçebe geleneğince, Hân’ın büyük oğlu, veziri “Beşe” veya Paşa’sı olurdu (11). Abdülâziz’in dedesi, anlaşılan Selçuk Şahının hem büyük oğlu, hem veziri imiş. Hangi Şâhın ? Söylenmiyor. (12)Selçuk Şah ölünce yerine büyük oğlu geçmeliydi. Burada, çocuğun amcasıaçıkgöz davranıp tahta konmuş olacak: O zaman, baba mirası Şahlıktan yoksun kalan büyük oğlu, yâni Abdülâziz’in dedesi Bağdat’a kaçmış bulunabilir. Menâkıb’ın anlattığı böyle yorumlanabilir.Bu yoruma hak verdiren başka olaylar da eksik değil.
İlkin, Menâkıb dahi Şah Alaeddin’le soydaş olan Bedreddindir, diyor. Cengiz ile, işbirliği yapan Alâeddin birincisidir.Abdülâziz’in dedesinin Bağdat’a kaçışı besbelli çok sonlara gelir. Cengiz hengâmesinden yüzyıl önce İran Selçukları devletinde Hasan Sabbab’ın “Haşisi Partisi”, Rum Selçuklarıdevletinde “İsmâilî” Partisi gibi tanrısız devrim örgütleri türemişti.Demek her iki Selçuk düzeni çıkmaz çağın kapısını çalıyorlardı.Halk içinde yaman etkiler yapan devrimci partiler kimi saray ve hanedan üyeleri arasında bile hoşnutsuz taraftarlar bulmuşlardı.(13)İlkel sosyalizm geleneklerini büsbütün yitirmemiş bulunan hanedan üyeleri halktan yana, saray entrikalarına kapılanlar halk düşmanlığına dönünce, arada ister istemez çekişme ve çarpışmalar başgösterdi. Çarpışmalardan halkın kendisine pek bir rahmet yağmazdı. Kimi Bizans İmparatorları, kimi onların karşı kutbu olan Bağdat halifeleri, entrika çevirip yararlanmaya çalıştılar.”(14)
Böylece, birbirinden çıkma üç kördüğüm ilmeklendi :
1- İç kargaşalıklar, 2- Hanedan kavgaları, 3- Dış karıştırma ve karıştırmalar. Bu şartlar ortasında Bağdat’a kaçış olayı kendiliğınden anlaşılır. Abdülâziz’in dedesi Bağdat’a kaçarken, Selçuk Sarayında ve ülkesinde besbelli kargaşalıktan geçilmiyordu: Ancak bu kaçış hangi zamanda olmuşolabilir ? İlkin, Abdülâziz’in dedesi Cengiz zamanı Bağdat’a kaçmış olmasıgerektir. Menâkıb’ın verdiği başka konkret olaylar o tarihle bağdaşamaz: Alim etti Mu’tesim – billâh ani
“Şeyhülislâm eylemişti ey ganî” (Me, 7) deniyor. Bağdata gidip, Şehülislâmlık derecesine dek bilgini yetişmek için, önce kaçanın öğrenim çağında bir genç olması gerekir. Amcası zoruyla tahtı elinden alınmışgencin durumu buna uygundur. Sonra, aynı gencin, en az yirmi otuz yıl bilim alanında seçkinleşmesi gerekir, ki Şeyhülislâmlığa çıkabilsin. Şeyhülislâmın Bağdat Fethi’nde trajediye uğradığı, Bağdat’ın Moğollarca ele geçirilmesi ise 1258 yılına düştüğü düşünülsün. O tarihten 23 yıl öncesi 1215 yılıgerçekten Rum Selçukları sarayında bir başka trajedi oynanır.Bizans adamıGıyasüddin Keyhusrev, savaş sırasında öldürülünce, tahta geçen İzzeddin Keykâvus, hem amcasını, hem küçük kardeşini boğdurup kumandanlarını yaktırır!
Abdülâzızin dedesi (Şeyh Bedreddin’in dedesinin dedesi) her kim olursa olsun, Bizans yanlı olan o Sultan İzzeddin şerrinden yakasınıkurtarıp, amcası elinden İslâm halifeliğine sığınabilir. Her zaman ve her yerde “Ruhani” rol görünmez eliyle kaçanı kendine bağlar. Batı Ortaçağında barbar kralları dama taşı gibi kullanan Papalıktır; Doğu Ortaçağında, komşu devlet saraylarına parmağını sokan İslâm papalığı Abbasî Halifeliği, kendisine sığınan genci, bir gün yeri gelince kullanmak üzere yetiştirip, zekâsına göre en yüce bilginliğe çıkarmış olabilir.Menâkıbin sözleri birbirini tutar.

III- Şeyhin Dedesinin Dedesi Nasıl Öldürüldü?

Menâkıb, Abdülazizin dedesi için “Cengiz Han İLİNDE şehit oldu” diyor; Cengiz zamanında demiyor. Sözünün anlamını aşağıda biraz daha açıyor. Öldürülme sebebi, tam Şeyh Bedrettin’in şânına uygun bır ülkü ve düşünce yiğitliğidir :
“Nâsır î Tûsiye oldem arbede
“Eyliyen ol idi muhkem, ey dede
“İbn’î Hâcib’le ikisi, ey hümâm
“Idicek ilzâm ani beynel enâm
“Kaakıyıp ibn’î Hülâgûy’i lâiyn
“Itti anları Şehid anda hemiyn.” (Me, 7)
Burada anılan adlar, elyazmalarında çok görüldüğü gibi, Arapça harflerin kötü imlâ yanlışına kurban gitmiş görünüyorlar.Bedreddin’in babası “İsrail” iken, Câmiülfusûleyn ile Brockelmann’da “İsmail” olmuştu… Yanlışları ayıklamalıyız. Bir yol, anılan Abbas Halifesi Mu’tasanı olamaz : Müsta’sim olacak.Bağdat Moğollar eline geçtiği gün, Abbasi halifesi Mürtâ’sim-billâh idi. Ondan sonra, Abdülaziz’in dedesiyle “Arbede” (kapışma) yapan kişi de Nâsır Tûsi olamaz. Besbelli ünlü bilgin Nâsivrüddin’i Tûsi ile acem folklorcu ozanı Nâsır Tûsi birbirine karıştırılıyor. Hattâ, İbn’î Hacib’in birlikte öldürülmüş olduğu bile epey şüphelidir. (15).
Abdülazizin dedesiyle Nasivrüddin neden kapıştılar ?
Hülâgû oğlu niçin kızdı ?
Bağdad’ın Moğollarca ele geçirilmesi trajedisinde bütün tarihsel devrim trajedilerinde barbarların çağırılışına benzer büyük tarihsel ihanetlerden biri yatar. Halife Müsta’sım : Şiilere eğginlik gösteriyordu. Bir Şiî olan Müeyvedüd-din İbn’î Alkami’yi kendisine vezir yapmıştı. Bu vezir ile, gene Müstâ’sımın yakınlarından ve çağın bilgini sayılan Nasivrüddin Tûsi gizlice birleştiler. Cengiz oğullarından Hülâgû Hânı, gelerek Bağdat’ıalması için çağırdılar. Herşeyden habersiz Halife, Bağdat dışında Moğollara yenilince, dönüp kaleye kapandı.Kuşkulanmadığı veziri İbn’î Alkami ile Nasivrüddin Tûsi, Halifelere, görünüşte haklı bir teklif yaptılar. Kaleden dışarıya çıkıp Hülâgû karşılanır ise, vaktiyle Selçuk, oğlu Tuğrul Bey için Doğu’da, Atillâ’ya karşı Papaca Batı’da yapıldığı gibi, kan dökülmeden gelenler elde edilmiş olacaktı.
Halife, kurulan tuzağa düştü : “Devlet adamlarınıve kent ileri gelenlerini yanına alıp, mağrur Hânı karşılamaya çıkan Halife, bütün maiyyetiyle Tatarlar tarafından öldürüldü.”. (16).Menâkıb’ın anlattığı olay budur. Besbelli, Şeyh Bedrettin’in dedesinin dedesi de iki yüzlülüğe dayanamamıştı. Belki İbn’î Hâcib’le birlikte dönek Şü Nasivrüddin Tûsi’yi Hanefilik veya Mâlikilik adına “ilzam” (hapt) etmişler. Buna içerleyen Hülâgû oğlu da, safi düşmanlarını kılıçtan geçirtmişti.
“Meyyitini ehl’i sünnet aldılar
“Ebu Hanife iline kaldırdılar
“İkisinden gayri hem, ey din eri
“Vardı bin mikdar âlim, key çeri
“Cümlesi maktû oluptur bigünah
“Oldular fenâ fülâtünde tebah”
(Me. 7)
Binlerce bilgin ve asker ölüsü arasından, İbn’î Hâcib sağ kalmış olabilir.

IV- Fetret Ve Konya’ya Dönüş

Menâkıb bir şey daha söylüyor :
“Fetret oldu ol arada ki, azim
“Cümle Rum’a nâzil oldular zebim” (Me. 7)
“Fetret” : Antika tarihte patlak veren her tarihsel devrimden sonraki devletsiz anarşi zamanlarına denir. Bu hangi fetretti ?
Uzak Doğunun Çin ve Hint medeniyetleriyle Yakın Doğunun Irak, Mısır ve Akdeniz medeniyetleri arasında en istikrarlı geçit İran yaylâsıdır. Çin ve Hintten kalkacak kervan, Akdeniz kıyılarına inmek için,İran yaylâsından aşıp gelirdi. Bu tarihsel karayolunun en işlek kuzey kestirmeleri üstünde Horasan ve Hvarzim ülkeleri gelişmişti. İslâmlıktan az önce, bitmez tükenmez Bizans – Acem savaşlarıyla tıkanmıştı. O zaman, Umman denizi üzerinden güney yolunu deneyen İslâmlık sahneyi tuttu. Tarihsel orta karayolunu açar açmaz, iç zıtlıklarla parçalandı. Bir sürü “Tavâlfülmülûk” bin başlı müslüman derebeylikleri orta yolu gene tıkadı. Bu sefer, Ortaasya yollarının eski bekçileri ve kervancıları işe elkoymak zorunda kaldılar. Cengiz ve oğulları,Takakifül-mülûk devletçikleriyle yaptıkları ticaret andlaşmalarının para etmediğini görünce kılıca sarıldılar. Daha doğrusu gerek Çin, gerekse İslâm medeniyetlerince elaltından saldırmâya kışkırtıldılar. Cengiz, Hvarzime karşı Bağdât Halifeliği ile Rum Selçukluları tarafından çağırılır. Hülâgû, bizzat Bağdat Halifesinin vezirleri tarafından çağırıldı.
Orta Barbarlığın tâze vurucu gücü, büyük Orta kervan yolunu kanla, demirle açtı. Zengin ticaret ve İslâmlık merkezleri : Buhara, Semerkand, Belli, Merv, Hcerat kentleri yakılıp yıkıldı. Çevrelerde ilişen yığınla kabile ve aşiretler, Batıya doğru ürkütüldüler. Cengiz zamanı 17 yıl süren Fetret çağında göçmen kuşlar gibi bilgin katarları akıntıyla Batıya sürüklendiler. Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin babası Buharalı Emir Sultan, Şemseddin Tebrizi, Sadreddin Konevî, Burkhaneddin Mehmet Tebrizi, Ermiyeli Hüssameddin, Şehabeddin Süherversi, İdrisi, Cenâbî ve ilk, ve ilh… bunlardandı. (17). Anlaşılan, Abdülazizin babası da, bilgin katliâmı yapan Hülâgû oğullarından, aynı mekanizma ile yakayı kurtarınca yeniden Batıya kaçıp Konya’ya sığınmıştır. Ve Abdülâziz :
“Geldi Konya’da vücuda kendüzi
“Salı Alâeddin nesliydi özi”
(Me. 7)
Bir nokta kalıyor : Âbdülâzizin dedesi Konya’dan kaçmışken,şimdi babası Konyaya dönebilir miydi ? Aradan yüz yıl geçmiş, kendisinden kaçılan İzzeddin Keykâvus çoktan ölmüştü. İzzeddin’in torunu II. Gıyasüddin’le birlikte Rum Selçuklar Moğol oyuncağı olmuşlardı. II. İzzeddin Mısır’la andlaştığı için azledildi. Kırım’da öldü. Üç oğlundan Mesud’u Abaka kovar, Mahmut Gaazân, Doğuya hükümdar yapar. II. İzzeddin’in üçüncü oğlu Feramürz’ün de üç oğlu vardır. Konya hükümdan II. Alâeddin, Şeyhin dedesi Abdülâziz ve Abdülmümin.
Bu kısa geçmiş Şeyhin alınyazısı olmuştur : 1-FETRET :Şeyhin soyunu yeriden oynatıyor. Dört kuşak yukarıdaki dede Cengiz akınısonuçlarıyla öldürülüyor. Aynı Uzak ve Yakın Doğular arası kervan yolunu, aynı ticaret amacıyla aynı Tatarlar 13. yüzyıl başında Cengiz,14. yüzyıl sonunda Timur adı altında açıyorlar. Bu “Aziym Fetret” in ikincisinde Şeyh Timur “Afet”ini gözüyle görmek için Tebrize dek koşacaktır. 2- Devrimcilik : Şeyhin atalarını ve halkçı geleneği Selçuklularda kazıyan İzzeddin Keykâvus’un Sivas’taki mezarına şöyle yazılmıştır. “Saltanat tahtından mezar evine indi. Hazineleri, gücü kalmadı. Gezisini yaşayışiyle birlikte bitirdi. İşte her şey böyle zevâl bulur.” (18). Demek Şeyhin soyu böyle kişilere karşı, halka yakındı. Onun için, o saraylarıtitreten yaman İslâmiyye devrimciliği, Şeyhin ruhunda parlayacaktır. 3-Ülkücülük; Şeyhin ataları inançları yolunda ölmeyi bilmiş, büyük fikirşehidi olmanın yüceliğine ermişlerdir. Abdülâziz’in dedesi : Medeniyetin biricik ölmez değeri bilim uğruna ilk büyük bayrağı çekmiştir. Şeyh o bayrağıdedelerinin elinden alıp, dünya saltanatı peşinde insanları ezenlere karşıçıkacaktır.

B – Osmanlılık Ve Şeyhgil

Şeyhin ataları, Rum Selçukluları sarayından uzaklaşınca, Bağdat’ta bir çeşit bilim hânedanı kurmuş oldular. Ancak, zamanın yaman kargaşalıkları ortasında kılıç ve baş kesin rolü oynuyordu. Her sahici müslüman, bilimi kılıç gibi kullanmak zorundaydı: Göçebe geleneğinin medeniyet ülkücülüğü kişileri ister istemez hem EVLİYA (Hâvâri, hem MÜCAHİD (kutsal asker) demek olan GAAZİ (Şövalye) yapıyordu. Şeyhgil de soyca yarı bilgin, yarı mücahit kesildiler.

I – Osmanlı Kuruluşu Ve Şeyhgilin Gaazileri

Adil oğlu Oruç’un yazdığı “Tevârih’i Al’i Osman’a göre,Osman henüz adsız binlerce gaaziden biri iken, yeğeni Aktimur ile Selçuk SultanıAlâeddinden (şeyhin dedesinin kardeşinden) silâh yardımı alarak Karahisarıele geçirdi. Bunun üzerine Alâeddin, veziri Abdülazizle (şeyhin dedesi ile) Osman Gaazi’ye : “Mısır hükûmdarlarından gelmiş Hz. Peygamberin ak sancağı ile tuğ ve alem ve değerli başka hediyeler gönderdi.
Osman Gaazi:
Gönder üzerindeki hilâli çıkartıp, büyük bir saygı ile otağı üzerine koydurdu.” Bay Kaygusuz : “Abdülaziz’in ve kimi hısımlarının sonradan Osmanlılara geçmesi, mutlaka bu ilk tanışmanın tesiriyledir” (Keza, 31) diyor. Demek Osman Gaazi’nin tarihe ilk girişi, Şeyhgilin eliyle olmuştur. Öyleyken, Şeyhgilin en ufak mevki hırsı gözetmediler. Din düşmanı saydıklarıhristiyanlığa karşı savaşmak onlara yetiyordu. Saltanatın ne olduğunu öğrenmişlerdi. Batıya karşı Osman oğullarına kavga yoldaşı olmaktan başka amaç akıllarına gelmedi.
Osmanlılığın kuruluşu gibi, en cesur fetihlerinde de Şeyhgilin payı hiç bir tarihte yazılmadık kertede büyük oldu. Osmanlı akıncısı olarak Çanakkale önüne geldikleri vakit, Şeyhin dedesi Abdülâziz yüz yaşını aşkın bir pirdi. Çoğu gaaziler gibi hem derviş, hem kılıç eriydi. Önce Mevlâna Celâleddin Rumi’nin has haremine emin oldu.
“Pire hizmete itmiş idi ol emir
“Şâhlar halinden olmuştu habir
“Hazret’i Mevlâna’ya ermişti ol
“Eşiğine nice yıl olmuştu kul.”
(Me, 6)
Mevlânâ ölünce, Hüsameddin Rumî Çelebi’nin “Şamda’nına mum” olmakla yetindi. Saltanatı dervişlikle seve seve değişmiş, fukaralıkla kendisini hiçe saymaktan daha yücelik bulamamıştı: “İhtiyar etmiş idi fakr’ü fenâ-âna vird olmuş idi hamd’ü senâ” (Me, 6). Gaazinin anladığı “Fenâ : Yokolma” tekkede fodla öğütülüp, yasla da ölmek değildi. Olumlu işler görüp, yaratırken yitmekti. Hangi gün “Gazâ kapısı açılsa” Abdülâziz “Fiy sebil’il-lâh” (Tanrı yolunda) elde kılıç o kapıdan er meydanına ilk çıkan olurdu. Savaşta uğuru denenmişti.Beyoğulları (şehzadeler) Abdülâziz’siz kavgaya girmezlerdi.Yiğitliği yazılmakla tükenmezdi : “Önüne düşerler idi Gaaziler- Konsa dolardı oyalar, yazılar – Her gazâda bile olsa idi ol-Cümleye nusratla hak açardı yol” yüzyılı aşan tecrübesiyle hep ileriyi görürdü. Her dediğinin çıktığı denenmişti: “Bir sözü söylerdi ol günde ayân – Ertesi vaaki olurdu ol heman” (Me,6)
Altay, oymak öğütlerinden beri, Osmanlı yiğitlik geleneğinde: Üçler, Yediler, Kırklar vardır. Abdülâziz tayfası YEDİLERdendi: “Yedi kimse idi bunlar, ey civan –Heft encümveş yere taban olan.”. (Me, 7) Yeryüzüneışık saçan bu yedi yıldızın başı Abdülazizden sonra, iki kardeşi gelir; biri Abdulmumin. Yürekli çeridir; Abdülâzizin bilgin oğlu (Şeyhin babası)İsrail (19)dir. Gençİsrail hem Şeriat hem Cenk yiğitiydi : “Buyruğunu tutardı Allahın tamam- Hükm’ü Şer’a olmuş idi kalbi râm Dirler içli ana İsrail’i vakt – Cenge oldugu içün Azrail’i vakt” (Me, 8).
Şeyhgilden tarih denizinin yüzeyine çıkan beşinci baş:Abdülâziz’in kızkardeşi oğlu Tülbentli İlyas’tır. O sıra, her çeri “börk” denilen keçekülâhı giyerken o ak sarığı ile tanınırdı:”Kimse tülbent giymez idi ol zaman – Doğru börkler giyer idi her civan – Ak amâme sarıyor ol gördüler Lâkabın Dülbendli İlyas verdiler.”
En sonra gelmekle birlikte, adlarını güçleriyle Osmanlıtarihine sokmuş olan Şeyhgilin iki Türk şövalyesi: Hacı İlbeyi ile Gaazi Ece’dir. Bunlar Abdülâziz’in kızkardeşi kızının oğullarıdırlar. Babaları,hiç de Selçuk hanedanından gelmiyordu Menâkıb’da yalan yok : “Lik, nesli Âl’i Selçûki değil Gürgen tohumu dürerlerdi; öyle bil” (Me, 8). Bu gürgen tohumu çocukların atları vardı (20). Kılıçları hakkına “Nâmdâr ve küfre lâyık kimselerdi.” Tarihte değme Osman oğullarıyla atbaşı birlik ün bırakacaklardı.

II- Rumeliye Geçiş

Osmanlının Rumeliye geçişi, doğrudan doğruya Şeyhgil “Yediler” inin eseridir. Bir gün “Beşe Süleyman ile bu yedi acar” deniz kıyısında buluştular. Nasıl etsek te : “Rumeli İslâm ile bayındır olsa diye düşündüler. O gece “Şeyh Süleyman” bir rüyâ gördü: Bütün erler toplaşmışken, görünmez eller :
“Diktiler önüne bir kâfur mum
“Şûlesinde görünür aksây’i Rum
“Noş minâreler yapılmış ol zaman
“Okunur savt’ı bülend ile ezan.”
(Me, 9).
Görüyoruz, Rumelinin fethi Osmanoğullarının rüyalarınaŞeyhgil Yedilerinin baskısıyla girmiştir. O altbilinç karanlığında enerji kazanan ülküyü, bomba gibi Osmanlı bilincine çıkaranlar da gene Yedilerin başı olur. “Beğe”liği, sonradan “Paşa”lığa çevrilen Orhan Gaazi oğlu Süleyman “Kâfur mumu ışığıyla tüm Rum ilinde “Hoş minarelerden avaz avaz ezanlar okunur görüşünü yoldaşı Gaaziye anlatır anlatmaz o : “Dedi bir fethe işarettir, tamam! – Himmet idinüz geçelüm cümlemiz – Din uğruna yeğdür anda ölmemüz Yediler’in dinamizmi zincirinden boşandı. Abdülâziz’in yorumu üzerine : Beşe Süleyman, Gaazi Ece, Gaazi İsrail, Gaazi Abdülmümin, Hacı İlbeği ve arkadaşları, gemi ile karşıya geçtiler. Beşe Süleyman : “Az zamanda çok etti fütûh – Sonra attan düşüp teslim etti ruh.” (Me, 9) Süleyman’ı “Bolayırda kodular”. Türbesini yapıp, ertesi gün sağ kalanlarla gazâya çıktılar. Her davranış öylesine basitti. İş yapıldığı için, kişi tapıncı ile adam aldatmaya kimse kalkmıyordu.
Osmanlının Rumeliye geçişinde Şeyhgil’in oynadığı önemli rolü, resmî tarih de gizleyemez. Cihannümâ (21)daha çok ayrıntılar verir: Süleyman Beşe ilkin Ece Bey ve Gaazi Fazıl’la sözleşir.Bu adamlar Virancahisar denilen yerde Güğercinliğin aşağısından Çinihisar yanlarına geçerler. Orada canlı bir esir yakalarlar. Öldürmekşöyle dursun, esire “Hil’at” giydirirler. Gönlünü alarak, Hisar’a girilecek yeri öğrenirler. Onun üzerine, 80 kişi toplanıp, sallarla karşıya atlarlar. Hisar’ı ele geçirirler. Burada adıgeçen Fâzıl bey Şeyhin amcası, Gaazi Ece halasının torunudur.
(Kâtip Çelebi : Cihannümâ, Elyazması, No. 170, s. 682. Köprülü Meh. Pş. Kütüphane.)

ŞEYH BEDREDDİN

Simavnalı Şeyh Bedrettin, 1420 tarihinde doğmuştur. Gerek Türkiye Devrim tarihinin, gerekse bütün insanlığın Sosyal Devrim tarihinin en ilgi çekici, en büyük kahramanlarından biridir.
Bu büyük devrimcinin hayatı ve yaşadığı devrin olaylarına kısaca bir göz atacak olursak şunları görürüz.
Şeyh Bedrettin’in zamanına kadar medeniyetler dıştan gelen barbar akınlarıyla -tarihsel devrimle- yıkılırlardı. Aksak Timur’un Yıldırım Beyazıt üzerine yaptığı akın tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Şuursuz medeniyet yıkılışları karşısında ilk sosyal devrimi yapmaya çalışan, Modern çağın müjdecisi Bedrettin, düşünce ile davranışlarını birleştiren büyük bir kişidir. Düşüncelerini “Varidat” ve “Teshil” isimli kitaplarında söylemiştir.
Şeyh Bedrettin gençliğinde uzun seneler Mısır’da; fıkıh, kelâm… gibi zamanının ilimlerini tahsil etmiştir. O devirde halkın durumu yürekler acısıydı. Osmanlı Devleti, Padişah tarafından yönetilir; padişahın soyca yakınları olanlar; sultan, han, hünkâr ve hünkâr beyleri vb. adlarla ülkenin verimli topraklarını aralarında paylaşıp, topraksız köylüleri köle gibi çalıştırırlardı. Bu köylüler savaşlarda da asker olurlardı.
Buna karşılık Şeyh Bedrettin ve müritleri; halkın arasına karışıyor, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu, insanların kardeşliğıni öğütlüyorlardı. Şeyh Bedrettin bir ortaçağ köylü sosyalizmini ortaya koymuştu. Bu konudaki görüşleriyle, kendinden iki asır sonra gelecek olan ütopik (hayalî) sosyalizmin kurucusu Thomes Moore’dan daha ileri görüşlü ve gerçekçiydi.
Yıldırım Beyazıt oğulları arasındaki taht kavgaları sonunda; Sultan Mehmet diğer kardeşlerini yenerek tahta çıkmıştı. İleri görüşlü birkimse olan kardeşi Musa Çelebi ise Şeyh Bedrettin’den yanaydı. Sultan Mehmet; Musa Çelebiyi de yenerek Şeyh Bedrettin’i İznik kasabasına sürgün gönderdi.
Şeyh burada boş durmayıp; en sadık adamlarından Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i halkı teşkilâtlandırmaları için Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı… Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi. Bölgedeki Hiristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve bir kısım topraklardan ağa-bey takımınıatarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, kardeşçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet, Saruhan (şimdiki Manisa) valisini üzerlerine gönderdi.Teşkilâtlanmış köylüler Valinin kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde tepelediler.
Bu sırada Şeyh Bedrettin İznik’ten kaçarak Bulgaristan’ın Deliorman bölgesine gitmişti. Börklüce Mustafa’nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet bu sefer de Sultan Murad’ı büyük bir kuvvetle üzerlerine gönderdi. Zaten bunu bekleyen Börklüce kuvvetleri “düşman ordusuna on bin balta gibi daldı.”
Kahramanca çarpıştılar. 8 bini öldü. Diğerleri esir edildiler.Bu olayı, devrimci şairimiz Nâzım Hikmet; “Şeyh Bedrettin Destanı” kitabındaşöyle destanlaştırır:

“Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için
on binler verdi sekiz binini…”

Yenilen bu devrimcileri, Ayasluğ şehrine götürüp boyunlarınıvurdurdular. Börklüce Mustafa’yı da kollarından bir deveye bağlayarak çarmıha gerdiler. Bir çok şehirlerde gezdirerek teşhir ettiler. Manisa dolaylarındaki Torlak Kemal’de aynı akıbete uğratıldı.
Bu sırada Deliormanda Bedrettin’in etrafında bir çok halk toplanmıştı. Teşkilâtlanmak üzereydiler. Bunun duyan Sultan Mehmet adamlarından bazılarını Bedrettin’in yanına göndererek, onun müritliğine geçmelerini söyledi. Aslında bunlar birer ajandı. Ve fırsatını kollayarak Bedrettin’i çadırında bastırıp bağladılar. Serez şehrindeki Sultan Mehmet’in yanına götürdüler. Öldürülmesine fetva çıkartıp Serez çarşısında bir ağaca astılar.
İşçi kardeş
Şeyh Bedrettin’in eyleminden çıkaracağımız şudur:
Bizi sömüren emperyalist ve kapitalistler, kendilerine karşı birleştiğimizi, teşkilâtlandığımızı görünce çeşitli oyunlar oynamaya çalışırlar. Kendi adamlarını aramıza bizdenmiş gibi göstererek sokarlar ve çalışmalarımızı sabote etmeğe uğraşırlar. Böyle kötü maksatla aramıza girmiş kimseleri hareket içinde devamlı kontrolla meydana çıkarmalıyız
______________________________________
(1) Molla Hafız Halil (Şeyhin torunu) : “Menakıb’ı Şeyh Bedreddin İbn’i Kadi İsrail“, yazılışıFatih çağına çıkan manzum elyazması.1935 yılına gelinceyedek hiç bir yerde adını işitmediğimiz bu çok zengin eser başlıca kaynağımız olduğu için, oradan aldığımız pasajları yalnız parantez içinde rakam yazarak işaretleyeceğiz : Örneğin (Me, 7) : Menâkıbın yedinci sayfası demektir. Değerli düşünürümüz Bay Bezmi Nusret Kaygusuz.
(2) M. Şerafettin (Darülfünunİlâhiyat Fakültesi Tarih’i Kelâm Müderrisi) “Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin“, s. 4. 5. Evkaf Matbaası. 1341-1925. İstanbul. Yazar “Menâkıb“ıbilmediği için, Şeyh üzerine pek seyrek olarak ileriye sürdüğü kanılarında yanılır. Gene de Şeyhi ilk defa karanlıktan kurtardığı için emeğine teşekkür borçluyuz. Eseri için (M.Ş.) rumuzunu kullanacağız.
(11) Osman Gaazi’nin büyük oğlu Alâeddin, Orhan Gaazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşalar, vezir idiler. Türkçede Paşa sözcüğü, Padişahınoğlu anlamına gelir. (Hamma c. I, AbdürrahmanŞeref: “Tarih’i Osmâni“, c. I, s.103)
(12) Selçuk Alâeddin’lerinden birisi 10 uncu Selçuk Şahı “Gıyasüddıin Keyhusrevin oğlu Alâeddin Keykubat1:1220 ilâ 1237 (D. 617-536) dir; ötekisi : “Alâeddin Keykubad oğlu Gıyasüddin Keyhusrev oğlu İzzeddin Keykâvus”un oğlu Alâeddin Keykubad II dir. Bu 1393 ilâ 1401 (D. 697-700) yıllarında saltanat süren 15 inci Selçuk hükümdarıdır. Anlatılan olaylara yakın olanı, birinci Alâeddin’dir.
(13) 1193 ilâ 1202 (D. 589-599) yılları Selçuk Şahlığı yapan “Rükneddin, gizlice, dinsiz İsmailiye Partisi’nin taraftarı idi. Bir gün bir filozof (Hakim), ile bir derviş,hükümdarın sarayında ve huzurunda çekişiyorlardı. Derviş Hakimin kıyaslarına yenilince ona bir tokat atma kertesinedek içerledi. “Rükneddin ise bu çekişmeye hiç karışmadı. Derviş geri dönünce, Hakim, kendi huzurunda böyle kötü işlemlere uğradığından dolayı Rükneddine gocundu.” Hükümdar, ona şu karşılığı verdi; “Eğer ben filozofların doktrinini açıktan açığa savunacak olursam, halk hepimizi yokeder.” Aynı Hükümdar bir yaşlı kadının yoğurdunu çaldığı için, Nedimi güzel Ayaz’ın karnını deştirmiştir.” (Hammer : Osmanlı Devleti Tarihi” Tercüme’den Mehmet Atâ c. I. s. 71. Bedrosyan matbaası, İstanbul,1329).
(14) Örnek;1202 de Şah Rükneddin öldü. Yerine geçen oğlu İzzeddin Kılıçaslan Hammerce 5 ay Saltanât süremedi. Konstantiniyye (Bizans)tan gelme Gıyasüddin Keyhusrev tarafından yenildi (1203 G. 600) O da 7 yıl sonra Savaşta öldürüldü (1211 G. 607) ve ilh.
(15) Abbasî halifelerindenMu’tasam adını alan 2 kişi vardır. Biri Zekeriyâ bin İbrahim; Cengiz ‘den 200 yıl sonra Mısır’da görülmüştür. Ötekisi, Bağdat’ta hüküm süren : Mu’tesim-billâh: Rum Selçuklularından 2 ve Cengiz olayından 4 yüz yıl önce yaşamıştır. Nâsır’ ı Tûsi : Kadim Fars folklorunu 30 yıl uğraşıp 60 binden aşırı beyitle derleyerek “Şehname” anıt eserini yazan, büyük acem Homerosu sayılacak Firdevsi‘dir. Firdevsi’nin Bağdat’la ilişiği yoktur. Kendisi de Hûlagû’dan 2 yüzyıl önce yaşamıştır.İbn’î Hacib‘e gelince :Babası, Emir İzzeddin Salâhi’nin “Hâcip”liğini (kapıcılığını) yapan bir kürttü. Kendisi, mâliki fakiyhlerindendi. Mısır’ın Kons eyâleti, Esnâ kasabasında 1175 (d. 570) yılı doğmuş,1248 (D. 646) yılı İskenderiye’de ölmüştür. Menâkıb İbn’î Hacib’in Hülâgû oğlu elinde öldürüldüğünü yazıyor. Belki o sıra Bağdattaydı. Öldü sanılıp kaçmıştır.
(16) İbrahim Hakkı : “Tarih’i Umumi”, c.11, s. 8 – 9 – Karabet matbaası, İstanbul 1305.
(17) Hammer : c. I. s. 76, l.14, c.lll, s. 83
(18) Hammer : Keza
(19) Şeyhin babasının İsrail adı, Selçuklularla ilişiğini gösterir. Osmanlı Türklerinde İsrail yoktur. Adlarını torunlarına vermek eski barbar geleneğidir. İlk Selçuk’un kardeşiİsrail idi. Hammer cl. s. 65, 70)
(20) Menâkıb yazarı, Şeyhi Selçuk hânedanına bağlamakla öğünmeye düşseydi. Yediler arasına gürgen tohumu derlemekle geçinenleri katmazdı, hiç değilse o noktada susardı.Menâkıb’ı olağanüstü gerçek belgeliği kuşku götürmez. “Bu menâkıb içre ne kim söyledim – Şeyhten işitileri nakleyledim – Niceler Şeyhe menâkıb yazdılar- Yazdılar amma, havada gezdiler, derken Halil kuru “İddia” yapmaz.


Sosyalist Gazetesi Sayı: 1-2-3-4-5-6-7
20 Ocak 1966 – 22 Aralık 1970

Kürt Aleviler; Diyarbakır bizi kucakladı

Diyarbakır Kültür Sanat Festival’i’nde ilk defa Kürtçe Cem yapacak olan Alevi Dedeleri Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili’ni ziyaret ederek, festivalde kendilerine yer verilmesinden dolayı teşekkür etti. Başkan Vekili Kılavuz da, festivalin amacının farklı sesleri, renkleri bir araya getirdiğini söyledi.

10. Diyarbakır Kültür ve Sanat Festivali kapsamında yarın “Alevilik ve Alevi Sorununa Çözümler” panelini gerçekleştirmek ve “İnançlar Buluşması” etkinliğinde ilk defa Kürtçe Cem yapacak olan Alevi Dedeleri Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Metin Kılavuz’u ziyaret etti. Ziyarette yer alan Pir Ali Aybek, Başkanlık Protokolü’nün kapısında Kürtçe “eşik duası” okuyarak bolluk ve bereket diledi. Niyazını veren Pir Ali Aybek, kapı kirişini öperek içeri girdi.

Pir Ali Aybek, Araştırmacı Yazar Ali Köylüce, Gazeteci Şükrü Yıldız, Araştırmacı Bese Aslan, gazeteci Özlem Berktaş ziyarette festivalde kendilerine yer verilmesini memnuniyet verici olarak değerlendirdi.

Kürtçe Cem yapacağız

Gazeteci Şükrü Yıldız, “Bize yer ayrılması aslında Türkiye’ye de anlamlı bir mesajdır. Farklılıkların bir zenginlik olduğunun güzel bir resmidir” diyerek inançlar ve kültürlerin özgür bırakılmasıyla sorunların yaşanmayacağını söyledi. Pir Ali Aybek ise yıllarca Aleviliğin Şafiliğe Şafiliğin de Aleviliğe düşman gibi gösterildiğini söyleyerek, festivaldeki etkinliğin halklar arasında olumsuzluk yaratan düşüncelere karşı bir cevap olduğunu belirtti. Yarın gerçekleştirecekleri “İnançlar Buluşması” dinletisinde ilk defa Kürtçe Cem yapılacağını kaydeden Aybek, “Kendi toprağımızda halkımızla kucaklaşacağız. İnsanlar arasında dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin hepsini kucaklayan, hepsini merkeze alan bir şekilde Kürtçe ile bir Cem gerçekleştirmek istiyoruz. Diyarbakır’ın bizi kucaklaması çok önemlidir” dedi.

Festivalde farklı sesler, renkler bir arada

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Metin Kılavuz da, Diyarbakır’ın bundan 100 yıl önce yüzde 40-45’ini farklı etnistelerin oluşturduğunu söyleyerek, “O dönemler halklar arası bir renk cümbüşü vardı. Bugün bu farklılık maalesef bir elin parmaklarını geçmeyecek bir hale getirildi. Bu zenginlik kayboldu. Diyarbakır Kültür Sanat Festivali’nin ana fikri buradan çıkar” dedi. Festival’in renklerin, seslerin buluşması olduğunu belirten Kılavuz, “Aleviliğin felsefesi bizim için çok önemli. Biz belediye olarak bütün inançlara bütün düşüncelere saygılıyız, eşit mesafedeyiz. Ancak ezilmiş ve ötekilenmiş kimlik ve inançların da her zaman yanındayız, pozitif ayrımcılık yapıyoruz” diye konuştu.

Kiliseye başsağlığı dileyecekler

Kürt Alevi Dedeleri İHD, BDP ve AKP İl Merkezleri, PSA Derneği, Barış Anneleri, Dicle Fırat Kültür Merkezi, Dengbej Evi ve Süryani Kilisesi’ni de ziyaret edecek. Dedeler Kilise’de İskenderun’da öldürülen Pispopos Luigi Padovese için de başsağlığı dileyecek.

Kılavzu Diyarbakır Büyükşheir Belediyesi Sanat Atölyesi’nde yapılan seramikten yapılan minyatür bir sur hediye etti.

04.06.2010