Ana Sayfa Blog Sayfa 6441

Kürtçe Cem

10. Diyarbakır Kültür Sanat Festivali kapsamında Alevilik ve Alevi Sorununa Alternatif Çözümler konulu söyleşi ve Kürtçe Cem töreni yapıldı.

Cegerxwin Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşiye BDP Diyarbakır İl Başkanı Nijat Yaruk, Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Metin Kılavuz izledi. Araştırmacı Bese Aslan’ın moderatörlüğünü yaptığı söyleşide Gazeteci Şükrü Yıldız , Araştırmacı Yazar Ali Köylüce ve Pir Ali Aybek katıldı.

İlk olarak konuşan Pir Ali Aybek, Alevilik üzerinde sürdürülen baskı politikalarını anlattı. Cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler üzerinde büyük baskıların olduğunu kaydeden Aybek, “Aleviler hiçbir zaman kendisini ifade edememiş. Baskılardan dolayı iki Pir bir araya gelememiş. Baskılar nedeniyle hep kendilerini geri çekmiş ve korkarak yaşamışlardır” dedi. Alevilerin baskılardan dolayı çoğu zaman inançlarını saklama gereği hissettiklerini vurgulayan Aybek, “İnançlarımızı inkar ettiğimiz için kendimizi sorgulamalıyız” diye konuştu.
Aleviliğin örnek olması gerekir Aleviliğin örnek olması gerektiğini belirten Aybek, Aleviliğin çok derin bir felsefe olduğunu söyledi. A, Aleviliğin derin bir tarihe de sahip olduğunu dile getirerek, “Alevilik yaşamla beraber yürüyen bir inançtır” dedi. Aybek, barışın olmadığı bir yerde huzurun olmayacağına dikkat çekerek, Diyarbakır’ın barış için önemli bir yerde durduğunu dile getirdi.

Alevilik iradi olarak yok edilmek isteniyor

Yazar Ali Köylüce ise, Aleviliğin insana büyük sorumluluklar yüklediğini belirterek bu sorumlulukların insanı ahlaki yaşama götürdüğünü kaydetti. Tek dil, tek din egemenlikli sistemin yasalara göre örgütlülüğünü kurduğunu belirten Köylüce, Aleviliğin iradi olarak yok edilmek istendiğini vurguladı. Son dönemlerde ise Hükümet dışında CHP’nin bile Aleviler için hiç bir çabasının olmadığını söyleyen Köylüce, bir değişikliğin olmadığını dile getirdi.

Gazeteci Şükrü Yıldız ise, 90’lı yıllarda Alevilerin güç olarak ortaya çıktığını belirterek, Alevilerin taleplerini ve Kürt Alevilerin durumuna ilişkin bilgi verdi.

Ardından çeşitli kentlerden Alevi dedeleri görüşlerini bildirdi. Dedeler Aleviliğin birlik, beraberlik, barış ve insanlık yolu olduğuna dikkat çekti. Türkiye’de halen cem evlerinin cümbüş evleri olarak gösterildiğini ifade eden dedeler, yaşanan adaletsizliğe dikkat çektiler. Soru-cevap kısmındaki konuşmalarda ise; Kürt Alevi dedelerinin Diyarbakır’da buluşması mazlumların buluşması olarak nitelendirildi. Alevilerin CHP’deki deki son gelişmelerin Alevilerin yeniden sisteme eklemleme çabası olarak değerlendirildi.

Kürtçe Cem

Daha sonra yürütücülüğünü Malatya Ağuçan Ocağı’ndan Pir Ali Aybek’in yaptığı Cem törenine Dersim Seyit Sabun Ocağı’ndan Pir Hasan Kılavuz, Sivas Hüseyin Abdal Ocağı’ndan Hüseyin Gazimetin, , Adıyaman Kureyşan Ocağı’ndan Pir Garip Bozkurt, Maraş Sininilli Ocağı’ndan Pir Mehmet Yüksel, Pir Tacım Bakır, Pir Ali Ekber Bakır ve Pir Baki Bakır, Diyarbekir Beyazidi Bestami Ocağı’ndan Pir Hasan Baykut  katıldı.

05.06.2010

Amed’de bin yıllık hasret

Kürtçe cem bu anlamda temsili bir değer ifade etmektedir. Amed’de Alevi dedelerinin curalarındaki ses, binlerce yıllık hasretin kendisini hakikatte bulması olacaktır
GÜLŞEN İŞERİ
2 Haziran’da başlayan Diyarbakır Kültür Sanat Festivali yarın Alevilerin sorununu tartışacak. Dört gün boyunca Diyarbakır halkını sanat aktiveteleriyle buluşturan festival, pek çok konuyu ele alıp tartıştı. Programda sinema, tiyatro, sergi, atölye, divan, dinleti, konser gibi etkinliklere katılma şansı bulan Diyarbakırlılar, festivalin son günlerinde farklı tartışmaları da izleme şansı buluyor. Yarın gerçekleşecek eşzamanlı oturumlardan biri ‘Alevilik ve Alevi Sorununa Alternatif Çözümler’ başlığını taşıyor. Kürtçe cemin yapaılacağı söyleşi de Moderatör, araştırmacı Bese Aslan.
Katılımcılar ise gazeteci Şükrü Yıldız, araştırmacı yazar Ali Köylüce, Pir Ali Aybek… Cegerxwîn Gençlik Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek olan panel, Saat : 13.00 – 17.00 arasında gerçekleşecek. Katılımcılarla panel öncesi bir araya geldik. Yeni bir oluşum içinde olan Alevilerin sorununa ve bu sorunların çözümüne değindik…

»İlk olarak Diyarbakır’da bir festivalde Alevilerle ilgili panel yapılıyor. Nasıl yorumluyorsunuz?
Bese Aslan: Bu toprakların en temel inanç ve kültürlerden olan Aleviliğin bölgenin en önemli kenti olan Diyarbakır’da tartışılmasından daha doğal ne olabilir! Diyarbakır, Türkiye siyasetinde alternatif düşüncelerin üretildiği bir merkez. Resmi ideoloji ve söylemlere karşı muhalefetin, muhalif direnişin örgütlendiği, bilimsel bakış açısının yaratılmasında önemli bir işleve sahip. Diyarbakır kültür-sanat festivali de kanaatimizce bu topraktaki tüm renklerin kendilerini özgürce ifade etmelerinin bir vesilesi. Maraş’tan Sivas’a, Adıyaman’dan Malatya’ya, Erzincan’dan Dersim’e, bu peygamberler, erenler, ermişler, pirler yatağı coğrafyanın dört bir yanından sazıyla, sözüyle, mızrabıyla, deyişiyle, nefesiyle 6 ocaktan 12 dede/pir Amed’e gelecekler…

»“Alevilik ve Alevi Sorununa Alternatif Çözümler” başlığını taşıyor oturum… Asıl sorun neler ve sizlerin alternatif gördüğünüz çözümler neler?
Ali Köylüce: Temel sorun, tüm Alevilerin ve Alevi kurumlarının hem fikir olduğu gibi Alevi kimliğinin anayasal güvence altına alınması, tanınmasıdır. Bu sağlanmadan yapılacak her şeyin, birilerinin değirmenine su taşımak olduğunu biliyoruz. Onun için temel çalışmamız anayasal güvenceye kavuşmak olacaktır.
Yine; TC kendi tarihiyle yüzleşmelidir. Bunun için şu ana kadar gizli tutulan arşivler açılmalı, Alevi-Kürt jenosit mağdurlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmelidir. Koçgiri, Dersim başta olmak üzere, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamın sorumluları ortaya çıkarılmalı ve bu sorumlu mantık hukuken ve halkın vicdanında mahkum edilmeli.
Bilmek tekrarı önler… Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı, Alevi köylerine cami yapımı uygulamasına ve asimilasyon politikasına son verilmelidir.
1993’te Sivas’ta katledilen 33 aydın ve sanatçının yakıldığı Madımak oteli, orada katledilen 35 insanın anısına müze yapılmalıdır.
»Bugüne kadar tartışıldı… Alevilik islam içi mi, İslam dışımı vs… Bu tartışmalar Aleviliğe ne kattı?
Şükrü Yıldız: Aleviler üzerinden siyaset üretmek isteyen kesimlerin yürüttükleri bir tartışmadır. Aleviliğin temel değerlerine bakıldığında görülecektir ki, Alevilik kendine özgü kültürü, felsefesi ve ritüelleri olan ve adını da Alevilik olarak belirttiğimiz bir inançtır. İslam içi ya da İslam dışı olduğuna dair tartışmalar yapaydır. Bu tartışma, Aleviliğin kendi temelleri üzerinde gelişmesini engellemek isteyenlerin yarattığı ve asimile ve dejenere edilmesi faaliyetidir. Alevilik yok olmuş ya da bilinmeyen bir inanç sistemi değildir ki yeni tanımlamalara ihtiyaç duysun.

»Alevilerle ilgili yeni bir oluşumdan söz ediliyor. Bu yeni oluşum neleri kapsayacak? Nasıl bir oluşum olacak? Bu oluşumdan kastınız ne? Kimler destekleyecek?
Ali Köylüce: Görünen odur ki Türkiye siyasetinde pazarlıklar üzerinden yürütülen Alevilik, Alevilik değildir. Aleviliğin pazarlık konusu yapılması, Aleviliğin kendisi ile buluşmasının önündeki en büyük engeldir. Alevilik, şikâyet ettiğimiz sürekli eleştirdiğimiz, reddettiğimiz sistemin bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır. En büyük Alevi örgütlenmesi Alevi Ocaklarıdır Alevlerin yaşadığı yerlerdir ve Diyarbakır’da bunların temsilini yapmaya çalışıyoruz.

»Alevilerin kendi içindeki parçalanmışlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu oluşum birleştirici bir unsur olabilecek mi?
Şükrü Yıldız: Alevilerin arasında bir parçalanmışlık yok. Sadece bu konuda faaliyet yürüttüğünü söyleyen dernekler ve çeşitli kuruluşlar arasında farklı bakış açıları var. Bu da çok doğal zira tüm inanç sistemlerinde tek ve homojen bir yapıya rastlamak imkânsızdır. Alevilik inancının doğasından kaynaklanan özgünlükler zaten yaşamakta. Her ne kadar farklı bakış açıları olsa da Alevi örgütlenmelerinin artması pozitif bir durumdur.

»Açılımlar ülkesinde yaşadığımız şu süreçlerde hâlâ bazı konuları tartışıyor olmak mutlaka önemli ama açılımların kırdığı bir takım noktaları da gözardı etmemek lazım…. Sizler nasıl değerlendiriyorsunuz bu açılımları?
Şükrü Yıldız: ‘Kürt Açılımı’ meselesinde görüldüğü gibi, gerginliğin artması ve çatışmaların başlaması boyutuna gelmiştir. ‘Alevi açılımı’, Alevilerin taleplerinin bastırılması ve dejenere edilmesi amacıyla kullanıldığını herkes gördü. Açılım demek, yıllardır verilen mücadelelerle kazanılmış değerlerin üstünün kapatılması manasına geldi. Siyasetin ne kadar kirlendiğini, toplumsal sorunların manevra amaçlı nasıl kullanıldığını da gözler önüne serdi.

»Diyarbakır’da Alevilik sorununu ele almak ve Kürtçe cem yapmak… Bu bir yanıyla değişen dünyanın izleri mi?
Pir Ali Bali: Bu Kürt – Alevi mücadelesinin kazanımıdır. Aleviliğin bölgede gerçek değerleriyle temsilinin bir vesilesidir. Bu kadim topraklar insanlık tarihinin en güzel miraslarındandır. Ki Ermeni, Süryani, Ezidi, Kürt ve Alevi’yi barındırmış ve bu güzelliklerle çoğalmış olan bu kente yakışan yok edilmeye çalışılan değerlerin gün yüzüne çıkarılarak hep birlikte çoğaltılmasıdır. Kürtçe cem bu anlamda temsili bir değer ifade etmektedir. Amed’de Alevi dedelerinin curalarındaki ses, binlerce yıllık hasretin kendisini hakikatte bulması olacaktır.

4 Haziran 2010

“Başbakana dalkavukluk serbest”

Medya uzun bir süredir eleştirilerin odağında yer alıyor. Kendi içerisinde yaşadığı sıkıntılar bir yana, siyasal iktidara olan yaklaşımı da farklı değerlendirmelere neden oluyor.

Gazeteciler “Yandaş” ve “Candaş” tanımlamalarıyla karşılıklı suçlamalarda bulunuyor. Peki ama bütün bunlar bir gazetecinin gözünde ne anlam ifade ediyor?

Mehmet Altan bu kez medyayı ve medyanın siyasal iktidarla olan ilişkilerini değerlendiriyor…

Başbakan Erdoğan’ın ayağı kayarsa ne olur? AKP neden eleştiriye tahammül edemiyor? Ulusalcı basın organları AKP kongresine neden alınmadı? Ali Akel neden işten atıldı? Şike Yasası ne anlama geliyor? Medya Mehmet Altan’a neden yer vermiyor?

Ahmet Altan ve Başbakan Erdoğan arasında neler oluyor? Mehmet Altan sol basın organlarında yazar mı? AKP medyası Alevileri neden görmezden geliyor? Gazetelerin yasakçı deklarasyonu ne anlam ifade ediyor? Bütün bu soruların yanıtlarını Mehmet Altan ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ikinci bölümünde yayınlıyoruz.

“PARTİLER KİMSENİN BABASININ MALI DEĞİL” Gerçek Gündem: AKP’nin düzenlediği kongreye aralarında ulusalcı olarak ifade edebileceğimiz gazetelerin de bulunduğu bazı basın organları alınmadı. Artık TSK bile akreditasyonu kaldırmışken, AKP’nin böyle bir tutum içerisinde olmasının nedeni nedir?

Mehmet Altan: Dün askeri vesayette ne yapılıyorsa, bugün aynılarını AK Parti yapmaya başladı. Siyasi partiler anayasal kurumlardır. Hiç kimsenin babasının malı değildir. Tüzel kimlikleri vardır. ‘Onu alalım, bunu almayalım’ diyemezler. Yani bir kamu organıdır.

Siyasal partiler kendilerini her şeyin sahibi zannetmeye başladığında, bir tüzel kişilik olduğunun bilince olmadığında, bir kamusal ve anayasal kimliği olduğunu unuttuğunda, kendine göre birtakım tavırlar almaya başlar. Bunun demokrasiyle uyuşan bir yanı yoktur. Ama maalesef dış politikada aksamalar ve yanılsamalar olduğu gibi, içeride de demokrasinin bir şekilde aksadığı, dışlandığı ve hepimizi üzen bir süreç yaşanıyor. Bu durum onun bir göstergesi. Dün askerler ne yapıyorsa bugün AK Parti aynı şeyi yapıyor.

Dünkü rejimin, hepimizin şikayetçi olduğu baskıcı yönetimin ve tek adamlığın, topluma düzen vermeye kalkmanın, herkesi kendine benzetmeye çalışma çabalarının olduğu ve bunun herkesi şaşırttığı bir dönemdeyiz.

“SAHİDEN HAZİNDİR, BÜTÜN ÖMRÜM TEK PARTİYİ, ASKERİ VESAYETİ ELEŞTİRİYLE GEÇTİ…” Gerçek gündem: Siz Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda 28 Şubat sürecine ilişkin bazı açıklamalarda bulundunuz. Orada 28 Şubat döneminde bile yazı yazabildiğinizi söylemiştiniz. Bugün o kadar özgür davranamıyor musunuz?

Mehmet Altan: AK Parti rejimi dönüştürmedi, rejimi demokratikleştirmedi. Askerler medyayı 28 Şubat’ta ele geçirdi. O yapı ele geçirilmeye müsait. Onun kendi içinde demokrasiye hizmet eden, halka haber götüren, baskıya karşı direnen, meslek ilkelerinden taviz vermeyen bir yapıya dönüştürülmesi için mevzuatın ve yasanın tümüyle değiştirilmesi lazım.

AK Parti bunu medyada olduğu gibi her şeyde yapıyor. Demokratikleştirmiyor. 12 Eylül’de olduğu gibi dönüştürmüyor. Fakat bunları kendi kullanmak istiyor. Dün asker kullanıyordu bugün Başbakan kullanıyor. Onun için de müthiş bir korku ve baskı var. Çünkü bu korku ve baskıya direnen çok ağır cezalanıyor. Çünkü devletin basın üstündeki hakimiyeti sürüyor ve mevzuat değişmiyor.

Sahiden hazindir, benim bütün ömrüm bir tek partiyi, askeri vesayeti eleştiriyle geçti. Ama o zaman bile yazabiliyordum. Fakat şimdi kendi açımdan 28 Şubat döneminden daha vahim durumdayım. Ortamdaki korku ve baskı yazmamı engelliyor maalesef.

“AKP MEDYASI ALEVİLERİ GÖRMEZDEN GELDİ… TÜRKİYE CAMİ VE KIŞLA ÜZERİNDEN YÖNETİLEMEZ” Gerçek Gündem: Peki bu durum nasıl düzelir sizce?

Mehmet Altan: Türkiye’yi ‘kışlanın yaptığını ben cami vasıtasıyla yapayım’ anlayışıyla yönetmek bana pek mümkün görünmüyor. Yani Türkiye’yi cami ve kışla üzerinden siyaset yapmanın dışına taşımalıyız. Türkiye’nin, devletin millete, bireylerin de birbirine musallat olmadığı bir düzen, temel hak ve özgürlükler, vatandaşlık hukuku ve benzememezlik üstünden yola devam etmesi lazım.

Bunun yapmadığınız, kriz ve ötekileştirme üzerinden siyaset götürdüğünüz vakit, -nitekim Türkiye’nin Suriye’deki ötekileştirme politikası- içeriye de müthiş bir huzursuzluk olarak yansıyor. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da 200 bin Alevi toplandı. Ama AKP medyası sansür altında olduğu için bir şekilde bunu görmezden geldi.

Kürt sorunu da bugün savaş noktasında devam ediyor. Siz bir şekilde insan, birey, vatandaş ve vatandaşlık hukukunu reddettiğiniz vakit; demokratikleşmeyi, demokrasiyi tacın dışına attığınız vakit, bu da Türkiye’de tansiyonu yükseltir. Muhafazakar kesim, dindar kesim, demokrat kesim ve liberaller bu durumdan gittikçe artan bir huzursuzluk duyuyor. Ben Türkiye’nin bunu taşıyabileceğini pek düşünmüyorum. Onun için de toplumun dinamikleri ve dünyanın Türkiye ile olan ilişkileri bunun böyle sürmesini bir şekilde ve bir noktada engelleyecektir.

“ERDOĞAN HİÇBİR KONUDA TUTARLI DEĞİL” Gerçek Gündem: Başbakan Erdoğan her fırsatta sizin belirttiğiniz bütün bu grupları kucaklayan bir anlayışa sahip olduğunu belirtiyor. Siz bu söylemleri ve Erdoğan’ı samimi buluyor musunuz?

Mehmet Altan: Başbakanın bir şekilde söyledikleri ve yaptıkları arasında muazzam bir açı var. Yani bir taraftan ‘kimin hayatına karışıyoruz?’ diyor, diğer taraftan kendi benimsemediği bir hayatı sürenlerle ilgili ifadeleri çok rencide edici. Aynı zamanda “Myanmar’a neden gittik?” diyen bir köşe yazarının, patronu tarafından işten atılmasını talep ediyor. Sadece bir din kimliği ile konuşuyor.

Aynı zamanda bunu bütün halkın, mağdur olanların sorunu çözebilecek bir şekilde yapmıyor. Çamlıca’ya ‘Cami’ yapmaktan söz ediyor ama Alevilerin ‘Cemevi’ açmasını istemiyor. Aynı zamanda Ruhban okulunu engelleyerek Gayrimüslimlerin din özgürlüğünü ellerinden alıyor. Yani hiçbir konuda tutarlılığı yok.

Çok fazla din vurgusu var. Demokratikleşmenin ve demokrasinin kendilerinin nazarında pek telaffuz edilmediğini, edilse bile bunun hayatta karşılığı olmadığını görüyoruz.

“ULUDERE’DE VE AFYONKARAHİSAR’DA NELER OLDU?” Mehmet Altan: AK Parti genel seçimlerde yüzde 50 oy aldı. Fakat bir yıl içinde çok şaşırtıcı bir noktaya geldi. Aynı zamanda demokratik bir ülkede olmayacak skandallar birbiri ardına geliyor.

Uludere’de 34 kişi katlediliyor ama ne olduğunu anlayamıyoruz. Afyonkarahisar’da yaşanan patlamayla 25 tane gencecik çocuğa ne olduğunu bilemiyoruz. Askerlerin sevki sırasında, zırhlı araçların olmadığı düz ovada genç çocuklarımızın vurulduğunu görüyoruz. Çocuklarımızın neden öldüğü belli değil.

Aynı zamanda akçeli işlerde rekabeti ve verimliliği artıracak kamu ihale yasalarının tümden değişmesi lazım. Bütün ihalelerin siyasi iktidarın istediği kişilere verildiği, insanların -Ali Akel gibi yazı yazanların- yazdıkları hoşunuza gitmezse atıldığı, pek hayır getirmeyecek bir noktaya döndük.

Ben Başbakanı eskiden çok büyük bir ciddiyetle izlerdim. Ama şimdi artık söyledikleri ve yaptıkları arasındaki açı gittikçe büyüdü. Aynı zamanda Deniz Feneri tümden ortadan kalktı. AB ilerleme raporu aslında bu siyasal iktidarın bir yıl içinde nereden nereye geldiğini çok net bir biçimde ifade ediyor.

Örneğin Türkiye, son bir yıl içinde AB insan Hakları Sözleşmesi’ni yüzde 60 ihlal etti. Bu durum 2012’den beri reformlarla Türkiye’yi demokratikleştirmek yerine, AB standartlarından ne kadar hızlı uzaklaştırıldığımızı çok net ifade ediyor.

Benim tecrübelerim bundan bir hayır çıkmayacağını gösteriyor. Dilerim AKP tutumunu gözden geçirir ve bu yanlışlarını terk eder. Yeniden referandumda yüzde 50 oy almasına imkan veren demokrat, çoğulcu, Türkiye’deki rejimi AB standartlarına taşıyacak bir performansa geri döner.

“BAŞBAKANA DALKAVUKLUK SERBEST!” Gerçek Gündem: Yeniden medyaya dönersek, önümüzdeki dönemde yazmayı düşündüğünüz herhangi bir yayın organı var mı?

Mehmet Altan: Bu tabi yazarın kendi arzusuyla olmuyor. Korku ve çekingenliğin olduğu, herkesin hükümetten korktuğu, başına bir iş geleceğini düşündüğü, eleştirinin yok olduğu, bir şekilde sadece Başbakana dalkavukluğun serbest olduğu bir ortamda, bunu talep eden bir yayın organının da olması gerekir.

Gerçek Gündem: Var mı peki böyle bir yayın organı?

Mehmet Altan: Maalesef yok. Onun için ‘28 Şubat’ta bile yazıyordum ama şimdi yazamıyorum’ diyorum. Bu ortamı tanımlamak için hatırlattığım trajikomik bir durum.

Gerçek Gündem: Sol tandanslı basın ve yayın organlarından yazma teklifi almış olsanız olumlu bir yanıt verir misiniz?

Mehmet Altan: Bunun bir şekilde kamuoyuna kendi görüşlerini aktarabileceğim, yaygın ve geniş bir mecra olması lazım. Ben hep bu tür mecralarda çalıştım. 20 yıl Sabah’ta yazarlık yaptım. 28 Şubat sürecinde kitlelere gidebileceğim, görüşlerimi iletebileceğim, günlük gelişmeleri ifade edebileceğim, etkili, yaygın bir yayın organında çalıştım. Bunun yine böyle olması gerektiğini düşünüyorum.

“AKP MUHALEFETTEN NEFRET EDİYOR…” Gerçek Gündem: Son dönemlerde Ahmet Altan ile Başbakan Erdoğan arasında soğuk bir savaş yaşanıyor. Sizce neden?

Mehmet Altan: Başbakan ve Ahmet Altan’ın bir arada anılması Türkiye’nin bir garipliği. Biri Türkiye’de bir gazetenin yönetmeni ve başyazarı, diğeri siyasal iktidarın başı. Ama AKP o kadar muhalefetten nefret ediyor ki dostane eleştiriyi bile hazmedemez durumda.

En ufak bir eleştiri bile rakip siyaset olarak algılanıyor. Bu da Türkiye’nin geldiği noktayı çok net gösteriyor. AK Parti’nin hiçbir eleştiriye tahammülü yok. Bir profesör Milletvekili AB ilerleme raporunu çöpe attı. Bu dünyada eşine rastlanmayacak bir skandal.

Sadece övgü ve dalkavukluk üzerinden dönen bir medya anlayışı olduğu için de; yazarlar, çizerler, gazeteciler, kendi ilkelerinden taviz vermedikleri ve onurlu duruşlarına sahip çıktıkları zaman sanki başbakana rakipmiş gibi görülüyor. Bu durum bunun çarpıklığını, özgürlüğün neredeyse yok denecek düzeye indiği vahim bir tabloyu ifade ediyor.

“BAŞBAKAN FÜTURSUZCA İHLALLER YAPIYOR…. EĞER AYAĞI KAYARSA…” Gerçek Gündem: AKP tekrar iktidara gelemez ve Başbakan Erdoğan artık güçlü kalamazsa, medya bugün yaptıklarını ve yaşadıklarını nasıl atlatır?

Mehmet Altan: Bir şekilde ‘sistemi demokratikleştirmeyip ele geçireyim’ dediğiniz vakit, bir başkası tarafından da ele geçirilebilir demektir.

Toplumların ve demokrasinin sağlığı, hiç kimsenin eline geçiremediği, herkesin menfaatine çalışan, herkesi denetleyen hukuksal ve özgür bir mekanizmayla olur. Başbakan o kadar fütursuzca ihlaller yapıyor ve o kadar demokrasiyle çelişen bir baskı yapma arzusu, hevesi gösteriyor ki ayağı kaydığı zaman -sistemi de demokratikleştirmediği için- bu yaptıklarının kendisine misliyle yapılması ihtimali canlı duruyor…

“DALKAVUKLUK, ELEŞTİREMEDİĞİN ADAMI ÖVMEKTİR… İKTİDAR DALKAVUKLUĞU KADROLU HALDE” Gerçek Gündem: Bir de gazetelerin durumunu değerlendirelim. Gazete yöneticileri ortak bir deklarasyonla kendi haberlerinin internet organları ve televizyonlar tarafından kullanılmasını yasakladı. Bu durum gazetelerin geleceğini nasıl etkiler?

Mehmet Altan: Türkiye zaten gazete okuyan bir yer değil. Kişi başına düşen gazete sayısı çok az. Bu tür yasaklardan ziyade gerçek gazeteciliğe yönelseler çok daha hayırlı bir şey yaparlar. Dalkavukluk, eleştiremediğin adamı övmektir.

Sanki gazetecilik varmış da bunu birileri istismar ediyormuş gibi bir tavır içerisindeler. Maalesef Türkiye’nin en fazla gazetecilikten, gazetecilik ilkelerinden ve tutarlılıktan uzaklaştığı, iktidar dalkavukluğunun kadrolu hale geldiği, bir kısmının da kadrolu olarak etrafta dolaştığı, medyanın medya olmaktan çıktığı bir süreç… İçeriğini yasaklasan ne olur, yasaklamasan ne olur?

Türkiye’de gazete satışları ve okunma oranları çok düşük. Bence halk okumamakla da haklı. Kendi işini yapmayan bir adama niye güvensinler ki…

“TÜRK TOPLUMU BU YAŞANANLARA ‘DUR’ DEMELİ…” Gerçek Gündem: Son olarak siyasetçilere, medyaya ve okuyucularınıza iletmek istediğiniz mesajlar var mı?

Mehmet Altan: Türkiye’nin geldiği nokta açısından; Uludere gibi bir katliamda bir yıldır ne olduğunu bilmiyoruz. Allah rahmet eylesin, şehit olan pilotlarımızın neden öldüğünü bilmiyoruz. Deniz Feneri nasıl ortadan kayboldu bilemiyoruz. Bilmediğimiz şeyler o kadar artıyor ki… Konuşulamayan şeyler o kadar artıyor ki… Yazılamayan şeyler o kadar artıyor ki… Bunun hayra alamet olmadığını düşünüyorum.

Aslında bütün Türk kamuoyu, AKP’ye oy vermiş olan insanlar, dindarlar, muhafazakarlar bu gidişe ‘dur’ derse Türkiye duvara çarpmaktan kurtulabilir.

‘Şike Yasası’ diye bir yasa var mesela. Dindar olduğunu söyleyen, vicdan sahibi olduğunu söyleyen biri şike yasasını çıkarır mı? Yani bu durum en fazla inandığını söyleyen, muhafazakar olduğunu söyleyen insanları rencide eder.

Benim dileğim Türk toplumunun sağduyuyla, bir an evvel, avaz avaz ve yüksek sesle bu olup bitene ‘dur’ demesi, buna karşı sesini yükseltmesidir. Bu bizi bir felaketten alıkoyabilir.

GERÇEK GÜNDEM – HABER MERKEZİ-

Alevi Kurumlarından Açlık Grevi Açıklaması

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek ağı,

Demiri oya gibi işleyip hep beraber,

Hep beraber sürebilmek toprağı,

Yârin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber!

Diyebilmek için…

Şeyh Bedrettin

SESSİZLİĞE, VİCDANIMIZIN SESİYLE SESLENELİM

Basına ve kamuoyuna

12 Eylül 2012 tarihinde çeşitli cezaevlerinde Kürt siyasi tutsaklar tarafından başlatılan açlık grevi, ülkedeki  tüm cezaevlerini sarmış bulunuyor. 42.gününde Kürt siyasi tutsaklarla dayanışma amacıyla diğer siyasi tutsakların açlık grevleri de büyüyerek sürüyor. Cezaevlerinde sayılarını tam olarak bilemediğimiz yüzlerce, binlerce insan bu süreci sürdürüyor, bununla beraber dışarıda aileleri ve kamuoyu olarak tedirginlik ve büyük bir kaygıyla beklemekteyiz.

İnsanıkendine merkez alan “Benim Kabe’m İnsandır” düsturu ile yol yürüyen biz Aleviler ve Alevi kurumları da süreci kaygı ve endişe ile izlemekteyiz. Lakin, bugün açlık grevlerinin 42.günü, insanların bir gün, bir saat, bir dakika daha ölüme yaklaştığı gün olmasına karşın; açlık grevlerinin ölüm oruçlarına dönüşmemesi için çözümler üretmesi gereken hükümetin sergilediği tutum, sessizliği ve duyarsızlığı karşısında vicdanımızın haykırdığı isyan ettiği gündür.

Cezaevindeki bir insan en değerli varlığından, yaşamından vazgeçme ölümü tercih etme noktasına gelmişse hepimizin elimizi vicdanımızın üzerine koyup bir daha düşünmesi gerekiyor. Bu insanları hayatlarından vazgeçirerek bu kararıaldıracak şey ne olabilir ki; biliyoruz ki insanı canından vazgeçirebilecek tek neden inkar, baskılar ve dayatmalardır. Bu öyle bir baskıdır ki, yaşam ile ölüm arasında farkın kalmamış olması ve ölümün tercih edilme noktasıdır.

42 gündür her gün, her dakika cezaevinde savunmasız, desteksiz ve sağlıksız koşullarda  erimeye bırakılan, seslerine kulak verilmeyen, çığlıklarıduyulmayan insanların ölümüne biz Aleviler sessizce ortak olmayacağız.

Dersim’in Piri Seyit Rıza’nın torunu, Alevi asimilasyonuna karşı mücadele veren “Dersim Alevi Akademisi başkanı Aysel Doğan’ında yer aldığı açlık grevlerinde;  tanıdığımız, tanımadığımız ama aynı toplumda aynı havayı soluduğumuz, belki aynı sırada okuduğumuz, aynı fabrikada çalıştığımız, aynı mahallede oturduğumuz ve  beraber yaşadığımız binlerce tutsak, yüzlerce seçilmiş siyasetçi, seçilmiş belediye başkanlarının ve milletvekillerinin ölümüne seyirci kalmaya ne aklımız ne vicdanımız izin vermemektedir.

AKP hükümeti tarafında bir an evvel gerekli önlemler alınmaz, tutuklarla diyalog yolu kurulmaz, 42 günden bu yana açlık grevini sürdürenlerin insani ve demokratik talepleri karşılanmaz ise korkarız ki tek tek ya da toplu ölümler kaçınılmaz son olarak hayatlarımıza girecektir. Ayrıca açlık grevlerinin 40. günden sonra, telafisi mümkün olmayan sağlık sorunlarına yol açtığıbilinmektedir.

Böylesi bir durumda; Cezaevlerindeki açlık grevleri ve ölüm orucu sürecini görmezden, duymazdan gelerek dur demek için harekete geçmeyen AKP hükümeti ve sessizlikleriyle AKP’nin bu politikalarına destek verenler her bir tutuklunun ölümünden sorumlusu olacaklardır.

Cezaevlerinde her an yaşanabilecek “sessiz ölüm”lerin yankısı tüm Türkiye toplumunu sarsmakla kalmayacak, dünyanın dikkatlerini AKP Hükümeti’nin muhalif her sesi tıkadığıcezaevlerine ve “AKP’nin ileri demokrasi”sine yöneltecektir.

Açlık grevindeki Kürt siyasi tutsaklar barış sürecini başlatmak için diyalog ve çözüm talebiyle, başta anadilinde savunma hakkı olmak üzere, cezaevlerindeki kötü koşulların son bulması, Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit koşullarının ortadan kaldırılması ve Kürt sorununda eşit haklara dayalı,barışçı ve demokratik çözüm için adım atılmasını istemektedirler.

Kürt sorununun demokratik çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesi, Türkiye’de yaşayan her halkı, her inancı, her biriyi sosyal, siyasal ve ekonomik olarak tek tek ilgilendirmektedir. Dolayısıyla toplumsal barışın, huzurun inşası için; hepimizin harekete geçmesi sürece, yani Barış için “Müzakere ve çözüme” müdahil olması gerekmektedir.

Biz Aleviler;  Diyalog sürecini ivedilikle başlatılması, tehlike sınırına girmiş ölüm oruçlarının durdurulması, çözüm için Tecrit’in kaldırılması,Diyalog ile Özgürlük ve Barış yolunun açılmasını talepleri karşısında AKP hükümetini ve diğer tüm Siyasi Partiler ile kamuoyunu duyarlılığa davet ediyoruz.

Kamuoyuna saygılarımızla

23.10.2012

********************

HacıBektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkezi

Hubyar Sultan Alevi kültür Derneği

BozatlıHızır Derneği

Özgür Demokratik Alevi Hareketi

Özgür Demokratik Alevi geliştirme ve Kültür Derneği

Pir Sultan Abdal Yeşilkent Cemevi

Yüzleşme Derneği

Divriği Kültür Derneği

Ocaxe Bake Alevi kültür Derneği

İmranlıVe Köyleri Derneği İmranlı-Der

Sevdilli ve Çevre Köyleri Derneği Sev-Der.

Demokratik Alevi Derneği

Çıra Kültür Merkezi

Zülfikar Gazetesi

‘Kışanak’ın Alevilere ilişkin çağrısı ve Aleviler’in duruşu…

Sorunları Dillendirmek yetmiyor..

Can KASAPOGLU

Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) ‘2. Olağanüstü Büyük Kongresi’ gerçektende adına yaraşır biçimde gerçekleştirildi. Ahmet Taner Kışlalı salonu’nun içi, dışı, sağı-solu ve istikametini dolduran delegelerin yanı sıra Kürt halkının kongreye ilgisi beklenenin üstünde oldu.

Kongre, bundan evvelki kongrelerde olduğu gibi hemen devletin savcıları tarafından soruiturmaya ve kovuşturmaya uğradı. Yeniden Eş Genel Başkan seçilen Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak’ın yanı sıra 80 kişilik Parti Meclisi’de seçildi. Kongrede ayrıca BDP Akademik Siyasi Danışma Kurulu da oluşturuldu.. Sonuç olarak kongre bir çok açıdan olumlu geçti ve deyim yerindeyse ‘Mazlumların Kongresi’ oldu denilebilir..

****

Genel konuşmalar içinde BDP Eş Genel Başkanı Sayın Kışanak, Alevilere ilişkinde bir bölüm ayırdı..

‘Alevilere çağrı’ olarakta tanımlayabileceğimiz ve özellikle Alevilere, Alevi kamuoyuna ilişkin yapmış olduğu açıklam Gültan Kışanak Alevilere Seslendi..

Kışanak; ‘Hepimiz çok iyi biliyoruz ki mezhep temelli savaş bölgenin kapısın çalmış durumda. Türkiyede yaşayan Alevi yurttaşlarımız da bu politikanın ve 80 yıllık tekçi zihniyetin mağdurudur. Dersimden Maraşa, Çorumdan Sivasa Alevi yurttaşlarımıza sesleniyorum. Gelin tekçi zihniyeti birlikte kıralım. Sizlere dayatılan bu zihniyet Kürtlere de dayatılıyor. Bu statükoyu alaşağı edelim…Tüm ezilenlerin mazlumların mücadelesini Nuh’un gemisine benzetiyorum.Bu gemide tüm halklara kimliklere kadınlara ötekileştirilenlere yoksullara emekçilere yer var. Bir mücadele gemisi yaratalım. Buradan hepimizi özgür bir geleceğe taşıyalım. İki yıla yakındır eşbaşkanlık görevini yürütüyorum. Kritik süreçlerden geçerek bugünlere geldik. Bunu hepimiz biliyoruz. Binlerce kahraman yoldaşımızın emeğiyle ödediği bedellerin toplamıdır bu siyasi gelenek. Tarihi direniş destanının ta kendisidir. Büyük bir özgürlük yürüyüşüdür. Bu özgürlük deryasında emeğimiz bir damla olduysa ne mutlu oldu bize. Direnen ve bedel ödeyen halkımızın önünde saygıyla eğiliyor demokrasi şehitlerini minnetle anıyorum. Partimizin gerçek sahibi halkımızdır. Eksikler bize aittir. Burada sizin huzurunuzda halkımıza ve tüm halkımıza söz veriyoruz. Size layık olup sizinle mezara kadar yürüyeceğiz. Yüreğiniz ferah olsun. Bu mücadelede görev verdiğiniz hiçbir yoldaşınız size sırtını dönmeyecektir. Kararlılıkla özgürlük yürüyüşümüzü zafere ulaştıracağız.’ Dedi ve partisinin Alevilerin sorunlarına olan duyarlılığını bir kez daha ortaya koydu.

****

Gültan Kışanak’ın bu açıklamasını ki açıdan ele almakta yarar var ve bunu yazımın sonunda değerlendireceğim..

Gerek BDP’nin ve gerekse Demokratik Toplum Kongresi (DTK) daha önceleride zaman zaman bu türden açıklamalar yapmış, hatta DTK’nın öncülüğünde çok önemli ve döneme cevap olabilecek ‘Mezopotamya İnanç Çalıştayı’ vb etkinlikler gerçekleştirilmişti..

Çalıştaya başta Aleviler olmak üzere Suni, Ezidi, Asurî-Süryani, Ermeni, Rum, Arap, Mıhellemi gibi farklı inanç ve kültür temsilcileri katılım göstermişti..

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) İnanç Komisyonu tarafından düzenlenen Mezopotamya 1. İnanç Çalıştayı sonuç bildirgesindeise özetle; ‘Alevilere yönelik yok sayma politikalarının acilen terk edilmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yapıların lağvedilmesi ve inanç sahasının devletin müdahalesinden arındırılarak özerkleştirilmesi’ talepleri yer alıyordu..

DTK bu çalıştayda; ‘Alevilere yönelik yok sayma politikaları acilen terk edilmeli. Türkiye’de laikliğin çarpık bir anlayışla uygulandığına dikkat çeken çalıştayımız, bu uygulamaların Alevilik, Şafilik, Başörtüsü gibi meselelerde ciddi hak ihlallerine neden olduğunun altını çizmiştir. Yine bu yaklaşımlardan kaynaklı Türkiye’de yaşayan farklı inançlar, inançsızlar ve kurumlarında baskı altında olduğuna vurgu yapmıştır. Bu bağlamda laik devlet kavramı ile çelişen Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yapılar lağvedilmelidir. İnanç sahası devletin müdahalesinden arındırılarak özerkleştirilmelidir.’ Gibi önemli açıklamalar yapmış idi..

****

Yine BDP Eş Genel Başkanı sayın Gültan Kışanak’ın Brüksel’de yapılan ‘5. Enternasyonal Dersim Konfernası’n da yapmış olduğu konuşma çok önemliydi. Sayın Kışanak; ‘Dersim 35-38 Soykırımı hala devam ettiriliyor’ belirlemesi yaparken devletin, Dersim üzerinde oynadığı veya oynamak istediği oyunlara dşkkat çekiyordu..

Tekrar yazının başına dönersek;

Şimdi bu vb açıklamaların olması, etkinlikler, çalıştaylar ve kongrelerde yapılan çağrılar vs hepsi gereklidir ve yerindedir..

Ancak bütün bunları salt çağrı olarak ele almak veya yaklaşmak ise bizleri (Hem Alevileri ve hemde çağrıları yapanları) yanılgıya götürür..

Kürt halkının vermiş olduğu özgürlük mücadelesinde belkide çok daha can alıcı, acil sorunları vardır.. Namlu, Kürdün ensesindedir ve son Kürt teslim alınmak istenmektedir.. Kürt ise buna karşı can-siparhane bir duruş sergileyerek yaşam mücadelesi vermektedir.. Bu bilinmektedir ve böyle olduğu konusunda ise en ufak bir kuşkumuz yoktur..

İşte sık-sık, ‘Mücadelenin ortaya çıkardığı muazzam koşullar’ dediğimiz nokta ise tamda burasıdır.. Evet, ‘muazzam koşullar’ ortaya çıkmıştır ancak bu muazzam koşulları yönetebilecek kadrolar ortaya çıkmamıştır veya çıkarılamamıştır buda ayrı bir gerçekliktir..

Bir başka deyimle siz istediğiniz kadar çağrı yapın. Karşınızdaki ‘Şer Cephesi ve İşbirlikçileri’nin çok ince ve sinsi politikalarını, siyasetini çok iyi analiz edemezseniz sonuçta çok fazla değişen bir şey olmaz.

Çok basit bir örnekle, devlet ‘Bektaşi’lik diyor ise sen ‘Alevi’lik diyeceksin.. Yok eğer Türk-İslam Faşizm sistemi ‘Alevi’lik diyor ise sen ‘Kızılbaş’lık demelisin..

Elbette sadece demek, ‘Dillendirmek yetmiyor’ günümüzde.. Bunun örgütlendirilmesi ise (Kürdistan, Türkiye ve Avrupa)buna ilişkin tecrübeli, ‘Aleviliğe inanmış ve öyle yaşayan’ları ile mümkündür.

****

Aleviler açısından ise ‘BDP’nin Alevilere Çağrısı’ olarakta tanımlayabileceğimiz sayın Kışanak’ın konuşmasını daha detaylı irdelenmekte yarar vardır ancak bu bir köşe yazısı ile detaylandırılamayacak kadar geniş ve uzundur.

Aleviler, sürece cevap olacak duruşu sergilemedikleri ölçüde kazanan, özgürleşen bir inanç değilde tutsak olmaya devam eden, sürekli olarak saldırılara ve baskılara, küçük düşürmelere karşı bir-iki protesto gösterisinden öteye geçmeyen bir kör düğüm içinde kalacaklardır..

Bunun içinde Aleviler ve kurumları, kurumların yöneticileri veya kanaat önderleri, (Pirleri, dedeler vb) süreci çok iyi okuyabilmelidirler..

Süreç; ‘Barış, Kardeşleşme, demokratikleşme’yi dayatmaktadır.

Ve süreç;‘Halkların ve İnançlarınınÖzgürleşmesi’ sürecidir..

Alevi’nin bu sürece ilişkin bir karşıtlığı düşünülebilirmi?

Hangi Alevi veya Alevi kurumu barışa, kardeşliğe ve özgürleşmeye karşı çıkmıştır veya çakacaktır?

Elbette hayır..

Ancak en son ‘7 Ekim’de Ankara’da yapılan miting sonunda sahneye çıkartılan bazı şahıslara ve söylemlerine bakıldığında bir başka korkunç tehlikenin kollarının Alevileri nasılda kıskaca almak istediğini görmek ve bunun gereğini yerine getirmek yine Alevi’nin kaçınılmaz görevlerinden biridir.

O halde süreç aynı zamanda Alevi’nin süreci değilmidir?

‘Direnerek Özgürlüğe Kavuşma’ şiarıyla Mazlumların, zalimlere karşı olan Kongresinden gelen çağrıya cevap olmak için daha ne bekleniyor?

 

“Cemevi’ni ben yaptım, hayır ben!”

ESRA KOÇAK-ANKARA

Ankara’nın Batıkent semtinde yaşayan Alevi yurttaşlar, belediyenin semtteki bir binayı tamir edip kullanmalarını salık vermesiyle kendilerine imece usulu bir Cemevi yaptı. Ancak Yenimahalle Belediyesi daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve derneğin Yenimahalle Şube Başkanı Cevayir Canpolat hakkında, “kaçak inşaat yapmaktan” suç duyurusunda bulundu. Bunun üzerine Ankara 19. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Önceki gün görülen duruşmaya sanık Canpolat’a destek vermek amacıyla Cemevinin yapımında bulunan yaklaşık yüz kişi ile CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın da katıldı. Canpolat, tek başına Cemevini yapmasının imkansız olduğunu belirterek, “Halkın öncülüğünde yapılan bir şeydir. Burayı tamir ettik ve Cemevi yaptık. Halkın Cemevi yapmış olması bir suç olamaz. Bu bir haktır” dedi.  Sanık avukatları, binanın yurttaşların tüm hizmetlerini karşıladığını, ayrıca belediyeden elektrik ve su bağlandığını, bu nedenle yasallığının kabul edildiğini belirtti.

İZLEYİCİLERDEN SANIĞA DESTEK
Bu sırada mahkeme salonundaki izleyicilerden Sayit Ali Akbük, “Sadece o değil. Ben de oradaydım” dedi. Bunun üzerine Hakim Ahmet Turgut Tuncay, izleyici duruşmanın düzenini bozduğu için salondan çıkmasını istedi.

Ardından mahkeme salonundaki yaklaşık 50 izleyici teker teker, “Ben de oradaydım” diyerek, durumu protesto etti. Hakim, ısrarlı bir şekilde Akbük’ün dışarı çıkmasını isteyince, CHP Milletvekili Gökhan Günaydın, “Şu an bu vatandaş hiçbir şey yapmıyor. Sizin onu dışarıya çıkarma hakkınız yok. Çünkü düzeni bozmuyor” dedi. Hakim, milletvekili Günaydın’a kim olduğunu sorduktan sonra, olayı tutanağa  “Milletvekili olduğunu beyan eden Gökhan Günaydın’ın da müdahale ettiği görüldü” diye geçirdi.

‘SİZLERE SAYGI DUYUYORUM’
Bir süre devam eden tartışmalardan sonra, Akbük salondan çıkarken, “Duygularıma kapıldım hakim bey. Mahkemeye saygı duyuyorum ve dışarıya çıkıyorum” dedi. Bunun üzerine Hakim, “Biliyorum ve yaptığını harekete saygı duyuyorum. Sizlere saygı duyuyorum” dedi. Salonda geçen bu tartışmaların sonunda Hakim, Yenimahalle Belediyesi’ne  yazı yazılarak semt sakinlerinin arsa talep edip etmediklerini ve binanın yeniden yapılıp yapılmadığının sorulmasına karar vererek duruşmayı erteledi.

‘YARGILANAN ALEVİLİK İNANCIDIR’

Duruşmadan sonra adliye önünde basın açıklaması yapan Canpolat, “Yargılanan alevi inancıdır. Alevilik mahkemelerce, yasalarla tarif edilemez. Alevilerin Cemevi yapmaları kadar doğal bir şey yoktur.  Cemevi hakkımızdır alacağız” diyerek, bir sonraki duruşmaya herkesin gelerek destek vermesini istedi.

Birgün Gazetesi

Alevi Derneği Başkanı’na 18 yıl hapis

Terör örgütü PKK ‘nın üst yapılanması KCK ‘ya yönelik soruşturma kapsamında açılan davada, Dersim Alevilik İnanç ve Kültür Akademisi Derneği (DAKAD) Başkanı Aysel Doğan, örgüt yöneticiliğinden 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi ‘ndeki karar duruşmasında, tutuklu sanıklar DAKAD Başkanı Aysel Doğan, Tunceli Belediye Meclis Üyesi Nuray Atmaca, BDP Eski Tunceli İl Başkanı Amber Bakıray ile BDP Tunceli İl Yöneticisi Evin Balta avukatlarıyla birlikte hazır bulundu.

Sanıkların esas hakkındaki savunmalarını yapmalarının ardından duruşmaya 5 dakika ara veren mahkeme heyeti, daha sonra kararını açıkladı.

Aysel Doğan’ı terör örgütü yöneticiliği suçundan 18 yıl hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, diğer sanıklar Atmaca, Bakıray ve Balta’ya örgüt üyeliğinden 9’ar yıl hapis cezası verdi.

Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı ‘nca yürütülen soruşturma kapsamında Tunceli Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nce, terör örgütü PKK’nın üst yapılanması KCK’ya yönelik düzenlenen operasyonda gözaltına alınan Doğan, Balta, Atmaca ve Bakıray, 28 Eylül 2011 tarihinde Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanmıştı.

focushaber

“Eşit Yurttaşlık Mitingi” YARIN Ankara’da!

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) yarın Ankara Sıhhiye Meydanı’nda düzenleyeceği mitinge çok fazla sayıda kişi ve kurum destek veriyor.

Aralarında Arif Sağ, Ahmet Nesin, Cahit Berkay, Edip Akbayram, Eşber Yağmurdereli, Fazıl Say, Genco Erkal, Halil Ergün, İlyas Salman, Kerem Alışık, Mazlum Çimen, Menderes Samancılar, Onur Akın, Sadık Gürbüz, Selda Bağcan, Selçuk Yöntem, Tarık Akan, Yaşar Kemal, Yavuz Bingöl, Yavuz Top gibi isimlerin olduğu çok sayıda sanatçı ve aydın da mitingi desteklediklerini açıklamıştı.

“Sanatın gücünü unutmadan birleşmeli ve beraberce yan yana durmalıyız. Buna en çok bugün ihtiyacımız var” diyen sanatçılar, farklı kültürlere tahammül, inanç özgürlüğü ve demokrasi vurgusu yaptıktan sonra “Bu miting senin içindir. Sen de katıl, güç ver, birlikte sesimizi yükseltelim. Sen yoksan, bir eksiğiz” diyerek, herkesi Sıhhiye Meydanı’na çağırdılar.

Mitingi düzenleyen kuruluşlardan, Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Hüsniye Takmaz da, Alevilerin ekonomik, siyasal, kültürel ve inançsal yönden kuşatıldığı bir dönemde 7 Ekim’de Ankara Sıhhiye Mitingi’nde buluşanların Alevileri ret ve inkar politikalarına, uygulanan baskılara, savaşa güçlü bir şekilde “hayır” diyeceğini, demokratik ve laik bir Türkiye isteyeceğini” belirtti.

ABF Genel Başkan Yardımcısı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül ise, 7 Ekim Pazar günü Sıhhiye Meydanı’nda yapılacak miting için hazırlıkların son aşamaya geldiğini belirterek, mitinge on binlerce insan beklediklerini belirtti. Bülbül, “Mitinge, iki federasyona bağlı şubeler dışında 300-400 arası kurum katılacak. Yöre dernekleri mitinge destek verecek. Herhangi bir federasyona bağlı olmayan yerel dernekler de katılım gösterecek. Sol demokratik, toplumsal barıştan yana, temel özgürlüklerden yana bütün siyasi partiler mitinge destek verecek. Ayrıca DİSK ve KESK gibi emek örgütleri kitlesel olarak destek verecek” dedi.

Bülbül, Meclis’ten geçen tezkerenin siyaset hukuku ve ahlakı ile örtüşmediğini söyleyerek, “Bu anlamda biz tezkereye karşı da bir tepki oluşturmak amacıyla mitingimizi gerçekleştirmek istiyoruz. Mitingimiz bu anlamıyla sadece Alevileri ilgilendiren sorunları değil, Türkiye’deki şiddet ortamını, açlığı, yoksulluğu da gündeme getirecektir” dedi.

‘Maraş’ta MİT’in olumsuz rolünü göreceksiniz’

1979′da İçişleri Bakanlığı yapan Hasan Fehmi Güneş, 12 Eylül darbesi için, ”Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, CIA’nın da içinde olduğu, ABD’nin desteklediği bir projeydi” dedi. 

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun 12 Eylül alt komisyonu, Güneş’in bilgisine başvurdu.

12 Eylül’ü, ”önceden planlanmış, tasarlanmış bir darbe” olarak değerlendiren Güneş, toplumun buna hazırlandığını, hazırlanması için bir sürecin işletildiğini söyledi. Güneş, askeri bir idareyle ülkenin yönetilmesi, daha sonraki dönemin bu şekilde dizaynının amaçlandığını ifade etti.

Güneş, 12 Eylül’ün kararlaştırılmış bir olay olduğunu, ülkenin buraya doğru götürüldüğünü anlatarak, sıkıyönetim, askeri yönetim, cinayetler, Maraş ve Çorum gibi katliamlarla, ara kademelerde yapılması gerekenlerin gerçekleştirildiğini söyledi.

Maraş katliamının temel nedenini, ”askeri yönetime geçiş için bir aşama katetmek” olarak gösteren Güneş, bundan önceki dönemde bazı siyasi liderlerin, basının önünde Ecevit Hükümeti’ne ”Bırakın, beceremiyorsanız askere teslim edin” çağrıları yaptığını belirtti. Güneş, Demirel ve Türkeş’in, bu açıklıkta söylediğini kaydederek, askere teslim etmenin, sivillerin, ”Ben bunu beceremedim, başaramadım, aciz kaldım” ifadesiyle eşanlamlı olduğunu vurguladı.

12 Eylül’ün, sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo olmadığını belirten Güneş, ”Uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı, bana sorarsanız CIA’nın da içinde olduğu, ABD’nin desteklediği bir projeydi” görüşünü dile getirdi.

“MİT, Maraş’ta gerekli istihbaratı vermemişti”

Güneş, Maraş katliamının, Alevi-Sünni çatışması olduğu görüşüne katılmadığını söyleyerek, ”Sadece Alevilere değil, oradaki sol yapılara saldırılar olmuştu. Kahramanmaraş olayları, ayrıca hazırlanmış bir olaydı. Bunun içinde kamu erkini kullanan resmi yapılar da vardı. MİT, o konuda gerekli istihbaratı vermemişti. Benim kuşkum, olayı kolaylaştırmıştı” diye konuştu.

Maraş olayları sonrasında mahkemenin cezaları, bireysel suç kabul ederek hüküm oluşturduğuna, örgütlü eylemden söz etmediğine işaret eden Güneş, bunun eksiklik olduğunu belirtti. Güneş, ”Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim” dedi.

Güneş, Anadolu’da hiçbir cenazeye karşı, halkın tepki göstermeyeceğini dile getirerek, ”İnanç açısından kendisinden uzak görse bile cenaze namazını kılmamak ancak bir tertip, hazırlıkla olabilir. Kahramanmaraş olayları tertiplenmiştir ve başarıya ulaşmıştır; sıkıyönetim ilanını sağlamıştır” görüşünü savundu.

Tüm ülkede sıkıyönetimin ilanı isteniyordu

Sıkıyönetimin 12 ilde ilan edildiğini ancak askerlerin, tüm ülkede ilanını istediğini ifade eden Güneş, göreve geldikten bir süre sonra sıkıyönetim uygulanan 12 ilden 2′sinde sıkıyönetimi gerektirecek suç işlenmediğini, normal yönetime dönülebilineceği izlenimi verilmesi için 2 ilden kaldırılmasına yönelik hazırlık yapmak istediğini anlattı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na da konuyu açtığını, MGK toplantısında gündeme getirdiğini anımsatan Güneş, MGK toplantısında yaşananları şöyle aktardı:
”Askeri kanattan yanlış hatırlamıyorsam, Kara Kuvvetli Komutanı söz aldı, konuşmuyor, defterden yazılı notları okuyordu. ‘Türkiye’nin bazı illerinde sıkıyönetim olmaması yanlıştır, sıkıyönetim bölgelerinde suç işleyenler o bölgelere kaçıyorlar ve biz takip edemiyoruz’ denildi. Sayın Cumhurbaşkanı, ‘Ne yapalım, İçişleri Bakanı azaltılsın, askeri kanat tüm ülkede ilan edilsin diyor’ dedi. Ben oylanmasını söyledim. Başbakan, oylanmamasını istedi, daha sert durum olacağını düşünüyordu herhalde. ‘Cumhurbaşkanı olarak, siz karar verin’ dedi. Cumhurbaşkanı da ‘Öyleyse ne artıralım ne eksiltelim’ dedi. Bu olay, askeri yönetimin getirilmek istendiğinin bir işaretiydi. Abdi İpekçi olayı, Ankara’daki Piyangotepe, Bahçelievler’de TİP’lilerin öldürülmesi olayları…Toplam olarak baktığımızda tüm ülkede askeri yönetimin ilan edilmesinin gerekçelendirilmesi için yapılıyordu. Sıkıyönetimi bir hastalık olarak gördüm, ben komutanları onlar da beni sevmedi. Sıkıyönetim, şiddeti bir yönetim aracı olarak kullandı, terörü önlemek için daha yüksek bir devlet terörü uyguladı. Sıkıyönetim başarılı olmadı ancak terörü tırmandırdı.”

İpekçi suikasti: Büyük başın öldürülmesi lazım
Abdi İpekçi suikasti sanığını yargıya çıkmadan önce dinlediğini, sorgunun bir kez de kendi önünde yapıldığını ifade eden Güneş, İpekçi’yi tanımadığını söylediğini, ”Büyük başın öldürülmesi lazım” deyip, kendisine silah verildiğini anlattığını belirtti.

Askeri yönetimin genelleşmesi için gerekçe hazırlandığını kaydeden Güneş, büyük proje olduğunu düşündüğünü dile getirdi.

Amasya’da Kıbrıs’a akredite bir CIA ajanı
Güneş, dönemin Amasya Belediye Başkanı’nın, bakanlığı döneminde kendisini aradığını, bir ABD’linin şehirde gezdiğini ve randevu talebinde bulunduğunu söylediğini aktardı. Güneş, ABD’lin, ”Bölgede bir çatışma çıksa sağ sol, Alevi-Sünni, işçi işveren çatışması mı çıkar- Aleviler’in gücü, sol örgütlenmeler nedir, sendikalar güçlü mü-” yönünde sorular yönelttiğini anlattı.

Bir gazetecinin, ”Bir ABD’li geziyor, haberiniz var mı-” diye sorduğunu, ”Haberimiz var, izliyoruz” dediğini ifade eden Güneş, bu haberin gazetede çıkmasından sonra ABD Büyükelçiliği’nin ayağa kalktığını, ”Türk diplomatları, ABD’de istediği yerde geziyor, bu bize saldırı” diye tepki gösterildiğini aktardı. Güneş, bu kişinin Türkiye’ye değil, Kıbrıs’a akredite olan, bir CIA ajanı olduğunu tespit edildiğini bunu üzerine ABD’nin tepkisinden vazgeçtiğini vurguladı.

“Maraş’ta MİT’in olumsuz rolünü göreceksiniz”
Güneş, Manisa’da bir siyasetçinin öldürüldüğüne, yarım saat sonra ise karşı taraftan bir kişinin vurulduğuna işaret ederek, sözlerini, ”Bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak, karar vermek, yarım saatlik bir olay değildir. Yarım saat sonra oluyorsa, bu ikisi birlikte planlandı demektir. Her iki tarafın kullandığı silahlar elimizdeydi, sağcılar, solcular aynı silahı kullanmış olabiliyorlardı. Başbakan’a, ‘Öğrenci, sendika üyeleri gibi amatörlerin yapacağı iş değil, daha büyük bir güçle muhatabız, ona ulaşmamız lazım’ dedim. MİT’e ‘İstihbarat verin’ dedim, MİT Başkanı’na gittim, ‘Bana istihbarat vermiyorsunuz’ dedim. Kahramanmaraş olaylarında, MİT’in olumsuz rolünü göreceksiniz. O gün MİT, askeri bir yapı. Başbakan’a bağlı olması şeklen, o gün aslında Genelkurmay’a bağlıdır” diye sürdürdü.

Komisyon Üyesi Selçuk Özdağ’ın, bir kanun değişikliğiyle bu yapıyı düzeltmeyi düşünüp düşünmediğini sormasına Güneş, ”Yapamadım, Başbakan da yapamadı. Korktuk, karşımızdaki güçten” karşılığını verdi.

“Bu benim aptallığım”

Özdağ’ın, neden siyasi hayatına bir süre ara verdiği sorusuna ise Hasan Fehmi Güneş, ”Bu benim aptallığım. İddialı insanlar, dikkatli olmak durumunda, salaklık, aptallık yapmamalılar. Bunu becerememişim” karşılığını verdi.

“Ağca’nın kaçışını ‘normal’ bir firar olarak görmedim”

Mehmet Ali Ağca konusuna da değinen Güneş, Ağca’nın askeri garnizondan kaçırıldığını söyledi. Güneş, ”Bir ziyaret için gitseniz, kendi başınıza çıkamazsınız. Normal bir firar, soruşturma aşaması olarak görmedim” dedi.

“Özel Harp Dairesi’ni inceleyin”
Komisyon üyelerinden Özel Harp Dairesi’ni incelemelerini isteyen Güneş, ”Özel Harp Dairesi konusu, birinci derece sizin ilgilendiğiniz alanı aydınlatmada ulaşılması gereken bir konu. Bugün nerededir, ulaşmak, eylemlerini ortaya çıkarmak lazım. Devlet o yüzden halkından özür dilemeli. Kenan Evren zamanında, Köşkün içinde özel grup, bir istihbarat grubu faaliyet gösterdi mi, Evren’in damadı bu grubun neresindeydi, bu grup hangi olaylarla görevlendirildi, hangi cinayetlerde parmağı olabilir- Bunun cevabını bilmiyoruz” diye konuştu.

Güneş, 1 Mayıs ile ilgili İngiltere’den Scotland Yard’tan yardım istediğini, kendisinin ve Başbakan’ın bizzat ilgilendiğini, ancak net bilgilere ulaşamadıklarını söyledi.  5 Ekim 2012

Cadı avı…

İsmail Cem ÖZKAN

Tarihin karanlık noktaları vardır, bu noktalar hakkında kimse konuşmaz ama o döneme ait betimlemeler dilden dile, kültürden kültüre taşınır. Her hangi bir durumda o karanlık dönemin değimi, deyişi dile gelir canlanır.

Her geçiş dönemi karanlık noktalarını yaratır ve bu noktalarda kan toprağı sular. Kanın toprağı suladığı yerde ise sermaye bikrimi ve yeni gelişmekte olan siyasi/ ekonomik tercihinin nüvelerini de içinde barındırır. Çökmekte olan bir sistemin içinde gelecek olanın tohumu uzun bir süreyi içinde alacak şekilde gelişimi için ortam hazırlar ve bu hazırlanan ortam içinde var olan ekonomik, siyasi terhin sonunu hazırlar. İmparatorluklar / krallıklar döneminin monarşi sisteminin içinde kapitalist sistemin ayak izleri küçük küçük duyulmaya başlaması ile birlikte var olan toplumsal ilişkiler ve ekonomik seyirde değişimler meydana gelmeye başlamıştır. O güne kadar hiç değişmeyecekmiş gibi giden ilişkiler biçiminde ani değişimler yerine alışa alışa değişimler yaşanırken, bir anda ne oldu da var olan alışkanlığın tam tersi bir yaşam hakim olduğunu kimse anlayamaz, yaşarken de sorgulayamaz bile. Değişim kaçınılmazdır, kimse değişimin karşısında direnememiştir.

Monarşi dönemin ekonomik / siyasi tercihlerinin yaratmış olduğu kültür içinde serfler ve sörfler vardır batı dünyası içinde. Köylüler ortaklaşa toprağı ekip biçer, ortak yaşardı. Vergilerini verir, zenginlerin yaşamlarını taklit ederek çalışmadıkları kış ayı boyunca eğlenirlerdi. Bugün dahi bu eğlencenin farklılaştırılmış halini karnaval eğlencelerinde görmeye devam ederiz. Avrupa kıtası ve onun etkisini taşıyan Amerika kıtasında ortak yaşayanların yaşamında bir değişim yaşanmaya ilk sanayi deneyimlerinin başlaması ile başlamıştır. İnsanlar topraklarından kopmaya ve fabrika gibi ortak üretim yapan çatıların altında yaşamaya başlaması bir süreç sonucunda oluşur. İlk fabrikalar var olan alışkanlıkların da değişiminin habercisidir. O güne kadar köylü kadın erkek ayrımını yaşamamıştır, ortak tarlaya gider, ortak üretir, ortak tüketirdi. Ezilen, kadın erkek ayrımına uğramazdı. Yeni ilişki içinde kadın ve erkek ayrımı gerekliydi, çünkü kadın emeği profesyonel çalışanın içinde ayrıştırılarak ücretsiz hale getirtilmesi, işveren için verimin artırılması anlamına gelmekteydi.

Kapitalizm nüvelerini henüz oluştururken devlet kavramı ortaya çıkıyordu. Devlet sosyal yardım kasalarının olması ile oluşuyordu, çünkü o ilişkileri organize edecek ve sürekliliğini sağlayacak bir yapıya ihtiyaç duyuluyordu. Emek gücü hareketliydi, ustalaşan biri başka bir atölyeye gidip çalışabilmekte, işvereni ile soru yaşadığı an terk edebiliyordu. Bunu engelleyebilmek için devlet mekanizması sosyal yardım kasalarının oluşumu ile geliştirildi. İşçi bir sınır içinde hareket etmesine olanak tanınıyordu, emek hareketliliği verimi düşürüyor ve devamlılığı getirmekte sorunlar oluşturuyordu.

Sınırlar oluşması işte bu süreç ile ihtiyaçtan ortaya çıkmıştı. Köylüler arasında rekabeti artırmak için tarlalar arasında çitler oluşturulmuş, ortak yaşam ve birlikte üretim kavramı ağır ağır tarihin karanlık sayfalarına doğru unutulmaya bırakılıyordu. Çitlere karşı elbette direniş olacaktı, eski alışkanlığını bırakmak istemeyenler, anıları henüz taze olanlar bu değişime karşı direnmiş ve oluşturulan devlet kavramı içinde insanlar Roma hukuku içinde cezalandırılmış, yeni yasalar ve buyruklar çıkarılmıştır.

Toplum değişmeye başlamıştır. İktidar ve iktidarı elinde tutan güçler iktidarından duydukları güvenden henüz yoksundular ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden halka yeni döneme uygun davranış geliştirmesi için zor kullanmaktan çekinmeyecektir. İktidar için halkın parçalanması kaçınılmazdır. Bu yeni dönemde toplum parçalarına ayrılmakta kadın ile erkek arasında bir kalın çizginin oluşması kaçınılmazdı, çünkü ucuz işçilik, bireyler arasında ki ayrım ile hayata geçirilecektir. Kadın çalışma dünyasına dolaylı olarak katılacak, esas işi nüfusun artırılması için bebek üreticisi olması gerekliydi.

Ucuz işçilik ve tüketici toplum için doğum oranında artış hızlandırması gerekliydi ve doğum karşısında o güne kadar var olan tüm alışkanlıklar terk edilecekti, çünkü oluşan devletin nüfusa ihtiyacı vardı.

Kadın evinde kocasına yardım edecek, onun için çocuk yapacak, eve getirilen işte kocasına yardım edecekti. Evler fabrika için yedek parça üretilen bir atölye işlevini görecekti, üretilen parça başına erkeğe parası ödenecekti. Bu işveren için büyük bir avantaj ve diğer rekabet içinde olduğu firmalar karşısında ekonomik avantaj sağlıyordu.

Kadın bedenine devlet mekanizması müdahale etmiş, tarladan koparmış, onu evin içine hapsetmiş ve erkeğine yardımcı bir gönüllü işçi = köle konumuna getirmişti.

Devlet oluşturduğu sosyal kasalar sayesinde işçinin bir yerden bir yere seyahat etme özgürlüğünü ortadan kaldırmış, işçiyi bir fabrikaya sabitlemiştir, çünkü kaybedeceği bir birikimi vardır artık, o birikim (sosyal kasa = emekli sandığı) hasta olduğunda, zor günlerinde, yaşlılığında onun giderlerini karşılayacaktı. Düzenli olarak birikimini geri ona verecek olan devletti ve buna uygun şekilde örgütleniyordu.

O güne kadar böyle bir şey yoktu, ortak yaşam içinde yaşlılar toplumun bilgesi olarak görülmekte ve itibar edilmekteydi, yeni düzende ise yaşlılar toplum ve aile için yük kabul ediliyordu. Geliri olmayan, birikimi olmayan yaşlılar sosyal yardımlara bağımlı hale gelecek, az miktarda verilen yardımlar onlara yetmeyecekti. Yaşlılar toplum içinde dilenci konumuna getirilmiş, geçmişte toplum için işlevi bu yeni düzende yeri yoktu. Cadı kavramı ve bugün dahi cadıları canlandıran oyunlarda, filmlerde işte bu sürecin izini görmeye devam ederiz. Cadılar çirkin, toplum için zararlı ve var olan aile yaşamını parçalayan olarak gösterilir. Elinde süpürgesi, sürekli harekat halindedir, kapı kapı dolaşır, kapıdan girmediği yere pencereden giren şeytanın kandırdığı yaşlı kadınlardır… Bu bugün kullanılan tasvirdir, ama geçiş sürecinde henüz cadı avı başlamadan yaşanan tasvir?

Yaşlılık verimsiz ve toplum için kalbur olarak görülür, eski rolü yoktur, fakat bir süre daha yaşlı kadınlar atalarından öğrendiği şifalı bilgiler ile hastalarını iyileştirmeye devam etmiştir. Onların bu gönülden yaptıkları işi gelire dönüştürmüşler ama sağlık alanında teknolojik gelişim ve modern sermaye dayalı tıbbın gelişimi ile birlikte yok edilmesi gereken sokak hayvanı olarak görülecekti ve cadı avı içinde işte bu kadınlar cadı diye ateşe atılacak ve yanarken güzel koksun diye üzerlerine parfümler sıkılacaktı.

Cadı avı için tarihin bu değişim döneminde ortam hazırlanacak ve kadın (çocuk yapamayan, çocuk istemeyen) cadı olarak gösterilecek ve hukuk içinde cezaları verilecekti. Cadılar tüm Avrupa kıtası içinde, Amerika’da farklılıklar göstermiş olsa da avlanacak ve cezalandırılacaktı. Cadı avı devletin kadın vücuduna direkt müdahalesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün dahi kadına çocuk yap, şu kadar çocuk doğurmak zorundasın anlayışı o günlerin cadı avı mantığına ve birikimine sahiptir. Batı kültürü eğitiminden gelen ve batı politikaları savunanlar yeni evlenen çiftlere üç çocuk yap derken kadın vücuduna erkek egemenliğini vurgulamaktadır. Kadının adı yoktur, o çocuk yapmaya yarayan bir makinedir ve görevini yerine getirmeyenler cadı avında olduğu gibi her türden cezayı hukuk kuralları içinde kabul ettiği kabul edilir. Devletin ilk oluşumu ile kadın bedeni arasında bir ilişki vardır, devletin olduğu yerde kadının bedeni nüfus planlaması için makine işlevi görmeye devam edecektir, çünkü nüfusun fazlalığı o ülkede ucuz işçiliğin ve ulusal sermeye birikimi için gereklidir. Dünya bu nüfusu kaldırıp kaldırmayacağı önemli değildir, önemli olan kendi sermeyen uluslar arası sermeye karşısında rekabet gücünün olmasıdır.

17. yüzyılın sonunda cadı avı sonlanmış, bu sonlamanın en temel gerekçesi dönemin hakim sınıflarının iktidarlarından duydukları güvenin artmış olmasındadır. Toplum parçalanmış, geniş aile artık sorun olmaktan çıkmış, emek gücü hareket alanı daralmış, ulusal sermeye birikimi için her türden ortam hazırlanmıştır. Fransız devrimi bu sürecin resmi tarihi olacaktır, kapitalizm artık dünyaya hakim olacak, yeni ilişkisi bugün dahi devam eden yapıya kavuşacaktır. Ne zaman sermeye sahipleri ve devleti yönetenler güvenleri azalsa toplumu daha küçük parçalara ayırmak için yöntemler geliştirmeye devam ediyorlar ve her değişim döneminde kan toprağı sulamaya devam etmektedir. Devlet kan ile beslenmekte ve sorunların üstesinde savaşlar, çatışmalar ve toplumun en küçük biriminin daha da parçalanması ile sonuçlanmaktadır. Bugün yaşanan savaşların arkasında mutlaka bir cadı avı vardır.

Amerika’da yaşanan ve yakın tarihimize damgasını vuran cadı avı, komünist aydınlara yönelik soruşturmalardır. Bugün ise teröre karşı yapılan mücadele bir cadı avıdır.  Bu mücadeleler bildiğimiz gibi evrensel olarak yapılmakta ve devletin ihtiyaçlarına karşılık gelmektedir. İktidar ne zaman kendisini güvende hissederse bu avı sonlandırmaktadır.

Bugün global olarak cadı avı yapılmaktadır, terörist olarak görülenlerin hepsi hakim sınıfın gözünde cadıdır ve şeytan ile işbirliği içinde olan olarak görülmekte ve tüm dünya halklarına öyle görmeleri için baskı uygulanmaktadır.

Devlet var olduğu sürece, geçiş dönemleri karanlık noktaları olduğu dönemlerde cadı avı hep var olmuştur, biçim değiştirse de hedef değişik olsa da yöntem hep aynıdır. Hukuk kuralları içinde karanlık noktalarda hakim sınıfın hakimler kalemlerini kırmadan geri durmayacaklardır.