Ana Sayfa Blog Sayfa 6446

Alevilik farklı, Aleviler farksız

Halil DALKILIÇ
İnancın kalıbı ve kuralı olmaz! İnançlara ve onun ritüellerine ilişkin katı belirlemeler yapılamaz. İnanç olgusu statik ele alınamaz. İnançlara ilişkin katı belirlemede bulunmak, o inançları iktidarların elinde toplumlara zorla disiplin dayatan araçlara dönüştürür.
İnsanın, toplum ve doğa ilişkilerine yüklediği anlamların bütünü olan inanç olgusu, doğal bir gelişim seyri izler. Doğal komünal toplumlar, doğa ile olan ilişkilerine ve o ilişkilere yükledikleri anlamların oluşturduğu doğa yasalarına göre davranış geliştirmişlerdir. Evrimsel gelişim seyri izleyen bu tür inançlarda hiyerarşik ilişki yoktur; karşılıklı gereklilik vardır. Tek tanrılı dinlerin gelişiminde ise, iktidar olgusu ve toplumların iktidarlara karşı direnişleri etkide bulunmuş; doğal olmayan devrimsel bir süreç izlemiştir. Bu inançların gelişiminde bizzat insanın kendi yorumu ve kendi uygulamaları etkili olmuştur. İktidar olgusuyla birlikte şekillendirildikleri için yönetme ve yönetilme, kul ile efendi ilişkisinin zorunluluğu toplumlara belletilmiştir. İktidar sahipleri aynı zamanda inançların da yöneticileri olmuş; inanç uygulamalarının bekçiliğini ve tanrı adına cezalandırma yetkisini de kendi ellerine almışlardır. Ancak, kurumlaşırken, doğal toplum inançlarından önemli oranda katkı alarak, iktidar olgusunun soğukluğunu, zorbalığını ve zalimliğini yumuşatmaya çalışılmayı da ihmal etmemişlerdir.
İnanç, insan topluluklarının insan, toplum ve doğa ilişkilerine yükledikleri anlam ve bu anlamlandırmanın tarihsel süreç içerisinde sosyal yaşamda yarattığı algı ve kültürel birikimdir. İnsanı, toplumu ve doğadaki tüm canlıları değerli ve anlamlı gören doğal toplum inançları, dünyanın farklı coğrafyalarında farklı isim ve ritüellerle kendini ifade eder. Alevilik de bu inançlarından biridir. Alevilik, kendine özgün insan ve doğa anlayışı, kültürü ve ritüelleri olan bir doğal toplum inancıdır.
İnançlar için, belli bir tarihte ve belli şahsiyetlerin önderliğinde birden ortaya çıkarıldıkları yönlü algı, yanılgılar içerir. İnanç ve dinler için, “şu tarihte başladı, şu şahsiyet başlattı” demek yanıltıcıdır. Formüle edilmiş inanç ve dinlerin tamamı kendilerinden önceki inançlardan ve insanlığın algı ve kültürel birikimlerinden faydalanmış, onlardan almış ve kısmi olarak da yeni katkılarla bir sentez olarak şekillenmişlerdir.
Alevilik İslam mıdır?
Aleviliği bir yerden başlatıp, bir yere bağlamak gerçekçi değildir. Bundan yola çıkarak; Alevilik için, “şu tarihte başladı veya İslam’ın mezhebidir” gibi kesin belirlemelerin yapılması gerçekçi değildir. Alevilik inancının tarihi binlerce yıl öncesine dayanır ve şüphesiz ki tarihsel süreç içerisinde etkin olduğu coğrafyada daha önceleri, doğal toplum inancı olan Mazdaizmden, daha sonraları ise İslamiyetin gelişimi ve yayılması ile İslamiyetten de etkilenmiştir. Daha özgün ve pek isimlendirilmeyen yerel inançlardan da almış ve vermiştir. Yalnızca Alevilik ve İslamiyet değil, tüm inançların birbirlerini etkileyen yönleri olmuş ve karşılıklı olarak birbirlerinden alıp vermişlerdir. İslamiyet de kendisinden önceki Yahudilik, Zerdüştlük ve Hıristiyanlıktan birçok şey almıştır.
Güncel konu olması açısından, bazı ritüellerinde İslami kavramların kullanılıyor olması İslam’dan etkilendiği yönleri gösterse de, ibadet biçimi ve inanç mekanlarının çok farklı olması ve hep İslami iktidarların hedefi olması gerçekliği nedeniyle Aleviliğin İslam’ın bir mezhebi olarak değerlendirilmesi gerçeği ifade etmez. Aleviler İslamın beş şartını (namaz, oruç, haç, zekat ve kelime-i şehadet) yerine getirmez; kendilerine ait özgün inanç ritüelleri vardır. Örneğin Alevilikteki cem, semah, musahiplik gibi inançsal kurumlar ve kültür ise, İslamiyet’te yoktur.
Alevilik, insanın toplum ve doğayla olan ilişkilerinin gerekliliklere ve karşılıklı saygıya, -Alevilikte rızalığa- göre geliştiği çağlara dayanan bir doğal toplum inancıdır. Ama ağırlıklı olarak gelişen İslami iktidarların baskısı, kısmi olarak da etkileşim sonucu İslam’dan, özellikle de sözlü kavramlarını alarak, etkilenmiştir. İmam Ali, Kerbela olayı, Ehli Beyt, On İki İmamlar gibi İslam tarihinin iktidar çekişmelerinde öne çıkan bazı olay ve aktörlerini, inanç figürlerinin arasına belirgin olarak yerleştirmiştir. Bazı Alevi araştırmacıları bu etkilenmeyi, Alevi toplulukların kendilerine İslami Arap, Selçuklu ve Osmanlı iktidarlarının zulmünden korumak için “takiye yapmaları” şeklinde de analiz etmektedir.
Toplumun mu devletin mi dini?
İnanç bir moral olayıdır; müdahale edildiğinde veya sabit kalıplara sokulmaya çalışıldığında, inanç olmaktan çıkar ve toplumları disipline etmeye yönelik bir politika veya ideoloji olur. Bugün kitaplı dinlerin tamamı birer politik argüman olarak işlev görmektedir. Hepsi sistem içileştirilmiş, iktidar inançları haline getirilerek insan, toplum ve doğaya bakış özgünlüklerinden saptırılmıştır. Bu dinlerin tamamı bugün insan, toplum ve doğanın ihtiyaçlarına göre değil, devletlerin ve iktidarların ihtiyaçlarına göre işlev görmektedirler. Tamamı felsefi, batıni yani içsel ve manevi yönlerinden ziyade; biçimsel ve birbirinden farklı yorumlarla şekillenen yönleriyle ön plana çıkarılarak, toplumlar için korkutucu ve disipline edici birer araca dönüştürülmüştür.
İnancın kalıbı ve kuralı olmaz! İnançlara ve onun ritüellerine ilişkin katı belirlemeler yapılamaz. İnanç olgusu statik ele alınamaz. İnançlara ilişkin katı belirlemede bulunmak, o inançları iktidarların elinde toplumlara zorla disiplin dayatan araçlara dönüştürür. Nitekim; kitaplı dinlerin tamamı bugün bu mantıkla toplumlara dayatılmaktadır. Alevilikte ise, inanç ve ibadet konusunda mutlak belirleme ve dayatmalar yoktur. İnanç algısının deyiş, duvazde ve nefeslerle dile getirildiği Aleviliğin kitabı da yoktur. “Şunu, bunu yap veya yaptır” denmez. Sadece insan olmanın güzelliği anlatılıp, onun erdemine ulaşmak, insan-ı kamil olmak ve tüm canlılarla ilişkinin karşılıklı rızalığa göre geliştirilmesi öğütlenir, uygulanır. Alevilik dinamik bir inanç algısıdır; tarihsel, toplumsal, kültürel ve mitolojik olarak sürekli insandan yana dinamik bir gelişme göstermiş, insana yakışan her bilgiyi ve kültürü kendisinde içselleştirmiştir.
Her şey şekilcilik mi;
bu işin erdemi yok mu?
Günümüze kadar egemenler, inançları hep zahiri, yani şekilsel yönleri ve kurallarıyla toplumların bilincine yedirmişlerdir. Şekil ve kavramlar, ‘iyiyi düşünen, iyiyi konuşan ve iyiyi yapan’ bir insan ve toplum anlayışından daha öncelikli hale getirilmiştir. Bu nedenle, ‘iyiyi düşünen, iyiyi konuşan ve iyiyi yapan’ bir motivasyon yerine, insan ve toplumlar yalnızca şekilsel ibadetlere ve ritüellere yönlendirilmiştir. Bunun sonucu olarak da, şekilsel ritüeller ve kavramlar, insan ve toplumu disipline eden seküler hukuk kuralları haline getirilmiş; yalnızca farklı bir inanç sahibi olmak bile bir cezai yaptırıma maruz kalmanın gerekçesi yapılmıştır.
Şüphesiz, inancın bir baskı aracı haline getirildiği bir toplumda erdemli insan duruşu  aranmaz; ‘iyilik, güzellik ve doğruluk’ ise, sahte ve biçimden ibaret şovlar (şatafatlı iftar yemekleri gibi) arasında insani özellikler olma anlamını yitirir. Artık, insani erdem taşımak yerine, şatafatlı bir iftar yemeği dağıtmak, farklı bir giyimle kendini ifade etmek, büyük bir cami veya kilise yaptırmak, insanlığın binlerce yıllık kültürel birikimlerini yok etmek, ‘iyi’ olmanın ölçüsü haline getirilir.
Bugün İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinleri, devletlerin, toplumlara davranış dayatma ve korkutma araçları haline getirilmiştir. İnançsal farklılıklar, devlet ve iktidarlar tarafından‚ düşmanlık ve karşıtlık gibi sunularak, insanlar ve toplumlar birbirine kırdırtılmaktadır. Bugün Ortadoğu’daki çatışma ve savaşlar, neredeyse yalnızca din ve inanç farklılıklarının politize edilmesi ve toplumların birbirine ötekileştirilmesiyle sürdürülmektedir.
Alevilik ve tüm doğal toplum inançlarında ise, şatafat ve gösterişten önce, gönül gözünün açık olması öğütlenir. Para ve pulun anlamsız olduğu ‘Rızalık Şehri’nden bahseder Aleviler. Orada herkes gücünün yettiğince emek harcar ve her tür ihtiyacı da toplumsal üretimle karşılanır, aç ve açıkta kalmaz. Her şey doğal gerekliliklere ve doğal ihtiyaca göre işler Rızalık Şehri’nde…
Aleviliğin sonunu Aleviler getirir!
Alevilik, sistem ve iktidarlardan uzak özelliğiyle hümanist ve toplumsal dayanışmacı yönünü belli oranda koruyabilmiştir. Alevilikte ritüellerdeki biçimlerden ziyade, insan, toplum ve doğayla bütün ilişkilerde karşılıklı rızalığı esas alan dayanışmacı, paylaşımcı toplum algısı ve yaklaşımı esas alınır. İnsan, her şeyin merkezindedir. İnsanı yücelten her şeye açık olmak, insana fiziki ve ruhsal zarar veren her şeye ise karşı durmak yaklaşımı ve algısı esastır. Önemli olan şekil veya mekan değil; öz, samimiyet ve karşılıklı rızalığa dayalı saygıdır. Bu yaklaşım yalnızca insana değil, doğadaki bitkiye, hayvanlara, yani tüm canlılara gösterilir. Örneğin hayvana niyaz etmeden, ondan özür dilenmeden kurban edilmez; ağaca niyaz etmeden kesilmez.
Ancak modern yaşam içinde önemli oranda asimilasyona uğramış Aleviliğin bu özelliklerinden kalan kırıntıları da, günümüzde bizzat Aleviler tarafından anlamsız kılınma tehlikesi yaşıyor. Alevi olmanın hala sorun olduğu Türkiye’de Alevilik, insan odaklı felsefesi ve yaşam algısı yerine, yalnızca cemevinin mimarisi, imamlara maaş gibi şekilcilik ve kavramlar üzerinde yürütülen tartışmalarla diğer inançların düşürüldüğü tuzağa düşme potansiyeli taşıyor. Bazıları da Sünniliğe karşı yeni bir din inşasına girişmiş durumda! Oysa, Aleviler iktidarlardan bir şeyler talep etmeye veya yalnızca şekilsel ritüellere takılıp kalmamalı; Rızalık Şehri’ndekine benzer paylaşımcı bir yaşamı inşa etmenin çabasına güç vermeli. Bunun haricindeki girişimlerin hiçbir anlamı da yoktur, bir kazanım da getirmeyecektir

Dünde takılma, ileriye bak

Çokça söylenir geçmişi olmayanın geleceği de yoktur, bizi geçmişimizden koparmak için 12 Eylül sonrası kurulan sistem çok ince ve detaylı çalıştı. Büyük çoğunluğumuzu rehabilite ederek geçmişimizden kopardı. Yani bizi geleceksiz bıraktı.  Cezaevlerinde özel rehabilitasyon programları uygulandı, eğitim sistemi kökten değiştirildi, yeni kuşaklar geçmişten koparılarak edilgen bırakıldı. Köşe dönmeci, bireyci kişiliksiz tipler yaratıldı ve bu tür kişilik sahibi olmak erdemmiş gibi topluma empoze edildi. İnsanın insana sagısı, güveni, dayanışmacı duyguları enayilik olarak  lanse edildi. Yani kısacası yönetici sınıfın istediği gibi yönlendirebileceği, kimliğinden, kişiliğinden arındırılmış, adeta canlı bir makineye dönüştürülmüş kişilikler çıktı ortaya.
Elbette bu sistemin yaratmak istediği kimliksiz, kişiliksiz insan tipi olmamak için büyük çaba gösterenler de oldu .  işte bu büyük çabanın sahipleridir ki, bugün hala inatla geçmişimize sahip çıkıyorlar ve bu devrimci geçmişi bugüne bağlayarak insanca bir gelecek için mücadele ediyorlar. Ben kendimi de bu direnenlerin içinde sayıyorum. Ve görüşlerimiz bire bir uyuşmasa da tüm direnenlerin bugünün otoriter zalim diktatörlüğüne karşı bir araya gelebileceğine inanıyorum.
Türkiye’de bu çabayı gösteren binlerce insan bulunuyor, yine yurt dışında yüzlerce insan hala umutla geleceğe bakıyor ve Türkiye’deki birlik çabalarına destek olmaya çalışıyor.  Ancak şunu bilmeliyiz ki, dün yüzbinler olan biz direnenler, bugün ancak binler hatta yüzleriz artık, yani İbrahim Yalçın’ın dediği gibi biz artık az kişiyiz. Ondan dolayıdır ki, bu azların çoğalması ancak birbirimize sarılarak sağlanabilir.
Yıllardır sürdüdülen iç hesaplaşma tartışmalarımız artık sonlanmalıdır. Bu tartışmamız elbette gerekli idi. Bu tartışmanın tüm öteki sol yapılanmalarda da yürütülmesi gerekmektedir. Ancak biz Acilciler için alınması gereken dersler çıkarılmış ve sonuç alınmıştır. Artık bizim işimiz devrimci mücadelenin dışına düşmüş eski yoldaşlarla uğraşmak değil, hala yan yana durabileceğimize inandığımız eskimemiş solcularla,yoldaşlarla bir araya gelmek olmalıdır. Artık eskiden aynı örgütten olmak bir araya gelmemizin kriteri olmaktan çıkmıştır. Kriterimiz kişinin bugünkü duruşuna göre belirlenmelidir. Dün kahraman olanların uğraşı, bugün düzenin çirkeflikleri içinde bireysel yaşam uğraşına dönüşmüşse bizim o kişi ile işimiz olamaz.
Yine bugünkü AKP iktidarına karşı çıkıyor gibi yaparak, dün yıkmak istediğimiz kemalist diktaya heveslenenlerle de işimiz olmamalıdır. Bazı eski yoldaşlarımız  kendilerine zulüm yapanların  saflarına geçtiklerinin farkında bile değiller.  Çok rahat Kürt düşmanlığı yapıyorlar, çok rahat kemalizm savunuculuğu yapıyorlar. Bir örnek vereyim geçenlerde Dersim katliamı ile ilgili facebook ta bir paylaşım yaptım. Eski yoldaşım İbrahim Büyüker şöyle bir yorum yapmış, “ölüyü suçlamak kolaydır (M. Kemali kastederek) Dersim kalkışması nasıl ve kimlerin kışkırtmasıyla olmuştur bir de onu araştırın”. Şimdi böyle düşünen biri ile bir araya gelmenin anlamı var mıdır? Adam kemalist olmuş, Kürtlerin açıktan katledildiği Dersim katliamına kalkışma diyor ve birilerinin kışkırtmasından bahsediyor. Vah zavallı, dün uğruna hapis yattığın ideallerini ne tez yitirmişsin.
İşte geçimişinin üstüne sünger çekerek  kendisine yeni bir gelecek kurduğunu düşünen zavallılar bilmelidir ki, onlar için gelecek yoktur. Kendi geçmişine ihanet edenler başkalarından saygı bekleyemezler. Biz dün ne yaptıysak doğru olduğuna, insanlığın çıkarı için olduğuna inanarak yaptık. Elbette hatalarımızı, eksikliklerimizi araştırırız, biz nerede hata yaptık da başarılı olamadık diye düşünürüz. Ama asla geçmişimizi silip atamayız. Bu kendimizi silmek olur. Bunu  yapmak ülkemiz egemenlerinin yaptığı bellek siliciliği ile aynı şeydir. Bunu yapanlar devşirme olabilirler ancak. Devşirmelyer de ağasına hizmetkar olmanın ötesine geçemezler.
Evet biz az kişiyiz, ama istersek çoğalabiliriz, yeter ki niyet olsun. Çünkü bu sisteme karşı duranlar hep azdır ama özdürler. Bizi bir araya getirecek kriterler çok değildir. Aslında tek kriter var , egemenlerin sistemine karşı dik duruştur kriter. Ötesi laftır. Bugünün sistemine karşı dik duranlar, toplumsal olarak dışlanmış tüm kesimlerin haklarını savunurlar. Kürdün hakkını, Alevini hakkını, İşçilerin, emekçilerin, tüm öteki azınlıkların, kısacası bireyin hak ve özgürlüklerini savunurlar. Bizim tek kriterimiz budur. Bunu savunanların sosyalist olduğu aşikardır.
Biz Acilciler hep ilklerin örgütü olduk. Şimdi de bir ilki başarabiliriz. Tüm dik durmaya devam eden yoldaşlarımızla,yani Acilcilerle, HDÖ’cülerle, Devrim Savaşçılarıyla, Eylem Birlikçileri ile vb leri ile ortak bir platformda dayanışma amaçlı bir araya gelebiliriz. Ülkemizin ve bölgemizin gidişatı ile ilgili fikir üreten bir kollektif oluşturubiliriz. Medya yolu ile görüşlerimizi kitlelere aktarabiliriz. Bunun için bir örgüt olmaya ihtiyaç yok. Bunun için her konuda aynı düşünmeye ihtiyaç yok. Yeterki istem olsun, inanç olsun, işe oluşturulacak ortak bir sitede yazarak başlanabilir. Bunun yanında gelecekte ihtiyaç sahibi devrimciler ve aileleri ile dayanışmayı hedef  alan  bir ekonomik fon ile devam edilir. Bu fona özellikle yurt dışında bulunanlar başta olmak üzere herkes gücü oranında katkı yapar.  Böylelikle dayanışma sözde kalmamış olur. Somut olur.
Benim azları çoğaltma formülüm bu, biliyorum ki, birçok yoldaşımında düşüncesi böyle. Yukarda saydığım kriterin yanında  bir diğer kriter de şudur. Sol içi ve örgüt içi çatışmalarda eli yoldaş kanına, devrimci kanına bulaşmış olanlarla ilişkimiz olamaz, bu tiplerle ilişki yürüten yoldaşlarda kendilerini gözden geçirmelidir. Başkaca bir kritere ihtiyaç ta yoktur. Engin yoldaşın deyimi ile kişi Kürt Sorununa şaşı bakmıyorsa ve hala solcuyum diyorsa  bir araya gelebilmek için yeterlidir.
Buradan tüm yoldaşlarıma sesleniyorum, gelin  dün nasıl birlikte hiç bir şahsi çıkar gözetmeden birlikte, birbirimiz için ölümü göze alarak yola çıktıysak, bugünde yolumuza devam edelim, en azından ortak platformlarda buluşalım ve yarınlarımız çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğinin karartılmaması için omuz omuza verelim. Dünde takılıp kalmayalım, yönümüzü ileriye çevirelim. Hepimizin yaşı 60’a dayandı, evlatlarımıza yaşanılır bir ülke, bir dünya bırakmak için gücümüzü birleştirelim. Ortak yapabileceklerimiz için gücümüzü birleştirelim. Umuyor ve inanıyorumki, bu sese olumlu cevap verecek yoldaşlarım vardır.

Suçlu kim ve kimler?

Ali ERDOĞAN

Bu olay ne ilk ve ne de son olacaktır. Olay Malatya’nın Doğanşehir ilçesinin Sürgü beldesinde geçer.

Ramazan davulcusu davulu çalarken, Alevi bir vatandaş, davulcuya “hastamız var, burda davulu çalma” der. Davulcu, kendisine ve inanışına hakaret edilmiştir anlayışiyla, gider camidekilere söyler. İkinci gün örgütlenerek 500 kişiyle aynı evin önüne gelir davulu çalmaya başlar. Ses gelmeyince tokmağıyla evin camını kırar. Maksat evin sakinleri dışarıya çıksın diye. Evin sahibi dışarıya çıkar çıkmaz, saldırıya uğrar. Dövülür. İkinci bir Madımak olayını yaratmaya çalışırlar. Kalabalık, önce istiklal marşını okur. Sonra, “Sürgü Alevilere mezar olacak, Allahü ekber” diye ev taş yağmuruna tutulur. Bu olay bir münferit olay değildir. Devletin, siyasi ve dini ideolojisinin gereği olarak bahaneler yaratarak, tek ırk, tek dil, tek din inanış felsefesini hayata geçirmek için, bunun öncesi de var: Maraş, Gazi, Sivas, Çorum, Malatya, Elbistan,… ve Kırıkhan olaylarını meydana getirmediler mi? Daha dün diyebileceğimiz, Köyde bir tek Sünni olmamasına karşın, Alevi köyüne imam atadılar. İmam her gün ezan okudu. Bu yetmiyormuş gibi, yakın kasabada arabalarla adan getirmiş Alevi köyünde Cuma namazını kıldırmışlar. Didim, Çorum, Adıyaman’da, Alevilerin evlerine küfürler ve işaretler yazdılar. Keza İzmir’de de aynı şeyi yaptılar. Yetkililer hep münferit dedi. Kimseye ceza verilmadi. Oysaki cezasız suç,  yeni suçlar üretiyor.

Olayların üstünü örtmek için, çeşitli gerekçeler yarattılar. Genellikle “halkımız tahrik edilmiştir” denilerek suç işleyenler cezalandırılmamışlardır. Eksik soruşturma yaptılar. Piyon olarak kullanılan zavallıların üzerine gidilmiş. Kimi delil yetersizliğinden Salı verilmiş, ya da cezaları ertelenmiş. Kuvvetli dedili olanlar “Madımak” olayından olduğu gibi dava sürüncemede bırakılarak zaman aşımına uğratılmıştır. 34 insan kameralar önünde canlı, canlı yakılmıştı. Başbakan Erdoğan, mahkeme kararını yorumlarken “vatana ve millete hayırlı olsun” demişti. Oysaki, insanlık suçu, zaman aşımını içermiyordu.

Evrensel demokratik hakları çiğniyen ve mevcut yasalarını da ihlal eden, Türkiye Cumhuriyeti’n mahkemeleri verdiği kararlar AİHM’inde hep bozuluyor. Mevcut yasaları çiğniyen Türkiye birinciliği kimseye bırakmıyor. Verilen para cezaları, işçinin, emekçinin ve dar gelirlinin verdiği vergilerle oluşan genel bütçeden ödendiği için, hükümet duymazdan geliyor.

Sürgü olayına dönersek; aile ikinci gün belediye başkanına gider yardım ister. Belediye başkanı: “Can güvenliğinizi sağlıyamam. Beldeyi terk edin” der. Halkın oylarıyla seçilen başkan devleti temsil etmiyor mu?

Olaya el koyan jandarma, olay anında çekilen vidoyu kontrol etmeden bir rapor hazırlıyor. Basından öğrendiğimiz kadariyle: Davulcu suçlu olduğu kadar da ev sahibide suçlu imiş. Halkı tahrik ettiği için. Ve olaya katılan birkaç kişiyide mala zarar verdikleri için soruşturma yapılması için bildirimde bulunmuş. Anlıyacağınız, Jandarma Alevileri mal gibi görüyor. Sağ duyulu bir insan demiyorki, halkın Alevinin evinin önünde ne işi vardı? Bu Alevi vatandaş mı halkı çağırmış, sonra da tahrik  mı etmiş?

Sizlere bir anektod aktarayım: Bir zamanlar Libya’da bulunmuştum. Orada meydana gelen bir trafik kazasında, sürekli yabancı şoför suçlu bulunur. Gerkçesi: “Siz ülkemize gelmeseydiniz, yol açık olacaktı ve kaza meydana gelmeyecekti” deniliyordu. Sürgü’deki ailede, Alevi olmasaydı davulcuyu uyarmayacaktı. Olayda meydana gelmeyecekti (!) Bu mantıkla evi taşlayan guruh “burayı terk edin” diye bağırıyorlarmış.

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, “olay büyütüldüğü kadar değil, münferit bir olaydır” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Bakan Eğemen Bağış’da “Sürgü olayı, bir pravakasyondur” diyerek, suçu mağdur aileye yüklemeye çalışıyor. Ve Yargıtay’ın 7.Dairesi, Cemevleri ile ilgili kararında “ Cemevleri ibadet yeri değildir” diyerek 20 milyon Aleviyi görmezden geliyor. Ülkede bağımsız yargının olmadığını “sağır sultan” bile biliyor. Kısmen anlatmaya çalıştığım yapılan bu olayların tamamı bir hükümet politikasıdır.

Tek ırk, tek dil ve tek din felsefesine uymayanların hali meydanda. Ya soykırıma uğrayacaklar, Ermeni, Keldani, Süryani’ler gibi. Ya da asimile olacaklar.

Soykırım yapmak için, önce soykırımı yapacak kişilerin milli benliğini yok edersin. Türk ve Müslüman yapmak istiyorsan, Sen Türksün, Gerçek Müslüman sensin dersin sonra da kendi milli benliğini dayatırsın. Din dersini mecburi hale getirirsin. Köylerine cami yaptırırsın ve hoca atarsın. Ana dillerini yasaklarsın. Okullarda her gün Türk olduklarına dair and içirirsin. Bu bir soy kırımdır ve bir hükümet politikasıdır. Suçluyu aramamıza gerk yok. Suçlu meydanda….

CHP: Nefret suçu ve cana kast eylemidir

CHP’li vekillerin Malatya’nın Sürgü beldesinde Alevi Kürt aileye yönelik ırkçı saldırıya ilişkin raporunda şu tespit yapıldı: “Sürgü’de yaşananlar bir nefret suçu ve cana kast eylemidir.” Saldırıya uğrayan aile, saldırganların  “Sürgü Kürtlere mezar olacak, Sürgü Alevilere mezar olacak” şeklinde sloganlar atarak “Allahını seven bunlara saldırsın” diyerek hareket ettiklerini söyledi.
Sürgü’de incelemelerde bulunan CHP’li vekiller, 28 Temmuz’da başlayan 30 Temmuz tarihine kadar devam eden gerginlik ve saldırıların başından beri partileri tarafından ciddiyetle takip edildiğini belirtti
CHP Eskişehir Milletvekili Kazım Kurt, İstanbul Milletvekili Müslim Sarı, Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’dan oluşan heyet 30 Temmuz’da Sürgü beldesinde yaptığı incelemeler ve gözlemler, tanıklar ve yetkililerle yaptıkları görüşmeler ışığında hazırladıkları raporu açıkladı.
Raporda, saldırıya uğrayan Evli ailesinin anlatımlarına dayanarak şunlar belirtiliyor: “Yaklaşık 300 kişilik bir grup tekbir getirerek, ‘Sürgü Kürtlere mezar olacak, Sürgü Alevilere mezar olacak’ sloganlarıyla Evli ailesinin evinin önüne gelir. Evin önünde davul çalınır ve ev taşlanır. Bu sırada camlar kırılır ve az sayıda olan jandarma yetersiz kalır ve havaya ateş ederek grup dağıtmaya çalışır. Evin önünde istiklal marşı okunur, sloganlar devam eder ve bu olay saat 03:30 sularında sona erer. Kalabalığa, Evli ailesinin beldeden tehcir edileceği sözü verilir.”
TESPİTLER
Heyet incelemelerin sonucunda yaptığı tespitler arasında şunlar dikkat çekiyor:
•         Sürgü’de yaşananlar bir nefret suçu ve cana kast eylemidir.
•         Davulcu Mustafa Evşi ve Evli ailesi arasında çıkan tartışma kısa sürede toplumsal bir noktaya evirilmiş.
•         Olayın başlangıcında yetkiler, yaşananları ciddiye almamıştır.
•         Olayın ortaya çıkışından sonrasındaki yaşananlar, örgütlü ve amaçlı bir faaliyet yürütüldüğünü göstermektedir.
•         Olay güvenlik güçleri ve idareciler tarafında yeterince ciddiye alınmamış ve yeterli güvenlik önlemi alınmamıştır. Bu da olayların büyümesine neden olmuştur. Yaklaşık 300 kişilik grubun saldırdığı ve sadece 22 askerin olduğu tespit edilmiştir.
•         Doğanşehir’de kaymakam bulunmamaktadır. Güvenlik zafiyetinin ve otorite boşluğunun oluşmasında bu da önemli bir etken olarak saptanmıştır.
•          Saldırı sonrasında adli ve idari soruşturma başlatılmadığı gibi yetkililer ve bazı belde sakinleri tarafından aile tehcire zorlanmıştır.
“Soruşturma, nefret suçu bağlamında ele alınarak sürdürülmelidir” önerisini yapan heyet, ailenin can ve mal güvenliğinin sağlanması, bunun için gerekli tedbirlerin alınmasını istedi. Heyet ayrıca, olayın faillerinin ortaya çıkarılması, mağdur ailenin zararlarının devlet tarafından karşılanması, siyasilerin nefret söylemi üretmemesi ve ayrıştırıcı politikalardan uzak durması,  Alevilere yönelik ayrımcı dilin derhal terk edilmesini istedi.
“ALLAH’INI SEVEN BUNLARA VURSUN”
Yapılan görüşmelerde Şeyho Evli, kendilerine yapılan saldırıyı şöyle özetliyor: “Akşam jandarma komutanı ve muhtar geldi. Buradan gitmemizin iyi olacağını söyledi. Akşam size yönelik bir saldırı olabilir ama korkmamıza gerek olmadığını söyledi. Kendilerinin gerekli güvenliği alacağını ancak bizden de kapımızı kilitlememizi istedi. Sonra gece oldu. Sanırım saat birde davul vurarak ve tekbir getirerek bizim eve doğru yürümeye başladılar. Ben çocukları ve kız kardeşlerimi yatağın altına sakladım. Kalabalık evin önüne kadar geldi. “Sürgü Türklerindir, Türklerin kalacak. Allah’ını seven bunlara saldırsın. Bu ev size mezar olacak. Kürtlere ölüm. Alevilere ölüm” diye sloganlar atıyorlardı. “Pis Kürtler, pis Aleviler” diye bağırıyorlardı. Camlarımız taşlanıyordu. İstiklal Marşı okudular. Kimseyi görmedim. Karanlıktı. İki kişinin konuşmasını duyuyordum. Jandarma sayısı azdı. Biri, ‘buradan gidecekler. Yoksa burası Madımak’a dönecek. Burayı yakacağız. Bunları burada istemiyoruz’ diyordu. Başka biri de ‘peki siz ne istiyorsunuz’ diye sordu. Diğeri ‘buradan gitmelerini istiyoruz, buradan yarım saat içinde gidecekler” dedi. Diğeri ‘akşama kadar bana müsaade edin, göndereceğim’ dedi. Bu konuşmalardan bir süre sonra bizim kapı çalındı. Komutan geldi, ‘Yarım saat içinde gitmenizi istiyorlar’ dedi. Biz kabul etmedik. Olay sabaha kadar sürdü.”
“KÜRTLER BURADAN GİDECEK”
29 Temmuz günü saat 01: 30 sularında evlerinin taşlandığını anlatan Güneş Evli ise şöyle diyor: “Saat bir-iki arası, tekbir sesleriyle geldiler. Çocukların yatağın altına sakladık. Tekbir sesleri geliyordu. Saldırı yapıldı, geri çekildiler. Tekrar geldiler. Asker vardı ama yetersizdi. Evimiz koruma altındaydı. ‘Kürtler buradan gidecek. Aleviler buradan gidecek. Sürgü size mezar olacak’ diye bağırıyordu. Pencereden taşlar geliyordu. Kurşun sesleri geliyordu. Önce bir el kurşun sesi duydum. Sonra askerler havaya ateş açtı. Çocuklarım çok korktu. Olaylar sabaha kadar devam etti. Ramazan başladığından beri davulcu bizi taciz ediyordu. Işığımız yanana kadar çalıyordu. Korkuluklarımıza bile vuruyordu. Olay bitti. Sonra sabah komutan geldi, ‘birkaç gün otelde kalın’ veya karakolda misafir edelim sizi dedi ama kabul etmedik. Şu an çarşıya çıkamıyoruz. Gündelik ihtiyaçlarımızı karşılayamıyoruz, alış veriş yapamıyoruz.”

Kurnazca yok sayıyorlar

Yargıtay’ın cemevlerinin ibadethane sayılamayacağı yönündeki kararına Alevilerin tepkisi sürüyor. Cemevlerinin, Tekke ve Zaviyeler Kanunu gerekçe gösterilerek ibadethane olarak kabul görmemesinin siyasi bir karar olduğunu belirten Alevi kanaat önderleri,“Yargıtay’ın kararı Alevileri kurnazca yok saymadır. Alevilere dönük inkârcı saldırı konseptinin bir parçası. Yobazlar bu tavırdan kendilerine vazife çıkarabilir” dedi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Merkez Kurul üyesi Dr. Atilla Özdemir, Türkiye’de AKP iktidarının Alevilerin taleplerine, baskı, sindirme ve asimile etme konseptiyle cevap verdiğini ifade etti.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri kabul etmediğini, Diyanet’in görüşü ile Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun gerekçe gösterilmesinin gerçeklerle bağdaşmadığını anlatan Özdemir, “Bugün Türkiye’de dinci gericilik kendi faaliyetlerini tamamıyla yasal platformlara taşımak ve kanunları kendine göre dizayn etmek için Tekke ve Zeviyeler Kanunu’nu yıpratıyor. Kendi sorunlarının çözümüne engel olan bir şeyi Alevilerin karşısına çıkarıyorlar. Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile bu meselenin hiçbir ilgisi yoktur” dedi.

Alevilerin laiklik uygulamalarına geçmişte olduğu gibi bugün de sahip çıkmaya devam edeceğini vurgulayan Özdemir “Bugün Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kaldırılması Aleviler için hiçbir eşitlik sağlamaz” dedi.

Eski Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız da AKP iktidarının cemevlerini yok sayarken Diyanet’in görüşlerine itibar ettiğini anımsatarak “Alevilerin de ibadethanesinin cami ve mescit olduğunu işaret eden Diyanet, bizi camilere davet ediyor. Bu kurnazca bir yok saymadır. Tarihsel ve sosyolojik bir gerçek göz ardı ediliyor” dedi.

‘Hükümet istese yapar’

Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun cumhuriyetin kendini inşa etmesi aşamasında temel kanunlardan biri olduğuna dikkat çeken Balkız, “Bu kanuna karşın bugün Şahkulu ve Karacaahmet Dergâhları açık ve orayı Aleviler yönetiyor. Orada ibadet sürdürülebiliyor. Bu, diğer cemevlerimiz için de yapılabilir. Yani, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’na ilişmeden de sorun çözülebilir. İstese hükümet bunu da yapar” diye konuştu.

Yasa uygulanırken ayrımcılık yapıldığını ifade eden Balkız özetle şunları söyledi: “Yargıtay, böyle bir karar alırsa ve TBMM, ‘Cemevi diye bir şey yok. Burada açılamaz’ der ise cahil ve yobaz insanlar bu tavırdan kendilerine vazife çıkarabilir. Güçlerinin yettiği yerlerde Alevilere yönelik taciz, katliam girişimlerinde bulunabilir. Bütün bunların fikri zeminini hazırlayan biri varsa o da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Aleviler Yargıtay’ın kararını dikkate almıyor.”

Türkiye’de resmi rakamlara göre 538 imam hatip lisesi, 10 bin 914 Kuran kursu ve 82 bin 696 cami, 4 bin 549 türbe bulunmasına karşın 500 civarında cemevi bulunuyor.

4 Ağustos 2012

Alevi ve Kürtlere saldırılar protesto edildi

Malatya Sürgü’de ve İstanbul Ayazağa’da yaşanan saldırılara tepkiler sürüyor. Yapılan eylemlerde sorumluların cezalandırılması istendi.

Mamak’taki kitle örgütleri ve parti temsilcileri dün akşam saatlerinde Tuzluçayır Meydanı’nda bir araya geldiler. Ortak metni okuyan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mamak Şube Başkanı Mustafa Demirtaş, “Emperyalizmin uşağı AKP Hükümeti ve Başkanı Suriye halkları üzerinde oynanan bölücü politikalarını ülkemize de yansıtarak, halkları birbirine kırdırıp ırkçı faşist ideolojisini yaşatmak ve dayatmak istiyor” dedi.

AKP’nin Alevi açılımı ile kendi Alevi’sini yaratmak, Alevileri asimile etmek istediğini kaydeden Demirtaş, “Devletin Alevi’si olmayacağız, inancımız üzerinden siyaset yapılmasına asla müsaade etmeyeceğiz” dedi. Aleviler olarak eşit yurttaşlık hakkı istediklerini belirten Demirtaş, cemevlerinin yasal statüye kavuşması, Madımak Oteli’nin utanç müzesi olması, zorunlu din dersleri ve Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması taleplerini yineledi.

Kayseri’de Alevi Kültür Merkezi ve Hacı Bektaşi Veli Kültür ve Dayanışma Derneğinin çağrısıyla yapılan eylemde Sürgü’deki linç girişimi protesto edildi. 300 kişinin katıldığı eylem HDK bileşenleri ve CHP de destek verdi. Eylemde konuşan Avukat Sedat Ok yeni katliamlara izin vermeyeceklerini söyledi.

TUZLA’DA BİN KİŞİ YÜRÜDÜ

İstanbul Tuzla’da da HDK ve yöre derneklerinin çağrısıyla Yayla Mahallesinde bir araya gelen yaklaşık bin kişi “Malatya Sivas olmayacak” sloganlarıyla Tuzla sahiline kadar 4 kilometre yürüyerek saldırıyı protesto etti. Yol boyunca “Yürüyüşümüz Türklerin ve Kürtlerin tam hak eşitliği içinde halkların kardeşliğini yükseltme yürüyüşüdür. Yürüyüşümüz vicdan ve inanç özgürlüğünün sağlanması yürüyüşüdür. AKP’nin her türlü provokasyonunu boşa çıkarma yürüyüşüdür. Ülkemiz  halkları üzerinden egemenlerin çıkarları için oynan her türlü oyunu bu ülkenin halkları ve inançlarının birlikte hak eşitliği temelinde birlikte bozacağız Tuzla halkının bu oyunları bozmaya çağırıyoruz” türünden anonslara Tuzla halkı da alkışlarla destek verdi.

Tuzla iskele meydanında yapılan basın açıklamasını Tuzla Halkı adına Deniz Sümer yaptı. Sümer yaptığı açıklamada AKP iktidarının on yıllık siyasi geçmişinde ülke halklarını ileriye taşıyan herhangi bir kararın bulunmadığını belirterek, “Daha çok yakın zamanda Sivas’ın katillerini, Kemal Türkler’in katilini, 7 TİP’li gencin katillerini salıveren AKP iktidarı birkaç gün önce yaşadığımız Malatya saldırısına, Çorum’da yaşananlara ve Ayazağadaki Kürt işçilere yapılan saldırılara alan açmaktadır. Kardeşler AKP iktidarı katillerini birer birer salıvermektedir. Bunun siyasi karşılığı ise katillere, hırsızlara, çetelere, halk düşmanlarına özgürlük anlamı taşımaktadır. Malatya-Sürgü’deki Alevi kardeşlerimizin yalnız olmadığını, Ayazağa’daki Kürt emekçilerinin yanında olduğumuzu ülke genelinde yapılan örgütlü eylemliliklerle göstermiş bulunuyoruz. Bu eylemlerimiz bir uyarı niteliğindedir” dedi.

ESKİŞEHİR’DE ALEVİLERE BARİKAT

Geçtiğimiz günlerde yaşanan Malatya’daki saldırıyı Eskişehir Gültepe Mahallesi halkı protesto etti. Cemevi önünde bir araya gelen halk burada sık sık “Ne Alevi, Ne Sünni Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Sürgü Halkı, Yalnız Değildir”, “Faşizme Karşı, Omuz Omuza” sloganları attı. Cemevi önünden çarşı merkezine yürümek isteyen 500’ü aşkın kişi mahalle çıkışında engellendi. Uzun bir aradan sonra bu kadar kalabalık yapılan eylemi polis barikat kurarak engelledi. Yapılan engelleme buradaki kitle tarafından protesto edildi. Polisle halk arasında küçük çaplı bir arbede yaşanırken, birçok kişi “AKP vekilinin çocuğu karşısında sıraya geçilirken, bizim karşımızda niye böyle duruluyor?” diye tepki gösterdi. Burada yapılan konuşmalarda Malatya’da yapılan saldırı kınanırken, daha örgütlü olunması gerektiği belirtildi. Mahallede bulunan Cemevi Vakfı Başkanına da tepki gösterilirken, mahalleli “Artık kendi başkanımızı seçmeliyiz” dedi. Barikatın açılmaması üzerine burada bekleyen mahalleli polise tepki gösterdi. Bir süre sonra cemevi önüne tekrar giderek burada basın açıklamasını gerçekleştirdi. Basın açıklamasında Malatya’daki saldırının sorumlusunun AKP hükümeti olduğu belirtildi. (EVRENSEL)

Alevilere yönelik inanç soykırımı

Hüseyin ALİ

Malatya’da Alevi Kürtlere saldırılıyor; linç edilmek isteniyor. İstanbul, Bursa ve Muğla’da Kürt işçilere saldırılıyor; linç edilmek isteniyor. Alevilere ve Kürtlere saldırmak Türkiye’de bir alışkanlık olmuş. Hele hele hem Kürt hem de Alevi olursa zaten saldırmak farz olmuş. Maraş katliamındaki hunharlık bunun ifadesidir. Türkiye’deki şovenizm ve farklı kimliklere tahammül edilememesi bir devlet zihniyetidir; devlet zihniyetinin yansımasıdır. Devleti ele geçirmek isteyen ve devlet savunucusu olan partiler Türkiye toplumunda böyle bir gerici refleks ortaya çıkarmışlardır. AKP döneminde bu daha da gerici bir karakter almıştır. Milliyetçiliği siyasallaşmış dinle birleştirdin mi orada dünyanın en büyük gericiliği ve faşizmi ortaya çıkarılır. Tüm dünya örnekleri bunu kanıtlamaktadır.

AKP, Türk milliyetçiliğini kendi bünyesine alarak toplumsal gericiliği o kadar pervasız hale getirmiş ki, Türkiye’de Kürtler ve Alevilere saldırmak rutin hale gelmiştir. Bu rutinlik ise münferit olaylar denilerek normalleştirilmektedir. AKP sözcülerinin bu tür her olaydan sonra münferittir açıklamaları bu saldırıların kaynağını da, kimden cesaret aldığını da ortaya koymaktadır. AKP hükümeti daha da ileri giderek her olaydan sonra esas olarak mağdurları suçlayıp saldırıları meşrulaştırmakta, bu da bu tür olayların sıklaşarak sürmesini beraberinde getirmektedir.

Malatya Doğanşehir’in Sürgü beldesinde Alevi Kürtlere saldırının hangi söylemlerden sonra geldiğini hatırlayalım. Aleviliğin İslam’ın bir mezhebi olmadığını söyleyenlere yönelik suçlamaların arttığı ve Yargıtay’ın Cemevleri ibadet yeri değildir kararının verildiği günlerde bu saldırı gerçekleşmiştir. Devletin politikalarına boyun eğmeyen Alevilere karşı devlet yetkililerinin söylemleri bu saldırıları teşvik ve tahrik etmiştir. Alevilerin böylece terbiye edilmesi, devlete sığınıp devlet tezlerini kabul etmesi bu yolla sağlanmak istenmektedir.

Aleviler açıkça Cemevi’nden vazgeçirilip Cami’de ibadet yaptırılmaya zorlanmaktadır. Açıkça kendini inkar edeceksin, bize benzeşeceksin denilmektedir. Aslında bu, Müslüman insanları da töhmet altında bırakmaktır. Zorla bir inanç ve ibadet dayatmak ilk önce de bu dayatmayı yapan inancı rencide eder. Cami Müslümanlar, Kilise Hıristiyanlar, Havra Yahudiler, tapınak Budistler için kutsal yerdir. Her inanca sahip insanların bu ibadet yerlerine saygı göstermesi gerekir. Aynı düzeyde Alevilerin ibadet yeri olan Cemevlerine de saygı duyulması gerekir.
Aleviler hiçbir zaman Cami’de ibadet yapmamışlardır. Herhangi bir Alevi’nin evinde kendi ibadetlerini, ritüellerini gerçekleştirmişlerdir. Bunu kısa bir araştırma bile ortaya koyar. Alevilerin yoğunca yaşadığı Dersim’de hiçbir zaman Cami olmamıştır. Camiler daha sonra çeşitli zor yöntemleriyle yaptırılmıştır. Alevilerin Ali, Hüseyin, yani Ehlibeyt sevgisi onların ibadet yerinin Cami olduğu ve İslamiyet’in mezhebi olduğunu göstermez. İslam’ın ilk çıkışında belli bir etkilenme yaşamışlardır. İslam’dan kimi değerler almışlardır, ama hiçbir zaman İslam’ın bir mezhebi olmamışlardır. İslamiyet’le ilgili hiçbir belgede Alevi’liğin İslam’ın mezhebi olduğu biçiminde bir bilgi, belge ve değerlendirme bulunmaz.
Aleviler İslam’ın ilk çıkışında Hz. Ali ve Hüseyin’de somutlaştırdıkları hak, adalet ve eşitlik gibi değerleri almışlardır. Daha doğrusu kendi inançlarında var olan bu değerleri kendi değerleri gibi görmüşlerdir. Bu değerleri temsil edenler olarak gördükleri kişilikleri de inançlarının sembolü yapmışlardır. Ancak bu yönlü algı ve değerlendirmeleri Sünnilik ve Şiilik gibi olmamıştır. Eski inançları ve değerleriyle bir sentez yapmışlardır. Bu sentezde özsel olarak ağır basan yine eski değerlerdir. Zaten İslam’dan aldıkları da bu eski değerlerine uyan değerlerdir. Aleviler zaman zaman “biz İslam’ın özüyüz” derken kastettikleri bu değerlerdir. Özcesi İslam’ın çıkışındaki hak, adalet, eşitlik değerlerini ve bunları temsil ettiklerini düşündükleri insanları inançlarının parçası yapmışlardır. Buradan yola çıkarak Alevilik İslam’ın mezhebidir, onların da ibadet yeri şudur demek bir saptırmadır, olayı basitleştirmektir. Aleviliğin ne olduğunu anlamak için yüz yıl önceki, hatta elli yıl önceki Aleviliğin ne olduğunu bilmek yeter.

Aleviler namaz kılmaz, abdest almaz. Cami ise abdest alınarak namaz kılınma yeridir. Sadece cenazede benzer bir ritüel vardır. Ramazan orucu tutmazlar. Bazıları üç gün tutarlar. O da aslında mahalle baskısının ortaya çıkardığı bir durumdur. Hac’ca gitmezler. Tabii ki dayanışmaları çok güçlüdür, ama zekat vermezler. Sadece kendilerine göre bir kelime-i şahadet getirirler. Onu da Ehli Sünnet’in söylediğinden farklı dile getirirler. İmanın şartlarının da bir kısmına inanırlar bir kısmına inanmazlar. Hatta Kur’an’ın Hz. Osman tarafından yazıldığını söylerler. Bu nedenle Kur’an’a da Ehli Sünnet’in verdiği anlamı vermezler. Eskiden Aleviler evlerinde Kur’an bulundurmazlarmış. Şehirlere geldikten sonra biraz da kendilerini koruma güdüsüyle, yani amiyane deyimle mahalle baskısıyla kimi evlerde bulundurmaya başlamışlar. Özcesi Alevilik diyanetin düşündüğü gibi bir inanç değildir. Yine bazılarının kendilerine göre yorumladığı bir inanç değildir. Alevilik herhangi bir fetva ve içtihat makamının yorumlayıp budur diyebileceği bir inanç değildir. Hele hele Sünniliğin fetva makamlarının yorumlayacağı ve değerlendireceği bir din değildir. Zaten diyanet makamı devlet Sünniliğinin fetva makamı haline gelmiştir.

Toplum mühendisliği gibi inanç mühendisliği yapıp yeni bir Alevilik yapmak açıkça asimilasyon ve inanç soykırımıdır; kültürel soykırımdır.
Sünniler ve Şiiler Alevilere, Aleviler de Sünni ve Şiilere saygılı olmalıdır. Hiçbir inanç diğer bir inanca saygısızlık yapmamalı, rencide etmemelidir. Her inanç ve onun değerleri o inanca inanlar için kutsaldır. Her inancın kutsallarına karşı saygılı olmak tüm inançların ilkesi olmalıdır. Güzel olan, anlamlı olan, değerli olan budur. Bazı inanç sahipleri bazı inançların değerlerini, ritüellerini beğenmeyebilir, hatta eleştirebilirler. Bu bile belli bir saygı ve ölçü içinde olmalıdır. Aleviler bu topraklarda azınlıksa daha da duyarlı olmak gerekir. Hak, adalet, eşitlik duygularına sahip olanlar bırakalım Aleviler üzerinde baskı yapmayı, Alevi inancını kendine göre şekillendirmeyi, aksine pozitif ayrımcılık yapılarak Alevi inancının olduğu gibi, bildiği gibi yaşaması için destek sunulmalıdır. Ancak Türkiye’de bugün Alevilere yapılan bu değildir. Açıkça çok ağır bir saldırı vardır. Bu, aslında öldürmelerden beter bir saldırıdır. Asimilasyon ve inanç soykırımı saldırısıyla Aleviler başkalaşıma uğratılmak isteniyor. Toplu katliam ve soykırım yapılmak isteniyor. Şu anda Aleviler için en büyük tehlike budur.

Malatya’da yaşanan olayda en ağır bir durum ise hem saldırmak hem de göçe zorlamaktır. Birkaç aileyi göçe zorlamak aslında oradaki tüm Alevilerin iradesini kırmaya yönelik bir dayatmadır. Bu açıkça kalanlar üzerinde bir travma yaratıp onları sinik ve iradesiz hale getirmektedir. Bizzat hükümet bunu yapıyor. Saldırganlığı engelleyecek tutum takınacağına, saldırıyı yaratan zihniyet ve kültüre karşı mücadele edeceğine, çare ailenin göç ettirilmesinde görülüyor. Bu açıkça irade kırma biçimidir. Bu irade kırmanın bizzat devlet tarafından yapılmasıdır.

Zaten Kürtler, Alevi Kürtler topraklarından koparılıp metropollerde iradeleri kırılmış olarak eritilmektedirler. Zorla göç ettirmek bir irade kırma yöntemidir. Çaresizlik içinde bin yıllarda yaşadığı topraklardan koparılıp göç etmek zorunda bırakmak da bir irade kırmadır. Zaten büyük şehirlere giden Kürtlerin ve Alevilerin büyük çoğunluğunun özünden koparıldığı, hakim toplumsal kültür içinde eritildiği söylenmektedir.
Kürt işçilere yapılan saldırıların haddi hesabı yoktur. Neredeyse şamar oğlanı görülmektedirler. Bunlar da irade kırma yöntemleridir. Alevilere, Kürtlere “bizlere boyun eğmelisiniz, bizim içimizde erimelisiniz, yoksa sürekli böyle muamelelerle karşılaşırsınız” denilmektedir.

Türkiye’de Kürtlere ve Alevilere yönelik bu zihniyet değişmeden Türkiye’de demokrasiden ve özgürlükten söz edilemez. Türkiye’nin değişmesinin de, demokratikleşmesinin de turnusolu Kürtlere ve Alevilere yaklaşımdır. Şu anda da yaklaşım ortadadır. (Özgür Gündem)

Alevilik konusunu yanlış tartışıyoruz

Fehmi KORU

Malatya/Sürgü’de sahurda çalınan davula ters tepki veren Alevi aileyle ilgili haberlerin ‘münferit bir olay’ ile ilgili olduğuna mı inanıyorsunuz? Ekmek parasının tehdit altına düştüğünü gören bir davulcunun tepki veren ailenin ‘Alevi’ oluşunu kullanması mı? Onun tahriki üzerine olay mahalline gidenler de eş-dost dayanışması içindeler mi?

Emin misiniz?

Kusura bakmayın, ama ben öyle düşünmüyorum. Dikkatli olunmazsa ciddi sıkıntılar yaşatabilecek bir gelişmenin başlangıcı olabilir bu olay…

Alevilik bize özgü bir gerçeklik. Kendilerini daha geniş kitlelerin ‘İslâm’ anlayışıyla uyuşma halinde görmeyen insanlar Aleviler; genel hatlarıyla ‘İslâm’ halkası içine giren inanışları, farklı dini ritüelleri ve o ritüelleri yerine getirdikleri ibadet mekânları var. Evvelce çoğunluğu kırsal kesimde yaşıyordu Aleviler’in ve bu yüzden dikkat çekmiyorlardı; kentlerde yaşayanları da dikkat çekmemek için farklı görünmemeye çabalıyorlardı.

Göçler sebebiyle artık büyük kentlerde de varlar ve toplum içerisinde ‘Alevi’ kimlikleriyle yer almak arzusundalar.

Ne yapacağız? Görmezden gelip varlıklarını inkâr mı edeceğiz? Kendimize mi benzetmeye çalışacağız? Benzemek istemeyenlere ayrımcı muamelede mi bulunacağız?

Bunların hepsi yapıldı bugüne kadar ve her toplum mühendisliği projesinin âkıbeti o politikaların da başına geldi: Çalışmadı. Bundan sonra yapılacak olan, bugüne kadar denenmeyen türden bir politika geliştirmek olmalı.

Daha önce kendilerine karşı uygulanan toplum mühendisliği projelerine itiraz eden bir kesimin ön planda bulunduğu bir siyasi iktidar işbaşında ülkemizde ve bu sorunu çözmek de ona düşüyor. Yapılanı inkâr etmeyelim: Ak Parti Alevilik konusunun üzerine gitti, açılım aracılığıyla çözüm arayışına girdi. Ancak mâkul bir çözüm üretemedi.

Ele aldığınız ihmal edilmiş bir sorunu çözmeden bırakırsanız, süreç içerisinde uyandırdığınız umutlar ve heyecanlar aleyhinize çalışır. Sürgü’de meydana gelen üzerine ‘münferit’ etiketi yapıştırılmış olayın medyaya yansıyış biçimine bakarsanız, bu gerçeği görürsünüz. Fısıltıyla bile konuşulmayanlar artık bangıra bangıra ifade ediliyorsa bundandır.

Üzülelim mi? Hayır, tam tersine, sorunların üzerine rahatlıkla gidilen her toplum gibi sevinelim. Ancak sumen-altı etmek veya geçmişin işe yaramamış formüllerinden medet ummak yerine toplumu germe istidadı taşıyan bu hayati konuyu çözüme kavuşturma yolunda çaba gösterelim.

Çözüm yolunda adımlar atmazsak, sonunda nasıl olsa çözmemiz gerekecek bir konuda başkalarının kaşıması için yarayı açık tutmuş oluruz.

Aleviler neye niçin inanıyorlarsa inanıyorlar, Alevi-olmayanları bu neden ilgilendirsin ki? Dini ritüellerini nasıl ve nerede yerine getirdikleri de yalnızca kendilerini ilgilendirir. Çözüme ulaşınca teolojik tartışmalara daha kolay kulak verir insanlar; işin tarihi boyutu, Alevi anlayışıyla Sünni inancının ne zaman ve nasıl ayrışmaya başladığı türü konular daha rahat ele alınabilir.

Ülkenin bir dini gerçekliğinin ‘kimlik’ olarak kabulü neden bu denli güç, anlamakta zorlanıyorum.

‘Münferit olay’ kolaylıkla ‘münferit olaylara’ dönüşebilir. Bir başlangıç yapalım ve bu sorunu yaban eller devreye girmeden kendimiz çözelim.

İHD Malatya Şubesi Sürgü Raporu

İHD (İnsan Hakları Derneği) Malatya Şubesi tarafından Sürgü’de yaşanan linç girişimiyle ilgili bir rapor hazırlandı. Rapor, kamuoyunun bilgisine sunuldu. İşte o rapor:

“Malatya’nın Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Sürgü beldesinde, Alevî yurttaşları dinî inançlarından dolayı hedef alan linç girişiyle ilgili, ilk kez 29 Temmuz 2012 Pazar günü mağdur aileden birisi tarafından, İHD Malatya Şubesi telefonla aranarak bilgilendirilmiştir.

Yapılan bilgilendirme üzerine şube yönetimimiz vakit kaybetmeksizin hemen ertesi gün yani Pazartesi günü saat 11:00’de mağdur aileyle görüşmek üzere Sürgü beldesine hareket etmiş ve bir saat sonra saat 12.00’de Malatya ili, Doğanşehir ilçesi, Sürgü beldesi, Bağlarbaşı Mahallesi, 16. Sokak, 15 numaralı evdeki aileyle buluşmuştur. Aile adına olayı anlatan aile büyüğü Hasan Evli ve aile gençleri ile buluşularak kendileri dinlenmiştir.

Aile büyüğü Hasan Evli; 26 Temmuz 2012 Cuma günü saat 1:30 sıralarında Ramazan dolayısıyla mahalle davulcusu Mustafa Evşi adlı şahıs tarafından davulla birlikte evlerinin duvar ve pencerelerine halay ve mani sesleri eşliğinde tokmakla vurulduğunu, bu arada pencerelerinin kırılma sesiyle uyandıklarını söyleyerek dışarı çıktığını, davulcuya bunu yapmaması gerektiğini rahatsız edilmemelerini, inanç olarak Alevî olduklarını dolayısıyla yapılan davranışın hakaret ve aşağılama olduğunu söylemiştir. Yaşanan bu tartışma üzerine söz konusu davulcuyla birlikte orada bulunan farklı şahıslar tarafından tehdit edildiklerini; mahalleyi, dolayısıyla kasabayı hemen terk etmeleri gerektiğini; başlarına gelecekleri düşünmelerini, aksi durumda bir gece sonra çok daha kalabalık bir şekilde halay ve manilerle geri geleceklerini söylemişlerdir. Bu arada haber alan jandarmanın olay yerine geldiğini; jandarma, kalabalığı dağıttıktan sonra kendisine evlerine kapanmasını ve çocuklarına sahip çıkmasını; herhangi bir kışkırtmaya gelmemesini tembih edip ayrılmıştır.

27 Temmuz gecesi söz konusu davulcunun 50’yi aşkın kalabalık bir grupla tekrar rahatsız edici bir biçimde, davul çalarak taciz ve hakarete bulunduklarını, dinî değerlerine karşı geldiğimizi söyleyerek, kalabalığı kendilerine karşı kışkırtmaya çalışarak bağırıp çağırdıklarını söyleyen Hasan Evli ikinci geceyi de korku ve dehşet içinde geçirdiklerini söylemiştir.

Mağdur aile adına Hasan Evli; 28 Temmuz 2012 gecesi saat 01:30 civarında 500’ü aşkın kalabalık bir gruun tekrar tekbir ve slogan sesleriyle evlerine yöneldiklerini, sıklıkla Alevîliği tahrik edecek şekilde küfür ve hakaret ettiklerini, “Sürgü Kürtlere mezar olacak”, “Sürgü Alevîlere mezar olacak” sloganlarıyla evine saldırdıklarını; pencere ve duvarlarını taş yağmuruna tutuklarını; ateşli silahlarla ateş açtıklarını, jandarmanın araya girerek kalabalığı durdurmak üzere havaya ateş açtığını; kalabalığın jandarma müdahalesi üzerine evlerine yönelmekten vazgeçmek durumunda kaldığını; ancak jandarma tarafından kışkırtıcıların hakkında şu ana kadar bir işlemin yapılıp yapılmadığı konusunda bilgi edinmediklerini ifade etmiştir. Ayrıca iddia edildiği gibi, davulcuyla tartıştıklarını; ancak kendisiyle kavga etmediklerini, herhangi bir darp ve şiddete başvurmadıklarını özelikle beyan etmişlerdir.

Hasan Evli, olayın dördüncü, yani 29 Temmuz 2012 gününü de  korku ve endişeyle geçirdiklerini; belde merkezinde yeniden toplanan kalabalığın kendilerine yeniden saldıracağı endişesini yaşadıklarını; kalabalığın  beldeyi terk etmemeleri durumunda kendilerini Madımak’ta olduğu gibi yakacaklarına dair, gerek Sünnî gerek Alevî şahıslarla  mesaj gönderdiklerini; ancak belde belediye başkanı ve diğer yetkililerin araya girmesi üzerine kalabalığın yeniden harekete geçmesinin engellendiği bilgisinin kendilerine ulaştığını beyan etmiştir. Ayrıca bu kalabalık grubun tehditleriyle ilgili mesajlarının, görevli jandarma birimleri tarafından da kendilerine iletildiğini, dolayısıyla jandarmanın, ailenin can güvenliğini sağlamakta endişe duyduğunu; ortam sakinleşinceye kadar kendilerinin beldeyi terk etmelerinin daha doğru olacağını önerdiklerini; fakat bu öneriyi benimsemediklerini söylemiştir.

Ayrıca olayın dördüncü günüyle ilgili belde belediye başkanı da kendilerinin can güvenliğiyle ilgili kaygılandığını; kalabalık grubu engellemekte zorlandığını; dolayısıyla elinden bir şey gelmeyeceğini bildirmiştir. Bu arada farklı siyasî partilerden (AKP, CHP, BDP) milletvekillerinin kendilerini ziyaret ettiğini bu ziyaret esnasında kendileri için devletten can güvenliklerinin sağlanmasını talep ettiklerini; kendilerine yönelik kışkırtmaların devam ettiğini; ancak ciddi bir müdahalenin yapılmadığını ayrıca beyan etmiştir. İHD Malatya Şubemiz yönetim kurulu tarafından dinlenen evin gençleri Servet ve Hüseyin Evli’nin de benzer şeyleri söyledikleri görülmüştür. Yapılan bu görüşme ardından saldırıya uğrayan evin duvar ve pencereleri tarafımızdan incelenmiş, camlarının tamamının kırıldığı, duvarlarda taş izleri bulunduğu tarafımızdan müşahede edilmiştir.

Mağdur aileyi ziyaret ettiğimizde, evin jandarma tarafından korunmakta olduğunu; bunun üzerine olayla ilgili jandarmanın bilgisinin de önemli olduğunu düşünerek kendilerine başvurduğumuzda görevli astsubaylardan biri, olayı başından beri takip ettiklerini; münferit bir tartışma ve kavga gibi başlayan olayın kısa sürede bu şekilde büyümesi ve boyutlaması karşısında şaşırdıklarını; aileye yönelik gelişen saldırı karşısında zaman zaman zorlandıkları ve üzüldüklerini; olayın büyümesinde kışkırtıcı mahiyete hareket edenlerin olduğunu ifade etti.

Beldenin belediye başkanı Faruk Taşdemir’in bilgisine başvurduğumuzda Taşdemir, jandarma tarafından verilen bilgilere benzer bilgileri verdi. Kendisinin kasabada bulunan 90’ı aşkın Alevî aileyle çok iyi geçindiklerini; seçimlerde mağdur aile başta olmak üzere Alevî ailelerin tamamına yakınının kendisini desteklediğini; olayın bu şekilde boyutlanması karşısında beldesi adına üzüldüğünü; mağdur aileye saldırmak üzere toplanan kalabalığın dağıtılması ve ikna edilmesinde çaba sarf ettiğini; bu olayın büyümemesi ve belde huzurunun sağlanması için diğer kamu kurumlarıyla eşgüdüm içinde çalışacağını; olayın büyümesi ve bir linçe dönüşmesinde kışkırtıcı unsurların varlığına kendisinin de tanık olduğunu ifade etti.

En son olayın meydana gelmesinde önemli role sahip olduğu iddia edilen davulcu Mustafa Evşi adlı şahsın evini ziyaret ederek kendisinin olayla ilgili bilgisine başvurduk. Şahıs, görevini yapmaya çalışırken (sokakta davul çalarken) daha önce ailenin kendisini uyardığını; ancak diğer mahalle sakinleri için çalmak zorunda olduğunu; kendilerine iyi geceler dileyerek oradan uzaklaştığını; 4 gece sonra aynı yerde tekrar gece saatinde davul çalarken evin önünde durduğunu; aile tarafından tehdit edildiğini; taşlandığını; mahalle sakinlerinin araya girerek kendilerini ayırdığını söylemesi üzerine kendisinde bir darp izinin olup olmadığını ya da kendisine yönelik geliştiğini iddia ettiği şiddet üzerine karakola şikayette bulunup bulunmadığını sorduğumuzda; üzerinde bir darp izinin bulunmadığını; bir gece sonra şikayet etmek üzere karakola başvuruda bulunduğunu ifade etmiştir. Kendisine olayın bu biçimde toplumsallaşması için neler yaptığını sorduğumuzda, olay esnasında mağdur evin gençlerinden birisinin “davulumuzun ve ezanımızın” susturulması ile ilgili bir şeyler söylediğini hassasiyetin bunun üzerine geliştiğini, belde halkının bu nedenle galeyana gelmekte haklı olduğunu söyledi.

Olayla ilgili İHD Malatya Şubesi olarak yaptığımız değerlendirme, görüşlerine başvurduğumuz kişi ve kurumların anlatımlarıyla oluşan kanaatimiz, ülkemizin genel siyasî atmosferi, milliyetçi muhafazakâr duyguların yükseltilmesi sonucu farklı kimlik, inanç ve değerlere karşı gelişen tahammülsüzlüğün bir sonucu olarak ortaya çıktığını; aynı aileyle yönelik daha önceden de benzer olaylar yaşandığını; söz konusu aile üzerinden belli grupların kışkırtıcı rol üslendikleri; olay esnasında çekilen video kayıtlarının incelenmesi halinde şahısların tespit edilebileceğini; bu tespitimizin görüştüğümüz kişi ve kurumların anlatımlarından da anlaşıldığını; farklı inanç ve kimlikleri içinde barındıran Malatya’da buna benzer olayların daha önce de yaşandığını; önlem alınmaması durumunda benzer ya da daha ağır sonuçlar doğurabilecek potansiyel olaylara gebe olduğunu belirtmekte fayda olduğunu düşünüyoruz. “

Malatya’ da ‘Davulcu’ tutuklandı

Malatya’nın Sürgü beldesinde Alevi ailenin evinin taşlanmasına neden olan olayın taraflarından Ramazan davulcusu Mustafa Evşi tutuklandı.

Alevi ailenin evinin taşlanmasının üzerinden 1 hafta geçtikten sonra saldırılarla ilgili gözaltılar yapıldı. Doğanşehir Cumhuriyet Savcılığının talimatıyla 24 kişi gözaltına alınırken, bunların 23 ‘ü serbest bırakıldı.

Davulcusu Mustafa Evşi ise savcılık tarafından sevk edildiği nöbetçi mahkemece tutuklandı.

Sürgü Beldesi’nde davulcu tartışmasında büyüyen olaylar sonrası alevi ailenin evi taşlanmış camları kırılmış, samanlığı ateşe verilmişti. Aile iki gün boyunca evde mahsur kalmıştı.

Davulcu: ‘Halk içinde ‘Aleviler ezanı susturacak, camiyi kaldıracak’ şeklinde konuşmalar olunca kitle yürüdü’ demişti. 2 Ağustos 2012