Ana Sayfa Blog Sayfa 6449

Alevi Kültür Derneği’nden Bahar Şenliği

Alevi Kültür Dernekleri Şanlıurfa Şubesi, 1.Geleneksel Bahar Şenliği düzenledi. Belediye Nikâh ve Konferans Salonu’nda düzenlenen etkinliğe yüzlerce kişi katıldı. Program Alevi Kültür Dernekleri Şanlıurfa Şubesi Başkanı Kemal Atalar’ın konuşması ile başladı. Tüm dünyaya aynı evren içerisinde bakmak gerektiğini belirten Atalar, “Aynı evren içerisinde bakarsak savaşlar olmaz, insanlar ölmez, katliamlar olmaz, Sivaslar yaşanmaz, Çorumlar yaşanmaz, Tokatlar yaşanmaz, Maraşlar yaşanmaz, Uludereler asla yaşanmaz. Önemli olan burada insanları figüran gözünde görmek değildir, figüran olarak nitelendirmek değildir, önemli olan; insanları insan gibi görmektir, insan gözüyle bakmaktır.” dedi. Atalar, programı hazırlayan Alevi Kültür Dernekleri Gençlik Kolları’na ve emeği geçen herkese teşekkür etti.

Program daha sonra derneğin etkinliklerini anlatan bir slâyt sunumu ile devam etti. Tiyatral şiir dinletisi, diriliş (Sazımız sözümüz), Pir Sultan Abdal tiyatro oyunu ve hasbıhalin yer aldığı etkinlikler, izleyenler tarafından büyük alkış aldı. Vatandaşların yoğun ilgi gösterdiği etkinlikler, halk müziği sanatçısı Muharrem Temiz’in konseri ile son buldu. Bu arada etkinlik öncesinde dernek yararına bir kermes düzenlendi.

Avrupa Parlamentosu’nda 5. Dersim Konferansı

Avrupa Parlamentosu (AP), Dersim Konferansı’na beşinci kez ev sahipliği yaptı. Konferansta ‘tek dil, tek din’ anlayışına eleştiriler dile getirilirken, acıların paylaşılmasının yetersiz kaldığı, tarihle yüzleşilmesi gerektiği üzerinde.

Avrupa Parlamentosu (AP), Dersim Konferansı’na beşinci kez ev sahipliği yaptı. Konferansta ‘tek dil, tek din’ anlayışına eleştiriler dile getirilirken, acıların paylaşılmasının yetersiz kaldığı, tarihle yüzleşilmesi gerektiği üzerinde duruldu.

AP Sol Grup ve Yeşiller Grubu’nun ev sahipliğinde tüm gün süren “Dersim: 1935-38’den Günümüze – Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Uluslararası Hukukun Rolü” başlığı altında düzenlenen konferansa tarihçi, siyaset bilimci, hukukçu, gazeteci, yazar, TBMM ve AP üyesi parlamenterler katıldı. ‘‘Gerçeklerin Ortaya Çıkması ve Uzlaşmaya Doğru Siyasal Perspektifler’’ konulu oturumun moderatörlüğünü AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu’nun Eşbaşkanı Helene Flautre yaptı. Panelistler ise TBMM Dilekçe Komisyonu, Dersim Araştırma Komitesi Raportörü AKP Milletvekili İsmail Aydın, CHP Milletvekili Şafak Pavey, BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’tı.

TBMM Dilekçe Komisyonu, Dersim Araştırma Komitesi Raportörü AK Parti Milletvekili İsmail Aydın, Kürt meselesi ve terör sorunun ayrı tutulması gerektiğini kaydederek İttihat terakki anlayışı olan tek dil tek din yaklaşımının sorunun temelini oluşturduğunu kaydetti. Dilekçe Komisyonu’nun çalışmalarından söz eden İsmail Aydın, Dersimle ilgili en fazla belgenin Genel Kurmay Başkanlığı’ndan geldiğine dikkat çekerken, Adalet Bakanlığı ve MİT’ten kendilerine istemelerine rağmen konuyla ilgili herhangi arşiv belgesi ulaştırılmadığını ifade etti. Dersim incelemesiyle acıyı bir nebze hafifletmek umudunda olduklarını kaydeden Dersim Araştırma Komitesi Raportörü AKP Milletvekili İsmail Aydın, Seyit Rıza’ya ait mektupların da kendilerine ulaştırıldığını söyledi. CHP Milletvekili Şafak Pavey ise Alevilerin geçmişte ve günümüzde yaşadıkları sorunlardan söz etti. Pavey, Alevi toplumunun halen Sünnilerce kültürel soykırıma uğratıldığını iddia ederken, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni anlayış üzerine kurulduğunu söyledi.

“DERSİM, KATMERLİ ACIDIR”

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk ve Sünni ikili sacayağının üzerine tek ulus mantığıyla kurulduğunu savunarak Dersimlilere hem Kürt hem de Alevi olmaları hasebiyle ‘katmerli acı’ çektirildiğini söyledi. 1938’den sonra acıyı yaşamaya devam ettiklerini ifade eden Kışanak, Kürt sorunun Türkiye’nin en büyük ve en acı sorunu olduğunu belirtti. ‘‘Bugün en temel hak ve özgürlüklerimiz pazarlık konusu yapılabiliyor.’’ diye konuşan Gülten Kışanak, TBMM Dilekçe Komisyonu’nun çalışmalarının derde deva olmaktan uzak olduğunu söyledi. Resmi Yüzleşme Komisyonu kurulmasını savunan BDP Eşbaşkanı, Avrupa’ya da yaşanan acıları görmezden gelmekten vazgeçmeleri çağrısında bulundu.

“ACILARI PAYLAŞMAK YETERLİ DEĞİL”

Dersim Konferansı’nın son oturumunda konuşan Eski AK Parti Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, kurucu üyesi olduğu AK Parti ile yollarının ayrılmasını, partinin başta tespit edilen hedeflerden sapmasına bağladı. ‘‘Araç yoldan çıkınca partinin ikinci adamlarından da olsam istifa etmeyi kendime şeref addettim.’’ diyen Dengir Mir Mehmet Fırat, kendisini hâlâ AK Partili olarak tanımladığını söyledi. Özür dileme konusuna değinen BDP Milletvekili Sebahat Tuncel ise ‘‘Acılarımızı paylaşmak sorunlarımızı çözmüyor.’’ sözlerine yer verdi.

Alevi Festivali muhteşem bir şölenle sona erdi

İngiltere Alevi Kültür Merkezi’nin (İAKM) 29 Mayıs-3 Haziran tarihleri arasında düzenlediği ‘İkinci Alevi Festivali’ geçtiğimiz Pazar günü Hackney’de düzenlenen açık hava etkinliği ile sona erdi.

29 Mayıs’ta başlayan ve çeşitli etkinliklere sahne olan festivalin kapanış etkinliği dolayısıyla, Hackney Downs Park’ta muhteşem bir şölen düzenlendi.

Levenes Avukatlık firmasının ana sponsorluğunda gerçekleşen festivale ilgi beklenenin üzerindeydi. Avrupa’dan çok sayıda ülkenin Alevi Kültür Merkezi başkan ve üst düzey yetkililerinin yanısıra Türkiye’den yazarlar ve sanatçıların hazır bulunduğu festivalde konuşan İAKM ve Cemevi başkanı İsrafil Erbil, bu yıl ikincisi düzenlenen festivale destek veren herkese teşekkür etti.

Festivalin İngiltere’deki 7 farklı Alevi Kültür Merkezi’nin katkıları ile hazırladığını belirten Erbil, bu festivallerde özellikle genç ve çocukların Alevi felsefesinde öğrendiklerini sergileme fırsatı bulduklarını kaydetti. Cemevi olarak gençlere ve çocuklara daha iyi bir gelecek bırakmak için mücadele ettiklerini belirten Erbil, ‘Çocuklarımızın yozlaştırılmalarına, başkalaştırılmalarına asla izin vermeyeceğiz. Uyuşturucu batağının bu ülkede ne boyuta geldiğini çok iyi biliyoruz. Herşeyin farkındayız. Devletin ve kurumların görevlerini hatırlatacağız, ebeveynlerin görevlerini de hatırlatacağız. Bizler birbirimizi uyaralım ki çocuklarımız çok daha güzel yarınlar görsünler’ şeklinde konuştu.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öker de konuşmasında, Alevilerin baskılardan, zulümlerden ve yoksulluktan dolayı yaşadıkları toprakları terketmek zorunda kaldıklarını belirterek, ‘Göç ettiğimiz Avrupa’da örgütlenerek biraraya gelebilmek gurur verici.’ dedi.

Alevilerin örgütlenerek her geçen gün güçlendiğini kaydeden Öker, İngiltere Cemevi yöneticilerini yaptıkları başarılı çalışmalardan dolayı kutladı.

Türkiye’deki Alevilerin de Avrupa’daki Aleviler gibi özgür olmaları için mücadele ettiklerini kaydeden Öker sözlerine şöyle devam etti:

‘Yaklaşık 1 ay sonra Sivas şehitlerimizi anmak için Madımak Oteli önünde toplanacağız. Bugün burada demokratik koşullardan yararlanırken Türkiye’deki iktidar zihniyeti, Madımak Oteli önünde yapacağımız anma törenine izin vermiyor. Ama her ne olursa olsun o gün Madımak’ın önünde olacağız ve şehitlerimize sahip çıkacağız.’ Öker konuşmasında, Sivas katliamına çanak tutan zihniyetin bugün Madımak Oteli’nin önüne karanfil konulmasına dahi izin vermediğinin de altını çizdi.

Alevilik derslerinin Avrupa’da okullarda okutulmasının önemine de değinen Öker, ‘Avrupa’da emin adımlarla ilerliyoruz. Kazanımlarımız devam edecek’ şeklinde konuştu.

Açılışta söz alan diğer Alevi dernekleri başkanları ve temsilcileri de İngiltere’nin diğer bölgelerinde açılan Alevi Kültür Merkezleri hakkında bilgiler vererek Alevilik felsefesi ve inancını yeni nesillere aktarmanın önemine değindiler.

Konuşmaların ardından çocuk ve gençlerin semah gösterileri beğeniyle izlendi. Festival, Pınar Sağ, Emrah Mahsuni, Oğuz Aksaç, Mikail Arslan, Niyazi Koyuncu ve Paula Darwish gibi sanatçıların seslendirdiği birbirinden güzel ezgilerle unutulmaz görüntülere sahne oldu.

Festival alanına kurulan büyük çadırda, aralarında Ece Temelkuran’ın da bulunduğu yazarlar, katılımcıların son siyasi gelişmelerle ilgili sorularını yanıtladılar.

ABF: “Türkiye artık fetvalarla yönetiliyor”

Opera ve AVM’lere mescit zorunluluğuna Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan tepki…

AKP hükümeti, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ustalık döneminde, Sünni devlet modeline geçmeye karar vermiş ve bunun uygulamalarına başlamıştır. Çıkarılan yasalar, başlayan uygulamalar, atamalar ve hükümet etme yaklaşımından da görüldüğü üzere Türkiye, artık fetvalarla yönetiliyor, anayasanın fiiliyatta olmayan laiklik lafzına dahi tahammül edilemiyor ve bu ilke anayasa metninden çıkarılmak isteniyor. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili değerlendirme yaparken Anayasa’nın 136. maddesine atıf yaparak “Laikliğin izin verdiği kadar hizmete izin veren yapı var. Bu müdahaleci bir laiklik anlayışıdır, doğru bir şey değildir” açıklamasıyla, laikliği değil dini referansı öne çıkarıyor.

Nitekim, Sünni İslam düzeni için çıraklık ve kalfalık döneminde atılan biraz çekimser adımlar, ustalık döneminde açık bir dayatmaya dönüşmüştür. Artık farklı inanç, etnik kimlik, cinsiyet, felsefi düşüncelere sahip insanların temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği, teokratik sivil bir diktatörlük inşa edilmiş ve aşağıda özetlenen şer-i devlet uygulamaları yaşama geçirilmiştir.

Cami merkezli bir toplumsal yaşam, mahalle imamlığı, aile irşat büroları, cezaevlerinde, huzurevlerinde, hastanelerde din adamı görevlendirilmesi, güncel konularda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetvasının alınması, “dindar ve kindar gençlik” yetiştirmek üzere eğitim sisteminde 4+4+4 sistemine geçilmesi, Çamlıca’ya dev cami, Taksim’e cami, lise öğrencilerinin eğitimlerini devam ettirirken evlenmelerinin önünün açılması, ilkokullarda Kuran-ı kerim derslerinde kız öğrencilerin başlarını örtmesine imkan verilmesi, opera, tiyatro ve alışveriş merkezlerine mescit yapılma zorunluluğunun getirilmesi, hükümetin eğitimde, sağlıkta, altyapıda çok daha acil projelere eğilmesi gerekirken Diyanet kadrolarını şişirmesi, atanamayan öğretmenlerin yaşadığı sıkıntılara seyirci kalınıp, ‘açık var’ denilerek sürekli imam kadroları ihdas edilmesi, sanatçımız Fazıl Say’a dine hakaret ettiği gerekçesiyle dava açılması, Diyanet TV gibi hepsini sıralamakta güçlük çekeceğimiz uygulama ve girişimler, Türkiye Cumhuriyeti’nin artık bir din devletine dönüştürüldüğünün yeterli işaretleridir.

Alevilerin özelinde ise, üst düzey bürokraside zaten sayıları 3-5’i geçmeyen Aleviler, sırf kökenlerine bakılarak tasfiye edilmekte, ekonomik olarak kıskaca alınmakta, seçim meydanlarında Aleviler yuhlatılmakta, “burası bir Alevi evidir” işaretleri “çocuk işi” denilerek geçiştirilmekte, Suriye ile olan ilişkiler başta olmak üzere, dış politika dahi mezhep eksenine oturtularak Aleviler üzerinden Suriye’ye müdahale meşru hale getirilmeye çalışılmaktadır.

AKP, ustalık döneminde aslına rücu etmiştir. Bunun içindir ki, Aleviler, AKP’nin genlerinin insan hak ve özgürlüklerine, demokrasiye cevaz vermeyeceği tespitiyle, hükümetin Alevi açılımını bu çerçevede samimi, inandırıcı bulmamış, müdahil olmamış, hatta ilgilenmemiştir.

AKP, artık, dinsel argümanlarla insan haklarını gasp etmektedir. Farklı inanç ve kimlikten olan Alevilerin, Kürtlerin, gayri Müslimlerin de bu ülkede yaşadığını göz ardı etmekte, söylem, uygulama ve girişimleriyle Türkiye’nin geleceğine dinamit koymakta, ülkede din-mezhep üzerinden kamplaşmayı körüklemektedir.

Bu, hayırlı bir durum değildir, endişe vericidir, ürkütücüdür.

Türkiye, karanlığa sürüklenmektedir. Ülke çok açık bir şekilde bir ateş çemberinin içine savrulmaktadır. Bu nedenle yurttaşlarımızı bu kör gidişe karşı uyanık olmaya, hükümeti ise, din kisvesiyle yaptığı bölücülükten, gericilikten uzak durmaya çağırıyoruz.  7 Haziran 2012

Selahattin Özel

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı

Dersim’de Yaşananlar Romanlaştırıldı

Gazeteci- Yazar Adnan Gerger’in tarihsel belgeler ışığında ve tanıkların anlatımıyla Dersim’de yaşananları konu ettiği romanı, “Bir Adı Cehennem” yayınlandıGazeteci-Yazar Adnan Gerger, yakın tarihi irdeleyen romanlarını yayınlamaya devam ediyor.

Gazeteci- Yazar Adnan Gerger’in tarihsel belgeler ışığında ve tanıkların anlatımıyla Dersim’de yaşananları konu ettiği romanı, “Bir Adı Cehennem” yayınlandıGazeteci-Yazar Adnan Gerger, yakın tarihi irdeleyen romanlarını yayınlamaya devam ediyor. Gerger’in 1937- 1938 yılında Dersim’de yaşananları tarihsel belgeler ve o dönemi yaşayan tanıkların ifadeleriyle romanlaştırdığı ve “Büyülüdağ Yayınevi’nce basılan “Bir Adı Cehennem” kitapçılardaki raflarda yerini aldı.

Adnan Gerger, kitabını özetle “Bir Adı Cehennem, belleği silinmek isteyen insanların yaşadığı acının, vahşetin ve kıyımın romanınıdır” diye anlatırken “Bu kitap aslında geçmişle bir yüzleşmedir, hem de bütün çıplaklığıyla” diye konuştu. Bu coğrafyanın çok sancılı bir coğrafya olduğunu ve Türkiye’nin de bu bedeli çok ağır ödediğini söyleyen Gerger, kitabını niçin yazdığını da “Bugünlere nasıl geldiğimiz bilinsin. Bilinmesi gerekiyor ki geleceğimizin de ne olabileceğini anlayalım. Geçmişi bilmeden yarınımızın bize neler getireceğini de bilemeyiz. İşte bu romanımı da diğer kitaplarım gibi bu amacı güderek yazdım” diye açıkladı.

-“ÜÇ KERE BAŞTAN YAZILDI”-

1937 ve 1938 döneminde yaşananları birebir kaleme aldığını söyleyen Gerger, “Romanımı yazarken o dönemde çekilen acılardan ve vahşetten o kadar çok etkilendim ki, bazen ağlamaktan yazamadım, bazen kızgınlığımdan yazmaya ara verdim” dedi. Gerger, son günlerde pek çok Dersim’le ilgili kitap çıktığına da dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yani ben bu romanımı Dersim’le ilgili tartışmaların gündeme geldiği için yazmadım. Dikkat ederseniz, yayınlananların çoğu belgesel niteliğinde kitaplar. Daha çok yayınlanmalı da bu kitaplar. Ama Dersim’i, o dönemin tarihsel sürecini yaşamsal unsurlar ve edebiyat disipliniyle anlatan roman pek yok. Artı, ben bu kitabımı yazmaya kafama koymuşken ne bu tartışmalar vardı ne de böylesine gündemdeydi. Üstelik İnsanlar bu tür şeyleri konuşmaya bile çekiniyordu. Ben bu romanımı beş yılda kaleme aldım. Gerçekten çok titiz davranıldı. Son bir yılım da yayınlanma hazırlığıyla geçti. Üç kere, matbaaya giderken kafama bir şey takıldı, kitabı geri çektim. Yani üç kere baştan yazıldı. Romanı ben yazdım ama Araştırmacı-yazar etnograf, halk bilimci Mesut Özcan, edebiyatın usta bir kalemi Remzi İnanç ve isimlerinin söylenmesini istemeyen üç araştırmacı ve tarihçi arkadaşla bir ekip çalışması yaptık. Çok kişinin emeği var, bu kitapta.”

Bir Adı Cehennem adlı romanının, bir anlamda Yunus Nadi Roman Ödülü alan Faili Meçhul Öfke’nin devamı olduğunu vurgulayan Gerger, kitabının içeriğiyle ilgili şu bilgileri verdi:

“Edebiyat kaygım çok ağır bastı bu kitapta. Kurgunun girift olması, romanımı bir polisiye roman gibi algılanmasına neden olabilir ama kitabım aslında bir aşkın romanı. Çünkü bunca yaşanmışlıkları bir aşkın peşinde koşan bir genç kız tarafından ortaya çıkartılıyor. Dersim Katliamını bütün çıplaklığıyla yaşayan küçük bir kız çocuğunun kundaktaki kız kardeşini kaybetmesiyle başlayan bir insanlık dramını anlatmaya çalıştım.”

 

‘Dedelik kurumu, Osmanlı’nın misyonerliğidir’

Meral ÇİÇEK

1990’lı yıllarda gerek Alevilik gerekse de Kürdistan tarihinden söz edildiğinde Etem Xemgîn kitapları temel bir referans kaynağı idi. Alevilik inkarının artık sürdürülemediği dönemde devreye konulan ‘Alevilik İslamiyetten geliyor’ tezine karşı Etem Xemgîn, Kızılbaş Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük ve Mazdaizm olduğunu savundu.
Aleviliğe ve Alevilerin bugünkü durumunu konuşmak için Etem Xemgîn’i evinde ziyaret ettim. Söyleşide, özellikle dedelik kurumunun kökenine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Ve ne ilginç ki, tam da bu söyleşiden sonra AKP hükümeti-devletinin mele projesi açıklandı. Derim ki, Xemgîn’in dedelikle ilgili değerlendirmelerini bir de o ışıktan okuyun.

Varlıkları on yıllarca inkar edilirken, son dönemde Türkiye’de Alevilerden daha sık söz edilmeye başladı. Sizce Kızılbaş kimliği özgürleşme sürecinde mi, yoksa daha ince bir asimilasyon ile mi karşı karşıya?
Dikkat edilirse son dönemde AKP, Alevi açılımını biraz daha genişletmeye başladı. Paralel olarak kimi konuşmalarda Zerdüştilik olumsuz bir kimlik olarak gündeme sokuldu. Alevi açılımı aslında bir nevi zorlamaydı. Buradaki amaç, Alevilerin Zerdüştiliğe kaymasından ziyade Müslümanlığa kayması. Erdoğan burada tabii ki kendine göre bir Alevilik yaratmayı amaçlıyor. Ve bunda da öncelikle Bektaşiliği ön plana çıkarıyorlar. Hedef Alevilerin mücadeleden koparılmasıdır. Yine Aleviliğin Zerdüşti düşüncesinden veyahut ilkelerinden koparılıp İslamiyet içerisinde bir kavrama dönüştürülmesidir.
Günümüzde ‘yumuşak’ ya da ‘ılımlı’ Müslümanlık denen bir aşamaya geliniyor. Alevi açılımını, onu bunun içerisinde eritme politikası olarak da değerlendirmek gerekiyor. Ve burada özellikle Batı Aleviliği, yani eskiden Bektaşi olan kesim bu aşamaya sempatiyle bakıyor. Dêrsim Alevilerin de büyük çoğunluğu buna belki olumlu bakabilir ilk etapta. Fakat buradaki amaç farklı. Çok dikkatli olmaları lazım. İslamiyeti kabule zorlama demeyelim de, kabule yöneltme eğilimi var. Aleviler de buna meyilli kılınıyor. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Dêrsim açıklamaları da bu bağlamda bir özür olamaz.
Ön plana çıkarılan insanlar var. İzettin Doğan’dır, diğer gruplardır, dedelerdir. Bunlarla Alevilik bir yanda İslamiyet içi bir mezhep haline getirilmek isteniyor. Mesela Hacıbektaş’ta cemevi ile cami yan yanadır. İşte ‘efendim, Hacı Bektaş burada semah dönerdi, burada da namaz kılardı’ hikayesi var. Bu şekildeki yaklaşımlarla Alevilik, İslamiyet içi bir mezhebe dönüştürülmek isteniyor. Aleviler de buna çok yatkın.

O yatkınlık kaynağını nereden alıyor?
Bugüne kadar hep ‘işte efendim, biz de müslümanız’, hatta ‘biz hakiki İslamız, kuran sonradan yazıldı’ gibi şeyler söylendi. Camiden uzak durmalarına da gerekçe uyduruldu. Denildi ki, ‘Camilerde Ali’ye hakaret ediliyor, bunun için camiye gitmiyoruz’. Aynı zamanda üçlü birlik dedikleri ‘Ali-Muhammed-Kuran’ veyahut ‘Ali-Muhammed-Allah’ şeklindeki deyimler de, bu tür şeylere yatkın olduklarını gösteriyor. Ya da en azından meyilliler.
Mesela 12 İmamcılığı devam ettirmeleri, 12 İmam orucunu tutmaları, Muharrem sonrasında aşure yapmaları, bir nevi o kültürü benimsemeye yatkın olduklarını gösteriyor. Esas olarak 12 İmam’ı takip edenler, Şia dediğimiz kesimdir. Onlar gerçekten de 12 İmam’ı takip ediyor. 12 İmam’ın 12’si de Müslüman. Gerçi son imama Mehdi deniliyor. Fakat 11’inin tamamı Müslüman. İslamiyetin şartlarını dört dörtlük yerine getiren bir kesimdir. Bizim Kızılbaş Aleviliği içinde İslamiyetin şartlarını yerine getiren bir kesim olmadığı gibi, Aleviliğin ilkelerini İslamiyetin şartları ile yan yana getirdiğinizde, birbirlerine tamamen zıt oldukları görülür. Dolayısıyla bu yaklaşım Kızılbaş Aleviliğin tamamen aleyhinedir.

Alevilerde doğal bir muhaliflik durumundan söz edilir. Türkiye ve Kürdistan’da da özellikle 70’li yıllarla birlikte sol sosyalist mücadeleler içinde güçlü bir şekilde yer alırken, bugün radikal mücadelelerden kaçınan bir yaklaşım hakim. Bu neyin sonucudur?
Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk. Osmanlı döneminde veya genel olarak geçmiş süreçte bir yere kadar sosyal yaşamını kendi kültürüyle devam ettirmiş. Fakat sonradan hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet döneminde yaşadıkları baskılar, katliamlar önemli etkide bulundu. Sonrasında şehirleşme yaşandı.
1968’ler sonrasındaki olaylarda da siyasi gelişmelerde devrimci kesimlere destek olmaları veyahut devrimci düşüncelerin orada yaygın bir şekilde destek bulmasıın en önemli sebeplerinden birisi, haksızlığa tahammülsüzlüktür.
Şehirlere göçün yoğunlaştığı dönemde hem şehirdeki yaşama adapte olma, hem de kendilerine yer edinme sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Alevilik zaten yasaktı. Kimse ‘Aleviyim’ diyemiyordu. Aleviliği bir kenara bırak, Kızılbaş denildiğinde çok ciddi hakaretler ediliyordu. Zaten geçmişte de Anti-Alevi propagandalarla son derece kötü gösterilen bir topluluk. Şehirleşme sürecinde bu pozisyondan da kendilerini kurtarabilmek için egemen topluma adapte olmaya başladılar. Entegrasyon ile birlikte asimilasyon da yaşandı. Sonra 12 Eylül’e gelindiğinde giderek bir geri çekilme yaşandı. Mücadeleden biraz soğumaya başladılar.
Bu süreçte rol oynayan çok değişik katmanlar var. Sosyal yaşamları bu süreçten çok etkilendi. Ayrıca diğer örgütler de Alevileri etkiledi. Mesela dedeler kurumu ya da dedelik. Gittikleri yerlerde bağlantıları koptu. Dedeliği destekleyen devlet yapısı, dedeler aracılığıyla da onları entegre etmeye çalıştı. Dolayısıyla da giderek mücadeleden, eski sosyal düşüncelerinden uzaklaşmaya başladılar. Bu süreç de hala devam ediyor. Bugün yapılan siyasi propagandalar da öyle. Mesela son seçimlerde Dêrsim’de CHP’ye bu kadar çok oy verilmesi son derece düşündürücü bir olay. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Aleviler üzerinde uygulanan baskılar, katliamlar var. Dêrsim’i yaşanılmaz kıldılar. İnsanları asimile ettiler, Kemalist düşünce geliştirildi, entegre edildi. Yani sadece genel olarak Kürtler açısından değil, Aleviler açısından çok daha baskıcı bir rejimin uzantılarının Aleviler tarafından bu kadar desteklenmesi düşündürücü.

Söyleşinin başında söz ettğiniz anti-propaganda bugün de devam ediyor. Kızılbaşlık hangi dönemde bir negatif kimlik olarak inşa edildi?
İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede var olan, esasında Zerdüştlük ya da Mazdaizm inancı bir bütün olarak karalandı. Gewr kelimesinden gavuru ürettikleri gibi. Hatta bazı söylemlere göre şeytan kelimesi şahîdan’dan, yani ‘sevinç veren’den geliyor. Kızılbaşlık da aynı şekilde birçok değeri ile birlikte karalanmıştır. ‘Ateşe tapanlar’, ‘tanrısızlar’ denilmeye başladı. Hala da bölgede dört kitaptan bahsedilirken, Avesta’nın adı bile anılmaz. İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede rakibi olan Zerdüşt ya da Mazdaizme ya da Aleviliğe karşı karalama kampanyası başlamıştır. İslamiyetin bölgede hakimiyetini sağlamasıyla birlikte karalama kampanyası devam etti, giderek de İslamiyeti benimseyenlerle birlikte süreklileşti. Bu da kendini gizleme eğilimini beraberinde getirdi.
Alevilik konusunda devlet katındaki bazı ‘gayretler’ aslında Turgut Özal ile başladı. Ama oradaki amaç da farklıdır. Alevi kesimini gelişen Kürt mücadelesinden koparmak için Alevileri Kürtlerden ayırmaya çalıştılar. İşte Gölbaşı toplantısı yapıldı, Alevi açılımları başladı. O güne kadar doğrudürüst Alevilerle ilgili basılmış bir kitap bile yoktu. Ama ondan sonra yayınlar hızla yaygınlaşmaya başladı. Burada da farklı tezler işlendi. Mesela Aleviliğin Müslümanlıktan geldiğini ilk savunanlardan biri olan Halil Öztoprak, o dönemde ‘Kuranda Hikmet, Tarihte Hakikat’ diye bir kitap yazdı. Alevliğin Müslümanlık olduğunu savunduğu halde bu kitabından dolayı yargılandı. Sonra Aleviliğin Türklük olduğunu savunan, Cemal Gürsel’in önsözüyle yayınlanan Varto Tarihi var. Bu iki kitabın dışında 1980’lere kadar kitap yoktu, elde yazılı belge yoktu. Sonrasında bir yayın furyası başlatıldı. Yine iki akım işlendi bu yayınlardı. Mesela ‘Ali, Muhammed, Kuran’ deyiminden söz ettik demin. Necmettin Erbakan da bir zamanlar ‘Ali’yi sevmekle Alevi olunuyorsa en büyük Alevi benim, çünkü Ali’yi herkesten daha fazla severim’ demiştim. Nitekim geçenlerde Tayyip Erdoğan da aynı şeyi söyledi.
Yine sıkça söylenen bir şey, Aleviliğin İslamiyetle bağdaşmayan kesimlerin Şamanizm kültüründen geldiği yönde. Herkes bilir ki Şamanizm büyü ve sihir inancıdır. Bu inancın Alevilikle hiçbir alakası yoktur, çünkü Aleviliğin büyü ve sihirle hiçbir ilgisi yoktur. Alevilik bir bütün olaran tabiat inancıdır. Tabiatın bilimsel inancıdır, evrenin inancıdır. İslamiyetle şu veya bu şekilde hiçbir ilişkisi yoktur. Ama bu şekilde işlenmeye devam ediyor.

Şehirleşmeyle birlikte yaşanan sorunlardan söz ettiniz. Bu bağlamda Aleviliğin ‘modernleşme’ kıskacında olduğunda söyleyebilir miyiz?
Şehirleşmeyle ya da merkezi alanların dışına dağılmayla beraber Aleviliğin öz kültürü korunamıyor, asimile oluyor. Fakat öz kültürünü kaybetme eğer modernleşme ya da çağdaşlaşma olarak anlaşılıyorsa, bana göre son derece yanlış bir deyim. Her şey, her varlık kendisini öz yetenekleriyle geliştirebilir. Bir başkasına benzemek modernleşme değildir. Bu açıdan baktığımızda Alevilik dağılmayla beraber bunu yaşayacaktır. Alevilik içi çatışma yaşayacaktır. Bir kısmı doğrudan asimile olup dağılacaktır ama Aleviliğin içinden bir kesim bazı değerlerini sürdürecektir ve onun mantığına ters giden şeyleri reddedecektir. Aleviliğin çekirdek halinde olsa bile yeniden yeşerme ihtimali var.
Fakat Aleviliğin dejenere olmasını sadece günümüz açısından değerlendirmek yanlıştır. Osmanlı döneminden itibaren ele alınması gereken bir husus. Ve bunun da en temel örneğini dedelik kurumu oluşturuyor. Alevilikte dedelik kurumu yoktur, pirlik kurumu vardır. Pir ocakta, yani bir eğitim kurumunda yetişir. Dört kapı kırk makam denilen olgu da burada öğretilir. Pirin olgunlaştığına kanaat getirildiği zaman, ocak tarafından görevlendirilir. Alevilik erkanına göre pir, topluma hizmet verir. Pir ocaktan sorumluydu, ocak da pirden. Pir görevine layık olmak zorundaydı. Şimdi ise bu böyle değil.

Peki pirlikten dedeliğe geçiş nasıl yaşandı?
Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından verilen dedelik soy secereleri var. Osmanlılar Alevileri ne kadar seviyordu ki, devlet onlara soy secereleri verdi? Orada soy Ali’ye kadar dayanıyor. Başlangıçta bu soy secereleri almaya gidenler direkt padişaha gidiyor, başvuruda bulunuyor. Osmanlı padişahı halifedir. İslam halifesine başvurarak İslama aykırı hiçbir şey yapmayacaklarına söz vererek secereleri alıyorlar. Ve söz verdikten sonra Kızılbaş Alevileri arasında dedelik yaparak, Alevileri entegre demeyelim de dönüştürme yoluna gidiyorlar. Aleviler, Osmanlı döneminde kendi yapılarında kendilerine özgü kültürleriyle özgün olarak yaşıyorlardı. Hükümranlığı kabul etmediler. Ve Osmanlı devletine vergi de, asker de vermiyorlardı. Osmanlı devletinin vergi alabilmesi için bölgeden, bu dedeler aracılığıyla buğday zamanı buğdaydan, kuzu-koyun zamanı koyundan ya da yağ zamanı yağdan vergi alabilmek için ‘allahın hakkı’ diye bir deyim uydurdular ve bu şekilde vergi aldılar. Dedeler, topladıkları bu verginin yarısını Osmanlı devletine verirken, yarısını kendilerine alıyorlardı. Dedelik kurumu böyle başladı. Sonrasında dedelik, babadan oğula geçer hale geldi. Ocak kurumu, o kurumdaki eğitim bu şekilde bitirildi. Bu ise esas olarak Aleviliğin temel ilkesinin imhası anlamına geliyor.
Dedeler bir nevi Osmanlı devletinin misyonerliğini üstlendiler. Ocak, eğitim kurumuydu. Dede ocaktan yetişip olgunlaşmadığı müddetçe atanamaz. Alevilik eğer kendi gerçekliğini bulmak istiyorsa, tekrar ocak erkanına dönmek zorunda. Dedeler, aptal olsalar da dede. Alevilerin bu şekildeki bir yaklaşımı kabul etmeleri mümkün değil. Pirlik bir hizmet makamıdır, bir amir makamı değil. Yani dede bir kere posta çıkacağı zaman, o posta layık olup olmadığına dair önce cemiyetten izin alması lazım. Üç sefer sorması lazım. Post anası dediğimiz bir kadın da onu kontrol eder. O ana, elinde postu saklayan kişidir, ona bakan kişidir. Cemde pirin yanına kadın oturur. Kadın denetler. Şimdiki bazı cemlerde dedeliği görüyoruz; sanki babasının malıymış gibi gelip oraya oturuyor ve istediği şekilde davranıyor. Alevilik erkanında cemler tek can, tek nefes prensibi üzerinde yürür. Bunun anlamı şudur: Cemiyette herkes eşittir, herkes eşit değerdedir. Dede üstte değil. Onun için de pir emir veremez. Şunu yap, bunu yap diyemez. Herkes kendi değerini bilir. Cezalar verilirken bile pir sadece öneride bulunur cemiyete.

* * * * *

Aşure zamanını geride bıraktık. Bu geleneğe ilişkin de farklı farklı anlatımlar var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bildiğim kadarıyla aşure, tanrıya şükrandır. Bana göre bu Nuh tufanı ile ilgilidir. Anlatımlar, rivayetler de öyle. Tufandan kurtulanlar, karaya çıktıktan sonra var olan yiyeceklerini karıştırıp yemek yaparlar ve bu şekilde tanrıya şükrederler. Bir şükran olayıdır. Ama bunun bir yas olayına denk geldiğini hiç düşünemiyorum. Çünkü yapılan 12 İmam mateminden sonra sanki kutlama gibi bir havaya girmek doğru bir yaklaşım tarzı değil. Benim düşüncem böyle. İkincisi, aşurede kaç maddenin karıştırıldığına dair kesin bir şey diyemem. Alevilikte kutsal sayılar var. Mesela 7 sayısı, 12 sayısı. Örneğin kurban yedi eve dağıtılır. 12 de olma ihtimali var. Başka şekilde yapanlar da var. Ben ona bir şey diyemem.
Bir kere her şeyden önce Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük vardır. Alevilik, Kürt ve Fars halkına dayanan bir yapıdır, bir kültürdür, bir inanç kültürüdür. Burada Aleviliği götürüp Arap kültürüne dayandırtmak bana çok saçma geliyor. Hatta Aleviliği Yas-ı Matem dedikleri, 12 İmam’la bağdaştırmak son derece saçma geliyor. Ben şuna kesinlikle inanıyorum: İslamiyetten önce de aşure yapılıyordu. İslamiyet döneminde de aşure yapılıyordu. Birinci İmam’da da yapılıyordu, ikinci İmam’da da yapılıyordu, üçüncü İmam’da da yapılıyordu. İmamların sayısı arttıkça mı içine karıştırılan maddelerin sayısı arttı? Kaldı ki 12 İmam diyoruz ama İran’da Humeyni’ye de İmam deniliyor. Şimdi 13. İmam mı var? Sayı artarsa her seferinde bunu değiştirecek miyiz?
Bir kere şunu kesinkes açıkça söylemek lazım: İslamiyetin o aşamasında, mesela hilafet aşamasında bir bakıyoruz, Ali taraftarı olanlara Şia deniliyor. Bugünkü Şiiler onun takipçisi. Ebubekirler, Ömer, Osman, aynı şekilde Muhammed, Ali; bunlar aynı kabile içinde, dedeleri ikiz kardeştir bunların. Yani yakın akrabalar. Bunlar bir nevi iktidar çatışmalarıdır. İki Arap kabilesi arasındaki iktidar savaşında biz Kızılbaş Alevilerin ne işi var? Niye taraf tutuyoruz? Bizi ne kadar ilgilendiriyor? Bizi hiç ilgilendirmediği halde bunu öne çıkarmak. Yavuz Sultan Selim’in yaptığı katliamlar? Kimse onlardan bahsetmiyor. Daha düne kadar Dêrsim olayından kimse bahsetmiyordu. Maraş olayı, Sivas, Çorum olayı. Kimse bunlardan söz etmiyor. İlla da Hasan Hüseyin deyip duruluyor. Peki o masum insanlardan bahsedilirken, kaldı ki masum değiller, iktidar savaşı veriliyor, Dêrsim’deki Kürdün ne günahı var? Onlardan neden bahsedilmiyor? Üzeri örtülmek isteniyor. Bu Aleviliğe tamamen aykırı bir şey.

Hazal sordu, ben yanıtladım…

MEHMET ALTAN

Aşağıda T24 sitesinde benimle yapılan bir röportaj bulacaksınız…

Hazal Özvarış gündeme ait tüm soruları sordu ben de yayıtladım…

Haber/Analiz’e denk geldiği için aşağıda olduğu gibi yayınlıyorum, yorumlarımı sizinle de paylaşmak istedim:

Her medya kuruluşunun kendi dokunulmazları mı var? AKP, biatı kaldırmak isterse medya patronlarının kamu ihalelerine girişlerini sınırlandırabilir mi? Darbe ihtimali 2012’de hâlâ geçerli mi?

T24, Mehmet Altan,

Star gazetesindeki yazılarına son verildikten sonra T24’e verdiği söyleşiye şu sözlerle başlamıştı: “Medya ve hükümet ilişkisindeki kırmızı çizgilerin başında eleştiri yapmamak geliyor. Dostane eleştiri dahi kabul edilemez hale geldi.”

Geçtiğimiz hafta gazeteci Ali Akel de, hükümeti Uludere konusunda eleştirdiği “Özür açıklanmaz, özür dilenir!” başlıklı yazısı üzerine 16 senedir çalıştığı Yeni Şafak’tan uzaklaştırıldı. Olayın ardından hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, hem de Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağparti ve hükümetin bu konuyla bir alakası olmadığının altını çizdi. Elbette, bu açıklamaları “artık gazetelerdeki köşeleri kapatmak, ekranlardaki programları kaldırmak için hükümete yakın olmak veya doğrudan talimat da gerekmiyor, iktidar korkusu bütün işi hallediyor” yorumları da izledi.

Bu arada Yeni Şafak yazarları Ali Bayramoğlu, Özlem Albayrak ve Hilal Kaplan gazete yönetiminin tavrını eleştirirken, Hakan Albayrakanonslarla ilan edilen Yeni Şafak’a dönüşünü “Akel meselesi tatlıya bağlanıncaya kadar” erteledi.

Ruşen Çakır’a “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecekten korkuyorum” diyen Mehmet Altan’a medyadaki gelişmeleri ve muhtemel Türkiye izdüşümlerini sorduk:

Ali Akel’in Yeni Şafak’tan uzaklaştırılması sürpriz oldu mu? Her medya kuruluşunun kendi dokunulmazları mı var? Medya patronlarının kamu ihalelerine girmelerinin yasaklanması, iktidara itaati zayıflatır mı? “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecek” derken ne kast ediyor? Ona göre Türkiye’de darbe ihtimali 2012’de hâlâ geçerli mi? Halk, anketlerde öne sürüldüğü gibi yeni müdahalelere direnir mi?

“İsimleri değil, fikirleri konuşalım” diyen Mehmet Altan’ın T24’ün sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Kaldığımız yerden başlayalım; aradan geçen zamanda “Medyadan yazmanız için teklif geldi mi?” diye sorumuza “Siyasetin bu kadar ağırlıklı olduğu, benim konumumu Türkiye’nin durumu gösterecek” diyerek yanıtlamıştınız. Geçen beş ayda herhangi bir teklif aldınız mı? Hayır, almadım. Sanırım Türkiye’de medyadan herhangi bir teklif gelmesi için siyasi iktidarın medya üstündeki ağır markajı ile medya dünyasının siyasetten para kazanma refleksinin değişmesi lazım. Bu da olmadığı için hemen bir değişiklik beklemek çok mantıklı ve makul değil. Medyadaki düzenin ne kadar vahimleşerek devam ettiğini her gün biraz daha fazla ve somut bir şekilde görüyoruz.

Son olarak Ali Akel’in Yeni Şafak’tan çıkarılması sizin için sürpriz oldu mu? Son zamanlarda yaşananlar ve benim deneyimlerim ışığında olayın kendisi sürpriz değil, ama bu kadar kaba ve göstere göstere olması epeyce şaşırtıcı, çok da düşündürücü. Medya çalışanlarına neyi yazıp neyi yazamayacaklarına dair sınır çizip tehdit eden kabalık, artan baskı düzeyini ve ivmenin derinleşerek hızlandığını gösteriyor. Bu olay sadece AKP medyasında değil, tüm medyada kalmayı zorlaştıran bir hale getiriyor. Sonuç olarak, kimi ahlak ve vicdan yoksunu iktidar dalkavukları kendilerini imha ederek bunu inkâr için çırpınsalar da, onur sahipleri için medyada kalmak gittikçe daha da zorlaşacak; ya da bu yapı kırılacak. Çok ciddi bir yol ayrımına doğru gidiyoruz. Çünkü “Ali Akel’in yazdığı gibi yazı yazılamayacak” demek, “Senin bundan sonra benim kararlaştırdığım kadar yazma hakkın var” demek. Söylenen şu: “Yazı yazma özgürlüğünü elinden alıyorum ve senin yazarlığını bitiriyorum.”

“İşi tehlikede olan yazarlar” listeniz var mı? Ali Akel’e sahip çıkmak yerine sahip çıkanların paçaları arasında dolaşan onursuz iktidar dalkavuklarını beraberce izliyoruz. Buna karşın yazı ve yazar onurunu feda etmeyecek herkesin tehlikede olduğunu düşünüyorum. Çünkü Başbakan’ı eleştirdiği için birisi kovulmuşsa özgürlük çıtası yerlerde sürünmeye başlamış demektir… Bir yazar, vicdanını dinleyerek özgürce yazı yazdığı için işinden ayrılmaya mecbur edilmiş ise yazı yazma özgürlüğü ciddi bir tehditle karşı karşıya demektir… Ali Akel gitti ve çıta daha da düştü. Bir yazar Başbakan’ı eleştirdiği için atıldığı vakit, diğerlerinin de özgürlüğü sıfırlanmış oluyor. Şurası açık, vicdanın sesini dile getiren yazarın gitmesine sebep olan eleştiriyi artık sen tekrarlayamazsın. Tekrarlarsan sen de gidersin… O halde özgürlüğün oksijeninin çekildiği yerde nasıl düşünce ifade edilecek, vicdanın sesi nasıl dillendirilecek?

Sizce, Yeni Şafak’ta veya diğer gazetelerde atılan meslektaşları ardından yazmaya devam edenler istifa mı etmeli? Benim görüşüm şu: Tüm basın Ali Akel’in yazısını topluca yayımlamadıkça kaybedilen özgürlük alanı geri alınamaz.

Taraf gazetesinin yaptığı gibi? Bunu herkesin yapması lazımdı. Yazı elektrik gibidir, gereğini yapmazsan adamı çarpar. Türkiye’de AKP’nin demokrasiye endeksli adımlar atmaktan vazgeçip otoriter ve din üstünden siyaseti derinleştirmesi, var olan yapının daha hızlı anlaşılmasını olanaklı kılacaktır. Kemalizmden demokrasiye geçmeyi umut ederken “dindar Kemalizm”e doğru ürkütücü bir hızla yol alıyoruz… Dün Kemalizm devlet eliyle topluma şekil vermeye çalışıyordu, şimdi mevcut iktidar aynı metotları kullanarak bunu din üzerinden yapmaya yeltenmekte… Bu süreçte Başbakan’ı eleştiremeyen, hatta Başbakan’ı eleştirenlere çemkiren medya mensuplarının da sabah akşam Başbakan’a övgü düzmesinin tam bir dalkavukluk olduğu daha geniş kitleler tarafından çok daha net görülecektir. Ancak, özellikle Uludere konusunda iktidara yakın medya kuruluşlarında, daha önce duymadığımız kadar ayrıksı ses de yükseliyor. Bir tezat yok mu? Ali Akel’in yazısı nedeniyle işten atılması yeni özgürlük kriterinin Başbakan’ın eleştirilmesi noktasında somutlaştığını gösterdi… Başbakan’ı eleştirmekten ürken bir yazarın, daha doğrusu bunu dalkavukluk haline dönüştüren birinin de neyi söyleyip neyi söylemediği pek de önemli değil. Ama vicdan sahibi onurlu sesler de tabii ki daha fazla haykıracaklardır, dediğiniz gibi bu döneme girildiğini de gözlemliyoruz… Türkiye’de çok sayıda onurlu, vicdanlı, dürüst yazar var, elbette onlar da seslerini yükselteceklerdir. Bu baskı, kendi antitezini de yaratacaktır kaçınılmaz olarak. Dürüst yazarların muhalif sesi de daha keskinleşecektir. Bazıları bugün için geleceğini satacak, bazıları gelecek için bugününden vazgeçecek. Önemli olan, yazılarını demokrasinin evrensel kriterlerinden hareketle mi yoksa denge gözetilerek mi yazıldığı… Eğer gerekiyorsa, Ali Akel sonrasında örneğin beş gün arka arkaya eleştiri yazabilir misin? Mesele burada. Yazdığında ne olur? Medyayı çok sıkıştırıyorlar ama sonunda toplum ve medya bu sıkışıklığı patlatır. Ben, mizah dozunun artacağını düşünüyorum. Böyle baskı dönemlerinde mizah dozu da yükselir.

Başka bir gazeteci Fethullah Gülen’e hakaret ettiği gerekçesiyle Today’s Zaman’dan Twitter üzerinden uzaklaştırıldı. Hakaret kabul edilemez, ancak şu soru akla takılıyor; her gazetenin kendi dokunulmazları mı var? Hakareti ve şiddeti övmek söz konusu olmamalı… Ama herhangi biri ya da kurum için “eleştirilemez” yasağı getirdiğiniz vakit orada özgürlüğe fren yapmış sayılırsınız…

Medya patronlarının kamu ihaleleri ve siyasetle ilişkisi her zaman konu başlığı oldu. Ancak şurası açık kaldı, bu ilişkilerde AKP iktidarını farklı kılan ne? AKP de medya sistemini değiştirmek yerine kullanmayı yeğledi. Yazılacakları siyaset belirliyor. Bu dehşet verici. Ben 28 Şubat’ta bile bu kadar biat görmedim. AKP, medya düzenini, askere ya da siyasetçiye biat etmeyi ve nüfuz ticaretinden para kazanmayı berhava etmedi, hâlbuki bunu çok önceden yapmalıydı. Ama bu siyasetin de, patronların da işine gelmiyor. Bu yüzden de yapı değişmiyor. Kendi izimize düşerek zaman ve ömür tüketiyoruz… Bir vesayet biter gibi gözükürken, bir diğeri başlıyor…

2002’de RTÜK Yasası’ndaki yasak kaldırılarak medya patronlarının kamu ihalelerine girmesine olanak sağlanmıştı. Bugün, AKP medya biatını ve nüfuz ticaretini engellemeyi isterse, Basın Yasası’nda çıkarılacak benzer bir sınırlama çözüm olabilir mi? AB normları sorunu çözer; nüfuz ticaretini, medya ile egemenler arasındaki köhnemiş olan “al gülüm-ver gülüm” sistemini sona erdirir, medya parasını halktan kazanmak zorunda kalır, o zamanda meslek ilkelerine ihanet edemez.

RTÜK Yasası’ndaki değişikliğin medya patronları cephesinde memnuniyetle karşılandığı düşünüldüğünde, bahsettiğiniz ne kadar gerçekçi bir olasılık? “Bunu Türkiye mezralaşacak mı, dünyalaşacak mı?” diye sormak gerek… Karar Türkiye’nin…

Emre Uslu, “Yandaş diye adlandırılan bazı gazete patronların işten çıkarmalara direndiğini” söyledi. Sizce, direnen…Eğer direnen gerçekten var ise ben de bilmek isterim, bu hepimizi mutlu eder.

Örneğin, Bugün gazetesi Yeni Şafak’tan uzaklaştırılan ilk yazar Ahmet Taşgetiren’i işe alabildi. Bugün gazetesi bir ihtimal mi? Tabii ki kendi ilkesi, kendi çizgisi üzerinde duran yazarlar da var ama görevleri siyasal iktidara eleştiri getirenlerle uğraşmak olan saray dalkavukları da parmak ısırtıyor doğrusu… Bugün gazetesi o çizgiyi sürdürürse bir ihtimal elbette. Aslında her gazete bir ihtimal. Neticede her şey gibi gazeteler de değişir. Burada da ilânihaye böyle kalacak değiller.

Tam burada araya girelim; geçtiğimiz günlerde Kürt meselesi üzerine kalem oynatan önemli bir köşe yazarının tutuklanma ihtimali yazıldı. Ayar verme, işten çıkarma yöntemlerinin yanına yargı kanalı da eklenince yazarlara “tam saha press” değerlendirmesi ne kadar abartılı? Hiç abartılı değil… Çok ürkütücü. Bugünkü yasalarla özellikle Kürt meselesinde her eleştiriyi suç sayabilirler. Bu yasaların değişmesi gerekir. Yazıyı, fikir söylemeyi suç olmaktan çıkartmamız gerekir. Temel soru şu: Türkiye devleti demokratikleşecek mi demokratikleşmeyecek mi? Demokratikleşecekse bu yasaları değiştirecek. Değiştirmezse keyfiliğe büyük bir yol açar, zaten de bugün o yoldan ilerliyorlar.

Medyadaki tartışmaların siyasal iktidar cephesinden nasıl algılandığına dair ipucu geçtiğimiz hafta bir köşe yazısından geldi: “Uludere tartışmaları ardından yapılan anketlerde AKP’nin 51,7 oyla birinci oldu.(…) Anlaşılan medya gündemindeki sert polemikler halkın gerçek gündemini yansıtmıyor ve hükümetin algısını değiştirmiyor.” Yazılan, çizilen doğru ve haklı ise muhakkak ve muhakkak sonuç alır. Halk daima gerçeği görür. Doğruyu ve gerçeği söylemeyi kendine dert edinen de zaten oy oranları değişmedi diye vazgeçmez. O kendi doğrusunu söyler. Söylediği doğru gerçekle üst üste düşüyorsa sonunda halk da o noktaya gelir.

Anketlerdeki yüzde 50’yi aşan oy oranı aydın kesim ve gazeteciler ile halk arasındaki makas farkını göstermiyor mu? Yakında kapanır… Şikeyi, Uludere’yi, Deniz Feneri’ni, gece yarısı kimseye çaktırmadan maaş geçirmeyi, Başbakanı eleştirdi diye Ali Akel’in atılmasını birkaç dalkavuk dışında kim uzunca bir süre savunabilir? AKP’yi on yıl boyunca desteklemiş dürüst dindarlara bir kulak verin. Yaklaşan uğultuyu duyarsınız.

Sizce kaybeden AKP mi olacak? Hata yapan, demokrasi yerine halka devlet eliyle şekil vermeye kalkan, bizler demokrasi bekler iken “dindar Kemalizme” yelken açanlar mutlaka kaybedecek… Zorbalık, dayatmacılık mutlaka sonunda kaybeder. Bu bir zaman meselesidir. Kaybetmeye başladılar zaten. Siyasetçi önce prestijini, sonra da oyunu kaybeder. Uludere’den sonra bu iktidarın prestiji ne durumda sizce?

AKP, süreçte hangi kesimleri kaybetti? AKP henüz yığınsal bir kayba uğramamış olabilir ama bu ürpertici gidiş devam eder ise bu kaçınılmaz olacak, ancak nitelikte ciddi bir düşme var. Biat etmeyenlere ve eleştirilere kulak verdiğin vakit doğruyu bulursun. Biat edenlerle zaten ahbaplık olmaz… O zaten senin mahiyetin sayılır.

Liberaller dışında AKP tarafında kimler küme düştü? AKP önce “liberal-demokratlarla” ayrışmaya başladı, özelikle Uludere ve Ali Akel sonrasında ise vicdan sahibi dindar ve muhafazakârlarla da hızlanan ciddi bir huzursuzluk baş göstermiş bulunuyor…

Ali Bulaç’ın “Biz AK Parti’yi eleştiririz, ama ona zarar gelse yine biz savunuruz, bunu görev telakki ederiz…” sözlerinden yola çıkarak soralım, bu huzursuzluğun sınırı AKP’nin iktidarda kalması mı? Hayır, demokratikleşme sürecine son vererek, “dindar Kemalizm”e meyletmesi…

“AKP’ye alternatif bir parti…” Bu cümleyi nasıl tamamlarsınız? Bugünkü şartlara baktığınızda kendi içinden çıkar. Bugünkü tutumuyla AKP, Uludere’yi aşamaz. Bir taraftan AKP Genel Başkan Yardımcısı, “Bu insani değildir” diyecek, yerinde duracak; diğer taraftan “Bunlar figürandır” diyen İçişleri Bakanı yerinde kalacak… Bu böyle ne kadar gidebilir?

Bir projeksiyon, 2014 yerel seçimleri: AKP, Güneydoğu’da oy kaybeder mi? Uludere üslubu Güneydoğu’yu ne kadar AKP ile barışık, AKP’yi içselleştiren bir davranış içinde tutar. Oy kaybetmeyi bırakın, Uludere yüzünden Kürtler, Türkiye’den kopuyor. Uludere sadece devletin 34 insanı katletmesi demek değil, Kürtlerden yolunu ayırması demek? Bu yüzden çok tehlikeli…

İkinci projeksiyon, 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri: Erdoğan Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül Başbakan mı? Zamanın ruhunu, tarihin temposunu doğru okuyorsam bu gidişin sonu yok. Parti olarak bakmayalım. Wall Street Journal üç satır yazdı, Türkiye çalkalandı. Gerçek sorunlarını konuşmadığı, yapısal değişikliğe gitmediği için Türkiye’nin istikrarını çok çabuk kaybedebilen bir zemini var. Kişisel ikbal arayışı içinde “Ben her şeye hâkim oldum” sananların Uludere’de ne hale geldiklerini gördük. Süreç, hem Türkiye, hem siyasi iktidar için öngörülmeyen bir tatsızlıkla sonuçlanabilir. Din üzerinden otoriterleşme sınırları zorlanmamalı. Zaten onun için avaz avaza bağırılmaktayız…

Ruşen Çakır’a verdiğiniz söyleşide “Cami ve kışla savaşında kanlı bir gelecekten korkuyorum” dediniz. Öngörülmeyen bu mu? AKP’nin en büyük önemi ve başarısı Türk halkının beklentileriyle dünyanın gidişatı arasında uyum sağlamasıydı. Ama şimdi AKP, bu uyumu koparıyor.

Peki, bu ihtimaldeki ‘‘kan’’ ne demek? Amerika’nın başına Cumhuriyetçi bir adam gelir, askerlerle işbirliği yapmaya kalkar. Allah korusun bir anda tersine döner işler. Çünkü bütün yapı olduğu gibi duruyor. Avrupa Birliği’ne girilmedi, reformlar yapılmadı, 12 Eylül mevzuatı değişmedi… Hepimizi mutlu eden ve sevindiren birçok olumlu değişime rağmen demokrasi kurumsallaşmadı…

Söylediklerinizden şu mu çıkıyor: “Bir sabah darbeye uyanabiliriz.” Türkiye tehlikeli bir yer… Demokrasiyi kurumsallaştırmadığın sürece tehlike devam eder. Turgut Bey zamanından 28 Şubat’a nasıl geldik? Oluncaya kadar olmazmış gibi durur ama biz bunları yaşadık. Dünyayı algılamadığın vakit büyük sorun çıkıyor. Hayat sürekli uyarıyor: “Bunu yapma hastalanırsın, bunu yapma hastalanırsın…”, ama bu alarmlar yerine sürekli “Bir şey olmaz!” deniliyor. Beşar Esed, Hüsnü Mübarek de, keza padişahlar da “Bir şey olmaz” sandılar… Yaşam hatayı ödetir. Ama hatayı yapan ülke yöneticisiyse o hatanın bedelini ülke de öder. Ne AKP tabanının ne de Türkiye’nin bugün yaşananları hak ettiğine inanmıyorum.

Radikal’de yayımlanan ankette halkın yüzde 66’sının darbe olursa sokağa çıkıp direneceği belirtildi. Halk, darbe ihtimaline karşı durabilir mi? Şimdiye kadar durmadı… Keşke dursa… Bunu son günlerde yaşanan dindar Kemalizme de karşı gösterilecek olan “kırmızı kart” belirler… Her türlü dayatmaya karşı durma, darbelere de karşı durma cesaretini artırır…

Murat Belge’nin şu benzetmesi akıllarda: “Bir darbe daha olursa Türkiye Jurassic Park’a döner.” Türkiye bir darbeyi daha kaldırabilir mi? Darbeyi değil de yerinde sayan demokratikleşme sürecini konuşmalıyız… Bizim gibi kaygan bir zeminde yaşayan ülkelerde demokrasi hiçbir zaman durduğu yerde durmuyor, eğer ileriye doğru gidemezse mutlaka geriye doğru gidiyor. Geriye doğru hareketlendiğinde ise nerede duracağını hiçbirimiz bilemeyiz. Onun için ileriye doğru gitmek için mücadele etmeli ve iktidarı sürekli uyarmalıyız.

Bir üçleme; siz “kışla yerine camiyi koyup ayar vermenin tehlikesi” üzerine kafa yorarken, Halil Berktay kürtaj konusunda “askeri tasfiye eden Erdoğan’ın proto-faşizm hapishanesine düştüğünü” söylüyor. Bir yandan Ahmet Altan, “Ali Akel’in Yeni Şafak’tan ayrılmasıyla yazılı olmayan Takrir-i Sükûn’un açıkça ortaya çıktığını” savunuyor. Bugünkü hükümeti Türkiye için abartılı görünen faşizm çizgisinden ayıran noktalar nedir? Devlet eliyle topluma ve insanlara şekil verme konusunda dönüşü olmayan bir yola henüz tamamiyle girmemiş olması.

2008’de hazırlanan Başbakanlık raporunda “çözüm kürtaja yasak değil, gebeliği önleyici yöntemlerdir” ifadesi yer alırken 2012’de “Tecavüz edilen annenin çocuğuna devlet bakar” diyen Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a varılan dört senelik süreçte temel değişken ne? Kürtaj, gündem değiştirmeye ve Uludere’nin üzerine örtmeye yönelik suni bir tartışma. Ama bu konu da çok ciddi bir ayrışma getirecek, kadınları yok sayan bu özensiz yaklaşım da hükümet açısından büyük bir siyasal hataya dönüşmekte… AKP’nin seçim bildirgesinde kürtajı yasaklamak gibi bir madde yokken, “Uludere gündeminde dindarları daha fazla arkama alırım” diyerek gündem yaratmak ne kadar anlamlı? Türkiye’de iki temel unsur var: Milliyetçilik ve din. Siyasetçi de bunun dışında bir şeyin geçerli olmadığına inanıyor. O yüzden Türkiye bölünüyor ve ileriye gidemiyor. Siz neden vazgeçemiyorsanız, onun esiri olursunuz. Siyasetçinin amacı da oyunu maksimize etmek ve namütenahi iktidarda kalabilme şansını denemektir. Bunları vazgeçilmez olarak koyduğunuz vakit o ülkenin ihtiyacı olandan da vazgeçmeye başlarsınız.

Nedir vazgeçilen ihtiyaç? Buranın ihtiyacı Kemalist bir Cumhuriyet’ten, demokratik bir Cumhuriyet’e geçmektir; dindar Cumhuriyet’e geçmek değil. Demokrasi yerine “Dindarlıkla daha fazla oy maksimizasyonu sağlarım” dediğiniz vakit zaten sonun başlangıcına doğru adım atıyorsunuz. Çünkü Türkiye’nin dindarları da refah, özgürlük istiyor ve özgürlükler bir bütündür. Mesela geçen gün İzmir’de üç dönem AKP’ye oy verdiğini söyleyen başörtülü zarif bir hanımefendi, 4+4+4’ün çıkarılması esnasında alt komisyondaki AKP’lilerin CHP’lileri dayak atarak bu işi halletmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyordu. Gerçek dindarlar özgürlük istiyor, görebildiğim kadarıyla devlet eliyle kendilerine Kemalist yöntemlerle baskı yapılmasından rahatsızlar…

Önce 3 çocuk ve şimdi kürtaj ile kadın bedeni üzerinden yürütülen politikalarını Wall Street Journal’ın “Erdoğan yatak odasına ilk defa girmiyor” tabirinden yola çıkarak soralım; AKP yatak odasında ne arıyor? Benzeşme arzusu, otoriter ve totaliter bir anlayış sonucudur. Sanayi toplumu aynılığı sağlamak için benzeştirme eğilimi içindeydi ama çağın ihtiyacı olan benzeşmemektir. Sanayi sonrası toplumların ayırt ediciliği, farklılaşma üzerinden kazanç sağlamaktır. Steve Jobs diğerlerine benzese bugün Iphone olmayacaktı. Demokrasinin özü çağ değişimi ve benzeşmeme üzerine iken birisi kalkıyor, bütün toplumu kendine benzeterek iktidarını ömür boyu muhafaza etmek istiyor. “Hepsi bana benzerse, ben de ömür boyu bunların temsilcisi olurum” diyor.

Kürtaj yasağını savunanların ana argümanı nüfus azalması. Bir iktisat profesörü olarak, sizce nüfustaki düşüş kürtaj yasağı için bir gerekçe mi? Bunu maliye politikaları ile de yapabilirisin. Halkın refahını arttırabilirsin. Yoksa yüzde 12 tasarrufla, yükselen cari açıkla, düşen büyüme oranı, artan faiz ve enflasyonla, toplum ihtiyacı olan parayı kazanamazken, 3 çocuğu kim, nasıl yapacak? Türkiye ekonomisi bugün çok başarılı performanslarla, çok riskli yapısal sakatlıkların bir arada bulunduğu bir zeminde yürüyor. Bu, sürprizlere açık bir tablo. Ekonomide sürpriz ihtimalleri arttığında insanlar çocuklarına nasıl bakacaklarını daha ince eleyip sık dokuyarak düşünür.

Uç bir soru: Kürtaj tartışmaları, İslamcı basında sıklıkla zikredilen zinayı cezalandırma ile sonuçlanabilir mi? Zinayı yasaklarsam oyum artacak, diye bir mantık yürütülürse bu da mümkün. Ama AKP’nin nereden nereye savrulduğunu göstermesi açısından da çok ilginç olur. Dünya Türkiye’yi biraz daha dışlar.

Söyleşiyi sonlandırmadan soralım; Star’dan ayrılmanızın ardından çok daha sert bir AKP portresi ve eleştiriye tahammülsüzlüğün altını çiziyorsunuz. Bugünden geriye baktığınızda, benzer bir tahammülsüzlüğe uğradıklarını söyleyen bazı Ergenekon sanıklarına daha farklı bakıyor musunuz? Aklınızın köşesinde bir “acaba” takılı mı? Aynı endişeleri 2008’den beri farklı dozlarda söyleyegeldim… Ürkütücü yanlışlar hızlanarak çoğaldıkça, epey öncelerde başlamış olan eleştiri dozu da doğal olarak artıyor… Ergenekon için “acaba” türü bir kuşkum yok, o dönemi fiilen yaşadık çünkü… Dünya soğuk savaşın bitiminde Ergenekon’u temizlerken biz koruduk ve bu iç barışı sakatladı. Hrant Dink’in gözümüzün önünde öldürüldüğünü gördükten sonra Ergenekon’un varlığından şüphe edilebilir mi? Eden herkese Hrant’ın yargılanma sürecindeki ipini koparmış azgın zorbalığı hatırlamasını öneririm.

Ergenekon’dan değil, “bazı Ergenekon sanıkları”nın “bu süreç muhalifleri sindirmenin aracı olarak da kullanılıyor” yakınmalarından söz etmiştik. Örnek vererek soralım; sizce Ahmet Şık veya Nedim Şener “terör örgütü üyesi” mi? Yayımlanmamış bir kitabın yasaklanması girişimi Ergenekon sürecinin zorunlu bir gereği mi? Türkiye’de siyasetin çıkarı ve devlet içi kavgaların hukukun ilkeleri ile irtibatı çok kolayca kopabilir hale geldi… Kitabı suç sayan bir anlayış asla kabul edilemez…

Hazal Özvarış
hazalozvaris@gmail.com

5 Haziran 2012, Salı

Alevi Vatandaşlardan Dur Dağları İçin Dilekçe

Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde, Abdal Musa Dergahı’nın arkasında yeralanDur Dağları’ndaki mermer ocağının faaliyetinin durdurulması ve bölgenin “kültürelvarlık” olarak kabul edilmesini içeren, bin 341 imzalı dilekçe,AntalyaValiliği’ne sunuldu.

Kendilerine Abdal Musa Gönüllüleri adınıverengrup, hazırladıkları dilekçeyiAntalyaValisi AhmetAltıparmak’a sunmak üzere valiliğe geldi. Bir süre ValiAltıparmak’ı bekleyen grup üyeleri, daha sonra dilekçeyi ValiYardımcısıRecep Yüksel’e teslim etti.

Grup Sözcüsü Cemal Kaya, dilekçeyi teslim ettikten sonra AA muhabirine yaptığı açıklamada, Dur Dağları’ndaki mermer ocağının faaliyetlerinin durdurulması için bin 341 imza topladıklarını anlattı. DilekçeyiAntalyaValiliği’ne teslim ettiklerini belirten Kaya, dilekçenin AnıtlarYüksekKurulu’na gönderileceğiniöğrendiklerinisöyledi.

AntalyaValiliği’neverilendilekçede, Dur Dağları’ndaki mermer ocağının Hint bir aileye ait şirket tarafından işletildiği kaydedildi. Dilekçede,Hindistan’da insanların gelenek ve göreneklerine bağlı yaşadıkları hatırlatılarak, bugün Türkiye’de bu faaliyetleri yürütenlerin, gelecekte başka ülkelerde de inanç ve geleneklere zararverecekfaaliyetlerde bulunabileceği öne sürüldü.

Firmanınuygulamalarınındurdurulması istenilen dilekçede ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul ettiği de hatırlatıldı. Sözleşme gereği, Türkiye Cumhuriyeti’nin, vatandaşlarının inanç vekültüreldeğerlerinikoruyacağınıtaahhüt ettiğinin vurgulandığı dilekçede, Abdal Musa Dergahı ve Dur Dağları’nda mermer ocağı işletilmesine izinverilerek, inanç özgürlüğünün ihlal edildiği iddia edildi.

Dilekçede, “Bu yüzden Abdal Musa Dergahı ve onu bütünleyen Dur Dağları’nınkültürelvarlık olması içinbaşvuruyuyapıyoruz” denildi.

Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyünde bulunan veAlevilercekutsal sayıldığı öne sürülen Dur Dağları’nda Hint bir firma tarafından Mayıs 2010’da mermer çıkartmak üzere başlatılan faaliyetler, yöre halkının açtığı dava sonucu 07.07.2011 tarihindeAntalya3. Bölge İdare Mahkemesi tarafından geçici olarak durdurulmuştu. Ancak daha sonra dava bazı mahkeme üyelerinin görev yerlerinin değiştirilmesinin ardındanyenidenele alınmış, 17.02.2012 tarihinde mahkeme yürütmenin durdurulması talebini reddedilmişti. Karar üzerine mermer ocağında faaliyetlere yeniden başlanmıştı.

Ali Kaypakkaya’yı kaybettik

İbrahim Kaypakkaya’nın babası Ali Kaypakkaya’yı kaybettik. Yıllardır, İbrahim’in anısına sıkıca sarılan Ali amcamız yarın Çorum’da son yolculuğuna uğurlanacak.

ALİ KAYPAKKAYA İBRAHİM’İ ŞÖYLE ANLATMIŞTI
İbrahim nasıl bir çocuktu, biraz anlatabilir misiniz?
İbrahim 1949’da Alaca’nın Karakaya köyünde doğdu. Birbuçuk yaşındayken annesiyle ayrıldım bu yüzden yetim kaldı. Köyden başka bir kadınla evlendim. 1954’te ikinci eşim kalp krizinden ölünce 1955’te Üçüncü eşimle evlendim. İbrahim bu sefer de ikinci analığının yanında kaldı. Elimden geldiğince ezdirmemeye çalıştım. İbrahim çok zekiydi. Köyümüzde ilkokul yoktu. İlkokulu üç ayrı köyde okuyarak bitirdi. Sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nu kazandı. Dersleri bayağı iyi gitti Hasanoğlan’da. Orada bazı öğretmenlerle siyasi tartışmaları oldu. Orayı bitirince Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu kazandı. Öğretmen okulundan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik Bölümü’ne geçiş yaptı. O okulda 120 kredi üzerinden mezun oluyorlardı. 20 kredisi kalmıştı mezun olmak için ama okuldan uzaklaştırdılar. Biz Danıştay’a dava açtık. Yürütmeyi durdurma kararı aldı ancak Danıştay’ın kararına uymadılar.

»Diyarbakır’daki günlerinde neler yaşandı?
İbrahim en son Diyarbakır’da ölmeden 8 ay önce eve gelmişti. Üç gün evde kaldı, bazı kitaplarını yaktı, bazılarını bir derenin kenarına gömdü. Ayrılacağı zaman ben ‘oğlum bi daha nasıl görüşürüz, nerde görürüm seni’ deyince bana radyoyu gösterdi, ‘Kara kutu sana haberi verir’ dedi. Üzüldüğümü görünce, ‘Baba bak sağım hâlâ, başındayım. Ama birçok arkadaşlarımız öldü, onların da babası vardı senin gibi. Alıştır kendini” dedi, öylece ayrıldık. 8 ay sonra bir gün işten eve geldiğimde komşuların evde olduğunu gördüm. Ali Haydar’ın öldüğünü İbrahim’in de yaralandığını radyodan duymuşlar. Radyoyu açtım akşam yedi haberlerinde olayı anlatıyorlardı.

ŞİMDİ ON KEZ ÖLECEK İBRAHİM
Haberleri dinledikten sonra, ben ‘keşke İbrahim de ölmüş olsaydı’ deyince evdelciler neden öyle diyorsun diye kızdılar bana. Ben de ‘orda ölse bir defa ölürdü, şimdi on kez ölecek İbrahim’ dedim. Çünkü ona ne işkenceler yapacaklarını biliyordum. Sonra radyo İbrahim’in Tunceli Jandarma Komutanlığına götürüldüğünü söyledi. Hemen Tunceli’ye telefon ettim, telefona çıkan er, İbrahim’in Diyarbakır’a götürüldüğünü söyledi. O erden aldığım bilgiye göre İbrahim’in ayak parmaklarının donmuştu, boynundan ve başından yaralıydı, çok kan kaybetmişti.

Hemen Diyarbakır’a gittim. İbrahim’i görmeye çalıştım fakat bir türlü görüşemedim. İkinci gidişimde onu yine göremedim, fakat yazdığım mektubu ona götürdüler. Yanındaki er gelip bana ne durumda olduğunu anlattı, ‘ayak parmakları kesilmiş, yaraları iyileşiyor, spor yapmaya çalışıyor’ dedi.

Üçüncü gidişimden on gün önce bir mektubu gelmişti. Mektupta ‘Soruşturmam bitti, görüşmememiz için hiç bir neden kalmadı, İstanbul’daki bir olayla ilgili savunmamı istiyorlar. Zaman uzadığı için olayı hatırlamıyorum. İstanbul’a git, Avukat İbrahim Türk’ü bul. Bilinçli gel. Savunmamı bilinçli yapayım’ diyordu. Avukatla görüştüm. Diyarbakır’a gittim.

20 Mayıs 1973 Diyarbakır’a vardım. Görüşmek için gittiğimde ‘görüşemeyeceksin’ dediler. İbrahim’in mektubunu göstererek soruşturmam bitti dediğini söyledim. Neden görüşemeyeceğim dedim. ‘Suçu ağır da onun için’ dediler. Orada kimlik tespiti yapan çavuşlar vardı. Bağırış çağırış olunca Ahmet Yarbay ‘ne oluyor’ diye geldi. Askerler ‘İlle de görüşeceğim diyor’ dediler. İbrahim Kaypak-kaya’yla görüşmek istediğimi öğrenince ‘geç kulübeye’ dedi. Beni bir arabaya bindirip Sıkıyönetim Komutanlığına götürdüler. Yarbay beni orada bir odaya aldı, geliyorum dedi, gitti. Sonra yanında bir albay bir de tuğgeneralle kapıdan girdiler.

Tuğgeneral beni aşağıdan yukarı süzdü. “İbrahim’in babası mısın?” dedi. Babasıyım dedim. -‘Doğrudan doğruya söylemek olmaz ya ben söyleyeceğim, İbrahim öldü’ dedi. Ben duyunca öldürdünüz diye bağırıp çağırmaya başladım. Ben bağırdıkça o ‘Tepelerim’ diyordu. Ben de ‘zaten tepelemişsin, İbrahim’i tepele-mişsiniz beni de depeleyin’ dedim. Bayağı tartıştıktan sonra, Yarbaya döndü, ‘götürün, muamelesini yapsın, cenazesini alsın’ dedi.

Muamelesini yaptım. Belediyeden memur getirdim, 300 kuruşa tabut yaptırdım, 60 kuruşa kefen aldım. Havaalanına gelmeden önce araba aradım. Arabalar 1700 kuruş istiyorlardı. Zaten 1200 kuruşla gitmiştim. Taksicinin biri havaalanına git dedi. Uçak tek yönlü olduğu için belki ucuz götürür dedi. Akşam 6:3o’a biletimi aldım. Askerler tabutu arabaya koydular. Ahmet Yarbay da Mevlüt Karaas-lan da oradaydılar. Bir çanta koydular, İbrahim’in çantası diye tabutun yanına. Havaalanında polise teslim ettiler. Polis aradı beni. İbrahim’in savunmasını yapmak için İstanbul’dan götürdüğüm bildiri çıkınca ‘üzerinde yasak yayın taşıyor’ dediler. Ben de oğlumun isteği üzerine getirmiştim, savunmamı bilinçli yapayım diyordu dedim. “Oğlunun ölümünü duydun bunu yırtacaktın” dediler.

Değil ki bu bildiri dedim. Oğlumun ölümünü duydum. Bu sabah geldim, Diyarbakır’a indim. Akşam 6:30 oldu, bir lokma ekmek bile hatırıma gelmedi cenazeyle karşılaşınca. Bildiriyi nerede düşünecektim dedim. Öyle deyince öbür polis küfretti ona. Elinden bildiriyi aidi yırttı attı. Daha sonra 6:3o’da uçağa bindik. Sekize çeyrek kala Esenboğa Havaalanında indik. Beni arıyordu askerler. Ali Kay-pakkaya kim dediler. Benim dedim. Arkadaşların nerede diye sordular. Arkadaşlarım yok dedim. Ben yalnızım. Baktılar arkadaş yok, inanmak zorunda kaldılar. Araba aradım orada da. Cebimde para yoktu. Onlar bir araba tuttular. Polis arabasıymış. Ben arabanın içinde ağlayıp küfredip geliyordum. Evin önüne geldiğimde onlar gittiler. Sabah da bir minibüs tutup cenazeyi köye götürdüm. Giderken annesini de evli olduğu köyden alıp birlikte köye gittik. Cenazeyi defnettik, geldik.

»İbrahim öldükten sonra ailenize yönelik baskılar oldu mu?
İbrahim’in ölümünü herkes duydu, başında, her yerde, kitaplarda ismimiz çıktı. Bu sefer saldırılar aileye yöneldi. Kızım 7 ay hapis yattı, günlerce işkence gördü. Oğulumun biri üç defa üçer ay hapiste yattı, her defasında işkencelerden geçti. Onun dışında zaman zaman evimize baskınlar yapıldı, geceyarıları kapıya dayanıp kadına kıza hakaret ettiler.

1978’de Çankırılı Hasan Açıkalın diye birini öldürdüler. Benim evin önüne koydular. Sonradan öğrendik adamı ülkücüler öldürüp arabasıyla birlikte kapının önüne çekmişler. Bu baskılardan sonra eşim dayanamadı. 1978’de kalp krizi geçirdi. Acile koştuk ama adımız Kaypakkaya olduğu için bakmadılar. Toplayıp bizi çoluk çocuk nezarete koydular.

KAYPAKKAYA, ‘KARAKAYA’ OLDU
Son eşimden bir oğlum oldu, adını İbrahim koyduk. İbrahim ilkokulu Ankara’da NATO Yolu’nda okudu. Sonra ortaokula gelince İncirli’ye taşındık. Orada ortaokula kayıt ettirmek için gittiğmizde okulun müdürü daha Kaypakkaya soyadını görür görmez bize rest çekti, ‘ben bu çocuğu okula kaydetmem’ dedi. Ben kaydetmek zorundasın diye diretince mecburen kaydetti. Sonra bana ‘sen İbrahim Kaypakkaya’nın nesi oluyorsun’ diye sordu. Ben babasıyım deyince, ‘bunun değil öteki İbrahim Kaypakkaya’ diye bağırdı. ‘Onun da babasıyım’ dedim.

Okulda çocuğa baskılar devam edince bir öğretmenin tavsiyesiyle çocuğun soyadını değiştirmeye karar verdik. 18 yaşından küçük olduğu için benim de soyadımı değiştirmek zorunda kaldık. Kaypakkaya’yı Karakaya olarak değiştirdik. İbrahim ODTÜ’de Petrol Mühendisliği’ni kazandı, mühendis oldu. Bir yerde ismi hiç bilinmeyen biri bir eylem yapsa hiç dikkat çekmiyor. Ama bizim ele geçtiğimiz her yerde ismimiz bomba gibi patlıyor. Kaypakkaya diye…

(2006 BirGün)

2 Temmuz’da Madımak Oteli önündeyiz…

Katliamının 19. Yıldönümü öncesi çeşitli demokratik kitle örgütü temsilcilierinin katılımıyla Ankara Mülkiyeliler Birliği salonunda bir basın toplantısı düzenleyerek 2 Temmuz’da Madımak otelinin önünde olma çağrısı yaptı.

Sivas Katliamının yıldönümü yaklaşırken Alevi Kurumlarının çalışmaları da hız kazandı.

Pir Sultan Abdal Kültür Deneği , Sivas katliamının 19. yılında katledilenleri anmak ve “Madımak Utanç Müzesi olsun” demek için yapacakları çalışmalara ilişkin Mülkiyeliler Birliği’nde bir  basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür  Vakfı Genel Sekreteri Sadık Özsoy ,BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Dersim eski Milletvekili Şerafettin Halis, ,Türkiye İnsan Hakları Vakfı  Genel Başkanı Metin Bakkalcı, Demokratik Anayasa Hareketi Sözcülerinden Ayhan Bilgen ve Sivas Katliamı Davasının müdahil Avukatlarından Şenal Sarıhan’ın yanısıra  çeşitli siyası parti ve sivil toplum kuruluşlarından temsilciler de katıldı.

“MADIMAK DAVASI AYNI ZAMANDA YÜZYILLARCA BİZANS, SELÇUKLU, OSMANLI DÖNEMİNDE YÜRÜTÜLEN ALEVİ KATLİAMLARININ DAVASIDIR” Basın toplantısında konuşan PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül, 1993 yılında Madımak’taki katliamın “devlet destekli” olduğuna dikkat çekerek, katliamdan sonra yapılan davanın ise zamana yayılarak önemsizleştirilip “katillerin” aklandığını vurguladı.

Dava sürecini eleştiren Bülbül, “Hep birlikte uyduruk yöntemler ile yürütülen ‘hukuki’ süreç izledik” dedi. Madımak katliamının 19. yılında Madımak Oteli’nin “Utanç müzesi” olması için otelin önünde olacaklarını belirten Bülbül, “Madımak davası sıradan bir dava değildir. Madımak davası aynı zamanda yüzyıllarca Bizans, Selçuklu, Osmanlı döneminde yürütülen Alevi katliamlarının davasıdır” dedi. Bülbül, Madımak katliamının 19. yılında yine Madımak otelinde olacaklarını kaydederek, “Tüm dost ve müsahip kurumları, aydın, yazar ve sanatçı dostlarımızı yürüyüşümüze ve 2 Temmuz 2012 tarihinde Madımak’taki buluşmaya davet ediyoruz” dedi.

MAHKEME İNSANLIK SUÇU KARARINI GERİ ALDI! Kemal Bülbül’ün ardından konuşan Madımak katliamı davasının müdahil Avukatlarından Şenal Sarıhan ise, mahkemenin Madımak katliamına ilişkin kamu görevlilerine ilişkin insanlık suçunda zaman aşımının olmayacağı kararını aldığını belirterek, “Ancak gerekçeli kararda ise bunu geri aldı. Böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Gerekçeli karar ile kısa karar arasında fark olamaz. Mahkeme çelişkili karar almıştır” dedi.