Ana Sayfa Blog Sayfa 6450

Savaşa hayır…

Rıza AYDIN

Emperyalistlerin bir zamanlar, Osmanlı Devletini yöneten -İttihat ve Terakki Hükümetinin önderi-Enver Paşanın egosunu şişirip Osmanlı Devletini Birinci Dünya Savaşına soktuğu gibi, Irak’ın diktatörü Saddam Hüseyin’in egosunu şişirtip Kuveyt’e saldırttığıgibi, günümüzde de emperyalistler AKP Hükümetinin önderi Recep Tayip Erdoğan’ın egosunu şişirip Türkiye’yi Suriye ile savaşa sokmak istiyorlar.

Tarih göstermiştir ki savaşın kazananı olmuyor; hem Enver Paşa, hem Saddam Hüseyin, hem Musolini, hem de Hitler açtıkları savaşın kanlı çığlıkları arasında yok olup gittiler. Savaş çocukların ölmesi, anaların ağlaması, yuvaların sönmesi, kadınlarınırzına geçilmesi, kısaca kan, zulüm ve gözyaşı demektir.

Bizler, hiçbir askerin savaşlarda ölmesini istemiyoruz, hiçbir asker anasının tabutta gelen yavrusunun başucunda ağlamasını istemiyoruz; hiçbir şey anaların gönlündeki evlat acısını dindiremez. Bu yüzden analara kıymayın efendiler çocuklarıöldürülmesin diyoruz. Bunun için bizler, Türkiye’nin ne Suriye’ye ne İran’a nede herhangi bir ülkeye saldırıp onlarla savaşmasını istemiyoruz. Bizler biliyoruz ki, savaş bir değil, bin bir cinayettir.

Bizler çocuklarımızın komşu halkların çocuklarıyla savaştırılıp, birbirlerini öldürmesini istemiyoruz, biz çocuklarımızı Tayip Erdoğan’ın saçma emelleri uğruna ölsünler diye dünyaya getirmedik, bu yüzden bizler hem Suriye ile hem de herhangi bir ülkeyle savaş edilmesine hayır diyoruz. Biz dünyanın neresinde olursa olsun, savaşlara, emperyalist müdahalelere karşıolduğumuz gibi, halkların kendi eseri olan, halkın kendi iradesine dayanan demokrasi mücadelesinin de yanında olduğumuzu haykıracağız.

Sevgili vatandaşlar, şimdi gelin, sizde bu sesimize bir ses verin, hep bir olup Alevi Bektaşi Federasyonunun yaptığı SAVAŞA HAYIR mitingine katılalım, savaşa hayır diyen bu çığlığımız daha da gür çıksın. Sesinizi sesimize katın ki, bu saçma savaşı engelleyelim. Unutmayalım ki yarın çok geç olabilir, gün bugündür, bugün bu pis savaşı durdurma günüdür.

Kahrolsun savaşbaronları, Suriye ile savaşa hayır. Yurtta barış cihanda barış.

Barış hemenşimdi

 

”Bir komünistin cenazesi enternasyonelle gönderilmeli”

Alevi Dedesi Mehmet Turan, bir komunistin cenazesinin komunist enternasyonel marşıyla gönderilmesi gerektiğini söyledi.

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi (İAKM- Cemevi), “II. İngiltere Alevi Kültür Festivali” kapsamında geçen cumartesi günü İAKM-Cemevi binasında dedelerin katıldığı “Alevi Bektaşi Erkanları” başlıklı bir panel düzenlendi. Yazar Ahmet Koçak’ın yönettiği paneli 300′e yakın katılımcı izledi. Panelde konuşan Alevi inanç önderleri, Alevilere uygulanan asimilasyonları ve inançlarını korumak için yapılan çalışmaları anlattılar. Yazar Koçak’ın sorusunu yanıtlayan Alevi Dedesi Turan, bir komunistin cenazesinin komunist enternasyonel marşıyla gönderilmesi gerektiğini belirterek, “Anlaşılmayan dilde yapılan ibadet dogmadır. Böyle uğurlanan cenazeler de ne yazık ki mumdardır” dedi.

Dede Nuri Dereli de tarih boyunca Alevilerin büyük haksızlıklara ve asimilasyona uğradığını öne sürerek, “12 Eylül faşist generalleri Alevilere de darbe vurmuştur. Dedeler aleyhine propaganda Aleviliğe zarar vermiştir” diye konuştu.

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) İnanç Kurulu Başkanı Cafer Kaplan da Alevilikte “erkan” tanımını yaparak Almanya’da yapılan çalışmaları anlattı. Kaplan, Türkiye’den Diyanet ve Cemevi Vakfı işbirliği ile Avrupa’ya dede gönderilmesini asimilasyonun bir parçası olarak niteleyerek eleştirdi.

Dede Dertli Divani de Alevilikte “Cem” rütüellerinin nasıl yapılması ve kimlerin katılması gerektiğini anlattı. Dede Dertli Divani, Türkiye’de eğitim sistemindeki 4+4+4 değişikliğini de Alevilere karşı asimilasyonun bir parçası olarak niteledi…

Alevilerde Bava Dûzgin Ziyareti

Kızılca YÜRÜR

Dêrsim’in Nazımiye ilçesinde bulunan Bava Dûzgin/Düzgün Baba Ziyareti,
1) cem merasimi,
2) adak adanan kurbanların kesimi,
3) ziyaret binasının arkasında yükselen dağda çeşitli kutsal sayılan noktalarda, belirli sırayla yerine getirilen haç görevleri,
4) ziyaretin yer aldığı köyden gelen ailelere ve misafirlere lokma dağıtılması ve
5) çeşitli niyetlerle rüyaya yatılarak, sorunlara çözüm aranması
gibi bir dizi ritüelin yerine getirildiği bir merkezdir. Ayrıca, cemevinin birinci ve ikinci katında bulunan odalarda, cem tutulan meydanda ve Bava Dûzgin’ın mekanı olarak bilinen mağarada, ziyaretçiler geceleyebilir.
Hastalıktan iyileşme, çocuk sahibi olma, bir eş bulma gibi dileklerle ziyarette uyuyan kişilerin, rüyada, Bava Dûzgin, onun gönderdiği bir vekil, Bava Dûzgin’nın suretine büründüğü bir insan ya da hayvan (örn. yılan) veya Xizir ile karşılaştıkları düşünülür. Rüyanın oluşturduğu özel ara alanda Bava Dûzgin’ın, kendi var olduğu zaman ötesi boyuttan, ölümlülerin var olduğu zaman-mekan boyutuna müdahale edebildiğine inanılır. Bava Dûzgin, niyeti iyi olan, sorununa çözüm arayarak ziyarete doğru yaklaşan ve hem düşünce, hem eylemde kötülüğü bulunmayan insanlara olumlu ve destekleyici müdahalelerde bulunabilirken, toplumsal dayanışmaya aykırı davranan, ziyarete ya da çevresine zarar veren, ona verdiği sözü tutmayan kişilere olumsuz ve yıkıcı müdahalelerde de bulunabildiği anlatılır.
Ziyarete yapılan hatayı telafi etmek bazı durumlarda mümkündür, bu durumlarda da, Bava Dûzgin, genellikle rüya yoluyla, yerine getirilmesi gereken görevleri bildirir. Demek ki, manevi alanla teması sağlayan bu rüyaları görmek için, hem insanlar çağrıda bulunabilir, hem de Bava Dûzgin kişiyi ziyaretine çağırmak, pişmanlık karşısında bir cezayı kaldırmak veya uyarıda bulunmak için rüyaları kullanabilir.
Bu yazıda, ziyaretin bir işleyiş alanı olan “rüyaya yatarak iyileştirme” fonksiyonuna odaklanılacak. İşlevci bir yaklaşımla, ziyarete yüklenen anlamların ve ritüel uygulamalarının, toplumsal dayanışma ağlarının işleyişinde ne gibi görevler üstlendiğine bakılacak.
Tıp uzmanları ve tıp tarihçileri arasında, “folklorik tıp uygulamaları”, “geleneksel şifa yöntemleri” gibi tanımlarla kategorize edilen, bir grubun genellikle sözel ve deneyim yaşamaya dayalı aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçirdiği iyileştirme yöntemlerinin, tam da geleneksel olduğu, değişmez ve zamansız olduğu var sayılır. Antropolojik bir bakışla, şüphesiz bu önyargı kabul edilemez. Üstelik, pratik değeri olan ve zaman içinde aktarılmaya değer görülen toplumsal bilginin geçirdiği değişimler, grubun yaşadığı ve tepki verdiği siyasi, ekonomik değişimlerin iyi bir göstergesi kabul edilebilir.

Toplumsal dayanışma

Mezopotamya ve Anadolu’da çok sayıda rüyaya yatarak iyileşme ziyareti vardır ve çoğunlukla Alevi baba ve dedelerinin kerametiyle bağlantılı görülen bu mekanlar, toplum üyelerinden, hatta toplum dışından gereksinim duyan herkese açıktır. Bu işlevleriyle, hastalık gibi bireylere ağır acı ve yük veren, hem de toplumsal görevlerini yerine getirmelerine engel olan bir sorun karşısında, grubun bireyin sorumluluk ve çare arayışına katıldığı bir yöntem olarak, şüphesiz tüm rüyaya yatma mekanları birer dayanışma alanı şeklinde tanımlanabilir. Ancak, bunların hemen hepsinin, kendine özgü rüya dokuları, işleyiş biçimlerinde ufak farklar, evliyanın karakterinde toplumun ve içinde yaşadığı dünyanın, doğa koşullarının getirdiği belirgin ayırt edici hatlar olduğu gözlemlenebilir.
Geçtiğimiz yıllarda, Antakya’daki Şeyh Yusuf Hekim ve Tokat’ın Zile ilçesine bağlı Çeltek Köyü’nde bulunan Çeltek Baba Ziyaretleri’nde de kısa alan çalışmaları yapılmış ve rüya anlatıları derlenmişti. Ancak, Bava Dûzgin’ın, bu iki ziyarette rüyaya giren, iyileştirici evliyalardan farklı olarak, rüyalarla düzene soktuğu bir diğer alan vardır: Toplumsal dayanışma ilişkileri.
Bu alanda Bava Dûzgin sadece iyileştiren değil, aynı zamanda dayanışmaya aykırı davranan kişileri hastalıkla cezalandıran bir kuvvettir. Derlenen örneklerden birinde, Bava Dûzgin Dağı’na giderken, yola düşmüş bir kütüğü kaldırıp kenara koymayı aklından geçirmesine rağmen ihmal eden bir kişinin rüyasına kızıl bir yılan görünümünde giren Bava Dûzgin, kütüğün kaldırılmamasından dolayı hava karardıktan sonra bir kaza yaşandığını belirtmiş, kişinin boğazına çöreklenerek yüzünün bir kısmını sokmuştu. Ayrıca “istesem seni öldürebilirdim. Git, o yolu yaptır” diyerek, rüyada kişiye, uyandıktan sonra fark ettiği yüz felcinden kurtulmanın da çaresini söylemişti. Kişi, bu yolu yaptırdıktan sonra yüz felci geçmiş, böylece topluma karşı yerine getirmesi gereken dayanışma hizmetini bilinçli olarak ihmal ettiği ve zarara yol açtığı için ağır bir ders almış, bu öyküyle de başka toplum üyelerini dayanışma konusunda uyaran bir örnek olmuştu.
Bir diğer örnekte de Dêrsimli bir köylü, arabasıyla ziyarete giderken, aynı köyden, ama iyi anlaşamadığı bir kişi, yolda ona işaret ederek, onu da yanında götürmesini ister. Ancak ziyarete giden köylü arabasını durdurmaz, geçip gider ve hatta geride bıraktığı kişinin haline güler. Öyküde, kısa süre sonra araba bir kaza geçirmektedir. Köylünün hastanede gördüğü bir rüyada, aynı köyden bir dedenin suretinde görünen Bava Dûzgin, arabaya almadığı köylüsünden özür dilemesi ve ziyarette kurban kesmesi koşuluyla, onu iyileştireceğini söyler. Yani kaza, yoldaki ziyaretçiyi almadığı için gerçekleşmiştir. Aynı rüyayı, sureti rüyada beliren dede de görmüştür; ertesi gün iki kişi birbirinden habersiz aynı rüyayı çevrelerine anlatırlar. Hemen hastaneye çağrılan hasım kişiden özür dilenir, kurban kesilir ve hasta sağ salim hastaneden çıkar.
‘İyileştirme ziyaretleri’ çerçevesinde, hastalık, kaza gibi bedene etki eden ve büyük oranda rastlantısal kabul ettiğimiz felaketler ile, eşlerin çocuğunun olmaması gibi fizyolojik işlev bozukluğu kabul ettiğimiz sorunların daha geniş bir kozmik etki-tepki ağına dahil edildiğini, hem teşhis hem tedavi aşamasında bu sorunların, toplumsal hizmetler ve topluma etki eden algı ötesi kuvvetler bağlamında ele alındığını görüyoruz. İşte tam da bu hizmetlerin ve topluma etki eden algı ötesi kuvvetlerin toplumdan beklentilerinin çeşitli ziyaret örneklerinde farklılık gösterdiğini söyleyebiliriz. Bava Dûzgin ve ait olduğu toplum, iyileştirme rüyası anlatılarına bakılırsa, toplumsal dayanışmaya büyük önem vermekte, birey bu dayanışma içinde üstüne düşen hizmeti yerine getirmez, bu nedenle diğer toplum üyelerine zarar verirse, hastalık ve felaketi hak etmektedir. Bava Dûzgin de, doğaüstü kuvvetleriyle, bu uyarı-ceza-bedel ödenmesi ve affetme mekanizmasını işletmektedir.

Anlatılar ve işleyiş

Bava Dûzgin Ziyareti’nin evliyasının rüyalarda ak sakallı bir dede olarak göründüğü söylense de, aslında Bava Dûzgin’nın henüz genç yaşta, evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan sır olduğu anlatılmaktadır. Bu nedenle, “muradına eremediği için, başkalarının muradını yerine getiriyor” denmektedir. Çeşitli hastalıklardan muzdarip kişiler ziyarete başvursa da, ziyaretin en yaygın kullanımı, çocuk sahibi olmak isteyen kişilere bereket sağlamaktır. Soyun sürmesine katkıda bulunan bu işleviyle, ziyaret üreme ve doğum konularında, bireylerin üstünde kurulan yoğun baskıyı hafifletmekte, bunu dünyevi olanın ötesinde bir alana taşıyarak, toplumun ortak yükümlülüğüne de sokmuş olmaktadır. Zira, bir iyileştirme ziyareti aynı zamanda bireyin ya da bir ailenin kendi kaynaklarıyla çözemediği bir soruna, toplumun biriktirilmiş hafızasında, kültürel sorun çözme yöntemlerinde çözüm aramasının bir alanıdır.
Başarılı bir iyileşme anlatısıyla, birey toplumun bilgisine sadakatini ve bu bilgiye vakıf olduğunu kanıtlayarak, topluma aidiyetini teyit etmiş olmaktadır. İyileşme anlatılarında vurgulanan “tek bir dokunuş, darbe ya da hamleyle, hasta kişinin iyileştirilmesi” gücü, toplumun geliştirdiği bu çare arama yöntemine güvenmenin bu sadakati haklı çıkardığını göstermektedir. Birey, hastalık durumuyla tek başına başa çıkmak zorunda değildir, ziyarette rüyaya yatarak iyileşen kişi, toplumsal dayanışma ağlarının, onun kavrayışı ötesindeki alanlarda bile iş gördüğünü yaşamaktadır. O da, iyileşme anlatılarıyla, bu ağların süregitmesini destekler ve çare arama yönteminin yaygınlaşmasını sağlar, bilgi aktarımının hem üreticisi hem aracısı konumuna gelir.
(Yazarın, yaptığı araştırma kapsamında görüştüğü – e.n.) bir görüşmeci, ziyaretlerin ancak son 5-6 yıldır yeniden kullanıma açıldığını, ama bundan sonra yoğun bir ilgi geliştiğini açıklamıştır. İstanbul’da yaşayan bu görüşmeciye göre, özellikle kentlerde yaşayan Dêrsimli genç nüfus, ziyaretleri “öğrenilmiş bir ibadet sürecinin, bilinmez zamanlarda gidişatı belirlenmiş ritüellerin takip edildiği dini mekanlar”dan ziyade, “kimliklerine ilişkin duygusal bir deneyim geçirdikleri ve Alevi kültürünü sürdürdükleri yerler” olarak yaşıyordu. Bir diğer görüşmeci de, ziyaretlerin manevi gücün yoğunlaştığı yerler olduğunu, burada her bireyin, manevi olanla kendine göre temasa geçtiğini, bunun için belli ritüeller ya da aracılar gerekmediğini belirtmiştir. Ancak 3 farklı görüşmecinin belirttiği bir nokta, ailelerinin onları çocukluklarından beri her sene bir kez Bava Dûzgin’e getirdiği, hatta orada beraber gecelendiği yönündedir. Demek ki, burada ailelerin çocuklarına vermek istediği, sözel olarak değil, yaşanılarak aktarılan bilgiler vardır. Çocukların, ebeveynlerine kıyasla, bu bilgiye nerelerde ve ne derece manevi önem atfettiği, bu maneviliğin yaşanmasında ortak ve toplumsal deneyimi nereye yerleştirdiği, araştırılması gereken bir konudur. Ancak büyük olasılıkla, kentlerden ziyarete gelen gençler ile yörede yaşayan, yetişen genç kuşaklar arasında ziyarete ve ritüel akışına yaklaşım açısından farklar vardır. Yine de ortak bir eğitim sistemi içinde yer almaları ve ülkemizde popüler medyanın, özellikle televizyonun etkisi, bu farkların çok da büyük olmamasına yol açıyor olabilir.
Dêrsim bölgesinde, kamu sağlık ocakları ve devlet hastanelerinin yanı sıra, özel sağlık kurumları da bulunmaktadır. Modern sağlık kurumlarının işleyişi, verimliliği ve halk arasında bunlar hakkında paylaşılan bilgi, aynı zamanda fabrika üretimi ilaçların ulaşılabilirliği, iyileşme amacıyla ziyaretlere başvurulmasını nasıl ve ne derece etkilemektedir? Anlatılar, modern tıp yöntemleri ve iyileştirme ziyaretlerinin birlikte kullanıldığını teyit etmektedir. Ancak ilaç endüstrisi ve sağlık kurumları, belli hastalıkları ziyaretlerin alanından çıkarmış olabilir. Örneğin, bir görüşmeci, enfeksiyon hastalıklarında, cerrahi müdahale gerektiren durumlarda ve organ bozukluklarında, ziyarete başvurulmadığını belirtmiştir. Oysa, 56 yaşındaki bir görüşmeci, ailesindeki bir anlatıya göre, kurşun yarası almış ve kurşun çıkarıldığı halde ateşli ve bilincini kaybetmiş halde yatan dedesinin ziyarete götürüldüğünü ve rüyada Bava Dûzgin ile karşılaştıktan sonra iyileştiğini belirtmiştir. Ziyarette geçmişte ve günümüzde hangi sağlık sorunlarına çözüm bulmak için rüyaya yatıldığına dair farklı kuşaklardan Dêrsimlilerle görüşmek gerekir.

Ziyaretlerin yarı-geçirgen yapısı

Görüşmelerin tümünde sorduğumuz bir soru, Bava Dûzgin’ın kendi toplumundan insanların sorunlarına daha fazla çözüm getirip, getirmediğiydi. Bu soru, toplumun ziyaret yoluyla işletilen dayanışma ağlarının sınırlarını nasıl çizdiğini anlamak için önemliydi. Tüm görüşmeciler, ziyarete başvuran kişinin toplumsal aidiyetinin, yardım almak açısından bir önem taşımadığını söyledi. Buna göre, Anadolu’nun farklı kentlerinden, Alevi ya da Sünni, çok sayıda insan buraya geliyordu ve İstanbul’da Bava Dûzgin’ın methini duyup, Dêrsim’e gelen ve hastalığına şifa bulan Sivaslı bir Sünni vatandaşın öyküsü de, anlatıldı. Uygulamayla öğrenilen ritüel adımlarına hakim olması mümkün olmayan, dışarıdan gelen bir kişi şüphesiz grup üyelerince hemen ayırt edilmekte ve ziyaret bu kişilerin kullanımına açık olsa da, grup kendinden olmayanı, ortak uygulama bilgisine sahip olmaması yoluyla, belli bir sınırda tutabilmektedir. Bu nedenle, burada tamamen kimlik sınırlarının kalkmasından ziyade, mekana bağlı, yarı-geçirgen bir geçici ritüel cemaati oluşumundan bahsedebiliriz.
Buradaki sorumuz: Alevi ve Dêrsim aşiretlerinden olmayan kişilerce ziyaretin kullanımı, her zaman bu şekilde mi düzenlenmekteydi? Yoksa, bu yarı-geçirgen yapı zaman içinde daha kapalı veya, daha açık bir hal mi aldı? Bu değişim, toplumun kendinden farklı gruplarla iletişim ve ittifaklara açıklığı açısından, bize ne söylemektedir? Üstelik, pratikte gerçekten ziyarete Dêrsim ve Alevi cemaati dışından insanlar gelmekte midir? Bu durum kuvvetle olasıdır, zira Diyanet İşleri Başkanlığı Sünni vatandaşlara ziyaret ve türbe uygulamalarını yasaklamıştır ve bu ritüeller, resmen caiz değildir. Sünni türbelerinin çoğu kilitlidir ve ritüel uygulama alanları kapatılmıştır. Bu durum, Sünni inananları, Alevi ziyaretlerinden faydalanmaya yönlendirmektedir ve Bava Dûzgin, tüm Türkiye’de bilinen bir iyileştirme – bereket arama merkezidir. Ancak, böylesi bir ortak kullanım varsa, bunun ne zaman, nasıl yoğunlaştığı, zamanımızda bunun getirdiği karşılaşma ve sınırları yeniden çizme deneyimleri, geçmiş kuşakların anlatılarıyla kıyaslanmalıdır.
Bava Dûzgin Ziyareti’nde görüştüğümüz bir dede, geçmişte insanların ziyaretle ilişkisini, daha fazla kendilerini zorlayarak ve eğiterek kurduğunu belirtti. Dedeye göre, günümüzde ziyaretle ilişki, bir para temelli alış verişe dönmüştü: İnsanlar ziyarete para bağışında bulunarak, ciddi ücretlerle kurban alıp keserek, görevlerini yerine getirdiklerini ve gereken fedakarlıkta bulunduklarını düşünüyorlardı. Para ekonomisinin ziyaretlerde kurulan toplum ilişkisini ve ritüel uygulamasını belirlemesi ve dönüştürmesi, ne zaman ve hangi dinamiklerle hız kazanmıştı?
Muhtemelen, nüfusun önemli bir kısmının kentlere göç etmesi burada bir rol oynamıştır. Emeğini satan ücretli çalışanlar olarak, geçimlik üretim yapan köylülerin aksine, girdikleri işlerine ve emeklerine yabancılaşma süreci, bölgelerine ve ziyaretlerine görev ve sadakat anlayışlarını da değiştiriyor, burada da, paranın aracılığıyla sunulan bir emek ve çaba, daha doğrudan; çile ve zorluk çekerek kurulan ilişkinin yerini alıyordu. “Eskiden bu dağa yalın ayak çıkılırdı” sözünde vurgulanan da, bu değişim olabilir.
Dedenin ifade ettiği rahatsızlık, para ekonomisiyle, aşiret yapısının geçimlik üretime dayalı ekonomisi arasındaki çatışmaya; birbiriyle uyuşamaz ama, ziyaret yapısında birlikte var olmak zorunda kalan iki farklı üretim ve kaynak kullanımı sistemine işaret etmektedir. Üretim ilişkilerindeki değişimin, kültürel ve dini yapıların dönüşümüne etkisini incelemek için, bu değişim sürecinin takibi verimli veriler sunabilir.

 

Gole Çetu

Burhan GÜNDOĞAN

Gözlerimi daldırdığım oluyor bazen. İçimi saran zamanlara kayıyorum. Dün ile bugün arasında gidip geliyorum. Düşler ülkesine koşar adımlarla gitmek, sevgiden sevdalara çoğalmak….

Küçük bir kasabaydı geldiğimde şehir bana. Kerpiç evler ve kagir evlerle kaplıydı her yan. Devlet dairelerinin dışında oraya buraya serpilen bazen tek katlı, bazen de iki katlı betonarme binalara rastlardım. İnsanın içini acıtan bir masumiyeti vardı şehrin. Gözlerinde her dem yaşlar boşalan bir çocuk gibi düşünürdüm bakarken ona. Daha koca koca binalarla örülmemiş, evlerin önündeki küçük bahçelerde her bahar çiçeklerle bezeli ağaçları görmek mümkündü. Gecelerine karışan silah sesleri, aydınlatma fişekleri, dağları titreten bomba sesleri… Acı, keder ve sevinç omuz omuza giderdi hep. Dünya bizim için sınırlıydı. Denetlenen sokaklar, her tutulan yolda sorgu sual… Yaşamak bir o kadar cehennemi, yaşamak bir o kadar sitemliydi.

Her yeni yapılan yapıyla birlikte insan döküntülerin toplandığını sanıyordu önceleri. İki katlı ya da tek katlı evlerle birlikte bahçelerin gittiğini, yeşilin şehrin kalbinden söküldüğünü gören gözler, bir iç çekişe bırakıyordu bakışlarını.

İçten bir saygıyla anlatırdı Gole Xizir’ı bana abim: “Babam, beni de yanına almış, atıyla Kert’ten inip Gole Çetu’nun önüne gelmiştik. O zamanlar, şehri Batman köyüne bağlayan bu köprü de yoktu. Tek seçenek, atı sulara vurup karşıya, Gole Çetu’nun önüne, çıkmaktı. Yanlış yerden suya girmiştik. Babamın ilk kez içten ‘ya Xizir’ dediğini duyuyordum. Bana ‘belime iyice sarıl’ dedi. Atın derin soluk alış verişini duyuyor, müthiş bir korkuya kapılıyordum. Babamsa ‘korkma yavrum, bu at bizi kurtaracak Xizir’ın izniyle’ diyordu. Atların suda yüzdüğünü ilk o zaman görmüştüm. Ayağını sendeleyerek toprağa değdiren at bizi kurtarmıştı. Babam, önce atın dizginlerini bıraktı; sonra sırtından atlayıp beni aldı eyerin üstünden. Bir huşu içinde gidip kayalara kılesini* kesti. ‘Ayan beyandır buranın Xizir’ı’ dedi içi bir hüzünden ayrılırken.

Gole Çetu’ya Gole Xizir derlerdi. İki su burada birleşir. İnanışa göre, Xizir burada müsahiplik vermiştir Munzur’a. İki suyun birleşmesi Dêrsim Kızılbaş Aleviliği’nde ikrarlığa bir kanıttır ve kutsaldır. Dargınlar, küskünler barışırlarken gelip iki suyun birleştiği Gole Çetu’da durur birbirlerine ikrar verir ve ikrar alırlar.

Bahar yeni bir başlangıçtır, umutların direngen zamanlara taşındığı, sevdaların kalplerde uç verdiği zamandır. Uzun bir kışın ardından dallardaki hareketliliğini özlemiştir ağaçlar. Toprak yavaş yavaş ılır, bir hareketlilik başlar bağrında. Mart ayının ilk haftası; ki bu yeni hesaba göre ikinci haftaya denk düşüyor. Bir başka deyişle Newroz’dan bir hafta önceki ilk çarşamba gününe denk geliyor. İnançta buna “Kara Çarşamba” derler. O gün evlerinde yaptıkları yağlı ekmeklerini, gömeleri, tava ekmekleri ve gözlemelerini alarak, sakız gibi temiz giysilerini giyerek Gole Çetu’ya gelirler. Gole Çetu’da iki suyun buluştuğu bu yerde birbirlerinin omuzlarından öperek gulbang alırlar. Gulbang sırasında içten bir yakarış içine girerek, dudaklarında Hakk’a dualarla seslenirler. Oli’yi anar, 12 İmam’dan, Hz. Hüseyin’den ve Xizir aşkından söz ederler. Dillerde yalnızca yakarış vardır ve kötülüklerden sıyrılma zamanıdır artık her davranış. Diller yakarışla birlikte bir arınmaya doğru kayar. Burası söyleşme ve bir iç boşalım mekanıdır. İnsanlar kime neyi söyleyecekse, Hakk’tan
ne niyaz edecek, kimi şikayet edecekse burada söylerler. Çünkü bu mekana yüzünü süren, burada davasını Hakk’a havale eden kişiye bundan sonra susmak düşmektedir. Kin ve gareze yer yoktur. Çıralarını yakar, dileklerini seslendirerek gönül esenliği içinde evlerinin yolunu tutarlar.

Her bahar başlangıcında ve ilk çarşambaya denk gelen bu Gole Çetu ziyareti zamanla birlikte haftanın her çarşambasına dönüşmüş ve insanlar, baharın ilk çarşambasında yaptıkları bu ziyareti, her çarşamba günü yapar olmuşlardır… Böylece geleneksellik yeni bir anlayışla içselleşmiş, genç kuşaklar bunu çarşambanın her günü olarak algılamışlardır. Her ne kadar düşünce ve ibadet çarşambaları kutsanmışsa da, aranılan baharın ilk çarşambası olarak bilinmektedir. Burası her inanıştan, her dilden insanın buluşmasına da bir şekilde vesile olmaya başlamıştır son yıllarda. Yalnız hesapta olmayan baraj sularına gömülen ziyaret yeri, buraya gelen başını taşa değdirerek “kılesini” alan insanları incitmiş, onların ahlarını almalarına yol açmıştır. Önceleri baraj sularının halkın inanç yerlerine kadar gelebileceği hesabı yapılmamış ya da bir inanç yeri olarak o zamanın yöneticileri tarafından pek de kale alınmamıştır. Ancak baraj sularının yükselerek inanç yerine kadar gelmesi insanların tepkisine neden olmuştur. İnsanlarımızın gelip gulbang aldıkları, birbirlerine musahiplik ya da kirvelik verdikleri bu mekanlar tehlike altına girmiştir. İnanç, yönetenlerin inançları biçiminde algılanmış, bunun dışındaki ibadet biçimleri görülmezden gelinmiştir. Öyle olmasaydı Gole Çetu’nun Dêrsim Kızılbaş Alevi inancındaki yeri önemsenir ve ona göre tedbirler alınırdı. Bu mekan, Dêrsim Alevi Kültür Akademisi Derneği (DAKAD) tarafından düzenlenerek Gole Çetu’yu baraj sularına gömen ilgili firmanın yardımı geri çevrilmiştir. Böylece bir yönüyle Gole Çetu’ya yapılan yanlışlığa tepkisel bir tavır da konmuştur. Bilindiği gibi Dêrsim Kızılbaş Aleviliği’nde akarsular, suların kaynakları hep kutsanmıştır. İnsana hayat veren, yaşamın kaynağı olan suyun önemsenmesi Dêrsim’in birçok yerinde aynı ilgiye sahiptir. Burada insanlar kirvelik ya da musahiplik tutarlarken suyun başında birbirlerine on iki kuruş verirler. On iki kuruş bir akittir. Gole Çetu’da iki suyun birleştiği bu mekanda bu akitlere inançça başvurulması bir gelenektir.

Bildiğim Peri suyu üzerinde yapılan barajla tamamen sular altında kalan Ferec köyü ile Çelekas arasında da bir Gole Xizir var. Bir vakitler Çelekas Köprüsü vardı. İnsanlar, oradan her geçişlerinde yine Xizir’ı anar ve Bava Dûzgin dağı görüldüğü zaman, işaret parmağını alınlarına değdirerek oraya duydukları saygı belirtilmiş olurdu. Dêrsim coğrafyasının birçok yerinde ocaklar ve ziyaretler vardır. Dêrsim’in çekiciliği de işte bu ocak ve ziyaretlerden gelmektedir. İnsan, Dêrsim toprağına ayak basarken, sanki onu kendine çeken bir kuvvetin, bir sevginin varlığını hisseder. Dağlara yalnızca dağ olarak bakmak, taşları yalnız taş olarak görmek, kişinin yanılgıya düşmesine neden olur. Kırklar dağı (Qelxero) inanç bakımından Dêrsim Alevilerinin kutsal mekanlarının başında gelmektedir. Burada yakın zamana kadar cemler yapılırdı. İnsanlar, dünle bugün arasında mukayeseler yaparlardı. İnançlarını gözleriyle görür, ritüellerini bilirlerdi. Ne yazık ki Dêrsim Aleviliği bugün büyük bir tehlike ve kuşatma altındadır. Kutsal mekanlara gidemeyen, oraları göremeyen insanlar, süreçle birlikte inançlarını yaşayamaz olmuşlardır. Yine herkesçe bilinen bir gerçek vardır ki, Dersim Aleviliği daha çok söze dayanmış, dilden dile anlatılarak günümüze geldiği için kayıt altına almakta büyük sorunlar yaşamıştır. Dedeler, büyüklerinden gördüklerini topluma anlatamaz, yaşayamaz ve yaşatamaz duruma düşünce de, insanlar inançlarının nasıl yaşandığını son tanıklara sormaya başlamışlardır. Bu, Dêrsim insanı için ne kadar acı verici bir durumdur…
Gözlerim dizi dizi yola düşen kadın ve kızlara takılıyor. Onlar ellerinde tepsiler ve poşetlerle Gole Çetu’ya doğru gidiyorlar. Yaşlı kadınlar orada her daim hazır dururlar, biliyorum. İnce bir sızı gibidir yakarışları şimdi. Dersim’in yüzlerce yılın acısıdır çizgili yüzlerinde sakladıkları. Düşle gerçek arasından bakarlar gelenlere. Gözlerindeki yaşlar akmaya hazırdır. ‘Viy Xizir’ diye başlarlar duaya. Bir genç kız, çıralığını uzatırken ona, belki de sevdiği için ondan dua beklemektedir. Öyledir Gole Çetu’ya gelmenin bir yönü de. Yaşamı mutlu kılmak baht ve şans sahibi olma değil midir buraya gelişlerin bir nedeni de? Her yaşlının dudaklarında önce komşusuna, sonra zorda ve darda olana ve en son da kendisi ve çocukları için dualar çıkmaz mı? Dersim Kızılbaş Aleviliği bu yönüyle komünal bir yaşamı çağrıştırmaz mı? O halde ziyaretlerimiz, ocaklarımız bizim için çok önemlidir. Elbette bu inanç yerleri, bu değerleri bilmeyenler için pek bir şey ifade etmeyebilir ama bilinmelidir ki, bu inanç bin yılların içinden süzülerek gelmiştir. İnanç ve ibadet yerleri korunmalı ve suların altına gömülmemelidir.

 

Ziyaret kültürü doğal toplumların mirasıdır

Etem XEMGÎN

Kızılbaş Alevi inancındaki ziyaretlerin tarihi, Mitra inancından öncesine kadar dayanmaktadır. Dolayısıyla ziyaret kültürü, o dönemde kalma bir kültürdür. Ziyaretler aslına bakılırsa genellikle yüksek dağ tepeleridir. Zira eski inançlarda, insana benzetilen tanrıların gökte yaşadığına inanılırdı. Göğe en yakın mekanlar ise dağlardır. Bu kültürü anlamlandırmak için, oluştuğu dönemlere göz atmak gerekiyor.

İnsan, madde olarak gözle görülen ve elle tutulabilen fiziki yapısı ile manevi olarak gözle görülemeyen ve elle tutulamayan ruhsal yapısının bir birleşimi olarak vardır. Bunlar insan varlığının tabii öğeleridir. Bu öğelerinin birleşimi ve ayrışması konularında insanlara ait pek çok mitolojik yazılı anlatılmlar bulunmuştur. Ancak insanın gelişimi ve değişimi sürecinde ilkel dönemlerinde fiziki yönü ağırlıkta iken, zamanlara olayları algılaması, kavraması ve düşünme yeteneğini geliştirmesi ile giderek manevi, ruhsal yönü ön plana çıkmıştır. Bu durum insanın düşünerek olayları değerlendirmesi, geçmişinden edindiği tecrübeleri ve yaşam çevresindeki deneyimleri ile uyumlu olmuştur.

Hiç şüphesiz insanın manevi yönünün en ön ve yaratıcı aşaması düşünebilmedir. Düşünme yeteneği, insanı diğer hayvan ve canlılardan ayıran en önemli özelliktir. Bu özelliği sayesinde insan kendi yeteneklerini güçlendirerek, kendi yapısını değişime uğratabildiği oranda kendi dışında oluşan olay ve gelişmeler arasında bağlar kurar, olguları kavrar, onları anlayabildiği oranda olaylara katılarak gelişme ve değişmelerde etkin rol alabilir. Ancak kişinin düşüncesinin yoğunlaşması, olayların veya gelişmelerin kendi kişiliğini ilgilendirmesi ile orantılıdır. Bu durum insanın yaşamını sürdürme isteminin tabii özelliğidir. Bu nedenle kendisini doğrudan ilgilendiren konularda düşüncesinin daha da yoğunlaştırmasına karşın kendisinin ilgi alanından uzaklaşan konularda ise kendisi ile olay veya gelişim arasındaki mesafe oranına düşüncesinin yoğunlaşması da hafifler. Bunda etken olan, olay ve gelişmelerin kendisine vereceği zararlar ile sağlayacağı çıkarlardır. Kendisine gelebilecek zararları engellemek veya en aza indirmek ve çıkarlarını ise azamiye çıkarmak için gelişmelere katılarak, yetenekleri ile etkide bulunup olayın yönünü değiştirme çabası içerisine girer.

Dünya insanlığı tarihsel yaşam koşullarında olayları ve gelişmeleri etmenleri ile kavrayabilecekleri oranda evrim geçirmiştir. İnsanlık ailesi bünyesindeki değişik halklarda zaman zaman etmenlerin değişimi ile orantılı olarak hızlı gelişmeler, duraklamalar ve hatta gerileme süreçleri yaşanmıştır. Bu durumun oluşmasında dini inanç etmeninin halkarın bünyesinde en büyük rolü oynadığı şüphesizdir. Dini inançlar insanların manevi yönünde oluşurken, kişinin olumlu ya da olumsuz yönde değişimine önemli oranda etkide bulunup damgasını vurmaktadır. Bu olgu, insanların varlığından beri süregelmiştir.
Doğal toplumlarda insanlar, yalnız insanların değil, tüm canlı ve cansızların ruhlarının varlığına inanırlardı. Onlara göre tüm varlıklar cansız ve ruhsuz olamazlardı. Aksi halde tabiattaki oluşumlar gerçekleşemezdi. Güneş ve ayın hareketleri, yıldırım, yaprakların kapanması, çiçeklerin açması vs. gibi, şairlerin dağları, nehirleri, ağaçları, yıldızları, güneşi, ayı ve gökyüzünü görünmeyen kutsal ilahi olguların görünen işaretleri olarak değerlendirmeleri gibi, tabiat da kendisini sayısız ayrı yaşamların uyumlu birlikteliği şeklinde göstermektedir. Bunlardan bazıları görünür, bazıları ise görünmez. Ama hepsi de gövde ve ruh bileşiminden meydana gelmişlerdir. Bunların sırlı oluşumlarıdır. Dünya tanrısal güçlerle doludur. Her yıldız ve her taş dahi, görünürde bir anlam içerir ve çok yönlü tanrısal güçlerin yönetiminde ve denetimindedirler. Böylece insanlar güçlü ile zayıf, büyük ile küçük, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki ilişki ve çelişkilerde, onların sırlı yapı ve amaçlarını izlemek zorunda kaldılar. Kavrayıp anlayabildiklerini terk ederek, anlayamadıkları ile inanç yollarına devam ettiler.

Güneşin ise kutsanmaya başlaması büyük bir olasılıkla insanların yerleşik hayata geçip tarımla uğraşmaları ile oluşmaya başladığı ve güneş ışınlarının tarım ürünlerini yetiştirdiği, bereketi arttırdığı ve böylece tüm canlıların ona muhtaç olduklarının farkına varılması ile başladığı sanılmaktadır. Bu durum üzerine güneş, her türlü canlının yaratıcısı olmaya başladı. Aynı anda yeryüzü de tüm canlıların anası ve ana tanrıça olarak kutsanmaya başladı. Güneşin sıcak ışınları ile onu döllediği ve bunun sonucunda tüm ürünlerin veya canlıların doğduğuna inanılmakta idi.

Kök olarak Alevilik de yaratılış felsefesini Güneş (Mitra) inancından alarak evrimleşmiştir. Yaratılış inancı, tanrı-doğa özdeşliği üzerine kurulmuştur. Buna göre, insan da dahil olmak üzere evrensel olan bütün şeyler tanrı özünden yaratılmıştır. Yaratılmış olanda tanrısal öz, ruh ve madde karışımı olarak kendini açığa vurur. Dünya ve dünyadaki her şey esas olarak özünde tanrısal ışığın bulunduğu materyalin, yani ateşin, suyun, havanın ve toprağın karışımıdır. Doğum ve ölüm, tanrısal öz ile maddenin birleşimi ve ayrışmasından ibarettir. Bu felsefik görüş Alevi ‘deyiş’ veya ‘nefes’ adı verilen Alevi şiirlerinden açık bir şekilde dile getirilir. Tanrısal yaratılış sıralamasına göre insan bütün yaratılmışların en sonuncusu olarak tanrısal ruhun veya ışığın ve aklın gerçekleştirildiği kalıptır. Bu nedenle Alevi inancında insan en temel hareket noktası ve yaratılışla özdeştir. “İnsandan büyük kabe yoktur”, çünkü Aleviye göre evren, gerçekleşen tanrıdır. İnsan ise, kendini tanıyan, ona adını koyan, isimlendiren hakikattır. Yaratılışı ruh ve madde ikilemi üzerine kuran Alevi felsefesi, insanda her şeyi kendi zıtlığı içinde kurar ve anlamaya çalışır.

Bahsettiğimiz yerleşik doğal toplumlarda her şeyin bedeni, fiziki yapısı ile beraber ruhlarının varlığına olan inançları ile bunlara ruhlarını veren tanrıların/tanrıçaların çocukları olmalarına inanmaları sonucunda, ağaçların da insanlar gibi ruhlarının olduğunu kabul ettirmişti. Onların kesilmesini öldürme olarak değerlendirdikleri gibi, tanrıların/tanrıçaların kızacaklarını da yorumlamakta idi. Çiçek açan ya da meyve tutmaya başlamış ağaçlar gürültülerle korkutulmaktan korunurlardı. Böylece hamile bir kadının korkutulması neticesi, zamanından evvel çocuk düşürmesi gibi, ağaçların da zamanından evvel meyvelerini dökeceğine inanırlardı. Bu durum bazı bölgelerde tarım ürünleri için de geçerlidir. Her ne şekilde olursa olsun, korkutulan ya da ürkütülen, bir buğday, arpa veya pirinç tarlasının tane vermeyip sapa dönüşeceği inancı zamanımızda dahi korunmaktadır. Ayrıca bazı dağların ilahi güçlere sahip olduğu, bunların gereğinde depremleri yaratabileceklerine inanılması ile kutsanmaları, bazı yerlerde ise depremlerin yer tanrısının/tanrıçasının uykusundan uyandırıldığı veya rahatsız edildiği için oluştuğuna inanılırdı.

İnsanların inançlarının en önemli yönü maddi olmayan, gözle görülüp elle tutulmayan manevi ve doğaüstü kuvvet ve kudretlere sahip olgulara inanmasıdır. Bunlara inançları, insanların korkularının yanında, insanların çözemediği sorunlarının çözümünde ve diğer alanlarda onlardan bekledikleri yardımları yapmaları için onlara yönelmeleri şeklinde kendini göstermektedir. İnsanın yaşantısını etkileyen iyi ve kötü ruhlara, şeytanın kötü yöndeki etkileyici gücü ile varlığına inanılması, insanların bu olguların vasıflarını kendilerinin hayal ve beyin güçleri ile açıklayıp kavramaya çalışmaları, onların henüz tabiattaki olay ve canlılar arasındaki bağlantıyı kavrayamadıklarından kaynaklandığı, söylenebilir. Halk bu aşamada hala doğa olaylarına yön veren, hastalıkları ve ölümü getiren, insanların iyi ya da kötü yaşamalarına etkide bulunan, sayısız iyi ve kötü saydıkları tanrısallara inanıyordu. Kendilerine yardımcı olmaları ya da kendilerine kötülük etmemeleri için, bunlara kurbanlar kesilir ve dua edilerek yalvarılırdı. Böylece doğaüstü güçlere ve gözle görülmeyen ruhlara olan halkın inancı beraberinde büyücülüğü de yarattı.

Alevi Köyü’nde ilk Cem töreni

Alevi vatandaşların yaşadığı Dalakderesi köylüleri uzun bir aradan sonra ilk kez düzenlenen Cem töreninde bir araya geldi. Siyasi baskılar nedeniyle yaklaşık 40 yıldır Cem yapılamayan köyde Mersin Cemevi tarafından cem töreni düzenlendi. Eski okul önündeki alanda düzenlenen törene 500 civarında Alevi vatandaş katıldı. Ozan Cemal Kayhan’ın deyişleri okuduğu, zakirliğini Taner Açıkalın’ın yaptığı törende Alevi dedesi G. Kemal Uyumaz, yapılan tüm işlerin hak ve halk için yapılması gerektiğine dikkat çekti.

Uzun yıllar sonra özellikle gençlerin ibadetlerini yaparken yaşadığı acemilikler Alevi Dedesi Uyumaz’ın yönlendirmeleri ile aşıldı.

Alevi Dedesi G. Kemal Uyumaz’ın Cem’e girerek dar duasını okumasıyla başlayan törende özelikle yapılan tüm işlerin hakkın ve halkın rızasıyla yapılması gerektiğine dikkat çekildi. Günümüzde yaşanan tüm sorunların çözümünün Alevilik felsefesi içersinde yer aldığını ifade eden Uyumaz, “Alevilik, bölmek için değil birleştirmek için vardır. Alevi inancına sahip insan her işini hakkın ve halkın rızası için yaptığından hiçbir kötülük beklenmez” diye konuştu. Cem’e katılan cemaatten birbirleri arasında sorun varsa rızalık istenmesini talep eden Uyumaz, tüm katılımcıları yaşamlarının her anında edepli olmaya davet etti. On iki hizmet deyişinin okunmasının ardından Dede Uymaz On iki İmam için toplu dua etti. Postun serilmesi ile devam eden törende Tezekkâr hizmeti yapılarak Çerağ adı verilen mumlar yakıldı. Daha sonra Cem’de görev alan Süpürgeci, Gözcü gibi hizmet dualarının okunmasının ardından Tevbe, Gülbank, Duvazimam, Tevhid ve Miraçlama’dan sonra Kırklar Semahı dönüldü. Ozan Cemal Kayhan, okuduğu deyişler eşliğinde semahların dönüldüğü törende, Saki Suyu dağıtımı, mersiyelerin okunması gerçekleştirildi. Tören, Süpürge, Lokma hizmetinin ardından törenin başında yakılan Çerağ söndürüldü, serilen Post kaldırıldı. Törenin sonunda on iki hizmeti gerçekleştirenler için toplu dua okunması ve dağılma duası yapıldı.

40 yılı aşkın bir süredir Dalakderesi’nde Cem töreni yapılmadığı bilgisini veren Mersin Cemevi Başkanı Suat Yıldız, “Atatürk’ün dediği yoldan giderek, milletin efendisinin yani köylümüzün ayağına geldik. Bizleri mihman ettiniz. Sizler çağırdınız, Hünkar Hacı Bektaşi Veli’de yolumuzu açık etti ve böyle mübarek bir olaya hep birlikte imza attık. Biz burada yılların özlemi ile ibadetimizi yerine getirdik. Her zaman söylediğimiz gibi biz herkesin ibadetine saygı duyarız. Herkes inancı gereğince ibadetini özgürce yapabilmeli. Aynı saygıyı kendi ibadetimize de bekliyoruz” diye konuştu.

 

Adana’da “Savaşa Hayır” mitingine 5 bin kişi katıldı!

Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) Adana’da düzenlediği “Suriye’de savaşa hayır” mitingine yaklaşık 5 bin kişi katıldı. Adana Alevi Kültür Derneği Başkanı Kemal Çelik ve Adana PSAKD Başkanı Miktad Özdemir’in içinde yer aldığı miting organizasyonuna çok fazla sayıda Alevi örgütlenmesinin yanıısra TKP, ÖDP, EMEP gibi bir çok siyasi parti de katıldı. Ayrıca mitinge CHP miletevekili Aytuğ Atcıı, Vahap Seçer, Bülent Özgümüş katıldılar…

Necdet Saraç’ın sunduğu mitingde AKD Genel Başkanı Engin Gündük, Hatay Alevi Değerleri Derneği Başkanı Zülfikar Çiftçi, PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül ve ABF Genel Başkanı Selahattin Özel “bölgede savaşa izin vermeyeceklerini” belirttiler.

Hatay, Mersin, İskenderun, Maraş, Tarsus ve Yenice gibi bir çok yerden yüzlerce kişi mitinge katıldı.

Miting Musa Eroğlu’nun katılımıclarla birlikte söylediği “Gelin Canlar Bir Olalım”la sona ererken, Hatay Epik Tiyatro Topluluğu’nun gösterisi de ciddi ilgi gördü.

“ABD Elini Suriye’den Çek, Savaşa Hayır” gibi bir çok sloganın atıldığı miting coşku içinde sona erdi…

Çamcı Köyü, İkinci Sosyal Tesisine Kavuştu

Geçtiğimiz yıllarda kaplı olan köy okulunu imece usulü ve yarım sever vatandaşlarında katkılarıyla sosyal tesise dönüştürmüşlerdi.  Nişan, düğün, hayır ve Alevi inançları gereği cem törenlerini de bu sosyal tesislerde yapıyorlardı. AK Parti’nin 4+4+4 olarak nitelendirilen eğitim sisteminden dolayı, köy okulunun tekrar açılma olasılığı ortaya çıkınca ikinci bir soysal tesis için kollar sıvandı. Bir önceki muhtarlık döneminde Köy konağı önündeki boşa arsa hazineden satın alınarak köy tüzel kişiliğine kazandırılmıştı. Muhtar İsmail Öztürmen öncülüğünde Çamcı köyü halkı tekrar kenetlenerek kendi olanakları ve yardım sever vatandaşların katkılarıyla söz konusu arsa ya sosyal tesis inşa edilerek köy halkın hizmetine sokuldu.

Konuyla ilgili bilgi veren Muhtar Emekli Yarbay İsmail Öztürmen, “Muhtarlık bütçesi, CHP Edremit ilçe Başkanı Yurt Yıldırım, Köy halkından Avukat Emir Hüseyin Acar, Muhasebeci Ali Bayracı ve Emekli Astsubay Turan Kızıler başta olmak üzere bazı dostlarımızın ve köy halkımızın maddi ve manevi destekleri ile bu tesisimizi yaptık. Devlet kaynaklarından; Kaymakamlık, il özel idaresi gibi kuruluşlardan en ufak bir destek almadan bu tesisimizi tamamlayarak halkımızın hizmetine sunuyoruz. Emeği geçen tüm dostlara ve köy halkımıza teşekkür ediyorum” dedi.

Ayvalık”ta Aleviler Birlik Ceminde Buluştu

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Şubesi,  kuruluşunun 3. yıldönümünü Birlik Cem’i ile kutladı.
Alevi inancı ve  kültürünün vazgeçilmezi olarak nitelendirilen Birlik Cem’lerinden ikincisini  önceki gün saat 19.00’de Ayvalık Belediyesi’ne ait İsmet İnönü Kültür  Merkezi’nde düzenledi. 3 yıl önce 31 Mayıs’ta kurulan dernek şubesinin kuruluş yıldönümünde organize edilen Cem törenine ilçe ve beldelerde yaşayan alevi  vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi. Alevi inancının olmazsa olmaz olarak kabul  edilen ritüellerinden biri olan Ayvalık’ta ki cem törenini, Alevi toplumunun  saygın inanç önderlerinden biri olarak kabul edilen Hüseyin Gazi Metin Dede  yürüttü.

Alevi inancının dışında, Sünni vatandaşların da katıldığı gözlenen Cem töreni öncesinde görüşlerini aldığımız Pir Sultan Abdal Kültür  Derneği Ayvalık Şube Başkanı Vedat Tekten, “Bugün Birlik Cem’i adını verdiğimiz,  toplumun birleşmesi adına düzenlenmiş, birbirlerinden rıza alma temeline dayalı bir Birlik Cem’i yapıyoruz. Bu organizasyonu dernek şubemizin 3. kuruluş yıldönümüne rast getirerek, kuruluş yıldönümümüzü daha da anlamlı bir hale  getirmek istedik” dedi. Cem’in kendileri için barış, bir arada olmak, kaynaşma,  sorunlarını tartışmak ve konuşmanın yanı sıra törene katılan herkesin  birbirinden razı olduğunu anlamını taşıdığını kaydeden Tekten, “Bu nedenle  Birlik Cem’imiz adından da anlaşılacağı gibi, ‘Birlikten Kuvvet Doğar’ diyen  herkese inancına bakılmaksızın açık olacaktır. Bunu vesile kılarak, ışıklarla  bir araya gelip, lokmamızı pay edeceğiz” ifadelerini  kullandı.

CEM EVLERİNİN KURULMASI İÇİN ALEVİ VATANDAŞLARDAN  DESTEK İSTEDİ
Cem töreni öncesinde, İsmet İnönü Kültür Merkezi’ni  dolduran çoğunluğu Alevi vatandaşlardan oluşan vatandaşlara hitaben konuşan  Hüseyin Gazi Metin Dede ise, Türkiye’de oldukça kalabalık bir nüfusa sahip  olmasına rağmen Alevi vatandaşların inanç ve kültürlerini yaşatacakları Cem  Evleri’nin resmi bir kimlik kazanamamış olmasından duyduğu üzüntüyü ifade etti.  Türkiye’de Alevi vatandaşların yoğun yaşadıkları her yerde birer Cem Evi’nin  oluşturulması gerektiğini kaydeden Hüseyin Gazi Metin Dede, Alevi vatandaşların  bu konuda gereken ekonomik desteği vereceklerinden emin olduğunun da altını çizdi.

Alevilerin, ‘Kızılbaşlık’ ve ‘Mum Söndü’ gibi kavramlarının  toplumda bilinçli olarak çarpıtıldığını savunan Hüseyin Gazi Metin Dede, “Alevilik; insanı dünyanın merkezine koyan, aklı da ön plana çıkaran, din, dil, ırk,  mezhep, kadın, erkek ayrımı yapmadan, eline, beline, diline sahip olan bir  inanış biçimidir. Biz Aleviler bu dünyada her insanın kardeş gibi yan yana  yaşaması için Cem törenlerimizi yaparız. Bizim Cem’lerimizde günahlardan  arınmaktan çok, uyarı vardır” dedi.

Alevi toplumlarında, kadınlara her şeyden önce insan olarak bakıldığını kaydeden Hüseyin Gazi Metin Dede, “Kerbelada, adına salavat getirdiğimiz peygamber efendimizin torunlarına su  vermemeyi marifet sayanlarla, o mazlumların başlarını kesenlere biz ‘yezit’ diyoruz. Ama her Sünni inancını kabul edeni de yezit olarak görmüyoruz. Bir  kişinin alt kimliği, üst kimliği ne olursa olsun, insan olması bizim için  yeterlidir” diye konuştu. Cem töreni öncesinde kendisini salonda bulunan  kalabalığa tanıtan Hüseyin Gazi Metin Dede, emekli bir maden işçisi olduğunu ve  yıllarca sendikalarda aktif görevler alarak, yaşamı boyunca insanları alevi-sünni olarak ayırmaksızın bir araya getirebilmek için yoğun emek  harcadığını kaydetti.

GÜNAHLARINDAN ARINDIKLARINI SÖYLEDİLER
Konuşmasının ardından, eline bağlamasını alan Dede, Cem törenini başlattı. Oldukça farklı objelerle dolu olduğu gözlenen, Cem ibadetine salonu  dolduranların da derin bir inançla katıldıkları dikkatlerden kaçmadı. Cem töreni  sırasında semah dönen Alevi vatandaşların tören sonunda lokmalarını birbirleriyle paylaştığı gözlendi. Tören sonrasında özellikle Alevi kadınların  kendilerini bir kuş gibi günahlarından arınmış ve tertemiz olarak  hissettiklerini söyledikleri gözlendi.

Dertli Divani: “Dergahtaki cami kaldırılmalı”

Mayıs ayının ilk haftası Dertli Divani Rhone Alpes Alevi Kültür Merkezi (AKM) tarafından düzenlenen bir panele konuk oldu. Bizler Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) Basın Yayın Komisyonu olarak sizler için Dertli Divani baba ile görüşerek Alevilerin gündemini sorunlarını ve 27 Mayıs günü FUAF’ın 7. Genel Kurulu üzerine bir söyleşi yaptık. Söyleşi öncesi öncelikle Dertli Divani babayı tanıyalım:

Dertli Divani, 1962 yılında Şanlıurfa’nın Kısas köyünde doğdu. Babası, asıl adı Hamdullah olan Âşık Büryani’dir. Küçük yaşlarda bağlama çalmayı öğrenen, şiir yazan ve cemlerde bulunan Dertli Divani, hem kendi şiirlerini hem de babası ya da başka âşıkların şiirlerini besteliyor. Mahlasını oluşturan Dertli bölümünü 1978 yılında Emrullah Efendi, birkaç ay sonra evlerini ziyaret eden Bektaş Efendi ise Divani bölümünü verdi. Dertli Divani’nin pek çok eseri, değişik sanatçılar tarafından da seslendirildi. Divani’nin eserlerini, Arif Sağ, Zülfü Livaneli, Belkıs Akkale, Musa Eroğlu, İlyas Salman, Sebahat Akkiraz, Güler Duman, Gülcihan Koç, Deste Günaydın, Erdal Erzincan, Tolga Sağ, İlkay Akkaya, Yavuz Bingöl, Selda Bağcan, Kıvırcık Ali gibi birçok sanatçı yorumladı. “Serçeşme”, “Diktiğimiz Fidanlar”, “Kısas Semahı”, “Nurhak Semahı”, “Turnalar Semahı”, “Düvaz-ı İmam”, “Bilesin”, “Altım Üstüm Kaç Kuruşluk” gibi eserleri, en fazla bilinen ve yorumlanan eserlerinden sadece birkaçıdır. Dertli Divani ayrıca 5 üniversitede bitirme tezine konu oldu.

Birleşmiş Milletler’in kültür kuruluşu UNESCO tarafından 26 Kasım 2010’da Dertli Divani (Veli Aykut) Âşıklık-Zakirlik dalında “Yaşayan İnsan Hazinesi” seçildi.

Dertli Divani’nin bu ödülü almasının gerekçesi, Alevi-Bektaşilerin cem ibadetinde 12 Hizmet’ten biri olan zakirliği sürdürmesi olarak açıklandı.

Rhone-Alpes Alevi Kültür Merkezi’nin davetlisi olarak Villefranche’a geldiniz. Burada bir panel ve muhabbete dâhil oldunuz. Rhone Alpes AKM tarafından düzenlenen bu muhabbet erkânına ilişkin düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Yıllar önce de yine aynı derneğe gelmiştim. Sanırım ilk olarak 1995-1996 yılları olsa gerek. Daha sonra da 1-2 kez geldim. Yani bu derneğin ilk kuruluşunu biliyorum.

Panel ve muhabbete ilişkin düşüncelerime gelince her şeyden önce bugün yapılan muhabbetin daha da yaygınlaşması, her bölgede ve bütün Alevi Kültür Merkezlerinde daha sık aralıklarla yapılması gerektiğini söylüyorum.Çünkü yolumuz ve inancımızla ilgili bilgileri paylaşmamız, genç kuşaklarımıza aktarmamız açısından son derece önemlidir.

Muhabbette de söyledim. Pir Sultan Abdal gibi, Seyit Nesimi gibi, Virani, Sıtkı, Edip Harâbî, Kaygusuz Abdal ve Yunus gibi, bilge âşıklar ve ozanların hepsi bu muhabbet ortamlarının ürünüdür. Bu muhabbetler aynı zamanda birbirimizi yakından tanımamıza, sevip saymamıza, sorunlarımızı, sevinçlerimizi, özlemlerimizi, paylaşmamıza ve çözümler üretmemize vesile oluyor.

Yaklaşık 8-10 yıldır Avrupa’nın her ülkesinde Türkiye’nin her bölgesinde bu tarzda muhabbetlerin yapılmasını tavsiye ediyoruz. Her kurum kendi üyeleriyle haftada en az bir kez bu şekilde toplanıp kendi arasında da bu muhabbetleri yapmalıdır. Bugün yapılan muhabbet bana göre amacına ulaştı. Gelen canların hepsi memnuniyetlerini dile getirdi. Bu da beni mutlu etti. O kadar yorgun ve uykusuz olamama rağmen son derece keyif aldım.

Fransa’ya sık sık geliyorsunuz ve FUAF’ın düzenlediği etkinliklere katılıyorsunuz. FUAF ve Fransa Alevi Hareketine ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu özellikle son beş altı yıllık zaman dilimi içerisinde çok büyük hizmetler yaptı. Tüzüğünde Fransa Federasyon başkanlarının ve aynı zamanda dernek başkanlarının da iki dönemden fazla başkanlık yapamaması kuralının bu kültüre hizmet etmeye aday olan insanların şevkini daha da artırır. Hizmet etmek isteyenlerin önünü açar. Ayrıca bu kurumlar kimsenin mülkiyeti değil ki. Yola gönül verenlerin ortak alanıdır. Hizmet her alanda yapılabilir. İllaki başkan olmak gerekmiyor. İnanan, aşkı olan kurumların içinde maddi manevi katkısını yaparak, üyelik gereklerini yerine getirerek de hizmet etmiş olur. Akıllı ve üretken gençlerimiz çoğalıyor. Onlara güvenmek ve önlerini açmak gerekiyor. Fransa Federasyonunun yapısı buna çok müsait.

Dışarıdan bakıldığında çığ gibi büyüyen çok güzel çalışmalar yapan ve yönetici kadronun gönül birliği içinde hizmet etme aşkı ve bilinci görüntüsü ile tabanın yönetici konumunda olanlara güveni var. Bu derli toplu olmanın, diğer federasyonlarımıza da olumlu yansımaları var. En çok dikkatimi çeken ve takdir ettiğim tarafı, kurumların uyum içinde ve üretken olmasıdır. Tabii federasyon yönetiminin profesyonel bir anlayışla hareket etmesinin en etkin rol oynadığını unutmamak gerekir.

Bundan iki yıl önce FUAF Genel Başkanı tarafından hazırlanan ve sunulan YAY ve KALB projelerine ilişkin düşünceleriniz nelerdir? Çünkü YAY ve KALB projelerinin dünya Alevilerinin birliğine katkı sunacağını düşünüyoruz. Siz bu konuda neler söyleyebilir siniz?

Dergâhta birlik adı altında yapılan Anadolu ve Avrupa’yı kapsayan bir dizi toplantıların 37. final toplantısı 10-11 Eylül 2011 tarihinde Hacıbektaş’da yapıldı. Bu son toplantıda FUAF Genel Başkanı Durak Arslan bu projeyi sundu.

Biz bu projeyi başından beri biliyorduk. Bu projeyle ilgili düşüncelerimizi sürekli Durak Başkana iletiyorduk. Kendisi de sürekli geliştirerek güncelledi bu projeyi. Bu proje her yönüyle desteklenmesi gereken bir projedir. Ki hayat bulunca bence bütün sorunlarımızı kökünden çözecek olan bir projedir. Belki bazı insanlarımıza ütopya gibi olabilir. Ütopya da olsa bu bizim gerçekleştirmek istediğimiz hayalimizdir. İmkânsız diye bir şey yok. Olabildiğince bunu aşama aşama hayata geçirmek gerekiyor. Örgütlenme modelimizi bu çerçeve içerisinde daha da olgunlaştırıp ileriye taşımamızın gerektiğini her yerde söylüyorum.

Türkiye’de son süreçte Alevilere yönelik saldırılar devam ediyor. Son örneği Aydın’da yaşadık. Ondan önce, İzmir, Adıyaman Erzincan’da benzeri saldırılar yaşandı. Bu konular neler söyleyebilirsiniz?

Öncelikle bu saldırıların arkasında kimlerin olduğu tespit edilmiş değil. Bu saldırılar bir takım güçlerin, Türkiye’yi bir tartışma ortamına, bir Alevi Sünni çatışmasına çekmek isteyenlerin işi olabilir. Olayların faillerini bulmak konusunda gayri ciddi açıklamalar yaptığı için iktidara ve geleneksel devlet yapısına da güvenmiyoruz.

Geçmiş yüz yıllara oranla daha derli topluyuz. Daha örgütlüyüz. Avrupa ülkelerinde Avustralya, Kanada, İskandinavya ülkelerinde örgütlenmişiz. Anadolu’da hemen hemen her kentte Alevilerin yaşadığı bütün bölgelerde derneklerimiz cem evlerimiz var. Böyle bir karmaşayı yaratmak isteyenler belki bizim tepkimizi ölçmeye yönelik olarak da yapmış olabilir.

Bizler yerdeki karıncayı dahi incitmemeye özen gösteren bir inanca sahibiz ama her şeyin bir sınırı vardır. Hem ülkeyi yönetenler, hem bulanık suda balık avlamak isteyenler Alevilerin demokratik alanda bundan sonra sonuna kadar mücadele edeceğini bilsinler oyunlarını kuralına göre oynasınlar. Artık katliamlara maruz kalan, eza cefa gören yok sayılan bizler olmayacağız. Maraşlarda Sivaslarda neler yapıldığını biliyoruz. Bunları tekrardan söylememize gerek yok.

Eskiden bizler bu kadar iletişim içinde değildik. Çok şükür her yönüyle örgütlülük açısından baktığımız zaman tatmin edici bir durumda olmasak da bize göre, aslında yeteri derecede bir gücümüz, bir birliğimiz var. İnsanlarımızın bu konuda daha soğukkanlı olmalarını ve kesinlikle en ufak bir taşkınlığa girmeden bunu doğru analiz edip gençlerimize de kurumlarımıza da sâkin olmak gerektiğini her yerde söylüyoruz. Ki örgütlüğün sorumluluklarından birisi de budur. Bu oyunu bozmamız için daha derli toplu örgütlü olmalı ve gönüllerimizi birleyerek gücümüzü artırmalıyız.

Diyanet Başkanı tarafından Danimarka’da yapılan açıklama ile Hacı Bektaş Dergâhının Alevilere iade edilmesi yönündeki açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapılan açıklama samimi midir?

Asla samimi değil. Emevi siyaseti hep böyledir. Bizleri birbirimize düşürmek için ortaya bir şey konuşurlar sonra da bunu kendi içimizde tartışır dururuz.

Aleviler, “cemevi ibadet yerimiz” diyor. Diyanet, önce bunu kabul etmelidir. Bütün inançlara ve ibadetlere saygılıyız ama cami ibadeti bizim ibadetimiz değildir. Diyanet, farklı kültürlere ve inançlara saygı duyuyorsa 2. Mahmut döneminde bizleri Sünnileştirmek için Hacı Bektaş Dergâh avlusuna 1834 yılında yaptırılan caminin kaldırılması gerektiğini söylemelidir. Bütün dergâhlara ve tek hane Sünni ailelerin yaşamadığı Alevi köylerine yaptırılan ve hala yapılmaya çalışılan camiler var. Diyanet, öncelikle bunların yanlış olduğunu söylemeli ve engel olmalıdır.

Evet, başta Hacı Bektaş Dergâhı olmak üzere dergâhlarımız bize verilmelidir. Kapatılmadan önce Hacı Bektaş Dergâhının son postnişini Cemalettin Çelebi ve Veliyettin Çelebidir. Veliyettin Hürrem Ulusoy’un da dedesidir. Kayıtlarda var daha bir göbek dönmemiş. Diğer dergâhların da kendi işleyişi içinde asıl sahipleri bellidir.

Dergâhta birlik çalışmasının son aşamaları nelerdir ve önümüzdeki süreçte bu yönde çalışmalarınız devam edecek mi?

İnançsal açıdan birliğin sağlanmasına vesile olmak amacıyla Serçeşme Pir Dergâhı yola çıktı. Yok olmamak için, yol süreğimiz olan erkânlarımızın güncellenmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz. İnançsal yapının da çağın koşullarına ve “el ele el hakka” düsturuna göre inşa edilmesi zorunluluğu da ortak bir görüş.

Şimdi derlenen erkânların bir taslak haline getirilip uzman kişiler ve inancı temsil eden ocaklarımızın düşünce ve önerileri doğrultusunda “yol bir sürek bin bir” anlayışını göz önünde tutarak ana kuralların birlenmesini sağlamak faydalı olur kanaatindeyim. Yöresel Semah, Düvaz, Miraçlama, Tevhit ve belli ritüeller yine yaşasın ama anlamadığımız dilden ve de ithal edilen dualardan kültürümüzü ve erkânlarımızı arındırmamız şart. Yoksa asimile olmaya daha müsait duruma düşeriz. Bu çalışmalar devam ediyor. Dergâh kurumsallaşıyor. “Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vakfı” kuruluyor.

AKP hükümeti tarafından çıkartılan ve yürürlüğe konulan 4+4+4 yasasının amaçları nelerdir?

4+4+4 tamamen Alevileri Sünnileştirme projesidir. Kendi gibi düşünmeyenleri, kendileri gibi inanmayanları kendilerine benzetme politikasıdır. Kur-an ve peygamberin hayatı, mecburi değil “isteğe bağlı”, “seçmeli” olacak vs. Bir kere Türkiye toplumu, henüz kendisinden farklı düşünene, farklı inanana hoşgörülü, toleranslı bir toplum mudur?

Din eğitimi ve Kur-an öğretimi devletin işi olamaz. Devlet bütün toplumlara ve inanışlara eşit mesafede durmalı. Ancak herkesin inancını ve ibadetini özgür yapabileceği ortamlar sağlanmalı ve her inanç grupları bunu kendisi karşılamalı. Kimse kimseye inancını ibadetini dayatmamalı. Devlet hukuk kuralları içinde toplumsal barışı sağlamalıdır. Ayrıştırıcı olmamalıdır. Bizim anlayışımız budur.

Son olarak FUAF tarafından 27 Mayıs günü olağan genel kurulu yapılacak. Bu konuda neler söylemek istersiniz Fransa’da yaşayan Alevilere tavsiyeniz nedir?

Son 5-6 yıllık gelişmeyi daha da ileriye götürmelerini tavsiye ederim. Dışarıdan bakıldığı zaman, Fransa’nın imajı gerçekten de takdir edilecek bir noktadadır. O yüzden bunu geriye düşürmeden daha da ileriye taşımak başta örgütlülük içersindeki dostlar olmak üzere hepimizin görevidir. Burada yaşayan canlar, kurumlardaki yöneticilerimiz, federasyon yönetimine girecek olan yeni arkadaşlar da inanıyorum ki bu noktaya dikkat edeceklerdir. Zaten herkes bu anlayış içinde olup, hizmet etmenin ciddi fedakarlıklar gerektirdiği bilinciyle geliyor. Bu da insana tam anlamıyla güven veriyor.

Tavsiyeme gelince; Yolumuz ve öğretimizle ilgili büyük bir bilgi eksikliği ve kirliliği var. Yönetime talip olan arkadaşlar dinler tarihinden başlayıp, felsefeden bütün semavi dinlere varıncaya kadar derli toplu bilgiye sahip olmaları için biraz okumaya zaman ayırırlarsa iyi olur. Birde bu örgütlülük işi bilgi ve birikim ister. Bu da ayrı bir daldır diye düşünüyorum. Mesela benim dernek yöneticiliği ile ilgili bir becerim olamaz. O alanda tecrübeli olan bilgisi olan insanların önü açılsın. Birde samimi olan insanlar tercih edilsin. Gerçekten hizmet edebileceğine inandığımız insanlar gelsin. Bizler de hep birlikte destek olalım. Eski yönetimde olan insanlar da becerilerini, birikimlerini ve tecrübelerini sürekli yeni arkadaşlara aktarıp onlara destek olmaya devam ederlerse bence kartopu gibi bu örgütlülük hem büyür hem de bütün zorlukları aşarak gelişir.

Bize zaman ayırdığınız ve engince bilgilerinizi paylaştığınız için sizlere teşekkür ediyoruz ve çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Eyvallah ben de sizlere başarılar diliyorum. Aşk ile…

 

Röportaj: FUAF Basın Yayın- Düzgün Doğan