Ana Sayfa Blog Sayfa 6452

ABF: “Biz Aleviler, savaş ve gözyaşı istemiyoruz”

SAVAŞA HAYIR!
SURİYE’DEN ELİNİ ÇEK! ÜLKENE BAK!
İNANÇLARA EŞİTLİK, HALKLARA ÖZGÜRLÜK!

Zulmün efendileri; 20.yüzyılda “1. ve 2.Dünya Savaşı” ile dünyayı paylaştılar. Şimdi yeniden paylaşmak istiyorlar.
Zulmün efendileri; “Komünizm tehlikesine karşı Yeşil kuşak projesi” ile Ortadoğu’ya egemen oldular.
Zulmün efendileri; daha düne kadar Arap ülkeleri ve Ortadoğu’daki iktidarla can ciğerdiler.
Zulmün efendileri; bugün “Ortadoğu’ya demokrasi getirmek” iddiasıyla Ortadoğu’ya girip kan dökmeye, can almaya devam ediyorlar.
Zulmün efendileri; “Eskimiş Firavunları, Muaviyeleri ve Nemrutları yenilemek istiyorlar. Ezilen, yoksul halkların demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet özlemlerini ve yerel iktidarlara karşı birikmiş tepkilerini kullanarak sömürülerini sürdürmek istiyorlar.
Zulmün efendileri; zulmettikçe yoksulluk, acı, gözyaşı dinmek bilmiyor! Ezilen yoksul halklar büyük bedeller öderken efendiler insan kanı üzerinden tatlı bir hayat yaşıyorlar.
Zulmün efendileri; AKP’yi ve onun “ileri demokrasisini” örnek olarak gösteriyorlar. Türkiye’yi sorunun odak noktasına yerleştiriyorlar. “İyi ve dindar çocuklar” onların egemenlik alanı oldu.
Zulmün efendileri ve ortağı AKP; Siyasal İslam, Siyasal Hıristiyanlık, Siyasal Yahudilik ile 21.Yüzyılı planlıyor. AKP gibi Aleviliği ve Alevilerin varlığını kabul etmiyorlar.
AKP; “İleri Demokrasi” diyerek binlerce siyasetçi, belediye başkanı, meclis üyesi, kadın, genç, bilim insanı, gazeteci, hukukçu demeden sürek avı ile toplayarak hepsini hapishanelere doldurdu.
Zulmün efendileri ve ortağı AKP; “Bir gece ansızın” Uludere’de 34 masum ve sivil insanı katlettiler. AKP’nin eliyle; hala Kürt ve Türk gençleri ölmeye, kan ve gözyaşı akmaya devam ediyor. İçte ve dışta siyasal İslam’ı kullanarak “Teklik” peşinde koşan AKP, Suriye’de hangi oyunları kurguluyor? Ortadoğu ve Afrika’da Yeni Osmanlıcılık hülyası ile ABD taşeronluğu yapan Başbakan bilmelidir ki Suriye’ye demokrasi getirecek olan Suriye halklarıdır. Türkiye’de en ufak bir muhalefete ve hak talebine biber gazı, toplu gözaltı ve tutuklama ile cevap veren AKP hükümetinin niyeti Suriye halklarını kurtarmak değildir. Bugün; Arap halkları, köhnemiş iktidarlara karşı onurluca direniyor. Zulmün efendileri ve ortağı AKP ise bu direnişi “Yeni işbirlikçi iktidarlar yaratmanın” aracı haline getirme çabasında. ABD ve AKP bölgede mezhepleri ve halkları karşı karşıya getirmek istiyor.
Başbakan hemen her gün kürsülerden tehditler savuruyor, savaş tamtamcılığı yapıyor.
Biz Aleviler, ülkemizde, bölgemizde ve dünyada savaş, şiddet, çatışma, kan ve gözyaşı istemiyoruz.

Bu nedenle 3 Haziran günü saat 16.00′da Adana Uğur Mumcu Meydanı’nda İnançlara eşitlik, halklara özgürlük şiarıyla HEP BİRLİKTE SAVAŞA HAYIR diyelim!

3 Haziran günü saat 16.00′da Adana Uğur Mumcu Meydanı

Alevi Bektaşi Federasyonu

 

5. Dersim 35-38 Konferansı 7 Haziran’da yapılacak

5. Dersim 35-38 Konferansı’nın Avrupa Parlamentosu Sol Grup ve Yeşiller Grubu’nun ev sahipliğinde 7 Haziran günü Avrupa Parlamentosu Brüksel Binası’nda yapılacağı duyuruldu. Alevi kurumları ile birlikte Ermeni, Yahudi, Süryani kurumlarının da destek verdiği konferansa; tarihçi, siyaset bilimci, hukukçu, gazeteci, yazar, TBMM ve AP üyesi parlamenterlerle birlikte dönemin tanıkları ve mağdurları da katılacak.

5. Dersim 35-38 Konferansı, Avrupa Parlamentosu Sol Grup ve Yeşiller Grubu’nun ev sahipliğinde yapılıyor. Dersim 35-38 Konferans Hazırlık Komisyonu, Ermeni, Yahudi, Süryani kurumlarını ile birlikte; konferansa Dersim Genosit KarşıtıDerneği, Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti, Kurmeşliler Derneği ve Demokratik Aleviler Federasyonu’nun da destek verdiğini kaydetti. 7 Haziran günü Avrupa Parlamentosu Brüksel Binası’nda saat 09.00’da başlayacak olan konferansın 18.30’da sona ereceği kaydedildi. Konuya ilişkin yazılı bir açıklama yapan Hazırlık Komisyonu, Türkiye’nin 1935-38 yılları ve sonrasında Dersim’e yönelik uyguladığı “Tunceli Kanunu”, “Tedip”, “Tenkil”, “Tehcir” politikalarının sonuçlarının ağır olduğunu kaydederek, 1937-39 yılları arasında Dersim’de sistematik olarak uygulanan soykırım politikalarının, resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişinin yaşamını yitirmesine yol açtığını kaydetti.

‘Özür yeterli değil’

Soykırım sonucu 12 bin kişinin Türkiye’nin batı kentlerine sürgün edildiğini vurgulayan Komisyon, “Gayri resmi rakamlara göre de Dersim soykırımında 70 ila 90 bin arasında insan öldürüldü, on binlerce kişi sürgüne yollandı. Yine binlerce Dersimli çocuk da ganimet olarak alıkonuldu ve subaylara hizmetçi olarak sunuldu. Dersim toplumunun önde gelen liderlerinden Seyit Rıza ve bir oğlunun da aralarında bulunduğu yedi kişi, idam edildi. Soykırımdan 74 yıl sonra ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; 1937-39 yılları arasında Dersim’de yaşananların ‘katliam’ olduğunu, katliamda 50 bin kişinin infaz edildiğini kabul etti ve dolaylı da olsa ‘özür’ diledi. Dersim 38 soykırımı kurbanlarının torunları olarak; Dersim halkından dilenen özrün önemli bulmakla birlikte, yeterli olmadığı fikrindeyiz” diye kaydetti.

‘İnkar, imha ve asimilasyona son verin’

Türkiye’ye inkar, imha ve asimilasyon politikalarına son vermesi çağrısında da bulunan Komisyon şunları kaydetti: “Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Willy Brandt’ın ülkesine saygınlık kazandıran davranışı göstermeye, çağdaş dünyanın yaptığı gibi soykırımla yüzleşmeye, soykırımdan kaynaklanan maddi ve manevi kayıpları gidermeye, halen yürürlükte olan inkar, imha, asimilasyon politikalarına derhal son vermeye çağırıyoruz. Dersim soykırımında sorumluluğu bulunan devletleri de tarih ve insanlıkla yüzleşmeye davet ediyoruz. Bu amaç etrafında, 7 Haziran 2012 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda 5. Dersim `35-`38 Konferansı düzenliyoruz.”

Konferans 4 ana başlık altında toplanacak

“Dersim: 1935-38’den Günümüze – Türkiye Cumhuriyeti’nin ve UluslararasıHukukun Rolü” başlığı altında düzenlenecek konferansa tarihçi, siyaset bilimci, hukukçu, gazeteci, yazar, TBMM ve AP Üyesi parlamenterlerle birlikte dönemin tanıkları ve mağdurlarının katılacağı duyurularak, konferansın şu 4 ana başlık altında toplanacağı kaydedildi. ‘1935-38 Dersim Katliamı: Tarihsel Perspektif ve Yaklaşım, Hukuksal Sorumlulukların Belirlenmesi ve İzlenmesi Gereken Yol, Gerçeklerin Ortaya Çıkması ve Uzlaşma-Barış Ortamı Dersim Dramı Ve Türkiye’deki Değişik Siyasi Partilerin Tutumu, Türkiye’de Çoğulculuk, Azınlık Hakları ve Ayrımcılık: Alevi ve Kürt Sorunu.”

 

Eğitimde Dindarlaşma

Turan ESER

Yükselen gericilik karşısında toplumsal mücadelenin ve muhalefetin örgütlenmesi gerekiyor. Sol ve Alevi hareketi açısından önümüzdeki süreçte eğitimde dindarlaştırma karşısında yaygın ve sürekliliği olacak mücadele zemini yaratılmak zorundadır.

Başbakanın “dindar bir nesil yetiştireceğiz” sözünün ardından 4+4+4 denilen sözde “kesintisiz eğitim” ilköğretim sisteminin kökten sarsacak tuzak yasallaştı. Dolaysıyla AKP tarafından bir öç alma yasası olarak kabul edilen yasa, eğitimin dindarlaşmasıyla birlikte, kız ve erkek çocukların hayatını karartacaktır. Çünkü bu kanun sadece eğitim sisteminde bir değişim sağlamıyor, aynı zamanda müfredatın tümüyle dinselleştirilmesini ve okul hayatının dini referanslar üzerinden şekillendirilmesinin de önünü açmaktadır.

4+4+4 sistemini tartışmaya başlamadan önce, AKP hükümetinin eğitim sistemi değişimini ele alırken, TBMM Genel Kurulunda MHP desteğiyle eğitimde müfredatın dinsel kısmını daha da artıran ve tümüyle bir dinsel eğitim kapı açan, “Seçmeli Kuranı Kerim” ve “Seçmeli Hz. Muhammed’in Hayatı” dersleri ile gerçekleşecektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ve AB ilerleme raporlarında Kopenhag Siyasi Kriterlerine uygunsuzluğu defalarca belirtilen, Zorunlu Din Dersi kararına rağmen bu derslere gerek duyulmasının bir ideolojik arka planı olmalıdır. Çünkü bugün itibariyle Türkiye’de resmi olarak 10 bin üzerinde Kuran Kursu ve binlerce kayıt dışı cemaat kuran kursları var. Zorunlu din dersi var. Devlet yılda 300 bini aşkın fetva/hutbe yayınlıyor, yüzbinlerce insan için ve öğrenciler için hac organizasyonu düzenliyor. İmam Hatip Okullarına özel bir ayrıcalık sağlanarak, düz liselerden daha fazla kaynak aktarılıyor. İlahiyat Fakültelerinin ve cemaatlere ait vakıf üniversitelerin mantar gibi açılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı 2003 yılından itibaren 68 ilde “Aile İrşat ve Rehberlik Bürosu”ı açarak, toplumsal hayatı ve aileleri dinsellik eksenin örgütlüyor. Molla-Mele açılımı ile siyasal İslamcı kadrolaşma artılıyor. 90 bin cami ve 134 bin imam ile toplumun dindarlaşması için seferber olmuş bir iktidar şimdi, İlköğretimde “Seçmeli Kuranı Kerim” ve “Seçmeli Hz. Muhammed’in Hayatı” dersi ile çocukların vicdanlarını devlet müfredatıyla ele geçirmeye çalışıyor.

SEKÜLER ALAN YOK EDİLİYOR, OKUL BASKISI ARTIYOR
Toplumun ve kamusal alanın tümüyle dindarlaştırılması ve seküler yaşam alanların yok edilmesine yönelik, pervasızca saldırının yaşandığı bu gericilik sürecinin siyasal ve ideolojik temsilcisi AKP hükümeti, “demokrasi” ve “din ve vicdan özgürlüğü sorunlarını çözmek” hedefinden uzak ve samimiyetten yoksun bir ayrımcılık ve asimilasyon projesini adım adım uygulamaktadırlar.

AKP hükümeti Türk İslam Sentezinin dini harcının artırılmış ve bu eksende siyasal İslamcı hegemonyanın kurulması için devletin hem ideolojik, hem de şiddet aygıtlarını kullanmaktadır. “4+4+4 Eğitim Sistemi”, “Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” eğitimi demokrasiden, çağdaşlıktan, bilimsellikten, katılımcılıktan ve laiklikten tümüyle uzaklaştıran ve medrese eğitimine yaklaştıran bir girişim olmuştur. Bu projenin kindar-dindar toplum özlemi mahalle baskısının yanına şimdi okul baskısını koymaktadır. Yani 4+4+4 uygulaması bir tür gerici, ırkçı ve dindar yetiştirme eğitim sistemidir ve ürünlerini şimdiden görmeye başladık. Ankara’da okullara dağıtılan formlarda seçmeli“Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” için velilere ve öğrencilere soruluyor:

– “Kuranı Kerim Dersi” mi ?
-“Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” mi?
– Yoksa “Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” ikisi birden mi?
Tercihini yap seçeneği ise zorlayıcı!
A) İstiyorum
B) Kararsızım

Bunun bir seçmeli ders olmadığı uygulamada açığa çıkmıştır.

AYRIMCILIK VE FİŞLEME ÜRETİLİYOR
Keyfi, ayrımcı ve baskıcı uygulamalarda “Kuranı Kerim Dersi” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi” zorla verilecek gibi görünüyor. Her iki dersi zorla aldırmak amacı güden tercih formundaki hinlik bu hedefi kendisini ele vermiştir. AİHM’in Zorunlu Din Dersi hakkında verdiği kararı uygulamaktan aciz bir iktidar, şimdi AİHM kararına karşı Ulemanın kararını uygulamaya koymaya çalışıyor. Bu ayrımcı, baskıcı ve fişleyici uygulama ile okulda dindarlaştırma ve kapitalist sömürü ve baskılar sonucu doğan haksızlıklar karşısında refleksiz ve biat eden bir toplum yaratılmak isteniyor. Seçmeli adı altında, çocuklara ZORUNLU KURAN DERSİ dayatılıyor. Çünkü öğrencilere ve velilere İSTEMİYORUM seçeneği sunulmuyor. Formlarda “istiyorum” şu an “kararsızım” ama baskıya dayanmadığım dan “istiyorum” seçeneği dayatılıyor.

Bu ayrımcılık ve fişleme içeren uygulamaya ve zorlayıcı seçenek dayatmasına karşı TBMM içi ve dışı partiler susmamalıdır. Milletvekilleri bu okul baskısına ve ayrımcılık içeren fişlemeye son verilmesi için görevlerini ve sorumluluklarının farkında olmalı ve Milli Eğitim Bakanı uyarılmalıdır. Veli ve öğrencilerin isimleri istenerek “istiyorum” ve “kararsızım” seçeneği var ama “istemiyorum” seçeneği yok. Bu bir ayrımcılık, fişleme ve bölücülük projesidir. MEB bakanlığı “Kuranı Kerim” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı” derslerini zorla okutma yöntemleri üreterek yarattığı baskı ile “seçmeli” gibi şıkkı şark usulü kurnazlıkla geçersiz kılmaya çalışıyor. Eğitimde yaşanan bu dindarlaştırma hedefinde hukukun evrensel ilkeleri tümüyle ihlal edilmektedir.

AKP’NİN EĞİTİM POLİTİKASI SÖZ ÜRETEN DEĞİL, SÖZ DİNLEYEN ÜRETECEK
Eğitimde fırsat eşitliğini ve çoğulculuğu sağlamayacaktır. Bunun sonuçlarını uygulama süreçlerinde daha net olarak göreceğiz. Önce yeni değişiklikle birlikte “222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu’nun 12 yıllık kesintisiz eğitim olmadığını belirtelim. 4+4+4 demek öğretimi ilköğretimde ikiye bölmektir. Özellikle ilköğretim ikinci 4 yılındaki kademe için açıköğretim, meslek eğitimi ve çıraklık eğitiminin önünü açacaklar. 4+4+4 sistemi ile kesintili ve kademeli hale gelecek olan yeni eğitim sistemi, çocukların eğitimi büyük riskler altına girecektir. Çocuklar bir eğitim için gerekli temel becerileri kazanmadan eğitim hayatını bitirmiş olacaktır. Eğitim kalitesinde düşüklük sorunu çözülmeden yeni bir sorunla karşılaşacağız. Örneğin
Türkiye’de basit problemleri dahi çözemeyen öğrencilerin %60’ı 15 yaş altındadır. Kesintili eğitim özellikle kız çocukların üzerindeki baskıyı artıracak ve onların eğitimden koparılmasına neden olacaktır. AKP gibi siyasal İslamcı tüm yapıların ve cemaatlerin özlemi olan bu durum, kadınlara yönelik ayrımcı tutumunu çocuk yaşta sürdürmektedir. O nedenle kız çocuklarını eğitimden alıkoymak ve kızları eve, mutfağa kapatmak siyasal İslamcı bir tercih olarak, toplumsal gelişmemizi dinamitleyen ve çocukları dindarlaştırmaya çalışan bir eğitime kapı açmaktadır.

Kesintisiz eğitim yalanı eğitimi risk altına olacaktır. Öğrencilerden bir çoğunu ilk dört yıldan sonra “açık öğretime” sürükleyecektir. İlk 4 yıl sonrası kademede farklı okullara geçiş imkânı doğacağından, sınav mecburi olacak ve böylece çocuklara 8 yaşından itibaren dershanelere gitmek zorunda kalacak. Seviye belirleme sınavları da 8 yaşa inebilir.

4+4+4 İLE ÇOCUK SÖMÜRÜSÜ ARTACAK
4+4+4 kesintili eğitim sistemi ile 10 yaşından itibaren çıraklık eğitimi imkânı doğurduğundan, eğitimden erken kaçışı kolaylaştıracaktır. Bu ise artık çocuk işçiliğinin artmasına sebep olacaktır. 10 yaşında çocuklara çıraklık dayatan bu sömürücü eğitim sistemi ile 10 yaşındaki çocukların bilinçsizce seçeceği çıraklık yerlerinde kalıp, hayatları boyunca sömürü sistemine mahkûm kalacaktır.

4+4+4 sistemi, 8 yıllık kesintisiz eğitimin tüm kazanımlarını bitirmek içindir. Çünkü 8 yıllık eğitim ile birlikte 5. Sınıftan sonra eğitimde bağı kopacak olan 3.5 milyon öğrencinin eğitim almasını sağladı. AKP’nin yeni yasa teklifi ile başta genç kızlar olmak üzere milyonlarca eğitimde koparılacaktır. 8 yıllık eğitim ile 14 yaşındakilerin sadece % 43 1993 yılında eğitime dahil olurken, aynı yaş grubu 2008 yılında % 78’e yükseldi. 8 yıllık eğitim sayesinde 2000 yılında 15 ile 19 yaş grubunda bulunan kadınların ortalama eğitimi 4,4 seneyken, 2010 yılında bu rakam 5.2 yıla çıkmıştır.

4+4+4 İLE ÇOCUK GELİNLER ARTACAK
8 yıllık eğitim sayesinde Türkiye’nin diğer bir acısı olarak bilinen “çocuk gelinler” azaldı. Bu reform (8 yıllık eğitim) sonucu kız çocuklarının 16 yaşında evlenme olasılığı % 44 azaldı. 17 yaşında ise doğum yapma oranı % 36 azalmıştır. 4+4+4 kesintili sistem ile bu durum tersine dönecektir. Çocuk gelinler, çocuk anneler dönemi yine başlayacaktır.

8 yıllık eğitimin diğer bir kazanımı ise, çocuk emeğinin sömürüsünde azalmaya sebep olmasıdır. AKP çocuk emek sömürüsünü yeniden yaygınlaştırmak için kolları sıvamıştır. Çocuk gelinlerin ve çocuk annelerin sayısını artırmak isteyen hükümet nedense, 5 yaş grubu için bir yıllık okul öncesi eğitimin yasa ile zorunlu hale getirilmesine sıcak bakmadı.

EĞİTİMDE KATILIMCILIK VE ÇOĞULCULUK YOK
Eğitimi tamamen dindarlaştırmayı hedefleyen AKP, toplumun katılımcı, çoğulcu, demokratik, laik ve çağdaş eğitim talebine karşı savaş açmıştır. Hükümet kendi güdümünde “Milli Eğitim Şurası” hazırlayarak, katılımcılığı ve eğitim dünyasının görüşlerine fırsat vermemektedir. AKP hükümetinin “Eğitim Şurası” meşru değildir. 6 ile 13 yaşındaki öğrencilerin aynı okulda okumasının yarattığı sorunları, zorunlu eğitimi kısaltarak, bölerek değil, 4+4+4 sistemi hiç değildir. Eğitimde iyileştirme yapılmadan çözüm mümkün değildir.

AKP’nin Eğitimde yıkım teklifi yasallaşırsa durum vahim olacaktır.
12 yıllık zorunlu eğitimin ne zaman başlayacağı belli değil.
İlk dört yıldan sonra açıköğretimin önü açılacak
Kız çocukların ve engeli bulunan çocukların eğitimi risk altında olacak.
İlköğretim ikinci kademede farklı okul türleri olduğunda çok erken yaşta sınav kaçınılmaz olacak.
Temel eğitimde okullar be bölümlerde bölünme yaşanacak ve eğitimde toplumsal eşitsizlikleri derinleştirecek.
Çocuk emeği sömürüsüne zemin yaratılacak ve 11 yaşına gelen çırak olacak, çocuk işçiliği yaygınlaşacak

4+4+4 DİN DEVLETİNE DİNDAR NESİL YETİŞTİRMEKTİR
AKP ile birlikte din ve devlet ilişkisinde yeni bir aşamaya geçilmiş olduğunu en üst düzeyde resmi teyidi niteliğinde gelişmeler var. “Dindar nesil yaratmak” ve “4+4+4 Eğitim Sistemi” bunların göstergesidir. 1924 yılından sonraki dönem dini kontrol altında tutmakla ve resmi din yaratmakla sınırlı laiklik uygulamasına tanıklık etmiştir. 1947 sonrası dönem ise, din ve devlet ilişkisinde, laikliğin dinle flört ettiği ve dinin siyasal alanda istismarına dayalı ve cemaatlere kısmı tavizlerin verildiği sürecin adıdır. Türkiye’de ‘laiklik-şeriatçılık’ tartışmasının işaret ettiği kamplaşmanın ötesinde, cemaatler eliyle topluma sirayet eden, içerden bir ele geçirme süreci tamamlanmış, bugün ise dine dayalı toplumsal yaşam devlet eliyle yukarıdan aşağıya geliştirilmektedir.

DİNDARLAŞTIRMAK İÇİN STRATEJİK PLAN DEVREDE
Bugün yaşananlar aslında 1947 yılından beri süregelen resmi din-devlet ilişkinin geldiği sonucu göstermektedir. “Diyanet İşleri Başkanlığının 2012-2016 stratejik planı” ise, devletten camiye dindarlaştırma projesini okulda ve sokakta görünür kılmaktır. AKP ile siyasal alanda kurulan İslamcı hegemonyanın, cemaatlere sunduğu hukuksal ve kamusal imkân ve olanakla, onların toplumsal alanı da dini referanslarla örgütlemesine zemin hazırlamaktadır. Gereke yasal değişiklik, gerekse KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile siyasal İslamcılığın eğitim dahil, tüm toplumsal yaşama adım adım hükmetmesini hedefliyor.

Türkiye eski Türkiye, devlette eski devlet değil. Siyasal alanın aktörleri ile sivil toplumun aktörlerinin devletle kurduğu karşılıklı ilişkide önemli değişimler yaşanıyor. Bu değişimin en önemli dinamiğini AKP ile cemaat oluşturuyor. Siyasal İslamcı geleneğin siyasal ve sivil alanında örgütlü olan AKP ve Cemaatlerin işbirliği, değişimin yönünü belirliyor. Toplumsal kesimlerin talepleri ve düşünceleri ile demokratik katılımına imkan sunan bir zemin yok. Çünkü siyasal İslamcı gericilik bu sürecin kendisini bir rövanş duygusuyla sürdürmektedir. AKP ve cemaatler gerçeğini tanımak ve sürecin kendisini kavramak açısından bu tartışmayı Alevi hareketinin başlatması gerekmektedir.

DİNCİ HEGEMONYANIN KURULMASI GÜÇLENDİ
AKP ve cemaatler ellerindeki iktidar gücünü kullanarak, dinci ve ırkçı gericiliği beslemekte, yaygınlaştırmaktadır. Yeni kindar ve dindar neslin yetiştirilmesi bu açıdan önemlidir. Siyasal İslamcı gericiliğin kurduğu hegemonya ancak bu nesil tarafından geleceğe taşınmak isteniyor.
Gerek kamusal, gerekse toplumsal yaşam AKP ve cemaatler eliyle din ekseninde düzenleniyor. Devlet eliyle geliştirilen dindarlık, şimdi cemaat desteği ile toplumu hem tepeden, hem de aşağıdan biçimlendiriyor.

AKP sevdalısı liberaller ve siyasal İslamcı kesimler devlet eliyle toplumun özeline ve vicdanına hükmetmeyi “özgürlük” olarak tanımlayarak, öğrencilerin umreye gönderilmesi bile desteklemektedirler. AKP hükümeti ile cemaatlerin kindar ve dindar nesil yetiştirmesine destek vermektedirler. Çok açık ve net şekilde ifade etmek gerekirse; AKP hükümetinin ve cemaatlerin eğitim ve diyanet aracılığı ile toplumu ve eğitime başlayan yeni nesilleri İslamcılık, yani din ekseninde şekillendirmesi hedefi, bir tür faşist rejim uygulamasıdır.

AKP hükümeti “Türkiye’nin %99’nu Müslüman” gibi saçma ve mesnetsiz argümanı ileri sürerek toplumu tektipleştirme ve cemaatin üniformasını giydirmeye çalışmaktadır. Yani hukukun evrensel ilke ve değerleri ekseninde bir yurttaşlık bilinci ve hakkı yerine, dini referanslarla toplumsal yaşama müdahale edilmekte, itaatkâr ve biat nesli yaratılıyor. Bu açıdan bakıldığında AKP hükümeti ile Diyanet’in “Dindar Toplum Strateji Planı” üst üste gelmektedir. 21 yüzyıl Türkiye’si “çocukları umreye götürmek” “Kuranı Kerim” ve “Hz. Muhammed’in Hayatı” dersleri, “aile imamlığı” , “çocuklara dini kitaplar, dini CD’ler”, “‘aile irşat ve rehberlik büroları”, “imamlardan kanaat önderi” gibi toplumsal mühendislik projeleriyle toplum İslamcılık lehine teslim alınmak isteniyor.

Sonuç olarak; Yükselen gericilik karşısında toplumsal mücadelenin ve muhalefetin örgütlenmesi gerekiyor. Sol ve Alevi hareketi açısından önümüzdeki süreçte eğitimde dindarlaştırma, tektipleştirme, ayrımcılık, fişleme ve okul baskısı karşısında görünür, kalıcı, yaygın, sürekliliği olacak mücadele zemini yaratılmak zorundadır.

 

Erdoğan’ın “dil sürçmeleri” ve amacı

Coğrafyamızda önemli gelişmeler yaşanıyor, bölge egemenlerince yüzyıllardır sürdürülen imha ve inkar politikası kılıf değiştirerek de olsa devam ediyor. Böl parçala ve yönet politikası bizlere de uygulanarak sonuç alınmaya çalışılıyor. Türkiye devrimci demokratik hareketinin ve Kürt halkının yürüttüğü özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesi kanla boğulmak isteniyor. Kürt halkının en seçkin evlatları hunharca katlediliyor. Düne kadar halklarımızın ulusal ve inançsal kimliğimizi red eden egemen zihniyet, bunu başaramayınca şimdi de bu onurlu mücadelenin içini boşaltmaya çalışıyor.

Biliyorsunuz, AKP hükümetleri iktidara geldiklerinden bu yana gerek Kürt sorunu gerekse de Alevi sorunu, gerekse de genel demokratikleşme sorunlarında sözde açılımlar yapacağını söyledi ve bu konuda bir dizi görüşme yaptı, kurultaylar vs adı altında yürüttüğü aldatıcı tutumuyla, büyük bir oyalama taktiği uyguladı.

Toplumda bir çözüm beklentisi yaratıldıktan sonra, sıra somut adımlara gelince tam yüz seksen derecelik bir dönüş yapılarak, Kürt açılmı da, Alevi açılımı da, demokratik açılım da birden bire rafa kaldırılarak, yeniden savaş tamtamları çalınmaya başlandı. Kendince devletin önemli kurumlarını ele geçirdiğini düşünen AKP iktidarı, artık kendi gerçek gizli ajandasını açık açık beyan eder oldu.

Önce Polis, MİT, sonra yargı ele geçirildi ve en son olarak da ordu hizaya getirilerek, adeta yeniden bir Osmanlı devleti kurma psikolojisine girdiler. Türkiye de iktidarı ele geçirmekle yetinmeyen Erdoğan-Fetullah iktidarı, geçmişte komşuları ile ilgili sıfır sorun politikasını terk ederek, hep sorun mantığı ile komşu ülkeler de iktidar değişiklikleri için doğrudan müdahil hale geldiler.

Birkaç yıl önce Alevi kurultayları toplayan, Alevileri partisinden milletvekili yapan Erdoğan geçtiğimiz günlerde niyetini açıktan beyan ederek, tek devlet, tek dil ve TEK DİN diyerek noktayı koymuş oldu. Her ne hikmetse Erdoğan hep böylesine önemli konularda dil sürçmesi yaşıyor. Önce DTP milletvekillerine cevap verirken “sizin İslam hakkınızda konuşma hakkınız yok siz Zerdüştsünüz, sesinizi kesin” anlamlı hakaret amaçlı saldırı yaptı, şimdi de Türkiye’de Tek dil, tek devlet, tek DİN var diyerek beyninin geri planındaki amacı açık etti.

Ağababaları erken konuştu diye hemen düzeltme(!) yoluna gittiler ve dil sürçmesi diyerek Alevilerin toplumsal tepkisini, medyalarını da kullanarak asgariye indirmeye çalıştılar. Oysa artık amaç bellidir. Ilımlı İslam TC devleti ilan edilmeye çalışılıyor ve bunun için zemin yoklanıyor. Toplumun tepki dozajı ölçülerek yol açılmaya çalışılıyor.

Erdoğanın bu sıkça ortaya çıkan “dil sürçmeleri”(!)ne son vermeye ancak biz, Türkiyenin ve Kürdistanın ilerici, devrimci, demokratik, dönüştürücü güçleri, kendi öz örgütlülüklerimizi yaratarak cevap olabiliriz. Devrimci-demokratik Türkiye Sol hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi ile birlikte gerçek bir iktidar alternatifi yaratamazsa Erdoğanlar elbette böyle konuşmaya devam edeceklerdir.

Sevgili okuyucular,

Bilinmelidir ki, kendi haklarını kazanmak için örgütlü bir direniş gösteremeyenlerin hak elde etmesi olanaklı değildir. Eğer bizler Erdoğanın böyle bir konuşma yapmasına yeterli bir tepki veremezsek, yarın yeni Sivaslar, Maraşlar, Çorumlar ve hatta yeni Dersimler yaşamaktan kurtulamayız. Bakınız bugün çeşitli şehirlerde Alevilere ait evler işaretlendi, bu konuda da tepkilerimiz yeterli olmadı. Çünkü örgütlülük düzeyimiz buna yetmiyor. Örgütsüz bir toplum kaybetmeye mahkumdur.

İktidarın Alevi Açılımı politikası esas olarak Alevileri Kürt Özgürlük Hareketinden uzaklaştırma politikasıdır, Açılım yalandır. İktidarın Kürt Açılımı, Kürt halkı ile onun kazanımlarının biricik teminatı olan Özgürlük Hareketini karşı karşıya getirme politikasıdır, açılım büyük bir yalandır. Eğer açılım yapılacaksa bu sorunların muhatapları ile bir araya gelinerek yapılır.

Tıpkı dün TC’yi kuran ataları gibi AKP iktidarıda eğer bu ülkeye yeni birşey lazımsa, örneğin demokrasi lazımsa, Kürt halkının özgürlüğü lazımsa, Alevilere özgürlük gerekiyorsa onu da ben getiririm, ama istediğim gibi getiririm ve hiç kimseyi de muhatap almam demektedir. Böyle çözüm olur mu? Sorunları çözmenin yolu muhataplar ile masaya oturmaktır. Oysa gerek Alevilerin, gerek Kürt halkının meşru temsilcileri muhatap olarak görülmüyor, bu toplumsal kesimlerin öz örgütlenmeleri atlanarak sözde çözümler üretilmeye çalışılıyor. Bu çözüm değil çözümsüzlüktür. Bu büyük bir inkar tutumudur, dolayısıyla imha tutumudur. AKP’nin bu riyakar, ikiyüzlü politikası büyük bir oyundur. Bu oyunu bozacak olan ise halklarımızın örgütlü mücadelesidir. Aleviler olarak tarafımızı doğru belirlemenin zamanı geldi ve geçmektedir. Verili durumdan şikayetçi olan, AKP eksenli din devleti girişiminden en büyük zararı görecek kesim olacak olan biz Aleviler; şunu asla unutmamalıyız:

Düne kadar varlığımızı söyleme cesareti bulamıyorduk, inanç kimliğimizi gizliyorduk, ibadetlerimizi gizli yapıyorduk. Ne zaman ki, Kürt özgürlük mücadelesi bu topraklara kök salarak yıkılmaz bir güç haline geldi. Alevilerin var olduğuda, tıpkı Kürdün yeniden dirilişi gibi gündeme geldi. Bugün eğer bizler Cemevleri açabiliyorsak, özgürce Semahlarımızı dönebiliyorsak, Alevilik üzerine yüzlerce kitap yazılabiliniyorsa biliniz ki, bu sadece ve sadece dağ başlarında elde silah özgürlük için ateşte semaha duran yiğit Kürt Kızılbaş evlatlarının diğer Kürt kardeşleri ile birlikte yürüttüğü can bedeli mücadele sayesindedir.

Kimse bize kimliğimizi bahşetmedi, bizi adeta küllerimizden yeniden yaratanlar kendi evlatlarımızdır. Diyarbakır Zindanında Mazlumlardır, Dersim Merkezinde yiğit Zilandır, Kürdistan dağlarında komutan Erdaldır. Bugün yapılmak istenen, bizleri bu kahraman evlatlarımızdan koparma eylemidir. Bu eyleme müsaade etmemeliyiz, etmeyeceğiz de.

Biz Aleviler bugün, İktidarı ile, muhalefeti ile TC’nin oynadığı büyük bir oyunla karşı karşıyayız. Bu oyunu bozacak olan bizim örgütlenmemizdir. Özgür-Demokratik Alevi Hareketi etrafında yeniden örgütlenmek, bugün dünden daha gerekli ve kaçınılmaz bir görev olarak karşımızda duruyor. Sizleri kendi öz kurumlarınıza sahip çıkmaya çağırıyorum. Sizleri köklerinizle buluşmaya çağırıyorum. Bizim köklerimiz bu toprakların yerleşik öz inaçlarındadır. Biz ateşi ve güneşi kutsayan inancın devamıyız. Bizim yaşadığımız coğrafyanın adı, ATEŞ VE GÜNEŞ ÜLKESİDİR. Kendimizi başka inançların bir versiyonu olarak görmemiz doğru değildir. Bizim inancımız kendimize özgüdür. Mezopotamyalıdır. Yani bu toprakların Kadim inancıdır. Bugün cem evlerimizi minaresiz Camilere çevirmek isteyen soyuna ihanet etmiş kınalı kekliklere asla müsaade etmemeliyiz. Kendi öz evlatları gerillaların cenazelerini Cemevlerine almayan zihniyet aramızdan derhal uzaklaştırılmalıdır. Bunu yapanlar yol düşkünü ilan edilmelidir. Çünkü bu tutum içinde olan sözde Alevi kurumları ve sözde bazı dedelerin yaptıkları AKP’nin kurmak istediği Ilımlı İslam Devletine hizmetten öte bir tutum değildir. Bu niyetlerden ötedir. Yine buna karşı çıkmak adına Alevileri bir kez daha CHP’nin kuyruğuna takmayı devrimcilik, ilericilik sayan bazı Alevi kurumlarının tutumuda Erdoğanın bu amacına hizmetten öte bir sonuca yol açmaz. Egemenlerin amacı halklarımızın devrimci dinamiklerinin bir araya gelişini önlemektir. Egemenlerin şu veya bu partisinde yer almak çözüm değildir. Çözüm zalimler iktidarına nihai olarak son verecek ortak örgütlenmemizdedir.

Siz hiç duydunuz mu, bir caminin gerilla diye birinin cenazesini kabul etmediğini, duyamazsınız. Ama kendine Alevi diyen bazı yol düşkünleri devletine bağlılık ifadesi olarak bu pervasızlığı gösterebiliyor. Susurluk çetesi Hüseyin Kocadağın cenazesini kaldıran bu zihniyet, kendisine bu olanakları sağlamış öz evladı gerillanın cenazesini kaldırmam diyebiliyor. Bu kendi katiline sevdalı özünden kopmuş devşirilmiş Alevinin zihniyetidir. Bu zihniyet bize yabancıdır. Her ayrık otu gibi de aramızdan koparılıp atılmalıdır. Atılacaktır.

Değerli Canlar,

Bizi inançsal ve ulusal kimliklerimizden koparmak için düşman çok yoğun çalışıyor. Düşmanın bu sinsi amacını kursağından bırakmak için örgütlenmekten ve mücadele etmekten başka çaremiz yoktur. Bu dikta iktidarının kendi rızası ile bize vereceği hiçbir şey yoktur. Kazanımlarımız dün yürütülen mücadelenin ürünüdür, yarın da yine mücadelemizin ürünü olacaktır.

Alevi inancı tarihte birçok kez dış müdahalelere uğradı, bu müdahalelerin ortak hedefi bizi özümüzden koparmaktı. Farısiler bizi Şiileştirmek istedi, Araplar Sunnileştirmek istedi. 12 Eylül generalleri ise en büyük müdahaleyi yaparak bizi hiçleştirmek istediler. Bu açıdan bakıldığında Aleviliğe yapılan en büyük dış müdahale 12 Eylül Müdahalesidir. Bu müdahaleden sonra okullarda sünni İslam din dersleri zorunlu hale getirildi, Alevi çocukları İmam Hatiplere götürülerek dedelik kurumu yerine hocalık kurumu geçirilmek istendi, bir nebze de başarılı olundu. Bugün 32 yıl sonra özellikle Türkmen Alevilerinin büyük bir kesimi camilere gider hale getirildi, ramazan orucunu tutar oldu. Oysa tarihin hiçbir döneminde Aleviler Namaza durmadı, Ramazan orucunu tutmadı, hacca gitmedi. Ama bugün bu yavaş yavaş olağan gibi gösterilmeye çalışılıyor. İşte en büyük tehlike budur.

Tehlikelerden bir diğeri de, Kürtler arasındaki lehçe farkını kullanarak işte Aleviler aslında Zazadır, Zazalar da Kürt değildir. Hatta bazıları Zazaların Türk olduğunu bile söyler hale gelmiştir. Oysa bu büyük bir yalan ve büyük bir oyundur. Kürt kızılbaş Aleviliğinin içini boşaltma eyleminin adıdır. Bazıları da Dersimcilik adı altında oyunlara alet olmaktadırlar. Hemen belirtelim ki, Dersim bugünkü Tunceli adı ile bilinen coğrafyadan ibaret değildir. İçine Sivası, Malatyayı, Adıyamanın, Yozgatın bir kesimini, Erzincanı ve Maraşı içine alan coğrafyanın adıdır. Yani Dersim Kürt Kızılbaşlarının yaşadığı teslim alınamamış coğrafyanın adıdır. Burada yaşayan Kızılbaşların ezici bir çoğunluğu da Kurmancı denilen Kürtçe lehçesini konuşurlar. Aleviler kendilerini etnik kimliği sorulduğunda ben Kurmancım diye cevap verirler.

İşte bu yok etme amaçlı egemenlerin sinsi oyunlarını bozmak ve düşmanın emellerini kursağında bırakmak için tek çare kendi öz örgütlerimizi yaratmaktır. Sizleri Kızılbaş Ateşinin tüm sıcaklığıyla selamlar ve geleceği kazanma mücademizde başarılar dilerim.

“Anayasa çok kültürlü olmalı”

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel, Yurt Gazetesi’ne yaptığı açıklamada; Türkiye’nin kesinlikle yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı olduğunu, ancak siyasal ortamın Başbakan ve mevcut iktidar tarafından bu kadar gerildiği bir ortamda zor göründüğünü söyledi. Yeni Anayasa’nın hazırlık sürecinde rol almak isteyen Alevilerin, bu amaçla geniş katılımlı bir de konferans düzenlediklerini belirten Özel, görüşlerini şu başlıklar altında topladı:
 
İNSAN MERKEZLİ OLMALI
“Tartışmaya açılan ‘yeni Anayasa’nın gerçekten ‘yeni’ ve ‘demokratik’  olabilmesi, ancak tartışmalara en geniş kesimlerin katılabileceği, temsil edileceği yalnızca bu süreçle ilgili ve yeni Anayasa’nın kabulü ile görev süresi bitecek bir ‘Anayasa Meclisi’ ile olanaklıdır. Yeni Anayasa, bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerinin önündeki yasal ve fiili bütün engelleri kaldıran, toplumun bütün farklı kesimleri arasında diyalogların gelişmesine imkân sağlayan, vatandaşların evrensel temel hak ve özgürlüklerini koruyan, insanı merkeze alan bir çerçeve metin olmalıdır.”
 
DİYANET ANAYASAL BİR KURUM OLMAMALI
“Yeni Anayasa, ‘Anayasal vatandaşlık’ kavramını öne çıkartarak, kültürel çoğulculuğu bir zenginlik olarak algılamalı, farklı kimlik ve kültürlerin barış içinde eşit yurttaş olarak yaşamasını kolaylaştırıcı olmalı,  farklılıklarla birlikte barış içinde bir yaşamı açıkça teşvik etmeli ve güvence altına almalıdır. Yeni Anayasa, bir tek kimliği veya inancı öne çıkaran, buna vurgu yapan tekçi anlayışlar yerine çok kültürlülüğü ve çok inançlılığı kabul eden, Alevilik dahil hiçbir inancın yada kimliğin isim olarak telaffuz edilmediği bir Anayasa olmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal bir kurum olmaktan çıkartıldığı gibi, zorunlu din dersi gibi ilkel yaklaşımların inanç özgürlüğü kapsamında adı bile edilmemelidir.”
 
ETNİK AYRIMCILIKLAR CEZALANDIRILMALI 
Din, dil ve ırk eksenli olarak ortaya çıkan nefret suçlarına karşı cezai yaptırımların hayat bulabilmesi için de Anayasa buna uygun bir anlayış ile yazılmalıdır. Emeğin hakkını koruması gereken yeni Anayasa, vatandaşların eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve barınma hakları gibi temel hakları güvence altına da almalıdır. Laik ve demokratik eksenli hazırlanacak bir Anayasa doğal olarak Alevilerin de, diğer inançların da ihtiyacına cevap verecektir.”
 
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

“Temel haklarda güvence gerekiyor”

Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek de “Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı çoktur” diyenlerden. Bunu için ‘toplumsal mutabakatı’ şart koşan Bermek, bugünkü ortamda, bu aktörlerle sağlanacak mutabakata ‘samimiyetle’ bağlı kalabilme konusunda sorunlar yaşanacağı görüşünde. Gazetemize konuşan Bermek, AVF’nin görüşlerini şöyle özetledi:
 
‘UZLAŞMA’ YERİNE, ‘GÖRÜŞ BİRLİĞİ’ OLMALI
“Mevcut Meclis de yeni bir Anayasa’yı yapabilir ama bu konuda hazırlıkların yeterince yapıldığını söylemek çok zor. Anayasa konusunda pek de elle tutulur çalışmaları, felsefeleri ve birikimleri olmayan parti grupları,  Anayasa sorununa ‘uzlaşma’  perspektifinden bakmayı seçtiler. Oysa bazı konularda uzlaşma değil görüş birliği gerekir. Uzlaşma Anayasası ile mutabakat Anayasası farklı kavramlardır diye düşünüyorum.”
 
‘TEMEL HAKLAR’ GÜVENCE ALTINA ALINMALI
Yeni bir Anayasa, öncelikle daha önceki Anayasalarda da var olan, ama uygulamalarda zemininden saptırılan ‘temel haklar’ konularında güvenceler içermelidir.  Yaşadığımız deneyimlerin de göstermiş olduğu gibi,  hakların ve eşitliklerin sadece Anayasa’da sunulması yetmiyor. Bu hakları zedeleme girişimleri ve çarpık uygulamalar yapılıyor. Dolayısıyla, Anayasal hakların korunması ve uygulanmasını güvence altına alan müeyyidelerin de konulması gerekiyor.
 
‘AYRIMCILIK’ CEZALANDIRILMALI
‘Ayrımcılık’ konusu müeyyideleri ile birlikte öne çıkarılmalı,  içi doldurulmamış kavramların Anayasa’da yer alması engellenmelidir. Din dersi gibi, Diyanet İşleri bakanlığı gibi… Soru bellidir: ‘Neden Emniyet Genel Müdürlüğü Anayasal değil de, DİB Anayasal? Neden Matematik Anayasal değil de Din dersi Anayasal?
 
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

AKP ile demokratik bir Anayasa olmaz

AKD Genel Başkanı Engin Gündük: “AKP ile demokratik bir Anayasa olmaz”

Bu bölümdeki son konuğumuz, 108 üye derneği ile en büyük Alevi örgütlenmesi olan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük… Gündük, “Türkiye’nin kesinlikle yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı var” diyor, ancak AKP Hükümeti ile bunu olası görmüyor. Genel Başkan Engin Gündük, AKD’nin konuya bakışını şöyle aktardı:

AKP, KENDİ ANAYASA’SINI YAPIYOR

“AKP, kendi Anayasası’nı yapmaya ve kendisi dışında kalan bütün güçleri de payanda yapmaya çalışıyor. Kendisi dışında herkesi rakip gören bir anlayıştan çoğulculuk da, demokrasi de, yeni bir Anayasa’da beklenmez.”
10 YILLIK BİR TEMİZLİK GEREK
“Bir siyasi tıkanma yaşandığı için yeni Anayasa’dan bahsediliyor. Bu tıkanmayı aşmak için gerçekten demokratik ve laik bir Anayasa’ya ihtiyaç var, ama bunu günlük yaşama uygulayabilmek için ise en az 10 yıl bir ‘tedaviye’ ihtiyaç var.  Çünkü bu topraklarda yüzlerce yıldır ötekileştirilmiş, ayrıştırılmış bir toplum var. Bu muameleye uğrayanlar da, bu muameleyi reva görenler ve uygulayanlar da orta yerde. Başbakanın bugün bile Alevilere karşı ciddi bir nefret örgütlemiyor mu?  Sağlıklı bir süreç için öncelikle bunlardan kurtulmak gerekir. Mevcut tablo iyiniyetli olmamızı engelliyor!”
‘ÇOK KÜLTÜRLÜ’ OLMALI
“Bu nedenle yeni bir Anayasa’da Aleviler başta olmak üzere, demokrasi, eşitlik, adalet taleplerini dile getirenlerin aktör olması ve kendi Anayasalarını öne çıkartmaları gerekir.  Bizim istediğimiz Anayasa çok kültürlü bir Anayasa, eşit yurttaş Anayasası!”
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

“AKP, demokratik bir akılla Anayasa yapamaz”

“Mevcut Anayasa devletin resmi inkarcı mantığını sistematize eden bir anayasa.  Varları yok sayan, yokları var sayan, varlara farklı bir kimlik oluşturmaya çalışan, ırkçı ve inkarcı bir Anayasa” diyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, arkasından ekliyor:  “Bugüne kadar yapılan Anayasa’ların hiçbir tanesinde farklı toplumsal gruplar tartışmaya katılmamış,  Anayasalar  ya askerler  ya da asker kafalı sivil bürokratlar tarafından yapılmış ve Türk İslamcılığı esas almıştır.”
Bülbül’ün öne çıkardığı bazı başlıklar şöyle:

TBMM’nin mevcut bileşeni, farklı osa da bu meclis Anayasa  yapmaya muktedir bir meclis değildir. Bir bu meclis 12 Eylül Anayasası ve yüzde 10 barajı ile oluşmuştur.

Her şeye nüfus etmiş Türk-İslamcı bir yaklaşımdan ortaya çıkan bir Anayasa beni tarif etmiyor. Benim inancımı, dinimi, kendi kültürümü tarif etmiyor. Böyle olunca Anayasa yapmak da sorunları tek başına çözmez. Zihniyet değişmeden, toplumsal algı değişmeden,  farklılıkları kabul etmeden her şey kağıt üzerinde kalır. Başbakan’ın nefret suçu işleyen açıklamaları devam ediyor…
Bir kimlik başka kimliklere, bir kimlik toplumun tümüne hakim kılınmamalı. Anayasa kimlikler karşısında nötr olmalı. Hiçbir kimlik övgüsü ya da yergisi yapılmalıdır. Sadece çok kimlikli, çok kültürlü Türkiye tarifi yapılmalıdır. Gerisi örneğin Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olduğu yasalarla düzenlenmelidir. Bizim Anayasa’da Alevilikten söz edilsin diye bir talebimiz yok.  Bu doğruda olmaz. Laik, demokratik Cumhuriyeti savunan bizler bu durumda baltayı kendi ayağımıza vurmuş oluruz.
Diğer yandan, hegomanik egemen güçler yeni yüzyılı planlıyorlar. Örneğin geçen yüzyılın temel kavramı ulus devletti. Şimdi yeni yüzyılın ihtiyaçları farklı. Hegomonik güçler bu ara Türkiye’de AKP’yi kendilerine paydaş seçtiler.  Onların paydaşlığı siyasal İslam enjekte edilmiş Neo Liberalizm’dir. Dolayıslayla AKP yeni yüzyılı planlarken, kimliklerin, kültürlerin inkar edildiği ama edilmiyormuş gibi yapıldığı bir hokkabazlıkla bu işi kurtarmaya çalışıyor. AKP’nin Kürt kimliğiyle, Alevi kimliğiyle sorunu var. Bu sorunları AKP bu akılla aşamaz. Dolayısıyla AKP, son 10 yılda Kürt, Alevi, Ekonomi, futbol, özelleştirme hangi konuya dokunduysa kördüğüm oldu, içinden çıkılmaz hale getirdi. Çünkü, AKP sorunları çözmede bir yöntem sorunu var. Bir, hegomonik egemen bakış tarzı var. İki, demokratik algı  sorunu var. Efendi köle  ilişkisi üzerinden kurulmuş bir bakışı var. Bunlar değişmeden buradan yeni bir Anayasa çıkmaz!

YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

Bir Dersim Hikayesi raflarda

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 23 yazar bir Dersim hikayesi kaleme aldı.

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 23 yazar, Murathan Mungan’ın çağrısıyla bir Dersim hikayesi kaleme aldı. Bu hikayelerin yer aldığı “Bir Dersim Hikayesi” bu hafta raflardaki yerini alacak.

“Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını… Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü…

Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikâyesi anlatmalarını…”

Günümüz Türkçe edebiyatın önde gelen isimlerinden 23 yazar, Murathan Mungan’ın bu çağrısına birer hikâye ile cevap verdiler. Bu hafta çıkan “Bir Dersim Hikâyesi”nde şu edebiyatçıların hikâyeleri yer alıyor:

Ahmet Büke, Yalçın Tosun, Ayhan Geçgin, Cemil Kavukçu, Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez, Hatice Meryem, Şule Gürbüz, Hakan Günday, Ayşegül Çelik, Haydar Karataş, Murat Yalçın, Karin Karakaşlı, Murat Uyurkulak, Gaye Boralıoğlu, Sema Kaygusuz, Yavuz Ekinci, Seray Şahiner, Murat Özyaşar, Jaklin Çelik, Gönül Kıvılcım ve Barış Bıçakçı.

Diyarbakır Kitap Fuarı’nda

“Bir Dersim Hikâyesi” seçkisine katkıda bulunan yazarlardan Ayşegül Çelik, Gönül Kıvılcım, Gaye Boralıoğlu, Hatice Meryem, Burhan Sönmez, Behçet Çelik, Ahmet Büke, Seray Şahiner, Cemil Kavukçu, Yavuz Ekinci, Murat Özyaşar, Hakan Günday ve Murathan Mungan önümüzdeki hafta açılacak olan Diyarbakır Kitap Fuarı’nda biraraya geliyor. Yazarlar 26 Mayıs Cumartesi, 16.30-17.30 arasında fuarın konferans salonunda, “Bir Dersim Hikayesi” söyleşisi gerçekleştirecekler.

CNNTÜRK

Aşık Mahsuni Şerif Anıldı

Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahsuni Şerif Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şubesi ve Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şubesinin düzenlediği etkinlikle anıldı.

Antalya Cemevinde gerçekleşen anma etkinliğinde ünlü Halk Ozanının hayatı ve eserleri görsel olarak izleyicilere sunulurken gecede ayrıca Aşık Mahsuni Şerif’in Antalya’da yaşayan Ünlü ressam Fikret Okyam için bestelediği türkü de izleyicilere dinletildi.

Yogun bir izleyici kitlesinin katılımıyla gerçekleşen anma etkinliğinde bir konuşma yapan Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Başkanı Hakverdi Çelik; “Cumhuriyet döneminin Cumhuriyet sevdalısı en büyük ozanı aşık Mahzuni Şerif’i manevi huzurunda aydınlanma ocağında bir kez daha selamlamanın onurunu yaşıyoruz Aşık Mahsuni sanatını üretirken halkından kopmamış, halkın gönül penceresi olmuş, halkın acılarına sevdalarına, istemlerine ve duygularına sazı ve sözüyle tercümanlık yapmıştır. Gün gelmiş halkın silahı olmuş, gün gelmiş halkın rehberi olmuş, gün gelmiş taşa tutulan çağımızın çağdaş Pir Sultan Abdalı olmuştur.” dedi.