Ana Sayfa Blog Sayfa 6455

Dersim belgeleri kayıp mı?

Dersim olaylarını Araştırma Komisyonu’nun sorduğu belgelere Adalet Bakanlığı’ndan gelen yanıt, “Bakanlık Dersim belgelerini kayıp mı etti?” sorusunu gündeme getirdi. Su baskınında belgelerin kullanılmaz hale geldiğini açıklayan Bakanlık yetkilileri, daha sonra yanıtın hatalı olduğunu bildirdi.

Meclis Dersim Olaylarını Araştırma Komisyonu pek çok kurumdan olduğu gibi Adalet Bakanlığı’ndan da Dersim belgelerini istedi. Bakanlık da yazı göndererek, “Bakanlığın elinde Dersim belgesi olmadığı, metro inşaatı nedeniyle yaşanan su baskınında birçok belgenin kullanılamaz hale geldiği” bilgisini verdi.

Bu bilginin sorulduğu Adalet Bakanlığı yetkilileri ise böyle bir kaybın olmadığını söyledi. Yetkililer, Bakanlığın altındaki arşivi üç kez su bastığını doğruladı.Ancak baskında sadece Personel Genel Müdürlüğü’ne ait evrakın tahrip olduğunu belirtti.

CNN Türk

Tunceli’de ‘Dersim olayları’ protestosu

Tunceli’de bir grup, “Dersim olaylarını” protesto amacıyla sessiz yürüyüş yaptı…
Moğoltay Mahallesi Kışla Meydanı’nda toplanan grup,  “Dersim 38 Bir İnsanlık Suçudur” yazılı pankart açtı.
Gruptakiler,  temsili olarak  elleri bağlanan kişiler eşliğinde bir parka kadar sessizce yürüdü. Burada saygı duruşunda bulunuldu ve mum yakıldı.
Grup adına konuşan Ali Mükan, Dersim  olaylarının bir insanlık suçu olduğunu ifade ederek, “İnançları, kültürleri,  kimlikleri farklı olduğu için on binlerce insanımız kurşunlandı, süngülendi,  uçurumlardan atıldı ve gaz mağaralarında zehirlendi” dedi.
Haydar Kaya  (83) ise olaylarda tüm ailesini ve akrabalarını kaybettiğini, bir tek kendisinin  kaldığını belirterek, acısının büyük olduğunu kaydetti.

Kaynak : internethaber.com

Şükrü Yıldız; biz yürek işi yapıyoruz

Uzun bir çalışma ve tartışma sürecinden sonra yeni bir tv kanalı daha yayına başlıyor. Merkezi Almanya’nın Dortmund şehri olarak planlanan yayının ismi DTV. Genel Müdürlüğünü gazetemiz yazarlarından Şükrü Yıldız üstlendi. DTV hakında Gazetemize bilgi veren Yıldız Biz yürek işi yapıyoruz dedi.

DTV hakkında bizlere bilgi verebilir misiniz?
DTV bir süreç sonrasında varılmış bir noktadır. Herkesin bildiği gibi Tv Avrupa yayınlarıyla bir ilke imza attık. Tüm yanlışlık ve eksiklerine rağmen içinden geldiğimiz toplumun sesi olmasının getirisini tüm yatırımcılarımıza gösterdik. Değerlerin Anadolu’nun derinliklerinde saklı durduğunu bunun sadece alınıp işlenmesi gerektiği noktasında bir fikir birliği yaratabildik. Bundan hareketle, TV Avrupa’nın yayınlarının durmasından sonra yeniden yayınların başlatılması için bir çok çalışma gündeme geldi. İşte bu çalışmalardan bir tanesi de DTV’dir.

DTV nasıl bir yayın politikası izleyecek?
Televizyonumuz mevcut yayınlardan farklı bir konumdadır. Birincisi Avrupa’dan direk yayın yapacaktır. Avrupa’ya göç etmiş ve burayı artık ikinci vatan olarak seçmiş insanlarımızın emeğinin bir ürünüdür. Tabii ki onların sorunları, gündemlerini esas alacak ve yeteneklerini ekrana taşıyacaktır. İkincisi Alevi vatandaşlarımızın sorunlarını gündemleştirecektir. Alevicilik değil, Alevilerin penceresinden dünyaya bakmaya çalışacak ve tüm konularda olduğu gibi bu konuda da hassas davranacaktır.

Buraya kendimizle birlikte getirdiğimiz değerlerimiz var. Bunların korunması, geliştirilmesi için çaba harcayacaktır. Geleneklerimizin, örf ve adetlerimizin entegrasyonla gelişmiş bir resmi çizilmeye çalışacak ve Avrupa’da asimilasyona yönelik politikaları teşhir ederek, sesimizi yükseltmenin aracı olacaktır.

Peki siz bir Alevi kanalı mısınız?
Böyle demek mümkün. Bir parçamızda bu. Sahiplendiğimiz ve binlerce yıldır Anadolu insanını besleyen bir birikimin ardıyız biz. Fakat biraz önce vurguladığım gibi biz Alevicilik yapan bir kanal değiliz. Biz herkesin kendisini ifade edebildiği kadar Alevilerinde bu kanalda yer alacağını söylemek istiyoruz. Biz Avrupalıyız ve Avrupa’da yaşayan insanlarımızın sorunlarını öncelikle gündemleştiren bir kanalız.

Hangi aşamadasınız?
Şu ana kadar yapılması gereken ön anlaşmaların hepsi yapıldı. Teknik alt yapı ve uydu görüşmeleri sonuçlandırıldı. 24 saat yayın yapan bir kanal olacağız. Bunun zorluklarını biliyoruz. Materyal toplanması ve arşivin oluşturulması öncelikle gerekmekte. Hangi programların yer alacağı konusunda çalışmalar devam etmekte. Bunların ön çalışmaları yapıldıktan sonra test yayını başlayacak. Sonuçta biz bir yürek işi yapıyoruz. Elimizdeki imkanları en iyi şekilde değerlendirmek zorundayız.

DTV’de kimler olacak?
Bu konuda isim vermek için erken sanıyorum. Ama biz bir kurum gibi davranmayı yeğliyoruz. DTV’de danışma, yönetim ve yayın kurulları olacak. Şimdiden bu kurullarda yer alan değerli dostlarımız var. Kendi mecrası içinde temsilcilikler oluşturulmaya devam ediliyor. Şunu gönül rahatlığıyla söylemek mümkün; bu işin içinden gelmiş, bilgi ve birikimiyle toplumumuzun ihtiyaçlarına cevap verecek bir kadro ile geliyoruz. Test yayınlarının başlamasına paralel kamuoyu bu konuda daha geniş açıklama geçilecek.

Yayınlar nereden yapılacak?
Şu anda tüm hazırlıkların merkezi Almanya’nın Dortmund şehri. Yayınlar buradaki stüdyolardan hazırlanacak. Diğer Avrupa ülkelerinde de temsilciliklerimiz oluşmuş durumda. Her ülkeden haftada en az bir programla katılım olacak yayınlara. Türkiye temsilciliği için çalışmalar devam etmektedir. İkinci bir merkez olarak hazırlanmaya çalışılmaktadır.

Son olarak kaydetmek istediğiniz bir şey var mı?
Yayınlarımızın toplumuza laik bir kalitede olması, onların katılımcılığıyla ilintilidir. Herkesi bir kurum yaratma bilinci ile sahiplenmeye çağırıyorum. Kendimiz içim bir şeyler inşa etmenin zamanı geldi. Sorumlu davranıp, kendimizin sesi olacak bir çalışmaya destek verelim diyorum. Program, projeleri olanlar, kendilerini bu çalışmaya katmak isteyenler bizlerle ilişkiye geçsinler. Sonuçlarından hepimizin yararlanacağı bir kurumu birlikte yaratmış olmanın mutluluğunu paylaşsınlar derim. Buradan da Dem gazetesine ve çalışanlarına katkılarından dolayı da teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Teşekkürler

DEM GAZETESİ, 2004

‘Aleviler ilk fırsatta CHP’den kaçar’

Aleviler, inanç ve politik duruşlarına ilişkin yoğun bir tartışma süreci yaşıyor. Genelde cemevlerinin statüsü, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve diyanetle olan sorunlar gibi inanç boyutlu tartışmalar basında yansıtılsa da; Alevilerin siyasi duruşu konusunda da son yıllarda ciddi tartışmalar yürütülüyor. Alevi kurum ve organizasyonlarının bu tartışmalarında, politik iktidarların ve devletin Alevilere genel bakışı da sorgulanıyor. Alevilerin politik duruşu konusundaki sorgulama ve tartışmaları, AKP iktidarının, devleti ve toplum yaşamını dine göre yeniden yapılandırma gayretleriyle birlikte daha da derinleşiyor.
Türkiye’deki Aleviler, Cumhuriyet, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Halk Partisi ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçiriyor, sorguluyor. Kürt Aleviler de hem Cumhuriyet’e hem de kendi kimlik değerlerine yaklaşımlarını sorguluyor. Bu sorgulama beraberinde inanç algısı ve etnik boyutlu tartışmaları da derinleştiriyor. Türkiye’de demokrasinin gelişimi açısından en etkin güç olma potansiyeli taşıyan Aleviler, bu rollerini layıkıyla oynayacak mı; bunu zaman gösterecek. Ancak bu yönlü umut veren bir silkelenme çabasından söz edilebilir.
Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Parti Meclisi Üyesi ve Dersim eski Milletvekili Şerafettin Halis, Alevilerin Cumhuriyet ve CHP ile olan ilişkilerinin kökeninin tarihin derinliklerinde aramak gerektiğini belirtiyor. Halis, günümüzde Alevilerin, özellikle de Kürt Alevilerin Cumhuriyet ve onun kurumlarıyla olan ilişkilerini ve Kürt tarafındaki görüntüyü irdeliyor.

 

Alevilerin inanç boyutlu taleplerinde bir benzerlik görülse de, politik bakışta farklı arayış ve girişimler sözkonusu. Aleviler içi siyasal tartışmalar konusunda neler söyleyebilirsiniz? Alevilerin, geçmişte hep oy verdikleri Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) bugünkü bakışları nasıl?
Aleviler inanç boyutlu taleplerinde ortalamanın çok üstünde bir ortaklık yaşıyorlar. Deyim yerindeyse etnik kökeni her ne olursa olsun, Aleviler ortak ulusal bir refleks gösteriyorlar adeta. Alevilerin büyük çoğunluğunun hala CHP’ye eğilim gösterdikleri açıktır. Ancak Alevileri bir arka bahçe olarak görmenin ötesine varamayan CHP, AKP’nin Alevi sorununa yönelmesiyle Alevi sorunuyla daha fazla ilgilenme görüntüsü sergilemiştir. Türkiye’de Aleviler ne yazık ki kendilerine güven vererek kucaklayan partiler olmadığından zorunlu bir liman olarak sığındıkları CHP’den kopacak gibi de görünmüyorlar.

Türkiye Parlamentosu’nda oran olarak Alevi temsiliyet en fazla Barış ve Demokrasi Partisi’nde (BDP). BDP’nin de desteklediği, farklı etnik, inanç ve politik dinamikleri gerçek bir demokrasinin inşası iddiasıyla buluşturmaya çalışan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) gibi girişimler var. Aleviler, bu oluşum ve çabalara nasıl yaklaşıyor?
Türkiye Parlamentosu’na bakıldığında oransal olarak en fazla Alevi milletvekilinin olduğu parti biziz. Yani BDP. Ancak parti programı dâhilinde Alevi sorununa en doğru yaklaşan parti BDP olmasına rağmen, milletvekilliği oransallığıyla Alevi nüfusu ve BDP’nin aldığı oy bir tezatlık arz eder. BDP’de milletvekili sayısına denk düşen bir Alevi oyu görülmez. Alevilerin yoğunluklu yaşadığı illere bakıldığında bu kolayca anlaşılır. Halkların Demokratik Kongresi (HDK)’nin Alevi toplumuna ve Alevi dünyasına açık yansıyan bir ses ve görüntüsünün olmadığını söyleyebilirim. Bu konuda bir ilgi odağı oluşturamamıştır.

Aleviler, bugün Cumhuriyet’le olan ilişkilerini de sorguluyor. ‘Cumhuriyet’in teminatı’ olarak görülen Alevilerde devlet ve Cumhuriyet’i sorgulama tartışmalarına ilişkin görüşünüz nedir?
Burada bir sorgulama var doğrusu, bu sorgulama yeni değil. Zımni, yani örtülü bir şekilde her zaman vardı. Ancak çok büyük bir paradoksal görüntü de var. Cumhuriyeti, yine bir cumhuriyet partisi içinde kalarak sorgulama paradoksu. Alevilerin cumhuriyetin teminatı olarak gösterilmesi sadece bir görüntüden ibarettir, bir yanıltmacadır. Bir teminattan daha çok, korku ve kaygılarının istismarı üzerinden sözde laik devleti korumak adına kullanmadır. Teminat yerine böylesi bir değerlendirmenin daha doğru olacağı inancındayım.

Türk ve Sünni Cumhuriyet’in, Kürt ve Aleviyle ilişkisinin bugünkü düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk -Sünni tanımlaması tam oturan bir tanımlama değil, esası Türk -İslam’dır. Çünkü esas dışlanmışlık Müslümanlığın diğer mezheplerine yönelik değil, yakın tarihe kadar İslam dışı olarak tanımlanan, bugün İslamlaştırılmak istenen Aleviliğedir. Bu konuda Alevilerin durumu azınlık statüsü içindeki Müslüman olmayan diğer inanç topluluklarına göre çok daha geri bir (statüsüz) durumdur.
Türk -İslam sisteminin Kürtlere uyguladığı zulüm, ret ve inkâr, özgürlükçü Kürt siyasetinin vermiş olduğu mücadele ile aşılma aşamasına gelmiştir denebilir. Tarihte de Kürtlerin ve Türklerin İslam paydası üzerindeki dostluğu bilinir. Ancak, bir Alevi hareketi başlatılmakla beraber, Alevilerin ne tam rayına oturmuş bir mücadelesi var, ne de İslamla ortak bir paydası. Bundandır ki Alevilerin İslam kuşatmasındaki yalnızlığı sorunun çözümünü zorlaştırmaktadır.
Özgürlükçü Kürt siyasetinin vermiş olduğu mücadelenin kazanımlarını ve gücünü Alevi Hareketinin mücadeleleriyle buluşturmak çözümün zorluklarını aşmak için zorunludur. Zaten kendilerine her yerde açıkça Alevi diyemeyenlerin bu mücadele kazanımlarıyla eş zamanlı bir Alevi hareketine adım attıklarını biliyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk, bir siyasi figür olmasına rağmen, fotoğraflarının Alevi cemevlerine asılması da son dönemlerin bir diğer tartışma konusu. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Alevi evlerinin ve özellikle cem evlerinin duvarlarında asılı Atatürk fotoğrafları rahatsız edici bir durum olsa da bu sadece bir sonuçtur. Bu sonuç, sonucu doğuran nedenlerden soyut değerlendirilirse Alevilere hakaret etme ve onları katillerine hayran olarak gösterme gibi yanlışlara düşülür. Nitekim uzun zamandan beri öyle de yapılıyor. Bu da Alevileri incitiyor ve incittiği kadar da bu tür değerlendirmeleri yapanlardan uzaklaştırıyor.
Aleviliğin kalbinin attığı yer olan Dersim’den bir somut örnekten yola çıkarsak; 2012 genel seçim sonuçları üzerinden, halka karşı sorumluluğu olmayan birçok insan, yurtseverlik adına – Avrupa’dan ve Türkiye’den- Dersimlilere ağır hakaretler yağdırmaya başladı. Dersimlilere “analarının tecavüzcülerine sevdalılar” vb. tarzında ahlaksızlık boyutundaki saldırılar bile oldu. Hedef alınan bu kitle BDP’ye oy vermeyen yüzde 78’lik bir kitleydi. Oysa ki duvarlardaki Atatürk resimlerinin ve Alevilerin CHP’den kopmamalarının nedenini bin yıllık tarihi arka planda, özellikle de son beş yüz yıllık zaman dilimindeki, Türk, Kürt İslam toplumlarının dostluklarında aramak gerekir. Tarihi haksızlıkların günümüze yansıyan yüzü, toplumsal bellekte yer etmiş korku ve travmanın Alevi toplumunda ve özellikle de Dersimlilerdeki etkisini görmeden değerlendirmeler yapmak tedavisi zor yaralar açar. Topluma saygı, toplumların hassasiyetlerini bilerek değerlendirmekten geçer. Bırakın bin yıllık ya da son beş yüz yıllık tarihi arka plana bakmayı, bu hakaret sahipleri zahmet edip 1950 genel seçim sonuçlarına bakmış olsaydılar, Dersimlilerin “katline aşık, analarının tecavüzcülerine sevdalı” olmadıklarını görür, kendi yaptıklarının bilinçsizce söylenmiş, kendilerini tatmin hezeyanı olduğunu belki anlarlardı.

Hilafet travması ve kötünün iyisini seçme

Tek parti – milli şef diktatörlüğünün tüm baskı ve korkutmalarına, 1938 katliamının korkularının hala taze olmasına rağmen, bu seçimlerde Dersim’de CHP yüzde kırkbir, Demokrat Parti (DP) yüzde 59 oy almıştır. Bu sonuç, yakalanmış ilk fırsatta CHP’den kaçıştır açıkçası. Bu durum diğer Alevi yerleşim alanları için de benzerlik arz eder. CHP’den kopmak isteyen Aleviler, DP’nin İslami argümanlar ve referanslara başvurması, yönünü cemaatlere çeviren politikalarının anlaşılması üzerine tekrardan CHP’ye dönmek zorunda kalıyorlar.
Bu seçim sonuçları, CHP’nin Aleviler için zorunlu sığınılmış bir liman olduğunu gösterir. Hilafet korkusu yaşayan Aleviler için, Mustafa Kemal’in göstermelik bir sonuca dayanan hilafeti kaldırması bile bir güven kaynağıdır. Çünkü Aleviler, tarihin en büyük kıyım ve katliamlarını, yüzyıllarca süren hilafet sürecinde yaşadılar. Mustafa Kemal ve CHP her ne kadar Dersim katliamıyla Alevilere yönelik açık yüzünü göstermişse de, hilafet döneminin zulmü çok daha ağır basmış olacak ki, Osmanlı’nın Hilafet travması CHP’yi alternatifsiz zorunlu bir sığınak haline getirmiştir. Kötünün iyisini seçme alternatifsizliği.

1990’ların başında itibaren Alevi kimliği rahat ifade edilmeye başlandı. Ancak özellikle Kürt Aleviler yalnızca Alevi inanç kimliklerini dillendirmeyi tercih ettiler. Hatta sanki Alevilik bir etnik kimlikmiş gibi zorlama izahatlara bile sığınanlar oldu. Günümüzde ise bu durum değişiyor gibi. Kürt Alevilerde etnik kimlik değerlerini sahiplenmeye yönelik bir eğilim görüyor musunuz? Bu yeni durum, Kürt Alevilerin örgütlenme çabalarına da yansıyor mu?
Tüm Türkiye Alevilerinde Alevilik kimliği etnik kimliğe göre daha baskındır. Buradaki Alevilik kimliği salt teolojik boyutlu bir inanç kimliği değil, sosyal kültürel bir kimlik halini almıştır. Bir yönüyle ortak kader kimliğidir. Selçukludan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Alevilere yönelik baskılar, Türkiye’nin doğusu ile batısı arasında çok açık bir fark göstermemiştir. Dolayısıyla Alevilerin etnik kökenlerine bakmaksızın ortak ulusal bir refleks göstermesine neden olmuştur. Kürd’ün inkarı ve imhası söz konusu olunca da Kürdistan Alevilerinin bu zulümden pay almaması düşünülemez. Doğrusu Alevi örgütlenmelerinde, ya da daha doğrusu Alevilerin toplumsal güdülerinde etnik kimlik arayışı geri planda kalıyor hala.

Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’da Alevilerin evleri işaretlendi. Bu olay akıllara 1978’deki Maraş katliamını getirdi. Alevilere karşı bu türden yeni saldırıların olasılığı var mı?
Alevilerin en büyük korkusu İslami olgu ve argümanların siyaset referanslarıdır. Bugün Türkiye’de İslami referanslarla yol haritası çizen siyasal bir iktidar var. Siyasette Türk İslam referansı bulundukça, Aleviler her an bir saldırının, Maraş Katliamı ve benzeri katliamların yapılacağının kaygısını hep taşırlar. Adıyaman’da işaretlenen evlere yönelik İçişleri Bakanı, “çocuklar yapmıştır” diyerek geçiştirmeye çalışsa da, bunun arka planının olmadığına inanmıyorum. Arka planda ne var tam olarak bilemem, ancak Türkiye’de Alevilerin hangi yol ve yöntemlerle katledildiklerini, “çocuklara” neler yaptırıldığını da biliyoruz.

BDP en fazla Alevi vekile sahip olmasına rağmen, Alevilerin sorunları konusunda kamuoyuna sesi yeterince yansımıyor veya yansıtılmıyor. Alevilerin sorunları CHP kimlikli şahsiyetlerin demeçleriyle gündeme getiriliyor. BDP, Alevilere hitap etme kanallarını yeterince kullanamıyor mu? BDP’nin Alevi politikasından bahseder misiniz?
Oransal olarak Alevi milletvekilin en çok olduğu BDP’de, vekil oranına denk düşen “Alevice” sesler yükselmiyor, bu doğru. Alevi sorunlarıyla ilgili güven veren, ses getiren çalışmalardan uzak bir seyir izleniyor adeta. Alevi vekiller, biyolojik olarak Alevi olmakla beraber, sorunlara yaklaşımda, temsiliyet ve çözüm arayışında, düşünsel ve siyasal olarak onların Alevi sayılmaları zor. Bir toplumun duygularını, değerlerini ve sorunları en iyi o toplumun bireyleri bilirler. Alevi aidiyetine ilişkin görev ve sorumluluk duygusundan uzak kalınması siyasette bazı zorlukların yaşanmasına kapı aralar. Kapı aralanmıştır. Parti programının ve niyetin Alevi sorununu çözmeye açık ve samimi olduğu bilinmesine rağmen, Alevilerle ilgili temel sorunlar ve günü birlik yaşananlar üzerine görünen bir pratik sergilenemiyor. Örneğin son süreçlerde çokça tartışılan Dersim katliamı CHP ve AKP arasında politik istismar aracı haline getirilmesine seyirci kalınmadı, ancak yeterince de ilgilenilmedi. Alevi köylerine Alevi imam atanmasına, Alevileri kaygılandıran, eğitimi İslamlaştırmayı amaçlayan kesintili eğitim politikasına, zamanaşımına uğrama tehlikesi gösteren Sivas Davası’na adeta seyirci kalındı. İskilipli Atıf Hoca gibi bir hilafetçiyi Meclis kürsüsünden savunmak ne yazık ki BDP’li bir vekilin işgüzarlığına kaldı. Açıkçası BDP sözde var, pratikte yok bir Alevi politikası ya da politikasızlığı içine düşmüş durumda. Dolayısıyla Alevi sorunlarıyla ilgili meydan CHP’nin samimiyetsiz sahiplenmesine terk edildi.

Alevileri, Türkiye’nin siyasi geleceğinde ne bekliyor? İnanç, etnik kimlik ve politik bir ayrışma mı; yoksa her farklılığın artık ‘takiye yapma’ zorunda kalmadan, kendi rengiyle çağdaş bir demokrasi için yeniden ve daha güçlü birlikteliği mi?
Aleviler inanç ve etnik toplumsal ayrışmaların kendilerine bir kazanım getirmeyeceği inancını taşıyorlar. Böyle bir arayış girişimini güçlüyü daha zalim, zayıfı daha mazlum kılacağını düşünüyorlar. Bu mazlumun da kendileri olacağını biliyorlar. Özgürlükçü Kürt siyasetinin demokratik cumhuriyet esprisi içindeki Demokratik Özerklik anlayışına uzak olmadıklarını, ancak bunun bir güven kaynağına bağlanması isteği sezinleniyor. Bir yönüyle Türkiye demokratik güçlerinin Kürt Özgürlük hareketiyle yol arkadaşlığının bir güvence kaynağı olduğuna inanılıyor. Özellikle Anadolu Alevilerinin bir bölünme paronayası yaşadıkları gözlenmektedir. Kürt siyasetinin bu konuda kendisini yeterince anlatamamasının da payı var.

HALİL DALKILIÇ

 

‘Aleviler Kürt ve emek hareketiyle buluşmalı’

Türkiye’de çağdaş bir demokrasinin gelişiminde en önemli dinamiklerden biri olan Alevi hareketi bir yandan kendi içinde yeni örgütlenme modelleri için tartışma ve arayışlarını sürdürürken, bir yandan da siyasal geçmişini sorgulayıp siyasal geleceğinin tavrında bir netleşme yakalamaya çalışıyor. Geçtiğimiz hafta Barış ve Demokrasi Partisi’nden Şerafettin Halis ile Demokratik Alevi Federasyonu’ndan Ali Köylüce’nin görüşlerini yansıtmıştık. Bugünkü söyleşimizde ise Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Necdet Saraç, hem Alevilerin Cumhuriyet’le olan ilişkilerinin gelişimini analiz ediyor hem de Alevilerin gelecekteki siyasal duruşlarına etkide bulunacak faktörleri yorumluyor.

Alevilerin son 25 yıl içinde taleplerini daha gür sesle dile getirebilmelerini neye bağlıyorsunuz? Sizce Türkiye siyasetini etkileyen dinamiklerden hangisi bu konuda belirgin etkide bulundu?
Dünyada sosyalist sistemin çökmesi, birçok ülkede dini ve milli eğilimleri güçlendirdi. Ortadoğu ve Balkanlar’da bu açıkça görüldü. Alevi hareketi de bu ‘’boşluk”tan dolayı yeniden şekillendi. 12 Eylül darbesi sonrası ortaya çıkan ve Arif Sağ, Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu ve Yavuz Top’tan oluşan ‘’Muhabbet” grubunun dönemindeki müthiş etkisini bile bu kategoride değerlendirmek gerekir. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı ise Alevilerin tarihinde bir sıçrama yarattı. Aleviler belki de uzun süredir ilk kez geri çekilme yerine her yerde örgütlenmeye ve alanlara çıkmaya başladı. Alevilerin görünür hale gelmeleri, doğal olarak taleplerinin de görünür ve duyulur hale getirdi. 12 Eylül darbesinin de ciddi etkisiyle sol önemli ölçüde siyasi alanda ağırlık olmaktan çıkmış, bu boşluk Kürt Hareketi ve Alevi hareketi tarafından doldurulmaya başlanmıştı. Bugün de bu tablo önemli ölçüde bu şekildedir. Eğer sorunuzda özel olarak ‘’Kürt hareketinin Alevi örgütlenmesinde etkisi nedir” diye soruyorsanız, bunun cevabı açıktır. Kürt hareketi Alevi hareketinin örgütlenmesini hızlandıran bir örnek teşkil etmiştir.

Genelde hep sol’da duran Aleviler, Türkiye’nin bugünkü politik yelpazesinde yine aynı yerdeler mi; yoksa kafaları karışık mı?
Kentleşme ve kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kuşkusuz Aleviler de ‘’homojen” olmaktan çıktılar. Bugün de kuşkusuz Alevilerin genel duruşunda sol ağır basıyor ama, Aleviler içinde de fazla sayıda MHP’li ve son birkaç yıldır da AKP’li var. Alevilik deyince tabi tek bir yorum akla gelmiyor, farklı yorumların sayısı kentleşmeyle birlikte giderek artıyor, bu doğal olarak siyasi tercihlere de yansıyor ama adalet ve demokrasi eksenindeki genel duruş her şeye rağmen değişmiyor. On binlerce Alevi geçtiğimiz hafta Kadıköy Meydanı’nda bunu gösterdiler. Meydanda Alevilerin bütün renkleri vardı. Ulusalcılardan Kemalistlere, sosyal demokratlardan markistlere kadar. Örgütsel yansıması da böyleydi. ABF bileşenlerinin üyeleri ile CEM Vakfının üyeleri ya da Kürt hareketinin Alevi örgütlenmesi aynı alanda birlikte ‘’adalet istiyoruz” dediler… Kafa karışıklığına gelince, Türkiye’de kimin kafası karışık değil ki, Alevilerin olmasın. AKP, tek kale top oynadıkça kafa karışıklığı devam eder…

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bu güne kadar ‘Alevilerin partisi’ olarak biline geldi. Ancak siz bir panelde (Mersin Cemevi, Şubat 2012), ‘’CHP’nin hiç bir zaman Alevileri karar alma organlarında görmek istemediğini, hep bir figüran olarak kullandığını” söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Evet doğru, Alevilerin ezici çoğunluğu bugüne kadar hep CHP’nin yanında pozisyon aldı. 12 Eylül Anayasa Referandumu ve 12 Haziran seçimleri de bunu gösterdi. Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Erzincan, Çorum, Amasya gibi yerleşim yerlerinde Alevilerin yüzde 97’si Anayasa’ya ‘’hayır” dedi. Aleviler kütlesel olarak CHP’yi destekliyor olmasına rağmen bunun karşılığını alamıyorlar. Bugün CHP Genel Başkanı Alevi olduğu için CHP’de Alevi olarak ciddi bir yer bulmak çok zor. Alevilere halen cüzzamlı muamelesi yapılıyor. CHP’deki birçok yönetici de, Türkiye’nin siyasi partilerinin çoğu Alevileri karar mekanizmasına görmek istemiyorlar. Aleviler yalnızca oy veren, destek sunan kişiler olduğunda çok iyiler. Yalnızca saz çalan, türkü söyleyen, iyi rakı muhabbeti olan, önünü ilikleyen Alevi profili halen makbul profil olarak kabul ediliyor. Ancak, Alevi profili de hızla değişiyor. Bu değişim kolay olmuyor, sancı biraz buralardan kaynaklanıyor. Hayatın her alanında, özel olarak da CHP’de karar mekanizmalarında ‘’Alevi kimliği” öne çıkan bir kimlik değil. Şu anda CHP’de Genel Başkan Alevi, örgütlenmeden sorumlu başkan yardımcısı Alevi, sayman Alevi. Ancak bu Alevi kimliğinin öne çıkmasını sağlaması bir yana kimliği bastırıyor da. CHP’ye oy veren Alevilerin oranı düşünülse CHP’de karar mekanizmalarındaki Alevi sayısının çok fazla olması gerekir. Bu anlamıyla Aleviler kimliklerini bir utançmış gibi söylemekten, temsil edilmekten korkmamalılar. Artık Alevilerin figüranlıktan aktörlüğe terfi etme zamanıdır!

Birçok Alevi fikir insanı ve araştırmacının da dile getirdiği gibi, ‘’Alevilerin CHP’ye tek taraflı sevdasının” altında yatan sosyopsikolojik veya siyasi etkenler konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Bu kuşkusuz zor bir zoru ve cevabı tek bir satır değil. Alevi sorunu bu toprakların en uzun süreli sorunudur. Örneğin Kürt ve Ermeni sorunu bu ülkenin son 100, 150 yıllık sorunudur. Oysa Alevi sorunu bin yıllık bir sorundur. Aleviler Osmanlı döneminde, özellikle 16. Yüzyıldan sonra çok çekmişlerdir. Cumhuriyet’in kuruluşu bu süreci en azından vatandaşlık kavramı çerçevesinde değiştirmiştir. Aleviler, Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i kendilerine yakın görmüşlerdir. İşin doğrusu da, Osmanlı ile Cumhuriyet fikriyat düzeyinde kıyaslandığında böyledir de. İslam, siyasal İslam, şeriat, Osmanlı hep Alevilere karşı ‘’katli vaciptir” fetvalarını çağrıştırır. Aleviler ya ‘’yok” sayılırlar, ya da katledilmeleri sevap. Cumhuriyet’te bu laf düzeyinde de olsa bitmiş, ciddi sorunlar olsa da vatandaşlık anlamıyla ‘’eşitlik” öne çıkmıştır. Tarihlerinde ilk kez ‘’adam yerine konulmuşlar” birinci Cumhuriyet meclisinde kendi kimlikleriyle 10-12 milletvekili olarak temsil edilmişlerdir. Yüzlerce yıla yayılan baskı ciddi bir sıkıntı yaratır. Korku hafife alınacak bir duygu değildir. Aleviler yüzlerce yıl ‘’ne zaman basılırız, ne zaman öldürülürüz” diye kaygılanmışlar. Cumhuriyet’te bu bitiyor gibi olmuş. Bitmiş mi, tabi ki hayır. Dersim bu konuda önemli bir örnektir… 1945 sonrası ise Aleviler ve CHP ilişkisi Türkiye’nin siyasi konjektörüne göre değişmiştir. Aleviler güçlü alternatiflerle karşılaştıklarında onlardan hep etkilenmişlerdir. 1950-54 arası DP’yi, 1965-70 arası TİP ve TBP’yi, 1970-80 arası sol hareketleri ve CHP’yi, 1980 çıkışında ise SODEP’i böyle değerlendirmek gerekir…
Alevilerin yüzyıllara yayılan ezilmişliği, iktidar duygusunu bilmeme, iktidarsızlık hali kaçınılmaz bir şekilde, öne çıkmama, ‘’ikinci adam” rolünü üstlenme psikolojini yaratmış, bu durumda sürekli olarak ‘’sığınılacak bir liman” aramayı hep beraberinde taşımıştır. Bu ‘’liman”da genellikle CHP olmuştur…

Sanıyorum parlamentoda oran olarak Alevi temsiliyet en fazla Barış ve Demokrasi Partisi’nde (BDP). BDP’nin de desteklediği, Türkiye’nin etnik, inanç ve politik dinamiklerini gerçek bir demokrasinin inşası iddiasıyla buluşturmaya çalışan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) gibi girişimler var. Aleviler bu oluşum ve çabalara nasıl bakıyor?
Benim de bildiğim kadarıyla ‘’evet, BDP oransal olarak en fazla sayıda Alevi milletvekilinin temsil ettiği parti”dir. CHP’de Genel başkanı Alevi olduğundan olsa gerek, Alevilere en fazla mesafe koymaya çalıştığı bu dönemde, sanıyorum 1989’lu yılların SHP’sinden sonra ilk kez, bilinen-bilinmeyen 30-32 Alevi milletvekili ile parlamentoda temsil ediliyor. Bilinen-bilinmeyen diyorum, CHP içindeki bazı milletvekilleri halen Alevi kimliğini saklıyor yada söylemiyor… HDK gibi oluşumlar, geçmişte Çatı Partisi girişiminde de olduğu gibi teorik olarak doğru ancak pratik olarak karşılıksız kalan girişimlerdir. Böyle bir girişimin başarılı olabilmesi için Kürt hareketinin ciddi ve güçlü, oy potansiyeli olan bir ‘’Türk partnere” ihtiyacı var. Kürt hareketi son yıllarda çok güçlendi. Bugün seçim barajı yüzde 5 olsa, BDP yüzde 10 barajını çok rahat aşar. Eğer siz bütün engellemelere rağmen yaklaşık 3 milyon oy alıp 36 bağımsız milletvekili çıkartıyorsanız, bu gücü gösterir. Kürt Hareketi’nin ‘’partneri” pozisyonundaki Türkiye sosyalist hareketi ise kendini ne kadar zorlarsa zorlasın oy oranı yüzde birin altında seyrediyor. Doğruları söylemek, doğru tespit yapmak sonucu değiştirmiyor. Siyaset bir sonuç alma sanatı ve bunun ölçüsü de sonuç olarak seçim sandığı. Yani şunu söylemek istiyorum. Kürt Hareketi’nin doğru şeyler söyleyen Türk sol hareketleriyle buluşmasının sandıkta bir karşılığı yok. Nihayetinde Kürtler de, Aleviler de bu ülkede sayıca azınlıklar. Çoğunluğu Türk ve Sünniler temsil ediyor.
Diğer yandan, Alevilerin, en azından örgütlü Alevilerin yani ABF’nin, PSAKD’nin, AKD’nin, HBVAKV’nın, AABK’nın ve bu saydığım yapılardan farklı bir yerde konumlanmış olsa da CEM Vakfı’nın Kürt Hareketi’ne ve özel olarak da HDK’ye mesafeli baktığı bir gerçek. Kuşkusuz ben bu örgütler adına konuşamam ama, bildiğim şu: CEM Vakfı’nı kenarda tutsak bile, Alevi Hareketi Kürt meselesinde son yıllarda, Uludere Katliamı’nda olduğu gibi çok daha cesur ve doğru çözümler öneriyor olsa da, temkinli ve ağır davranmayı sürdürüyor. Türkiye gerçeğinde, muhalefet ya da daha doğru bir ifadeyle ‘’İktidar Alternatifi bir Hareket” ancak ve ancak Kürt hareketi, Alevi hareketi ve emek hareketinin buluşmasıyla şekillenecek olmasına rağmen gerçek böyle. Benim gönlümde yatan da kuşkusuz, Türkiye’deki mevcut anti-demokratik, ‘’kendine Müslüman” olan yapıyı değiştirebilecek, adalet ve eşitliği öne çıkaracak yeni bir siyasal iklim yaratmak. Bunun yolu da ortak hareket etmekten geçiyor. Ben böyle bir ortak hareketin ‘’masa başında” kurulabileceğine ise inanmıyorum. Bu tür hareketler sokakta fiili olarak buluşurlar. 12 Eylül referandum süreci, ya da yerel seçimlerde bazı bölgelerde olduğu gibi. Bizim en son Kadıköy’de düzenlediğimiz, geçmişte yine üç büyük şehirde düzenlediğimiz ve yüz binlerce insanın katıldığı mitingler aslında bu işin olabileceğini gösteriyor.

 

Aleviler artık CHP’yi sorguluyor. Peki Cumhuriyet’i de sorguluyor mu? Örneğin HBV Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, ‘’Alevileri asimile etmeye çalışan bir devlet var” diyor…
Bu konuda yukarıda bir iki konuya değindim ancak tamamlayayım. Alevilerin de her inanç ve etnik grubun olduğu gibi ‘’kendi ezber tarihleri” var. Özellikle azınlık grupların tarihleri hep siyasi iktidarların dikte ettirmesiyle yazılır ve öyle ezberlenir. Böylece onların iki resmi tarihi olur. Birincisi hakim iktidar güçlerinin, ikincisi de kendisinin. Aleviler şimdi iki ezberi de bozmak için tartışıyorlar. Ancak onlarca, belki yüzlerce yıla yayılan ezberi bir-iki yılda bozamazsınız. Şu anda Aleviler kendi resmi tarihleri bozulmasın diye bir direnç içindeler. Cumhuriyet’te bunlardan biri. 1920 birinci mecliste Alevi milletvekilleri meclisteyken 1923’ten sonra 1945’lere, 50’lilere kadar hiç olmamalarını, 1923’de Anayasa’nın ikinci maddesinin ‘’devletin dini İslamdır” diye değiştirilmesini, yine ‘’köy tarifine cami”nin girmesini, 1925’de Tekke ve Zaviye Yasası ile Alevi Bektaşi tekkelerinin kapatılmasını, malların yağmalanmasını, 1937-38’deki Dersim katliamını artık dünkü kadar ‘’kolay” izah etme dönemi sona erdi. Yani bütün belgeler artık orta yerde. Yani ‘’bunlardan Atatürk”ün haberi yoktu, olsaydı böyle olmazdı” deme şansı kimsenin yok, dese de inandırıcılığı yok. Bu anlamıyla böyle bir sorgulama süreci başlamıştır, bunun önüne kimse geçemez… Kaldı ki, belegeler ortaya çıktıkça, Osmanlı döneminde yaşanan fiziki katliamların Cumhuriyet döneminde de Maraş, Çorum, Sivas klasik örneklerinde olduğu gibi devam ettiğini görüyoruz, ama bu dönemin asıl ‘’katliamı” şimdi asimilasyon biçiminde oluyor. Hem şehirleşme, hem de merkezi iktidarların sürekli Sünniliği empoze etmesi Alevi dünyasında ciddi bir asimilasyonu beraberinde getiriyor. Dün köylerde ‘’kapalı-devre” yaşayan Alevileri kendi inançlarını baskılara rağmen koruyor ve sürdürüyorlardı. Kentte bu düzen bozuldu. Yalnızca Ramazan ayını bile kriter alsak yapılan Sünni propaganda asimilasyonu hızlandırıyor. Son yıllarda asimilasyon hızının kesilmesinin asıl nedeni Alevi hareketinin büyümesi ve televizyonların kurulmasındandır. Alevi kimliğinin telaffuz ediliyor olması bile asimilasyon karşısında duvarların inşa edilmesini beraberinde getiriyor. Ama bu kolay değil, siyasal İslam cenaze kaldırma işlemi başta olmak üzere müthiş bir Sünnileştirme operasyonu yapıyor.

Mustafa Kemal Atatürk- bir siyasi figür olmasına rağen, fotoğraflarının Alevi cemevlerine asılması da son dönemlerin bir diğer tartışma konusu…
Bu tartışmayı kesmenin bir tek yolu var. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun 1997’de programına aldığı bir başlık var: Bayrak ve Atatürk. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi lideridir. Cemevleri gibi inanç merkezi olan kurumlara siyasi liderlerin resmi asılmaz. Siyasi liderler, gelip-giderler ama inançlar hep kalır…

Türk ve Sünni Cumhuriyet, Kürt ve Alevi’yi yok saydı, ezdi, asimile etti; ve bu ısrarını halen sürdürüyor. Alevi Kurultayı’nda (Ankara, Ocak 2012) Aleviler ilk kez belirgin bir şekilde ‘Kürt’ vurgusu yaptı. Uludere’de uçaklarla katledilenlerin ailelerine başsağlığına gittiler…
Bu yaklaşımların Cumhuriyet’i sorgulamaya başlamasından daha çok klasik Alevi yaklaşımına, yani 72 millete aynı gözle bakma ilkesine, dolayısıyla halkların kardeşliği ilkesine daha cesur yaklaşmalarıyla ilgili. Alevi hareketi artık kendisine rağmen, ülkemizde gelişen her haksızlığa tavır koymaya çalışıyor, üstelik destek de veriyor. 1 Mayıs’ta olduğu gibi ya da 12 Eylül generallerinin yargılamasında olduğu gibi. Örneğin ABF, Kürt meselesinin çözümü için son zamanlarda Uludere örneğinde olduğu gibi, ülkenin bütün inanç önderlerini, yani Dedeleri, İmamları, Papazları, Hahamları ‘’savaşa durdurmak için” ortak açıklamaya, mücadeleye çağırdı. Bu çağrı halen geçerli. Savaş durmalı, kan ve göz yaşı bitmeli. Kürt sorunun artık yalnızca bir güvenlik sorunu olarak algılanamayacağını, bu sorunun çözümünün demokrasiyi ve eşitlik ilkesini uygulamaktan geçtiğini sağır sultan bile duydu, öğrendi. Bu konuda direnmenin hiçbir karşılığı yoktur. Aleviler de bu nedenle Kürt sorunun çözümünde dün ile kıyaslanmayacak ölçüde doğru çıkışlar yapıyorlar. Bu adımları daha da güçlendirmek ve cesur hale getirmek gerekir.

1990’ların başında Alevi kimliği rahat ifade edilir oldu. Ancak özellikle Kürt Aleviler yalnızca Alevi inanç kimliklerini dillendirebildiler. Bunun nedeni nedir?
Aslında bugün bile milletvekili olmasına rağmen Alevi kimliğini saklayan Aleviler var. Yani korku oldukça derinlerde. Tabi bu bir tek korkuyla izah edilemez. Türkiye’de Sünni veya Türk olarak siyaset yaptığınızda kimse size ‘’Türk veya Sünni Milletvekili” diye hitap etmiyor. Ama bu ülkede çoğunluk ‘’Alevi ya da Kürt Milletvekili” diyor ve fiili olarak ayrımcılık yapıyor. Bunun karşısında da birçok kişi bu kimliğini geride tutarak, belki saklayarak ‘’eşitliği”, ‘’laikliği” yakalayabileceğini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Eşitlik ancak ve ancak ‘’eşit yurttaşlık ilkesi” Anayasa ile güvence altına alınırsa ve bu karara uygun yasal yaptırımlar olursa gerçekleşir. Birçok Alevi bu ayrımı görmek istemiyor ve kendi kimliğini sağladığında uzlaşma olacağını sanıyor. Oysa bugün Aleviler biliniyor, muhatap alınıyorsa bunun bir tek nedeni örgütlü Alevi gücüdür. Bu güç kendini ne kadar çekim merkezi yaparsa ‘’takiye”de o zaman sona erer. O zaman korkaklık da zayıflık ta önemli ölçüde ortadan kalkar. Tabi benim burada vurguladığım ‘’korkaklık” ta, ‘’zayıflık”ta benim içinde, her ‘’azınlıkta olan” yurttaş için de son derece insani duygulardır. Yüzlerce yıla yayılan zulüm karşısında korkmak, insanidir ve anlaşılırdır. Bütün beceri gücü ‘’karşı tarafa” hissettirerek ve eşit yurttaşlığı sağlayarak bu süreci lehimize çevirmekten geçmektedir.

Kürt Alevilerde artık etnik kimlik sahiplenmesinin de geliştiği izlenimine katılıyor musunuz?
Kuşkusuz, Kürt hareketinin gelişmesi Kürt Alevilerde kendi kimlikleriyle buluşmayı çok hızlandırdı. Bu da son derece doğru bir gelişmedir. Kişiler kendi kimliklerine sahip çıktıkça ve bir futbol takımının tuttuğu takımı rahatça telaffuz etmesi gibi, yan yana gelişlerde kimliğini rahatça telaffuz ediyorsa, bir süre sonra kimse kendi kimliğine özel vurgu yaparak, altını çizerek tekrarlamak istemez! Yani bir tek kriter var: ‘’Anayasal Vatandaşlık kapsamında eşit yurttaşlık / vatandaşlık hakkının sağlanması!”

HALİL DALKILIÇ

 

Alevi müziği yasağı

Mehmet BAYRAK

12 Eylül faşist darbesinin ilk yıllarında, henüz TRT’deki görevimden uzaklaştırılmadan özellikle iki husus dikkatimi çekmişti. Cunta yönetiminden gelen bir emirnameyle, Yılmaz Güney’in filmleri ile halk danslarının televizyondaki gösterimi yasaklanıyordu… Hadi Güney, önce solculuktan tutuklu, daha sonra da ülke dışına çıktığı için Cunta açısından bunun anlaşılır bir yanı vardı. Peki, halk danslarının televizyondan gösterimi neden yasaklanıyordu?.. O tarihlerde “Folklor, Sanata Düşman Mı?” tarzındaki bir tartışmaya; “Eşkıya Türküleri” konusunda derleme çalışmaları yürüten bir araştırmacı olarak ben de katılmış ve “Folklor, Neden Sanata Düşman Olsun…” başlıklı bir yazıyla görüşlerimi sergilemeye çalışmıştım (Bkz. Yazko Edebiyat, Kasım- 1983 ve Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri, Ank. 1985,s. 379-386). Sözkonusu yazıda, Cumhuriyet dönemi kültür politikasında dikkatimi çeken bazı çarpıklıkları şöyle özetlemiştim: “Cumhuriyet döneminde, Radyolarda ve Halkevleri gibi kuruluşlarda icra edildiği için, sanatın öteki dallarına oranla müziğin belli bir çizgide kurumlaştırılması ve yönlendirilmesi kolay olmuştur. Bu denetimin dışına çıkan toplumcu sanatçıların başına gelenler ise bilinmektedir. Demokrat Parti döneminde, öncekilere ek olarak halk türkülerine bile elatıldığı ve Köroğlu, Dadaloğlu ve benzerlerinin türkülerinin (eşkıya türküleri) oldukları gerekçesiyle Radyolarda okunmalarının yasaklandığı unutulmamalıdır… Muzaffer Sarısözen’in öncülük ettiği halk müziği alanındaki yanlış bir tutuma da burada değinmek istiyorum. Sarısözen ekibi, Türkler’in gerçek çalgısının (kopuz) olmasından yola çıkarak, halk müziğinde yalnız bunun türlerine (divan sazı, bağlama, cura vs.) yer vermiştir. Oysa, halk müziği gerçekte yalnızca bunlarla mı icra ediliyordu? Sözgelimi tek başına sanat icra eden bir Malatyalı Fahri Kayahan, bir Diyarbakırlı Celal Güzelses sanatlarını neyle icra ediyorlardı; öteki halk kesimleri sadece sazla mı yetiniyorlardı? Kuşkusuz değil. Bugün sazın türlerinden başka cümbüş, keman, kabak kemane, tar, davul, zurna, tef, zil, kaşık, klarnet, sipsi, mey gibi çalgılar halk müziğine eşlik ediyorsa, bu boşuna değildir. Bence halk müziği gerçek yatağına yeni akıyor. Bu noktaya da, otantik müziğin doğal gerekleri zorladı.

Halk müziği üzerinden başka hesaplar
Yoksa, birbirinden pek farklı olmayan on dolayında sazın(bağlamanın) yanyana gelmesiyle yapılan müzik değildi herhalde halk müziği. İşte bu uygulama, geçmiş dönemde halk müziğinde büyük bir kısırlık, bir tıkızlık, bir sığlık yarattı. Folklorun bir başka kolu olan halk oyunlarında (danslarında) da yanlış bir politika gözlüyoruz. Bölücülük yaratacağı gerekçesiyle, halk oyunları ekiplerinin giyim- kuşamlarına müdahale edildiği gibi, bir ara TV’de gösterimleri bile sakıncalı bulunarak yasaklanmıştı. Çeşitli toplumsal ilişkileri ve iş yaşamını yansıtan, sergileyen halk oyunlarına yer verilmemesi de sansürün bir başka çeşidi…”(Agy) Bu yazıyı ve “Eşkıya Türküleri” kitabını yayımladıktan birkaç yıl sonra Ankara’da bir akraba düğününde ilk kez yüzyüze görüştüğümüz Ali Ekber Çiçek, şimdilerde büyük beğeniyle dinlenen “Haydar Haydar” nakaratlı ünlü eserini, ilk kez 1960 Darbesi’nden sonra Muzaffer Sarısözen’in özel izniyle radyoda okumaya başladığını söyleyince, bazı düşünceler kafamda daha netleşmeye başladı… Bu tarihlerde Ortaokula başlamış ve radyoları daha çok dinler hale gelmiştik. Dahası, Çiçek’in hemşehrisi Aşık Davut Sulari için, babamın da yardımıyla Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde, kiliseden dönüştürme sinema salonunda bir konser düzenlenmiş ve Sulari’yi doğrudan ilk kez dinlemiştim. Ancak, 1960 Cuntası’nın da halk ozanları ve halk müziği üzerinden başka hesap yürüttüğünü sonraki kimi uygulamalarla gözlemleyerek ve gazeteci Fikret Otyam’ın açıklamalarıyla, daha sonra da Ecevit’in ölümü üzerine kasasından çıkan gizli raporlarla anlayacaktık. Askeri Cunta, 1961’de hazırladığı gizli bir Kürt Raporu ile, Kürt kökenli Alevi ozanlarının Türkçe söylemeye yönlendirilmelerini, Otyam gibi gazetecilerin yaptığı Kürtçe  şarkı derlemelerinin de, üzerlerine Türkçe sözler yazılarak radyolarda icra edilmesini planlamıştı…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan yasak
İttihad ve Terakki yönetiminin, “etno- dinsel arındırma, tektipleştirme ve Türk- İslamlaştırma” politikasını miras alan Kemalist yönetim; Lozan Antlaşması’nın “din ve inançlar karşısında eşitlik ve herkesin kendi dilinde yayın ve ibadet yapma” ilkelerine uymayarak, 1925’te çıkardığı “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” ile Aleviliği ve Alevi din önderlerinin sıfatlarını resmen yasaklıyordu. Yönetim, buna bağlı olarak aynı yıl içinde çıkarıp Resmi Gazete’de yayımladığı bir Genelgeyle de; Alevi- Bektaşi tekke ve dergahlarında bulunan “saz, ney, kudüm vb. her çeşit müzik aletlerinin ve Alevi- Bektaşi beyt ve nefeslerini içeren resim ve levhaların” diğer malzemelerle birlikte toplanarak Etnoğrafya Müzesi’ne gönderilmesi kararlaştırılıyordu. Dergah kütüphanelerinde bulunan kitapların da muhtelif şehir kütüphanelerine gönderilmesi öngörülüyordu. Diğer müzelik eşyanınsa, Milli Eğitime bağlı müzelere gönderilmesi isteniyordu. İttihad ve Terakki döneminden beri “toplum mühendisliği” yapan fakat kimliği özellikle karartılmaya çalışılan ünlü ırkçılardan Şükrü Kaya, 1930- 40 yılları arasında İçişleri Bakanı’dır ve tüm hızıyla “zoraki asimilasyon” görevine devam etmektedir. Üstteki yasa ve Genelgeye paralel olarak, Kızılbaşlık ve Bektaşilik karşıtı bir yayın kampanyası başlatıldığı gibi, 1930 yılında yayımlanan bir gizli Genelge ile de, yukarda anlattığımız 12 Eylül faşist darbecilerinin 1980’dan sonraki yayın uygulamalarının ideolojik temellerini atar ki, bu Genelge’nin öncelikli muhatapları Kürtler ve Aleviler’dir… Sözgelimi Genelge’nin 12. maddesi şöyledir: “Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet ve ırk hislerini daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı; bundan dolayı lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı görmek ve bilhassa kötü göstermek ve hiç bir suretle rağbet edilmeyerek ve cesaretlendirilmeyerek, adi ve ilkel özellikleri her vesileyle sergilenerek kötülenmeli ve ayıplanmalı; o lehçeyi konuşan zümrelere mensup kişilerin ve ailelerin isim ve lakaplarını Türkçeleştirmek, nüfustaki kayıtlarını ve künyelerini fırsat düştükçe düzeltmek.”

 ‘Sivas’a sazımla inemez olmuştum’
İşte, bu Genelge’den haberi olmayan ünlü yazar Yaşar Kemal, salt Aşık Veysel’in anlatımlarından yola çıkarak şu anekdotu aktarıyordu: “Uzun yıllar önce Veysel anlatmış, demişti ki: Bir zamanlar Sivas’a sazımla inemez olmuştum. Bir polis, bir candarma sazımı görmesin, hemen elimden alıyorlar, doğru fırına atıyorlardı. Bir zamanlar Sivas’a saz dayandıramaz olmuştum. O zamanlar Sivas’ta niçin Aşık Veysel’in sazını alırlar da yakarlardı? Şükrü Kaya’nın Dahiliye Vekilliği sıralarındaymış. Ahmet Kutsi Tecer de, Sivas’ta öğretmenmiş. Bir gün Veysel ona gelmiş. Tecer, (Hani sazın) diye sormuş. Veysel de başına gelenleri anlatmış. Ahmet Kutsi Tecer, Valiye gitmiş. (Vali Bey) demiş, (Bugün polisler Aşık Veysel’in sazını elinden almışlar, fırınlamışlar. Doğru mu bu?). Vali, (Doğru) demiş. (Neden?)(Saz çalmak gericiliktir. Saz gerici bir müzik aletidir. Dahiliye Vekaletinden öyle emir aldık). Tecer, Valiye sazın öyle bir şey olmadığını dili döndüğünce anlatmaya çalışmış; olmamış, Ahmet Kutsi Tecer gelmiş Ankara’ya, sazın gericilik olmadığını anlatmak için akla karayı seçmiş ama anlatmış sonunda. Halk şairlerinin sazları da fırınlanmaktan kurtulmuş…” Yaşar Kemal’in, ilkin Ant Dergisi’nde anlattığı bu olay, yakın dönemde Kelime Ata, Şükrü Günbulut, Rıza Aydın ve Ahmet Güven gibi Alevi araştırmacılarının da gündeminde. Rıza Aydın, “Modernite” adına yapılan bu yasaklamaya değinerek, şöyle diyor: “Şükrü Kaya’nın saz yasağını kişisel bir yetkiye dayanarak ya da sözlü bir emirle uygulayacağını sanmıyorum. Bunun mutlaka bir genelgeye ya da benzer bir kararnameye dayanılarak uygulandığını düşünüyorum, ama bunun nasıl olduğunu henüz bilmiyorum. Araştırmacı bir arkadaşın ya da bunu bilen bir kişinin bu konuda bizleri aydınlatmasını bekleyeceğiz. Kesin olan şu ki, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir saz yasağı uygulanmış. Bu yasağın, Cumhuriyetin kurucu iradesindeki (modernite) düşkünlüğünden mi, yoksa tekkelerle zaviyelerin kapatılmasıyla başlayıp, Aleviliğin yasaklanmasını getiren sürecin bir ürünü mü olduğunu bilmiyoruz; şimdilik bildiğimiz böyle bir yasağın uygulandığı…” (Birgün gaz. 18 Haziran 2006). İşte, Rıza Aydın başta olmak üzere konuyu irdeleyen arkadaşların kaynağını bulmaya çalıştığı yasak, üstte sözünü ettiğimiz ve ilk kez 1993’te yayımladığımız bu “Gizli Genelge”dir. (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri, Özge yay. Ank. 1993,s. 506-509) Yukardan beri değindiğimiz tüm açık ya da gizli düzenlemeler, burada rol oynamıştır. Ancak, bunların tümünün temeli “etno-dinsel arındırma ve tek-tipleştirme” dir. Bu temel olgu bilinmeden ne saz yasağını, ne Alevi müziği ne de sanat müziği yasağını doğru algılayabiliriz… Avrupa’da eğitim görmüş, kafası bu boyuttaki bir “gerici- ırkçı” uygulamayı almayan Ahmet Kutsi Tecer gibi aydınların bu yasaktan bir yıl sonra Kasım- 1931’de düzenlediği Sivas Halk Şairleri Bayramı da Aşık Veysel, Revani, Suzani gibi kimi ozanları ortaya çıkarsa da esas olarak uygulanmakta olan “yasak” politikasını değiştirmeye yetmez. Köy Enstitüleri döneminde bir süre Veysel’e saz dersi verdirilmesi de, bazı aydınların bir iyiniyet göstergesi olarak kalır. Aşık Veysel ile Ali İzzet Özkan’ı, üniversite yıllarında A. Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde verdirilen birer konserde doğrudan dinleme olanağı bulmuştum. Ancak, bu tarihlerde halk ozanları, toplumsal gelişmeye koşut olarak kabuklarını kırmış ve şehirlerde seslerini duyurmaya başlamışlardı zaten.

‘Modern Türk Müziği’ yaratma ve müziklere ipotek…
Başta Kürt kimliği, kültürü ve müziği olmak üzere diğer halkların ve toplulukların müziklerine yasak ve ipotek konurken; temel iddia “zengin ve modern bir Türk kültürü” yaratmaktı. Bu amaçla, 1926 yılından başlayarak, önce İstanbul Belediye Konservatuvarı, daha sonraysa Ankara Konservatuvarı, Anadolu’da müzik derlemelerine girişiyorlardı. Zengin bir Türk kültürü yaratma adına, aranmakta olan Koçgirili şair Alişer’in bile bazı eserleri hapishane ortamında başkalarından derleniyor ve taş- plaklara alınıyordu. 37 Dersim Katliamı döneminde bir sandık dolusu kitabına ve defterine elkonan Alişer’in, plağa alınan bu eserlerine de maalesef henüz ulaşılmış değil… Ekipler halinde belli aralıklarla yürütülen bu çalışmalar, kuşkusuz özellikle Fırat’ın batısında kalan Kürt yoğunluklu illerde de yapılıyordu. Ferruh Arsuner gibi halkbilimi araştırmacıları başta olmak üzere, Halkevleri adına özellikle “Dersim” adına yayımlanan kitapların, sonraki birçok örnekleri gibi düzmece ve güdümlü olduğunu belirtmeliyiz. “Dersim’in Türklüğünü ispatlamak” adına yapılan bu tür derlemelerde insanlar Türkçe söylemeye zorlanıyorlardı. Müzisyen Mikail Aslan, katliamdan hemen önce yapılan bu derlemelerin amacını “son darbeyi vurmadan önce, bir halkın asırlardan beri oluşturduğu hafızasına ve kültürel mirasına elkoyup, bunu kendine dahil etmek” olarak nitelendiriyor ve  Ankara grubu olarak Muzaffer Sarısözen ile arkadaşlarının 1944’te Dersim’de yaptıkları derlemelere ilişkin şu anekdotu aktarıyor: “Bölge halkı, köy- köy dolaşıp derleme yapan bu yabancı insanlara temkinli yaklaşıyor. Bunun başka sebepleri olmasının yanında, kayıtlarda Asker zorunun da kullanıldığını bizzat M. Sarısözen kendi yazılarında aktarıyor. Lakin Elazığ’da bir derleme sırasında klam söylemeye gelenlerden biri, fırsat bulup pencereden atlayıp kayıplara karışıyor. Bu kaçan kişinin ise Sılo Qız olduğunu sonradan öğreniyorum.” (M. Aslan: M. Sarısözen’in 1944 Dersim Derlemeleri Üzerine, Dersim’de İklim, Sayı:8-9/ 2004) M. Aslan, ikna edilerek eserleri alınan iki Dersimli pirin kayıtlarından dinlediği “Gül Türküsü” ve “Siyah Perçemleri” adlı eserlere ilişkin belirlemelerini şöyle paylaşıyor: “Eserleri söyleyen dedeler, sanırım Türkçe’yi çok yeni kullanmaya başlamışlardı. Çünkü aksanları o kadar güçlüydü ki, neredeyse Türkçe olduğu bile anlaşılmıyordu. Sanki Zazaca söylüyorlardı. Melodik, ritmik ve makamsal olarak Dersimli, ama sözler Türkçeydi. (…) Okul yüzü görmemiş bu yaşlı insanların bağlama üzerindeki hakimiyetleri süper virtüözlüğün ötesinde olağanüstü bir performans, sür’at ve başka hiç bir yerde görülmeyecek düzeyde kompleks ritimler mevcuttu. Alişer Efendi’nin deyişiyle bir ruh-u acayıp…” M. Aslan’ın şu belirlemesi de burada anılmaya değer: “Bir döneme kadar kendi eserlerini Kırmancki okuyan Dersim’in en önemli kaynaklarından Sey Qaji’nin ardılları olan Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek gibi ozanlar, yeni dönemde devlet yetkililerinin de teşvik ve destekleriyle eserlerini Türkçe yazmaya başlıyorlar. Bu asimilasyon politikasıyla Dersim’in en köklü geleneği bir dönem sonra dilini değiştirmek zorunda kalıyor. Böylece köklü bir miras Türkçe dili üzerinden, Türk Halk Müziği’ne hicret ediyor.” (M. Aslan: Kültürel Mirasımızın Yeniden Hatırlanması, Politik Art, Sayı:79/ 2011) Buradaki belirleme, kuşkusuz sadece Dersim bölgesini değil; başta İçtoroslar havzası olmak üzere Alevi yoğunluklu birçok kültür coğrafyasını hatırlatıyor. Alevi pirler, aşıklar, ozanlar ve dengbêjler Türkçe söylemeye özendirilir ve yönlendirilirken; Kürt coğrafyasındaki mahalli sanatçılar da bu süreçten kendilerini kurtaramazlar. Bu yasak ve asimilasyon politikası olmasaydı, salt bir Urfa (Riha) yöresinden otantik söz ve müzikleriyle daha nice Mukim Tahir, Tenekeci Mahmut, Bekçi Bakır, Kel Hamza, Şükrü Hafız ve Kazancı Bedih gibi ustalar yetişecekti. Üstelik bunlar, Cumhuriyet tarihi boyunca yaratılan sığlıktan uzak, başta Kürdili makamlar olmak üzere Doğu müziğinin zengin makamları ve rengarenk enstrümanlarla nice müzik eserleri yaratacaklardı… Cizrewiler başta olmak üzere nice Kürt dengbêji ya da stranbêji, özgün müziklerini icra edebilmek için bu ülkenin dışına çıkmak zorunda kalırken; Atatürk’ün “Şark Bülbülü” unvanını verdiği, Diyarbekir’in (Amed) ölümsüz sesi Celal Güzelses; “Türklüğünün ispatlanması” adına “kafatası ölçümü”nden kurtulamıyor ve Kürdi makamlarla söylediği Türkçe şarkılarla hayata veda ediyordu…

Muhafazakâr Kemalistleşme’ mi? MEHMET ALTAN

Aşağıdaki yazıyı neredeyse bir buçuk yıl önce yazmışım,geriye dönüp bakınca bir çok gelişmeye de ışık tutuyor:

Mehmet Altan / Star 11 Ocak 2011 Salı, 00:01

Şimdi, beni gittikçe daha çok endişelendiren bu tehlikeyi bana anımsatan olayları teker teker alt alta yazmak istemiyorum, çünkü epeyce uzun bir liste söz konusu…

Ama televizyon dizisinden heykellere kadar ortaya çıkan yaklaşım ve üslup, bu tehlikenin yeniden altını çizmek gerektiğini söylemekte…

Bunu kısaca, diğerlerine “ayar” vermek olarak özetleyebiliriz… Herkes diğerini kendine benzetmeye kalkışıyor… Şimdi bu eğilimin muhafazakârlar arasında artmaya başladığını gözlüyoruz…

O halde Kemalizm’in suçu neydi?

* * *

Galiba…

Siyasal iktidarın en özen göstermesi gereken konuların başında, “muhafazakârlaşma ile demokratikleşme” dengesi geliyor…

“Benim yaşadığım gibi yaşayan bir toplum olsun” arzusu yoğunlaşıyormuş gibi görünerek, “çoğunluğa benzemeyen” insanları ürkütüyor…

“Demokratikleşme ilkelerini” benimsemeyince, muhafazakârlaşma ile siyasal İslamcılık arasındaki çizgiler siliniyormuş izlenimi doğuyor…

Kemalizm’i tenkit ederken başka bir tür “benzeşme” tehlikesi doğuyor…

* * *

Hukuk devletini…

Demokrasiyi…

Ve demokratikleşmeyi yerli yerine oturtmamız halinde…

Aslında Türkiye’nin hala çok büyük bir şansı var… Yeter ki yöneticiler dünyayı doğru okusun…

“Demokrasi, temel hak ve özgürlükler, insan hakları ve piyasa ekonomisi” şiarı, “din, ırk ve mezhep” anlayışıyla örselenmesin.

* * *

Farklı yaşam çeşitlerinin…

Farklı düşüncelerin…

Güvencesi hukuk…

Ve demokratikleşmedir.

İçki içmeyen…

Kapanan…

Batılı yaşam tarzından hoşlanmayan bir irade…

Kamuya ait ele geçirdiği bir yeri sadece ve sadece kendi anlayışıyla yönetmeye kalkarsa ya da kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan bir bağnazlığı topluma dayatırsa…

Muhafazakârlaşma, demokratikleşmenin önünü kesecek bir tehdide dönüşür.

Çünkü… Sağlıklı bir ülkede, toplumun eğilimlerinin ne olduğu değil, bunun “demokratikleşmeyle” çelişip çelişmediği önemli.

* * *

Muhafazakârlaşma, demokratikleşmeyi sollamaya başlayınca, bu, felaketin de başlangıcı olur…

Çünkü…

“Öteki”nin hak ve hukukuna yapılan saygısızlığa karşı çıkmayan bir ülke çürür, hukuksuzlaşır…

Siyasal yönetimin kendi keyfi ve eğilimine göre koskoca ülkeye istikamet belirlemesi zaten “Neo-Kemalizm” değil midir?

Dizi hoşa gitmedi, kaldır…

Heykeli beğenmedim, yık…

* * *

Hukuk var ise, “öteki” de sere serpe var olacak demektir…

Hukuk var ise “yöneticinin keyfi” ülkeyi zindana döndürmeyecektir…

Siyasal çoğunluk, “demokratik çoğulculuğu” tehdit etmeyecektir…

Sabah erken kalkan “beğenmediğine” sansür uygulamaya kalkmayacaktır…

Dün Kemalizm’den şikâyetçi olanlar, şimdi kendi yaşam biçim ve algılarını bu topluma dayatmayacaktır…

* * *

Aslında Kemalizm’den kaçarken “muhafazakâr Kemalistleşmeye” uğramamak için, formül açık…

Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Avrupa standartlarındaki düşünce özgürlüğünü tanımlayan Handyside Kararı bizde de iç içtihat haline geldi.

O karar, toplumu rahatsız hatta şoke eden düşüncelerin de hukuksal güvence altında olması gerektiğini vurgular, hem de demokrasinin, çoğulculuğun ne olduğunu anlatır:

“Bu değerlendirmeler, toplumun bir bölümünü rahatsız edici nitelikte olabilir. Ancak unutulmaması gerekir ki ifade özgürlüğü, çoğunluk gibi düşünmeme, kurulu düzeni sorgulama, hatta eleştirme hakkını da kapsar. Dahası, sarsıcı nitelik taşıyan, toplumun çoğunluğunu kızdıran ve tartışmaya yönelten fikirler de ifade özgürlüğünün koruması altındadır”…

Yönetilenler…

Ve yönetenler bu noktaya gelmedikçe, buranın çilesi kolay kolay bitmeyecek gibi…

Ulusoy: “Biz Aleviler büyük tehlike altındayız”

Gazete İpekyol / Şanlıurfa

Hacı Bektaş-ı Veli Postnişini Veliyettin Ulusoy, Alevilerin yaşadığı sıkıntıları İpekyol’a anlattı. Sosyal yaşamdan siyasete, eğitimden inanca kadar hür türlü konuyu İpekyol’a değerlendiren Postnişini Ulusoy, Alevilerin Türkiye tarihindeki en tehlikeli dönemi yaşadığını söyledi

Alevilerin bir dizi programlarına katılmak üzere kente gelen Ulusoy, İpekyol’a ilk değerlendirmesini Suriye ile ilişkilere ayırdı.

Yaşanan gerginlik ortamını medyadan takip ettiklerini söyleyen Postnişini Ulusoy, olayların tamamen bir mezhep çatışmasına doğru sürüklendiğini ve bu olayların önümüzdeki dönemlerde daha da artacağını belirtti. Postnişini Ulusoy, “Suriye’de özgürlük adı altında başlayan olaylar mezhep kavgasına doğru gidiyor. Bu Türkiye için de çok tehlikeli bir hal. Çünkü Suriye’deki olayların arkasında başka şeylerin olduğunu tahmin ediyoruz. Tüm baskılara karşı Türkiye bu alanda komşusu ile kesinlikle savaş ortamına girmemelidir. Bizi savaşa sevk edenler yarın öbür gün çekip memleketlerine gidecekler ama biz yine komşu olacağız Suriye ile. Onun için Türkiye, Suriye konusunda daha dikkatli olmalıdır” dedi.

 

‘ALEVİLER, TÜRKİYE TARİHİNİN EN TEHLİKELİ DÖNEMİNİ YAŞIYOR’

Sivas olaylarının zaman aşımına uğramasını da değerlendiren Postnişini Ulusoy, “Aslında tüm bunlar bir tarafa şimdi Aleviler öylesine bir konuma geldi ki, biz Türkiye tarihinin en tehlikeli dönemini şimdi yaşıyoruz” dedi. Sivas olaylarını insanlık suçu dışında saymanın kabul edilir bir yanı olmadığını da sözlerine ekleyen Postnişini Ulusoy, “İnsanlarımız yakılmış ve bu insanlık suçu kavramına girmeyerek zaman aşımına uğruyor. Bunun kabul edilir bir yanı olamaz. Ama şimdiki dönemi ele alırsak çok daha büyük bir tehlike altında olduğumuzu görüyoruz. Türkiye’de bu dönemlerde Aleviler ve diğer mezhepler üzerinde büyük bir asimilasyon projesi var. Bizi asimile ederek, özümüzden uzaklaştırmak isteyenlerin çalışmalarına karşı direniyoruz” diye konuştu.

 

‘ALEVİLER ADALET İSTİYOR’

Türkiye’nin şimdiki dönemini Osmanlı dönemi ile kıyaslayarak ‘Adalet’ konusuna değinen Ulusoy, “Adalet mülkün temelidir diyoruz ama Alevi vatandaşlara yönelik uygulanan olaylar için hukuk kavramına bakarsak aslında bunun böyle olmadığını görüyoruz. Adalet olmayan bir ülkede hiçbir şey olmaz. Hem vatandaşlar muzdarip olur, hem Devlet muzdarip olur, hem ikilik olur, haksızlıklar olur ve buda ülkenin batmasına kadar gider. İşte biz böylesine bir dönemden geçiyoruz” dedi.

 

‘BEN BU DEVLET SİSTEMİNE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM’

Türkiye’de Alevi kökenli vatandaşların anayasal haklarının olduğunu ancak uygulamada aksaklıklar olduğunun altını çizen Ulusoy, “Devlet personel alırken, Alevileri es geçiyor. Eğitimde, Hukukta veya herhangi bir kamuda Alevilerin konumuna baktığımız zaman kimselerin olmadığını görüyoruz. İşçi alımlarında Aleviler her zaman arka palana itiliyor. Ve ben bu anlamda böylesine bir devlet sistemini uygulayanlara hakkımı helal etmiyorum. Biz Türkiye’de sadece eşitlik istiyoruz.  Ama bize verilen eşitlik değil tam tersi. Biz geri itiliyoruz ama bir takım vatandaşlar da Devletin kucağında. Hiçbir yerde memurlarımız, görevlilerimiz ilerleyemiyor. Alevi oldukları zaman hep geride kalıyorlar. Buna nasıl bir çare bulunur biz bunun peşindeyiz” diye konuştu.

 

‘ANAYASAL HAKKIMIZI İSTİYORUZ’

Ulusoy konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü: “Bizi suni kardeşlerimizle bir tutmaları lazım. Anayasamızda bu var ancak uygulamada ne yazık ki yok. Mahalle baskısı var, hor görülüyoruz, inançsız görülüyoruz, sapık gibi muamele görüyoruz, Alevi olduğumuz için belli olduğu zaman da resmi yerlerde bir türlü ilerleyemiyoruz. Yani ağzımızla kuş tutsak yine gerideyiz, beceriksiz olanlar daha öne çıkıyor. Ama becerikli olup Alevi olmak suç gibi geride kalıyor. Biz Anayasamızda ki hakkımızı istiyoruz. Ne bir milim fazla, nede bir milim eksik o hakları bize vermeleri lazım. “

 

‘YENİ EĞİTİM SİSTEMİ TAM BİR ASİMİLASYON PROJESİDİR’

Yeni Eğitim sisteminin Alevilik yönünden tam bir asimilasyon projesi olduğunun altını çizen Ulusoy “Asimilasyon şuanda zaten en şiddetli şekilde dönüyor. Bu eğitim sistemi de onun bir devamı. İhtilallerde de bu tür hareketlerde de idarenin yaptığı en önemli şey okullardaki programları değiştirmektir. Yani kendi taraftarı olan bir takım planlar ve projeler uygulanır. Buda onun bir devamıdır. Bize bir ara, ‘dedelere maaş verelim’ dediler. Buda bir tuzaktı. Dedelere maaş verilmesi demek; Aleviliğin sonu demektir. Hem Kur-an’da var, hem hadislerde var; ‘Din hizmetleri para karşılığı yapılmaz’. Bugün bu kokuşmuş düzene baktığımızda şu gerçekle karşı karşıyayız; Mevlid yapılıyor para kazanılıyor, cenazeniz var para kazanılıyor. Bizim yolumuzda böyle bir şey yok. Dedeler gider, hizmetlerini yaparlar, para karşılığı yapmazlar. Ama bir hak kulluk vardır. Bu da rıza lokması, kul hakkı ile ilgilidir. Yani bir kandırmaca yoktur, ‘Ben sana hizmet ettim sen bana bir şey vermek mecburiyetindesin’ gibi bir görüş kesinlikle yoktur. Ama şimdi Cuma namazını kıldıran bir hocaya eğer maaş vermezlerse, o hoca namaz kıldırmaz. Çünkü maaş karşılığı yapıyor bu işi. Alevilere baktığımızda talibi ile dede arasındaki ilişki, paradan çok maneviyata dayanır.”

 

‘İKTİDARDAKİ AK PARTİ’NİN ARKASINDA FETHULLAH GÜLEN VAR’

Devletin kendi sınırları içiresinde yaşam sürdüren her inanca ve her topluma eşit mesafede yaklaşması gerektiğini söyleyen Ulusoy, siyasete yönelik eleştirilerinde AK Parti’yi ele aldı. AK Parti’nin arkasında Fethullah Gülen’in olduğunu belirten Ulusoy, “Diyanet, 7 bakanlığın bütçesinden 50 Bin kişilik kadro açılıyor. Bu kurumda bizimde vergilerimiz var. Ama bize hizmet olarak hiç geri dönmüyor. Devletin inancı olmaz. Devlet her inanca, her topluma, kendi vatandaşlarına aynı uzaklıkta olması lazım ve aynı hizmeti vermesi gerekir. Devlet, Sünnileri kucağına topluyor, öbürlerini itiyor. Burada Hıristiyanlar da var, Yahudilerde var, Alevilerde var, Caferilerde var, sunilerde var. Herkes ne yaparsa yapsın bırak sen yardım etme onlara. 7 tane bakanlık, kaç kişiye istihdam sağlar, yatırım yapılırsa kaç kişi iş bulur. Yani sen suniyi kucağına aldığında benim hakkımı yiyorsun, bir Hıristiyan’ın, bir inançsızın hakkını yiyorsun demektir. Zaten bu hükümet iktidarda tek başına değil, arkasında Fethullah Gülen var. Bunu hepimiz biliyoruz. Bunlar karşılıklı birbirlerine hizmet ediyorlar. Bugün devlet kurumların çoğunun başında da Fethullah Gülen’in adamları var” diye konuştu.

04 Mayıs Dersim Soykırımının Başladığı Tarihtir!

14 Haziran 1934 “İskan Kanunu” ve 25 Aralık 1935 “Tunceli Kanunu” “Tedip, Tenkil, Tehcir” demektir. “Tedip, Tenkil, Tehcir” ise jenosid/Soykırım demektir. 1921 Yılında Koçgiri’de Topal Osman ve Sakallı Nurettin Paşa gibi ırkçı, faşist katilleri soykırımda kullanan zihniyet Alevi/Kızılbaş toplumunun “Kökünü kazıma” düşüncesini Osmanlı’dan devralmıştı. Osmanlı’da “Şeyhül İslam” kurumunun verdiği “Katli vaciptir” fetvalarını Cumhuriyet döneminde “Diyanet İşleri Başkanlığı” üslendi. Bizans, Selçuklu, Osmanlı döneminde Alevilere karşı yürütülen sistematik soykırım politikası Cumhuriyet döneminde aralıksız devam etti. Cumhuriyet döneminde “Aleviler özgür ve eşit yurttaş” olmadılar. Alevilik inancı 30 Kasım 1925 Tarihinde kabul edilen “Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Kanunu” ile yasaklanmıştır. Bu kanundan dolayı Alevilik inancı 87 yıldır Türkiye’de yasaklıdır.

Cumhuriyeti “Tek millet, tek dil, tek din” üzerine kuran inkarcı zihniyet Alevi inancını ve Alevi toplumunu “ortadan kaldırmak” için bildiği bütün yöntemleri kullandı. Koçgiri katliamı ile yetinmeyen soykırımcı zihniyet yetiştirdiği “Kadın pilotu” Kürt Alevilerin “Kökünü kazımak” için kullandı! Havadan bomba ve ateş yağdıran Sabiha Gökçen Alevilere yaşam hakkı tanımadı. Dersim soykırımı için hatıra olarak “Övünç madalyası” yaptıran zihniyet katil pilotun adını Türkiye’nin en büyük hava limanlarından birine vermeyi ihmal etmedi!

4 Mayıs 1937 Dersim soykırımının filen başladığı tarihtir. Ancak soykırım bu tarihten çok önce başlatılmıştır. Hilafetin, saltanatın ve şeriat mahkemelerinin kaldırılması Aleviler için göreceli bir “Ferahlık” sağlasa da bu “Yenilikler” Aleviler “Ferahlasın” diye yapılmamıştır. Bu “Yenilikleri” yapmaktaki amaç “Tek millet, tek dil, tek din” olgusunun temelini atmak ve Türk/İslamcı devlet dinini oluşturmaktır. Günümüzde Türk/İslamcılık, Siyasal/Ilımlı İslamcılık olmuştur. Türk/İslamcılık siyasetinden Siyasal/Ilımlı İslam’ı devşiren AKP zihniyeti “Devlet geleneğinde böyle bir uygulama varsa ben Dersim katliamı için özür diliyorum!” derken tarihi gerçekler karşısında samimiyetsizdir. AKP Hükümetinin ve Başbakanın Dersim soykırımını politik malzeme yapan samimiyetsiz, gayri ciddi tutumu kadar CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Ben o zaman henüz doğmamıştım.” Sözleri de samimiyetsiz, gayri ciddi ve tarihi gerçeklerle yüzleşme korkusu taşıyan tirajı/komik bir durumdur.

Dersim soykırımı ve diğer katliamların yarattığı tarifsiz acı ve yıkımlar kürsü şovlarına konu edilen yapay “özür dileme” seansları ile giderilemez. Hiç vakit yitirmeden bilim ve siyaset insanları, hukukçu ve tarihçiler, Alevi kurum yöneticileri ile insan hakları savunucularından oluşan bir “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” oluşturulmalıdır. Devletin ve hükümetin görevi bu komisyonun etkin ve rahat çalışması için olanak yaratmak olmalıdır. Bu nedenle “Gizli arşiv, devlet sırrı” gibi uygulamalara son verilmeli komisyonun tarihi gerçekleri ortaya çıkarması için tüm olanaklar sağlanmalıdır. Komisyon çalışmasını tamamladıktan sonra ortaya çıkan gerçekler uluslar arası insan hakları sözleşmeleri çerçevesinde ele alınmalıdır. “Devlet adına özür” ancak bu süreçler tamamlandıktan sonra dilenir. Hükümetin görevi bundan sonra gerçekleşecek bir “Özür dilemenin” maddi ve manevi sonuçlarını karşılamak olacaktır.

Pir Seyit Rıza, Ali Şer ve Zarife şahsında Dersim Soykırımında yitirdiğimiz cümle canları saygı ile anıyoruz.

Kemal BÜLBÜL

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

04 Mayıs 2012/ Ankara

Anayasa için önerileri Ali Kenanoğlu

–       Yeni Anayasa “Devlete karşı insanı, insana karşı doğayı ve tüm canlıların haklarını koruyan” bir Anayasa olmalıdır.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği olarak yeni Anayasa konusundaki önerilerimizi Anayasa uzlaşma komisyonuna sunduk.

28 Nisan 2012 Tarihinde İstanbul’da yapılan Anayasa toplantısına kurumsal olarak derneğimiz davet edilmiş ve Derneğimizi temsilen Başkanımız Ali Kenanoğlu ile Genel Sekreterimiz Ahu Arslan katılmışlardır.

TBMM Başkanı Sn. Cemil Çiçek ve Anayasa uzlaşma komisyonunu oluşturan Millet Vekillerinin de katılım sağladığı toplantıda Derneğimizin hazırladığı yazılı metin sunulmuş ve çeşitli konularda da sözlü bildirimlerde bulunulmuştur.

Derneğimizin yazılı olarak yaptığı önermede; Anayasa’nın Hazırlanma Sürecine ve temel ilkelere ilişkin düşüncelerimiz, Devlet – Din ilişkileri, Doğa ve Kültürel Varlıklar, Kamu Hizmetleri, Birlikte yaşama, Kadın ve Cinsiyetler, Ülke Yönetimi, Seçimler ve Siyasi Partiler konusunda görüş bildirilmiştir.

Anayasa’nın Hazırlanma Sürecine ve temel ilkelere ilişkin düşüncelerimiz:

Yapılacak anayasanın yeni olabilmesi için; Devlete karşı insanı, insana karşı doğayı ve tüm canlıların haklarını koruyan, özgürlükçü demokratik, laik ve sosyal hukuk temelleri üzerine oturtulması ve daha da önemlisi toplumda yer alan her kesimin, grubun, kişinin benimseyebileceği kimsenin kendini dışında hissetmeyeceği bir metin olarak hazırlanmalıdır.

Sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, barolar, sendikalar ve en önemlisi parlamentoda temsil edilmeyen siyasal partilerin ve bilim kuruluşlarının, üniversitelerin yeni Anayasa hakkındaki görüşleri ve önerileri dikkate alınarak evrensel ve bilimsel kurallara göre hazırlanmış, bütün toplumun benimseyebileceği bir Anayasa yeni olabilir.

Bu sebeple;

DOĞA VE KÜLTÜREL VARLIKLAR

Su, hava, toprak ,ateş ,tohum ve doğanın diğer unsurları doğal varlıktır, kaynak olarak nitelendirilemez. Bu varlıklar Doğa’nın bir parçası ve onlara bağlı yaşayan tüm canlıların ortak kullanımında olmalıdır. Doğal varlıklar mülkiyete tabi olmamalı, kendileri veya genetik bilgileri hiç bir şekilde patentlenmemeli ve kamusal kullanımları ekolojik dengeler öncelikli tutularak güvence altına alınmalıdır.

Doğaya ve çevreye zarar verme olasılığı olan tüm plan ve uygulamalarda, zarar görmesi muhtemel bölgede yaşayan halkın her aşamada, plan ve uygulamalarla ilgili her türlü bilgiye ulaşma, kararlara katılma ve insan veya doğanın haklarından biri veya bir kaçı ihlal edildiğinde yargı yollarına başvurma hakkı vardır.

Devlet hem yabani hem de evcil hayvan haklarını güvence altına alır. Hayvanlara hiçbir şekilde eziyet edilemez, hayvanlara yönelik eziyet ve fena muamele ceza kanunu kapsamında değerlendirilir.

İklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın korunması ile ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı; konulan çekinceler kaldırılmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalıdır.

İnsanlık tarihinin (Hangi Topluma ve İnanca ait olursa olsun) tarihsel kültürel mirası korunmalı gelecek kuşaklara aktaracak şekilde muhafaza edilmelidir.

KAMU HİZMETLERİNİN NİTELİĞİ (EŞİT BİÇİMDE YARARLANMA + TARAFSIZLIK İLKESİ)

–          Kamu hizmetlerinde ayrımcılık yapılmamalı, Dini inancı, cinsel tercihi, etnik kimliği farklı olan insanlara Anayasa ve yasalarda olmadığı halde yapılan negatif ayrımcılıklara son verilmeli, mevcut durumda yaşanan bu tür ayrımcılıları ortadan kaldırmak için kati cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.

Sünni inancının gereğince oruç ayı olan Ramazan ayında hat safhaya varan Kamu Kurum ve Kuruluşlarındaki ayrımcılıklara (gündüz yemek çıkartılmaması, çay ocaklarının kapatılması veya bu tür mekanların tadilata sokulması v.b) son verilmelidir.

Kamu Televizyonlarında inançsal ayrımcılıklar yapılmamalı, ülkemizde var olan tüm inançların ve Halkların özel ve kutsal günlerinde, kendilerinin belirleyeceği usul ve esaslarda yayınlar yapılmalıdır. Veya hiçbirisine yapılmamalıdır.

Bazı inanç ve etnik kimlik mensuplarına Türk Silahlı Kuvvetleri dahil çeşitli Kamu Kurumlarında uygulanan ve yasalarda yer almayan gayri resmi yasakların da önüne geçilecek önlemler alınmalıdır. (TSK da Cumhuriyet Döneminde Alevi inancına mensup Kuvvet Komutanı ve Genel Kurmay Başkanı olmamasının tesadüfi olmaması gibi, veya günümüzde Alevi Vali olmaması gibi ) Cumhurbaşkanı gibi bir makamda oturan kişilerin “Alevi Rektör bile atadım” sözleri, Başbakanın “Ben neden Alevilerin Başbakanı olayım ki; Bir sebep mi var? “ yine Ankara Belediye Başkanının “Bir Alevinin bile nikahını kıydım” gibi sözlerinin mutlaka cezai yaptırımı olmalıdır. Zira bu sözler bu tür yasalarda olmayan ayrımcılıkları meşrulaştırmaktadır.

BİRLİKTE YAŞAMA

–          Vatandaşlık tanımı, soydaşlık temelinden arındırılmalı, ülkemizdeki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik, siyasal ve kültürel haklarını güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa inşa edilmelidir.

–          Ülkemizin taraf olduğu evrensel hukukun da bir gereği olarak, ülkemizdeki tüm dil, kültür ve inançlar, tarihi ve kültürel mirasımızın bir parçası olarak değerlendirilmeli, bu kültür, dil ve inançların kendilerini  var etme ve yarınlara taşıma hakları anayasa ve yasalarla güvence altına alınmalı, bu konuda kamusal sorumluluklar tanımlanmalı ve bu doğrultuda yapılacak çalışmalara genel bütçeden pay ayrılmalıdır. (Bu pay Kültür Bakanlığı nezdinde bu amaçla oluşturulacak projelere verilmelidir.)   Kültür, dil, inançlar üzerindeki tüm yasaklar, toplumsal yaşam ve kamusal alanda halklara yönelik uygulanan her tür ayrımcılık ve ırkçı söylem ortadan kaldırılmalı, yasalardaki ‘kin ve nefret suçları’ tüm kültürel, etnik ve dinsel aidiyetleri kapsayacak şekilde genişletilmeli, ‘kin ve nefret suçlarının’ önlenmesi için anayasaya hüküm konulmalıdır.

–          Anadil hakkı temel bir hak olarak kabul edilmeli, ana diller anayasal güvence altına alınmalı, ana dilde eğitim-öğretim, ana dilin kamusal alanda kullanımı, ana adilde radyo-televizyon yayını yapma ve ana dilde isim-soy isim ve köy/yer isimleri konusundaki sınırlama ve yasaklar ortadan kaldırılmalı, özellikle yok olma tehdidi altındaki diller koruma altına alınmalı ve bu dillere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

–          Tarih ile yüzleşmenin, hesaplaşmanın temel koşulu olarak, halklara karşı işlenmiş suçlar failleri ile birlikte açığa çıkartılmalı, topraklarımızda yaşanan katliam ve sürgünlerle halkların elinden alınmış olan hakların iadesi (vakıf malları, hukuki haklar vb.) yasalarla güvence altına alınmalıdır. Katliamlara bilfiil iştirak edenlerden hayatta kalanlar mutlaka yargı önüne çıkartılmalı, insanlığa karşı işlenen suçlarda, nefret ve ayrımcılık suçlarında zaman aşımına izin verilmeyeceğini içeren yasal değişiklikler yapılmalıdır. Katliamların ve insanlık suçlarının gelecek kuşaklarca lanetlenmesi açısından ilgili yerlerde (Sivas Madımak oteli yeri , Diyarbakır Cezaevi v.b) katliamı lanetleyecek şekilde müzeler oluşturulmalıdır. (Dünya örneklerinde oldu gibi)

KADIN VE CİNSİYETLER;

Kültürmüzde kutsal yeri olan kadınların,  erkeklerle eşit haklara sahip olması gerekmektedir.  Cinsiyetinden dolayı ugradığı miras, iş, eğitim ve toplumsal statüsündeki haksızlıklar ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca cinsel tercihleri farklı olan insanlarda bizimle aynı toplumda yaşamaktadır, insanı değerler üzerinden bakıldığında kadınların uğradığı tüm haksızlıklara onlarda uğramaktadır.  Vatandaşlık tanımında LGBTT bireylere de yer verilmelidir.

DEVLET- DİN İLİŞKİLERİ

–          Anayasada vatandaşların dini tarif edilmemeli, Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler, Ezidiler, Atesitler ve Deistler gibi ezilen ve dışlanan tüm inanç ve kültürel gruplar üzerindeki baskılar kaldırılmalı, tüm kimlik ve dinsel inanışların kendilerini özgürce ifade etmesi anayasal güvence altına alınmalıdır. Devletin dini biçimlendirme aracı olarak işlev gören Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersi kaldırılmalı, inanç sembolleri üzerindeki her türlü baskıya son verilmeli, inanç ve ibadet inananların vicdanına bırakılmalıdır. Dini eğitim, organizasyon, dini kurum ve kuruluşlar sivil hayata terk edilmelidir. Devlet hiçbir dini gruba finansal destek sunmamalıdır.

–          Din eğitimi; ilgili Dinin, inancın ibadethanesinde ilgili inancın mensuplarınca verilmelidir. Devlet denetim görevini yerine getirmelidir. Dinler – inançlarla Devlet ilişkilerini ve Dinler-İnançlar arasındaki ilişki, düzenleme, ihlalleri koordine etmek amacıyla sadece bu amaçla inançların belirleyeceği temsilcilerden oluşan özerk bir koordinasyon kurumu oluşturulmalıdır.  Devlet tarafından ve/veya Devletin kurumları tarafından el konulan ibadet mekanları ilgili dinin-inancın sahiplerine iade edilmelidir.

ÜLKE YÖNETİMİ

Parlementer sistem korunmalı, Merkezi yönetim anlayışı terk edilerek, Yerel yönetimler güçlendirilmelidir.  Ülke yönetiminde yerinden yönetim ilkesi benimsenmeli, Avrupa yerel yönetimler Özerklik şartları kabul edilmelidir.

SEÇİMLER VE SİYASAL PARTİLER

Siyasal Partiler yasasında köklü değişiklikler yapılmalı, Siyasi Partilerdeki lider diktasını ortadan kaldırıcı tedbirler alınmalıdır. Parti içi demokrasinin tesisi için ön seçim şartı tüm partiler için konmalıdır. Cinsiyet ayrımcılığının önüne geçmek için Siyasi partilerde Kota dahil özel geçici önlemler alınmalıdır.

Seçimlerde baraj uygulaması ortadan kaldırılmalı, Milli bakiye sistemi benimsenmelidir. Seçime giren Siyasi Partilere Devlet yardımı partilerin aldıkları oy oranına göre belirlenmelidir. Siyasi partiler, iş adamları, özel ve kamu kurumlarından, bağış almamalıdır.

Ali KENANOĞLU

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği

Başkan