Ana Sayfa Blog Sayfa 6469

Erdoğan’ın “dil sürçmeleri” ve amacı

Coğrafyamızda önemli gelişmeler yaşanıyor, bölge egemenlerince yüzyıllardır sürdürülen imha ve inkar politikası kılıf değiştirerek de olsa devam ediyor. Böl parçala ve yönet politikası bizlere de uygulanarak sonuç alınmaya çalışılıyor. Türkiye devrimci demokratik hareketinin ve Kürt halkının yürüttüğü özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesi kanla boğulmak isteniyor. Kürt halkının en seçkin evlatları hunharca katlediliyor. Düne kadar halklarımızın ulusal ve inançsal kimliğimizi red eden egemen zihniyet, bunu başaramayınca şimdi de bu onurlu mücadelenin içini boşaltmaya çalışıyor.

Biliyorsunuz, AKP hükümetleri iktidara geldiklerinden bu yana gerek Kürt sorunu gerekse de Alevi sorunu, gerekse de genel demokratikleşme sorunlarında sözde açılımlar yapacağını söyledi ve bu konuda bir dizi görüşme yaptı, kurultaylar vs adı altında yürüttüğü aldatıcı tutumuyla, büyük bir oyalama taktiği uyguladı.

Toplumda bir çözüm beklentisi yaratıldıktan sonra, sıra somut adımlara gelince tam yüz seksen derecelik bir dönüş yapılarak, Kürt açılmı da, Alevi açılımı da, demokratik açılım da birden bire rafa kaldırılarak, yeniden savaş tamtamları çalınmaya başlandı. Kendince devletin önemli kurumlarını ele geçirdiğini düşünen AKP iktidarı, artık kendi gerçek gizli ajandasını açık açık beyan eder oldu.

Önce Polis, MİT, sonra yargı ele geçirildi ve en son olarak da ordu hizaya getirilerek, adeta yeniden bir Osmanlı devleti kurma psikolojisine girdiler. Türkiye de iktidarı ele geçirmekle yetinmeyen Erdoğan-Fetullah iktidarı, geçmişte komşuları ile ilgili sıfır sorun politikasını terk ederek, hep sorun mantığı ile komşu ülkeler de iktidar değişiklikleri için doğrudan müdahil hale geldiler.

Birkaç yıl önce Alevi kurultayları toplayan, Alevileri partisinden milletvekili yapan Erdoğan geçtiğimiz günlerde niyetini açıktan beyan ederek, tek devlet, tek dil ve TEK DİN diyerek noktayı koymuş oldu. Her ne hikmetse Erdoğan hep böylesine önemli konularda dil sürçmesi yaşıyor. Önce DTP milletvekillerine cevap verirken “sizin İslam hakkınızda konuşma hakkınız yok siz Zerdüştsünüz, sesinizi kesin” anlamlı hakaret amaçlı saldırı yaptı, şimdi de Türkiye’de Tek dil, tek devlet, tek DİN var diyerek beyninin geri planındaki amacı açık etti.

Ağababaları erken konuştu diye hemen düzeltme(!) yoluna gittiler ve dil sürçmesi diyerek Alevilerin toplumsal tepkisini, medyalarını da kullanarak asgariye indirmeye çalıştılar. Oysa artık amaç bellidir. Ilımlı İslam TC devleti ilan edilmeye çalışılıyor ve bunun için zemin yoklanıyor. Toplumun tepki dozajı ölçülerek yol açılmaya çalışılıyor.

Erdoğanın bu sıkça ortaya çıkan “dil sürçmeleri”(!)ne son vermeye ancak biz, Türkiyenin ve Kürdistanın ilerici, devrimci, demokratik, dönüştürücü güçleri, kendi öz örgütlülüklerimizi yaratarak cevap olabiliriz. Devrimci-demokratik Türkiye Sol hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi ile birlikte gerçek bir iktidar alternatifi yaratamazsa Erdoğanlar elbette böyle konuşmaya devam edeceklerdir.

Sevgili okuyucular,

Bilinmelidir ki, kendi haklarını kazanmak için örgütlü bir direniş gösteremeyenlerin hak elde etmesi olanaklı değildir. Eğer bizler Erdoğanın böyle bir konuşma yapmasına yeterli bir tepki veremezsek, yarın yeni Sivaslar, Maraşlar, Çorumlar ve hatta yeni Dersimler yaşamaktan kurtulamayız. Bakınız bugün çeşitli şehirlerde Alevilere ait evler işaretlendi, bu konuda da tepkilerimiz yeterli olmadı. Çünkü örgütlülük düzeyimiz buna yetmiyor. Örgütsüz bir toplum kaybetmeye mahkumdur.

İktidarın Alevi Açılımı politikası esas olarak Alevileri Kürt Özgürlük Hareketinden uzaklaştırma politikasıdır, Açılım yalandır. İktidarın Kürt Açılımı, Kürt halkı ile onun kazanımlarının biricik teminatı olan Özgürlük Hareketini karşı karşıya getirme politikasıdır, açılım büyük bir yalandır. Eğer açılım yapılacaksa bu sorunların muhatapları ile bir araya gelinerek yapılır.

Tıpkı dün TC’yi kuran ataları gibi AKP iktidarıda eğer bu ülkeye yeni birşey lazımsa, örneğin demokrasi lazımsa, Kürt halkının özgürlüğü lazımsa, Alevilere özgürlük gerekiyorsa onu da ben getiririm, ama istediğim gibi getiririm ve hiç kimseyi de muhatap almam demektedir. Böyle çözüm olur mu? Sorunları çözmenin yolu muhataplar ile masaya oturmaktır. Oysa gerek Alevilerin, gerek Kürt halkının meşru temsilcileri muhatap olarak görülmüyor, bu toplumsal kesimlerin öz örgütlenmeleri atlanarak sözde çözümler üretilmeye çalışılıyor. Bu çözüm değil çözümsüzlüktür. Bu büyük bir inkar tutumudur, dolayısıyla imha tutumudur. AKP’nin bu riyakar, ikiyüzlü politikası büyük bir oyundur. Bu oyunu bozacak olan ise halklarımızın örgütlü mücadelesidir. Aleviler olarak tarafımızı doğru belirlemenin zamanı geldi ve geçmektedir. Verili durumdan şikayetçi olan, AKP eksenli din devleti girişiminden en büyük zararı görecek kesim olacak olan biz Aleviler; şunu asla unutmamalıyız:

Düne kadar varlığımızı söyleme cesareti bulamıyorduk, inanç kimliğimizi gizliyorduk, ibadetlerimizi gizli yapıyorduk. Ne zaman ki, Kürt özgürlük mücadelesi bu topraklara kök salarak yıkılmaz bir güç haline geldi. Alevilerin var olduğuda, tıpkı Kürdün yeniden dirilişi gibi gündeme geldi. Bugün eğer bizler Cemevleri açabiliyorsak, özgürce Semahlarımızı dönebiliyorsak, Alevilik üzerine yüzlerce kitap yazılabiliniyorsa biliniz ki, bu sadece ve sadece dağ başlarında elde silah özgürlük için ateşte semaha duran yiğit Kürt Kızılbaş evlatlarının diğer Kürt kardeşleri ile birlikte yürüttüğü can bedeli mücadele sayesindedir.

Kimse bize kimliğimizi bahşetmedi, bizi adeta küllerimizden yeniden yaratanlar kendi evlatlarımızdır. Diyarbakır Zindanında Mazlumlardır, Dersim Merkezinde yiğit Zilandır, Kürdistan dağlarında komutan Erdaldır. Bugün yapılmak istenen, bizleri bu kahraman evlatlarımızdan koparma eylemidir. Bu eyleme müsaade etmemeliyiz, etmeyeceğiz de.

Biz Aleviler bugün, İktidarı ile, muhalefeti ile TC’nin oynadığı büyük bir oyunla karşı karşıyayız. Bu oyunu bozacak olan bizim örgütlenmemizdir. Özgür-Demokratik Alevi Hareketi etrafında yeniden örgütlenmek, bugün dünden daha gerekli ve kaçınılmaz bir görev olarak karşımızda duruyor. Sizleri kendi öz kurumlarınıza sahip çıkmaya çağırıyorum. Sizleri köklerinizle buluşmaya çağırıyorum. Bizim köklerimiz bu toprakların yerleşik öz inaçlarındadır. Biz ateşi ve güneşi kutsayan inancın devamıyız. Bizim yaşadığımız coğrafyanın adı, ATEŞ VE GÜNEŞ ÜLKESİDİR. Kendimizi başka inançların bir versiyonu olarak görmemiz doğru değildir. Bizim inancımız kendimize özgüdür. Mezopotamyalıdır. Yani bu toprakların Kadim inancıdır. Bugün cem evlerimizi minaresiz Camilere çevirmek isteyen soyuna ihanet etmiş kınalı kekliklere asla müsaade etmemeliyiz. Kendi öz evlatları gerillaların cenazelerini Cemevlerine almayan zihniyet aramızdan derhal uzaklaştırılmalıdır. Bunu yapanlar yol düşkünü ilan edilmelidir. Çünkü bu tutum içinde olan sözde Alevi kurumları ve sözde bazı dedelerin yaptıkları AKP’nin kurmak istediği Ilımlı İslam Devletine hizmetten öte bir tutum değildir. Bu niyetlerden ötedir. Yine buna karşı çıkmak adına Alevileri bir kez daha CHP’nin kuyruğuna takmayı devrimcilik, ilericilik sayan bazı Alevi kurumlarının tutumuda Erdoğanın bu amacına hizmetten öte bir sonuca yol açmaz. Egemenlerin amacı halklarımızın devrimci dinamiklerinin bir araya gelişini önlemektir. Egemenlerin şu veya bu partisinde yer almak çözüm değildir. Çözüm zalimler iktidarına nihai olarak son verecek ortak örgütlenmemizdedir.

Siz hiç duydunuz mu, bir caminin gerilla diye birinin cenazesini kabul etmediğini, duyamazsınız. Ama kendine Alevi diyen bazı yol düşkünleri devletine bağlılık ifadesi olarak bu pervasızlığı gösterebiliyor. Susurluk çetesi Hüseyin Kocadağın cenazesini kaldıran bu zihniyet, kendisine bu olanakları sağlamış öz evladı gerillanın cenazesini kaldırmam diyebiliyor. Bu kendi katiline sevdalı özünden kopmuş devşirilmiş Alevinin zihniyetidir. Bu zihniyet bize yabancıdır. Her ayrık otu gibi de aramızdan koparılıp atılmalıdır. Atılacaktır.

Değerli Canlar,

Bizi inançsal ve ulusal kimliklerimizden koparmak için düşman çok yoğun çalışıyor. Düşmanın bu sinsi amacını kursağından bırakmak için örgütlenmekten ve mücadele etmekten başka çaremiz yoktur. Bu dikta iktidarının kendi rızası ile bize vereceği hiçbir şey yoktur. Kazanımlarımız dün yürütülen mücadelenin ürünüdür, yarın da yine mücadelemizin ürünü olacaktır.

Alevi inancı tarihte birçok kez dış müdahalelere uğradı, bu müdahalelerin ortak hedefi bizi özümüzden koparmaktı. Farısiler bizi Şiileştirmek istedi, Araplar Sunnileştirmek istedi. 12 Eylül generalleri ise en büyük müdahaleyi yaparak bizi hiçleştirmek istediler. Bu açıdan bakıldığında Aleviliğe yapılan en büyük dış müdahale 12 Eylül Müdahalesidir. Bu müdahaleden sonra okullarda sünni İslam din dersleri zorunlu hale getirildi, Alevi çocukları İmam Hatiplere götürülerek dedelik kurumu yerine hocalık kurumu geçirilmek istendi, bir nebze de başarılı olundu. Bugün 32 yıl sonra özellikle Türkmen Alevilerinin büyük bir kesimi camilere gider hale getirildi, ramazan orucunu tutar oldu. Oysa tarihin hiçbir döneminde Aleviler Namaza durmadı, Ramazan orucunu tutmadı, hacca gitmedi. Ama bugün bu yavaş yavaş olağan gibi gösterilmeye çalışılıyor. İşte en büyük tehlike budur.

Tehlikelerden bir diğeri de, Kürtler arasındaki lehçe farkını kullanarak işte Aleviler aslında Zazadır, Zazalar da Kürt değildir. Hatta bazıları Zazaların Türk olduğunu bile söyler hale gelmiştir. Oysa bu büyük bir yalan ve büyük bir oyundur. Kürt kızılbaş Aleviliğinin içini boşaltma eyleminin adıdır. Bazıları da Dersimcilik adı altında oyunlara alet olmaktadırlar. Hemen belirtelim ki, Dersim bugünkü Tunceli adı ile bilinen coğrafyadan ibaret değildir. İçine Sivası, Malatyayı, Adıyamanın, Yozgatın bir kesimini, Erzincanı ve Maraşı içine alan coğrafyanın adıdır. Yani Dersim Kürt Kızılbaşlarının yaşadığı teslim alınamamış coğrafyanın adıdır. Burada yaşayan Kızılbaşların ezici bir çoğunluğu da Kurmancı denilen Kürtçe lehçesini konuşurlar. Aleviler kendilerini etnik kimliği sorulduğunda ben Kurmancım diye cevap verirler.

İşte bu yok etme amaçlı egemenlerin sinsi oyunlarını bozmak ve düşmanın emellerini kursağında bırakmak için tek çare kendi öz örgütlerimizi yaratmaktır. Sizleri Kızılbaş Ateşinin tüm sıcaklığıyla selamlar ve geleceği kazanma mücademizde başarılar dilerim.

“Anayasa çok kültürlü olmalı”

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel, Yurt Gazetesi’ne yaptığı açıklamada; Türkiye’nin kesinlikle yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı olduğunu, ancak siyasal ortamın Başbakan ve mevcut iktidar tarafından bu kadar gerildiği bir ortamda zor göründüğünü söyledi. Yeni Anayasa’nın hazırlık sürecinde rol almak isteyen Alevilerin, bu amaçla geniş katılımlı bir de konferans düzenlediklerini belirten Özel, görüşlerini şu başlıklar altında topladı:
 
İNSAN MERKEZLİ OLMALI
“Tartışmaya açılan ‘yeni Anayasa’nın gerçekten ‘yeni’ ve ‘demokratik’  olabilmesi, ancak tartışmalara en geniş kesimlerin katılabileceği, temsil edileceği yalnızca bu süreçle ilgili ve yeni Anayasa’nın kabulü ile görev süresi bitecek bir ‘Anayasa Meclisi’ ile olanaklıdır. Yeni Anayasa, bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklerinin önündeki yasal ve fiili bütün engelleri kaldıran, toplumun bütün farklı kesimleri arasında diyalogların gelişmesine imkân sağlayan, vatandaşların evrensel temel hak ve özgürlüklerini koruyan, insanı merkeze alan bir çerçeve metin olmalıdır.”
 
DİYANET ANAYASAL BİR KURUM OLMAMALI
“Yeni Anayasa, ‘Anayasal vatandaşlık’ kavramını öne çıkartarak, kültürel çoğulculuğu bir zenginlik olarak algılamalı, farklı kimlik ve kültürlerin barış içinde eşit yurttaş olarak yaşamasını kolaylaştırıcı olmalı,  farklılıklarla birlikte barış içinde bir yaşamı açıkça teşvik etmeli ve güvence altına almalıdır. Yeni Anayasa, bir tek kimliği veya inancı öne çıkaran, buna vurgu yapan tekçi anlayışlar yerine çok kültürlülüğü ve çok inançlılığı kabul eden, Alevilik dahil hiçbir inancın yada kimliğin isim olarak telaffuz edilmediği bir Anayasa olmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı Anayasal bir kurum olmaktan çıkartıldığı gibi, zorunlu din dersi gibi ilkel yaklaşımların inanç özgürlüğü kapsamında adı bile edilmemelidir.”
 
ETNİK AYRIMCILIKLAR CEZALANDIRILMALI 
Din, dil ve ırk eksenli olarak ortaya çıkan nefret suçlarına karşı cezai yaptırımların hayat bulabilmesi için de Anayasa buna uygun bir anlayış ile yazılmalıdır. Emeğin hakkını koruması gereken yeni Anayasa, vatandaşların eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve barınma hakları gibi temel hakları güvence altına da almalıdır. Laik ve demokratik eksenli hazırlanacak bir Anayasa doğal olarak Alevilerin de, diğer inançların da ihtiyacına cevap verecektir.”
 
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

“Temel haklarda güvence gerekiyor”

Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek de “Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı çoktur” diyenlerden. Bunu için ‘toplumsal mutabakatı’ şart koşan Bermek, bugünkü ortamda, bu aktörlerle sağlanacak mutabakata ‘samimiyetle’ bağlı kalabilme konusunda sorunlar yaşanacağı görüşünde. Gazetemize konuşan Bermek, AVF’nin görüşlerini şöyle özetledi:
 
‘UZLAŞMA’ YERİNE, ‘GÖRÜŞ BİRLİĞİ’ OLMALI
“Mevcut Meclis de yeni bir Anayasa’yı yapabilir ama bu konuda hazırlıkların yeterince yapıldığını söylemek çok zor. Anayasa konusunda pek de elle tutulur çalışmaları, felsefeleri ve birikimleri olmayan parti grupları,  Anayasa sorununa ‘uzlaşma’  perspektifinden bakmayı seçtiler. Oysa bazı konularda uzlaşma değil görüş birliği gerekir. Uzlaşma Anayasası ile mutabakat Anayasası farklı kavramlardır diye düşünüyorum.”
 
‘TEMEL HAKLAR’ GÜVENCE ALTINA ALINMALI
Yeni bir Anayasa, öncelikle daha önceki Anayasalarda da var olan, ama uygulamalarda zemininden saptırılan ‘temel haklar’ konularında güvenceler içermelidir.  Yaşadığımız deneyimlerin de göstermiş olduğu gibi,  hakların ve eşitliklerin sadece Anayasa’da sunulması yetmiyor. Bu hakları zedeleme girişimleri ve çarpık uygulamalar yapılıyor. Dolayısıyla, Anayasal hakların korunması ve uygulanmasını güvence altına alan müeyyidelerin de konulması gerekiyor.
 
‘AYRIMCILIK’ CEZALANDIRILMALI
‘Ayrımcılık’ konusu müeyyideleri ile birlikte öne çıkarılmalı,  içi doldurulmamış kavramların Anayasa’da yer alması engellenmelidir. Din dersi gibi, Diyanet İşleri bakanlığı gibi… Soru bellidir: ‘Neden Emniyet Genel Müdürlüğü Anayasal değil de, DİB Anayasal? Neden Matematik Anayasal değil de Din dersi Anayasal?
 
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

AKP ile demokratik bir Anayasa olmaz

AKD Genel Başkanı Engin Gündük: “AKP ile demokratik bir Anayasa olmaz”

Bu bölümdeki son konuğumuz, 108 üye derneği ile en büyük Alevi örgütlenmesi olan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük… Gündük, “Türkiye’nin kesinlikle yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı var” diyor, ancak AKP Hükümeti ile bunu olası görmüyor. Genel Başkan Engin Gündük, AKD’nin konuya bakışını şöyle aktardı:

AKP, KENDİ ANAYASA’SINI YAPIYOR

“AKP, kendi Anayasası’nı yapmaya ve kendisi dışında kalan bütün güçleri de payanda yapmaya çalışıyor. Kendisi dışında herkesi rakip gören bir anlayıştan çoğulculuk da, demokrasi de, yeni bir Anayasa’da beklenmez.”
10 YILLIK BİR TEMİZLİK GEREK
“Bir siyasi tıkanma yaşandığı için yeni Anayasa’dan bahsediliyor. Bu tıkanmayı aşmak için gerçekten demokratik ve laik bir Anayasa’ya ihtiyaç var, ama bunu günlük yaşama uygulayabilmek için ise en az 10 yıl bir ‘tedaviye’ ihtiyaç var.  Çünkü bu topraklarda yüzlerce yıldır ötekileştirilmiş, ayrıştırılmış bir toplum var. Bu muameleye uğrayanlar da, bu muameleyi reva görenler ve uygulayanlar da orta yerde. Başbakanın bugün bile Alevilere karşı ciddi bir nefret örgütlemiyor mu?  Sağlıklı bir süreç için öncelikle bunlardan kurtulmak gerekir. Mevcut tablo iyiniyetli olmamızı engelliyor!”
‘ÇOK KÜLTÜRLÜ’ OLMALI
“Bu nedenle yeni bir Anayasa’da Aleviler başta olmak üzere, demokrasi, eşitlik, adalet taleplerini dile getirenlerin aktör olması ve kendi Anayasalarını öne çıkartmaları gerekir.  Bizim istediğimiz Anayasa çok kültürlü bir Anayasa, eşit yurttaş Anayasası!”
YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

“AKP, demokratik bir akılla Anayasa yapamaz”

“Mevcut Anayasa devletin resmi inkarcı mantığını sistematize eden bir anayasa.  Varları yok sayan, yokları var sayan, varlara farklı bir kimlik oluşturmaya çalışan, ırkçı ve inkarcı bir Anayasa” diyen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, arkasından ekliyor:  “Bugüne kadar yapılan Anayasa’ların hiçbir tanesinde farklı toplumsal gruplar tartışmaya katılmamış,  Anayasalar  ya askerler  ya da asker kafalı sivil bürokratlar tarafından yapılmış ve Türk İslamcılığı esas almıştır.”
Bülbül’ün öne çıkardığı bazı başlıklar şöyle:

TBMM’nin mevcut bileşeni, farklı osa da bu meclis Anayasa  yapmaya muktedir bir meclis değildir. Bir bu meclis 12 Eylül Anayasası ve yüzde 10 barajı ile oluşmuştur.

Her şeye nüfus etmiş Türk-İslamcı bir yaklaşımdan ortaya çıkan bir Anayasa beni tarif etmiyor. Benim inancımı, dinimi, kendi kültürümü tarif etmiyor. Böyle olunca Anayasa yapmak da sorunları tek başına çözmez. Zihniyet değişmeden, toplumsal algı değişmeden,  farklılıkları kabul etmeden her şey kağıt üzerinde kalır. Başbakan’ın nefret suçu işleyen açıklamaları devam ediyor…
Bir kimlik başka kimliklere, bir kimlik toplumun tümüne hakim kılınmamalı. Anayasa kimlikler karşısında nötr olmalı. Hiçbir kimlik övgüsü ya da yergisi yapılmalıdır. Sadece çok kimlikli, çok kültürlü Türkiye tarifi yapılmalıdır. Gerisi örneğin Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olduğu yasalarla düzenlenmelidir. Bizim Anayasa’da Alevilikten söz edilsin diye bir talebimiz yok.  Bu doğruda olmaz. Laik, demokratik Cumhuriyeti savunan bizler bu durumda baltayı kendi ayağımıza vurmuş oluruz.
Diğer yandan, hegomanik egemen güçler yeni yüzyılı planlıyorlar. Örneğin geçen yüzyılın temel kavramı ulus devletti. Şimdi yeni yüzyılın ihtiyaçları farklı. Hegomonik güçler bu ara Türkiye’de AKP’yi kendilerine paydaş seçtiler.  Onların paydaşlığı siyasal İslam enjekte edilmiş Neo Liberalizm’dir. Dolayıslayla AKP yeni yüzyılı planlarken, kimliklerin, kültürlerin inkar edildiği ama edilmiyormuş gibi yapıldığı bir hokkabazlıkla bu işi kurtarmaya çalışıyor. AKP’nin Kürt kimliğiyle, Alevi kimliğiyle sorunu var. Bu sorunları AKP bu akılla aşamaz. Dolayısıyla AKP, son 10 yılda Kürt, Alevi, Ekonomi, futbol, özelleştirme hangi konuya dokunduysa kördüğüm oldu, içinden çıkılmaz hale getirdi. Çünkü, AKP sorunları çözmede bir yöntem sorunu var. Bir, hegomonik egemen bakış tarzı var. İki, demokratik algı  sorunu var. Efendi köle  ilişkisi üzerinden kurulmuş bir bakışı var. Bunlar değişmeden buradan yeni bir Anayasa çıkmaz!

YURT Gazetesi / 18 Mayıs 2012

Bir Dersim Hikayesi raflarda

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 23 yazar bir Dersim hikayesi kaleme aldı.

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden 23 yazar, Murathan Mungan’ın çağrısıyla bir Dersim hikayesi kaleme aldı. Bu hikayelerin yer aldığı “Bir Dersim Hikayesi” bu hafta raflardaki yerini alacak.

“Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını… Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü…

Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikâyesi anlatmalarını…”

Günümüz Türkçe edebiyatın önde gelen isimlerinden 23 yazar, Murathan Mungan’ın bu çağrısına birer hikâye ile cevap verdiler. Bu hafta çıkan “Bir Dersim Hikâyesi”nde şu edebiyatçıların hikâyeleri yer alıyor:

Ahmet Büke, Yalçın Tosun, Ayhan Geçgin, Cemil Kavukçu, Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez, Hatice Meryem, Şule Gürbüz, Hakan Günday, Ayşegül Çelik, Haydar Karataş, Murat Yalçın, Karin Karakaşlı, Murat Uyurkulak, Gaye Boralıoğlu, Sema Kaygusuz, Yavuz Ekinci, Seray Şahiner, Murat Özyaşar, Jaklin Çelik, Gönül Kıvılcım ve Barış Bıçakçı.

Diyarbakır Kitap Fuarı’nda

“Bir Dersim Hikâyesi” seçkisine katkıda bulunan yazarlardan Ayşegül Çelik, Gönül Kıvılcım, Gaye Boralıoğlu, Hatice Meryem, Burhan Sönmez, Behçet Çelik, Ahmet Büke, Seray Şahiner, Cemil Kavukçu, Yavuz Ekinci, Murat Özyaşar, Hakan Günday ve Murathan Mungan önümüzdeki hafta açılacak olan Diyarbakır Kitap Fuarı’nda biraraya geliyor. Yazarlar 26 Mayıs Cumartesi, 16.30-17.30 arasında fuarın konferans salonunda, “Bir Dersim Hikayesi” söyleşisi gerçekleştirecekler.

CNNTÜRK

Aşık Mahsuni Şerif Anıldı

Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahsuni Şerif Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şubesi ve Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şubesinin düzenlediği etkinlikle anıldı.

Antalya Cemevinde gerçekleşen anma etkinliğinde ünlü Halk Ozanının hayatı ve eserleri görsel olarak izleyicilere sunulurken gecede ayrıca Aşık Mahsuni Şerif’in Antalya’da yaşayan Ünlü ressam Fikret Okyam için bestelediği türkü de izleyicilere dinletildi.

Yogun bir izleyici kitlesinin katılımıyla gerçekleşen anma etkinliğinde bir konuşma yapan Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Başkanı Hakverdi Çelik; “Cumhuriyet döneminin Cumhuriyet sevdalısı en büyük ozanı aşık Mahzuni Şerif’i manevi huzurunda aydınlanma ocağında bir kez daha selamlamanın onurunu yaşıyoruz Aşık Mahsuni sanatını üretirken halkından kopmamış, halkın gönül penceresi olmuş, halkın acılarına sevdalarına, istemlerine ve duygularına sazı ve sözüyle tercümanlık yapmıştır. Gün gelmiş halkın silahı olmuş, gün gelmiş halkın rehberi olmuş, gün gelmiş taşa tutulan çağımızın çağdaş Pir Sultan Abdalı olmuştur.” dedi.

‘İncidiysen inciteceksin’

Can KASAPOGLU 

‘Aleviler İnciltinen konumdan çıkıp İncitmeye başlamalı’

Alevilerin‘aşırı’ hümanist olduğu ve bu durumun bazı güçler tarafından yine kendilerine karşı kullanıldığı bilinir..

‘Önce cümle aleme’ diyerek başlayan bu felsefe, ‘Dağdaki kurda-kuşa, kapı-komşuya, 18 bin aleme ve 72 millete, sonra da, (artarsa eğer) birazda bana’ der Alevilik..

Böyle dediği ve lokmasını gerçektende ‘Dağdaki-kurda kuşa’ varıncaya dek ‘dağıttığı içindirki sonunda elinde, ya bir doyumluk yada bir tadımlık lokma kalır yada kalmaz..

Böyle olduğunda ise  ‘Doyumluk değil, tadımlıktır’diyerek durumu geçiştirir ve belkide aç yatar Alevilik..

Canlıların her türlüsünü (İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler) kutsal bilir ve onlara dokunmaz.

‘Genel olarak hayvan, ağaç vb kesmemeye özen gösterir ve özellikle matem-yas günlerinde yaşolan hiç bir bitkiye, ağaca balta vurmaz’ diye bilinir..

Öyleki ateşi çok kutsadığı bilinen Aleviliğin hem ateşi söndürmemek ve hemde ‘Suyunda canı var’diyerek Ateşe su dökmediği söylenir..

Hiç bir dönem iktidar olmayı hedeflemeyen, yaşam biçimi, ocak-dergah işleyiş tarzı ile devlet ve böyle bir yaptırım gücüne dahi ihtiyacı olmayan Alevilik bütün bu gözel yanlarına rağmen kırımlara, katliamlara mağruz kalmıştır ve halada kalmaktadır..

Karıncayıezmeyen, yılana dokunmayan, insanı kamile hayranlık duyan Alevilik, başta müslümanlık olmak üzere her şeyi ile diğer bütün inançlardan kesinlikle ayrışmaktadır..

Aleviliğin hümanist felsefesinde onun insana, emeğe, doğaya, sevgiye ve barışa olan sevdası vardır..

Bütün bu hümanist yaklaşımı ve yaşamının yanı sıra birde olayın bir başka boyutu vardır..

Aleviler‘İncisende incitmezler’ imiş…!!

Zaman zaman uğradığı katliamlara tepki gösteren Alevilere hemen ‘İncisende incitme’ diye telkinlerde bulunulur..

Bu yaklaşım aynızamanda ‘size vuranlar, katledenler örgütlü ve güçlü olsalarda siz hiç bir zaman için kendi örgütlülüğünüzü yaratmayın’ demek anlamına gelmektedir ve tehlikede burada başlamaktadır..

Gaspedilmişhakları için vermiş olduğu mücadele, yok sayılan, inkar edilen inancını ve kimliği elde etmek için vermiş olduğu hak mücadelesi hemen birileri tarafından yumuşatılmaya, içi ve özü boşaltılarak, pasifleştirilmeye çalışılır ve meşhur ,‘incisende incitme’ sözü söylenegelinir..

Örneğin hatırlanırsa ‘İncisende incitme’ lafı özellikle Sivas-Madımak ve İstanbul-Gazi katliamlarından hemen sonraya ortaya atılmış laflardır.. Başta Süleyman Demirel olmak üzere CHP’nin Bülent Ecevit’i ve gelmiş geçmiş sözde demokratların hepsi  Aleviler katliama uğradığında kameralar karşısına geçerek ‘Benim Alevi vatandaşlarım’ diye söze başlarlar ve ardından ‘aman ha, incidiniz ama sakın ola sizde başkalarını incitmeyini, sizin felsefenizde başkalarını incitmek yoktur’ gibi saçma-sapan sözlerle Alevileri pasifize ederler..

Dahada ileri giden, (götürülen) hümanizm, ‘Alevilerin suratına bir tokat atıldığında yüzünün diğer tarafını döner ve eğer vuracaksa birde o tarafa vurmasını bekler’ diye devam eder.. 

İşte böyle denile denile Aleviler katliamlardan geçirilerek, inkar ve imha edilerek, asimile, sürgün ve her türden kültürel, inançsal erozyonlardan geçirilmiş olurlar.

Çünkü Türk-İslam sentezli devlet, AKP-Cemaat hükümetleri ile ulusalcı ve statükocu CHP,‘İncisede incitmeyen bir Alevilik’ istemektedirler..

Elinden gelse toprağı ezmemek için basmadan adeta uçarak hareket etmek isteyen Aleviliğin, ‘İncisende incitme’ sözü karşısında çok dikkatli olması gerekmektedir..

Aleviliğin, lokmasını paylaşmak istediği kurdun-kuşun yolu Ankara’nın Muaviye siyaseti tarafından kesilmiştir. Kaldıki Pir Sultanların yolu Hızır paşaların saraylarından geçmemiştir. Dolayısıyla Alevilerin yoluda Ankara’dan geçmeyecektir.

Kerbeladan bu yana yol bellidir.. Bu yol mazlumların, zalimlere karşı vermiş olduğu onurlu mücadele cephesidir..

Ankara ve bazıAlevi işbirlikçileri, ‘İncinipte incitmeyen Alevi’ istemektedir. Böyle bir Alevilik ise ‘Düşkünlüktür’..

Gelinen aşamada Alevilerin artık ‘İncidiğinde İnciten’ konuma gelmesi kaçınılmazdır..

Aksi halde Dersim soykırımından bu yana Maraş, Sivas, Gazi ve vb hiç bir katliamın hesabınısoramayız. Soramadığımız, hesabını alamadığımız gibi üstüne üstlük ‘zaman aşımlarında’ bir kez daha yakılırız. 

Ne dersiniz,‘İncitme’ zamanı gelmedimi hala??

Kemal BÜLBÜL: Başbakan Ne Yapmak İstiyor?

Başbakan dünkü (15.05.2012) grup konuşmasında kullandığı ötekileştirici şiddet ve nefret dili Alevileri, Ermenileri ve Kürtleri rencide etmiştir. Başbakanın inkarcı, tekçi ve şiddet içeren üslubu Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmeyeceğinin göstergesidir.

12 Eylül 2010 “Anayasa Referandumu” iktidar, muhalefet ikileminde yapılan kısır ve düzeysiz tartışmadan öteye gidemedi. İktidar/Muhalefet çatışmasından doğan “Evet/Hayır” sendromu Türkiye için demokrasi, toplumsal barış ve özgürlüklerin önünü açamadı. Zira iktidarın “Statükoyu yıkacağım” muhalefetin ise “Sahip çıkacağım” tavrı hastalıklı iktidar ve muhalefet anlayışını pekiştirdi. Tanzimat, İttihat ve Cumhuriyet tarihi boyunca “Çatışıyor” görünen iktidar ve muhalefet geleneği bu tutumları ile birbirlerini besledi. Dolayısıyla iktidar ve muhalefet yaşadıkları için sorumlu arıyorlarsa kendileridir. Cumhuriyet tarihi boyunca “Dinci/Laik, gerici/ilerici, şeriatçı/demokrat, irticacı/çağdaş” tartışmaları Türkiye toplumuna büyük acılar yaşatırken iktidar ve muhalefet “Devlet denizinde” gemisini yüzdürmeye devam etti. Biz “Ötekileri” tahterevallinin dayanak noktası yapan iktidar ve muhalefet eğlenceli oyununa devam ederken bizler çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı Türkiye gerçeğinden, dolayısıyla hak ve özgürlüklerimizden yoksun durumdayız.

Sayın Başbakan “İktidar ustası” olduktan beri Türkiye Salı günleri Başbakanın grup sendromu ritüeline tanık oluyor. Başbakan Sayın Kılıçdaroğlu ile “Düellodaymış” gibi “Ustaca” Alevilere hakaret ediyor. Doğrusu Başbakanın, çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı Türkiye için kullandığı “Tekçi, inkarcı, ötekileştirici” şiddet dili  “Usta” işi. Boksör Muhammed Ali’nin “Keşke insanlar beni sevdikleri kadar birbirlerini sevseler. Eminim ki dünya o zaman çok farklı olur.” Sözü “Sevgiden yoksunları” tanımlıyor. Başbakan tavır ve söylemleriyle bu sözün içeriğine dahil değil midir? Yine “Dünya ve Türkiye sorunları” için “Biz Yunus’un ve Mevlana’nın diliyle konuşan bir milletiz. Ama biz gerektiğinde Köroğlu’nun diliyle de konuşmasını çok iyi bilen bir milletiz. Dünyada ve Türkiye’de bizi bu milleti ve bu milletin tarihini yanlış anlayanlar, yanlış değerlendirenler varsa bunu lütfen gözden geçirsinler!” diyerek güya “Dış ve iç düşmanlara” mesaj verirken padişah edası ile bizi tehdit ediyor! Başbakan Yunus, Mevlana, Köroğlu gibi değerlerimizi bize karşı tehdit ve şiddet niyetiyle kullanırken “Çayın taşı ile çayın kuşunu vuruyor.” Örneğin “Kim olursa olsun mazlumdan yana tavır takınırız. Kim olursa olsun zalime karşı çıkarız.” Diyen Başbakan Madımak katilleri için verilen “Zaman aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun.” Deyince kimden yana tavır takınmıştır? Bu rezil ve insanlığa karşı suç teşkil eden karara “Hayırlı, uğurlu” demek katillerden yana tavır belirlemek değil midir? Konuşmalarında sıkça Ehlibeyt, Şahı Merdan ali, Şah Hüseyni Kerbela sevgisinden söz eden Başbakan bilmelidir ki Ehlibeyt, Şahı Merdan Ali, Şah Hüseyni Kerbela sevgisi ilim, irfan, edep ve haya üzerine kuruludur. Halkların tehdit edildiği, hakların ihlal edildiği yerde bu değerlerin varlığından söz edilebilir mi?

Almanya’da kendisine “Verilen ödül” için “Protesto gösterileri organize edildiğinden” bahisle “Avrupa’daki PKK yandaşları, Ermeni örgüt yandaşları, Alevi kardeşlerimi, tüm Alevileri tenzih ediyorum isminin başında Alevi sıfatı olan bazı dernek ve federasyonlar o gösteriyi birlikte organize ettiler.” Diyen Başbakan geleneksel devlet politikasının inkar, asimilasyon ve katliamlarla ötekileştirdiği Alevi, Ermeni ve Kürtleri hedefe koyuyor! Başbakanın sözünü ettiği gösteriyi düzenleyen kurumlardan birisi “Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’dur.” “Tüm Alevileri tenzih ediyorum!” diyerek AABK’ya hakaret eden, ötekileştiren ve Alevi kurumu saymayan Başbakan bilmelidir ki, Avrupa’da yaşayan Alevilerin örgütlendiği meşru, demokratik bir kurum olan AABK, Türkiye’de örgütlü bulunan Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin müsahibidir.

Kemal BÜLBÜL

Pir Sultan abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

16 Mayıs 2012/ Ankara

İzzettin Doğan: ‘Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’

Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, A Haber’de Selin Ongun’un sunduğu “Bi Sormak Lazım” programına konuk oldu. CHP’de Alevi il başkanı olur mu sorusundan laikliğe, AKP ve cemaat çatışmasına kadar bir çok konuda konuştu, ’Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’ dedi.

‘Partilerde mezhep tartışması yanlış’

Buradan çıkartılması gereken sonuç şudur: Bir mevkide bulunmak için Sünnî olmak gerekiyor. Ben böyle bir şeyi düşünmekte zorlanıyorum. İstanbul gibi nüfusu 14-15 milyona giden bir şehirde, eğer bir siyasi partinin il başkanlığı mücadelesinde adaylardan biri Alevi diğerleri Sünni ise “Alevi’nin gelmesi yanlış olur, o zaman 15 milyonluk şehirde il başkanı olur orada Sünniler o partiye oy vermezler” yaklaşımı nasıl kabul edilebilir? Bu nasıl bir demokrasidir? Hani siyasette mezhepler etkin olmayacaktı, liyakat esasına göre herkes yer bulacaktı?

‘Sadece bir Emniyet müdürü Alevi”

Kılıçdaroğlu’nun bu doğrultuda hareket ettiğini tahmin ediyorum. Sadece onun değil Ankara’daki kurmay arkadaşlardan da “Genel Başkan ve Başkan Yardımcısı Alevi, bu kez burası Alevi partisi gibi algılanır” diyenler olabilir. Ama bu düşünce tarzı çok yanlış. O zaman bu bakış her makam için söz konusu oluyor. Bu şekilde bir Alevi başbakan, müsteşar, vali olmaz. Bugün Alevi bir müsteşar, genel müdür, vali olmaz. Emniyet Müdürü bir tane var. Adını söylemeyeyim, ekmeğine mani olmayayım. Bunun kırılması gerek. İnançların liyakate engel olmadığı bir ülke olmalıyız.

‘DP’de 34 olan Alevi milletvekili sayısı AK Parti’de 1′

1950 – 1960 arasında Aleviler, Demokrat Parti’ye destek verdi ve 34 Alevi kökenli milletvekili vardı. Yüzde 50’ye yakın oy alan AK Parti’de kaç Alevi kökenli milletvekili var? Benim bildiğim sadece bir kişi. Geçen dönemde Reha Çamuroğlu’nun da kendisine verilen sözler tutulmadığı için ayrıldığını düşünüyorum. AK Parti Alevileri kucaklıyorsa, “Hepimiz bu ülkenin çocuklarıyız siz de Müslümansınız diyorsa, herhalde tam öyle düşünmüyorlar, biz de siz de dini değerlere önem veriyoruz aslında çok da farklı olmamalıyız” demesi lazım. Ben Alevilerle ilgili bir araştırma yaptığını düşünmüyorum. Sayın Başbakan ile görüşmemde de bunları söyledim. 6-7 sayfa not aldı.

‘Gülen ile AK Parti arasındaki kırılma noktası Aleviler’

Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Aleviliğin İslam’ın dışında olmadığını, İslam’ın dışında olarak yorumlamanın büyük bir haksızlık olduğunu, Alevilerin isterlerse cemevlerinde ibadet etmeleri gerektiğini söyleyen bir tutumu ve samimiyeti vardır. Gülen, cemevlerini temel hak olarak görüyordu, Nevval Sevindi’ye yaptığı açıklamadan sonra tepkiler de bıçak gibi kesildi. AK Parti’nin aksine bir davranışı varsa bu önemli bir kırılma noktasıdır. Ki AK Parti’nin de aksine davranışını görmekteyiz.

‘Türkiye Sünnî bir ülke, laik değil’

Türkiye laik değil, Sünni bir devlettir. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bir kuruluş temel hak ve özgürlüklerle ilgili belirlemede ana rolü oynuyorsa, Alevi yurttaşların ibadethanesi olarak görülen cemevleri için TBMM kararı için Diyanet’e soruluyorsa ve bu cevap gerekçe olarak görülüp hükümet bunu reddediyorsa devlet yapısının laik olduğundan söz edilemez.

Evleri işaretlenen Aleviler için hükümete eleştiri

Alevilerin evleri işaretleniyorsa hükümet de “bu çocuk işi” deyip, failler yakalanmıyorsa, yargı önüne çıkartılmıyorsa ve gerekli cezalar verilmiyorsa pek çok tereddüde yol açabilir. Ne yazık ki hiçbir gelişme kaydedilmedi. Hükümetin halkı teskin etmek üzere bir mesaj vermesi gerekirdi. Böyle bir şey gerekirdi. Bunun anlamı, Suriye ile savaşın eşiğindeyseniz ve çatışmaları da Alevi – Sünnî diye takdim ediyorsanız, bu tür olaylarda faillerin yakalanmamasının altında ne yatar biliyor musunuz? Bu tür yorumlar gelmeye başladı. “Demek ki bu Alevilere verilen gözdağıdır” diye yorumlar var. Ben hükümetin bu kadar sorumsuzca, yanlış bir davranış içine gireceğini düşünmek istemem. Bakın ey Aleviler Suriye’deki olaylarda taraf olmayın, içeride huzursuzluk yaratmayın, aklınızı başınıza alın diye dolaylı bir tehdit olarak algılanabilir. Aleviler karşısındaki bu sessizlik, hükümetin acaba bu organizasyondan haberi var mı, neden bu kadar ilgisiz kalıyor, neden bu kadar sessiz kalıyor, düşüncesini akla getiriyor. Bu çok vahim bir olaydır. Bu ülkede bir ihtilalın ya da darbenin meşru zemini için asker grupların organize ettikleri süreci yaşandıysa bu ev işaretlemelerini hükümetin önemsemesi gerekir.”

‘Mehmet Ağar’a, kaç Alevi vali var, sorusu’

Üç bakan İstanbul’a geldiğinde benimle yemek istediler. Yemekte ülke meselelerini konuşuyorduk. “Sizin için ana konu nedir” dediler. Ben onlara “Siz yurttaşlarınız arasında ayrım yapıyorsunuz. Devlet hukukunun uluslararası suç saydığı ayrımcılığı yapıyorsunuz. Biz bunu halk galeyana gelmesin diye söylemiyoruz” dedim. Örnek istediler, bir valinin bile olmadığını söyledim. Bu nasıl olabilir ki? O zaman İstanbul’u örnek gösterdim. 12 tane Alevi kökenli vali muavini var, ama vali yok. Bir tane Emniyet Müdürü, müsteşar yok” dedim. Hiç uzağa gitmeyelim aşağıda Emniyet Genel Müdürü var. O bu konuları bilir. O dönemde (genel) müdür Mehmet Ağar’dı. Ağar’ı çağırdılar. O da dedi ki “Valiyi tayin ederken kökenine, mezhebine bakmayız.” Sen bırak bu sözleri, dediler, bir soru soruyoruz, var mı yok mu? Ağar düşündü, düşündü “Yok” dedi. Emniyet Müdürü var mı, diye sordular. Yine düşündü. “Galiba Amasya’daki Emniyet Müdürü, Sayın Ecevit’in koruma müdürü Musa Aleviydi.” Teşekkür edip yolladılar. Sonra üç bakan birbirine baktılar.  Bu bakanlar Necmettin Cevheri, Nahit Menteşe ve Esat Kıratlıoğlu’ydu. Bu siyasi parti olarak Türkiye’yi yönetenlerle derin devlet dediğimiz ana gücün farklı olduğunu gösteriyor.”