Ana Sayfa Blog Sayfa 6470

Aşık Mahsuni Şerif 10. yıl döneminde anılıyor

Hacıbektaş Belediyesi, Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’i ölümünün 10. yıldönümünde anacak

Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif, ölümünün 10. yıldönümünde yarın Hacıbektaş’taki mezarı başında anılacak.

Hacıbektaş Belediyesi, Halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’i ölümünün 10. yıldönümünde anacak. 19 Mayıs Cumartesi günü Mahzuni Şerif’in Çilehane mevkisindeki gömütü başında saat 13.00’te düzenlenecek törende saygı duruşunda bulunulacak ve İstiklal Marşı okunacak. Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi’nde saat 14.00’te başlayan programda ise saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından Mahzuni’nin anlatıldığı bir söyleşi gerçekleştirilecek. Etkinlikler lokma dağıtımı ile son bulacak.

1961 yılında hayatını verdiği sanatı yolunda ilerlemeye başlayan Mahzuni, “Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek edebiyatı ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. Ilk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırıp, yıkmak oldu. Olaylardan ve halk yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim” sözleriyle hem dünya görüşünü hem de sanat felsefesini oluşturduğu kimliğini net bir biçimde ortaya koymuştu.

‘Kızılbaşım’ dedi, DGM’de yargılandı

Fırat Haber Ajansın’dan İbrahim Açıkyer’in Mahsuni Şerif’in hayatını şöyle yazdı:  Kasım 2001’de “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laiğim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir” sözleri nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) tarafından aleyhinde dava açıldı. Davanın ilk duruşması 27 Aralık 2001 tarihinde görüldü. Hayatını kaybettiği 17 Mayız 2002 tarihinde ise hakkında açılan bu dava halen sonuçlanmamıştı.

Evi yıkıldı, tutuklnadı, dövüldü, dişleri söküldü…

1962-1988 yılları arası Mahzuni’nin yaşadıkları aynı zamanda bir Türkiye ve halk sanatçısının yaşadıklarının aynasıdır. Bu 26 yılı kapsayan zaman aralığında halktan ve mazlumdan yana sanatçı tavrı, egemenlere ve onların sistemine olan muhalif kimliği nedeniyle defalarca saldırıya uğrar, evi yakılır, mahkemelik olur, tutuklanıp cezaevine atılır. Dövülür, dişleri sökülür ve işkenceler görür. Bu dönemde yine 1972 yılında Gaziantep’teki evi kundaklanırken, o zamana kadarki tüm ödüllerinin ve arşivinin yandığı da belirtilir.

Sessizlerin avazı olan Mahzuni Şerif, yaşamdaki sınıfsal çelişkileri, halkın sevincini, üzüntüsünü, acılarını, kederini, yoksulluğunu, mücadelesini estetik bir duyguyla anlatan halk bilimi insanı olarak da tanımlanır. Tıpkı bu geleneğin kendisinden önceki çağlarda tarihe geçmiş olan Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi, Kul Hikmet, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Yunus Emre, Seryani, Ruhsati, Aşık Veysel, Şah Turna, Muhlis Akarsu gibi.

“Ben Alevi bir aileden gelme olduğum için kök kültürümde Alevi ve Bektaşilik yatar. Siyasi rengime gelince, ben demokrat solcu bir ozanım. Ancak insan sevgisi din anlayışımda en büyük isimdir” diyen Mahzuni Şerif’te toplum ve hayat adına olan ne varsa yer edinir. Yiğitliği ve başeğmeyen duruşuyla Mahzuni, yaşadığı ve ezilenlerin sesi olarak sanata kattıklarıyla bu topraklarda dünya döndükçe sonsuza dek halkların yüreğindeki yerini korumaya devam edecek isimlerden biri…

”Bizim suçumuz, şerefimiz’dir” diyen Mahzuni Şerif’in şu sözleri hayatını, sanatını ve dünya görüşünü özetliyor: “Dünya tembellerin, haksızların değil, çalışanların, haklıların olmalıdır!”

Biyografi

17 Kasım 1939’da Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek (Tarlacık) Köyü’nde dünyaya gelen Mahzuni Şerif, 1964 yılında ilk plağı ile müzik dünyasına girdi. 500’ün üzerinde plak ve albüme imza atan Mahzuni, 9 kitap yazdı. Bir süre Gaziantep’te ikamet ettikten sonra Ankara’ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı’nı yürüten Aşık Mahzuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı’nı da yaptı.

2001 yılı başlarında rahatsızlanarak, kalp ve solunum yetmezliği nedeniyle, JFK Hospital’da yoğun bakım altına alındı. Mayıs ayında, günümüzün Pir Sultan’ı Aşık Mahzuni Şerif, bir kez daha ölümü yenmeyi başardı. 17 Mayıs 2002’de 62 yaşında Almanya’nın Köln şehrinde hayatını kaybetti.

Hayatını kaybettiğinde “devletin düzenini yıkmak” suçlamasıyla halen yargılanıyordu. Mezarı şu an son ikamatgâhı olan Hacı Bektaş Veli Külliyesi’nin yakınındaki Çilehane adı verilen bölgede olan Aşık Mahzuni Şerif’in yüzlerce eserine ise birçok sanatçı, müzisyen, müzik topluluklarınca albüm ve konser repertuarlarında yer verildi.

Mahzuni Şerif’in doğduğu köy olan Berçenek’te 2005 yılından bu yana Ağustos ayının ilk haftalarında anma törenleri yapılıyor.

Yine Ankara’da birkaç yıl önce Mahzuni Şerif Kültür ve Sanat Derneği kuruldu.

Alevilere yapılacak saldırılardan AKP sorumludur

Son günlerde Alevilerin evlerinin işaretlenmesine kadar varan gelişmeleri değerlendiren Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı (PSAKD) Kemal Bülbül, yaşananların AKP hükümetinin tutumunun bir yansıması olduğuna dikkat çekti. Başbakan Erdoğan’ın “tek din” söyleminin bir insanlık suçu olduğunu ifade eden Bülbül, Alevi vatandaşları hedef alan saldırıların sorumluları açığa çıkarılmadığı takdirde yaşanacak herhangi bir saldırının sorumlusunun hükümet olacağını söyledi.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi Kültür Dernekleri temsilcileriyle, PSAKD Genel Merkezinde basın toplantısı düzenleyen Kemal Bülbül, Adıyaman, Harmandalı, Antep ve son olarak Didim’de Alevi vatandaşların evlerinin işaretlenmesiyle ilgili hükümetten kaygıları giderici hiçbir ses çıkmamasını eleştirdi.

SAVCILAR KILINI BİLE KIPIRDATMIYOR

Başbakan Erdoğan’ın Sivas Katliamı davasında zaman aşımı kararını “Hayırlı olsun” diye değerlendirdiğini hatırlatan Bülbül, mahkeme nezdinde suçları sabit olan katliam sanıklarının AKP iktidarı döneminde “Ellerini kollarını sallayarak gezdiğini” ifade etti. Başbakanın açıklamasının da insanlık suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirten Bülbül, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Meclis kürsüsünde yaptığı ve tartışma yaratan konuşmasında Hristiyanları, Zerdüştileri ve Ezidileri hedef göstererek nefret suçu işlediğini söyledi.

Geçtiğimiz bir hafta içinde Milli Eğitim Bakanlığının “Aleviler din dersini istiyor” yönündeki açıklaması, Malatya’da bir ilköğretim okulunda Alevi öğrenciye din dersi öğretmeninin “Sapık inançlı” demesi ve Didim’de kapılara “Alevileri yakacağız” yazılması gibi olaylar yaşandığını hatırlatan Bülbül, bu olaylar hakkında savcıların kılını bile kıpırdatmadığını dile getirdi.

‘SALDIRILARA DAVETİYE’

Bülbül, Başbakan Erdoğan’ın “Kırmızı çizgilerimiz tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dindir” açıklamasının da, “dil sürçmesi” değil, AKP’nin “Türk-İslamcı-tekçi” anlayışının bir yansıması olduğunu söyledi. Başbakan ve hükümetin bu tavrından güç alan kesimlerin Alevi vatandaşları hedefe koyduğunu belirten Bülbül, “İkide bir Alevilik tanımı yapan, Alevilere don biçen, akıl veren, yönlendirmeye çalışan AKP zihniyeti pek ‘hayırlı ve uğurlu’ yürümüyor. Son yapılan açıklamalar ve bizlere yapılan açık saldırılar karşısında umursamaz tavırlar yeni ve daha büyük saldırılara davetiye çıkarıyor. Biz Alevi Bektaşi Federasyon ve bağlı kurumlar olarak bu saldırıları yapan kişilerin bir an önce bulunmasını istiyoruz. Aksi takdirde Alevilere yönelik herhangi bir saldırı ve katliamdan AKP hükümeti ve Başbakan sorumludur” diye konuştu. (Ankara/EVRENSEL)

Tek Din Tek Mezhep İçin Kamu Kanalı: Diyanet TV

Agos gazetesi editörü Pakrat Estukyan ve Bilgi Üniversitesi Medya İletişim Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Esra Arsan, TRT ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında “TRT Diyanet TV”nin açılması için protokol imzalanmasını bianet’e değerlendirdi.

Estukyan, Diyanet’in tek din ve tek mezhebe hizmet verdiğini belirterek, böyle bir kurumun TRT’de kanal açmasının Sünni Müslümanlar dışında kimseyi memnun etmeyeceğini söyledi.

Esra Arsan ise konuyu kamu yayıncılığı açısından değerlendirerek “Kamunun dini ihtiyaçlarını karşılayacak olan televizyon değildir. Çünkü din bireyseldir, kamusal değildir” dedi.

“Sünni Müslüman normlarının propagandası yapılacak”

Pakrat Estukyan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet televizyonunda kanal açacak olmasından ziyade bu kurumun varlığını sorgulayarak başlıyor söze.

“Laik bir devlette Diyanet İşleri Başkanlığı’nın olmaması gerekir. Olacaksa da kapsayıcı olması gerekir.”

“Türkiye’de binlerce imam var ve maaşlarını Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alıyorlar. Diyanet Türkiye’nin devlet bütçesinden en önemli payı alan kurumlarından birisi ama hiç kapsayıcı değil.”

“Örneğin Ermeni kiliseleri için 30 papaz alınacağı zaman onların maaşını vermez. Veya herhangi bir kiliseye badana yapılacağı zaman badana masrafını üstlenmez. Keza milyonlarca Alevi var ama Diyanet bu insanları yok sayar; ibadethane olarak kabul ettikleri cemevlerini kültür merkezi sayar.”

Estukyan, bu kadar kapsayıcı olmayan bir kurumun televizyonda insanlara anlatacağı şeyin de Sünni Müslümanların normlarının propagandasının ötesine geçemeyeceği görüşünde.

“Dolayısıyla o mezhebe mensup olmayan herkes için de TRT tarafından Diyanet kanalının açılması iyi bir haber olmasa gerek.”

Estukyan’a protokol töreninde Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “kanalda dinler arası rekabet olmayacak” sözlerini hatırlatıyoruz.

Bu sözleri inandırıcı bulmadığını söyleyen Estukyan, kanalda yapılabilecek yayıncılığın son derece sınırlı bir alan içinde kalabileceğini ve kanalın geniş kitleler tarafından değil en fazla kendi personeli tarafından izleneceğini tahmin ettiğini belirtti.

“Vergilerimizle tek din tek mezhebe kamu yayıncılığı yapılamaz”

Esra Arsan da devletin tek din temelli kamu yayıncılığı yapmasını doğru bulmuyor. “Cemaatler eğer kamu hizmeti yayıncılığından imkan talep ederlerse ve bu tüm dini cemaatler için eşit koşullarda sağlanırsa, bu düşünülebilir” diyen Arsan, devletin sadece Sünni Müslümanlara hitap eden Diyanet’e devlet televizyonu açması gibi bir sorumluluğu olamayacağı görüşünde.

“Hele tek dil, tek din, tek devlet, tek bayrak gibi söylemlerin bu kadar yaygınlaştığı, Diyanet’in varlığının bu kadar tartışmalı olduğu bir dönemde böyle bir kamu hizmetinin sunuluyor olması tamamen dayatmacı, tamamen tek din tek devlet bakış açısının dayatıldığının göstergesi.”

Arsan’a kamu yayıncılığının, yani kamu yararına yayıncılığın ana eksenlerinin ne olması gerektiğini soruyoruz.

“Halktan toplanan bir fonla eğlenme, eğitim ve bilgilenme ihtiyacını karşılayacak bir yayıncılık olmalı. Bunun batıdaki en önemli örneği BBC’dir.”

Peki ya din?

“Kamunun dini ihtiyaçlarını karşılayacak olan şey televizyon değildir. Çünkü din bireysel bir şeydir, kamusal değildir.”

“Dolayısıyla toplumsal hizmet skalasında kamu kendi dini ihtiyaçlarını kendisi karşılamalı. Cemaatler şeklinde kendi fonlarını sağlayıp kendi yayınını kendisi yapabilir. Zaten bu tip cemaat televizyonları da var.”

“Bu tüm dünyada bu şekilde yapılıyor. ABD’de de cemaatlerin kendi kanalları var ve istedikleri gibi yayın yapıyorlar, isteyen de parasını verip izliyor. Ama kamu yayını diyip de tek bir cemaatin yayınını yapmıyorlar.”

“Sadece Sünni Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayan Diyanet kamu yayıncılığı yapamaz. Herkesin verdiği vergilerle televizyonda sadece Sünni Müslümanlara yönelik kamu yayıncılığı yapılması sorunlu.”

Arınç “Nikahsız birliktelik” derken neyi kastediyor?

Arsan, protokol töreninde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Aile yapımız ABD-Avrupa etkisiyle biraz bozuldu ama bunu yeniden inşa etmemiz lazım. Evliliği külfet görenlere, nikahsız birlikteliklere karşıyız. (…) Nikahı baş belası gibi gösterenlere ‘a ne güzel’ demeyiz.” sözlerine de değindi.

Arınç’ın sözlerinden yeni bir aile tahayyülü propagandası yapılacağının görüldüğünü ifade eden Arsan, Arınç’ın “aile elden gidiyor”, “ahlak elden gidiyor” bakış açısıyla kendi muhafazakarlık anlayışını yaygınlaştırmaya çalıştığını söyledi.

“Kadınların dekoltesinden, etek boyuna kendi çizdiği aile ve ahlak anlayışına uygun bir toplum yaratma hissiyatından kurtulması gerekiyor.”

“Nikahsız birliktelik derken neyi kastediyor? Resmi nikah mı, imam nikahı mı? Kendine oy verenlerin aile anlayışına baktığımızda çok eşliliğin vs yaygın olduğunu görüyoruz.” “Bu mudur dayatmaya çalıştığı aile anlayışı? Devlet televizyonu kanalıyla aile nedir, ahlak nedir gibi bir muhafazakar ahlak anlayışının dayatılması doğru değil.”

“Medya belli kurallarla etik yayıncılık, ilkeli yayıncılık gibi temellerde kurulmalı ama bu, ‘aile nasıl olmalı’, ‘ahlak nedir’, ‘hangi din daha iyidir’ gibi sınırlar içine hapsedilmemeli.” (EKN)

bianet

Kimlik bilincini aşılamak istiyoruz

LONDRA’da İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi (İAKM) tarafından ikincisi düzenenecek olan ‘2. Alevi Kültür Festivali’nin tanıtım resepsiyonu İngiliz Parlamentosu’nda gerçekleştirildi.

29 Mayıs – 3 Haziran arası düzenlenecek festivalin tanıtımının yapıldığı gecede, İAKM – Cemevi semah ekibi gösterileriyle büyük ilgi gördü. Konuşmasına katıımcılara teşekkür ederek başlayan festivalin mimarlarından İsrafil Erbil, şunları söyledi: “30 yıldır İngiltere’de yaşayan Aleviler, bunca yıldan sonra ikinci kez kitlesel olarak bu festivalde buluşacak. Amacımız, bu tür faaliyetlerle varlığımızı gösterip, seslerimizin duyulmasını sağlamak. Ayrıca bu festivalle çocuklarımıza ve gençlerimize kimlik bilincini aşılamayı hedefliyoruz. İngiltere’de doğup büyüyen ikinci neslin kendi kültürünü tanıyıp benimsemesi açısından festivaldeki birçok etkinliği gençlerimize yönelik hazırladık.”

Tanıtım resepsiyonunda konuşmaların ardında semah hocası Seher Ağbaba’nın söylediği deyişler eşliğinde gençlerden oluşan Cemevi Semah ekibi, semaha durdu.

Alevilere yönelik bu tehditlerin önüne geçebilir misiniz?

Artık  televizyonlarımızı açtığımızda Sn. Başbakanın ben iktidarım, beni iktidar yapan  çoğunluk böyle istiyor diyerek genel yaşamımızda ciddi değişiklikler yapacak  kararlar alıyor ve uyguluyor. Bunun adı da ileri demokrasi oluyor. Benim gibi  yaşamayan, inanmayan, düşünmeyen bizden değildir ve ötekidir diyebiliyor, o  zaman siz Alevilere yönelik bu tehditlerin önüne geçebilir misiniz?

Son zamanlarda artık çok sıkça  yaşadığımız, kapı işaretleme olayının bir yenisini Didim de gördük . Ülkeyi  yönetenler bu işin kimler tarafından yapıldığının tespitinin arada geçen bunca  zamanda bulup ortaya çıkarmadığı sürece daha çok kapı işaretlenir, hatta  yaptıklarını uygulamaya başlarlar. Sıradan bir olay ya da çocuk işidir diye  geçiştirip önemsenmezse gelecekte bunun sorumluluğunu kimse taşıyamaz. Bizim  ileri demokrasi anlayışımız bu ülkede yalnızca sizin gibi inananın değil hiç  inanmayanın  da hakkını savunmak ve  yaşamını kolaylaştırmaktır.

Her can için sağlıklı mutlu bir yaşamın oluşacağı Türkiye için umutla

ALEVİ DERNEKLERİ FEDERASYONU

YÖNETİM KURULU

Tek din

Ahmet ALTAN

Önce inanamadık.

Bir hata vardır herhalde dedik, baktık hata yok.

Belki dili sürçmüştür, dedik, arada bir oluyor, sonra toparlıyor.

Yoo, ertesi gün aynı lafı aynı biçimde yeniden söyledi.

O zaman anladık ki ciddi bir sorunla karşı karşıya Türkiye.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, bizim inanmakta zorluk çektiğimiz lafını “devletin kırmızıçizgilerini” sıralarken söylemişti.

“Tek millet, tek devlet, tek bayrak”
diye başlamış ve “tek din” diye bitirmişti.

Diğer “tek”ler tartışılabilir.

Ama “devletin kırmızıçizgisi tek din” dedin mi ağır bir suç işlemiş olursun.

Bu, laiklikten çıkmak demektir, Anayasa’yı ve yasaları çiğnemektir.

Adam öldürmek nasıl suçsa, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin kırmızıçizgisi tek din” demek, devleti “din”le bağlamak, tek dinin dışındaki her inancı “suç” kabul etmek, vatandaşlarını “devletin” seçtiği dini benimsemeye mecbur bırakacağını açıklamak da öyle suçtur.

Hatta bana sorarsanız daha da ağır suçtur.

Çünkü böyle bir keyfilikle tek başına devletin “laik” yapısını değiştirmeye kalktığında bu toplum bölünür ve burası Lübnan’dan beter olur.

Çok adam ölür.

Çok kan dökülür.

Bir başbakanın arkasında yüzde elli oy da olsa ülkenin laik yapısını değiştirmeye kalkması, bunu söylemesi, buna kendi başına karar vermesi mümkün değildir.

Arkasında yüzde elli var ama karşısında da yüzde elli var.

Başbakan “laiklikten” çıkmaya kalktığında arkasındaki yüzde ellinin hepsini bulamaz.

Ama şu anda birbirleriyle hiçbir şekilde anlaşamayan kitleler, Kürt’üyle Türk’üyle, Müslüman’ı gayrımüslimiyle, Sünni’si Alevi’siyle, Kemalist’i demokratıyla, sağcısı solcusuyla “laiklik” etrafında birleşir.

Büyük bir cephe oluşturur.

Biz, “laiklik yetmez, demokrat da olmalıyız” derken, ilk başlarda bu görüşü destekleyen Başbakan şimdi “demokrasiyi boşver, laiklikten de vazgeçeriz” demeye getiren laflar ediyor.

Ne söylediğinin farkında mı yoksa şuursuzca mı konuşuyor, bunu bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, “laiklik” konusu, Başbakan Erdoğan’ın son zamanlarda rüzgârına fazla kapıldığı şımarıklığını aşar.

Ne Başbakan Erdoğan ne de başka birisi, Türkiye’de çok kanlı bir iç savaşı göze almadan Türkiye’yi laik bir düzenden çıkartacak adımı atabilir.

Başbakan’ın medyası ve AKP’nin “muhafazakâr” tabanı, Başbakan’ın her tavrını, her sözünü hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden alkışlıyorlar ama bu sınırsız destek bizi bir kaosa doğru sürüklüyor.

Bugün Erdoğan’ı destekleyen Anadolu sermayesi bir daha düşünsün bence, bu iç savaş patlarsa ortada ne sermaye kalır ne Türkiye.

AKP yöneticisi Hüseyin Çelik dün Lale Kemal’in sorusu üzerine, “Beşer şaşar, dil sürçmesi olabilir… Laik bir ülkede tek din iddiasında ve imasında bulunmak eşyanın tabiatına aykırıdır” diye bir açıklama yaparak durumu toparlamaya çalıştı ama Çelik’in açıklaması durumu toparlamaya yetmez.

Erdoğan bunu bir defa söylemedi, “dil sürçmesiyle” açıklanabilecek bir durum yok ortada.

Biliyorum AKP yöneticilerinin çoğu koltuklarını kaybetme kaygısıyla Erdoğan’ın keyfilikleri karşısında ezildikçe eziliyorlar ama eğer bu dizginsiz gidişe dur diyemezlerse oturacak koltuk da bulamazlar.

Ciddi bir tavır almak, ciddi bir açıklama yapmak, Başbakan’ı da açıklama yapmaya zorlamak mecburiyetindeler.

Başbakan açıkça suç işliyor.

Korkarım Başbakan Erdoğan nerede duracağını kestiremeyecek bir coşma içinde, bir tür “kendi kendine tapınma” ayinleriyle akıl ve mantıktan kopuyor, her şeyi yapabileceğini, her şeyi söyleyebileceğini sanıyor.

Kendi kendine hayranlığın yarattığı zehirli buğulanma onun gerçekleri görmesini zorlaştırmaya başladı.

Tabii karşısında ciddi bir muhalefet olmaması da bunu kolaylaştırıyor.

Sadece CHP’yi söylemiyorum, BDP de bu keyfiliğe ciddi ataklarla karşı çıkamıyor.

Muhalefetin bu zebunluğu, Erdoğan’ın şuursuzlaşmaya başlayan keyfiliğine çok geniş bir alan açıyor ve Başbakan sonunda “tek din” diyebilecek bir cürete kavuşuyor.

Siz, Başbakan “devletin kırmızıçizgileri” arasında “tek din”i de sayınca muhalefetten güçlü bir ses çıktığını duydunuz mu?

Eğer böyle durumlarda baştan kuvvetli ve etkileyici bir şekilde karşınızdakini uyaramaz ve onu durduramazsanız, sonra iş hiç kimsenin durduramayacağı bir yere varır.

Başbakan freni patlamış kamyon gibi gidiyor.

Başta AKP yönetimi, tabanı, medyası olmak üzere herkes susarsa, bu gidişe engel olmazsa, uyarmazsa, durdurmazsa öylesine korkunç biçimde çarparız ki tarihimizde bir eşine rastlanılmamış bir hercümerç yaşarız.

Laikliği terketmeye kalkan bir Türkiye, sadece bölgenin değil dünyanın dengelerini altüst eder.

Bunun sonuçlarını tahmin edemiyor musunuz gerçekten?

Gördüğünüz şey sizi ürpertmiyor mu?

Bela geliyorum diyor.

Ama bu bela, görülmemiş derecede kanlı olur, bugün susmaktan yana olan herkes de bunu aklına yazsın bence.

ABF Olağan Genel Kurulu 27 Mayıs’ta yapılıyor

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) 27 Mayıs Pazar günü Ankara’da Olağan Genel Kurulu’nu yapıyor.

ABF Genel Kurul’unu, 27 Mayıs Pazar günü saat 10.00 da olağan gündemle Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı  Ali Doğan Toplantı Salonu’nda (İğde Sok. No: 24 / Ankara) yapacak.  ABF’nin Alevi kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri gibi çok üyeli dernekleri başta olmak üzere 33 üye derneği bulunuyor.  ABF’nin Olağan Genel Kurulu’a ortak bir liste ile gideceği tahmin ediliyor.

Didim’de Aleviler Buluştu

Didim Alevi Bektaşi Kültür Merkezi ve Cemevi üyeleri, Dalaman Orman Kampı’nda düzenlenen Hıdırellez şenliğinde bir araya geldi.
Şenliğe CHP Aydın Milletvekili Metin Lütfi Baydar, Belediye Başkanı Mümin Kamacı, Akbük Belediye Başkanı Mehmet Erçin Sandalcı, Belediye Meclis Üyeleri, siyasi parti temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı.
Didim Alevi Bektaşi Kültür Merkezi ve Cemevi Derneği Başkanı Yusuf Doğan etkinliğin açılışında yaptığı konuşmada, geçtiğimiz hafta Hisar Mahallesinde yaşanan ve Didim’i böylesine istenmeyen bir olayla Türkiye gündemine taşıyan Alevi vatandaşların kapılarına işaret ve yazılar yazılması olayından duyduğu üzüntü ve endişeyi dile getirdi. Olayı provokasyon olarak nitelendiren Doğan şöyle dedi: “Alevilerin bugüne kadar ne Sünnilerle ne de diğer etnik kimliklerle bir sorunu olmamıştır, olamaz. İlçemizde de yıllardır hoşgörü birlik ve beraberlik içerisinde gerginliğe mahal vermeden yaşamaktayız. Aleviler olarak bu tür provokasyona gelmeyeceğiz.”Dedi.
Yetkililere olayın faillerinin bulunmasına yönelik çağrıda bulunan Doğan “Bugün bizler her zamankinden daha fazla birlik ve beraberlik içinde hareket etmeli, örgütlülüğümüzü güçlendirmeliyiz” sözleri ile konuşmasını tamamladı
Şenlikte söz alan CHP Aydın Milletvekili Metin Lütfi Baydar ise yaşanan zorlukların birlikte sırtlanacağını belirterek, konuyu mecliste gündeme getireceğini ve olayın aydınlatılana kadar takipçisi olacağını belirtti.
Konuşmaların ardından sazlı sözlü davullu zurnalı eğlenceye geçildi. Vatandaşların hem piknik yapıp hem de eğlendiği etkinlik akşam saatlerine kadar sürdü. Katılımın geçen senelere oranla yüksek olduğu gözlendi.

Avrupa’da yaşayan Aleviler İslam’ı dedelerden öğreniyor

Dedeler, gurbetçi Alevilere İslam’ı, Hz. Peygamber’i (sas) ve Ehl-i Beyt’i anlatmak için yollara düştü. Avrupa’da yaşayan Alevilere yönelik Diyanet’in desteğiyle gerçekleştirilen programlarda İslam ve Alevilik ele alınıyor. Dedelerden Ali Kaplan, “Yurtdışında Aleviliği İslam’ın dışında gibi göstermişler. Bu yanlışı düzeltmeye çalışıyoruz.” diyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Avrupa’daki Alevi cemaatinin ve Cem Vakfı’nın talebi üzerine gri pasaport verdiği yüze yakın ‘dede’yi Avrupa’ya gönderdi. 2007’de başlayan uygulamayla Alevi dedeler, gittikleri ülkelerde İslamiyet’i, Hz. Peygamber’i ve Ehl-i Beyt’i anlatıyor. Dinleyicileri arasında sadece Aleviler değil, Sünniler de yer alıyor. İrşat göreviyle Avrupa yollarına düşen 6 kişilik ilk kafile, 2007 yılının Muharrem ayında Almanya’ya gitti. Alevi cemaatine hizmet verdi. Rakam bugün 20’ye ulaşmış durumda. Bu yıl, başlangıcı 15 Kasım 2012’ye gelen Muharrem ayında Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gidecek olan dedeler yine Alevi cemaati ile bir araya gelecek.

5 yıldan bu yana Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre demeden Avrupa’yı karış karış gezen dedelerden biri de Ali Kaplan. “Yurtdışında Aleviliği İslamiyet’in dışında göstermişler.” diyen Kaplan, gurbetçilerin dinle imtihanını şu sözlerle anlatıyor: “Biz gittiğimiz yerde Aleviliğin İslamiyet’ten farklı bir inanış olmadığını, inandığımız Allah’ın ve Peygamber’in aynı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Burada çoğu gencimizin misyonerlerin etkisinde olduğunu gördük. Yurtdışındaki gençlerimizin çoğunda inanç sorunu var. O yüzden gittiğimiz yerde işin temeline inmek zorunda kalıyoruz. Önce İslamiyet’i anlatıyoruz. Daha sonra Alevilikten bahsediyoruz. Ama bizim ilk hedefimiz Avrupa’da İslamiyet’i tanıtmak.”

Toplantılara her yıl daha fazla kişinin katıldığını söyleyen Ali Kaplan, genç bir kızın kağıda, “Allah kimdir?, Hz. Muhammed bizim neyimiz oluyor? Kitabımız hangisi?” gibi sorulardan oluşan 50 maddeyi yazıp dedelere sorduğunda şaşkınlık içinde kaldıklarını ifade ediyor. Sohbetlerin etkisiyle değişen gençlerin durumuna ise şu örneği veriyor: “Bir gün bir genç, boynuna haç takıp gelmiş. ‘Neden takıyorsun onu?’ diye sordum. O da ‘öylesine’ dedi. Boynundaki haçın Hıristiyanlığın simgesi olduğunu söyledim. Bir hafta sonra haçı çıkarıp geldi. Tam Türkçe bilmediği için yanındakilere, ‘Dedeye söyleyin artık haç takmayacağım.’ demiş. Bizi çok duygulandırdı. Bunun gibi onlarca genci İslamiyet adına kazanıyoruz. Keşke devlet, sayımızı artırsa daha fazla dede gitse o gençlere daha çabuk ulaşsak.”

Cem Vakfı Başkanı Ali Yüce, dedelerin gitmediği Avrupa ülkesinin kalmadığını belirtti. Önümüzdeki Muharrem ayında da Avrupa’ya çıkarma yapacaklarını kaydeden Yüce, dedelerin birlik-beraberlik mesajı vereceğini söyledi. Kimsenin ötekileştirilmediği yalnızca yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmenin gereklerini vurgulayacaklarını ifade etti. Aleviliğin ders kitaplarına girmesine de değinen Yüce, “Din derslerinin kaldırılması taraftarı değilim. Aleviliğin ders olması bizi ayrıca mutlu etti. Bu yüzden teşekkür ediyoruz. Ama bu derslerin Alevilik konusunda yeterli bilgisi olan kişilerce verilmesi taraftarıyız.” diye konuştu. (Zaman)

Yezidiler, Yeni Anayasada Yer Almak İstiyor

Batman’ın Beşiri İlçesi’nde yaşayan Yezidiler, nüfüs cüzdanındaki din hanelerinin boş olduğunu ve bu durumdan rahatsızlık duyduklarını dile getirerek, yeni Anayasa’da var olmak istediklerini ve din hanelerine ‘Yezidi’ yazılmasını istedi.

Batman’ın Beşiri İlçesi’nde yaşayan Yezidiler, nüfüs cüzdanındaki din hanelerinin boş olduğunu ve bu durumdan rahatsızlık duyduklarını dile getirerek, yeni Anayasa’da var olmak istediklerini ve din hanelerine ‘Yezidi’ yazılmasını istedi

Yeni Anayasa çalışmaları devam ederken, Batman’ın Beşiri İlçesi’ndeki Yezidiler, yeni Anayasa’da var olmak istedikleri çağrısında bulundu. Yezidi vatandaş İbrahim Bulut, nüfus cüzdanlarındaki din hanelerinin boş olmasından rahatsızlık duyduklarını belirterek, bu durumun düzeltilmesi çağrısında bulundu. Yezidiler’in çoğunun nüfus cüzdanlarındaki din hanesi bölümünün boş bırakıldığına dikkat çeken Bulut şunları söyledi:

“Yıllardır bu topraklardayız. Doğup, büyüdüğümüz topraklarımızı da bırakmaya niyetimiz yok. Müslüman kardeşlerimizle bir sıkıntımız yok. Fakat aynı kimliği taşıdığımız Müslüman kardeşlerimizden bir farkımız var. O da nüfus cüzdanında din hanesinin olduğu bölüme eksi işaretinin atılması yada boş bırakılmasıdır. Oysa Avrupa’da yaşayan Yezidi topluluğunun taşıdığı kimlikte din hanesi yok. Yeni Anayasa’da azınlıklar konuşuluyor. Aleviler ve hatta Romanlar’den söz ediliyor. Fakat Yezidiler’in Anayasa’da nerede olduğunu bilmiyoruz. Buna bir açıklık getirilsin.”