Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Kasr-ı Şirin Antlaşması çöküyor Şemsettin Özer

Kürt tarihinin katliamlar, inkâr ve soykırımlarla anılmasının başlangıcı ne Medlerin çöküşüdür ne de başka bir olaydır. Bu tarihsel trajedinin en büyük kırılma noktalarından biri, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması’dır. Bu antlaşma, yaklaşık 400 yıldır dinmeyen Kürt acısının kurumsallaşması anlamına gelirken, egemen güçler için ise Kürtlerin parçalanması üzerinden kurulan bir tahakküm düzeninin temelidir.

Egemen rejimler, Kürtlerin kanı ve emeği üzerinde yükseldi. Bugün ise bu tarihsel düzenin çözülme sürecine girdiği görülüyor. Osmanlı ile Safevi devletleri arasında 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, klasik anlamda bir “barış” değildir. Egemen güçler tarih boyunca işgali, katliamı ve demografik değişimi “barış” olarak adlandırdı. Bu antlaşma da Kürt coğrafyasının bölünmesini ve Kürtlerin siyasal özne olmaktan çıkarılmasını hedefleyen bir paylaşım anlaşmasıdır.

Kürtlerin hatalarından biri

Kürtlerin tarihsel olarak en büyük hatalarından biri, Malazgirt Savaşı’nda Alparslan’ı kurtarmaları ve kapılarını ardına kadar Selçuklulara açmaları oldu. Kürt işgalinin tarihteki başlangıcı sayılabilecek bu olay, Kürtlerin trajedisi olurken; bugün aynı plan Ortadoğu’da Kürtler için bir fırsat doğurmasına rağmen yine Kürtleri bir taraf seçmeye zorluyor. Kimi sözde Kürt milliyetçiliği bu tehlikeyi görmeyerek Özgürlük Hareketi’nin ‘Üçüncü Yol’unu eleştirmekte; bu da Kürtlerin yeniden soykırıma tabi tutulmasına zemin aralamaktan başka bir şey değildir. Rojava’da bunu yaşadık. Bu açıdan tarihi okumak önemlidir.

Tarihi kırılmalardan biri

Kürdistan tarihinin diğer kırılma noktalarından biri de Çaldıran Savaşı’dır. Kürtlerin desteğiyle Safevileri yenen Osmanlı, bölgesel hâkimiyetini güçlendirirken, bu süreç aynı zamanda Kürtlerin tarihsel olarak parçalanmasının da önünü açtı. Kürtlerin bu süreçte oynadığı rol, resmi tarih yazımında sistematik biçimde yok sayıldı.

Yakın tarihte de benzer bir durum yaşandı. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Kürtler önemli bir toplumsal güç olmasına rağmen devletin kurumsallaşmasının ardından inkâr ve imha politikaları devreye sokuldu. Tarihsel deneyim göstermiştir ki, Kürtleri yok sayan hiçbir siyasal yapı kalıcı olamadı.

Değişmeyeni değiştirirler

Bugün Ortadoğu’da birçok rejim çözülürken, Türkiye’nin hâlâ eski güvenlikçi reflekslerle hareket etmesi dikkat çekicidir. Kendini Osmanlı’nın bakiyesi olarak gören bir yaklaşım, tarihsel gerçekliği kavramakta yetersizdir. Türkiye, hâlâ İran, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunma politikasını sürdürüyor. Bu yaklaşımın temelinde “Kürdistan olmasın” düşüncesi yatıyor, ancak mevcut gelişmeler, bu politikanın sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.

Kürt toplumu, dört parçada yürüttüğü mücadeleyle hem ulusal bilinç hem de siyasal örgütlenme açısından tarihsel bir eşiğe ulaştı. Bu durum yalnızca bir direniş değil, aynı zamanda kolektif bir uyanıştır. Buna rağmen Türkiye’nin inkâr ve asimilasyon politikalarını sürdürmesi, sadece Kürtleri değil, ülkedeki tüm toplumsal kesimleri dışlayan bir siyasal aklın ürünüdür.

Müdahaleye açık rejimler

Ortadoğu’daki dış müdahalelerin temelinde yalnızca küresel güçler değil, tekçi, dinci ve milliyetçi katı rejimler de bulunuyor. Bu yapılar, demokrasi karşıtı nitelikleriyle ömürlerini uzatmaya çalışırken içeride çürümeye neden olup dış müdahaleye açık hâle geliyor. İran örneği bu açıdan çarpıcıdır. Eğer İran rejimi, iç dinamiklerle demokratik bir uzlaşı geliştirseydi ve bölgesel çatışmaları besleyen politikalar izlemeseydi, bugün yaşadığı krizleri bu ölçüde derin yaşamayabilirdi.

Türkiye’nin iki seçeneği

Bugün Türkiye’nin önünde iki temel seçenek bulunuyor:

* Kürt halkını siyasal bir özne olarak tanımak, her parçada Kürtlerin mücadelesini desteklemek; demokratik bir dönüşüm sürecine girmek ve toplumsal barışı inşa etmek. Bu yol, yalnızca Kürtler için değil, tüm Türkiye toplumu için kazançlı olacaktır.

* İnkâr politikalarını sürdürmek ve “Kürtler özgür olmasın da ne olursa olsun” anlayışında ısrar etmek. Bu yol ise Türkiye’yi daha derin felaketlere sürükleyebilir.

Sol çevrelerin ezberleri

Sol çevrelerde sıkça dile getirilen “Ortadoğu’yu bu hale emperyalizm getirdi” tezi kısmen doğru olsa da şu soru da kaçınılmazdır: Eğer demokratik bir iç yapı kuramıyorsan dış müdahaleye de zemin hazırlıyorsun. Ortadoğu’nun çıkmazı ve solun yanılgısı tam da burasıdır. İşin kolayına kaçarak kendini düzeltmek yerine suçu emperyalizme atmak, tabiri caizse lafügüzaftan başka bir şey değildir. Solun yanılgı-yenilgi ve Ortadoğu yönetimlerinin körlük diyalektiği, bugün İran’ın panoramasıdır ya da bir başka ifadeyle özetidir.

Türk devlet yönetim aklı, bu tarihsel süreçleri okumadığı için tüm diplomasiden ekonomi ticaretine kadar Kürt karşıtı olarak yürüyor.

Eski düzende ısrarın faturası

Kasr-ı Şirin Antlaşması, yüzyıllardır süren Kürt acısının sembollerinden biri olmuştur. Ancak bugün bu tarihsel düzen çözülmektedir. Yeni bir dönemin eşiğinde ya demokratik dönüşüm gerçekleşecek ya da eski inkâr düzeninde ısrar, kendi çöküşünü derinleştirecektir.

Türk devleti, şu an “Kürdistan kurulacak” diye paniktedir. Oysa kurulacak bir Kürdistan ya da herhangi bir statü, Türkiye’nin zararına değil, faydasına olacaktır. Ne yazık ki Türkiye, tercihini radikal Sünni İslamcı çizgiden yana koyarak toplumu felakete sürüklüyor. Dolayısıyla Türk devlet mantığı, Kürtlerin mevcut gelişen dengelerden yenilgiyle çıkacağını düşünüyorsa yanılıyor. Kürtler, Kasr-ı Şirin’den bu yana kesintisiz mücadele veren bir deneyime sahiptir. Türk devletinin komşularının başına gelenlerden ders çıkarıp çıkarmayacağı belirsizdir, çünkü mevcut yaklaşımın temelinde Kürt karşıtlığı var. Evet, Türk devleti Marks’ın tabiriyle yanlış hesap yaparsa “kendi mezar kazıcısı” olabilir.

Özgür Politika Gazetesi

Aleviler, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ile mahkemelik oldu İsmail Pehlivan

2026 yılının başında, modern Türkiye’nin hukuk tarihinde ve toplumsal belleğinde inanç özgürlüğü adına derin izler bırakacak bir hadsizliğe imza atıldı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği’nde yaptığı değişiklik, Anadolu Alevi toplumunun ibadet mekanlarını, yani Cemevlerini; kütüphane, müze, sinema ve opera salonlarıyla aynı kategoriye, “Kültürel Tesis Alanı” statüsüne hapsetti. Bu yönetmeliğin iptali için, duyarlı ve sorumluluk sahibi Aleviler, Danıştay’da açtıkları davayla Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’la mahkemelik oldu.

Görünürde teknik bir imar düzenlemesi gibi duran bu hamle, aslında bir inanç toplumunun kimliğini “folklorik bir ögeye” indirgeme çabasının hukuki kılıfıdır. Alevi aydınlar, yazarlar ve inanç önderleri bu duruma sessiz kalmayarak Danıştay’ın kapısını çaldı. Açılan davanın dilekçesi bir hukuk metninden öte, bir toplumun onuruna sahip çıkma mücadelesinin ifadesidir. Aralarında ADO Başkanı Doğan Bermek, halktv.com.tr Yazarı İsmail Pehlivan, Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın, AABK İnanç Kurulu Başkanı Ecevit Emre, Binnur Aslan, Şebnem İştar Özdemir, Aydın Çakmakkaya ve Rıza Karaköse gibi isimlerin bulunduğu Alevi aydın ve inanç önderleri, Av. Şeyho Saya ve Av. Zeynep Saya vekilliğinde Danıştay’da tarihi bir dava açtılar.

Bu dava, sadece bir imar düzenlemesine itirazın ötesinde, bir inancın “kültürel bir folklor” ögesine indirgenmesine karşı yükselen bir onur mücadelesidir.

Cemevleri “Kültürel Tesis” mi? Yoksa “İbadethane” mi?

Hukukta bir yapının niteliği, ona tanınan hakların sınırlarını çizer.

İbadethane Statüsü, Anayasal güvence altındadır. Elektrik-su giderlerinden muafiyet, arsa tahsisi ve dokunulmazlık gibi geniş haklar sağlar. En önemlisi, devletin o alanı bir “inanç merkezi” olarak tescil etmesi demektir.

Kültürel Tesis Statüsü ise devletin gözünde bir “etkinlik alanı”dır. Tiyatro veya kütüphane gibi, devletin istediği zaman fonksiyonunu değiştirebileceği, inanç özgürlüğünden ziyade “sosyal hizmet” kapsamında gördüğü bir mekandır.

Cemevleri folklorik bir öge değildir!

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “teknik düzenleme” adı altında yürüttüğü kurnazca bir hamleyle, Anadolu’nun kadim inancı Aleviliği imar planlarında bir “kültürel tesis” alanına hapsetmeye kalkışması kabul edilemez. Cemevlerini kütüphane, müze veya opera salonlarıyla aynı kategoride gören bu zihniyet; bir inancın kutsalını, bir toplumun can damarını “folklorik” bir düzeye indirgeme cüretini göstermiştir.

İbadethaneyi “Sosyal-Kültürel Tesis” sayma haddini kimden aldınız?

Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği’ndeki bu değişiklik, basit bir şehir planlama hatası olarak yorumlanamaz. Bu Alevi toplumunun Bin Yıllık kimliğini yok sayma, onu devlet eliyle “müzelik bir eşyaya” dönüştürme operasyonudur. Bir inanç merkezini kütüphaneyle, tiyatroyla, konser salonuyla, sanat galerisiyle eşitlemek, o inancın varlık nedenine, yani “ibadethane” niteliğine büyük bir saldırıdır. Bu, bir inanç toplumunun ruhunu çalmaya, asimile etmeye, onları kendi topraklarında “misafir ve yabancı” kılmaya yönelik ideolojik bir kuşatmadır.

***

Alevi aydınların, yazarların ve inanç önderlerinin Danıştay’a taşıdığı o dava dilekçesi, yalnızca hukuki maddelerden ibaret değildir. O dilekçe; “Bizim ibadetimiz, sizin tanımlarınıza sığmaz!” diyen ve onuruna sahip çıkma girişimidir. Devletin görevi, bir inancı kategorize etmek veya ona “kültürel” bir kılıf uydurmak olamaz. Devletin görevi o inancın özgürlüğünü amasız ve fakatsız tanımaktır.

Siyasi iktidarın, bir toplumun kutsalını “folklorik bir öge” olarak kodlamaya ne hakkı ne de gücü yeter. Bakanlığın kararıyla Cemevleri’nin, “kültürel alan” olarak ilan edilmesi, bir toplumun vicdanına ve vazgeçilmez ibadethanesine saygısızlıktır.

İbadet Yeri Kararı inananlara aittir!

Dava dilekçesinin en can alıcı noktası, devletin bir inancı tanımlama yetkisinin sınırlarını çiziyor. Dilekçede yer alan şu ifadeler, laik, demokratik bir hukuk devletinde inanç özgürlüğünün teminat altında olduğunu hatırlatıyor:

“Öncelikle, bir mekanın ibadet yeri sayılıp sayılmamasının münhasıran o inanca tabi insanların takdirinde bulunmalıdır. Alevi inancına mensup insanlarının inanç ve ibadet merkezlerinin cemevleri olduğu, Alevilerle birlikte tüm toplum kesimleri tarafından kabul edilmiş bir olgu ve gerçekliktir.”

Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde devlet, bir topluluğa “Siz aslında ibadet etmiyorsunuz, kültürel etkinlik yapıyorsunuz” diyemez, dememelidir. Cemevlerini kütüphane, sinema veya sergi salonuyla bir tutmak, secdeyi ritüele, inancı hobiye, kutsalı ise bir “sosyal ve kültürel donatıya” indirgemektir.

Eşitlik ilkesi, “Tesis” soğukluğu ile çiğneniyor!

Anayasanın 10. Maddesi “Eşit Yurttaşlık”, 24. maddesi ise yurttaşlarının “İbadet Hakkı”nı güvence altına almıştır. Ancak Bakanlığın bu düzenlemesi, Cami, Kilise ve Havraları “ibadethane” olarak kabul edip her türlü muafiyetten (elektrik, su, vergi vb.) yararlandırırken, Cemevlerini bu haktan mahrum bırakmaktadır. Davacı vekilleri dilekçede bu ayrımcılığın altını net bir şekilde çiziyor:

“Bu düzenleme ile Camiler, Kiliseler ve Havralar ‘ibadethane’ statüsüyle tüm haklardan yararlanırken, bu yönetmelikle Cemevleri’nin ‘kültürel tesis’ olarak tanımlanması nedeniyle bu haklardan yararlanmamasına yol açacaktır. Devlet, tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafede durmalı ve ‘eşit yurttaşlık’ ilkesi gereğince Cemevlerini ibadethane olarak tanımlaması gerekirken yönetmelik değişikliği ile kültürel alan olarak tanımlaması açıkça hukuka aykırıdır.”

Yargı Kararları görmezden geliniyor!

Davanın en güçlü dayanaklarından biri de yerleşik yargı içtihatlarıdır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi ve AİHM kararları (özellikle Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı-Cem Vakfı/ Türkiye davası), Cemevleri’nin ibadethane olduğunu çoktan tescil etmiştir. Dilekçede alıntılanan şu bölüm, hukukun geldiği noktayı özetliyor:

“Cemevi, Alevi-İslam inanışına sahip yurttaşlarımızın öteden beri cem ibadetini yaptıkları mekânın adıdır… Bu ibadet şekli Anadolu’da yüzyıllardan beri böyle süregelen, Alevilerin inançlarını bu şekilde devam ettirdikleri bir gerçektir.”

Peki, hukuk bu kadar netken, Bakanlık neden ısrarla “Kültürel Tesis” tanımına sığınmaktadır? Bu, Alevi toplumunun hak mücadelesini ve lehlerine verilen yargı kararlarını “görmezden gelmek” değil midir?

***

Siyasi iktidar telafisi olanaksız zararlarından vazgeçmelidir. Danıştay’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine açılan yürütmenin durdurulması davası bir insan hakkı talebidir.

Davayı açan aydınlar ve inanç önderleri, telafisi olanaksız zararların önlenmesi için “Yürütmenin Durdurulması” kararı talep ediyorlar. Eğer bu yönetmelik uygulanırsa, Alevi toplumunun ibadethanesi olan Cemevleri imar planlarında birer “sosyal tesis” gibi görünecek, bu da mülkiyet haklarından yönetim biçimlerine kadar her şeyi devletin “kültürel denetimine” sokacaktır. İnancın “kültür” adı altında idari bir nesneye dönüştürülmesi, toplumsal barışı bozmaya yönelik bir girişimdir. Anadolu Alevileri yüzyılı aşkın cumhuriyet tarihinde her türlü baskı, zulüm ve kıyıma uğramasına rağmen devletine başkaldırmamış bir güzide toplumdur. Aleviler bu denli hassas bir tutum içindeyken devletin, siyasi iktidarın keyfi kararlarına karşı neden müsaade ettiğini anlamakta zorluk çekiyorum. Alevilerin sorunlarını çözmede üç maymun anlayışıyla yaklaşmak büyük bir güven kaybı yaratmaya neden olmuştur, bu görülmelidir.

Laiklik, toplumsal barışın ve adaletin teminatıdır!

Siyasi iktidar Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına Anayasamızın hükümlerini tanımayarak veya yok sayarak gelecekte telafisi olanaksız sorunların doğmasına zemin hazırlamaktadır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Aleviler ve seküler toplum için hayati bir öneme sahip olan Laiklik sınavındadır!

Laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasıdır. Bir inancı “asli”, diğerini “kültürel” veya “folklorik” olarak göstererek tanımlamak siyasi iktidarın haddi de değildir, görevi de… Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması da değildir. Laiklik, devletin vatandaşlarının vicdan hürriyetini güvence altına alan tarafsız bir hakem olma iradesidir. Modern hukuk devletinde kamu otoritesi, tüm inanç gruplarına ve inançsızlık hakkına eşit mesafede durmakla yükümlüdür. Bu mesafenin korunması, toplumsal barışın en temel şartıdır.

AKP-MHP iktidarının, toplumdaki inanç biçimlerini hiyerarşik bir sınıflamaya tabi tutması kabul edilemez. Belirli bir inancı “asli” veya “üstün” kabul edip, diğerlerini “kültürel bir öğe” ya da “folklorik bir zenginlik” seviyesine indirgemek, hem demokrasinin eşitlik ilkesiyle hem de inanç özgürlüğünün özüyle çelişir. Siyasi iktidarın görevi inançları tanımlamak, kalıba sokmak veya derecelendirmek değildir. Aksine devlet, her bireyin kendi inancını özgürce, hiçbir ayrımcılığa uğramadan yaşayabileceği hukuki zemini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir inanç veya yaşam tarzı, devlet eliyle “misafir” ya da “ikincil” konumuna düşürülemez. Gerçek bir kucaklaşma, ancak devletin inanç alanından elini çekmesi ve her vatandaşına yalnızca “vatandaşlık” bağıyla, eşit ve adil bir nazarla bakmasıyla mümkündür. Cumhuriyetimizin Laiklik ilkesi, bu adaletin vazgeçilmez güvencesidir.

Eşitlik bir lütuf değil, yurttaşlık hakkıdır

Doğan Bermek, İsmail Pehlivan, Ayhan Aydın, Ecevit Emre (Dede) ve diğer tüm davacıların başlattığı bu hukuk mücadelesi, Türkiye’nin gerçek bir hukuk devleti olup olmadığının da sınavıdır. Bu hukuk mücadelesi, sadece teknik bir yönetmelik iptali davası değildir; devletin, yurttaşının ruhuna ve inancına “tanım dayatma” haddini aşmasına karşı çekilmiş bir settir.

Adalet; siyaset dünyasının dar koridorlarında aranmamalıdır. Aranacak yer Anayasa’mızın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddelerinde ve bu toprakların mayası olan Bin Yıllık Anadolu irfanının geniş gönüllülüğünde aranmalıdır.

Şunu sorma vaktidir: Bir devleti büyük kılan, yurttaşını belli kalıplara hapseden mühendislik hesapları mıdır, yoksa her bir yurttaşını kendi rengiyle, kendi kimliğiyle ve kendi kutsalıyla “başım üstüne” diyerek kucaklayan adalet terazisi mi?

Unutulmamalıdır ki; gerçek toplumsal birlik, tek tip bir kültürel potada erimek değildir. Gerçek toplumsal barış ise her inancın kendi özgün “niteliğiyle” eşit yurttaşlık zemininde nefes alabildiği bir düzendir. Bu davanın sonucu, Türkiye’nin hukuk karnesi ile vicdanlardaki yerini de belirleyecektir. Çünkü inanç, bürokratik bir izin belgesi değil; insanın onurudur.

ilk halktv web sayfasında yayınlanmıştır.

Karasu: Çözümde samimilerse özgürlük yasaları çıkarılmalı Mustafa Karasu

Newroz’da halkın Abdullah Öcalan özgür olamadan sorunun çözülemeyeceği mesajını verdiğini belirten Mustafa Karasu, ‘Eğer o komisyonun öngördüklerinde gerçekten bir samimiyet varsa o zaman Meclis’in özgürlük yasalarını çıkarması gerekiyor’ dedi

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun Medya Haber TV’de yayınlanan özel programda güncel gelişmelere dair değerlendirmede bulundu.

Newroz’un tarihsel önemine ve kutlamalara dair değerlendirmelerde bulunan Karasu, “Bu yılın Newroz’u da Önder Apo’ya özgürlük ve Demokratik Kürt Birliği Newroz’u olarak kutlandı. Önder Apo’ya özgürlük konusu çok çok önemli. Önder Apo 27 yıldır cezaevinde. Bu bakımdan böyle bir önderliğin, Kürt halk önderliğinin tabii ki özgürlüğünü sağlamak önemlidir. Bu önderlik bütün ömrünü bu halk için vermiştir. Dünyada hiçbir önderlik Önder Apo kadar, bütün yaşamının her saniyesini amacı doğrultusunda yaşamamıştır, vermemiştir. Bu açıdan bu önderlik gerçeği gerçekten bir ilktir, örnektir. Bir kere bunu vurgulamak gerekiyor. Zaten böyle bir önderlik gerçeği olduğu için, sürekli Kürt halkının özgürlüğü için, demokrasi için, halkların özgürlüğü için yoğunlaştığı için, hep özgürlük mücadelesi yeni gelişmeler yaratmıştır. Badireleri Önder Apo’nun düşünceleri ve duygularıyla, yoğunlaşmasıyla atlatmıştır. 27 yıldır niye zindanda tutuluyor? Kürt halkının özgürlük mücadelesini verdiği için, sen niye bu halkı örgütledin, bu halkı bilinçlendirdin, bu halkı uyandırdın, bu halkı mücadele içine soktun diye 27 yıldır Önderlik İmralı Cezaevi’nde, en ağır tecrit koşullarında tutuluyor. Evet, zaman zaman tecritte belli gevşeme oluyor. Bu da mücadelenin sonucu. Mücadelenin sonucu devlet de zorlanıyor, zaman zaman Önder Apo, demokratik çözüm için çağrılar yapıyor, ateşkesler yapıyor. Bu temelde görüşmeler oluyor. Bu nedenle tecrit bazen böyle gevşiyor.

Önder Apo bir barış ve demokratik toplum çağrısı yaptı 27 Şubat 2025’te. O günden bugüne zaten çatışmasızlık oldu. Çatışmalar yok. Öte yandan tabii ki Türkiye 2015’ten sonra yoğun bir baskı yürütüyordu. Orada da kısmi tabii gevşeme oldu ister istemez. Görüşme olduğunda, müzakere olduğunda tabii ki karşı tarafta bazı konulara dikkat edecektir. İşte Önder Apo’nun barış ve demokratik toplum çağrısı çok önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Önder Apo barış ve demokratik toplum çağrısını başarıya ulaştırmak için PKK’nin feshedilmesini önerdi, silahlı mücadelenin durdurulmasını önerdi. Ve bu konuda biz adımlar attık ama bir yıl da geçti. Artık bu sürecin daha da başarılı olması için, gelişmesi için Önder Apo’nun özgürlüğü şart. Bu yönüyle bu Newroz’da halk bunu görerek, bu gerçekten yola çıkarak halk Önder Apo özgür olmalı” dedi.

PKK Kürdistan tarihinin en büyük mücadelesidir

Halkın Abdullah Öcalan’ın müzakerenin öznesi olmalı, özgür koşullarda müzakere yapması çağrısına çağrısıyla bu Newroz’da meydanları doldurduğunu ifade eden Karasu, “Bu aynı zamanda Önder Apo’nun özgürlüğünü isteme yanında Türk devletine artık Önder Apo özgür olmalı. Önder Apo özgür olmadan hiçbir sorun çözülemez çağrısında bulundu. İşte bu ruhla, bu duyguyla halk meydanları doldurdu. Halk artık Önder Apo’nun zindanda kalmasını istemiyor. Kürt halk önderi 27 yıldır zindanda. PKK de, Kürt halkının özgürlük mücadelesi de Kürdistan tarihinin en büyük mücadelesidir. 53 yıldır kesintisiz mücadele veriliyor. Kaç kuşak bu mücadele içinde yetişti? Kaç kuşak özgürlük bilinciyle, demokrasi bilinciyle, Kürdistan’ı özgürleştirme bilinciyle yetişti? Böyle bir toplum gerçekliği yarattı Önder Apo. Bu yönüyle kendini yaratanın, bu hale getirenin Önder Apo olduğunu bilen halk tabii ki Önder Apo’nun özgürlüğü için meydanları doldurdu. Bu çok önemli. Bu önümüzdeki süreçte Önder Apo’nun özgürlüğü konusunda önemli etkide bulunacaktır” diye ifade etti.

Sürecin Newroz’a etkisi 

Newroz’un bu kadar güçlü geçmesinde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin etkisi olduğunu belirten Karasu, “Bütün Newrozlar politiktir ama bu Newroz politikleşmede gerçekten zirveleşti. Zirveleşti, bunu görmek gerekiyordu. Hem Ortadoğu’daki bu savaşta Kürt halkının tutumunu ortaya koydu, politik tutumunu ortaya koydu. Demokratik Kürt Birliğini ortaya koydu, Kürtleri birleştirdi. Önder Apo’nun Demokratik Toplum ve Barış projesi aynı zamanda Kürt halkının bütünlüğünü de sağladı. Bazılarının çarpıtmalarına, demagojilerine rağmen bütün Kürt halkı Önder Apo’nun ortaya koyduğu Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kendisine büyük kazandıracağını biliyor. Gelişirse büyük kazandıracak. Şu ayrı, Türk devleti gerçekten buna cevap verecek mi? Bu sürece karşılık verecek mi? Yoksa belli bir noktadan sonra bu sürece karşılık vermeyecek, süreci bozacak mı? Bu ayrı bir konu. Ama bütün özgürlük mücadeleleri her zaman demokratik yoldan, siyasi yoldan da sonuç almak isterler. Bu da mücadelenin parçasıdır. Demokratik siyaset, siyasal mücadele, siyasal çözüm arayışı bir adım olur, iki adım olur, üç adım olur. Birincisinde olmaz, ikincisinde, üçüncüsünde olmaz. Bunlar birikir, sonunda bir çözüme kavuşturulabilir. Bu da bir mücadeledir. Siyasal çözüm arayışı da bir mücadeledir. Mücadele sadece askeri yöntemlerle verilmiyor. Aynı zamanda siyasal yöntemler, araçlar da mücadele yöntemlerinden biridir. Barış ve Demokratik Toplum Süreci bu Newroz’un bu kadar coşkulu geçmesinde etkili oldu. Zaten Önder Apo’nun mesajının coşkuyla karşılanması da bunun kanıtıdır. Önder Apo’nun Newroz mesajı bir programdı. Sadece bir Newroz’u kutlama değildi. Kürt sorununun çözümü nasıl olur? Türkiye’nin demokratikleşmesi nasıl sağlanır? Ortadoğu’nun demokratikleşmesi nasıl sağlanır? Ortadoğu’nun sorunları nasıl çözülür? Newroz’un mesajında bunlar vardır.

Newroz halkların ortak mücadelesini ifade ediyor

Öte yandan Newroz’un tarihsel özelliği halkların kardeşliğine, halkların ittifakına dayalıdır. Halkların kardeşliği ve ittifakı temelde despotlara karşı mücadeleyi ifade eder. Bu yönüyle Önder Apo şu anda Ortadoğu’daki mezhep savaşlarının, etnik savaşlarının, milliyetçiliğin, buna dair kavgaların Newroz ruhuna uygun olmadığını, Newroz ruhunun halkları kardeş yaparak zulme karşı mücadele ettiğini ortaya koymuştur. Bu yönüyle Önder Apo’nun Newroz mesajı gerçekten çok çok önemliydi. Bir demokratik çözüm programıydı. Ortadoğu için demokratik çözüm programıydı. Ortadoğu’da nasıl halklar özgür ve demokratik yaşama kavuşacak? Bu çok önemli. Buna cevap vermemiz gerekiyor. Buna tabii ki Ortadoğu’nun en güçlü hareketi olan Özgürlük Hareketi’miz ve onun önderi olan Önder Apo cevap verecektir. Çünkü Ortadoğu’daki sorunlara bir çözüm gerekiyor” diye konuştu.

Abdullah Öcalan’ın Ortadoğu’nun tarihteki rolünü ortaya koyduğunu da dile getiren Karasu, “Kültür yaratan bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın bu hale gelmesi bizler tarafından kabul edilemez. O zaman kültür yaratan, insanlığın, uygarlığın beşiği denilen bu coğrafyanın bu defa da demokratik uygarlığın beşiği olması için çalışmamız gerekiyor. Newroz’un ruhunun bir amacı da budur. Newroz’da bunu da hatırlamak gerekiyor. Newroz’da halkların kardeşliğini hatırlamak gerekiyor. İşte güncelleşen demokratik ulusal anlaşmayı hatırlamak gerekiyor. Newroz öyle sadece kuru kuru bir bayram değildir. Newroz Ortadoğu’da halkların ortak mücadelesini, zulme karşı ortak mücadelesini, özgürlük anlayışını ifade ediyor. Bu yönüyle Önder Apo, Newroz mesajıyla, Newroz’un içeriğinde bulunan, tarihselliğinde bulunan bütün özellikleri ortaya koymuştur. Bu temelde de herkesin, halkların Newroz ruhuna uygun biçimde mücadele etmesi, Ortadoğu’nun özgür ve demokratik yaşamına katkı sunması gerektiğini mesajıyla belirtmiştir” şeklinde konuştu.

Sürece dair de değerlendirmelerde bulunan Karasu şunları ifade etti: “Meclis tatildeydi. Bayramdan sonra Meclis tatili tabii ki sona eriyor, sona erdi. Şimdi tabii gözler Meclis’te. Evet, komisyon bir rapor hazırladı. Ama komisyon raporunda Meclis’in de özgürlük ve demokrasi doğrultusunda yasalar çıkarmasını öngördü. Eğer o komisyonun öngördüklerinde gerçekten bir samimiyet varsa, gerçekten orada öngördükleri amaçlara ulaşacaklarsa o zaman Meclis’in özgürlük yasalarını çıkarması gerekiyor, demokratikleşme yasalarını çıkarması gerekiyor. Meclis, Türkiye toplumunun iradesi diyorlar. Türkiye toplumunu temsil ettiğini söylüyorlar. İddia odur. O zaman Türkiye’nin en temel sorunu nedir? Kürt sorunudur. Türkiye’nin en temel sorunu konusunda Meclis bir rol oynayamayacaksa o Meclis’in ne anlamı vardır? Bu Meclis meclis olacaksa Kürt sorununun çözümü konusunda bir irade ortaya koyması gerekir.

Kürt sorununun çözümü konusunda bir irade ortaya koymayan bir Meclis Türkiye’de hiçbir zaman gerçek meclis olamaz. Her zaman vesayet altında olan meclis olur. Çünkü Kürt sorununu çözemiyorsa, Kürt sorununun çözümü için adım atmıyorsa demek ki birilerinin etkisiyle adımları atmıyor. Bu yönüyle tabii ki biz de, halkımız da, toplum da Meclis’in devreye girmesini istiyoruz. İşte silahsızlanmadan söz ediliyor. İşte herkesin demokratik siyaset yapmasından bahsediyorlar. Peki demokratik siyaset nasıl yapılacak? Şu anda Türkiye Anayasası’na göre, Türkiye’deki mevcut yasalara göre Türkiye’de demokratik siyaset yapılabilir mi? Kesinlikle yapılamaz. O zaman Türkiye’de demokratik siyaset yapılmasının yasalarının gerçekleşmesi gerekiyor. Sadece işte bizler gideceğiz, ceza vermeyecekler, bu sorunu çözmez. Gidip evde mi oturacağız? Ya da bütün bu insanlar, gerillalar, bu mücadeleyi yürütenler evde mi oturacak? Ya da Avrupa’ya gidenler dönecek, evde mi oturacak?”

Kürt sorununun çözümsüzlüğü 

Demokratik siyasetin önemine dikkat çeken ve yasaların çıkartılması gerektiğini ifade eden Karasu, atılması gereken adımlara ilişkin şunları söyledi: “O zaman bunun yasalarının çıkması gerekiyor. Bu konuda anayasal değişiklikler gerekiyor, yasal değişiklikler gerekiyor. Çünkü mevcut anayasa ve yasalara göre özgür, demokratik siyaset yapılamaz. Niye yapılamaz? Görüyoruz işte, binlerce siyasetçi yurt dışında, binlerce siyasetçi cezaevinde, hâlâ da siyasetçiler tehdit altında. Numan Kurtulmuş ne dedi? Dedi ki bu süreç başarıya ulaşmazsa siyaset altında kalır. Şunu demek istedi, bir yönüyle herhalde DEM Parti’yi tehdit etti ama evet bu süreç demokratikleşme doğrultusunda yürümezse ne olur? Tekrar mahkemeler, hapishaneler, cezaevleri dolar taşar. Demek ki bu sürecin başarıya ulaşması gerekiyor. Numan Kurtulmuş’tan onu anlıyoruz. Nasıl başarıya ulaşacak? Başarıya ulaşmasının yolu da gerçekten demokratik siyasal mücadelenin verileceği, örgütlenme özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, her türlü örgütlenmenin özgürce yapılacağı, her düşünceye özgürlük olacak.  Sen kabul edersin, etmeyebilirsin.

Sen doğru bulursun, yanlış bulursun. Bir düşünce kendini örgütleyebilir, demokratik yollarla mücadele edebilir. Ama şu anda Türkiye’de bu yok. Bu bakımdan Meclis’in buna girmesi gerekiyor. Bunu sadece Kürtler için değil, Türkiye halkı için yapması gerekiyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğü, Türkiye halkının da özgürlüğünü kısıtlıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi engelleniyor ya, çünkü Kürtler yararlanır diye demokratikleşme adımları atılmıyor ya, bundan Türkiye halkı da zarar görüyor. Bu açıdan biz irade ortaya koyduk, örgütü feshettik, silahsızlanmayı kabul ediyoruz, silahlı mücadeleye son verdik ama bunun yasalarının çıkması gerekiyor. Besê arkadaşlar silah yaktılar, içeriden gerillalar geri döndü şimdi bu yönüyle Meclis’in yasa çıkarması gerekiyor. Önderliğin durumunu netleştirmesi gerekiyor. Önder Apo’nun süreci yürüteceği bir statüye kavuşması gerekiyor. Şu anda görüşülüyor, devlet görüşüyor fiili olarak, muhatap alıyor. Resmi muhatap olması gerekiyor artık. Resmi görüşmelerinin olması gerekiyor.

Önder Apo’nun konumu netleşmesi gerekiyor. Artık böyle yasak, gizli, örtülü değil, açık olması gerekiyor. Artık bunun zamanı gelmiştir. Bilmem bir parti, marjinal bazı çevreler ne diyecekmiş? Diyebilirler ya. Her yerde bu tür şeylere karşı çıkanlar olur. Yüzde yüz herkes katılmaz. Dünyanın her yerinde böyle. Bu açıdan Önder Apo’nun özgürlüğü önemli, özgür çalışması önemli, muhatap olarak statüsünün belli olması lazım. Buna Meclis’in siyaset alanında karar vermesi gerekiyor. Muhatapsa bu muhataptır. Bununla konuşuluyor. Buna özgürlük alanı tanıyacak ki sorunun çözülmesi için. Hem Önderlik şunu yapsın, bunu yapsın diyorlar, hem de dar yerde tutuyorlar. Öyle olmaz. Önderlik orada ancak o kadar yapabilir. Fazlasını yapamaz. Biz de fazlasını yapamayız. Önderlik özgür olursa herkes sürecin başarılı olacağına inanır, ona göre ikna olur. Önder Apo’nun konumu böyle oldukça tereddüt var, ikna olmaz, olmuyorlar. Bu yönüyle Meclis kesinlikle Önder Apo’nun durumunu netleştirmesi gerekiyor. Bu konuda tabii ki başta hükümetin rol alması gerekiyor. Ana muhalefet partisinin rol alması gerekiyor. Artık bu süreç böyle yürümez. Herkesin sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Bunu belirtebilirim.”

İktidarın yaklaşımını eleştiren Karasu,  “Diğer soruda da belirttim. Bu ciddi bir konudur. Ciddiyetle yaklaşılması gerekiyor. Böyle bir sürece taktik, oyalama, aldatma, kandırma ya da alevere dalavere, Kürt Mehmet nöbete derler ya, böyle yaklaşılamaz. Ciddi olması lazım. Bir devletse, bir iktidarsa, sorun da büyükse böyle yaklaşılması gerekiyor. Öyle oyalama, aldatma, kandırmayla bu iş olmaz. Zaman kazanmayla bu iş olmaz.

Onun için Önder Apo hep tarihte Kürtlerle ittifak yapıldığında Türklerin de kazandığını, Kürtlerle kavgalı olunduğunda da kaybedildiğini ortaya koymuştur. Bu açıdan gerçekten Türk devleti ciddi yaklaşmalı. Herkesin beklentisi budur. Ama zamana yayılırsa gerçekten sabote edenler olur. Zamana yayılmamalı. Ama şöyle yapılıyorsa, biz zamana yayalım bakalım durum ne olacak, koşullar uygun olursa biz yine tekmeyi vururuz. Öyle düşünülüyorsa bu gaflettir. Bu politika değildir. Biz çözümden yanayız tabii, her türlü makul yaklaşım içindeyiz. Ama böyle şeylere de gelemeyiz. Biz 53 yıllık bir hareketiz. 1 yıllık, 2 yıllık değiliz, büyük tecrübeye sahibiz. Büyük bir tarih var arkamızda. Sorumluluğumuz var. Bizler 53 yıldır bu işin içindeyiz. 50 yıldan fazla da bu işin içindeyiz. Biz sıradan yaklaşabilir miyiz? Bu bakımdan Türk devletinin de bu gerçeği görerek doğru yaklaşması gerekiyor” diye konuştu.

Demokratik Kürt birliği 

Demokratik birliğe dair de konuşan Karasu, “Şimdi Kürtler için birlik önemli. Bu her zaman herkes tarafından söyleniyor. 1. Dünya Savaşı’ndaki durum ortada. Zaten o zaman birlik yok. Böyle çok parçalanmış aşiretsel yaklaşımlar var. Bir Kürdistan’ın bütününü temsil eden bir irade ortaya çıkmamış. Onun getirdiği olumsuz sonuçlar var. Şimdi kimse bu duruma düşmek istemiyor. Bu bakımdan Kürt birliğinin gerçekleşmesi çok önemli. Aslında şu gerçekleşmiş durumda. Halk toplumsal düzeyde aslında birliğini gerçekleştirmiş durumdadır. Kürt halkı bu yönüyle birliğini ortaya koydu. İşte Rojava’ya sahiplenmede ortaya koydu. İşte Newroz’da ortaya koydu, koyuyor. Bu konuda demokratik birlik olması gerekiyor. Ama tabii siyasal alanda da bunun gerçekleşmesi gerekiyor. Siyasal alanda da demokratik zihniyetin gelişmesi gerekiyor. Gerçekleşmesi gerekiyor. Demokratik siyasal alanda illa da ben hakim olacağım yaklaşımı var. Demokratik zihniyet yok. Örneğin Başûr’da biri diyor illa ben hakim olacağım. Ya niye sen hakim olacaksın? Demokratik bir Başûrê Kürdistan olabilir. Her yerelin kendi özgünlükleri olabilir. O merkezi devlet anlayışı, o hep 19.-20. yüzyıl anlayışı. Günümüzde demokratik anlayışla birliği sağlamak lazım. Siyasal ilişkileri kurmak lazım. Halkın birliğini sağlamak lazım. Biz bile mesela diyelim Kürdistan’ın özgürleşmesinde, diyelim işte Botan’ın kendi yerelliği olur. Yerel demokrasi olabilir. Yerel özellikler olabilir. İşte Dersim’in yerel demokrasi özellikleri olabilir. Kürdistan’ın bütünlüğü içinde. Türkiye’nin bütünlüğü içinde olabilir. Kürtlerle ilişki içinde. Kürtler zaten bir bütünlüğü ifade ediyor. Böyle şu anda sınırlar var. Ama yine Kürtler bir bütündür. Sınırlar Kürtlerin ortak bir bütünlüğü için bir engel mi? Değil. Bu yönüyle demokratik yaklaşım, demokratik kültür, demokratik birlik derken hem Kürt halkının demokratik birliği hem de tabii ki şu güçlerin de demokratik yaklaşması gerekiyor.

Demokratik yaklaşımla, demokratik anlayışla olması gerekiyor. Hele bu 3. Dünya Savaşı’nda her yerde, yönetimde ortaklıklar olabilir ama böyle birinin işte ben hakim olacağım, herkes benim denetime girecek, Bakûr da benim denetime girecek, Rojava da benim denetime girecek, Rojhilat da denetimime girecek, böyle bir şey yok. Biz her yerde demokratik temelde halkın iradesiyle herkes diyelim yönetimlere ortak olabilir. Yönetimlere katılabilir. Bu bakımdan demokratik bir Kürt birliği önemli. Önder Apo bunu ısrarla olmasını istiyor. İşte bu çağrı oldu. Biz bu çağrıyı destekliyoruz. Bu çağrıyı doğru buluyoruz. Bütün Kürt aydınları, sanatçıları, herkesin bu demokratik birlik sağlama sürecinde rollerini oynayabilir. Biz önemli görüyoruz. Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği, Ortadoğu dengelerinin yeni statükosunun belirlendiği ortamda Kürtler de birlik olursa bu onları güçlü tutar ve konumlarını güçlendirir. Bu illa da bütün parçalar birleşecek, bir devlet olacak anlamında değil. Ama bu birlik her parçada Kürtlerin konumunu güçlendirir. Kürtleri özgürlük ve demokratik yaşama daha fazla yakınlaştırır. Bizim demokratik birlikten anladığımız budur” ifadelerinde bulundu.

ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşa da işaret eden Karasu, savaşta gelinen aşamanın korkunç olduğunu ifade ederek, “Evet nükleer silah kullanılmıyor ama teknik o kadar gelişmiş ki nükleer silah kullanılmıyor ama kullanılan savaş araçları gerçekten yıkıcı, yerle bir edici. Bu en fazla ABD-İsrail’in elinde ama İran da bunu kullanıyor. Çünkü bilim gelişmiş, teknik gelişmiş. Teknik herkesin elinde, mühendislik herkesin elinde, fizik, bilim herkesin elinde. Herkes geliştirdi bunu. Şimdi bu kadar yıkıcı bir şey var. Savaşın geldiği düzey aslında şunu gösteriyor. Böyle olmaz. Ortadoğu böyle olmamalı. Sorunlara yaklaşım böyle olmamalı. Bu yönüyle hem uluslararası güçlerin bölgeye yaklaşımı yanlış, hem bölge güçlerinin kendini tanımlamaları yanlış. Sorunları çözme anlayışları yanlış. Ne ABD-İsrail’inki doğru ne İran’ınki doğru. Bu doğru bir yaklaşım değil. Şu da doğru değil.

Sorunlar çözümsüz bırakılıyor

Evet, ABD-İsrail eleştirilebilir. Ortadoğu’yu kendine göre dizayn ediyor. Peki, bir devlet şunu diyebilir mi? Ben bilmem, ulusal egemenliğim var, kendi ülkem içinde her şeyi yaparım. Böyle olabilir mi? Bu da kabul edilecek değil. İşte bu zaten Ortadoğu sorunlarını çözümsüz bırakıyor. O ulusal egemenlik değil. Ulusal egemenlik nasıl olur? Bir toplumun demokratik iradesinin, özgürlük iradesinin yaşatılması olur. Bu yönüyle gerçekten savaşın geldiği durum ağırdır. Bölgeye de yayılıyor. İşte petrole yansıyor, dünyaya yansıyor. Bu savaş aslında bayağı düşündürücü. Hegemonik savaşlarının nasıl olduğunu, nasıl çözümsüzlük yarattığını, ulus devlet anlayışlarında böyle devletlerin de, bölgesel devletlerin de kendi politik yaklaşımlarının doğru olmadığını ortaya koyuyor. Ortadoğu’nun bu hale gelmesi gerçekten bizlerin sorunu. Ortadoğuluların sorunu. Niye bu hale geldi Ortadoğu? Niye müdahalelere açık hale geldi? Niye müdahalelere gerekçe oluyor? Bunu tabii ki Ortadoğu halklarının da sorgulaması gerekir” dedi.

Savaşa karşı demokratik toplum projesi 

Savaşlara karşı üçüncü yolun önemine işaret eden Karasu, “Bir savaş var, müdahale var. Ortadoğu böyle dizayn edilmek isteniyor. ABD böyle konumunu güçlendirmek istiyor. İsrail öyle yapmak istiyor. İran kendi konumunu şöyle güçlendirmek istiyor, şöyle etkili kılmak istiyor. Savaş sürüyor ya. Buna çözüm kesinlikle Önder Apo’nun ortaya koyduğu demokratik ulus anlayışına dayalı demokratik ve siyasi çözümdür. Halkların kardeşliğine dayalı çözümdür. Önderlik bu alternatifi ortaya koydu. Savaşla çözme, savaşla Ortadoğu’yu dizayn etme projesine karşı Önder Apo da Ortadoğu kendini böyle dizayn etmeli. İşte Türkiye ile yapılan Barış ve Demokratik Toplum Projesi. Bunu bütün ülkeler kendi toplulukları için yapabilir. O savaşa karşı bu politikayla durulabilir.

Abdullah Öcalan’ın Newroz mesajı 

Bu politikayla o projenin önüne geçilebilir. Üçüncü yol, işte uluslararası egemen güçlerin de yolunu tıkamak. Bölge devletlerinin o politikalarının da çözümsüz olduğunu ortaya koymak. Ve Önder Apo’nun ortaya koyduğu üçüncü yol. Halkların kendi sorunlarını işte demokratikleşme yoluyla çözme sorunudur. Halkların iradesini tanıma sorunudur. Bir halk diğer halkın iradesini kırmamalı. Ortadoğu halkları birbirlerinin iradesini kırmadan ortak yaşamı yaratmalıdırlar. Newroz günlerinde bu mesajı bir daha belirtmek istiyoruz. Halklar kendi çözümünün ne olacağını ortaya koymalıdır. Kendi özgür ve demokratik iradesini ortaya koymalıdır. Kabul etmemeli, ne egemenlerin uluslararası politikasını kabul etmeli ne bölge devletlerinin politikasını kabul etmeli. Kendi demokratik iradesini ortaya koymalı. Ancak bu demokratik anlayış gelişirse, ortaya konulursa Ortadoğu’da sorunlar çözülebilir. Bu yönüyle Önder Apo’nun ortaya koydukları, Newroz’da da ortaya koydukları aslında Ortadoğu’da bölgedeki sorunların çözümünün projesi oluyor” diye konuştu.

HABER MERKEZİ 

Mannheim Cemevi Alevi toplumu için prestij projesi

AABF Baden-Württemberg Bölge Başkanı Cem Cantekin, Mannheim’da inşa edilecek cemevinin inşaat izninin alınmasını Alevi toplumu için büyük bir kazanım olarak değerlendirdi. Cantekin, bu projenin uzun yıllar boyunca yapılan özverili çalışmaların bir sonucu olduğunu belirtti.

Cantekin, Mannheim’da yapılacak cemevinin yalnızca yerel değil, Baden-Württemberg, Almanya ve hatta dünya genelindeki Alevi toplumu için uluslararası bir prestij projesi olacağını vurguladı. Bu durumun Alevilik kültürünün ve kimliğinin yaşatılması açısından son derece önemli olduğunu ifade etti.

Toplumsal birlik ve dayanışmanın önemine dikkat çeken Cantekin, projenin tamamlanması için tüm Alevi topluluğunun el birliğiyle hareket etmesi gerektiğini belirtti. Bu inşaatın, Alevi toplumunun kurumsal ve kültürel varlığına önemli katkılarda bulunacağına da vurgu yaptı.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Mannheim Cemevinin inşaat izninin alınması, Alevi toplumunun uluslararası alandaki görünürlüğünü artıracak önemli bir adım olarak öne çıkıyor. Bu prestij projesi, Alevilik kültürünün yaşatılması ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi açısından büyük bir fırsat sunuyor. Tüm Alevi topluluğunun bu sürece katkı sunarak, öz değerlerimize sahip çıkması gerekmektedir.

— Alevi Gazetesi Editörü

Mart Katliamları Anması 28 Martta Alibeyköyde Yapılacak

Alibeyköy’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Eyüp Şubesi, Mart katliamlarını anmak için özel bir program düzenleyeceğini duyurdu. 28 Mart 2026 Cumartesi günü saat 18.00’de gerçekleşecek olan etkinlik, Alibeyköy’deki cemevi alanında yapılacak.

Açıklamada, Kızıldere, Beyazıt, Halepçe, Gazi ve Ümraniye katliamları ile Berkin Elvan’ın anılacağı belirtildi. Mart ayının, Türkiye ve bölge tarihi açısından acı olaylarla dolu olduğu vurgulandı. Etkinlik, geçmişte yaşananların unutulmaması ve toplumsal hafızanın canlı tutulması amacıyla düzenleniyor.

Organizasyon komitesi, anma programına tüm vatandaşların katılımını beklediklerini, birlikte hatırlama ve dayanışma duygusunun önemini vurguladı. Programda Gülsüm Elvan, Sami Elvan ve Engin San’ın yer alacağı, ayrıca sinevizyon gösterimi gerçekleştirileceği ifade edildi.

Etkinlik, toplumsal hafızanın korunması ve acıların hatırlanması açısından büyük bir önem taşıyor. Katılım çağrısı ile birlikte, unutulan her acının daha fazlasının yaşandığına dikkat çekilerek tarihsel bilinç oluşturulması hedefleniyor.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Mart katliamlarının anılması, Alevi toplumunun tarihsel hafızasını canlı tutma çabasının bir parçasıdır. Bu etkinlik, geçmişte yaşanan acıların unutulmaması ve dayanışma ruhunun pekişmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki, her anma programı, toplumsal birlikteliği güçlendirmek ve zulme karşı durmak adına bir fırsattır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Kadına Yönelik Şiddet Paneli Dersimde Gerçekleştirildi

BAT Kadınlar Kurulu tarafından organize edilen panel, kadına yönelik şiddetin hukuki ve sosyolojik boyutlarını tartışmak amacıyla BAT-Cemevi Ana Salonu’nda gerçekleştirildi. Etkinlik, katledilen kadınların anısına yapılan saygı duruşu ile başladı. Ardından, BAT Kadınlar Kurulu Başkanı Mukaddes Dede Aslan’ın selamlama konuşmasıyla devam etti.

Panelin moderatörlüğünü üstlenen Hukukçu Merve Peltek, konuşmacılar olarak BAT YK üyesi Sosyolog ve Psikolojik Danışman Şermin Sertkaya ile Uluslararası Hukukçu Rojda Arslan’ı ağırladı. Sertkaya, kadına yönelik şiddetin sosyolojik boyutunu ele alırken, Arslan çatışma ve savaş bölgelerinde kadınlara yönelik şiddet ve hukuki meseleler üzerinde durdu.

Şermin Sertkaya, Türkiye’de şiddet gören kadınlarla ilgili sığınma kurumlarında aktif olarak çalıştığını belirterek, kadına yönelik şiddetin ekonomik, psikolojik, fiziksel ve toplumsal boyutları olduğunu ifade etti. Ayrıca, dijital çağın getirdiği yeni şiddet türlerinin de ortaya çıktığını vurguladı. Sertkaya, erkek egemen bir şiddet anlayışının toplumun merkezinde yer aldığını ve bu durumun sistematik bir kötülük olarak devam ettiğini belirtti.

Hukukçu Rojda Arslan ise, özellikle Alevi, Kürt ve Ezidi kadınların savaş ve çatışma ortamlarında maruz kaldığı şiddeti gündeme getirdi. Ezidi kadınların köle pazarlarında satıldığını ve ağır şiddetlere uğradığını hatırlatan Arslan, Türkiye’de kadın cinayetlerinin artarak devam ettiğini vurguladı. Almanya’da yaşanan sistematik şiddet vakalarını da örnek vererek, hukukun kadına yönelik şiddeti yeterince tanımlayamadığını ve erkek egemen bir bakış açısıyla düzenlendiğini ifade etti.

Panel, yapılan konuşmaların ardından soru-cevap bölümü ile sona erdi. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve bu konuda farkındalık yaratılması gerektiği vurgusu, katılımcılar arasında güçlü bir şekilde hissedildi.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Kadına yönelik şiddet, sadece bireylerin değil, toplumun da en büyük yaralarından biridir. Gerçekleştirilen panel, Alevi toplumunun bu önemli meseleye duyarsız kalmadığını gösteriyor. Kadınların yaşadığı şiddetin hukuki ve sosyolojik boyutlarının ele alındığı bu etkinlik, erkek egemen sistemin yarattığı acı gerçekleri bir kez daha gözler önüne sererken, toplumsal dayanışmanın ve farkındalığın artırılması gerektiğini vurguluyor. Unutulmamalıdır ki, her birey eşit haklara sahip olmalı ve hiçbir kadın, şiddet ya da ayrımcılığa maruz kalmamalıdır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Alevi Gençliği ve Kadınlarının Güçlü Vurgusu Yapıldı

Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu (DABF), 23. Olağan Genel Kurulu’nu Odense’de gerçekleştirerek önemli bir toplantıya imza attı. Kurulda, federasyonun geçmiş dönem faaliyetleri, mali durumu ve geleceğe yönelik hedefleri kapsamlı bir şekilde ele alındı. Toplantının demokratik ve katılımcı bir ortamda geçtiği ifade edildi.

Genel kurulda, Alevi gençliğinin artan katılımı dikkat çekti. Gençlerin sorumluluk alma iradesinin güçlenmesi, federasyon için umut verici bir gelişme olarak değerlendirildi. Alevi gençliğinin örgütlü mücadeleye aktif katılımının desteklenmesi gerektiği vurgulandı.

Ayrıca, Danimarka Alevi Kadınlar Birliği’nin yeniden yapılanma sürecine girmesi ve örgütlü mücadelesini sürdürme kararlılığı, kadınların eşitlikçi mücadeledeki önemini bir kez daha ortaya koydu. Kadınların örgütlenmesinin, toplumsal eşitlik ve adalet arayışında kritik bir rol oynadığı belirtildi.

Toplantıda, inanç hizmetlerinin daha kapsayıcı ve sürdürülebilir bir şekilde yürütülmesi amacıyla İnanç Kurulu’nun yeniden yapılanma sürecine girdiği ifade edildi. DABF, kurumsal yapının güçlendirilmesi, gençlik ve kadın çalışmalarının desteklenmesi ile uluslararası dayanışmanın artırılması konularında öncelikler belirledi.

DABF, demokrasi, eşitlik, laiklik ve insan hakları mücadelesini sürdürme kararlılığını yineleyerek, Alevi toplumunun hak ve taleplerini savunma konusundaki azmini ortaya koydu. Genel kurula katkı sunan tüm katılımcılara teşekkür edildi.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonunun genel kurulunda Alevi gençliğinin artan katılımı ve kadınların örgütlü mücadelesinin güçlenmesi, toplumumuzun geleceği için umut verici bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Bu gelişmeler, Alevilik inancının özünü yansıtan dayanışma ve eşitlik arayışının bir yansımasıdır. Toplumumuzun her kesiminin katılımını teşvik etmek, ayrımcılığa karşı durmak ve adalet arayışında kararlılıkla ilerlemek, hepimizin ortak sorumluluğudur.

— Alevi Gazetesi Editörü

Alevi Bektaşi Federasyonundan Davetlere Dikkat Uyarısı!

Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından yapılan davetlere karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtti. Açıklamada, bu davetlerin özellikle Alevi kurumları ve cemevleri için kaygı verici olduğu ifade edildi.

Federasyon, 2 Nisan Perşembe günü gerçekleştirileceği bildirilen programa, Ali Arif Özzeybek adına Alevi kurumlarının davet edildiğini aktardı. Programda Anıtkabir ziyareti, Çankaya Köşkü ve Atatürk Müzesi gezileri ile TBMM’de yemek organizasyonu ve Cumhurbaşkanı ile görüşmenin yer aldığı belirtildi.

Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, federasyon tarafından eleştirilerek, Alevi inanç sistemini ve tarihsel birikimini devlet kontrolüne alma amacı güttüğü savunuldu. Açıklamada, bu yapının Alevi toplumunun temel taleplerine yanıt vermediği vurgulandı.

Federasyon, bu tür yapıların bağımsız Alevi kurumlarını zayıflatmaya yönelik faaliyetler yürüttüğünü ve eğitim ile kültürel alanlarda asimilasyon politikalarına destek verdiğini iddia etti. Alevi yolunun halkın rızasıyla sürdürüldüğünü ve resmi protokollerle şekillendirilmesinin mümkün olmadığını belirtti.

Söz konusu programlara katılımın “Saray’a hizmet” anlamına geleceğini ifade eden federasyon, tüm Alevi kurumları ve yurttaşlara bu tür girişimlere karşı ortak bir duruş sergileme çağrısında bulundu. Alevi toplumunun tarihsel mirasına sahip çıkılması gerektiği vurgulandı.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi Bektaşi Federasyonunun yaptığı uyarı, Alevi toplumunun bağımsızlığını ve inancını koruma mücadelesinde son derece önemlidir. Bu tür davetlerin, Alevilik üzerinde devlet kontrolü kurma çabası olarak değerlendirilmesi, toplumsal birliğimizi tehdit eden bir durumu işaret ediyor. Alevi kurumlarının ve cemevlerinin bağımsızlığına yönelik her türlü girişim, asimilasyon politikalarına hizmet ederken, bizleri yalnızca güçsüzleştirecektir. Alevi yolunun halkın rızasıyla sürdürüldüğünü unutmamak ve bu bilinci her daim canlı tutmak, hepimizin sorumluluğudur.

— Alevi Gazetesi Editörü

Altınolukta Bacıyan-ı Rum Tiyatrosu Sahnelenecek

Altınoluk’ta, Alevi Kültür Dernekleri Altınoluk Şubesi tarafından organize edilen “Bacıyan-ı Rum: Ulu Yolun Kadınları” adlı tiyatro oyunu, 27 Mart 2026 Cuma günü saat 20.00’de Altınoluk Ayhan Şahenk Kültür Merkezi’nde sahnelenecek. Etkinlik, Dünya Tiyatrolar Günü kapsamında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

Oyun, Bacıyan-ı Rum gerçeği ile Sarıkız efsanesinden ilham alarak, Alevilik inancının önemli figürleri olan Hacı Bektaş Veli, Kadıncık Ana ve Bacılar geleneğine dayanmaktadır. Altınoluk Alevi Kültür Derneği’ne bağlı Nurhan Karadağ Tiyatrosu tarafından sahnelenecek bu eser, Alevi kültürünün zenginliğini ve kadın figürlerinin tarihsel önemini gözler önüne serecek.

Geniş bir oyuncu kadrosuna sahip olan oyunda, Songül Tunçdemir, Naz Su Erol, Metin Evrek, Ayten Aydemir gibi isimler yer alıyor. Etkinlik, toplumsal hafızaya katkıda bulunarak bölgedeki kültürel faaliyetlere önemli bir katkı sağlaması bekleniyor.

Bu tiyatro oyunu, Alevi inanç ve kültürüne ait değerleri sahneye taşıyarak, izleyicilere unutulmaz bir deneyim sunmayı amaçlıyor. Tüm vatandaşların davetli olduğu etkinlikte, kültürel mirasın sahneyle buluşması hedefleniyor.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Altınolukta sahnelenecek "Bacıyan-ı Rum: Ulu Yolun Kadınları" tiyatro oyunu, Alevi kültürünün zenginliğini gözler önüne sererken, kadın figürlerinin tarihsel önemini de vurguluyor. Bu tür etkinlikler, toplumsal hafızayı güçlendirerek kültürel mirasımızı yaşatmanın yanı sıra, ayrımcılığa ve ötekileştirmeye karşı duruşumuzu pekiştiriyor. Tüm vatandaşları bu anlamlı etkinliğe davet ederek, birlikte dayanışma içinde olmanın önemini hatırlatıyoruz.

— Alevi Gazetesi Editörü

İsmail Arının Tutuklanması Basın Özgürlüğüne Darbe!

Gazeteci İsmail Arı, 2023 yılında Çekmeköy, Tokatköy, Tozkoparan ve Söğütlüçeşme’deki AKP’ye bağlı şirketlerin rant ağına dair yaptığı haberler nedeniyle “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklandı. Bu durum, basın özgürlüğüne yönelik ciddi bir müdahale olarak değerlendiriliyor.

PSAKD Sarıyer Şube Zeynep Yıldırım Cemevi, Arı’nın tutuklanmasına ilişkin yaptığı açıklamada, gazeteciliğin halkın yararına olması gerektiğini vurguladı. Açıklamada, Arı’nın yaptığı haberlerin gerçekleri yansıttığı ve bu yüzden hedef alındığı ifade edildi.

Açıklamada ayrıca, İsmail Arı’ya destek verilerek, “İsmail Arı yalnız değildir” ifadesi kullanıldı. Gazetecilere yönelik baskılara karşı dayanışma çağrısı yapıldı ve bağımsız gazeteciliğin susturulamayacağı belirtildi.

PSAKD, basın özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel unsurlarından biri olduğunu ve bu özgürlüğün korunması gerektiğini vurguladı. Gazeteciliğin amacı, kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve halkın sesi olmaktır.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

İsmail Arının tutuklanması, basın özgürlüğüne yönelik ağır bir saldırıdır ve bu durum, demokratik bir toplumun temel taşlarını sarsmaktadır. Alevi Gazetesi olarak, gazetecilerin sesini susturmaya yönelik her türlü baskıyı kınıyor ve bağımsız gazeteciliğin önemini vurguluyoruz. Haksızlık ve ayrımcılığa karşı durarak, halkın doğru bilgilendirilmesi için mücadele eden gazetecilerin yanındayız.

— Alevi Gazetesi Editörü