Ana Sayfa Blog Sayfa 72

Ayten Kordu: Dersim Katliamı için Meclis Araştırma Komisyonu şart!

DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Dersim Soykırımı’nın araştırılması için bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını talep etti. Kordu, Dersim’in tarihsel olarak barışçıl bir yaşam sürdüren, eşit ve özgür halkların coğrafyası olduğunu belirtti. Ancak 1937-1938 yıllarında yaşanan Dersim Tertelesi, bu kadim coğrafyada binlerce insanın öldürülmesine, köylerin yakılmasına ve sürgünlere neden olan karanlık bir dönem olarak kayıtlara geçti.

Ayten Kordu, bu katliamın yalnızca bir askeri harekât değil, bir halkın kimliğine ve varlığına yönelik sistemli bir yok etme politikası olduğunu vurguladı. 1925’teki Şark Islahat Planı’nın bu uygulamanın temelini oluşturduğunu belirten Kordu, Dersim’in “ulusal bütünlüğe engel” olarak tanımlandığını ve bu nedenle bölgeye askerî müdahalelerin yapıldığını ifade etti. Bu dönemde yaşananların, yalnızca geçmişin değil, bugünün toplumsal barışını da tehdit eden bir insanlık suçu olduğunu belirtti.

Kordu, Dersim Tertelesi’nin sadece tarihsel bir trajedi olmadığını, aynı zamanda toplumsal hafızayı derinden etkileyen bir olay olduğunu dile getirdi. Seyit Rıza ve diğer toplumsal liderlerin idamı ile oluşturulan mezarsızlık politikası, halkın tarihini ve kimliğini yok sayma çabasının bir parçasıdır. Bu durum, geçmişle yüzleşmeyi ve adaletin sağlanmasını gerektiren bir yükümlülük olarak öne çıkıyor.

Dersim halkının acılarının dindirilmesi ve toplumsal barışın sağlanması için somut adımlar atılması gerektiğini ifade eden Kordu, Dersim Tertelesi’nin aydınlatılması ve mezar yerlerinin açıklanmasının önemine dikkat çekti. TBMM bünyesinde kurulacak bir araştırma komisyonunun, bu olayların tarihsel arka planını incelemesi ve adaletin tecellisi açısından hayati bir adım olacağını vurguladı.

Ludwigsburg AKM’de Muhabbet Akşamı: Seyyid Rıza ve Yol Arkadaşları Anıldı

Ludwigsburg Alevi Kültür Merkezi (LB AKM), 13 Kasım 2025 Perşembe günü gerçekleştirdiği Muhabbet Akşamı’nda, Alevi toplumunun tarihsel hafızasında derin izler bırakan Seyyid Rıza, oğlu ve yol arkadaşlarını andı. 15 Kasım 1937’de Buğday Meydanı’nda idam edilen Dersim önderlerinin unutulmaması amacıyla düzenlenen program, hem inançsal hem de toplumsal hafıza açısından önemli bir buluşma niteliği taşıdı.

Çerağ Uyandırıldı, Lokmalar Paylaşıldı

LB AKM İnanç Kurulu tarafından hazırlanan program, çerağların uyandırılmasıyla başladı. Alevi geleneğinde çerağ, hem ışığın hem de hakikat yolunun sembolü olarak kabul edilirken, etkinlikte bu ritüelin özellikle vurgulanması “ışığın hakikatle buluşması” anlamı üzerinden değerlendirildi. Ardından lokmalar paylaşıldı; lokma paylaşımı, birliğin ve rızalığın toplumsal karşılığını simgeleyen önemli bir inançsal pratik olarak programda yer aldı.

Toplumsal Belleğin Canlı Tutulması Vurgulandı

Konuşmalarda, Seyyid Rıza ve yol arkadaşlarının idamının yalnızca tarihsel bir olay olmadığı, aynı zamanda Alevi toplumunun toplumsal belleğini ve direncini besleyen bir kırılma anı olduğu vurgulandı. Yapılan değerlendirmelerde, Dersim 1937-38 sürecinin günümüzde dahi etkisini koruduğu, özellikle diaspora toplumunun bu hafızayı aktarma konusunda önemli bir sorumluluk üstlendiği ifade edildi.

Etkinlikte ayrıca, tarihsel gerçeklerin yeniden hatırlatılması, Alevi toplumunun inançsal dayanışmasının güçlenmesi ve genç kuşaklara aktarımın önemi üzerine değerlendirmeler yapıldı.

Diaspora Toplumundan Yoğun Katılım

Ludwigsburg ve çevre kentlerden canların katıldığı program, diaspora Alevilerinin kimliksel, kültürel ve inançsal bağlarını koruma çabasının somut bir örneği olarak değerlendirildi. LB AKM yöneticileri, katılımın yoğunluğundan duydukları memnuniyeti dile getirerek, bu tür etkinliklerin birlik ve muhabbeti güçlendirdiğini belirtti.

İnançsal ve Kültürel Devamlılık İçin Önemli Bir Buluşma

Programın sonunda, muhabbet geleneğinin Alevi inanç sisteminde oynadığı merkezi rolün üzerinde duruldu. Muhabbetin, sadece sohbet ortamı değil, aynı zamanda hakikatin topluca aranması, yol erkânının yaşatılması ve toplumsal birlikteliğin güçlendirilmesi anlamı taşıdığı hatırlatıldı.

LB AKM İnanç Kurulu, anma programının başarıyla tamamlandığını, önümüzdeki aylarda benzeri inançsal ve kültürel etkinliklere devam edeceklerini açıkladı.

Anma etkinliği, Ludwigsburg Alevi Kültür Merkezi’nin Osterholzallee 142, 71636 Ludwigsburg adresinde gerçekleştirildi.

Seher Şengünlü Yılmaz: “Pir Sultan Abdal’ı Saptıranlara Karşıyız”

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Sivas Valiliği ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenecek olan “Pir Sultan Ocağı ve Pir Sultan Abdal Sempozyumu”na ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Yılmaz, bu sempozyumun Alevi inancının özünden uzak olduğunu belirterek, Pir Sultan Abdal’ın gerçek anlamını anlamadan anlatmanın imkânsız olduğunu vurguladı.

Yılmaz, 2 Temmuz 1993 tarihinde yaşanan Sivas Katliamı’na da dikkat çekerek, “Madımak’ta diri diri yakılan 33 canın katilleri serbest bırakılırken sesiniz çıkmadı” dedi. Yılmaz, katliamlarla yüzleşme çağrısına kulak tıkayanların, Pir Sultan Abdal’ı anlatma yetkisine sahip olamayacaklarını ifade etti.

Seher Şengünlü Yılmaz, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Pir Sultan Abdal’ın öğretilerini devlet eliyle yeniden yorumlamasına karşı çıkarak, “Pir Sultan dirilse riyakarlığınıza karşı dik dururdu” dedi. Yılmaz, Alevi topluma seslenerek, bu tür çalışmalarla ortak olmamaları gerektiğini belirtti.

Alevilik inancının asimilasyon politikalarının bir parçası olarak değerlendirilen programlara karşı çıkan Yılmaz, “Alevi inancını devletin belirlediği sınırlarla değil, Pir Sultan Abdal’ın direniş, adalet ve hakikat yolunda yükselen sesiyle yaşatacağız” diyerek duruşlarını net bir şekilde ifade etti.

Hamburg’da Alevi Araştırmaları ve Dersleri İçin Yoğun Katılım

Hamburg Alevi Kültür Haftası kapsamında düzenlenen “Alevi Araştırmaları ve Okullarda Alevilik Dersleri” paneli, Alevi toplumunun eğitim alanındaki hak mücadelesine dikkat çekmek amacıyla yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Etkinlik, akademisyenler ve kurum temsilcilerinin katılımıyla Aleviliğin eğitimdeki yeri ve gereklilikleri üzerine kapsamlı bir tartışma platformu sundu.

Panelde, Prof. Dr. Rıza Yıldırım, Prof. Dr. Cem Kara, Prof. Dr. Handan Aksünger-Kızıl ve Prof. Dr. Hüseyin Ağüçenoğlu, Aleviliğin akademik çalışmalardaki yeri, metodolojik sorunlar ve güncel araştırmalar üzerinde durdu. AABF adına Şenay Can ile Hamburg Alevi Kültür Merkezi’nden İsmail Kaplan’ın konuşmalarıyla zenginleşen panelin moderatörlüğünü Baykal Arslanbuga üstlendi. Etkinlikte ayrıca Zara Simşık ve Ezo Ime’nin müzik dinletisi de katılımcılara keyifli anlar sundu.

Hamburg Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen panel, katılımcıların yoğun ilgisiyle tamamen doldu. Etkinlikte, Alevi inancının eğitimdeki görünürlüğünün artırılması gerektiği vurgulandı. Salondaki büyük Alevi figürlerine ait tablolar ve katılımcıların derin ilgisi, etkinliğe güçlü bir sembolik anlam kattı.

Uzman konuşmacılar, Alevilik derslerinin Almanya’daki okullarda kurumsallaşması, müfredatın kapsayıcı hale getirilmesi ve Alevi öğrencilerin hakları gibi temel konuları ele aldı. Panelde, Alevi toplumunun eğitimde eşit yurttaşlık mücadelesine dair önemli tespitler yapıldı ve bu alandaki gereklilikler bir kez daha gündeme getirildi.

Hamburg Alevi Kültür Merkezi Yönetimi, etkinliğin ardından katılımcılara teşekkür ederek, değerli hocaların bilgi birikimlerinin Aleviliğin eğitim alanındaki yerinin vurgulanmasına katkı sağladığını belirtti. Yönetim, birlik ve dayanışma ruhuyla benzer etkinliklerde tekrar bir araya gelmeyi umduklarını ifade etti.

Madımak’la hesaplaşmadan Pir Sultan’ı anmak mümkün değil!

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Sivas Valiliği ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi iş birliğiyle 13-14 Kasım 2025 tarihlerinde “Pir Sultan Ocağı ve Pir Sultan Abdal Sempozyumu” düzenleyecek. Ancak, bu etkinlik, Sivas Madımak Katliamı’nın yaşandığı kentte devlet kurumları tarafından organize edilmesi nedeniyle Alevi toplumu ve yol önderlerinden sert tepkiler aldı.

Alevi Bektaşı Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Arslan, sempozyumun katliamın anısını hiçe saydığını belirterek, “Madımak Oteli utanç müzesi yapılmadan ve devlet katliamlarla yüzleşmeden yapılan her şey, Alevilerle dalga geçmektir” dedi. Arslan, bu saygısızlığı kınayarak Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nı tanımadıklarını ifade etti.

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz da, “Pir Sultan Abdal’ı anlatmak için önce anlamak gerekir” diyerek, geçmişte yaşanan katliamların sorumlularıyla yüzleşmeden düzenlenen etkinliğin anlamını sorguladı. “Bizi temsil etmiyorsunuz” diyen Yılmaz, Alevi toplumuna bu tür etkinliklere katılmamaları çağrısında bulundu.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ise, sempozyumun Alevi inancına hakaret olduğunu vurguladı. “Sivas Madımak Katliamı’nın sorumlularıyla yüzleşilmeden bu tür etkinlikler düzenlemek, Alevi tarihine ve inancına karşı bir saygısızlıktır” dedi. Erçe, Pir Sultan Abdal’ın sadece bir ozan değil, aynı zamanda halkın hak ve hakikat mücadelesinin simgesi olduğunu belirtti.

32 yıl önceki Madımak Katliamı’nın yaraları hala taze, katledilen 33 aydının anısına saygı gösterilmediği sürece bu tür etkinliklerin inanç özgürlüğü açısından bir anlam taşımadığı ifade ediliyor. Tepkilerin ortak vurgusu ise “Pir Sultan’ı anlatmak için önce anlamak gerekir” şeklinde öne çıkıyor.

Pirler Meclisi: Hakis’teki dayatmalara karşı duruyoruz!

Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Alevi köyü Hakis (Büyükyurt)’te, İlçe Müftülüğü tarafından cami inşası için başlatılan girişimlere tepkiler devam ediyor. Dersim Pirler Meclisi, yaptığı yazılı açıklamada cami inşasını “asimilasyon politikalarının güncel bir uzantısı” olarak nitelendirdi.

Açıklamada, Dersim coğrafyasının yüzyıllardır Alevi inancının ve bu inancın temel ilkelerinin yaşandığı bir yer olduğu vurgulandı. Geçmişteki “ıslah”, “dönüştürme” ve “modernleştirme” girişimlerinin Alevi toplumu üzerindeki etkilerine değinilerek, günümüzdeki uygulamaların da bu tarihsel sürecin devamı olduğu ifade edildi.

Pirler Meclisi, Alevi köylerinde cami yapılmasının halkın talebi olmadığını ve bu projelerin bölgenin kültürel yapısına aykırı olduğunu belirtti. Açıklamada, cami inşasının bir hizmet değil, Alevi toplumu üzerinde organize bir asimilasyon politikası olarak değerlendirildiği vurgulandı.

Cemle-nefese, meydanla-rızalığa, ocaktan-pire bağlı bir toplumsal yapı içinde yaşayan Hakis köyünün iradesinin yok sayıldığına dikkat çekildi. Pirler Meclisi, Alevi köylerine yönelik bu tür müdahalelerin devam etmesi durumunda, toplumun barışını değil, kırılmaları artıracağını dile getirdi.

Pirler Meclisi, Alevi inancının ve toplumsal varlığının korunması gerektiğini belirterek, Hakis köyünün iradesinin kendilerinin iradesi olduğunu ve bu dayatmalara karşı durmaya devam edeceklerini kamuoyuna duyurdu.

Cuma Erçe: “Pir Sultan’ı Anlamayanlar Sempozyum Yapıyor”

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Sivas Valiliği ve Sivas Cumhuriyet Üniversitesi iş birliğiyle 13-14 Kasım 2025 tarihlerinde “Pir Sultan Ocağı ve Pir Sultan Abdal Sempozyumu” düzenleneceği duyuruldu. Ancak, etkinliğin Sivas’ta yapılacak olması ve afişte yer alan kurum logoları Alevi kamuoyunda büyük tepki topladı. Özellikle, 2 Temmuz 1993’te 33 aydının katledildiği Madımak Katliamı’nın yaşandığı bu şehirde böyle bir etkinliğin düzenlenmesi, Alevi değerlerine yönelik bir asimilasyon girişimi olarak değerlendirildi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, sempozyuma karşı çıkarak, etkinliğin Alevi inancına ve kültürüne yönelik bir tehdit olduğunu vurguladı. Erçe, “Pir Sultan Abdal adına düzenlenen bu tür etkinlikler, Alevi inancına ve yoluna yönelik asimilasyonun yeni biçimleri” ifadesini kullandı. Söz konusu etkinliğin, Madımak Katliamı’nın üstünü örtmeye çalışan zihniyetin bir yansıması olduğunu belirtti.

Erçe, “Sivas’ta katledilen 33 canımızın anısına sahip çıkmak yerine, bu etkinliğin düzenlenmesi Alevi değerlerini çarpıtmaya yönelik bir girişimdir. Bugün Sivas’ta düzenlenecek bir sempozyum, bu katliamın faillerinin zihniyetinin devam ettiğini gösteriyor,” dedi. Ayrıca, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bu süreçteki rolünün asimilasyon politikalarının bir parçası olduğunu ifade etti.

Pir Sultan Abdal’ın, sadece bir ozan değil, aynı zamanda halkın hak ve özgürlükleri için mücadele eden bir önder olduğunu vurgulayan Erçe, “Pir Sultan Abdal gerçeğini kimse ters yüz edemez. O, zulme karşı direnen bir halk önderidir ve biz bu değerlerimizi koruyacağız,” şeklinde konuştu. Alevi toplumuna seslenerek, bu tür etkinliklere katılmamalarını ve değerlerine sahip çıkmalarını istedi.

Berova, Alevi Kültür Merkezi Derneği ile Cemevi Projesi’ni görüştü

Kıbrıs’ta Alevi Kültür Merkezi Derneği, Berova ile bir araya gelerek önemli bir görüşme gerçekleştirdi. Toplantının ana gündem maddeleri arasında cemevi projesi ve derneğin bütçe planlaması yer aldı. Berova, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkeleri çerçevesinde Alevi toplumunun ihtiyaçlarını destekleme taahhüdünde bulundu.

Cemevi projesinin hayata geçirilmesi, Alevi toplumunun kültürel ve sosyal yaşamına katkı sağlamak amacıyla büyük önem taşıyor. Bu proje, sadece Alevi inancına sahip bireyler için değil, tüm toplum için bir hoşgörü ve anlayış ortamı yaratma hedefini güdüyor.

Görüşme sırasında, Alevi Kültür Merkezi Derneği’nin sunduğu bütçe planlaması da ele alındı. Berova, derneğin taleplerini dinleyerek, toplumsal eşitlik ve adalet sağlama konusundaki kararlılığını yineledi. Bu tür işbirliklerinin, Kıbrıs’taki farklı inanç grupları arasında diyalog ve dayanışmayı güçlendireceği vurgulandı.

Sonuç olarak, bu görüşme, Alevi toplumunun haklarının korunması ve inanç özgürlüğünün sağlanması adına atılmış önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Berova’nın, Alevi Kültür Merkezi Derneği ile olan bu işbirliği, Kıbrıs’ta çeşitliliğin zenginliğini kutlamak ve tüm vatandaşlar için eşit bir yaşam alanı yaratma çabasının bir parçası.

Erdoğan ve tekrar seçilme hesabı AZİZ TUNÇ

0

Barış ve demokratik toplum süreciyle birlikte Erdoğan’ın tekrar seçilip seçilmeyeceği konusu en çok tartışılan konulardan oldu. Erdoğan’ın iktidarı bırakmak istemediği, iktidarı kaybetmemek için her yola başvuracağı açıktır.

Bunun için “sözde” demokrasi ve hukukla yönetilen bir devlette hükümete hâkim olan egemen kliklerinin belirlenmesini sağlayan seçimleri kazanmak gerekmektedir. Dolayısıyla seçimler, önem kazanmaktadır. Tabii sadece egemenler için değil, ezilenler açısından da seçimler, demokratik kazanımların ve duyarlılığın gelişebildiği toplumsal- siyasal pratikler olarak ciddiye alınmaktadır.

Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesiyle ilgili olarak çeşitli çevreler tarafından gündeme getirilen bir iddia tartışılmaktadır. İddiaya göre, Erdoğan, Kürtlerle, demokrasi karşıtı bir zeminde anlaşmış! Kürtlere bazı haklar verilecek, karşılığında Kürtlerin oylarıyla Erdoğan, bir kez daha cumhurbaşkanı olacaktır. Erdoğan’ın Bahçeli üzerinde barış ve demokratik toplum projesini bu amaçla gündeme getirdiği iddia edilmektedir.

Öncelikle belirtilmelidir ki bu iddia apolitik bir iddiadır. Çünkü Kürtler, elbette barış ve demokratik toplum süreci kapsamında devletle ve devleti yöneten klikle bir anlaşma yapmak istiyorlar. Bunun saklı gizli bir tarafı yok. Ancak Kürtlerin bunca yıldır uğruna mücadele ettikleri ulusal- demokratik hak ve talepleri vardır ve bunlar gerçekleşmeden veya bu yönde ciddi adımlar atılmadan, Kürtler herhangi bir anlaşma yapmazlar, yapamazlar.

Yani iddia edildiği gibi Kürtler, anti- demokratik bir zeminde bir anlaşma yapmış değiller, demokratik bir barış için mücadele etmektedirler.

İkincisi Kürtler çok değiştiler. Dünün örgütsüz, dağınık ve apolitik halkı yok. Politik düzeyi gelişmiş, örgütlü, sayıları 40- 60 milyonlarla ifade edilen bir hak söz konusudur. O nedenle bu iddianın sahipleri ya Kürtlerin yaşadığı bu değişimi anlamıyorlar veya bu değişimin görünmesini istemiyorlar.

Üçüncüsü ve esas üzerinde durulması gereken, Erdoğan’ın seçilmek için DEM Parti ve Kürtlerle anlaştığı iddiasıdır.

Nede olsa Türk devlet yapısında hükûmetler sözde seçimlerle belirlenmektedir, Erdoğan da seçimle gelmiş ve geldiği günden beri de seçimler yapılmıştır. Dolayısıyla Erdoğan’ın bir kez daha cumhurbaşkanı olabilmesi için seçimleri kazanması gerekmektedir.

Fakat mevcut siyasal atmosferde Erdoğan gerekli oyu alamayacak ve seçilmeyecektir.

Tam bu noktada Kürtlerin oyları gündeme girmekte ve belirtilen iddialar ortalığı kaplamaktadır.

Yüzeysel bakıldığında gerçeğin böyle olduğunu kabul etmek gerekecektir. Fakat “kazın ayağı öyle değil.”

Evet, Erdoğan’ın DEM Parti’nin ve Kürtlerin oylarına ihtiyacı olabilir. Ama Erdoğan’ın seçilmek için tek, hatta yegâne seçeneği DEM Parti’nin ve Kürtlerin desteği değildir. Ya da Erdoğan’ın bütün geleceğini, kontrol edilmesi bile mümkün olmayan DEM Parti’nin ve Kürtlerin muhtemel desteğine bağladığını, iktidara giden yolda Kürtleri asli güç olarak hesapladığını, düşünmek fazla safiyane olur.

Bugün Erdoğan’ın “tek ve mutlak muktedir” olmasını sağlayan devletin hali hazırdaki sistemsel yapılanmasıdır. Erdoğan’ın mucidi olduğu ve “cumhurbaşkanlığı sistemi” olarak adlandırdığı sistem, Erdoğan’ın sağ kaldığı ve istediği sürece, her “sözde” seçimi kazanarak iktidarda kalacağı şekilde oluşturulmuştur. Devletin ordu, polis, MGK, parlamento, hükümet,

medya, yargı ve bilumum güç odaklarının Erdoğan’ın kontrolünde olduğu bir devlet yapılanmasında devleti elinde tutan gücün bu gücü kaybetmesi mümkün değildir.

Bu gerçeğe rağmen Erdoğan’ın tek adam iktidarını Kürtler üzerinde izah etmeye çalışmak ya politikayı bilmemektir veya kendi yetmezliğine ortak aramaktır.

Devletin bu şekilde yapılandırılmasının tek nedeni, Erdoğan’ın iktidarda kalmasının sağlanmasıdır. Üstelik bu tek adam rejimini engelleyecek hiçbir mekanizma bulunmamaktadır. O nedenle Erdoğan, elindeki bu imkânlarla hile yaparak, hırsızlayarak, kuralları ve yasaları istediği gibi değiştirerek veya istediği gibi kullanarak, bazen de yasaları devre dışı bırakarak, ama her koşulda iktidarını koruyacaktır.

Erdoğan, bunun için devlet mekanizmasını ve imkânlarını kullanarak rakiplerini etkisizleştirebilecektir. Rakip seçmenlerin oy kullanmasını zorlaştıracak veya imkansızlaştıracaktır. Oy sayımında her türlü hileyi yapacaktır. Bütün bunlarla birlikte fiziki baskı araçlarını devreye koyacaktır. Devletin polisi ve askeri dışında elinin altındaki paramiliter SADAT katilleriyle hem devleti elinde tutacak hem de oluşabilecek tehlikeleri bertaraf edecektir.

Bütün bu uygulamalar ve politikalar Erdoğan’ın dünya görüşünde ve geleceğe bakışında kaynaklanmaktadır. Öyle olduğu içindir ki Erdoğan, henüz devleti bu düzeyde ele geçiremediği ve istediği şekilde yapılandıramadığı dönemlerde bile bin bir türlü hileyle seçimleri gasp etmiştir.

Esasında Erdoğan 2015’ten beri girdiği bütün seçimleri kaybetmiş, hilelerle halkların iradesine el koymuş, seçimleri gasp etmiştir.

Bu gerçekler ortadayken Erdoğan, bugün neden kaybedeceği bir seçimi yapsın? Veya Kürtlere muhtaç olacağı, dahası Kürtlerin yüz yıldan beri kabul edilmeyen haklarını vermek zorunda kalacağı bir seçimi yapsın?

Dolayısıyla mevcut koşullarda Erdoğan, ya her türlü hileyi yaparak seçimleri gasp edecek veya herhangi bir gerekçe oluşturarak seçimleri erteleyecektir. Daha sonrası da duruma göre, ama her hâlükârda Erdoğan’ın iktidarının sürmesine uygun olarak şekillendirilecektir.

Erdoğan’ın seçim ve iktidar hesabı böyledir.

Buna göre Erdoğan’ın iktidarını sürdürmek için temel aldığı siyasal çizgi, Kürtlerin desteği değil, devletin olanaklarını kullanarak, potansiyel rakiplerini devre dışı bırakmaktır. Bugün CHP’ye yönelik saldırılarının bu amaçla yapıldığı bilinmektedir.

O nedenle Erdoğan gelecekteki seçimleri gasp edebilmek için CHP’ye yapılan saldırıları yaygınlaştıracak, derinleştirecek, CHP’yi kapatmak, Genel Başkanı ve Genel Merkez yöneticilerini içeri atmak dahil her yola başvuracaktır.

Aynı şekilde diğer demokrasi güçlerine yönelik saldırılar da hız kesmeden sürdürülecektir. Daha önemlisi bu saldırılar DEM Parti’ye de yönelecektir. Çünkü DEM Parti, demokrasi güçleri ve CHP arasında oluşacak bir birlik, Erdoğan’ın kaybetmesini sağlayabilecek yegâne toplumsal- siyasal güç olacaktır.

Erdoğan, böyle bir birliği engellemek için de devletin bütün gücünü ve imkânlarını kullanacaktır. DEM Parti’nin ve Kürtlerin Erdoğan’la anlaştığına dair yapılan kara propaganda da bu kapsamda dolaşıma sokulmuştur.

Öte yanda CHP, yapılan saldırılara karşı önemli bir tutum almıştır. Lakin CHP, sorunu “itirazcı” yöntemlerle çözebileceğini düşünmektedir. Gerçeklere gözünü kapatan bu yaklaşım, Erdoğan’ın devlet gücüne dayanan iktidarının sonunu yakınlaştırmamaktadır.

Bütün bu anlatılanlar, umutsuzluk ve karamsarlık gerekçesi olarak okunmamalıdır. Tam tersine bu düşünceler, daha güçlü, daha örgülü ve daha kararlı bir mücadelenin gerekçesi olarak okunmalıdır. Çünkü her şeye rağmen bugün kazanmaya daha çok yakınız.

Erdoğan’ın zorba iktidarını değiştirmek için iki görevin yerine getirilmesi şarttır. Birincisi, CHP, barış ve demokratik toplum sürecini daha çok sahiplenerek Kürt halkı, Alevi toplumu ve bütün ezilenlerle demokratik zeminde ciddi, kalıcı ve köklü bir birliktelik oluşturmalıdır.

Kürt halkının ve Alevi toplumunun bütün talepleri, demokratik taleplerdir ve demokrasiden yana olan herkesin tereddütsüz sahiplenmesi gereken hak ve taleplerdir. Umut hakkı, tecritin kaldırılması, yerel yönetimlere özerklik, kayyum uygulamasının iptal edilmesi, anadilde eğitim, politik tutsakların serbest bırakılması, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakkı gibi hakların CHP tarafında her ortamda ve kararlılıkla savunulması gerekiyor.

İkincisi CHP, zaman zaman sözünü ettiği “sivil itikatsızlık” eylemlerine yönelmelidir. Erdoğan’ın iktidarına son verecek olan yegâne demokratik ve meşru mücadele yöntemi “sivil itaatsizlik” eylemleridir.

CHP, DEM Parti ile, sosyalist devrimci demokrat kurumlarla, işçi sendikalarıyla, kadın ve gençlik kurumlarıyla barış ve demokratik toplum programı üzerinde ortak mücadele geliştirmelidir.

Böyle bir eylem çizgisi ve böyle bir perspektif; bütün muhalefeti birleştirecek, topluma güven verecek, örgütlü bir ittifakın oluşturulmasını sağlayacaktır.

Erdoğan’ın tek adam rejimi, bu ittifakla, uzun soluklu “sivil itaatsizlik” eylemleriyle, barış ve demokratik toplum programıyla yıkılacaktır.

Dolayısıyla barış ve demokratik toplum programı etrafında hızlı ve kararlı bir çalışmanın ve kitlesel “sivil itikatsızlık” eylemlerinin başlatılarak yaygınlaştırılması acil görevdir. Tek çare budur ve bu yol bugün her zamankinden daha fazla mümkündür.

Türkiye Siyasetinde Liderlik Anlayışı ve Arayışı ERGİN DOĞRU

0

Türkiye siyaseti, daha çok liderler üzerinden şekillendiği için siyasal demokratik kolektif çözüm gücü olamamıştır. Lider etrafında şekillenen siyaset, kendisi sorumlu hale gelmiştir. Yaşadığımız coğrafyanın olduğu kadar ülkenin karakteri de lider olgusunu güçlü kılmış ve kılmaya devam etmektedir. Osmanlılarda tek adama dayalı yönetim vardı; Cumhuriyet dönemine gelindiğinde de tek lider sultası siyasetin karakterini belirlemeye devam etti. Atatürk, İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş, Erdoğan ve benzeri liderler hep bu çizginin ve anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Lider etrafında şekillenme, onun iki dudağından çıkacak sözle yürümek Türkiye’de siyaset yapma ve siyaseti algılama ile doğrudan ilgilidir. Toplum içinde var olan kodlarla siyaset şekilleniyor, böyle yürütülüyor. Türkiye’de siyaset; yönetme, sorun çözme ve demokratik, eşit, özgür, bilimsel bir toplum yaratma amacıyla yürütülmemektedir. Türkiye’de siyasette güç olmazsa siyaset yapma savaş olarak algılandığından, zihinler bunu sağlayacak argümanlara yönelmektedir. Güçlü Osmanlı sultanlarından güçlü komutan Atatürk algısına kadar, toplumdaki ve siyasetteki algı güçlü komutan-lider anlayışıyla şekillenmektedir. Liderlik böyle algılanınca, toplumu rahat yönetecek argümanlar da militarist ve güvenlikçi politikalar yerine milliyetçilik ve faşizm olmaktadır.

Güçlü komutan lider siyaseti, demokratikleşme ve toplumsal ulaşımdan çok, aşırı merkeziyetçi, katı hiyerarşik liderlere itaat ve sadakat ile tekçiliği şekillendirmiştir. Bu nedenle siyasetin kendisi sorun haline gelmektedir. Siyaset, kendini çözüm yerine çözümsüzlükte var etmektedir. İlginç olan bir diğer nokta ise, bu sorunun sadece burjuva düzen siyasetine değil, demokratik ve ilerici güçlere de sirayet etmiş olmasıdır. Tüm ilerici söylemlerine rağmen bu güçler de burjuva siyaset tarzından etkilenmektedir.

Siyasetin yaşadığı bu kriz nedeniyle, demokratik Kürt hareketinin 2000’li yıllarda ortaya koyduğu yeni siyaset tarzı ve demokratik siyaset anlayışı daha da önem kazanmaktadır. Siyasetin katı merkeziyetçilikten çıkarılıp, en alttan en üste yatay ve kolektif bir zihin faaliyeti haline getirilerek pratiğe dökülmesi, halkla buluşması ve siyasetin toplumsallaştırılması önemlidir. Siyaset toplumsallaştıkça, sorun olmak yerine çözüm aracı haline gelmesi mümkün olacaktır.

Siyaset toplumsallaşıp kolektif demokratik esaslara dayandıkça, yeni bir siyaset tarzı açığa çıkacaktır. Komutan-lider siyasetinin iktidarını korumak için istismar ettiği din, milliyetçilik ve faşizm yerine; eşitlik, demokrasi, barış, özgürlük, emek, çevre gibi evrensel değerler hayat bulma şansına sahip olacaktır.

Yeni siyaset tarzının açığa çıkması haliyle yeni lider tipini de beraberinde getirecektir. Eski siyaset tarzının yarattığı lider tipiyle yeni siyaset yürütmenin mümkün olmadığı açıktır. Yeni siyaset ve onunla bağlantılı olarak yeni lider tipinden halkın beklentisi; mütevazilik, sadelik, kişiselleşmeme, gücün azınlığa hizmet etmemesi, toplumsal ayrımı kırması ve kutuplaştırmaya son vermesi, evrensel değerleri ilke edinmesi, güler yüzlü, halkın içinde olan ve kendini ileriye taşıyacak barışçıl, özgürlükçü, demokratik bir karakterde olmasıdır.

Türkiye siyaset tarihine bakıldığında, komutan-lider isteyen ve destekleyen halka bugün güler yüzlü, kendine yakın, kendini görebileceği lider beklentisine ulaşması paradoks gibi görünse de; bu durum, toplumun eski siyaset tarzı ve eski lider zihniyetinden kaynaklanan bıkkınlık, hayal kırıklıkları ve tükenen umutlarla açıklanabilir.

Toplum artık kendinden uzak, kutuplaştıran güç üzerinden siyaset yapan, azınlık çıkarlarına hizmet eden despotik, baskıcı burjuva siyaseti ve burjuvaziden yorulmuş durumdadır. En azından toplumun büyük çoğunluğu böyle düşündüğü ve bu düşüncenin hızla arttığı birçok sonuçla anlaşılmaktadır.

Toplumda var olan liderlik anlayışının değişim işaretleri vermesi, burjuva siyasetinde yeni arayışları artırmış görünmektedir. Merkez siyasetin giderek sağa kaydığı, gerici bir hal aldığı ortamda, geri partilerde dominant liderlere karşı yeni arayışlar tartışılmaktadır. CHP içerisinde ise tükenmeyen liderlik arayışı hep var olmuştur; bu süreç henüz tamamlanmamıştır. Burjuva düzen partileri dışında bulunan ilerici, demokratik ve sol yapılar da uzun süredir benzer sıkıntılar yaşamaktadır. Demirtaş ile başlayan süreç şimdilik rölanti durumundadır.

Türkiye siyasetinin tarzı ve liderlik anlayışından kaynaklanan durum, özlenen lider arayışının devam edeceğini göstermektedir. Burada sorulması gereken soru, Türkiye’de mevcut burjuva siyaset zihniyeti devam ettiği sürece toplumun talep ettiği yeni lider tipinin oluşup oluşmayacağıdır. Bu soruya olumsuz cevap vermek çok yanlış olmaz. Zira Türkiye siyaseti ve siyasi partileri değişmedikçe; toplum demokratik denetim ve katılımcılığı siyasi erk üzerinden sağlamadığı sürece, yeni diye sunulan lider kim olursa olsun, siyasetin yöneticileri istediklerini elde ettikten sonra değişime yanaşmayacaktır. Çünkü var olan sistem bunu dayatmaktadır. Liderlik adına ortaya çıkan liderler, iktidarını korumak ve sürdürmek için var olan düzeni değiştirmeye yanaşmamaktadır.

Özcesi; toplum, görmek istediği lideri yaratmak için değişimi kendisinden başlatmalı, kendine sunulanı değil istediğini oluşturmak için mücadele etmelidir. Demokratik, ilerici duruşların toplumun değişimine öncülük ederken kendi zihniyetini de değiştirmesi ve demokratik siyaseti oluşturması gerekmektedir. Aksi takdirde, iktidarın zihniyetini sahiplenen liderler, kendi geleceklerini ve temsil ettikleri çevrenin sınıf çıkarlarını koruyacak, var olan sistemi ayakta tutmaya devam edecektir. Bizler; ezilenler, yok sayılanlar, ötekileştirilenler, yoksullar, emeği sömürülenler, kısaca halk olarak sadece hayal etmeye devam edeceğiz.