Ana Sayfa Blog Sayfa 78

Cem Vakfı, Aleviliğin tanınması için MİT, Diyanet ve HÜDA-PAR’a başvurdu!

Cem Vakfı, Aleviliğin inanç olarak tanınması talebiyle Diyanet İşleri Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve HÜDA PAR’a dilekçe gönderdi. Dilekçeler, 24 ve 26 Haziran 2025 tarihlerinde Cem Vakfı Genel Başkanı Ahmet Rasim Tüken imzasıyla iletildi.

Dilekçelerde, Aleviliğin Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir inanç olarak tanınması istendi. Ayrıca, Alevi dedelerinin devlet nezdinde “inanç önderi” olarak kabul edilmesi, cemevlerinde görev yapan personelin kamu görevlisi statüsüne geçirilmesi ve zorunlu din derslerinin seçmeli hale getirilmesi talepleri sıralandı.

Aleviliğin, Anayasa’nın eşit yurttaşlık ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen maddelerine atıf yapılarak, inanç temelli ayrımcılığa uğradığı vurgulandı. Cem Vakfı, bu taleplerin gerçekleştirilmesi için gerekli adımların atılmasını bekliyor.

Aleviliğe Türk-İslam tehdidi DEVRİŞ ÇİMEN/AZİZ ORUÇ

Dillerin yok sayılması, zayıflatılması değil, korunarak güçlendirilmesi Türkiye’de geliştirilen Barış ve Demokratik Toplum Süreci”nde tartışılan önemli hususlarındandır. Başvurduğumuz farklı görüşler gösteriyor ki, Alevilikte dil ve ibadet dili tartışmaları, nihai bir durum veya sanal ortamda netleştirilecek bir konu değil; Alevilerin diğer ihtiyaç duydukları konularda da olduğu gibi, kendi içinde barındırdığı çoğulculuğa dayanarak erkanlarında, kurum ve inanç temsilcileriyle yürüteceği bir tartışmadır.

Dosyamızın 3. bölümünde, adını Alevi geleneğinde önemli bir yer tutan Kırklar Meclisi’ndeki 17 kadından alan Alevi kadınlar hareketi “17+ Alevi Kadınlar” Temsilcisi Ceren Ataş, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Ali Kenanoğlu ve DEM Parti İstanbul Milletvekili, İmam Rıza Ocağı dedelerinden Celal Fırat’la görüştük.

Kurgulanan bir söylem

Türkiye’de Aleviler denilince, ibadetlerini gizlilik içerisinde gerçekleştiren bir topluluk olarak biliniyor. Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir denilip Kürt Alevilerine ve onun ibadet diline ayrımcı yaklaşılmasını değerlendiren Ceren Ataş, “Cumhuriyet tarihi bağlamında ele alındığında, kurucu felsefenin de etkisiyle uzun yıllar boyunca Türk kimliği dışında bir Aleviliğin var olamayacağı tezi hakim olmuş ve geniş kabul görmüştür. Bugün hala bu görüşü savunan kesimler bulunsa da, geçmişteki yoğunluğunu yitirdiğini söylemek mümkün. ‘Gerçek Aleviler Türklerdir’, ‘Alevilik özünde bir Türk inancıdır’, ‘Orta Asya’dan günümüze Türklerin yaşam biçimi ile Alevilik örtüşmektedir’ şeklindeki tezler, uzun süre Alevi tarih anlatılarında merkezi bir yer işgal etmiştir. Alevilik üzerine yürüttüğüm akademik çalışmalar sırasında incelediğim literatürün önemli bir bölümünde, Aleviliğin bir ‘Türk inancı’ olarak konumlandırıldığı dikkat çekmektedir. Bu noktada, söz konusu yaklaşımın yalnızca akademik bir eğilim ya da tarihsel bir yorum değil, aynı zamanda devletin kurucu ideolojisiyle örtüşen ve belirli dönemlerde bir proje olarak kurgulanan bir söylem olduğunu gözden kaçırmamak gerekir” dedi.

Mustafa Kemal’in etkileri!

Asimilasyon politikasına dikkat çeken Ceren Ataş, “Uzun yıllar boyunca Kirmanckî ve Kurmancî konuşanlar Kürt Alevi olarak kabul görmemiş, ‘Kürt’ten Alevi olmaz’ anlayışı yaygınlık göstermiştir. Aynı dönemde, bütün Alevilerin Atatürkçü bir siyasi tutumu benimsemesi gerektiği yönünde bir beklenti oluşmuş, hatta Mustafa Kemal’in Alevi olduğuna dair söylemler de dile getirilmiştir. Söz konusu tezler, son yıllarda diyebilirim ki Alevi toplumu içindeki özeleştiri ve sorgulamalarla büyük ölçüde aşılmış, günümüzde de aşılmaya devam etmektedir. Bugün cemevlerinde Türkçe cemler yapılmakta olduğu gibi, talep doğrultusunda Kirmanckî ve Kurmancî cemlerin icra edilmesi de mümkündür. Nitekim ben de Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Civrak köyündenim; çocukluğumdan bu yana köy derneğimizde cem erkanlarımızın Kirmanckî dilinde yürütüldüğüne tanıklık ettim. Son yıllarda ise bu uygulama, cemevleri bünyesinde de gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla bu konuda yapısal bir engel bulunmamaktadır; toplumsal algıların değiştiği açıktır” diye vurguladı.

’72 dil bizdedir’

“Nesimî’nin deyişinde belirttiği gibi Alevilik, ‘bir lisana sığmaz’; zira Alevilikte ırk ve etnisite temelinde bir kaygı bulunmaz” diyen Ceren Ataş, şöyle devam etti: “Bu nedenle yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda Türk, Kürt, Arap ve Abdal topluluklarının her biri, kendine özgü biçimde kadim ve köklüdür. Hiçbiri diğerinden üstün değildir, ayrıcalıklı değildir ve olamaz. Çünkü Alevi öğretisinin özünde ‘yol bir, sürek binbirdir’ anlayışı ve ’72 dil bizdedir’ söylemi vardır. Aleviliğe etnik ayrımcılık perspektifinden yaklaşanların, Alevi mitolojik anlatılarının merkezinde yer alan Kırklar Meclisi’ni dikkatle incelemeleri gerekir. Zira bu anlatıda Selman-ı Farsî farklı bir etnik kökenden gelir ve onun varlığıyla aslında çok kültürlülüğün, kapsayıcılığın ve eşitliğin simgesel bir şekilde vurgulandığı görülür. Dolayısıyla Kırklar Meclisi, Alevi öğretisinin özünde etnik sınırları aşan evrensel bir birlik anlayışının bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Sadece bu anlatıda değil, pek çok Alevi anlatısında ırktan, sosyal statüden, cinsiyetten bağımsız, herkesin eşit olduğu, herkesin ‘can’ olarak tanımlandığı anlatılar mevcuttur.”

Anadilde cem

Anadilde ibadetin önemine dikkat çeken Ceren Ataş, “Günümüzde İngiltere’de cemler İngilizce, Almanya’da Almanca, Arnavutluk’ta Arnavutça; Dersim’de Kirmanckî, Adıyaman’da ise Kurmancî dilinde icra edilebilmektedir. Benim bir kuşak üstüm, İstanbul’a gelene kadar Türkçe bir cem görmemiştir. Bu durum açıkça göstermektedir ki, Alevilik herhangi bir dil dayatmasından uzaktır ve beraberinde kıyafet, ırk ya da biçim dayatmasından da uzak, özünde evrensel ve kapsayıcı bir inanç sistemidir. Alevilik özünde özgürlük inancıdır; ırklara ve etnik sınırlara sığmaz, dili lal etmez, renklidir. Bununla birlikte, geleneksel Alevi köylerinde icra edilen cemler ile günümüz şehirlerindeki cemevlerinde yapılan cemler arasında hem uygulama hem de inanç açısından ciddi farklılıklar vardır. Köy cemlerinde, köyde yaşayan herkes cem’e katılır; herkes birbirini tanıdığı için sorgu vardır ve bu durum cem’e ayrı bir ağırlık kazandırır. Başlangıçta sözünü ettiğiniz gizlilik, yani ‘sır’ kavramı da işte bu köy cemlerinde somutlaşır: Oradaki ibadet bir sırdır; dışarıdan kimse giremez ve cem, halkın kendi anadilinde yürütülür. Bu anadil Kurmancî de olabilir, Kirmanckî ya da Türkçe de… Dolayısıyla kaynağı yalnızca şehirlerdeki cemevleri olarak almak, geleneksel Aleviliğin bütün boyutlarını yansıtmaz” dedi.

Ana ile Dede eşittir

Ceren Ataş, şöyle devam etti: “Cemevlerinde yürüttüğüm saha çalışmalarının ardından, yalnızca kendi talipleri ile gerçekleştirilen ev cemlerine de katılma imkanım oldu. Bu cemlerde Ana’lar da bulunuyordu örneğin, cemevlerinde Ana’lara pek rastlamayız, Ana’lara inanç önderliği tanımaz çoğu cemevi. Ana bir köşede otursun der; ama ev cemlerinde öyle olmadı, Ana ile Dede eşit konumdaydı. Yine ev cemlerinde anadil, Kirmanckî kullanılıyordu; dolayısıyla bu tür uygulamaların varlığını yok saymak doğru değil. Öte yandan, cemevlerinin belli bir tüzüğü bulunmakta ve cemler bu tüzüğe uygun biçimde icra edilmektedir; pîrlerin gerçekleştireceği cem erkanı dahi yazılıdır. İçinden geldiği gibi beyit söyleme veya yakarışta bulunma özgürlüğü sınırlıdır zannediyorum. Bir metin, bir akış vardır. O günün gündemi bellidir. Günümüzde cemevlerinde yaşanan Alevilik, geleneksel Alevilikten farklıdır ve İslam ile yoğun bir şekilde iç içe geçmiştir. Kuran’dan ayetler okunmakta, salavatlar çekilmekte ve çoğu zaman kadınlara başörtüsü taktırılmaktadır. Cenaze erkanlarında ise Alevilere Türkçe namaz kıldırılır; ancak Aleviler bu hareketlerin namaz olduğunu bilmeden uygulamaktadır. Tüm bu bahsettiğim sorunlar, dil sorunundan azade değil. Anlatmak istediğim şudur: Elbette göçler ve devlet baskıları, Alevi toplumu içindeki dil çeşitliliğinin kırılmasına yol açmıştır. Bugün anadili Kirmanckî olarak yetişen kaç tane çocuk var? Dersim’de bile bu dil kullanımını azaltıyor. Ancak yine de Kurmancî ve Kirmanckî hala yaşayan diller olup, bu dillerde ibadet eden topluluklar mevcuttur. Bana sorarsanız anadillerin kaybolmaması ve yine daha aktif şekilde hayatın ve inanç ritüellerinin içinde olması, dil çeşitliliğinin artması ve bu çeşitliliğin sürdürülmesi hedefleniyorsa, öncelikle cemevlerinin işleyişi sorgulanmalı ve tüzükler yeniden gözden geçirilmelidir.”

Aleviliğin taşıyıcı dili Türkçe değildir

Türkiye’de devletin kuruluş felsefesinin farklı dil ve kimlikleri bir “beka meselesi” olarak ele aldığını ve bunun siyasetin, hukukun ve toplumun en derin hücrelerine kadar işlediğine işaret eden DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Aleviliğin tek bir dil ve kültüre hapsedilemeyeceğini belirtti ve ekledi: “Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ‘tek dil, tek millet, tek inanç’ paradigması, birleştirici olmaktan çok dışlayıcı ve homojenleştirici bir araç olarak kullanılmıştır. Bu yaklaşım, yalnızca dilleri değil, o dillerle birlikte taşıdıkları hafızayı, dünya tasavvurunu ve inanç biçimlerini de hedef almıştır. Bu tekçi zihniyetin sonucu olarak Aleviliğin de farklılığı çoğu zaman bir folklor, bir kültürel renk veya sadece bir bakış açısı düzeyine indirgenmiştir. Oysa Alevilik, yalnızca bir ‘yorum’ ya da ‘mezhep’ değil, kendine özgü ritüelleri, ahlak sistemi, tarihsel hafızası ve dünyayı anlama biçimi olan köklü bir inanç sistemidir. Devlet, bu farklılığı ‘tehdit’ olarak algıladığı için onu ya dilsel-kültürel bir renk olarak soğurarak etkisizleştirmeye çalışmış ya da İslam’ın içindeki bir ‘yorum’ olarak tanımlayarak denetim altına alma yoluna gitmiştir. Bu, farklılığın tanınması değil, tersine onun içinin boşaltılmasıdır. Dil, bir toplumun yalnızca iletişim aracı değil; hafızası, evreni anlama biçimi ve kimliğinin taşıyıcısıdır. Dilin yasaklandığı, küçümsendiği ya da görünmez kılındığı toplumlarda yalnızca kelimeler değil, geçmişle bağlar da kopar. Alevi toplumu açısından da bu durum son derece belirleyicidir.

Ritüeller, nefesler, deyişler ve sözlü aktarım yoluyla taşınan inançsal bilgi, dil ile birlikte anlam kazanır. Dilin bastırılması, bu belleğin aktarımını kesintiye uğratır ve Aleviliği yüzeysel bir ‘kültürel ögeye’ indirger. Dolayısıyla Aleviliği bir dile, bir kültüre ya da bir bakış açısına indirgemek; aslında onu denetim altına almanın ve etkisizleştirmenin en yaygın yöntemlerinden biridir. Gerçek anlamda çoğulcu ve demokratik bir toplum, farklılığı ‘zenginlik’ olarak kabul eder; onu kategorilere sıkıştırmaz, folklorik objelere dönüştürmez. Aleviliğin hak ettiği yer, ‘çoğulcu yurttaşlık’ anlayışı içinde, kendi diliyle, kendi hafızasıyla ve kendi kurumsallığıyla var olabileceği bir siyasal zemindir. Gerçekte Aleviliğin taşıyıcı dili sadece Türkçe değildir. Tarih boyunca Alevi toplulukları, bulundukları coğrafyaların diliyle inançlarını yoğurmuş, sözlerini söylemiş, nefeslerini üretmişlerdir. Bugün Türkçe olarak bildiğimiz pek çok nefesin kökeni Arapçaya, Farsçaya, Kurmancîye, Kirmanckîye, Azericeye ya da Ermeniceye kadar uzanır. Çünkü Alevilik, özünde tek bir dilin değil; çok sayıda dilin, kültürün ve halkın ortak hafızasının ürünüdür.”

***

Alevileri devlete yedeklemeyi amaçlıyor

‘Alevilerin ibadet dili Türkçedir’ bağlamında gelişen eğilimin 12 Eylül askeri darbesi sonrasında özellikle sol – sosyalist yapılar içerisinde bulunan Alevi gençlerini muhalif karakterinden uzaklaştırmak ve Alevileri devlete yedeklemek amacıyla oluşturulduğuna dikkat çeken HDK Eşsözcüsü Ali Kenanoğlu, bu zihniyetin Türk İslam sentezinin Alevi versiyonunun ürünü olduğuna işaret etti. Ali Kenanoğlu, şöyle devam etti: “12 Eylül askeri darbesinden sonra Aleviler üzerinde geliştirilen Türk İslam sentezi politikasını yürütenler Alevilerin ‘Aslında öz Türk sizsiniz ve öz Müslüman da sizsiniz’ söylemlerini öne çıkarttı. Bu politikayı Aleviler içerisinde devletle birlikte yürüten şahıslar vardı. Bunların başında ise Prof. Dr. İzzettin Doğan gelmekteydi ki, bu rolünü inkar etmeyen ve bunu savunan bir kişidir. Bu politikalar o kadar yoğun işlendi ki akademisyenler, araştırmacılar bunu ispatlamak için saha çalışmaları yapmaya ve bu tezlerini delillendirmek için örnekler derlemeye başladılar. Bu saha çalışmalarında kendi tezlerini çürüten örnekleri görmezden gelip tümüyle işlerine yarayan verileri kayıt altına alıp akademik bilgi olarak sundular. Bunların birkaçına bizzat tanık oldum. Bu çalışmalardan etkilenen Aleviler oldu. Bu Türk İslam sentezini benimseyen kolayca kabullenenler oldu. Yıllarca Aleviler ne Türk ne de Müslüman olarak kabul edildiler. Bundan kaynaklı olarak birçok dışlanmaya, baskıya, zulme, inkara ve saldırılara maruz kalan bir toplumun makbul vatandaş kimliğine ‘terfi etmesi’ kimi Alevilerin çok hoşuna gitti ve kolayca bu Türk İslam politikasına uyum sağladılar. Kimi Alevilerde neye maruz kaldıklarının farkında olmadan bu politikanın propagandasını doğru kabul ederek farkında olmadan bu politikanın bir parçası oldular. Aleviler tek bir etnisiteye ait olmadığı gibi Aleviliğin de tek bir dili yoktur. Bu bir devlet politikasıdır. Bu söylemlerde bu politikanın bir sonucudur.”

yeni özgür polltika

Alevilere dayatılan tarih gayrimeşrudur DEVRİŞ ÇİMEN/AZİZ ORUÇ

Aleviliği resmi Türk ulus- devlet ideolojisine yedekleme girişimleri, yeni bir politika değil. Tarihten günümüze devam eden bir asimilasyon politikasının sonucu. Siyasi ve ideolojik kılıflarla Aleviliğin Türk inancı olduğu ve dolayısıyla da ibadet dilinin sadece Türkçe olduğu farklı zamanlarda, farklı kesimler tarafından devreye konulduğu, birçok yönüyle ortaya çıkan bir gerçeklik. Dosyamızın ikinci bölümünde, Kürt Alevilerinin varlığını ve asimilasyon politikasının tarihsel arka planını Derviş Cemal Ocağı pîrlerinden ve Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Pîrler Kurulu Başkanı Pîr Rıza Yağmur ile konuştuk.

12 Eylül sonrası

Pîr Rıza Yağmur, 12 Eylül öncesinde Alevi gençlerin önemli bir bölümünün siyasette yer aldığını ve sol fikirlerden etkilendiğine işaret ederek şunlara dikkat çekti: “Yaşayan Alevi toplumunun mensupları, özellikle 65-70 yaş grubuna kadar olanlar, atalarının inançlarından koparak, onların yaptığı her şeyi yanlış sayan bir örgüt anlayışı ile bugünlere geldiler. Ama bu Alevi örgütlerinin kendi iradeleriyle geliştirdikleri bir örgütlenme değildir. Öncesinde açığa çıkan önemli bir siyasi hareketlilik vardı. 12 Eylül Darbesi ise bir karşı devrimdir. O karşı devrimi, Kürt halkı kabul etmedi; bedelini de çok ağır ödedi. Bugünlere gelene kadar onbinlerce evladını kaybetti. Öncesinde Türkiye’nin 67 ilinde hatırı sayılır bir sol-sağ kapışması vardı. O dönem Alevi gençlerin yüzde 90’ı da sol içerisinde yer aldı. Kürt Alevi gençleri de sol içerisinde yer alıyorlardı ve ‘diğer konuları tartışmaya gerek yok’ diyen bir yaklaşımın sonucunda, ‘devrimden sonra ulusların kendi kaderi hakkı tartışılır’ argümanlarıyla bir nevi oyalandılar. Sonra bunun bedeli çok ağır oldu. Devlet, 12 Eylül karşı devrimini başarınca, anayasasını da yüzde 91 ile halklara kabul ettirince, durumu masaya serdi ve baktı ki solun hepsi Kürt ve Alevi-Kürt gençlerden oluşuyor. Sakıncalı gördüğü bu duruma bir çözüm bulması gerekiyordu. Dolayısıyla bu ‘bataklık’ kurutulmalıydı. Örneğin ben, iki saat içinde ülkeyi terk edip, Avrupa’ya gelmek zorunda kaldığım 1996’ya kadar ülkede yaşıyordum.”

Devletin başkaldırıyı bastırma arayışı

12 Eylül darbesi sonrasında devletin bütün Alevi köylerine camii yapma hedefini önüne koyduğunu ve bunu karara bağladığına değinen Pîr Rıza Yağmur o zamanlar “Pîr” olarak sayısız toplantılara katıldığını ve buna karşı çıktığını hatırlatarak şunları aktardı: “Devlet yetkilileri, ilk yıllarda, Kürtlerin önceki secerelerine bakıp, ‘Daha önce bütün isyan önderlerini asmışız. Bunu da böyle yapalım’ tarzında bir çözüm aradılar. Fakat hareketi boğamayınca ve isyanı bastıramayınca, parçalama siyasetine odaklandılar. Alevi dede ve pîrlerini Ankara’ya çağırdılar. Buna karşı koymuş olsak da, gidenler gitti ve MİT’in Gölbaşı tesislerinde misafir edildiler. Önlerine yol haritası konularak, ‘Size sesimizi çıkarmayacağız. Örgütlenin ama Kürt harekete uzak durun’ denildi. Gelişebilecek bir devrimin önünü bu girişim ile kestiler. Yani solda yüzbinlerce insanın içeri alınması, bir o kadarının Avrupa’ya çıkmış olması, büyük bir bedeldi. Bu kesimler işbirliği oluşturur ve ortak mücadele ederlerse, devletin bekası tehlikeye girebilir korkusuyla, Alevilerin farklı örgütlenmesinin önünü açtılar. Alevi örgütleri yola çıktıkları dönem, yaklaşık 4 bin köy haritadan silinmişti. 20 bin civarında da faili belli ama ‘meçhul’ olarak kayda geçen iş insanından, din alimine kadar, tüm kesimlerden insan öldürülmüştü. Gündüzleri alıp kaybedilen bu insanların aileleri direniyor ve hala mezar yerleri bile yok. Tam bu esnada Aleviler örgütlenmeye başladı.”

Örgütler, başka bir Alevilik anlatmaya başladı

Avrupa’ya geldiği ilk zamanlarda Aleviler arasında Türk resmi ideolojisinin Aleviliğe dair uydurduğu yalanların nasıl yayıldığına bizzat şahit olduğuna dikkat çeken Pîr Rıza Yağmur konuşmasının devamında şunları belirtti: “Ben Avrupa’ya geldiğimde, baktım ki Aleviler, başka bir Alevi hikayesi anlatıyor. Şöyle hatırlıyorum tartışmaları; tarihsel süreç içerisinde uzun süre Emevilere, Abbasilere, Osmanlıya, daha da ötesi Roma Hristiyanlığına karşı direnmiş atalarının yaptığı her şeyi yanlış değerlendirdikleri bir Alevilik anlatılıyordu. Günümüze gelince ise küçücük bir tartışma veya olay oldu mu, Alevi örgütleri tarafından fırtına koparılıyor. Bu doğru değildir. Son dönemde Alevilerin ibadet diline dair yapılan tartışmalar da böylesi bir koparılan fırtına içerisinde gelişti. Eğer Kürtlerin devleti olsaydı, dilleri, eğitim dili olsaydı böylesi bir tartışma yürütülmezdi. Örneğin benim ana dilim Zazaca ve en iyi şekilde konuşuyorum. Türkçe’yi 1956’da ilkokulda öğrenmeye başladım. Sonra eğitimci oldum ve Türklere Türkçe ders vermeye başladım. Bizden önceki nesilin, bizi büyüten annelerimizin okuma yazmaları yoktu ve Türkçeyi bilmiyorlardı. Fakat onların çocukları Cumhuriyet sürecinde Türkçe eğitildiler. Dilimiz resmi ve eğitim dili olamadığından bugün bile Kürtçeyi bu kadar mücadeleye rağmen Kürtlere okutamıyorsun. Yazılan kitaplar var, Kürtçe konuşsa bile, onu kendi dilende okuyamıyor. Cumhuriyet ile birlikte yüz yıldır uğraşıyorlar ama hala konuşulan Türkçeyi düzeltemediler.”

Kürtsüzleştirilmeye çalışılan Alevilik

Yağmur, şöyle devam etti: “Avrupa’ya geldikten sonra, gördüm ki, ataları Kürt olan Alevi çocukları ‘Kürt’ten Alevi olmaz’ babında kitaplar yazmaya başladılar. Sonunda baktılar, bu boşa çıktı. Aleviler her dönemin hakikatine ikrar vermiştir. Birçok inancın kaynağı Kızılbaşlıktır. Bu da Aryenik ve dolayısıyla Kürt bir damardır. Söylemekten çekinmeyeceğiz. Nasıl ki Araplar ‘Muhammed Arap’tır. O nedenle Kuran Arapça geldi’ diyorlarsa, Kızılbaşlık da Kürtlerin inancıdır. Deyişlerimizde söylenir ya; ‘On dört bin yıl gezdim pervanelikte / Sıtkı ismin duydum divanelikte / İçtim şarabını mestanelikte / Kırkların ceminde dara düş oldum’. Pervanelikten kastı, semah dönmesidir. Bunu söyleyen Alevi Pîri 14 bin yıl öncesini nasıl tarif ediyor? Cahil olduğundan mı? Hayır. İnancını 14 bin yıl öncesine dayandırıp, Hz. Muhammed’e kadar da getiriyor. Alevi inancını tartışırken her şeyi red ederek, tanrıyı ve peygamberi tanımayarak, tüm hakikati ve değerlerini inkar ettikten sonra, ‘Biz bir din değiliz’ diyeceksin. Yaratılan bütün değerleri 50 yılda sıfıra indireceksin. Ondan sonra gidip devlete teslim olacaksın. Bunlar kabul edilmez. Birileri, başarıymış gibi, Müslümanlık adına 1400 yıl sonra DAİŞ’i ortaya çıkardı. Bir kısım Alevi’nin de başardığı, son 50 yılda dinsiz bir toplumsal kesim çıkarmak oldu. Yani ne tam inançlı ne de inançsız. ‘Biz din değiliz’ diyorlar. Tamam ‘değilsin’ fakat bizim deyişlerimizde anlatılır; ‘Nesimi Yunus’un abasıyım ben. ‘Enel-Hakk’ diyen Hallac-ı Mansur’un çabasıyım ben. Bütün tanrıların anasıyım ben’. Bu felsefi bakış açısı ile deyiş söyleyen Alevi Pîrleridir. Geçmişte bunu kendi dilleriyle söyleyebiliyorlardı.”

Alevilikte Farsça ve Türkçe etkisi

Aleviliğin literatüründe Farsça ve Türkçe’nin etkisinin inkar edilemeyeceğini fakat bunun ‘İnancımız dili ve ibadeti Türkçedir’ anlayışına bağlanmasının hatalı olduğuna işaret eden Pîr Rıza Yağmur, konuşmasının devamında şu hususlara dikkat çekti: “Örneğin geçmişte Alevi deyişler ağırlıkta Farsçaydı. Neden? Çünkü orada bir devlet geleneği var. Geçmişte İran’ın ve dolayısıyla Sasanilerin resmi dini Zerdüştlüktü. Büyük birikimleri vardı. Bu temelde kendi ekollerine göre İslamı düzenlediler, olduğu gibi kabul etmediler. Fakat sonra emperyalistler o durumu da bozdu. ‘İnancımızın dili ve ibadeti Türkçedir’ diyen arkadaşlarımız, güzel bağlama çalar, güzel söyler ama konuyu tarihsel ve kültürel bağlama oturtacak birikimden yoksundurlar. Zira bu türden sözlerin nereye varacağı, ne tür tepkilere yol açacağı hesap edilmeden söylenmiş güncel, bağlamı olmayan ifadelerdir. Şu an Alevi cemlerinde çalınan deyişlerin, çoğunluğu Türkçe yapılıyor. Neden? Devlet ve onun okulları var. İnsanları bu dil ile eğitip yetiştiriyor. Farsça söylenen Alevi deyişleri Cumhuriyet ile birlikte, büyük bir çaba gösterilerek, Türkçe söylenmeye başlandı. Bizim pîrlerimizin önemli bir kesimi Kürt’tür. Aleviliği yorumlarken bilmek gerekiyor ki; tüm zorluklara rağmen, Kürtler dağlık alanlarda, gizlendikleri yüksekliklerde, mağaralarda ikrara bağlı kalarak inançlarını saklayarak, aktarmasalardı ve imkan buldukça da Anadoluya kadar uzatmasaydılar, bugüne gelemezdi.”

Akıl tutulması

Özellikle cumhuriyetin kuruluşuyla, inkarcı politikaların devreye konulduğunu ve Kürtçenin yasaklandığını, bu yüzden de Türkçe’nin Alevi ibadetlerinde kendine daha çok yer bulduğunu kaydeden Pîr Rıza Yağmur, “Mesela, Osmanlı döneminde Sünni Kürtlerin medreselerinde sadece İslamiyet anlatılmıyordu, Sokrates de, felsefe de anlatılıyordu. Cumhuriyet geldi ve sistematik olarak yüz yıldır bir çok konu Türklük temelinde yorumlanarak, geliştirildi. İlginç olan; en çok Türklüğü tartışanlar Türk olmayıp sonradan dönüşenlerdir. Ama bunlar asimilasyon politikaları sonucu Türkleşmişlerdir. Alevi inancında deyiş çalıp söyleyen insan çok değerlidir. Bütün baskı ve zulümlere karşı onlar bağlamasıyla, Alevi inancını diri tutabilmişlerdir. Ama güncel tartışmaların boğuntusuna getirerek, ‘İbadet dili Türkçedir’ gibi tespitler zavallıcadır. Çünkü bu sanatçı arkadaşlarımızın anne, nene ve dedesi Kürt’tür. Fakat ‘Önce atalarımızın kendi dilleriyle ibadetleri vardı ama gelen devlet inkarı dayatınca bugünkü duruma gelindi’ denileceği yerde, bağlamından kopuk, bilinçsiz bir tartışmayı alevlendirmek, akıl tutulmasıdır. Çünkü diller ve dinler insanlığın tarihsel süreç içerisinde gelişen ortak değerleridir. Birinin varlığı, değerine tehdit değildir, tersine zenginliktir. Fakat çoğulcu dil ve etnisitesiyle Alevilerin ibadet dilinin Türkçe olması, kendi tercihi değil ki, sistematik olarak geliştirilen bir devlet politikasının sonucudur. Cumhuriyetin gelişmesiyle, dil önemli oranda asimilasyona uğradı” dedi.

Aleviler yurtsuzlaşmayı yaşıyor

Alevilerin katliam ve sürgünler sonucu büyük bir yurtsuzlaşmayı yaşadığını belirten Pîr Rıza Yağmur, köklerinden kopanın kaçınılmaz olarak başkalaşacağına işaret ederek, şöyle devam etti: “Katliamlar ile öldürülenlerin ardılları sindirildi veya yerinden edilerek yurtsuzlaştırıldı. Çok tartışılmıyor ama Aleviler büyük bir yurtsuzlaşmayı yaşıyor. Gittikleri yerlerde, doğal olarak asimilasyona kapı aralıyor. Bizden öncekilere dönüp bakalım; Kürdistan’da, Dêrsim’de bizim cemlerimizde, pîrlerimiz, bizi büyüten annelerimiz kendi dilleri ile yorumlarlardı. Diğer bir konu; Erzincan’da, Koçgiri’de, Dêrsim’de, Maraş’ta, Adıyaman’da, Serhat’ta ve Kürt Alevilerin yaşadığı diğer coğrafyalarda neden ziyaret çok? Onu kendileri yaratmış. Yaşadığı toprakta kendini var edebilmek için, inançlarını mekana kavuşturarak, buralarda ibadet etmeyi geliştirmiş. Örneğin, Dêrsim’de Ana Fatma ziyareti ve çeşmesi var. Veya Düldül Ayağı ziyareti var. Gerçekten Ana Fatma Dêrsim’e uğradı veya Hz. Ali atı Düldül ile mi geldi Dêrsim’e? Hayır! Kutsiyeti neyse kendi topraklarında onlara mekan vermiştir. Dêrsim, Maraş, Koçgiri gibi yerlerden büyük kentlere göçmüş; kendi toprağından kopmuş, gittiği yere de tam entegre olamamış ve adeta ortada kalmış büyük bir Alevi nüfusu var. Günümüzde yaşadığı yurtsuzluğun sebebi topraklarından kopmaları veya koparılmalarıdır. Zorunluluk olmadığı müddetçe kolay bırakmamak gerekiyor, çünkü toprak anadır. İnsan anasını unutursan, köklerinden kopar gider.”

Asimilasyonun farkında değilleDiasporada veya büyük şehirlerdeki Alevi toplumunun önemli bir kesiminin yaşadığı yurtsuzluk sorununun bir nedenin de kendilerini kapitalizmin seline kaptırmaları olduğunu söyleyen Pîr Rıza Yağmur, konuşmasına şu sözlerle devam etti: “Yaşamı ve günü maddi olanaklar üzerinden değerlendirme gelişmiş. Bunun da tartışılması önemli olur. Çünkü basit değil; kapitalizme karşı bütün dünya halkları önlem almaya çalışıyor. Bir çok gelişme sağlayan Batılı toplumlar bile, kapitalizmin dumura uğrattığı aile kurumlarını yeniden inşa etmek için büyük çaba harcıyorlar. Bizde ise tarihsel süreç içerisinde bizi bütün iblislerden, zalimlerin şerrinden koruyan en önemli kurum, aile kültürüydü. Ana kültürüydü ve zayıflatılarak, yok edilmenin eşiğine getirildi. ‘Aleviyim’ demek ile onun kültürü, inancı sürdürülmüyor, sorumlulukları yerine getirilmiyor. Korkunç düzeyde diyebileceğimiz bir asimilasyonu yaşanıyor ama farkında bile değiller. Bunu da kurdukları kurumlar ile kendileri yaratıyorlar.”

Uydurulmuş ve gayrimeşru tarih

Kendisinin Derviş Cemal ocağına bağlı olduğunu ve bu ocağın 37 aşiret talibi olduğunu söyleyen Pîr Rıza Yağmur, bunların 22’sinin Kürt, kalanın ise Türkmen Alevileri olduğuna dikkat çekerek son olarak şunları aktardı: “Derviş Cemal, Dêrsim’den Eskişehir’e, Afyon’a, Kütahya’ya, Uşak’a, Balıkesir’e taliplerine gidiyor da, Kürt olduğunu bilmiyorlar mıydı? Biliyorlardı; Dêrsimlidir ve Kürt’tür. Fakat son 50 yıldan günümüze başka bir şey dayatıldı. Son 30 yılda hep şunu söylüyorum, öncesi ve özellikle son 50 yılda Alevilere dayatılan tarih gayrimeşrudur. Bizim inancımızda 124 bin peygamberin yeri vardır, sonuncusu da Hz. Muhammed’dir. Yapılan kazılarda ortaya çıkanlar var; insanlığın ilk mekan edindiği, buğdayın ekildiği, hayvanların evcilleştirildiği yer bizim coğrafyamızdır. Ana kaynağından, özü ve köklerininden koparılmış, dillerin ve farklılıklarının reddi üzerinde değerlendirmelere gitmek, güncel ve popülist tartışmaların bir değeri yoktur. Bu devletin yürütmüş olduğu dil yasağı ve faşist zihniyetine benzeşir ki, Alevi inancında böylesi bir yaklaşım yoktur. Bu tür değerlendirmeler, bahsettiğim uydurulmuş ve gayrimeşru tarihin sonucudur.

yeni özgür politika

Alevi’ye dil ve beden biçilemez DEVRİŞ ÇİMEN/AZİZ ORUÇ

Son yıllarda bazı kesimlerin ısrarla Aleviliği sadece Türklük ve Türkçenin sınırları içerisine hapsetme girişimlerinin en bariz örneği Alevi müziğinin tanınan isimlerinden Erdal Erzincan oldu. Erzincan’ın yakın zamanda, dijital platform X aracılığı ile paylaştığı, “Aleviliğin lisanı hal dilidir, ibadet dili ise Türkçedir” değerlendirmesi eleştiri ve tepkilere de yol açtı. Asırlar boyu asimilasyona, katliama, sürgüne, yurtsuzlaştırmaya, göçe maruz kalan Alevilerin yaşadıklarını görmezden gelen yaklaşımlarda Kemalizm ve kapitalizmin etkilerini de görmek mümkün. Aleviliği tartışırken, Türk ulus- devletinin iktidarcı, inkarcı, asimilasyoncu kodlarıyla veya onunla işbirliğine girerek değil, Aleviliğin kültürel kodlarındaki ‘yanlış olana karşı direnen’ felsefesi ile yapıldığında katkı sunulabilir.

Bu açıdan, bu önemli konuyu sanal platformlarının kısır döngüsünden çıkarıp tartışmaya katkı sunma hedefiyle Kürdistan, Türkiye ve Avrupa’da Alevi piri, kurum temsilcisi, yazarı ve sanatçısının görüşüne başvurduk. Beş bölümden oluşturduğumuz dosyanın ilk bölümünde yazar ve Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) kurucularından Ergin Doğru ve yazar Nesrin Akgül’le konuştuk.

Herkes diline sahip çıkmalı

Yazar ve DAM kurucularından Ergin Doğru, Aleviler arasında ‘ibadet dili’ konusunda yaşanan tartışmanın öz itibarıyla inançtan çok siyasal bakışın tezahürü olduğuna dikkat çekerek şunları belirtti: “Bu tartışma, yolun edep felsefesi ve erkanın gereğiyle yürütülmemektedir. Yolun gönül dilini anlamayan, gönül gözüyle bakamayanlar yolun hakikatinden ziyade kendi doğrularında ısrar etmektedir. Bu haliyle sağlıklı bir tartışma ortamı oluşmamaktadır. İnkarcı bir yaklaşım, ‘yok’un inkarı anlamına gelir. Oysa bizim ‘yok’umuz, her durumda gönül saflığı ve mütevaziliktir. Yol uluları, ağzımızdan çıkan söze dikkat etmemizi salık verir. İnsan, kendi eksikliğini görürse büyür, yoksa çok konuşarak ya da kendini daima haklı görerek değil. Bu nedenle, ikrar vermiş her yol evladı, yolun edebiyle yürümeli, diliyle kimseyi kırmamalıdır. Öte yandan, yanlışa düşene karşı aşırı tepkisel ve yola yakışmayan bir dil kullanmak kimseye fayda sağlamaz. Madem bir hata yapılmıştır, buradan ders çıkararak hakikate varmak hedeflenmelidir. Her yol evladı, diline sahip çıkmalı ve yolun erkânının gereğini yerine getirmelidir.’’

Tekçiliğin sonucu

Hiçbir inancın tek bir dile indirgenemeyeceğini ve inancın farklı etnisitelerden oluştuğunu ve herkesin ibadetini ana diliyle yaptığına dikkat çeken Ergin Doğru şöyle devam etti: “Bu hakikate rağmen ‘İbadetin dili Türkçedir’ demek yanlıştır. Çünkü bu konudaki dayanak, deyişlerin Türkçeleştirilmesi olsa da, bu süreci zorlarsanız sizi 600 yıl öncesine, bu topraklarda Türkçeleştirme çabalarının başladığı dönemlere götürür. Cumhuriyet dönemindeki tekçi, asimilasyoncu politikaların yoğunlaşması ise son 70 yıldır sürmektedir. Bu tekçi zihniyete rağmen insanlar ibadetlerini ana dilleriyle yapmışlardır zira çoğu, ana dili dışında başka bir dil bilmezdi. Bu gerçeğe rağmen, asimilasyoncu sonuçlardan yola çıkarak genellemelere gitmek, inkarcı bir bakışla yan yana düşmek olur ki, bu en büyük zül olacaktır. Özellikle Rêya Haq ve Kürt Alevi süreklerinde, pir talibin dilini konuşur ve onun diliyle ibadet eder. Dolayısıyla ‘Alevilikte ibadet dili Türkçedir’ demek yanlıştır. Elbette Türkçe ibadet eden geniş bir kesim vardır; fakat ‘herkes’ demek hatadır, bu yaklaşım insanı zor duruma düşürür.”

Devlet politikalarından bağımsız düşünemeyiz

Günümüzde Dersim’de asimilasyoncu Kemalist politikaların ve farklı yanıltıcı yaklaşımların sonucu olarak büyük bir dil sorunu yaşandığına ve bazı çevreler tarafından Dersim’de bilinçli olarak asimilasyon politikasının yürütüldüğüne işaret eden Ergin Doğru, şu noktalara dikkat çekti: ”Dil kırımı, aslında bir uçurumun kenarında olmak gibidir. Bu yüzden bugün Dersim’de inanç asimilasyonu ile paralel olarak, cemlerde dilin Türkçeleşmesi söz konusudur. Ancak bu asimilasyoncu yaklaşıma direnen pirler ve analar dualarını, gülbanglarını, nefeslerini ve deyişlerini ana dilleriyle yapmaktadır. Muhabbetin dili, yaşamın dili; Kirmanckî ve Kurmancî yaşatılmaya çalışılmaktadır. Yaşanan bu üzücü durumu devlet politikalarından bağımsız düşünemeyiz. Ancak biz de kendimizi dara çekmeliyiz. Egemenlerin dil kırımı yoluyla ulaşmaya çalıştığı asıl hedef, toplum kırımıdır. Bu gerçekliğe rağmen, bazı inanç önderlerinin, sanatçıların ve aydınların dili sıradanlaştıran ya da basit gören yaklaşımları kabul edilemez. Dili yaşatmak, inancı korumaktır. Sahip çıkmamız gereken temel değerlerimiz bunlardır. Aksi takdirde, asimilasyoncu devlet politikalarının yok edici baskısından kurtulamayız.”

İnşa edilen Alevilik

Dersim’in ve Kürt Alevilerin dil konusunda yaşadığı kırımın bütünlüklü şekilde ele alınması gerektiğini belirten Ergin Doğru, günümüzde yaşanan dil ve inanç kırımının birçok nedene dayandığına dikkat çekti ve ekledi: “Dil, inanç, kültür ve kimliğin korunması, toplumun örgütlü gücüyle doğrudan bağlantılıdır. Bugün yaşanan dil ve inanç kırımı birçok nedene dayanmaktadır. Bunlardan biri, elbette devletin asimilasyoncu politikalarıdır. Egemenlerin bu yaklaşımı tarih boyunca sürmüştür. Şah İsmail’in Anadolu’ya gelişi ve Kürt Alevi bölgelerinde Şah Hatayi deyişlerinin girmesi gibi konjonktürel sebepler, Aleviliğin yeniden inşasında hep bir etken olmuştur. Bu inşa sürecinde çarpıtılmış bir tarih ve değerler silsilesi yaratılmakta, Horasan efsanesi ya da ‘Alevilik özünde Müslümandır’ gibi söylemler bu inşanın bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu söylemler tesadüf değildir, çünkü burada bir ‘inşa edilen Alevilik’ söz konusudur.

Alevilik ile dil arasında oluşan zayıflamanın başka nedenleri de vardır. Yaşanan sürgünler, modernizm adına dilin küçümsenmesi, dilin pazar, eğitim ve yaşam dili olmaması gibi etkenler bu zayıflamaya katkı sunmuştur. Ancak esas sorun, devletin asimilasyoncu dil kırımı politikasıdır. Diğer etkenleri devlet politikalarından bağımsız değerlendirmek ise safdillik olur. Sonuç olarak, bugün ibadetimizi ana dilimizle yapamıyor, inancımızı ana dilimizle yaşamakta zorluk çekiyor olabiliriz. Fakat bu, inancımızın sadece tek bir dille yaşanabileceği anlamına gelmez. Özellikle Alevilik gibi ’72 millete bir nazarla bakan’ bir felsefenin ibadetini tek dile mahkûm etmek mümkün değildir. Bu aynı zamanda inancın da inkârı olur. Bu yüzden, hakikate ancak ‘yol’un düsturlarıyla varılacağı gerçeğine bağlı kalmalıyız. Yolun hakikatini siyasal görüşleriyle tanımlamaya çalışanlar ise kaybetmeye mahkûmdur.”

Tesadüf değil

“Demokratik Toplum ve Barış Süreci”nin gündemde olduğu bir süreçte yeniden Kürt Alevi kimliğinin tartışmaya sokulması tesadüfi olmadığına dikkat çeken yazar Nesrin Akgül ise Kürt Alevi toplumsallığının varlığına dair yürütülen tartışmaların özünde Kürt kimliğini inkar etmeye yönelik bir argüman olarak ele alınması gerektiğini belirterek, şunları söyledi: “Çünkü Kürt Alevilerinin Kürtçe ibadet diline sahip olup olmadıklarına dair tartışma, direkt Kürt varlığını tartışmaya sokan bir sorudur. Oysa demokratik toplum zihniyetinde bir toplum kendini nasıl tanımlıyorsa öyle de tanımlanmak ister ve o topluluk inkar ediliyorsa o zaman kendini tanımlama hakkına saldırı gerçekleşmiştir. Bu noktada Kürt Alevilerinin ibadet diline ne kadar sahip çıktıkları ve bu tartışmanın hangi gerçekliğe dayandığını sorgulamak önemlidir. Alevilik bir inanç kimliğidir ve bu kimlik varlık felsefesini ‘Yol bir sürek binbir’den alır. Yani bu inancı sadece etnik bir topluluğa ait kılamayız. 72 millete bir gözle bakma düsturu da onun demokratik toplum karakterini yansıtır. Kendine Aleviyim diyen her insanın kimlik felsefesi de buna dayanır, buna ikrar verirler. Bununla beraber Alevilik inancı kendini inkar etmeyi düşkünlük sayar. Hakikat kapısında duran ve kendini inkar eden; eline, diline, beline sahip olamayan bir can yoldan çıkmıştır ve dara durmalıdır. Yani Kürt Alevi dediğimiz topluluklar kendisi olamıyor ve kendini inkar ediyorsa bu onun yoldan çıktığını gösterir. Maalesef biz Kürt Aleviler tarihsel geçmişi olan asimilasyon politikaları nedeniyle öncelikle Kürtlüğümüzü inkar ettik. Dikkat edilirse ekseri olarak Kürt Alevi ailelerde çocuklar Kürtlük bilinciyle değil, Kürtlüğünden kopartılmış Alevi kimliğiyle büyütülür. İyi, doğru ve güzel yaşama ibadetini de Türkçe ve Türkleşen bir zihniyetle yapar. Meselemiz neden Türkçe ibadet yapıyoruz değil; elbette her dil bir dünyadır ama sorunsallaşan şey kendi olmayı başaramadan başkalaşan ve asimile olan bir topluluğun yaşadığı kimlik sorunudur. Kürt kimliği kendini kazanmadıkça, statü sahibi olmadıkça da Kürt Alevilerin de yaşadığı ibadetini anadille yapma sorunu aşılmaz.”

Rêya Haq inancı

Tarihsel olarak Rêya Haq inancının bu coğrafyanın en otokton ve yerel inançlarından biri olduğunu belirten Nesrin Akgül, bu inancın ritüel ve gulbangların Kürtlerin toplumsal hafızasını koruduğunu ve yansıttığını aktararak, şunları söyledi: “Rêya Haq inanç merkezi olarak Dersim sadece Alevi olduğu için değil, esasta Kürt olduğu için hedef haline gelir ama bu hakikatin üstü de örtülür. Burada yaşayan halkın sadece Alevi olması onu hedef yapmamıştır; Kürt Alevi olması ve dönemin inkar politikalarına karşı dirençleri onları hedef haline getirmiştir. Nitekim öyle olmasaydı, Dersim bölgesi bu kadar soykırım politikasına uğratılıp Türk’ten daha çok Türkleştirilmezdi. Sıdıka Avar’ın ‘Dağ Çiçeklerim’ kitabı bu konuda ibretlik bir kitaptır. Avar, M. Kemal’in talimatıyla yatılı kız okullarını yöneterek, Kürtçe konuşan kız çocuklarını Türkleştirme misyonu üstlenir. Elazığ Kız Enstitüsü, Kürt Alevi kızlarının Türkleştirilmesi için pilot bölge olarak seçilir ve Avar kendini ‘vahşi dağ kızlarının annesi’ rolüne büründürerek, tüm yalvarmalarına rağmen kız çocuklarını zorla annelerinden kopartır. Maalesef bu travmatik olay da ‘Dağ Çiçeklerim’ ismiyle romantize edilir. Avar, Dersim Tertelesi’nden kurtulan Kürt çocuklarını ‘yeniden kazanma’ adı altında, çok sembolik olarak saçlarını da kazıtarak Türkleştirmek ister ve Dersim’in kayıp kızları buradan da kendi hikayesini oluşturur. Görüldüğü gibi Rêya Haq inanç sistemi en ciddi müdahaleyi Kürtlüğünden uzaklaştırılıp, Türkleştirilmeye başladığı yer. İki yönlü bir müdahale söz konusudur; bir yandan Türkleştirme öte yandan İslam kimliği içine yerleştirme. Cumhuriyet döneminde 1924 Anayasası ile başlatılan ‘modernleşme’ ve laiklik süreci medreselerin kapatılmasını salık verince Rêya Haq inancının da pîr-talip ilişkisinde darbe yemesine ve süreğin kendini aktarmasında engel oluşturmuştur.”

Osmanlı ve Bektaşilik müdahalesi

Rêya Haq inanç sisteminin ibadet diline yerleşen Türkçe deyişlerin aslında daha Osmanlıdan beri yürütülen politikaların bir devamı olduğunu da unutmamak gerektiğine dikkat çeken Nesrin Akgül devamında şunları belirtti: “Safeviler döneminde Şah İsmail’in Erdebil, Osmanlının Bektaşi tarikatları aracılığıyla Rêya Haq inancına müdahale ettiği unutulmamalıdır. Bu süreçte Şah İsmail ekserisi Türkmen olan Alevileri Osmanlıya karşı örgütlemek için Erzincan’da toplar ve mobilize olan Türkmen Alevilerinin, obalarının Rêya Haq topluluklarla teması neticesinde de ibadet diline Türkçe’nin yerleştirildiğini biliyoruz. Ancak bu süreç Safevi ve Osmanlı arasında sıkışan Rêya Haq inancı, bu süreçte Dersim’de Bektaşilik müdahalesi yemiş ve ovalık kesimlerde yaşayanlar da bundan belli düzeylerde etkilenmiştir. Dağlık bölgelerde yaşayanlarınsa ‘itîqata Kirmencîye’ olarak kendini tanımlayıp, anadillerinde cem tutup, erkan yürütmeyi başarmıştır. Tarihsel geçmişi olan bu asimilasyon sürecinin Rêya Haq inancına etkisi kimlik erozyonu şeklinde olmuştur. Binlerce yıllık hafızası olan bir etno dinsel kimlik bugün yok sayılıyor ve deniyor ki Kürt Alevi yoktur. Bu inkarı yaparken Aleviliğin etnik kimliği yoktur üzerinden yapmıyor, Kürt Alevisi yoktur diyor, yani Kürtlüğüne saldırıyor. Rêya Haq topluluklarının anadillerinde ibadet yapamamalarının Kürt inkar politikası ve zihniyetinin bir ürünü olduğu asla unutulmamalıdır. Sözlü hafıza geleneği olan ve kendi anadiliyle ibadet yapamayan bir topluluğun inancıyla duygusal ve manevi bağını kurması dahi sağlanamaz, Kirmancî söylenen bir gulbangın Türkçe’ye çevrilmesi ve söylenmesi manevi olarak dahi aynı etkiyi vermez.

Tekrardan gündemleşen bu sorun vesilesiyle altını çizerek şunu demek isterim; demokratik toplum ve barış sürecinde yaşadığı asimilasyona dur demek için en fazla rol alması gereken yapılardan biri de Rêya Haq topluluğu ve tabi ki de Alevilerdir. Alevi inancı bir olmayı diri olma sayar ve birlik felsefesini Türkmen, Kürt, Arap Alevisiyle farklılığını koruyarak yaşamaya dayandırır. Bu inancın özü budur ve Haq yolunda yürümek istiyorsak kendimizi de ötekini de inkar etmeden demokrasi mücadelesinde yer almayı başarmalıyız.”

yeni özgür politika 

Eşitlik ve Can Anlayışıyla Darmstadt Cemevi’nde Deyiş Dinletisi

Darmstadt Alevi Kültür Merkezi, “Yolumuzda Eşitlik ve Can Anlayışı” başlıklı söyleşi ve müzik dinletisini 14 Kasım 2025 Cuma günü saat 19.30’da Cemevi’nde gerçekleştirecek. Etkinlik, Im Niederfeld 2, 64293 Darmstadt adresinde yapılacak.

Programda AABK Genel Sekreteri Gülay Kurtyiğit ile Bektaşi Babası Sedat Bican konuşmacı olarak yer alacak. DAAKMC 2. Başkanı Hüseyin Aktaş moderatörlük yapacak. Ayrıca Mannheim Müzik Akademisi’nden Şeyda Aktaş, “Deyişlerin Dili Dinletisi” adlı müzikal sunumuyla etkinliğe katkıda bulunacak.

Etkinlikte Alevi inancının eşitlik, adalet ve sevgi temelinde şekillenen “can” anlayışı vurgulanacak. Hacı Bektaş Veli’nin “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu” sözüyle bu anlayışın toplumsal barışa olan katkısı ifade edilecek.

Katılımcılara muhabbet, söyleşi ve müziğin bir arada olduğu bir atmosfer sunulacak. Duyuruda, “Sözün, sazın ve nefesin bir olduğu yerde; inancımızın derinliklerinden gelen deyişlerle gönüller bir olsun” denilerek tüm canlar programa davet edildi.

Alevi-Bektaşi Toplumu Bu Kuşatmayı Parçalamalıdır AZİZ TUNÇ

0

Alevi-Bektaşi toplumu, çok yönlü bir saldırı ve kuşatma altındadır. Türk devletinin Alevilere yönelik asimilasyon uygulamaları ve kurum yöneticilerine dönük saldırıları, Suriye’de Arap ve Kürt Alevilere yönelik soykırım saldırılarıyla birlikte sürmektedir. Alevi toplumu, bulunduğu her yerde bu saldırılara karşı direnmeye ve bunlarla baş etmeye çalışırken, yeni ve daha kapsamlı bir asimilasyon saldırısı gündeme getirilmiştir.

Devlet Organizasyonu Olarak Güçbirliği Platformu
“Alanında seçkin akademisyenlerin, kanaat önderlerinin, STK temsilcilerinin ve dedeler-babalar başta olmak üzere yüzlerce kurumun katkılarıyla hazırlandığı” iddia edilen ve “tarihi bir belge” olarak sunulan bir Alevi raporu 1 Kasım 2025’te yayımlandı. “Alevi-Bektaşi Güçbirliği Oluşumları” veya “Alevi-Bektaşi Güçbirliği Platformu” imzasını taşıyan bu raporun, “30 Ocak temsilcileri ile 7 federasyon ve 130’dan fazla dernek, vakıf ve cemevi tarafından imzalandığı” ileri sürülmektedir.
Bu organizasyonun tamamen bir devlet organizasyonu olduğu açıktır. Yayınladıkları rapor, devletin Alevilerin asimilasyonunu nasıl gerçekleştirmesi gerektiğine dair bir program ve yol haritası niteliğindedir. Bu yapı, adeta Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın bir başka versiyonu gibi işlemektedir. Raporda yazılanların altına Alevi-Bektaşi Cemevi Başkanlığı imzası konsa hiçbir fark oluşmayacaktır.

Asimilasyonu Derinleştiren Yeni Format
Alevi-Bektaşi Güçbirliği Platformu raporunda, devletin bugüne kadar uyguladığı asimilasyon politikaları yeni bir formatta sunulmaktadır. Farklı olan ise, bu kurumun devlet yanlılığını bir devlet kurumu kadar değil, ondan daha pervasız bir biçimde ve Alevi-Bektaşi toplumuna saygısızlık düzeyinde ortaya koymuş olmasıdır. Alevilerin asimilasyonunu tamamlamayı görev bilen bu yaklaşımın niteliği, rapordaki bazı bölümlerden açıkça anlaşılmaktadır.

Devletle İşbirliği Alevi İnancına Aykırıdır
Raporun giriş bölümünde “Alevi-Bektaşilere yönelik geçmişten kaynaklanan önyargıların devlet ve toplum işbirliği ile ortadan kaldırılması gerektiği” belirtilmektedir. Oysa Alevi-Bektaşilerin sorunları, bizzat devletin uyguladığı baskı ve saldırılardan kaynaklanmaktadır. Devletle işbirliği yaparak bu sorunları çözmek mümkün değildir.
Devlet, demokratik bir tutum alıp Alevilere karşı işlediği soykırım, katliam ve cinayetlerin hesabını vermeye yönelirse elbette bu durum dikkate alınabilir. Ancak mevcut anlayışla “işbirliği” devlete biat anlamına gelir ve bu, Alevi inancına aykırıdır. Alevi toplumunun devletin kanlı eliyle el sıkışması düşünülemez.

Ayrımcılığın Kaynağı Devlettir
Raporu hazırlayanlar, “devlet ve toplumun el ele vererek ayrımcılığı kökünden kazıyacağını” iddia etmektedir. Oysa ayrımcılığın kaynağı bizzat devletin izlediği politikalardır. Bu nedenle bu yolla ayrımcılık ortadan kaldırılamaz, olsa olsa yasallaştırılan ayrımcılık Alevilere dayatılmış olur.

Din Eğitiminde Dışlama Ve Gericiliğe Onay
Raporda, din eğitiminin yalnızca Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda, MEB’in kadrolu öğretmenleri tarafından verilmesi ve sivil toplumun bu süreçlere dahil edilmemesi gerektiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım, Alevilerin yıllardır karşı çıktıkları din derslerini sözde Alevi-Bektaşiler adına kabul etmektir. Bu, demokratik eğitim modelinin reddi ve gerici eğitime açık onay anlamına gelmektedir. Dahası, Alevi-Bektaşiler kendi inançları üzerine verilecek sözde eğitimde devre dışı bırakılmaktadır.

Erdoğan Ve Bahçeli’ye Övgü: Külliyen Yalan
Raporun bir başka bölümünde, “Alevi-Bektaşi toplumuna yönelik olumlu devlet adımlarının memnuniyetle karşılandığı” belirtilerek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “açılımcı yaklaşımı tarihi ve kıymetli” olarak değerlendirilmiştir. Bu iddia külliyen yalandır. Alevi-Bektaşi toplumu ne bu devletin ne de adı geçen yöneticilerin politikalarını “tarihi ve kıymetli” bulmamıştır. Tersine, Cumhur İttifakı bileşenleri geçmişte de bugün de Alevi-Bektaşi düşmanlığını sürdürmektedir. Tartışılan şey, bu yok etme operasyonunun yöntemidir.

Faşist Anayasa Savunusu Alevi Değerlerine Aykırıdır
Raporda, “anayasanın ilk dört maddesine dokunulmaması gerektiği” ısrarla vurgulanmaktadır. Bu öneri, Alevi-Bektaşi toplumunun sorunlarının çözümüne hiçbir katkı sunmaz. Çünkü Alevilerin sorunu demokrasi sorunudur. Demokrasi olmadan inanç özgürlüğü sağlanamaz. 12 Eylül faşist darbesinin en çok baskı uyguladığı kesimlerden biri Alevi-Bektaşilerdir. Bu nedenle Alevi-Bektaşiler, bu anayasayı savunacak en son topluluktur. Aleviler hiçbir dönem faşizmin savunuculuğunu yapmamış, yapmayacaktır.
Demokratik Alevi kurumları böyle bir rapor hazırlasaydı, bu kişiler “siyaset yapmayın” diye bağırırlardı. Ancak devlet adına hareket etmenin rahatlığıyla bu kurum, tekçi, ırkçı ve mezhepçi bir anayasayı Alevilere dayatmaktan çekinmemektedir. Bu yaklaşım, Alevi-Bektaşilerin neden bu rapora karşı açık tutum almaları gerektiğini tek başına göstermektedir.

Devletin Yeni Yöntemi: Güncellenmiş Asimilasyon Programı
Devlet yönetimi, bugün yeni bir programla Alevi toplumuna yönelmiştir. Son 20–30 yıldır Alevilere karşı uygulanan politika, soykırım tehdidi altında asimilasyonu dayatmak biçiminde sürdürülmüştür. Ancak bu yöntem devletin istediği sonucu verememiştir. Aleviler ve Alevilik yok edilememiştir.
Barış ve demokratik toplum süreçleriyle birlikte gelişen yeni koşullar, devletin Alevileri yok etme projesini güncellenmeye zorlamıştır. Bu rapor da tam olarak bu yeni dönemin ürünü ve asimilasyonun yeni versiyonudur.

Seher Şengünlü Yılmaz: “Bölge Buluşmalarımızda Yoğun Katılım Sağladık”

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Başkanlar Kurulu’nun ilk oturumunun Gaziantep Şubesi’nde gerçekleştirildiğini açıkladı. Yılmaz, Doğu ve Güneydoğu Bölgesi Muhtarlar Toplantıları’nın da yoğun katılımla AKD Gaziantep, Maraş Tilkiler ve Adıyaman Şubeleri’nde düzenlendiğini belirtti.

Açıklamasında, AKD Urfa Şubesi ve Adıyaman Ape Aziz Türbesi’nin ziyaret edildiğini aktaran Yılmaz, ardından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSKAD) Adıyaman Şubesi tarafından düzenlenen dayanışma etkinliğine katıldıklarını ifade etti. Etkinliğe, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan ve diğer örgüt yöneticileriyle birlikte iştirak ettiklerini vurguladı.

Yılmaz, “Tüm bu etkinliklerde bizleri mihman eden başkanlarımıza, yönetim kurullarına ve tüm yoldaşlarımıza teşekkür ediyorum” diyerek, dayanışma ve birliktelik duygularını paylaştı. Bu buluşmaların, Alevi toplumunun bir araya gelmesi ve dayanışma içinde hareket etmesi açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

Turnalar Halk Türküleri Korosu, 10. Yılında Gelsenkirchen’de Alevi Kültürünü Yaşatıyor

Almanya Alevi toplumu, halk müziği ve kültürel mirasına olan katkılarıyla tanınan Turnalar Halk Türküleri Korosu’nun 10. kuruluş yıl dönümünü özel bir konserle kutlayacak. “Eine musikalische Reise der Kraniche” (Turnaların Müzikal Yolculuğu) başlığıyla gerçekleştirilecek etkinlik, 16 Kasım 2025 Pazar günü Gelsenkirchen’deki Musiktheater im Revier – Kleines Haus salonunda sahne alacak.

Turnalar Korosu, koro şefliğini üstlenen Zafer Sezgin ile birlikte Anadolu’nun çok sesli kültürel mirasını türkülerin evrensel diliyle dinleyicilere sunacak. Etkinlik saat 16.00’da kapılarını açacak ve 17.00’de başlayacak. Bilet fiyatı ise 15 Euro olarak belirlenmiş durumda.

Alevi-Bektaşi Kültürzentrum Gelsenkirchen bünyesinde faaliyet gösteren Turnalar Korosu, 10 yıl boyunca gerçekleştirdiği konserlerle halk müziğinin dayanışmacı ruhunu yaşatmayı başardı. Bu özel gecede, Alevi kültürünün paylaşımcı ve çok sesli değerlerini sahneye taşımayı hedefliyor.

Etkinlik, Gelsenkirchen’deki Alevi-Bektaşi Kültürzentrum tarafından düzenlenmektedir. Tüm müzikseverler ve kültürel etkinlikleri destekleyenler davetlidir.

Köln’de Birlik Cemi: “Hak Aşkına Cem Olmaya, Gönülleri Birlemeye Çağırıyoruz”

Alevi Kültür Merkezi Cemevi Köln, 9 Kasım 2025 Pazar günü saat 14.00’te “Birlik Cemi” düzenliyor. Etkinlik, Alpenrosenweg 6, 50769 Köln adresinde gerçekleştirilecek.

Post Dedesi Cafer Özata, Rehber Dede Haydar Güzel ve Zakir Çağdaş Aslan eşliğinde yapılacak olan cem, Hak aşkı, gönül birliği ve rızalık üzerine kurulacak. Etkinlik çağrısında, “Daimi erelim can vahdetine, aşığım kamilin kerametine, şükrolsun Huda’nın adaletine, bülbülü şeydaya eş etti ben” dizeleriyle başlayan duygulu bir davet yer aldı.

Açıklamada, “Değerli Canlar, Hak aşkına cem olmaya, gönülleri birlemeye, aşk ile pervaz vurmaya, birlikte cem olmaya çağırıyoruz” denilerek tüm canlara katılım çağrısı yapıldı.

Cem’de kurban tığlamak ve bağışta bulunmak isteyen canların, en geç 2 Kasım Pazar gününe kadar yönetici canlarla irtibata geçmeleri gerektiği belirtildi.

Etkinlik, birlik, dayanışma ve hak aşkının paylaşımı etrafında tüm canların buluşacağı bir lokma ve muhabbet ortamı olarak duyuruldu.

, sevgiler

Continue Reading Yolumuzda Eşitlik ve Can Anlayışı: Darmstadt Cemevi’nde Söyleşi ve Deyiş Dinletisi

Kaynak: alevihaberagi.com

Bielefeld’de Alevilik Sempozyumu’na Yoğun İlgi Gösterildi

Bielefeld ve Rheda-Wiedenbrück Alevi Kültür Merkezleri tarafından düzenlenen “Alevilik Sempozyumu ve Konseri”, 2 Kasım 2025 Pazar günü Kultur- und Kommunikationszentrum Sieker’de gerçekleştirildi. Etkinliğe yüzlerce kişi katıldı. Sempozyum, Alevilik inancının kökleri, felsefi temelleri, toplumsal yansımaları ve güncel sorunları üzerine kapsamlı tartışmalar içerdi.

Alevi toplumunun karşılaştığı güncel sorunlar, ocak ve dergâh geleneği ve analığın inançsal rolü gibi konuların ele alındığı sempozyumda, dayanışma ve örgütlü mücadele çağrıları yapıldı. Moderatörlüğünü Birsen Temir Saraç’ın üstlendiği etkinlikte, Hüsnü Mahalli, Kemal Bülbül, AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, AABF İnanç Kurulu Başkanı Hasan Ali İçlek Dede ve gazeteci Miyase İlknur gibi önemli isimler konuşmacı olarak yer aldı.

Açılış konuşmalarında Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Başkanı Murat Türker, Alevilerin örgütlü birliklerinin güçlendirilmesinin önemine dikkat çekti. İçlek Dede ise “Alevi İnanç Toplumunda Dede’nin Önemi” başlıklı sunumunda, Alevi ocak sisteminin tarihsel kökenlerini anlatarak, ikrar bağının korunmasının gerekliliğini vurguladı.

Hüseyin Mat, Almanya Alevi hareketinin tarihsel süreçlerini ve kazanımlarını aktararak, Alevilerin örgütlü yapılarla büyümeleri gerektiğini belirtti. Diğer konuşmacılar, Aleviliğin temel değerleri, medyadaki temsili ve kimliklerin görünür kılınması konularında görüşlerini paylaştı.

Etkinlik, Alevi deyişleri ve halk türküleri ile süslenen bir konserle sona erdi. Sanatçılar Pınar Aydınlar, Sadık Gürbüz ve Hacı Bolat’ın sahne aldığı konserde, katılımcılar halaylar çekerek coşku dolu anlar yaşadı.