Ana Sayfa Blog Sayfa 80

Alevilik, Devletin Kontrolünde Olmamalı: FEDA ve DAKB Uyarıyor

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Alevi-Bektaşi Güç Birliği Platformu tarafından yayımlanan “Alevi Raporu”na sert tepki gösterdi. Açıklamada, raporun Aleviliği devletin ideolojik sınırlarına hapseden bir yaklaşımı benimsediği ifade edilerek, “Alevilik toplumunun vicdanı ve özgür iradesidir, devletin denetiminde olamaz” denildi.

Alevi toplumu, raporun tarihsel birikimi ve inancı temsil etmediğini belirtti. Raporun, Aleviliği devletin kontrolü altına almayı hedeflediğine dikkat çekilerek, Aleviliğin öz güce, eşit yurttaşlığa, kadın-erkek eşitliğine ve rızaya dayalı özgür bir yaşam biçimi olduğu vurgulandı.

Yapılan açıklamada, “Alevilik halkın öz gücüne dayanır; tarih boyunca iktidarların değil, halkların yüreğinde yaşamıştır. Bizim için ‘bütünleşme’ değil, hakikatle yüzleşme esastır” ifadelerine yer verildi. Ayrıca, rapordaki “Türk kimliği dışındaki etnik ve dini tanımlamaları reddediyoruz” ifadesinin, Kürt kimliğini ve çok kültürlü varlığı inkâr ettiğine dikkat çekildi.

FEDA ve DAKB, Alevi toplumunun taleplerini sıralayarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını, cemevlerinin devlet müdahalesinden çıkarılmasını, Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınmasını ve Alevi kadınlarının temsili için anayasal düzenlemeler yapılmasını talep ettiklerini belirtti.

Aleviliğin, özgür irade ve vicdan üzerine kurulu bir inanç olarak varlık göstermesi gerektiğini vurgulayan FEDA ve DAKB, “Alevi toplumunun talepleri, adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin temelini oluşturmaktadır” ifadeleriyle açıklamalarını sonlandırdı.

KENDİ HAKİKATİMİZE UYUMLUYUZ CELAL FIRAT

0

Özgürlük, insanın evrenle, toplumla ve kendi benliğiyle kurduğu uyumun adıdır. Alevi örgütlenmesi; inanç ve vicdan hürriyetini esas alan ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın temel hak maddeleriyle uyum içinde doğmuştur.

Tarih boyunca yasaklamalar ve inkâr politikalarıyla karşılaşsa da Alevi toplumu, her baskıda kendi köklerine ve dayanışmasına daha güçlü sarılmıştır. Cemevleri, dernekler ve vakıflar; yalnızca ibadet değil, aynı zamanda kimlik, adalet ve hafıza mücadelesinin mekânlarıdır.

Bugün Alevi kurumları; eşit yurttaşlık, kadın özgürlüğü ve inançlar arası diyalog gibi evrensel değerleri sahiplenerek, geçmişin mirasını çağdaş dünyanın diliyle buluşturuyor. Bu örgütlenme; rızalık, adalet ve dayanışma üzerine kurulu bir özgürlük ve insanlık anlayışının bugünkü ifadesidir.

Yıllardır Alevi toplumunun inançsal, kültürel ve toplumsal taleplerini dile getirenlerin milletvekili olması, onların inanç yolundaki hizmetini bırakması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, Alevi kimliğini ve değerlerini siyasal temsile taşımak, toplumun yıllardır görmezden gelinen haklarını demokratik zeminde savunma imkânı yaratır.

Bir kurum yöneticisinin Cemevindeki varlığı, bir siyasi çıkar değil; inancın özündeki rızalık, eşitlik ve adalet öğretisinin sürekliliğidir. Alevi geleneğinde “dede”lik, makamdan değil, hizmetten doğar. Yüzyılardır inanç önderlerimiz bu hizmeti, inanç ve toplumsal sorumluluk bilinciyle yürütmektedirler.

Özgürlük hak ve adalete en çok sahip çıkan kesim olan Aleviler için inanç önderleri dengeyi korumasını inancı gereği bilir. Bu denge inançla siyasetin birbirine karışması değil, hakikatin her iki alanda da var olması demektir.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Malatya: “Dayanışma, Gücümüzdür!”

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Malatya Şubesi tarafından düzenlenen Dayanışma Yemeği, yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Etkinlikte Alevi toplumunun birliği ve dayanışması ön plana çıkarıldı. Katılımcılar, bu birlikteliğin önemini vurguladı.

Etkinliğe PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe ve çeşitli bölge şubelerinin yöneticileri katıldı. Yoldaşça Türküler Grubu, geceye müzikleriyle renk katarak katılımcılara keyifli anlar yaşattı. Dernek yetkilileri, etkinliğe destek sunan tüm dost kurumlar ve katılımcılara teşekkür etti.

Açıklamada, “Dayanışma bizim en büyük gücümüzdür. Birliğimiz, dirliğimiz ve muhabbetimiz daim olsun” ifadesine yer verildi. Etkinlik, “Pir Sultan’ın yolunda, birlik ve rızalıkla” mesajıyla sona erdi.

Kordu: Kaytan’ın durumu için İnsan Hakları Komisyonu derhal inceleme yapsın!

DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Bolu F Tipi Cezaevi’nde tutulan Hayati Deniz Kaytan’ın sağlık sorunlarına dikkat çekerek, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na Kaytan’ın durumunun acilen incelenmesi ve tedavi edilmesi için salıverilmesi talebinde bulundu.

Kaytan, yüzde 60 engelli olup, beyin tümörü sonrası epilepsi hastalığıyla mücadele etmekte ve beyninde iki kist bulunmaktadır. 2009 yılında beyin tümörü ameliyatı geçiren Kaytan, son epileptik krizinde boynunda ciddi bir incinme yaşamış ve yapılan tetkiklerde boyun omurlarında fıtık tespit edilmiştir. Ayrıca, sağ kulak altı ve çene arkası tükürük bezinde tümör olduğu belirtilmiş, bu tümörün büyümesi halinde cerrahi müdahale gerekeceği ifade edilmiştir.

Kordu, Kaytan’ın sağlık durumunun mevcut cezaevi koşullarında sürdürülebilir olmadığını vurgulayarak, düzenli tıbbi müdahalelere ihtiyaç duyduğunu belirtti. Kaytan’ın sağlık raporu almasına rağmen, sağlık hizmetlerine erişim taleplerinin sürekli reddedilmesi, yaşam hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir.

“Bu koşullarda cezaevinde bulunması hem hukuken hem vicdanen kabul edilemez bir durumdur” diyen Kordu, Kaytan’ın sağlık durumunun bağımsız bir heyet tarafından derhal incelenmesini ve uygun bir sağlık kurumuna sevk edilmesini talep etti. Kordu, Kaytan’ın tedavisinin sağlanması için İzmir’deki Kırklar Ceza İnfaz Kurumu’na sevkinin acilen gerçekleşmesi gerektiğini vurguladı.

Alevi Raporu mu, İhanet Belgesi mi?

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi eski Başkanı Ali Rıza Özdemir öncülüğünde kurulan Alevi-Bektaşi Güç Birliği Platformu, kendisine Aleiyim diyen bazı kuruluşların imzasını taşıyan “Alevi Raporu”nu kamuoyuna sundu.

Rapor, ilk bakışta “Alevi toplumunun devletle ilişkilerini güçlendirme” amacı taşıyor gibi görünse de, içerdiği ifadeler ve kullanılan dil, birçok çevre tarafından “devletin Alevileri yaratma projesi” ve hatta “ihanet belgesi” olarak değerlendiriliyor.

Platform, “devlete doğru muhatap oluşturmak” ve “Alevi-Sünni kardeşliğini pekiştirmek” amacını öne çıkarırken, raporun tamamında devlet merkezli bir dil dikkat çekiyor.
“Devletimizle bütünleşmek irademizi sürdürüyoruz” cümlesi, birçok Alevi aydını tarafından bağımsız Alevi örgütlülüğüne karşı bir teslimiyet belgesi olarak yorumlanıyor.

Anayasa ve Diyanet Vurgusu: Milliyetçi Tonlar

Raporun en dikkat çekici bölümü, yeni anayasa tartışmalarına ilişkin bölüm. Platform, “Anayasa’nın ilk dört maddesi ve 66. maddesi korunmalı, Türk milli kimliği esas alınmalı” diyerek devletin milliyetçi çerçevesini sorgusuz biçimde benimsiyor.

Bu yaklaşım, Aleviliği tarih boyunca “eşit yurttaşlık” mücadelesi yürüten bir toplumsal kimlikten çıkarıp devletin ideolojik sınırlarına hapsetme girişimi olarak görülüyor.

Yine raporda Diyanet İşleri Başkanlığı’na “Alevi-Sünni birliği için rol üstlenme” çağrısı yapılıyor. Bu, Diyanet’in yapısal olarak Sünni-Hanefi yorumuna dayandığı düşünüldüğünde, Aleviliği Diyanet’e tabi kılma çabası olarak değerlendiriliyor.

Devletle Bütünleşme Çağrısı: İnançtan Çok İtaat

Raporun sonuç kısmında geçen “Devletimizle bütünleşme irademizi sürdürüyoruz” ifadesi, adeta bir inanç raporundan ziyade bir biat metni görüntüsü veriyor.

Aleviliği tarih boyunca direniş, sorgulama ve adalet arayışıyla tanımlayan çevreler, bu tür belgelerin inancı siyasal sadakat testine dönüştürdüğünü söylüyor.

Bir Alevi araştırmacı şöyle diyor: “Bu metin, Aleviliği bir inançtan çok bir devlet projesine dönüştürme niyetinin açık göstergesi. Raporun dili, bir toplumsal talep metni değil; devlete sadakat belgesi. Adeta bir ‘ajanlık belgesi’ gibi kaleme alınmış.”

Kültürel Talepler: TRT Kanalı, Hafıza Müzesi ve Resmî Denetim

Rapor, TRT’de bir “Alevilik-Bektaşilik kanalı” kurulmasını, Madımak ve Başbağlar olayları için “hafıza müzeleri” açılmasını öneriyor. Ancak bu öneriler bile “devlet eliyle Aleviliğin tanımlanması” endişesini ortadan kaldırmıyor. Çünkü raporun tümünde devletin gözetimi dışında bir Alevi kimliğine yer olmadığı açıkça görülüyor.

Bu rapor, görünürde “birlik” ve “kardeşlik” çağrısı yapıyor. Ancak satır aralarında devlete koşulsuz bağlı, milliyetçi ve tek tipleştirici bir Alevilik tasarımı okunuyor.

Bu nedenle birçok Alevi kurumuna göre “Alevi Raporu” bir inanç belgesi değil, bir kontrol belgesi, hatta bir ajanlık metni niteliğinde.

Alevilik, tarih boyunca zulme karşı durmuş, haksızlık karşısında “Hak” diyen bir öğretidir.
Bugün bu öğretinin “devletle bütünleşme” adı altında resmî ideolojiye eklemlenmesi, Aleviliğin özüne değil, iktidarın çıkarına hizmet eden bir tablo ortaya koyuyor.

Kadın Erkek Bir Candır Diyenler, Bu Sözü Ne Zaman Yaşayacak? ÖZGÜR DEMİR

Aleviliğin özü eşitliktir. “Kadın erkek bir candır” sözü bir öğreti değil, bir varlık felsefesidir. Ama bugün bu söz duvarlarda yazılı duruyor, hayatın içinde karşılığını bulamıyor. Kadınsız bir yol, bu öğretiyi hem boş bir slogana dönüştürür hem de devletin diline açar.

Alevilik, “Kadın erkek bir candır” diyerek başlar bu yola. Bu cümle bir süs değil, bir duruştur. Ama bugün o duruş kaybolmaya yüz tutuyor. Söz var, ruh yok.

Panellerde kadın var ama karar masasında yok.
Cemevlerinde kadın hizmet ediyor ama sözü edilmiyor.
Kadın orada ama yetkisi yok.
Eşitlik sadece konuşmalarda var; hayatta yok.

Ve bu tabloyu devletin kadına yönelik ikiyüzlü politikalarıyla birlikte düşündüğümüzde, durum daha da vahim. Kadın cinayetleri, toplumsal baskılar, adaletsizlikler ortadayken, Alevi kurumlarının kendi iç eşitsizliğini görmezden gelmesi artık politik bir sorumluluktır.
Kadınsız bir yol, öğretiyi erkek egemen bir düzenin diliyle devlet söylemine teslim eder. O yol, eşitliği, canı ve hakikati savunamaz hale gelir.

Kadın görünür olsun diye panele çıkarılıyor; ama fikir sorulduğunda sessizlik isteniyor. Bu, temsil değil, göstermeliktir. Ve bu gösterim altında, öğretinin özünden uzaklaşması var.

Alevi inancı adaleti, eşitliği, hakikati anlatır. Ama kendi içinde kadına hakkını veremeyen bir topluluk, bu değerleri nasıl savunabilir? Önce kendi aynasına bakmak zorundadır.

“Kadın erkek bir candır” diyorsak, bu sözü yaşamak zorundayız. Kadının sesi yoksa, o cem eksiktir. Kadının sözü kesiliyorsa, o yol karanlıktır. Kadın olmadan bu inanç yürümez. Çünkü Alevilik, erkekle değil, canla yürür.

Son Dönemlerde…

Cemevlerimizin programlarına, panellerine, konuşmalarına bakın:
Görev yapanlar, sahne alanlar, konuşmacıların neredeyse tamamı erkek.
Arkadaşlar, “Alevilikte can kavramı” tam olarak böyle bir şey değil.
“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde” de yalnızca bir söz değil; eşitliğin ve adaletin özüdür.

Bu ifadeler kadını görünmez kılmak için değil, kadını erkeğiyle bir görmek içindir.
O hâlde durup öz eleştiri başlatma zamanı: Gerçekten kendi yolumuzda eşitliği sağlayabiliyor muyuz, yoksa devlete benzer bir hiyerarşi mi üretiyoruz?

Kadınsız bir yol, sadece cemleri değil, öğretiyi de erkeğin ve devletin diline çevirecek bir zemin hazırlar. Bu nedenle artık laf değil, duruş zamanı.
Ya bu öğretiye layık olacağız,
ya da “kadın erkek bir candır” deyip kadını unutanlardan olacağız.
Ve unutmayalım: bu sadece inanç meselesi değil, politik bir sorumluluktur.

GAZOK SALMAN ! HÜSEYİN ÖZDEMİR

Gazok Salman

Uykuda yapışmış gözlerini ellerinin tersiyle ovuşturarak yekinen orakçılar dünün yorgunluğu ile yola koyuldular. Ay, göğün ortasına yapışmış gibi tepelerinde, böcekler yırtınırcasına çığlık çığlığa, kuşlar cilve yapar gibi ayaklarına dalıp yükseliyorlar, kavallar gecenin hüznünü ünlüyorlar… Orakçılar tüm bu olup bitenlerin farkında değillermiş gibi habire yürüyorlar; telaşları gün ışımadan orak başında olmak.

Güneş tepelerin ucunda burnunu göstermek üzere, gölgeler upuzun. Orakçılar altın sarısı ekin gölünün kıyısında, ellerinde yarım daire orakları; birazdan geçimlik için sallayacaklar.
Orakçıların ekmekleri peşi sıra gelirdi. Kuşluk vakti yaklaştı mı gözler köy tarafının gediğini tarardı. Beklenen göründü mü gedikte eğilip doğrulan bellere vuran yorgunluk unutuluyordu.

Saydoların Köro, dokuz on yaşlarında, dört orakçı kardeşin en küçüğü, gözleri kırpık kırpık, ellerini siper etmeden bakamıyor. Köyde ‘‘Köro’’ olarak lakaplanmıştı. Köro geçen yıl başlamıştı orakçıların ekmeğini götürmeye, bu yıl yine orakçıların peşinde… Köro, boz eşeğin sırtında, boz eşek alışkın yolu biliyor. Köro deneyimli eşekten düşmeyecek, bu gidişte bir korkusu yok. Tek korkusu, Deli Salman.

Deli Salman, her yıl orağa girileceği günlerde gelirdi köye. Ceyhan’ın Kızıldere’sinden geldiği söylenirdi. (Deli Salman, Kızıldere Köyü’nde Vali Mısti Cıve’nin (Veli Pehlivan) evinde yatar kalkarmış. Vali Mısti Cıve köyün kurucusunun torunu; Sinemilli Ocağı’nın bir evladıymış.) Deli Salman saç, sakal karışık, uzun boyu ve iri göbeğiyle ayak bileklerine kadar inen beyaz entarisinin içinde yürüyen beyaz bir heykele beziyordu. Nasırdan duyarsızlaşmış yalın ayakları ile halıya basar gibi rahat ve ağır ağır yürürdü. Gelişi uzaklarda bile belli olurdu. Çocuklar ilk kez görüyorlardı böyle birini. Kimine göre Deli Salman bir ermişti.

‘‘Delidir ne yapsa yeridir’’ özdeyişi Salman’da ısırmakla belirmişti. Kızdı mı yakaladığını koparırcasına ısırırdı. Bu yüzden ‘‘Gazok Salman’’ olarak nam salmıştı.

Gazak Salman, daha çok orakçılara yakın eğleşirdi. Biliyordu orakçıların onu aç bırakmayacağını, orakçılarda paylaşırdı azığını Gazok’la…

Köro, boz eşeğiyle orakçıların yolunda, Gazok beyninde. Köyden uzaklaştıkça korku yavaş yavaş bedenini sarıyordu. Gazok, her an bir kayanın gölgeliğinde fırlayıp önüne çıkabilirdi. Tüm kayalar gözlerinin içinde, sesi boğazında düğümlü, bağırmak istese bağıramayacak, yüreği göğsünde fırlayacak gibi, saçları diken diken… Bedenini saran korku değil sanki karayılan… Bu korku orakçılara yakın böyle devam ederdi. Köro, orakçılara yaklaştığında derin bir nefes alır, bedeni yavaş yavaş gevşer ve hafiften hafife kekeleyerek başlardı anlamsız ezgiler mırıldanmaya; ısırılmaktan kurtulmuştu.

Orakçılar kuşluğa oturmanın keyfiyle takılıyorlardı Köro’ya: ‘‘Geciktin, Gazok’la mı boğuştun?’’

Köro ısırılmaktan kurtulmanın keyfiyle: ‘‘Hayır, uğruma çıkmadı.’‘

***
Güneş, tüm bir yaz boyunca toprağı kavurmaktan yorulmuştu. Sonbahar yazı öteleyerek yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Altın sarısı gölde biçilen ekin başakları çakmak taşlı düvenle öğütülerek savrulmuştu. Orakçıların büyüğü Raşo, samandan ayıklanmış harmanın orta yerindeki minik bir piramidi andıran çeç’e(*) baktı, baktı, kendisinin ve cümle ev halkının sırtından geçen bütün bir yılın emeğini, eziyetini anladı. Sonra yüzünü saran kaygıyı gizlemeden güç anlaşılır bir sesle ‘‘yetmeyecek’’ dedi.

Raşo, umudunu yetirmişti. Kendisini doğran toprak doyurmuyordu, belli ki gelecekte de doyurmayacaktı. Artık dirlik el kapılarındaydı. Raşo vurdu dengini sırtına, peşinde karısı Naze… Şimdi el kapıları onları bekliyordu, onlarda kendilerini köyden ayıracak kamyonu…

Kırmızı burunlu kamyon, yokuşu tırmanırken yorulmuş gibi hırlaya hırlaya durdu. Raşo çalaca dengini fırlattı kamyonun içine ve peşinden kendisi. Sonra elinden tutarak Naze’yi çekti. Naze yüzükoyun uzanıverdi kamyonun içine.

Kamyonda inekler ve insanlar…
Tanrının gözüne değmeyen insanlar…
Tanrının çilesine düğümlenen insanlar…
Toprakla güneş arasında aç kalan insanlar…
Kaderini kırmaya çabalayan insanlar…
Beş on, belki daha fazla…
Kadınlar, erekler, çocuklar…

İnek bokları ile insan kusmukları ayaklar altında, kokuları genizlerde… Oturmak istiyorlar, oturamıyorlar. Ayakta yan yana birbirilerine tutunarak dengelerini tutmaya çalışıyorlar. Kamyon süratleniyor, evler, tepeler, tarlalar ve anılar bir bir geride kalıyor.
‘‘Tırnak etten ayrılıyor. ’’

Güneş bu insanlık dramına daha fazla dayanamayıp karşı dağın ardına yuvarlanıyor. Güneşin yerini alan ay, kamyonla bir süre yarıştıktan sonra dayanamayıp o da Torosların ardına yuvarlanıyor. Kamyon Gavur Dağları’nın eteğinde Çukurova’ya varmak için son sabrını harcıyor. Güneş, dramın bittiğine aldanıp tekrar insanlara, Ceyhan’a, Ceyhan’ın ak pamuklarına ve ak hayallere el sallıyor.

Sonra emeği bekleyen pamuklar…
Kozalağı kavrayacak eller…
Pamuktan dağ yapacak eller…

Devasa pamuk yığınını iplik, ipliği çarşaf, çarşafı omuzda satacak eller…

Terden kirlenmiş şapkası, yakasız gömleği, yer yer sökük ceketi ve bolca şalvarının içinde Yoğurtçu Hamit, kısacık boyu, dudaklarını örten kırlaşmış kaba bıyıkları, avuç büyüklüğündeki kulaklarıyla daha çok bir tekke hizmetkârına benziyordu. Hamit, belki de Bektaşiliğe aşırı inancından böyle giyinmeyi yeğlemişti. İsmet Paşa’ya benzerliği de bir başka özelliğiydi. Malatya’nın Akçadağ’ından gelip Ceyhan’ın Kızıldere köyüne damat olmuştu. Kızıldere’nin ünlü yoğurdunu Ceyhan’da sadece o satıyordu. Asık görünen suretinin altında babacan ve şakacı biri olduğu konuşmadıkça anlaşılmazdı. ‘‘Anan gözel mi?‘’ diye başladı mı yarenliğe karşısındakinin kaygıları hepten yok olurdu. Alevi, Kürt seyyar satıcıların uğrak yeri Yoğurtçu’nun dükkanı idi.

Raşo sırtında dengi, peşinde Naze…

Yoğurtçu’nun dükkânında…

Yoğrutçu asık suretiyle görmezden gelerek bir bakraçtan diğerine yoğurt aktarıyordu.
Raşo, ürkek bir sesle: ‘‘Emmi, Çarşafçı Sefil Mehmet’i bilir misin?’’

Yoğurtçu başını kaldırmadan: ‘‘Anan gözel mi? Neççin, karnı ağırsacıyı, birazdan zıkkımlanmaya gelir.’’

Yanıt Raşo’yu rahatlatmıştı.

Sefil Mehmet, Raşo ile musahip kardeşti. Toprağı onu da atmıştı el kapılarına. Karısı Pire, pamuk toplayarak, kendisi omuzunda çarşaf satarak tutunuyordu hayata…

Raşo, Yoğurtçu’nun söylediği çayları henüz yarılamıştı. Sefil, sol omuzunda şapkasına kadar dizili çarşaflarla göründü. Raşo ve Naze huzurlandı.

Sefil, şaşkındı…
Sarıldılar…
Raşo, Sefil’in ekeliğinde çarşafçı…
Naze, Peri’nin yanında pamuk tarlasında…
Köro, Raşo’nun dirliğiyle orta mektepte…

Yoğurtçu her gün Kerbela Olayı’nı tefrika eden gazeteyi alır ve Köro’yu beklerdi. Köro’da adam sırasına konulmanın gururuyla her okul çıkışı Yoğurtçu’ya gelir ve Kerbela tefrikasını ‘‘Kerbela’’ dramına uyan hüzünlü bir ahenkle okuyordu. Zavallı Yoğurtçu, Yezid’in Hz. Hüseyin’e salladığı kılıç darbeleri sanki bağrına saplanırmış gibi kıvranarak salya sümük ağlıyordu. Gözlerinde süzülen yaşlar burnunun ucundan damla damla şalvarının peyginde gölleniyordu. Sonra Yoğurtçu, bir yanda boynunda eksik etmediği terli ıslak mendiliyle burnunu, gözünü silerken öbür yanda el altında Köro’nun eline sarı kuruşları bırakırdı.
Köro, görevini yerine getirmenin başarısıyla: ‘‘Amca gitmem gerekiyor, dersim var.’’
Yoğurtçu: ‘‘Git, çalış oğlum, çalış. Biz bu Yezitlerle ancak okumakla başa çıkarız.’’
Köro yine alacağı övgü ve ödülün hevesiyle Yoğurtçu’ya gidiyordu. Dükkana her yaklaştığında Yoğurtçu’ya şartlanan gözleri birdenbire büyüdü. Saniyenin belki binde bir anında köyünü, orakçıları, kayaların gölgeliğini, bedenini saran geçmişte kalan o korkuyu yaşadı. Sonra toparlandı, kendine geldi. Evet, şimdi karşısındaki belleğinde çoktan silinen Gazok’tu.

Gazok Salman, sanki benden boşuna korkuyordun der gibi sevecen bir bakışla kendisine baktı ve avucunda tutuğu sarı kuruşları yere düşürmeden parmaklarıyla gel işareti yaparak Köro’yu yanına çağırdı. Yoğrutçu, Köro’nun korkusunu sezdi. ‘‘Korkma fukaradır zara vermez,’’ dedi. Köro, tüm cesaretini toplayarak ‘‘korku dağına’’ yaklaştı. Gazok, Köro’nun avucuna yüz kuruşu bıraktı.
***
Gazok, hayırlık olarak yalnızca yol parası alırdı. Ceyhan Kızıldere Köyü arası yüz kuruştu. Gazok, o gece sokağa misafir olmuştu. Köro, yüz kuruşa aldığı sarı yapraklı defterine o gece ödevini yapıyordu.

*Çeç: Harman sonrası elde edilen buğday yığını

Yaşamın Sıfır Noktası “Zero Limit” ve Dünyanın Anahtarı SEVGİ Üzerine ERDOĞAN YALGIN

2008 yılında bir kitap yazıldı. 2020 yılında Türkçeye çevrildi. Ben ilk defa 2021 yılında bu eseri okumuştum. Psikoloji dersleri aldıktan sonra, aynı kitabı yeniden okuma gereği duydum. Hemen belirtmeliyim ki; büyük bir keyif aldım. Okurken ruhumun sıfır noktasına ulaşmaya çalıştım. Ve kısa bir cümleyle diyebilirim ki; “bana iyi geldi”. Bilinç altı çöplüğümü, tez elden boşaltmam gerektiğini düşündüm. Bu kitabı, sizlerin de mutlaka okumanızı öneririm. Bu makalemle, söz konusu bu kitabın ana omurgasını oluşturan bazı köşe taşlarına dikkatlerinizi çekmek isterim. Hazırsanız, başlayalım:

“İnternet’in Buddha’sı” olarak da bilinen Amerikalı yazar Joe Vitale, 2008 yılında bir kitap yayımladı. Dünyada, farklı dillere çevrilen ve milyonlarca satan bu kitabın adı “Zero Limit.” Yani “sıfır noktası.” Kitabında Joe Vitale; ruhsal iyileşmenin tekniklerini veriyor. Bu kitap, üniversitelerde yardımcı kitap olarak okutuluyor. Kitapta önerilen tekniklerle, akıl hastanelerindeki hastalar üzerinde deneyimlerle sonuç alınıyor. Kısacası “hayatınızdaki bütün sınırları kaldırın” mottosuyla; bedende tursak edilen ruhun, aydınlığa çıkarılması isteniyor. Bunun da aslında çok basit olduğunu bizlere gösteriyor.

Peki bu çalışmayı, dünyada böylesine popüler kılan ve içeriğinin temel şifresi nedir? diye sorulduğunda, tek kelimeyle bunun “SEVGİ” olduğu anlaşılıyor. Dünyanın değiştirilerek güzele, iyiye everilmesi için sevgiye ihtiyaç olduğuna işaret ediliyor. Bilinçaltımızdaki olumsuz-kötü anılardan kurtulup, onları tekrar yaşamamak için sevgiyle arınmamız öneriliyor. Var olan ön yargılarımızdan ve sorgusuz ön kabullerimizden sıyrılmamız gerektiğini, bize salık veriyor.

İyilik, doğruluk, rahatlama ve huzura erme konumuna ulaşmanın ancak sevgiyle elde edilebileceğine vurgu yapılıyor. Sevginin; beden ve ruhtaki sıkışıp kalmış olan negatif enerjiyi, dönüştürdüğünü ve pozitife çevirerek serbest bıraktığını hatırlatıyor. Sevginin, insanları değiştirdiğini ve bu yasanın istisnasının olmadığına okuyucusunu ikna ediyor.
Kitap; İnsanın, ister kendi kendine sessizce yada sesli olarak zihninden geçirmesi, isterse karşısındakine tekrar edilmesi gereken 4 temel cümleden söz ediyor. Yazar, bu dört sihirli cümleyi şöyle sıralıyor:

Seni seviyorum
Özür dilerim
Beni affet
Teşekkür ederim

Ne kadar doğal ve sıradan basit sözcükler değil mi? Tekrar etmek istiyorum: “Seni seviyorum, Özür dilerim, Beni affet, Teşekkür ederim.” Hepsi bu kadar! Aslında kitabın özeti de zaten bundan ibaret! Kısaca bunların açılımlarına değinmek istiyorum. Eksikleri, siz tamamlayın lütfen!

“Seni seviyorum” cümlesi, öylesine gizemli bir beyan ki; bunun eş anlamlısının hala bulunamadığı, edebi metinlerde de sıklıkla göze çarpıyor. İçten dile getirilen bu cümlenin yerini dolduracak, iki kelimelik başka bir cümlenin olmadığı anlaşılıyor. Söyleyenin ses tonunu bile değiştiren bu şiirsel anlatı; daha çok sadece sevgiliye, eşe ve bazen de çocuklara hediye ediliyor. İşin aslını söylemek gerekirse; bunlar da zamanla unutuluyor. Dudaklar arasına gizlenen dil, bu sırlı cümleyi adeta hiç kullanmaz oluyor.

Ve hatta zamanla ne hikmetse “seni seviyorum” cümlesi hafızalarda bile siliniyor. Oysa “Seni seviyorum” sözü,  insanın; başka birini derin bir sevgiyle, bağlılık ve şefkatle sevdiğini ifade eden bir cümledir. Bu ifade, sevilen kişinin seveni tarafından övülmesi, onun mutluluk ve güvende olmasını ona hatırlatıyor. Bir ilişki içinde, bu cümle duygusal bir bağın güçlendiğini ve karşılıklı sevgi ile iletişimin kurulduğunu gösteriyor. Karşıdaki insana seni seviyorum demek, bütünleşmenin simgesel bir kanıtı oluyor. Peki öyleyse bu cümle, nasıl oluyor da ağızdan zor çıkıyor? Kullanmak istense de neden sıkılan dişler buna direnç gösteriyor? Neden?

“Özür dilerim” ifadesi, özür dileyecek insan için adeta bir işkence gibi geliyor. Kişi; kendisinin hatalı olduğunu, yanlış yaptığını itiraf olarak görüldüğü için, bu zarif cümleyi asla kullanmıyor. Lügatinde, edata bu cümleye yer vermiyor.

Özür dilemek; empati eksikliğiyle birlikte kibir, gurur, korku, öfke ve kendi kendine şişirdiği imajını koruma gibi nedenlerle zor olabiliyor. Kişi hatasını, eksiğini kabul etmek yerine, sorumluluğu başkasına atmayı tercih ediyor. Zira o, hep “haklı” modunda duruyor. Çünkü dünya, sanki onun etrafında dönüyor! Bir adım daha ileri gidersek; özür dilemenin zayıflık olarak görüleceğine inanılıyor. Ayrıca, psikolojide, özür dilememenin aslında örtülü bir narsistik kişilik bozukluğu olduğuna işaret ediliyor. Daha çok da bu kategorideki insanlar, özür dilemede zorluklar çekebiliyor. Ve fakat, ne acıdır ki; onlar da asla iyileşemiyor. Oysa özür dilemek zayıflığa değil, tam aksine erdemliğe işaret ediyor. Peki hatalı olan, başkasını kıran-yaralayan bu insan, neden özür dileyerek iyileşmek istemiyor? Ruhuna iyi gelecek bir samimi özür, bu kadar mı zoruna gidiyor? Neden?

“Beni afet” yakarısı, bir insanın içine düştüğü hataları için pişmanlık duyduğunda, karşısındakinden af ve bağışlanma talep ettiğinde kullanacağı, mahcubiyet arz eden bir ifadedir. Oysa hatalı insan, af dilemek zorundadır.

Mesela samimiyeti daha derinden anlatmak için “Seni kırdığım için üzgünüm, özür dilerim, beni affet” cümlesi, kişinin kenedi kusurunu, haksızlığını görüp, kabul etmesi, bir daha aynı hataya düşmemesi için kendi ruhsal yarasını iyileştirmesiyle ilgilidir. İnsan bu davranışıyla, aynı hatasını tekrar etmeyeceğine bir oto sansür getirmektedir.

Öte yandan kırdığı, haksızlık yaptığı, gücendirdiği insandan “af dilemesi, özür dilemesi” bir acizlik değil, tam aksine bir alçakgönüllülük, iyi niyetlilik olarak algılanacaktır. Af dilemek, başlı başına bir ahlaki sorumluluktur. Beni afet cümlesi; ahlaki olarak iyi kabul edilen bilgelik özelliklerindendir. Öyleyse neden hatalı olduğumuz halde, kalbini kırdığımız, yanlış yaptığımız insanın; yaraladığımız duygularını, bir af dilemekle okşamıyoruz? Ondan af dileyerek, kendimizi yeni hatalardan arındırmıyoruz? Neden?

“Teşekkür ederim” cümlesi, sadece görülen bir iyilik karşısında o an için, öylesine söylenmiş sıradan bir söz olarak söylenmiyor. “Teşekkür ederim” ifadesinin tınısı bile, hem söyleyeni ve hem de kabul edeni ruhsal bir derinliğe çekiyor.  Bu ritmik tını; bir iyiliğe veya eyleme karşı duyulan minnettarlığı ve dahası bir gönül borcunu anlatmak için kullanılıyor.
Türkçeye, Arapçadan geçen “şükretme” manasına gelen “taşakkur” kelimesinden türetilen bu sözcük, insanın evrensel değerini yansıtıyor. Teşekkür sözcüğü, bütün dillerin evrensel değerlerinden ortak bir şifredir. Bu kısa cümleyi telaffuz etmek, bireysel ve toplumsal sosyal ilişkileri güçlendiriyor. Bunu kullanan kişinin kendi çevresinde pozitif duyguları ve öz saygısı artarak gelişiyor.

“Teşekkür ederim” sözünü duyan insan, teşekkür ederim cümlesini dile getirenden daha çok mutlu olduğunu, anlık bir sinerjiyle karşısındakine de yansıtıyor. Bu tarifi imkansız içsel duygu, her iki tarafı, ortak frekanslarla mutlulukta buluşturuyor. O zaman en küçük bir güzellik, iyilik karşısında dolu dolu bir ses tonuyla, teşekkür etmesini neden bu kadar önemsemiyoruz? Bize yapılan bir güzelliğin, iyiliğin karşılığı olarak sadece bu iki kelimelik cümleyi, kurmaktan neden bu kadar zorlanıyoruz? Neden?

Sonuç olarak, “Zero Limit”in özünü oluşturan; Sevginin dört kapısını, yani “Seni seviyorum, Özür dilerim, Beni affet, Teşekkür ederim” cümlelerini, hayatımızın vaz geçilmez ve unutulmaz birer parçası yaparak, bilinç altımızdaki travmatik sorunlarımızı bir nebze de olsa çözebiliriz. Ruhsal yaralarımızı iyileştirebilir ve zinde bir bedene sahip olabiliriz.
İsterseniz ironi olarak gelin buna farklı bir mana verelim: O zaman hep beraber kalkıp, Malatya/Arguvan’a gidelim. Orada; Cafer Doğan ile Ali Bakır’a kulak verelim: “Mürşid-i kamilden dersimi aldım. Menaref sırrına erdim uyandım. Şu fani dünyayı bir kapı sandım. Meğer tek mil imiş dört kapı çıktı” Evet o tek kapı, insanda vücut bulan dünyanın kendisidir. Bu kapının anahtarı sevgidir. Açıp içeri girildiğinde, ruhsal alanda dört kapıyla karşılaşılacaktır. Bu dört kapı, ancak tek bir anahtarla açıla bilinir. O anahtar, sevgidir.
Bana göre bu kapılar; Zero Limit’in yani hayatın “sıfır noktası” ndaki; “Seni seviyorum, Özür dilerim, Beni affet, Teşekkür ederim” dir. Bu denklemi çözmek için, kalkıp bu defa da Maraş’ın Yoğunoluk köyüne uğramalıyız. Orada, Hüdai Babanın (Sabri Orak) kapısını çalmalıyız. Zira bu denklemin formülünü, henüz Zero Limit kitabı yazılmadan yıllar önce, Hüdai Baba’nın çoktan çözdüğünü göreceğiz. Onun vereceği cevap, açık ve nettir: “Canan bizim canımızdır, Teni bizim tenimizdir, Sevgi bizim dinimizdir, Başka dine inanmayız!”
İnsanlardaki bu dört sözcüğün telaffuzundaki zorlanmaların, elbette bir çok temel nedenleri vardır. Ve fakat bunların da üstünde en önemli nedenlerden birisi, bireysel ve toplumsal kültürel kodlardır. Ön kabuller, ön yargılar ve bir türlü doyurulmayan bitmez tükenmez ezik egolardır. Bir diğeri de maalesef dinsel ve kesin inançsal boyutlardır.
Sevgi ile, Hak ile kalın!

⦁ Joe Vitale, “Zero Limit” İngilizceden çeviren Zeyneb Esin, Pegasus yayınları, 2008-274s

 

 

Alevi örgütlerine açık çağrı! İSMAİL PEHLİVAN

“Gelin canlar bir olalım
……
Özü öze bağlayalım
Sular gibi çağlayalım
Bir yürüyüş eyleyelim
Tevekkeltü taalallah”   Pir Sultan Abdal

Alevi toplumunun teslimiyet ile özerklik arasında kritik bir dönemeçte sıkıştırıldığı geçeğiyle yüz yüzeyiz.

Alevi örgütlülüğünün kendi geleceğini belirleyememesi durumunda, başkalarının (devletin ve siyasi iktidarın) planladığı bir geleceği yaşamak zorunda kalması kaçınılmazdır.

Bugün Alevi toplumu, tarihinin en kritik yol ayrımına gelmiş bulunuyor. Yıllardır “birlik” söylemiyle örtülen gerçeklerin artık gizlenemediği görülmelidir.

Son günlerde kamuoyuna sunulan iki belge (“Alevilerin Alevi Raporu” ve “Alevilerin Örgütlenme Manzarası Çalıştayı Sonuç Bildirisi”) bize sadece bir görüş ayrılığını değil, çok daha büyük bir gerçeği gösteriyor:

Alevi örgütlülüğü kendi içinden değil, tepeden tırnağa bölünüyor: Bölünmenin mimarı, siyasi iktidarla kurulan teslimiyet köprüsüdür!

Bir yanda devletle ve AKP-MHP iktidarı ile uyum içinde “makul temsil” olmayı hedefleyen bir çizgi; diğer yanda ise bu süreci, Alevi iradesini boğmayı hedefleyen, sinsice örülmüş bir “yumuşak kuşatma” olarak deşifre eden karşı tepki. Bu bir fikir farkı değil; Aleviliğin ruhu üzerindeki siyasi vesayet mücadelesidir!

Bazılarına göre devletin kurduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bir kazanımdır: “Devlet ilk kez Aleviliği resmen tanıdı.”

Gerçeğin soğuk yüzü ise şudur: Devlet, Aleviliği tanımadı; onu kendi rejiminin kafesine koydu! Buradaki tehdit sadece denetim altına alınmak değil, Hakk Muhammed Ali inancının siyasi iktidar tarafından yeniden tanımlanması ve köklerinden koparılmasıdır!

Alevi örgütlülüğü kritik bir eşiktedir. Alevi toplumu adına rapor düzenleyenler, Alevi toplumunu güçlendirmek yerine, temsil hakkını dar bir çevreye devreden yeni bir bölünmeyi büyütmektedir.

Kamuoyuna sunulan iki rapor bu bölünmenin somut göstergeleridir.

***

Çağrım, susanlara değil, sorumluluk alanlara yöneliktir.

Alevi örgütleri artık şunu açıkça bilmek zorundadır:

Hiçbir kurum, tüm Aleviler adına konuşma yetkisine sahip değildir.

İmza kalabalığı irade çalmak demektir! Tabanın sesi olmayan hiçbir masa başı metin, ‘ortak irade’yi temsil edemez.

Alevi iradesi, masa başında değil halk içinde belirlenir.

***

Devletle kurulan her ilişki, Aleviliğin özerkliğini tehdit eder; denetlenmezse teslimiyete dönüşür.

Cemevlerinin statüsü, bütçe desteği, temsil mekanizması… Bunlar kazanım değil, denetim aracına dönüşebilir.

Alevi toplumu lütuf değil, hak istiyor! Devletin cebinden çıkan bütçeyi değil, anayasal eşitliğin her alanda uygulanmasını istiyor!

***

Sessizlik, tarafsızlık değil; tarihsel suça ortaklıktır.

Bugün bu iki raporu imzalamayan örgütler “biz karışmayalım” diyorsa, yarın alınan tüm kararlar onlar adına yazılacaktır.

İtiraz etmeyen her yapı, teslim olan yapı olarak kayda geçecektir.

***

Alevi toplumu adına yürütülen görüşmeler şeffaf olmak zorundadır.

Kiminle görüşüldü?

Hangi talepler masada?

Hangi örgütler devre dışı bırakıldı?

Bu soruların cevabı verilmeden hiçbir temsil süreci meşru değildir.

Müzakere kapalı kapılar ardında değil, kamu önünde yapılmalıdır.

***

“Birlik” söylemi, laf olsun diye kullanılamaz.

Birlik, itirazın susturulması değil; farklılığın kurumsal güce dönüştürülmesidir.

Birlik adına susmak, birliği değil itaati büyütür.

Aleviler hem birlik hem de irade ortaklığı istiyor.

***

Alevi örgütleri tarafını netleştirmek zorundadır:

Devletle uyumlu, kontrollü, şekillendirilmiş ve yeniden tanımlanmış Alevilik mi?

Kendi kaderini kendi belirleyen özerk Alevilik mi?

Bu soruları herkes kendisine sormalı ve cevabını netleştirmelidir. Bu ertelenemez.

Bu soru sadece siyasi değil, inançsal ve tarihsel bir sorudur.

Bu soru cevaplanmazsa, cevap başkaları tarafından yazılır.

***

Zaman tartışma zamanı değil, karar zamanıdır.

Bugün tek görev var: İradeye sahip çıkmak.

Kimse, Alevi toplumunun geleceğini onun adına pazarlık konusu yapamaz.

Kimse, tabanın sesini “imza temsili” ile ikame edemez.

Kimse, örgütsel sessizliği meşruiyet sayamaz.

***

Bu durum, Alevi örgütlülüğünde ilk kez yaşanmıyor.

Devlet, her dönem Aleviliği tanımadı lakin Aleviler içindeki “temsil duvarını” inşa eden taraf olmayı başardı.

Bugün o duvar yeniden örülüyor; bu kez “kurumsal işbirliği” kılıfıyla.

***

Alevi toplumu, örgütlerinden açık tavır bekliyor.

Ya bu süreçte söz alınacak ya da Aleviliğin geleceği devlet–örgüt elitleri arasında biçimlenecek.

Bugün safını netleştirmeyenler, yarın Alevi tarihinin hükmünde yok sayılacaktır.

Aleviler susmuyor, susmayacak!

Siz de susmayın.

Aleviliğin kaderi, kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerle değil; alanlarda, meydanlarda verilecek onurlu bir mücadele ile yazılır!

Alevi toplumu, ya devletin denetimine ve idari rejimine girmeyi (“teslimiyet”) kabul eden ve bu süreçte temsil yetkisini dar bir zümreye devreden bölünmüş bir yapıyı seçecek ya da tüm örgütsel farklılıklarıyla birlikte birleşerek kendi kaderini belirleyen özerk bir inanç ve siyasi irade mücadelesi verecektir.

Hürth Alevi Kültür Merkezi’nde Edebiyat Günü etkinliği gerçekleştirilecek

Hürth Alevi Kültür Merkezi, 9 Kasım 2025 Pazar günü “Edebiyat Günü – Migranten Literatur” etkinliğine ev sahipliği yapacak. Köln Dersim Derneği ve Hürth Alevi Kültür Derneği’nin ortak düzenlemesiyle gerçekleştirilecek bu etkinlik, göçmen yazarları ve edebiyatseverleri bir araya getirecek.

Etkinlik, sabah saat 10.00’da düzenlenecek “Gemeinsames Frühstück / Kahvaltı” buluşmasıyla başlayacak. Ardından saat 13.00’te “Lesung / Edebiyat” oturumu gerçekleştirilecek. Etkinlikte, Zeynep Arasan, Şewê Ünal ve Hasan Sezgin gibi önemli yazarlar yer alacak. Şewê Ünal, “Yitmeyen Çığlıklar” adlı eserinin yazarı olarak dikkat çekerken, Hasan Sezgin ise “Erê, çênê çênê – Dûr ra hasken…” adlı kitabıyla etkinlikte bulunacak.

Bu özel buluşma, Köln kentinin desteğiyle düzenleniyor ve edebiyat aracılığıyla göçmen yaşam deneyimlerini, kültürel çeşitliliği ve dayanışma duygusunu ön plana çıkarmayı amaçlıyor. Etkinlikte, müzik performanslarıyla Erdal Tem ve Mesut Güzel de yer alacak.

Hürth Alevi Kültür Merkezi, Daimlerstr. 7, 50354 Hürth adresinde gerçekleşecek etkinlik, Alevi kültürü ve göçmen edebiyatını bir araya getirerek çokkültürlü dayanışmayı güçlendiren önemli bir platform sunacak.