Ana Sayfa Blog Sayfa 81

Coburg Gölü’nde Alevi Renkleri: Abdal Musa Festivali Coşkusu

Avustralya’daki Alevi toplumu, kültürel değerlerini yaşatmak ve dayanışma ruhunu canlandırmak amacıyla 32. Abdal Musa Festivali’nde bir araya geliyor. Festival, 16 Kasım 2025 Pazar günü saat 11.00 ile 18.00 arasında Coburg Lake Reserve’de düzenlenecek. Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Avustralya Alevi Toplum Konseyi ve Dandenong Alevi Kültür Merkezi iş birliğiyle gerçekleştirilen bu etkinlik, Alevi toplumunun çok sesli yapısını ve rızalık kültürünü yüceltmeyi hedefliyor.

Katılımın ücretsiz olduğu festivalde, her yaştan katılımcıya açık bir program sunulacak. Müzik, semah, halay, dans gösterileri, sergiler, el sanatları, çocuk etkinlikleri ve yöresel lezzetler gibi birçok etkinlik gerçekleştirilecek. Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim ezgileri, Coburg Lake’in kıyısında dostluk ve barış duygularıyla yankılanacak.

Festivalin organizatörleri, etkinliğin sadece bir eğlence değil, aynı zamanda Aleviliğin evrensel değerlerini yaşama çağrısı olduğunu vurguladı. “Abdal Musa’nın yolunda, sevgiyle ve adaletle bir arada yaşamı büyütüyoruz” mesajı paylaşıldı. Festival, inanç, dayanışma ve kardeşliğin buluştuğu bir platform olmayı amaçlıyor.

Abdal Musa, 14. yüzyılda Anadolu’da yaşamış önemli bir Alevi ereni olarak, festivalin adını aldığı figürdür. Onun öğretilerinde vücut bulan eşitlik, adalet ve rızalık ilkeleri, bugünün Alevi toplumu için önemli bir referans noktası olmaya devam ediyor. Bu buluşma, hem tarihsel belleği canlı tutma hem de çokkültürlü bir toplumda Alevi kimliğini onurla yaşatma açısından büyük bir değer taşıyor.

Etkinlik bilgileri: 16 Kasım 2025, Pazar, 11.00 – 18.00, Coburg Lake Reserve – Cnr Murray Rd & Lake Grove.

Cuma Erçe: Alevi açılımı diyenler, önce tarihleriyle yüzleşsinler

PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Evrensel gazetesine yaptığı açıklamalarda, Alevi açılımı vaadinde bulunanların önce kendi tarihleriyle yüzleşmeleri gerektiğini vurguladı. Erçe, Alevi toplumunun yıllardır karşılaştığı ayrımcılıklara ve hak ihlallerine dikkat çekerek, bu konuda atılacak adımların samimiyetle yapılması gerektiğini ifade etti.

Alevi açılımı konusundaki söylemlerin, toplumsal barış ve eşit yurttaşlık anlayışıyla şekillenmesi gerektiğine işaret eden Erçe, Alevilerin kendi inanç ve kültürel değerlerine saygı gösterilmeden bu tür açılımların anlam kazanamayacağını belirtti.

Cuma Erçe, Alevi toplumunun yaşadığı sorunların çözümü için tarihsel arka planın dikkate alınması gerektiğini vurguladı. Geçmişte yaşanan ayrımcı politikaların sorgulanmadan, sadece yeni açılımlarla geçiştirilemeyeceğini ifade eden Erçe, bu sürecin ancak adil bir yüzleşme ile ilerleyebileceğini söyledi.

Erçe, Alevilik inancının ve kültürünün tanınması ve korunmasının, bireylerin eşit haklara sahip olmasının temel unsurları olduğunu belirterek, bu konuda toplumsal bir uzlaşı sağlanmasının önemine değindi.

Cumhuriyet ve Aleviler İSMAİL PEHLİVAN

“Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası

Kurtardı vatanı düşmanımızdan

Canını bu yolda eyledi feda

Biz dahi geçelim öz canımızdan

Sinesini hedef etti düşmana

Ölmüşken vatanı getirdi cana

Çekti kılıcını çıktı meydana

Gören ibret aldı meydanımızdan”

Aşık Veysel

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Alevi toplumu için Osmanlı dönemindeki baskı ve dışlanmaya kıyasla, bir umut kapısı açmıştır. Laiklik ilkesinin benimsenmesi, Sünni çoğunluk baskısının azalması yönünde hayati bir koruma ve nefes alma olanağı sağlamıştır. Bu nedenle Aleviler için laiklik, yaşamsal bir öneme sahiptir ve Atatürk ile Cumhuriyet, koşulsuz bir destekle özdeş olarak görülmüştür.

Milli Mücadele döneminde Alevi toplumu, Mustafa Kemal Atatürk’e güçlü destek vermiş, vatan savunmasında aktif rol almıştır. Mustafa Kemal’in, en kritik dönemde dahi Hacı Bektaş Veli Dergahı’na misafir olması ayrı bir öneme sahip olsa gerek. Bu ziyareti sırasında kurulacak devlet şeklinin “Cumhuriyet” olacağı fikrinin ilk kez bu dergahta, dönemin Postnişini Cemalettin Çelebi ile aralarında geçtiği rivayet edilmektedir.

Cumhuriyetin getirdiği yurttaş kimliği, Aleviler için önemli bir adımdı. Artık onlar, “öteki” bir topluluk olmaktan çıkıp, Cumhuriyet’in öngördüğü yurttaşlık tanımı içinde yer alma fırsatı bulmuşlardı.

***

Ancak, Alevilerin inanç özgürlüğü ve Aleviliğin yasal bir çerçevede tanınması yönündeki temel beklentileri karşılanmadı. Devlet, azınlık hakları tanınan gayrimüslim yurttaşlar (Lozan) dışındaki herkesi, Sünni-Hanefi inancına mensup olarak gören bir anlayışı benimsemiştir. Örnek verecek olursam babamın nüfus cüzdanında Dini: İslam, Mezhebi: Hanefi yazıyordu. Bu durum, Aleviliğin resmi alanda yok sayılmasına yol açan kurumsal ayrımcılığın temellerini oluşturdu.

Alevilerin Cumhuriyet projesine verdikleri güçlü desteğe rağmen, ilerleyen yıllarda yaşadıkları hayal kırıklığı iki önemli hukuki adımda somutlaştı: Diyanet İşleri Başkanlığı ve Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu… Bu iki hukuki adımdan Aleviler önemli mağduriyetlere muhatap oldu.

Diyanet İşleri Başkanlığı (1924): Laik bir devlette Diyanet, sadece Sünni-Hanefi inancın resmi temsilcisi ve örgütleyicisi haline gelerek, diğer inançları kurumsal olarak dışladı. Aleviler, bu nedenle Diyanet’in yeniden yapılandırılmasını veya kaldırılmasını temel talepleri arasında saymaktadırlar.

Tekke ve Zaviyeler Kanunu (1925): Bu kanunla Cemevleri, dergâhlar kapatılmış; Alevi Ocakları yasaklanmıştır. Bu, Alevi inanç ve kültürünün aktarımını sağlayan kurumsal altyapıyı ve inanç önderlerinin (Pir, Mürşid, Rehber) örgütlü varlığını büyük bir darbeyle ortadan kaldırmıştır. Bu dönemden sonra ibadetler gözcüler kontrolünde gizli olarak ancak sürdürülebilmiştir. Bu kanun, Aleviliğin kentleşme sürecinde genç kuşaklara aktarılmasında da ciddi boşluklar yaratmıştır.

***

Cumhuriyet dönemi boyunca Alevilerin yaşadığı sıkıntılar, kurumsal ayrımcılıkla sınırlı kalmamış, aynı zamanda kitlesel şiddet olayları üzerinden şekillenmiştir. Bu olaylar Alevi hafızasında derin izler bırakmıştır:

1921 – Koçgiri Katliamı

1937-38 – Dersim Katliamı

1978-79 – Maraş Katliamı

1980 – Çorum Katliamı

1993 – Sivas Katliamı (Madımak Oteli)

1995- İstanbul Gazi-Ümraniye Mahalleleri Katliamı

Bu katliamlar, Alevi toplumunun büyük çoğunluğunun zorunlu göç yaşamasına ve ekonomik-siyasal mağduriyetlere yol açmıştır. Ayrıca Menderes iktidarıyla başlayan sağ siyasetin ve bazı Selefi Sünni cemaatlerin desteklenmesi, Alevi toplumu üzerinde bir tehdit algısı oluşturmuş ve ileride yaşanacak katliamların zeminini hazırladığı haklı endişelerine yol açmıştır.

***

Alevilerin yaşadığı sıkıntıların en kritik boyutu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına yansıyan hukuki süreçlerdir. Bu kararlar, Alevilerin temel taleplerinin uluslararası hukuk nezdinde haklılığını kanıtlamıştır.

Okullardaki Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) derslerinin içeriğinin nesnel, çoğulcu ve eleştirel olmaması, ağırlıklı olarak Sünni inancını esas alması sorun edilerek AİHM’e başvurulmuştur.

AİHM, bu uygulamanın, ebeveynlerin çocuklarını kendi dini görüşleri doğrultusunda yetiştirme hakkını ve din özgürlüğünü (AİHS md. 9) ihlal ettiğine hükmetmiştir. Türkiye’nin ders içeriğini revize etmesi ya da uygun bir muafiyet mekanizması oluşturması gerekmektedir.

***

Bir diğer husus, Cemevlerinin “ibadethane” olarak tanınmaması nedeniyle, cami, kilise ve sinagog gibi diğer ibadethanelere tanınan kamu hizmetlerinden ve mali muafiyetlerden faydalanamamasıdır. Bu nedenle Türkiye’de hukuk yollarının kapanması sonucunda Aleviler, AİHM’e başvurmak zorunda bırakılmıştır.

AİHM, Cemevlerinin ibadethane olduğuna ve Türkiye’nin Cemevlerine diğer ibadethanelerden farklı muamele yaparak ayrımcılık (AİHS md. 14) yaptığına karar vermiştir. Devletin Cemevlerini ibadethane olarak tanıması veya diğer ibadethanelere sağlanan tüm hak ve muafiyetlerden yararlanmasını sağlaması hukuki bir zorunluluktur.

Bu kararların uygulanmasında halen yapısal sorunlar devam etmekte olup, Alevilerin temel mücadelesi yasal düzenlemelerle “eşit yurttaşlık” haklarının tesis edilmesi etrafında şekillenmektedir.

***

Alevi toplumunun inançsal ve hukuki taleplerinin sürekli gündemde kalması, siyasi iktidarları idari düzenlemeler yapmaya yöneltmiştir.

İlk olarak (2009-2011) Alevi Açılımı diye bilinen bir girişimde bulunuldu. AKP iktidarı tarafından yürütülen bu süreç, Alevilerin eşit yurttaşlık ve inançsal özerklik taleplerini karşılayan somut hukuki veya anayasal reformlara dönüşmemiş ve büyük ölçüde boşa düşmüştür.

2022 yılında ise Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kuruluşuna imza atıldı. AKP-MHP iktidarının, AİHM kararlarının uygulanmaması üzerine 2022’de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde aldatıcı bir hamleyle kurduğu bu Başkanlık; cemevlerinin giderlerinin ödenmesi, imar mevzuatında yer verilmesi ve personel istihdam edilmesi gibi idari ve mali düzenlemeler getirmiştir. Bu bir göz boyama girişimiydi.

Ancak Alevi federasyonlarının büyük bir kısmı bu kuruluşa kesin bir dille karşı çıkmıştır. Ayrıca siyasi iktidar tarafından atılan bu adımın, Alevilerin temel talepleri olan Cemevine ibadethane statüsü verilmesi ve zorunlu din derslerinin kaldırılmasını içermediği, aksine Alevi toplumunu merkeze bağımlı kılacak bir asimilasyon merkezi niteliği taşıdığı dile getirilmiştir. Bu gelişmeler, Alevilerin inanç özerkliği ve AİHM kararlarına uygun hukuki eşitlik mücadelesini sürdürüleceğini göstermektedir.

***

Aleviliğin günümüzdeki eşit yurttaşlık talepleri, onun tarihi kökenleri ve insan merkezli felsefesine dayanır. İnancın temeli, özellikle Ehl-i Beyt (Hz. Ali ve On İki İmam) sevgisi etrafında şekillenir. Orta Asya’dan (Horasan) Anadolu’ya göç eden Türkmenler, beraberlerinde Batıni (içsel) bir İslam anlayışını getirmiştir.

Batıni felsefi Alevi inancının Anadolu’daki kurucu figürleri Anadolu Alevi Ocakları’nın temsilcileridir. Bunların arasında Hünkar Hacı Bektaş Veli bilge kişiliğinin verdiği ün ile öne çıkmıştır. Felsefesi, insan sevgisi, hoşgörü ve bilgelik üzerine kuruludur ve “İncinsen de incitme”, “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” öğretileri Hakk Muhammed Ali Yolu’nun temelini oluşturur.

Alevilik, biçimsel kurallar ve ritüellerden çok, erdemli ahlak ve içsel arınmaya odaklanan, insanı merkeze koyan batıni felsefi bir inanç sistemidir.

Alevi’nin Kıblesi insandır. “Enel Hakk” batıni felsefesinde ibadet, insan sevgisi ve insana hizmet üzerinden şekillenir. “Ne ararsan kendinde ara” felsefesi, Hakk’ın insanda tecelli ettiğine olan inancı yansıtır. Bu anlayış, camide cemaatle saf tutulan namaz yerine, cemevinde canlarla cemal cemale yapılan Cemi merkeze alır. Bu felsefe, Cemevi’nin statüsü konusundaki ısrarın inançsal temelidir.

Dört Kapı Kırk Makam metodolojisi; insanın kemalete ulaşması için dört aşamalı bir yolculuk sunar:

Şeriat (dışsal kurallar),

Tarikat (içsel yol),

Marifet (bilgelik)

Sırr-ı Hakikat (Hakk’la Hakk olma).

***

Alevi ve Sünni topluluklar arasındaki ilişkiler karmaşıktır. 1960’lardan itibaren yaşanan kentleşme süreci, Alevilerin Sünni çoğunlukla daha yakın ilişkiye girmesine neden oldu. Aleviler, köydeki “kapalı” yaşam tarzından kurtulup, cemevleri, dergahlar, dernekler ve vakıflar aracılığıyla örgütlenen “açık” kentsel Aleviliğe geçiş yaşamıştır. Bu örgütlenme, eşit yurttaşlık taleplerini güçlü bir siyasi sese dönüştürdü.

Siyasi ve kurumsal gerilime rağmen, Anadolu coğrafyasının getirdiği derin bir ortak yaşam kültürü de mevcuttur. Ancak, bu ortak yaşam kültürünün üstünde, kurumsal ayrımcılık algısı (Diyanet’in konumu ve Zorunlu Din Dersi) ve tarihsel travmaların gölgesi (Katliamlar) güven ve diyalog eksikliğini canlı tutmaktadır.

Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi, özetle, Devletin dini tanımlama yetkisi ile Alevilerin inanç özerkliği arasındaki temel gerilim hattında ilerlemektedir. Bu mücadele, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik, eşitlik ve insan hakları ilkeleri açısından çözülmesi gereken yapısal bir sorunun olduğunu ortaya koymaktadır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mız Kutlu Olsun!

DAKB: Devlet, önce kadınları sonra gazetecileri korumalıdır!

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Can TV emekçisi Ezgi Soysal’a yönelik saldırıya ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, devletin önce kadınları, sonra gazetecileri korumak zorunda olduğu vurgulandı. Soysal’a yönelik yıllardır süren sistematik şiddet ve 28 Ekim gecesi gerçekleştirilen organize saldırı kınandı.

DAKB, yaptığı açıklamada Ezgi Soysal’ın Ataşehir Kayışdağı Mahallesi’nde komşuları tarafından yaklaşık dört yıldır sistematik taciz, tehdit ve fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtti. Soysal’ın evinin çevresinin kirletilmesi, aracına zarar verilmesi ve ailesinin tehdit edilmesine rağmen devletin hiçbir kurumunun sorumluluk almadığına dikkat çekildi. 28 Ekim gecesi on kişilik bir grubun saldırısına uğrayan Soysal, ölüm tehlikesi atlatmış ancak saldırganların hâlâ serbest olduğu ifade edildi.

Açıklamada, bu olayın sadece bireysel bir şiddet değil, devletin cezasızlık politikasıyla beslenen sistematik bir kadın düşmanlığı olduğu vurgulandı. Ezgi Soysal’ın yalnızca bir gazeteci değil, aynı zamanda Alevi bir kadın, hakikatin sözcüsü ve halkın sesi olduğu belirtildi. Bu nedenle ona yönelen saldırının, kadınlara, Alevilere, hakikate ve özgür basına yönelik bir saldırı olduğu ifade edildi.

DAKB, devletin sessizliğinin failleri cesaretlendirdiğini ve bu durumun suç ortaklığı anlamına geldiğini belirtti. “Biz Alevi kadınlar, zulme rıza göstermeyiz. Devletin ve yargı makamlarının fail yerine mağduru koruması gerektiğini savunuyoruz” denildi. Cezasızlık zırhı kırılmadan adaletin sağlanamayacağına vurgu yapıldı ve Ezgi Soysal’ın yalnız olmadığına dikkat çekildi.

Arap Aleviler: Birlik İçin Kurumsal Çatı Oluşturma Zamanı!

Alevi dernekleri, Adana, Mersin ve Hatay ekseninde bir çatı örgütlenmesi oluşturmak için harekete geçti. Arap Alevilere yönelik artan saldırılar ve demografik tasfiye tehlikesi üzerine yapılan ortak değerlendirmelerde, Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği (AHAD DER) Başkanı Hamit Karaoğullarından ve Akdeniz Eğitim Kültür Vakfı Başkanı Kenan İskender, birlik olmanın önemini vurguladı. Özellikle Suriye’deki Alevilere yönelik cihatçı saldırılar ve topraklarına el konulması durumu, bu ihtiyaçları daha da acil hale getiriyor.

Karaoğullarından, Alevi toplumunun inanç ve kültürlerini koruyarak laik bir çatı örgütlenmesi oluşturmanın önemine dikkat çekti. Bu yeni yapının, inanç önderlerinin ve siyasilerin doğrudan yönetiminde olmaması gerektiğini savunarak, kültürel ve sosyal dayanışmanın ön planda olduğu bir model önerdi. İskender ise, kültürel hafızanın yaşatılması ve toplumsal bağların güçlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Hamit Karaoğullarından, geçmişteki örgütlenme girişimlerinde yaşanan ayrışmaların, Arap Alevilerinin bir araya gelmesini engellediğini ifade etti. Bu yeni çatı örgütlenmesi, Alevi kimliğinin toplum içerisinde daha güçlü bir şekilde temsil edilmesine olanak tanıyacak. İskender, toplumların kültürel öğelerinin korunmasının önemini vurgulayarak, bu çalışmalara karşı ciddi bir muhalefet beklemediğini belirtti.

Sonuç olarak, Adana, Mersin ve Hatay merkezli bu çatı örgütlenmesi, Alevi toplumu için sadece bir koruma alanı değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir yeniden doğuş fırsatı sunuyor. Alevi dernekleri, bu birliktelik sayesinde geçmişten gelen değerleri yaşatmayı ve geleceğe taşımayı hedefliyor.

ALEVİLİK NEDİR…? NECATİ ŞAHİN

Anlatıyorum.

Yoo, endişelenmeyin.

Öyle Göbeklitepe’den başlayıp Marksizm’e gelmeyeceğim…

Anlatıyorum…

Malatya–Adıyaman arası.

Yayla…

1950’lı yıllar.

Alevi olmayan bir çoban ve eşi…

Kurmuşlar çadırı, otlatıyorlar sürüyü.

Yakında Alevi bir ailenin tarlası.

Hayvanlar tarlaya biraz zarar vermiştir.

Hayvandır, Hakkıdır; yeşilin yeşilini yer.

Girmiş tarlaya, yemiş yeşili…

Tarla sahibi, musahibiyle birlikte geliyor tarlaya. Hayvanların verdiği zararı görüyor.

Tarlanın sahibi, elinde dirgen, çobanın çadırına hücum ediyor…

Küfür ediyor.

Çobanı, eşinin yanında rencide ediyor.

Musahibi tutmazsa çobanı dövecek.

Dövse çoban o kadar rencide olmayacak belki. Ama eşinin yanında küfür etmesi çobanın çok ağrına gidiyor…

Musahibi, musahibini tutuyor; sakinleştirip tarlaya geri gönderiyor.

Çobanın gönlünü almaya çalışıyor.

Nafile…

Eşinin yanında rencide olmuş fukara…

Çoban:

“Kardaş, biliyorum siz Alevisiniz. Kışın Dede köyünüze gelirmiş, Cem yaparmış. Şikayeti olan Cem’de şikayet edermiş Dede’ye. Sen gördün, şahit oldun. Bu adam bana eşimin yanında hakaret etti. Beni eşimin yanında rencide etti. Günahım senin boynuna…

Kışın Dede geldiğinde, Cem’de benim bu adamdan şikayetçi olduğumu söyle.

Vekaletim, günahım, sevabım senin boynuna…”

*

Kış gelir.

Köye Dede gelir.

Kurbanlar tığlanır.

Cem başlayacak.

Dede sorar:

“Kırgınlığı, dargınlığı, şikayeti olan varsa dara didara gelsin, dile gelsin. her Can her Can’dan razı olsun ki, Cem başlasın.”

Ses yok…

Dede bir daha tekrar eder:

“Canlar kırgınlığı, dargınlığı olan, rızalığı olmayan beri gelsin, dara dursun, derdini anlatsın.”

Çobanın kendisine yüklediği yükü hatırlayan Can ayağa kalkar.

Meydana gelir, dara durur.

Dede:

“Dilli başlısın. Buyur can, nedir şikayetin?”

“Dedem, ben musahibimden razı değilim.”

Dede:

“Musahibi dara gelsin.”

Musahip,

Dara gelir. Şaşkındır. Aralarında en ufak bir nıza olmamıştır.

Anlam veremez..

Gelir, musahibinin yanına durur dara.

Dede:

“Buyur, anlat şimdi şikayetini.

Musahibinden neden

razı değilsin?”

“Dedem, baharda köyümüzün yaylasında, bu musahibim komşu Sünni köyün çobanına, karısının yanında hakaret etti, küfür etti. Fukarayı, karısının yanında rencide etti.

Çoban da günahını, sevabını benim boynuma yükledi.

Cem’de söylememi istedi.

Ben, çobanın vekili olarak şimdi musahibimden şikâyetçiyim.

Razı değilim musahibimden.”

Dede:

“Eee Can, dinledin musahibini. Dilli başlısın, buyur, diyeceğini söyle.”

“Valla dedem, musahibimin dediği doğrudur. Öyle oldu.

Bir cahillik ettim.

Bağışla dedem beni.”

“Ey Can, senin de kurbanın var mı kazanda?”

“Benim de kurbanım var kazanda, dedem.”

Dede:

“Canlar, gördünüz, Haksızlığı duydunuz.

O Çobanın bu Can’a rızalığı olmazsa ne bu Cem başlar, ne de bu lokma yenir.”

“Yapma dedem, ocağına düştüm. Lokmam yenmezse nic’olur halimiz köyde?”

Dede:

“Canlar, şimdi bu Can’ın yanına iki şahit vereceğiz. Musahibi de birlikte gidecekler o köye. Bulacaklar o Çobanı.

Bu Can,

O Çobandan özür dileyecek.

Çoban bağışlarsa, rızalığı olursa Cem başlar.

Yoksa bu Cem tutulamaz,

bu lokma yenilmez.

Şimdi Canlar gitsin o köye. Gelene kadar biz de muhabbet edelim.”

*

Suçlu Can, musahibi, iki şahit Can çıkarlar yola.

Kar, insan karınına kadar. Gece ayaz…

Giderler komşu köye. Bulurlar Çobanın hanesini.

Gecenin yarısı.

Çalarlar kapıyı.

Çoban telaşla açar kapıyı, elinde gaz lambası.

Yanında karısı

Şaşırır, tanır karşısındaki, kendisine hakaret eden adamı.

Çoban, bir şey demeden suçlu Can

sarılır Çobanın eline, başlar anlatmaya:

“Kardaş, hal böyle böyle. Dede böyle böyle söyledi.

Beni bağışla. Rızalığın olmazsa lokmam yenilmeyecek, kazanda kalacak. Bu, ölümdür köyde bize.”

Çoban şaşkın:

“Yani ben şimdi bu adamı bağışlamazsam, Dede Cem yapmayacak, bu ailenin lokması yenilmeyecek, öyle mi?”

Canlar koro halinde:

“Öyle kardaş…”

“Öyleyse bağışladım bu adamı. Ama bir şartım var: Ben de sizinle gelip Dedenin elini öpüp döneceğim.”

“Hay hay kardaş…”

Dört gittiler, beş döndüler.

Kar, ayaz, gece…

Vardılar Cem tutulan haneye.

Çoban vardı Dedenin eline.

Verdi rızalığını.

Dede dokundu bağlamanın teline.

Bağlama demlendi.

Verdi Gülbang’ı.

Cem başladı.

Lokmalar yendi.

Şafak da söktü…

ALEVİLİK BUDUR…

“Hak”tır.

“Rızalık”tır

Gerisi teferruattır…

***

(Bu bir hikâye değildir. Gerçektir.

Cemal Canpolat Dede anlattı defalarca.

Fazlası yoktur, eksiği vardır.

Post Dedesi,

Cemal Canpolat’ın babasıdır.

Yazmama, yaymama rızalık veren Cemal Dedeye Eyvallah… )

Ülkenin Kurtuluşu Sosyalist Cumhuriyetle Mümkün Olacaktır MAHİP DİLEK

Savunmanın savunmasız hale geldiği bir ülkede, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak ne kadar anlamlı olabilir?

Bugün Cumhuriyet’in temel değerleri — adalet, özgürlük, eşitlik — ağır bir kuşatma altındadır.

Avukatlar tutsak,

Hakimler ve savcılar baskı altında görev yapıyor.

Kadınlar her gün öldürülüyor.

Okullarda öğrenciler taşlı sopalı saldırılara uğruyor; ama tutuklananlar saldırganlar değil, öğrenciler oluyor.

Ülkenin en verimli toprakları maden şirketlerine peşkeş çekiliyor.

Gazeteciler, gerçeği yazdıkları için yargılanıyor, susturuluyor.

“Tek din, tek mezhep, tek dil, tek ırk” anlayışıyla insanlar inançlarından, kimliklerinden dolayı hedef gösteriliyor.

Halkın iradesiyle seçilen temsilciler görevlerinden alınıyor; seçmenin iradesi gasp edilip, halkın sesi susturuluyor.

Emekliler açlık sınırında, işçiler işsizlik ve güvencesizlikle yaşam mücadelesi veriyor.

Böylesi bir tabloda, sermayenin tahakkümü altındaki bir düzende hâlâ Cumhuriyet’ten söz edebilir miyiz?

Cumhuriyet’in ruhunu oluşturan halk egemenliği, eşit yurttaşlık, adalet ve özgürlük ilkeleri her geçen gün biraz daha aşındırılıyor.

Oysa Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değildir.

Cumhuriyet, halkın söz hakkıdır.Cumhuriyet, emeğin alın terinin değer bulduğu düzendir.

Cumhuriyet, kadının eşitliği, öğrencinin özgürlüğüdür.

Eğer bunlar yoksa, geriye sadece adı kalan bir rejimden söz ediyoruz demektir.

Bugün geldiğimiz noktada Cumhuriyet, içi boşaltılmış bir kavrama dönüştürülmüştür.

Ama bu tabloyu değiştirecek olan yine halkın kendisidir.

Çünkü biz inanıyoruz ki;

Yeniden kurulacak sosyalist bir Cumhuriyet,bu ülkeye adaleti, özgürlüğü ve eşitliği yeniden getirecektir.

Ve o gün geldiğinde, Cumhuriyet Bayramı yalnızca bir takvim günü değil,gerçek bir halk bayramı olacaktır.

FEDA ve DAKB’den Barış ve Adalet İçin Birlikte Yükselen Ses: “Rızalık, Hakikat, Barış!”

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), “Barış, Adalet ve Demokratik Geleceğimiz İçin Ortak Çağrı” başlıklı bir açıklama yaparak, tüm halkları 8 Kasım’da Köln’de düzenlenecek Büyük Barış Mitingi’ne katılmaya davet etti. Açıklamada, barışın ilerlemesi için Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü ve doğrudan diyalog koşullarının sağlanmasının gerekliliği vurgulandı.

FEDA ve DAKB, toplumsal barışın sağlanması için kritik bir döneme girildiğinin altını çizerek, devletin eşit yurttaşlık temelinde gerekli yasal düzenlemeleri bir an önce yapması gerektiğini belirtti. Açıklama, demokratik bir geleceğin yalnızca halkların ortak iradesiyle inşa edilebileceğini ifade etti.

Açıklamada, Abdullah Öcalan’ın başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin, halkların kardeşliği açısından önemli bir fırsat olduğunu dile getirildi. Ancak Meclis’te kurulan komisyonda Öcalan ile doğrudan görüşme olmaması, demokratik sürecin inandırıcılığını zedelediği kaydedildi.

Alevilik inancının “Yol bir, sürek binbir” öğretisine atıfta bulunarak, barış ve kardeşlik arayışlarının güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Açıklamada, Kürt sorununa demokratik ve kalıcı bir çözümün, tüm halkların ortak geleceği açısından hayati öneme sahip olduğu belirtildi.

8 Kasım’da Köln’de gerçekleştirilecek mitinge tüm inançları ve kimlikleriyle katılım çağrısı yapıldı. “Bu çağrı yalnızca bir mitinge değil, barışın, rızanın ve hakikatin meydanına bir çağrıdır. Geliniz canlar, rızalıkla, hakikatle, barışla buluşalım,” denildi.

Adana, Antep ve Maraşlılar Arjantin ve Uruguay’da Bir Araya Geldi

Arjantin ve Uruguay’da yaşayan Adana, Antep ve Maraş kökenli topluluklar, tarihsel ve kültürel bağlarıyla dikkat çekiyor. 1919-1980 yılları arasında gerçekleşen göç dalgalarıyla bu bölgelere yerleşen Anadolu kökenli Ermeniler, özellikle Buenos Aires ve Montevideo’da etkin bir sosyal yaşam sürdürmektedir. Buenos Aires’in Palermo semtinde kurulan kültür dernekleri ve okullar, topluluğun köklerini yaşatmaya devam etmesine olanak sağlıyor.

Son dönemde, Montevideo’da gerçekleştirilen “Red” belgeseli gösterimleri, bu toplulukların tarihini ve yaşadığı zorlukları gündeme taşıdı. Etkinliklerde Ermeni devrimci Paramaz ve soykırım konuları üzerinde tartışmalar yapıldı. Eski Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi Lucia Topolansky’nin de katıldığı bu etkinlikler, sadece yerel Ermeni toplumu değil, aynı zamanda Uruguaylı sosyalist milletvekilleri ve akademisyenler tarafından da ilgiyle izlendi.

Arjantin ve Uruguay, Ermeni Soykırımı’nı tanıyan ülkeler arasında yer alıyor. Uruguay, 1965 yılında soykırımı resmen tanırken, Arjantin 2007’de bu adımı attı. Montevideo’da soykırımı hatırlatan anıtlar ve Buenos Aires’teki anıtlar, bu tarihsel olayların toplumsal hafızadaki yerini vurguluyor.

Montevideo’daki Maraşlılar Derneği, kültürel etkinlikler ve sosyal faaliyetler düzenleyerek topluluğun geleneklerini yaşatmaya çalışıyor. Düğün salonları, mutfak ve spor alanları ile zengin bir sosyal yaşam sunan dernek, genç kuşakların kültürel bağlarını güçlendirmeye yönelik çalışmalar yapıyor.

1976-1983 yılları arasındaki Arjantin askeri diktatörlüğü döneminde, birçok muhalifin kaybedilmesi, bu toplulukların tarihi açısından derin izler bırakmıştır. 30 bin muhalifin kaybolduğu bu dönemde, Anadolu kökenli 24 Ermeni muhalifin de adı geçmektedir. Bu kayıpları anma amacıyla yapılan etkinlikler, hem toplumsal hafızayı canlı tutma hem de mücadele ruhunu yaşatma açısından önem taşımaktadır.

KKTC Alevi Kültür Merkezi’nde Kadınlar Komisyonu Seçimi Gerçekleşti

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Alevi Kültür Merkezi Lefkoşa Şubesi’nde Kadınlar Komisyonu seçimleri barış ve uyum içinde tamamlandı. Seçim süreci, katılımcıların rızasıyla gerçekleşti. Kıbrıs Alevi Kültür Merkezi Başkanı Cengiz Demir, önceki dönemde görev alan kadınlara teşekkür ederek, “Yüreğini, emeğini ve sevgisini yolumuza adayan tüm kadın canlarımıza gönülden teşekkür ediyorum. Hâk yolunda verilen her emek kutsaldır, her hizmet değerlidir” dedi.

Demir, yeni seçilen Kadınlar Komisyonu’na da başarı dileyerek, “Yeni Kadınlar Komisyonu’na Yol’un ışığıyla, Hakk’ın adaletiyle, birlik ve dirlik içinde başarılı bir hizmet dönemi diliyorum” ifadelerini kullandı. Bu seçim, kadınların toplum içindeki rolünü ve etkinliğini vurgulayan önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.

Kuzey Kıbrıs’ta Alevi kültürü ve kadınların katkısının artırılması amacıyla gerçekleştirilen bu tür etkinlikler, toplumsal dayanışma ve birlikteliği güçlendirmeye yönelik önemli bir fırsat sunmaktadır. Kadınlar Komisyonu, bu süreçte Alevi toplumu içinde aktif bir rol üstlenerek, sosyal adalet ve eşitlik mücadelesini sürdürecektir.