Ana Sayfa Blog Sayfa 92

AKP’nin özel savaş oyunları ALİ SİNEMİLLİ

Barış ve Demokratik Toplum sürecinin gelişmesi için acelesi olmayan tek parti hangisi denilse, hiç tartışmasız AKP cevabı verilebilir. Görünüşe bakılırsa, diğer tüm partilerin- olumlu ya da olumsuz- bu sürece dair bir görüşleri var. Bazısı sürecin erkenden nihayete ermesini istiyor, ülkeye barış havasının hâkim olması için uğraş içinde. Bazısı ise bir an evvel bu sürecin bitirilmesini, çünkü ülke için hayırlı olmadığını dile getiriyor. Bu noktada dikkat çeken yaklaşım AKP’den geliyor. AKP hiç acele etmiyor, bu konuda oldukça ağırdan alan tutumunu sürdürüyor. Öyle ki, doğru dürüst görüş de paylaşmıyor. Bir nevi bekle görcü, uzaktan izleyen bir tutumun sahibiymiş gibi bir görüntü veriyor.

Kimileri bu durumu AKP ‘halkın reflekslerini ölçüyor, oy kaybetmek istemiyor, kontrollü yaklaşıyor’ biçiminde iyi niyetlice yorumluyor ve bir bakıma ‘bu kadar da olur’ demeye getiriyor. Fakat pratikte yaşananlar meselenin hiç de öyle olmadığını gösteriyor.

1 Ekim’de Mecliste verilen görüntünün aksine ki bu görüntü AKP’nin süreci devam ettirmekten yana olduğu biçiminde yorumlandı, süreci gün geçtikçe daha fazla zora sokan, hatta sürdürülebilirliğini tehlikeye atan yaklaşım devam ediyor. Söylemde sürecin devamından yana irade beyan eden AKP, uygulamalarıyla bunun tam tersini yapmakta, sözün gerçek manasıyla özel savaş politikalarında ısrar etmektedir. Kullanılan dilden, uygulamalara kadar hemen her konuda bunu görmek mümkün.

Dikkat edilirse, Meclisteki komisyonun Önder Apo ile görüşmesi konusunda başta herhangi bir refleks söz konusu değildi. Çıkan aykırı sesler oldukça cılızdı. Zaten Bahçeli böyle bir çağrı yapmıştı ve doğası gereği böyle bir görüşme olacaktı. Fakat gelişmeler bu biçimde olmadı.

Kardeşlikten, demokrasiden bahseden AKP önce CHP gibi ülkenin birinci partisine yöneldi ve sürecin dışında tutmak için hemen her yolu denedi. Ardından varlıkları dahi tartışma konusu olan İYİP ve ZP ‘ye siyaset sahnesinde yeni bir alan açıldı.  Milliyetçi kesimler rahatsız oluyor denilerek, geçmiş dönemlerde çokça başvurulan kutuplaştırıcı siyasetin önü açıldı.  Güya İYİP ve ZP taraftarları bu sürece karşıymış, CHP içinde bazıları bu görüşmeye karşıymış biçiminde bir algı oluşturularak, sürece öncülük eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmenin önüne geçildi. O İYİP ki, kongresinde iktidar darbesiyle yönetimi yeniden şekillendirildi. O ZP ki, attığı her adım derin devletin yönlendirmesi altında gerçekleşiyor.

Kuşkusuz, CHP’yi bu sürecin dışına iten güç de, adı geçen ırkçı -milliyetçi partileri harekete geçiren güç de AKP iktidarı oluyor. İktidar buna zemin sunmasa ne CHP’den böyle bir refleks gelişecek ne de tamamen tükenmiş bu partilerin halkın kafasını karıştırması mümkün olacak. Eğer bunlar oluyorsa nedeni iktidarın zamana oynayan, oyalayan siyasetidir.

Malum! Son günlerde Türk medyasının konuştuğu iki temel konu; ‘Kobane davası’ tutuklularının serbest bırakılması ve Önder Apo’nun Medya’ya ilişkin yaptığı belirtilen değerlendirmeler oluyor. Her iki meselede de Önder Apo’ya sistemli bir saldırının gerçekleştiği aşikârdır. Her iki meselede de özel savaş oyunlarına had safhada başvurulduğu, açıktan Önder Apo’nun hedeflendiği görülüyor.  Demirtaş ve arkadaşlarını bırakmayan, bunun için kendi hukukunu hiçe sayıp uluslararası hukuku dikkate almayan AKP iktidarı, bu meseleyi tam tersi bir biçimde yansıtmaya çalışmakta, büyük bir dezenformasyon faaliyeti yürüterek, halkın kafasını karıştırmak istemektedir. Benzer bir algı operasyonunun Medya ile ilgili de yapılmak istendiği görülmektedir.

Aklı başında herkes biliyor ki, Kobane davası tutuklularının serbest bırakılmaması da, ‘YPG’ye birlikte saldıracağız’ diyen medyanın dili de tek merkezden alınan talimatla şekil almaktadır. Bu merkezin AKP aklıyla, AKP’nin yön verdiği devlet aklıyla hareket ettiği tartışma götürmez.

İşte, içerde kardeşlikten bahseden AKP yöneticilerinin Rojava’yı tehditleri devam ediyor. Kürdün en temel haklarına kavuşmaması için her türlü kirli pazarlık yapılıyor, bunun için devletin tüm imkanları seferber ediliyor. Günübirlik olarak Ankara’da DAİŞ artığı HTŞ elemanları ağırlanıyor.

Açık ki, mevcut durumda AKP’nin süreç karşısındaki tutumunu deşifre etmek, bunu geciktirmeden yapmak öncelikli iş oluyor. AKP sürecin karşısında durduğu için, bugün komisyonun Adaya gidip gitmemesi tartışma konusu olmakta, sürece dair yürütülen tartışmalar negatif bir seyir izlemektedir. O halde, başta AKP’nin yaklaşımını doğru değerlendirmek, yürüttüğü psikolojik savaşı iyi görmek, adım atmadığı halde atmış gibi yaparak algı oluşturmasının önüne geçmek gerekiyor.

Çok bariz bir biçimde görülüyor ki, Kürt tarafının attığı tarihi adımlara AKP iktidarı hiçbir cevap vermemiş, üstelik bu adımları izlediği politikalar ile boşa çıkarmanın, değersizleştirmenin çabası içinde olmuştur. Dolayısıyla, sürecin gelişimi için özellikle son dönemlerde ağırlık verilen bu özel savaş saldırılarına-halkımızın deyimiyle Osmanlı oyunlarına- karşı duyarlı olmak olmazsa olmazdır.

yeni yaşam gazetesi

OKKALI KÜFÜR HÜSEYİN ÖZDEMİR

İlk ayrılığı, ilk uzağı yaşadığım yer  Ceyhan.

59’de ilkokulu bitirmiştim. Ortaokula Ceyhan’da devam edecektim. Ağabeyim Ceyhan’a yerleşmiş, seyyar satıcılık yapıyordu; onun yanında, onun himayesinde okuyacaktım. 59’un sonbaharının  ılık,  güneşli bir sabahında  Sevdillli’de Tırbe Ğate’nin orda  bindiğim kırmızı burunlu kamyon gün ikindiye vururken beni  Malatya’ya bıraktı. İlk kez bir şehir  görüyordum; bambaşka  bir dünya.  Şaşkındım, ürkektim. Bir faytona  binip gara gittim. Ürkekliğimden faytoncuya verdiğim paranın üstünü de isteyememiştim.

O akşam Malatya garından  Ceyhan’a yol aldım. Bütün gece trende ilginç insan manzaraları arasında öğleye yakın  Çukurova’nın sarısıcağına, Ceyhan’a ayak bastım. Önce Yoğurtçu Hamit’in dükkanına gittim. Köyden çıkarken  öyle tembihlemişlerdi.  Zaten bizim oralardan Ceyhan’a çalışmaya gelenlerin ilk uğrak yeri Yoğurtçu’nun dükkanıydı. Yoğurutçu, Küreciğin Bekir Uşağı’ndan gelip yerleşmişti Ceyhan’a. Gençliği bizim oralarda çobanlık yapmakla geçmiş. Aleviliğe aşırı düşkündü. Okumaya geldiğimi öğrenince daha  bir sıcak davrandı. ‘‘Oku’’ dedi,  ‘‘oku’’  biz bu yezitlerle ancak okumakla başa çıkarız.’’

Oniki yaşında ilkokula başlamıştım. Liseyi bitirmem gereken yaşta ortaokula yazılıyordum. Sırık gibi bir öğrenci. Tüm bakışlar üzerimde;  bakışlar  alaylı.

Ağabeyime fazla yük olmamak için yaz tatillerinde  ve  ders arası dinlenmelerde iş  bulup çalışıyordum. Fırınlarda hamurculuk, kahvelerde garsonluk, çırçır fabrikalarında   hamallık …

Bir yaz tatilinde Ceyhan ırmağına nazır Köprübaşı kahvesinde garsonluk işi bulmuştum. O tarihlerde soğutucular  yaygın olmadığından meşrubatlar özel buzanelerde üretilen  buzlarla soğutuluyordu. Bizim kahvenin meşrubatlarını soğutmak için buzları buzaneden ben  getiriyordum. Her gün bir kaç kez, kahveye beş altı  yüz  metre uzaklıktaki buzaneden  bez çuvallar içinde,  yermi otuz kilo ağırlığındaki buz kalıplarını  sırtımda  taşımak  zülüm gibi geliyordu bana. Dizlerimin bağı çözülüyor, nefesim kesiliyordu. Bu halde bile  patron  her seferinde  küfürle karışık ‘‘Ulan mektepli uyuz eşek gibisin, buzları yine eritmişsin…’’ diyerek  azarliyordu. Azarlama ne ise,   küfürleri içime bıçak gibi batıyordu. Bir gün yine  kan ter içinde buzları  getirdim; buzları bırakır bırakmaz  yere yıkılıp kalmıştım.  Patron, bu halimi görmezden gelerek  ‘‘ Nerde kaldın Ulan uyuz eşek’’ demeden edemedi.  O an  birden gücümün  bittiğini, içimdeki ılıklığın  boşaldığını his ettim. Gözlerim kararmış, kendimden geçmiştim. Gözlerimi açtığımda, yorgunluğun açlığımı yuttuğu vaziyetteydim. Gazozları koyduğumuz fıçının yanına, ıslak beton üstüne yığılıp kalmıştım.. Üzerimde kahverengi telveli sular akıyordu. Potron bu halime bakıp gülmekten kebapları yutamiyordu. Kırmızı yüzü daha kırmızılaşmıştı. leşe doymamış yabani bir hayvan gibi  yalanıp duruyordu.

Neden sonra kalkabildim. Kapıya doğru yürürken  ayaklarımdaki gücü  sınadım önce. Sonra  tam kapının eşiğinde kahvedekilerin duyabileceği bir sesle  ‘‘patron’’ dedim ‘‘senin ananı avradını  yüzbin kez….’’ Kaçış o kaçış, bir daha kahvenin yanından geçmedim. Çünkü, patron  görse beni  ‘‘paramı çaldın’’ diye  iftira  atabilirdi.

O kaçışta soluğu Yoğurtçu’nun dükkanında aldım. Yoğurtçu,    tedirginliğimi    fark etti.    Önce  her zaman  takıldğı    gibi   ‘‘Anan gözel mi?’’ diye  bir güzel  takıldı,  sonra tezgahın  altındaki  buzlu ayranından bir tas  ayran uzattı.  ‘‘Al iç’’ dedi,  ‘‘ serinlenirsin.’’  Ayranı içtim;   ferahladım. Olayı  anlatım Hamit Amcaya.  ‘‘Gözel yapmışsın, Yezidin tekidir,  o’’  dedi. Tanıyormuş. Bu sırada üstü başı kireç lekeleri içinde  bizim Sevdilli’li   Lallo İbrahim çıka geldi.  Zeynebin oğlu Lallo  İbrahim. İbrahim  ağabeyi köyden  hayal mayal hatırliyordum.  Zeynep Ana  genç  yaşta dul kalınca  geçim uğruna  gelip Ceyhan’a yerleşmişti.  Zeynep Ana ev işlerinde,  İbrahim  inşaatlarda çalışıyordu.  Diğer  iki oğlu  Mehmet  seyyar satıcılık,  Hüseyin  simit  satıyordu.  İbrahim  ağabi  tanıdı beni; sarılıp öptü.  Hamit amca, öfkeli bir sesle  yaşadıklarımı   anlatı.  İbrahim ağabi, ayranını içip  nefes aldı, sonra  ‘‘bizim kalfa talebeleri   sever, dilersen gel bizim inşaata çalış,  işin kolayını  veririz, zorlayamayız seni ’’ dedi. İçimde ekmek filizi tomurculandı.  O  an   açlığımı da yorgunluğumu da unutum.  Araya zaman koymadım;  sonraki gün İbrahim ağabi  ile birlikte   inşaatta idim.

İnşaat işçisinin   yaşadıklarını da    Nazım baba anlatsın:

 

YAPIYLA YAPICILAR

Yapıcılar türkü söylüyor,

yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz daha zor.

 

Yapıcıların yüreği

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,

ama yapı yeri bayram yeri değil.

Yapı yeri toz toprak,

çamur, kar.

Yapı yerinde ayağın burkulur,

ellerin kanar.

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,

her zaman sıcak,

ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,

ne herkes kahraman,

ne dostlar vefalı her zaman.

 

Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.

Bu iş biraz daha zor.

Zor mor ama

yapı yükseliyor, yükseliyor.

Saksılar konuldu pencerelere

Alt katlarında.

İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar

Kanatlarında.

Bir yürek çarpıntısı var

Her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.

Yükseliyor

Yükseliyor

Yükseliyor yapı kan ter içinde.

MHP, “Cemevleri İbadet Yeridir” Diyerek Elindeki Alevi Kanını Temizleyemez HASAN SUBAŞI

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı konuşmada, Maraş ve Çorum Katliamları’na ilişkin “Dün ne diyorsak bugün de aynı çizgideyiz” sözleri, yalnızca politik bir çıkış değil; Türkiye’nin resmi ideolojisinin inkar, çarpıtma ve hafızasızlaştırma pratiğinin güncel bir örneğidir. Bu ifade, aynı zamanda Alevi halkına karşı işlenmiş tarihsel suçların, bugün hâlâ siyasal meşruiyet zırhı altında korunmaya devam ettiğini de göstermektedir.

Bu söylem, 1970’lerden bugüne uzanan devlet–ülkücü faşist şiddet geleneğinin üzerini örtmekte ve Alevilere yönelik tarihsel suçların hesabını vermek yerine, suçun varlığını tartışmasız biçimde normalleştirmektedir. Bahçeli’nin bu açıklaması, MHP’nin sadece geçmişte değil, bugün de Alevi kimliğine yönelik sistematik dışlama politikalarının ideolojik taşıyıcısı olmayı sürdürdüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.

Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, Aleviliği hiçbir zaman kendi özü üzerinde yeşeren bir inanç olarak tanımadı. Tam tersine onu Sünni merkezli ulus inşasının çevresinde konumlandırdı. Bugün Bahçeli’nin Hacıbektaş’ta “milli birlik nişanesi” olarak tanımladığı Horasan Erenleri Cemevi Külliyesi, tam da bu anlayışın devamıdır. Yani Aleviliği devletin çizdiği çerçevenin sınırları içinde “makbul bir kimlik” olarak yeniden tanımlamaktır. Bu makbuliyet politikası, Diyanet’in teolojik tekeliyle, İçişleri Bakanlığı’nın güvenlikçi yaklaşımıyla ve Alevi-Bektaşi Cemevleri Başkanlığı gibi kurumlarla somutlaşmaktadır. Böylece Alevilik, kamusal alanda bir inanç olmaktan çıkarılarak devlete entegre edilmiş bir folklor unsuruna dönüştürülmektedir.

1978 Maraş ve 1980 Çorum Katliamları sadece “toplumsal olaylar” değil, planlı kontrgerilla operasyonlarıdır. Fail profilleri, örgütsel ilişkiler ve siyasi koruma ağları incelendiğinde, MHP ve Ülkü Ocakları çevresinin devletin derin yapılarıyla iç içe geçtiği açıkça görülmektedir. Bu katliamlar, Soğuk Savaş döneminde “anti-komünizm” parantezinde meşrulaştırılmış, Aleviler ise “komünist” ya da “vatan haini” olarak hedefe konulmuştur. Dolayısıyla MHP’nin bu olaylardaki rolü sadece siyasi bir sorumluluk değil, aynı zamanda ideolojik bir suç ortaklığıdır. Faşist şef Devlet Bahçeli’nin “aynı çizgideyiz” sözü, bu anlamda geçmişin inkarı değil, katliamcı sürekliliğin itirafıdır.

Devletin Alevilikle ilişkisi uzun süredir “tanıma” değil, “dönüştürme” üzerine kuruludur. Bu nedenle Bahçeli gibi aktörlerin kullandığı dil, sadece Alevilere değil, Aleviliğin hafızasına da saldırıdır. Katliamların faillerinin değil, kurbanlarının “şüpheli” ilan edilmesi; toplumsal barış söyleminin “tek millet, tek itikat” formülüne indirgenmesi, inkarın politik mekanizmasını üretmektedir. Bu mekanizma toplumda vicdan yerine korkuyu, yüzleşme yerine sessizliği hâkim kılar. Oysa barış, ancak failin kabulü ve mağdurun onuruyla mümkündür.

Bahçeli konuşmasında sık sık “Alevi İslam inancı” vurgusu yapıyor. Bu vurgu sıradan bir söyleme değil, Aleviliği tanımlama iddiasına ilişkindir. Oysa Aleviliği tanımlamak Bahçeli’nin haddine değildir. Katliamcılar, ırkçılar Aleviliği tanımlayamazlar, bizim canımız olamaz; cemlerimize giremez, semahımızı dönemezler.

Faşist şef, bugünkü MHP grup toplantısında yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı: “Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimiz bizim canımız, can beraberimizdir. Onların her sorunu bizim de sorunumuz, her isteği bizim de isteğimizdir. Aleviliği asıl mecra ve muhtevasından koparıp inanç ve kültür alanından çıkaranlar, bunu siyasi mevzi haline dönüştürmeye çalışanlar büyük bir yanlışın failleridir.

Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir. Cem de bizim, semah da bizim, imanın ve İslam’ın mükellefiyetleri de bizimdir. Cemevinin ibadethane olarak tescili hususunda atılgan olmak, engelleri birer birer kaldırmak gerekmektedir.”

Bahçeli’nin bu sözleri, yüzeyde uzlaşmacı görünse de, Aleviliği İslam’ın içinde eriten, onu bir mezhep farklılığına indirgeyen devletçi bir asimilasyon söylemidir. Bu yaklaşım, Diyanet’in çizdiği sınırları “hoşgörü” kılıfıyla meşrulaştırmaktadır. Hacıbektaş’ta yapılan Horasan Erenleri Cemevi ve MHP destekli Horasan Erenler Dernekleri Federasyonu, bu politikanın pratik ayağıdır.Bahçeli’nin bu söylemi, devletin Aleviliği kendi dinsel şablonuna uydurma stratejisinin güncellenmiş halidir. Faşist şef Bahçeli, bu sahte söylemle MHP’nin elindeki Alevi kanını silemez.
Aleviler, dün olduğu gibi bugün de MHP’li faşistleri “can” olarak görmeyeceklerdir!

MHP liderinin bu söylemleri, “aynı çizgideyiz” ifadesiyle birlikte yalnızca bir politik savunma değil, devletin ideolojik sürekliliğinin güncel bir ifadesidir. Bu çizgi değişmedikçe, barış, eşitlik ve laiklik mücadeleleri hep aynı duvara çarpacaktır. Gerçek barış; ancak geçmişin failleriyle yüzleşildiğinde, Alevi kimliği özgürleştiğinde ve “devletin Aleviliği” değil, Alevilerin kendi Aleviliği yaşandığında mümkün olacaktır.

MHP ile AKP’nin yakın dönemde yeniden gündeme getirmeye hazırlandıkları “Alevi açılımı”, geçmişteki asimilasyon politikalarının yeniden ambalajlanmış halidir. Devlet, bu politik yönelimiyle Aleviliği tanımak yerine kontrol etmeye çalışmaktadır. Alevilik, devletin değil halkın inancıdır. Bu bağlamda hiçbir güç, ne Aleviliği ne de Alevileri herhangi bir külliyenin içine sığdırarak orada yoğurup yeniden şekillendiremez.

Aleviler dün olduğu gibi bugün ve yarın da yola verdikleri ikrara sadık kalarak, zalimin karşısında, mazlumun yanında durmaya ve toplumsal rızalık düzeni için mücadele etmeye devam edeceklerdir.
Pir Sultan Abdal’ın yolundan yürüyenlerle Osmanlı şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin yolundan yürüyenler asla barışmayacaktır!

Sözün özü: Faşist MHP’den Alevilere dost olmaz! Gerçek dostluk, halkların ortak mücadelesindedir. Alevi kurumları, emek ve demokrasi güçleri bu gerici-faşist blok karşısında yan yana durdukça, yolun ışığı sönmeyecek, rızalık düzeni yeniden kurulacaktır.

Alevi liderlerden Bahçeli’ye: Sınırları aşan bir açıklama!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Alevi inancına yönelik cemevi açıklamaları, Alevi kurum başkanlarından sert tepkiler aldı. Bahçeli’nin, “Cami ne kadar bizimse, cemevi de bizimdir” sözleri Alevi toplumunun önde gelen isimleri tarafından “haddini aşan bir açıklama” olarak değerlendirildi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, bu sözlerin ardından yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini vurguladı ve “Bu ülkede katliamlar, soykırımlar yaşandı. Eğer gerçekten bıktıysanız, gerekli adımları atmalısınız” dedi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ise Bahçeli’nin yaklaşımının Aleviliği bir ırkın ve dinin içine hapseden bir anlayış olduğunu belirtti. Erçe, “Cemevi’nin ibadethane olup olmadığını belirlemek Bahçeli’nin haddi değildir” diyerek, Alevi kimliğinin ve inancının özüne saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi. Ayrıca, geçmişte yaşanan Alevi katliamlarının sorumluluğunun unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Bahçeli’nin açıklamalarını “fiyasko” olarak nitelendirerek, MHP’nin Aleviliği Türk ve İslam potasında eritme çabalarını eleştirdi. Yılmaz, “Aleviliği sürekli bir ideoloji üzerinden tanımlama çabaları, inancımızı yok saymaya yönelik bir girişimdir” dedi.

Alevi kurum başkanları, cemevlerinin yasal statüsü konusunda bir adım atılmadığı sürece Bahçeli’nin açıklamalarının samimiyetsiz olduğunu dile getirdi. Alevi toplumu olarak kendi kimliklerini tanımlama haklarının bulunduğunu vurgulayan liderler, Aleviliğin özgün bir inanç olduğunu ve bu inanca saygı gösterilmesi gerektiğini ifade ettiler.

Hakan Tosun’un Hakk’a Uğurlama Erkanı Detayları Açıklandı

Gazeteci Hakan Tosun, 13 Ekim’de sokak ortasında birden fazla kişinin saldırısına uğrayarak yaşamını yitirdi. Saldırının nedenleri ve failleri hakkında henüz net bilgiler bulunmamakla birlikte, olayın organize bir şekilde gerçekleştirildiğine dair birçok şüphe var. Tosun’un cüzdanı ve iş ekipmanının çalınması, saldırının ardındaki motivasyonları sorgulattı.

Hakan Tosun, 10 Ekim gecesi Esenyurt’ta gerçekleşen saldırının ardından 27 saatlik bir arayış sonucunda hastaneye ulaştırıldı. Ancak, 13 Ekim’de beyin ölümü gerçekleşti ve 15 Ekim’de Nurtepe Cemevi’nde yapılacak Hakk’a uğurlama erkanı ile son yolculuğuna uğurlanacak.

1975 İstanbul doğumlu olan Hakan Tosun, medya kariyerine 1990’lı yıllarda başlamış ve özellikle ekoloji konularındaki duyarlılığı ile tanınmıştır. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çevre direnişlerini takip eden Tosun, aynı zamanda ekoloji ve kent mücadelelerine dair belgesel projeleri de geliştirmiştir.

Tosun’un ölümü, basında geniş yankı uyandırırken, saldırının ardındaki nedenlerin araştırılması ve adaletin sağlanması için çağrılar yapılmaktadır. Hakk’a uğurlama erkanı, 15 Ekim’de saat 13:00’de Nurtepe Cemevi’nde gerçekleştirilecektir.

Bahçeli’den dikkat çeken çıkış: “Cemevinin ibadethane olarak tescilinde atılgan olunmalı”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cemevi açıklaması Alevi çevrelerinde yankı uyandırdı. Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada cemevlerinin ibadethane olarak tescil edilmesi gerektiğini söyleyerek, “Bu konuda atılgan olunmalı, engeller birer birer kaldırılmalıdır” dedi.

“Cami ne kadar bizimse cemevi de bizimdir”

Bahçeli konuşmasında, Alevi toplumuna yönelik dikkat çeken ifadeler kullandı:

“Hepimiz Müslüman değil miyiz? Hepimizin Allah’ı, peygamberi, kıblesi, kitabı bir değil mi? Etnik ve mezhebi ayrılıklar kimi mihraplar tarafından silah gibi kullanılmadı mı? Birbirimizi çatık kaşlarla takipten bıkmadık mı? Yetmedi mi çektiğimiz çile ve eziyetler? Tek yürek olmayalım mı?

Hem Aleviyiz hem Sünni, hepsinden evveli de Müslüman Türk milletiyiz. Alevi kardeşlerimiz bizim canımızdır, onların her sorunu bizim de sorunumuzdur. Cami ne kadar bizimse, cemevi de bizimdir.”

“Cemevlerinin ibadethane olması engeli kalkmalıdır”

Bahçeli’nin cemevi açıklaması kapsamında MHP lideri, Aleviliği inanç ve kültür alanının dışına çıkarmaya çalışan çevreleri de eleştirdi.

“Alevi kardeşlerimizin cemevini ibadet olarak görmelerine anlayış göstermek lazım. Cemevlerinin ibadethane olması engeli kalkmalıdır.

Bahçeli ayrıca, “Alevi kardeşlerimizin her isteği bizim de isteğimizdir” diyerek Alevi toplumuna yönelik kapsayıcı mesajlar verdi.

“Maraş’tan Çorum’a kadar yaşananlar bizim ilgi sahamızın dışındadır”

MHP lideri konuşmasında geçmişte yaşanan Alevi katliamlarına da değindi:

“Dün ne diyorsak bugün de aynı çizgideyiz. Maraş’tan Çorum’a kadar yaşananların iç yüzünü okumayanlar, emin olun ki bizim ilgi ve irtibat sahamızın sonuna kadar dışındadır. Hacıbektaş’ta yaklaşık 6 bin metrekarelik dünyanın en büyük cemevi külliyesinin milli birliğimizin nişanesi olması Allah’tan niyazımızdır.”

Alevi çevrelerinden temkinli tepki

Bahçeli’nin cemevi açıklaması, Alevi toplumu içinde temkinli ve kuşkulu bir şekilde karşılandı.

Birçok Alevi kurumu, MHP’nin geçmişte yaşanan Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarındaki rolüyle yüzleşmeden yaptığı bu açıklamaların samimiyetinin sorgulanacağını ifade etti.

Alevi örgütleri, “öncelikle geçmişte yaşanan acıların kabul edilmesi ve sorumluluk alınması” gerektiğini vurguluyor. Açıklamanın ancak samimi bir yüzleşme ve adalet adımlarıyla anlam kazanabileceğini belirtiyorlar.

Aleviler Arasındaki Ayrılıklar, Kimin İşine Yarıyor? ŞÜKRÜ YILDIZ

Alevi kurum ve kuruluşlarının yıllardır dile getirdiği en önemli talep, Alevi birliğinin yaratılmasıdır. Bu uğurda yıllardır çeşitli oluşumlara gidiliyor, birlik girişimleri yapılıyor, birlik fotoğrafları kamuoyuyla paylaşılıyor. Ama aynı zamanda tabanda, yani halkın vicdanında da güçlü bir birlik iradesi var. “Artık ayrı düşmeyelim, bir olalım” diyen bir ses var. Alevi kurumları da bu sese kulak vererek adımlar atıyorlar.

Ama gelin görün ki, uzun süredir süren bu birlik mücadelesi, son yıllarda kurumların içeriden didiştirildiği, ayrıştığı, hatta kendi doğal gücünden koparıldığı bir sürece dönüşmüş durumda. Birlik için evet, çok güçlü gerekçeler var; ama ayrılık için de ne yazık ki çok fazla bahane yaratılmış. Bu bahaneleri öne çıkaran, ayrışmayı besleyen bir tartışma dili Alevi toplumuna dayatılıyor. Oysa bugün Alevilerin en öncelikli meselesi, Orta Doğu’da varlığını, kimliğini, inancını ayakta tutma mücadelesidir. Buna rağmen içe dönük tartışmaları ısrarla gündeme getiren, toplumun dikkatini dağıtan bir dil dolaşıma sokuluyor. Provokatif çıkışlar, sosyal medya tartışmaları, küçük sözlerin koca kavgalar hâline getirilmesi… Bütün bunlar, Alevi toplumunu içten içe yoran, enerjisini tüketen bir süreci işaret ediyor.

Bu süreç, Alevi kurumları ve toplumu arasında giderek derinleşen bir gerilimi de beraberinde getiriyor. Her ne kadar resmi kurumlar üzerinden bu ayrışmalar çok açık biçimde görülmese de, sosyal medya platformlarında tablo çok net. Orada, “Bir deli kuyuya taş atıyor, toplum da o taş üzerinden birbirini aşağılamaya başlıyor” sözü birebir yaşanıyor. Tartışmaların büyük kısmı, bilinçli biçimde yönlendiriliyor. Özellikle iktidar cephesindeki troll ağlarının, Alevi toplumunu birbirine düşürmek için nasıl devreye girdiği artık saklanmıyor. Bir grup Alevi’nin diğerini hedef almasını sağlayan, dışarıdan üretilmiş sahte gündemler toplumun iç huzurunu zehirliyor. Çünkü bu tartışmaların sonucu hep aynı oluyor: güç kaybı.

Kendi içinde didişen, dışarıda sesi kısılmış bir topluluk… Yarın siyasi kararlar alınırken de bu dağınıklık yüzünden doğru adımlar atılamıyor, temsil gücü zayıflıyor. İşte tam da böyle bir dönemde, geçmişte Alevilere karşı katliamların arkasında durmuş bir siyasi partinin — Milliyetçi Hareket Partisi’nin — “Cemevi külliyesi” adı altında bir açılım yapması, dikkatle okunması gereken bir tablo. Çünkü “külliye” kavramı bile, iktidarın “saray” anlayışını çağrıştırıyor. Bu kavramlar tesadüfen seçilmiyor. İktidarın sembol diliyle, Aleviliği kendi meşruiyet zeminine dahil etme çabası yürütülüyor.

Katillerine oy veren, onlarla birlikte cemevi açan bir Alevi topluluğu yaratılmak isteniyor. Bu kadar açık. Elbette bu durumu iki farklı açıdan okumak mümkün. Birincisi, devletin ve iktidarın Alevilere karşı yıllardır süren politik baskılardan sonuç alamadığı, artık Alevileri tanımak zorunda kaldığı şeklinde yorumlanabilir. Eğer bu bir yüzleşmeyse, geçmişle samimi bir hesaplaşma anlamına geliyorsa, bu elbette olumlu bir gelişme olurdu. Ama MHP’nin ve genel olarak iktidarın geçmiş politikaları dikkate alındığında, bu yaklaşımın samimiyetine inanmak güç. Daha olası olan, bu adımların Alevi toplumunun birikmiş gücünü dağıtmak, onu kendi çizgisine çekmek için atıldığıdır.

Suriye’de yaşanan katliamlarda bile iktidar ortağı olarak yer alan bir yapının, Alevilerle inanç diyaloğu kurması inandırıcı değildir. Bu girişimler, Alevi örgütlenmesini etkisizleştirme çabasının yeni biçimleridir. Alevi kurumlarının cemevleri etrafında yarattığı dayanışma gücü, iktidar açısından rahatsız edici bir birikimdir. Şimdi o güç, “külliye” adıyla başka bir yere kanalize edilmeye çalışılıyor. Bu tablo, MHP siyasetinin doğasına uygun bir stratejidir.

Bugün Alevi hareketine dayatılan ayrılıklar, iktidarın planlı hamleleriyle iç içe yürütülüyor. Aleviler içindeki tartışmalarda bir taraf “biziz” derken, diğer taraf da “asıl biziz” diyor; ama perde arkasında, iktidar destekli troll ağları bu ayrılıkları körüklüyor. Aynı yöntem Kürt hareketinde, aynı yöntem CHP’deki iç hesaplaşmalarda da uygulanıyor. Her seferinde amaç aynı: Birlik duygusunu parçalamak.

Oysa Alevi inancının özünde “72 milleti bir görürüz, ayrımcılığı kabul etmeyiz” anlayışı vardır. Alevilik, her dilden, her inançtan, her kimlikten insanı eşit gören bir inançtır. Ama öyle bir atmosfer yaratılmış durumda ki, bir kelime, bir cümle, bir yorum bile büyük bir toplumsal kavganın fitilini ateşleyebiliyor. Geçtiğimiz günlerde, örneğin Erdal Erzincan’ın ya da Merdan Yanardağ’ın kullandığı ifadeler, belki tamamen iyi niyetliydi; ama sosyal medyada öyle bir dalga yaratıldı ki, bu sözler birer silaha dönüştürüldü. Bir baktık, geçmişte Alevilere hakaret eden çevreler bir anda bu tartışmaların “bir tarafı” olmuş. Sanki Alevileri savunuyorlarmış, sanki Erdal’ı seviyorlarmış gibi davranıyorlar. Ama biz biliyoruz ki, bunların çoğu maaşlı troller. Bir gün Alevi oluyorlar, ertesi gün Kürt, sonra CHP’li, Kılıçdaroğlu’cu, ertesi gün “devrimci” kisvesine bürünüyorlar. Amaçları hep aynı: toplumu kendi içinde kavga ettirmek.

İşin en tehlikeli yanı ise şu: Biz bile zaman zaman bu tartışmalara “müdahale ediyorum” diyerek dahil oluyoruz. Oysa farkında olmadan oyunun bir parçası hâline geliyoruz. Her tepki, o oyunu oynayanları daha da güçlendiriyor. Bugün Alevi kurumlarımızın toplum nezdinde güven kaybetmesinin temel nedenlerinden biri, bu iç tartışmalara fazla alan bırakmalarıdır. Bu tartışmalar, ne yazık ki önümüzdeki dönemde de sürecek gibi görünüyor. Ama yapılması gereken belli: İktidarın kurduğu bu sahte tartışma zeminine düşmemek. Onların bizi çekmek istediği “çöplüğe” girmemek.

Alevi toplumu bugün tarihî bir eşikte. Bu eşikte ya kendi birliğini, kendi iradesini koruyacak ya da dışarıdan dayatılan yapay tartışmaların içinde kaybolacak. Gerçek çözüm, birbirimizi anlamakta, birbirimizi duymakta. Ayrışmaya değil, ortak akla ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Çünkü Alevilerin güç kaybetmesi sadece Alevilerin değil, Türkiye’deki tüm demokratik muhalefetin güç kaybetmesi anlamına geliyor. O yüzden bugün en çok, birbirimize sahip çıkmaya ihtiyacımız var.

Berlin Barış Konferansı’ndan Devlete Çağrı: Harekete Geçin!

Almanya’nın Berlin kentinde düzenlenen ‘Sözümüz Var’ Türkiye Barış Konferansı, Alevi Kurumları ve siyasi parti temsilcilerinin bir araya gelmesiyle gerçekleşti. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) tarafından organize edilen etkinlikte, barış ve demokrasi mücadelesinin önemi vurgulandı. Katılımcılar, Aleviler, Kürtler ve diğer kimliklerin hakları için ortak mücadele çağrısı yaptı.

Konferansın açılışında, 10 Ekim 2015’teki katliamda hayatını kaybedenler anıldı. AABK Medya Temsilcisi Özkan Lafatan, yıllardır süregelen hak mücadelesinin önemine dikkat çekti. BAT-Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Yüksel Özdemir, Türkiye’deki en önemli sorunların eşit yurttaşlık ve inanç özgürlükleri olduğunu belirtti. Özdemir, bu sorunların yeni bir sivil anayasa ile çözülebileceğini ifade etti.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecinin sadece Kürt sorunuyla sınırlı olmadığını, tüm toplumsal kesimlerin demokratikleşmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca, devletin Aleviliği kontrol altına alma çabalarına karşı çıktıklarını belirtti. CHP Ankara Milletvekili Umut Akdoğan da, Alevilerin haklarının tanınması ve eşit yurttaşlık taleplerinin yerine getirilmesi gerektiğini ifade etti.

EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, Türkiye’deki barış sürecinin, bölgedeki emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendiğini belirterek, Kürtlerin haklarının tanınmasının şart olduğunu ifade etti. AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Alevi toplumunun maruz kaldığı inkar ve eşitsizliklere dikkat çekti ve barış sürecinde somut adımlar atılması gerektiğini vurguladı.

Konferansın sonunda, katılımcılar ortak mücadele vurgusu yaparak, devletin ve iktidarın atması gereken adımların önemine dikkat çekti. Barışın sağlanması için tüm toplumsal kesimlerin bir araya gelmesi gerektiği mesajı verildi.

Hüseyin Mat: “Barış, AKP’nin insafına terk edilemez!”

11 Ekim 2015 tarihinde Berlin Alevi Toplumu Cemevi’nde düzenlenen Türkiye Barış Konferansı’nda Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Alevilerin tarih boyunca barış, kardeşlik ve toplumsal dayanışma değerlerini benimsediğini vurguladı. Mat, Alevilerin, Kürtlerin ve devrimcilerin barış için birlikte mücadele etmesinin önemine de dikkat çekti. Alevilerin sadece kendi örgütlenmeleri ile sınırlı kalmadığını, her alanda hak ve demokrasi mücadelesi verdiklerini ifade etti.

Konferansta, AKP’nin Alevi açılımı ve barış süreci konularına da değinen Mat, geçmişte yapılan çalıştayların sonuçlarının Alevi taleplerini hiçe saydığını belirtti. Alevilerin ibadet yeri olan cemevlerinin tanınması gerektiğini vurgulayan Mat, mevcut anayasanın uygulanmasını ve taleplerin kararnamelerle hayata geçirilmesini talep etti. Barış sürecine destek verdiklerini ancak bu sürecin AKP’nin veya MHP’nin çıkarlarına hizmet etmemesi gerektiğini dile getirdi.

Hüseyin Mat, Alevi kurumlarının bir araya gelerek ortak hareket etme kararı aldığını ve Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi’nin kurulmasının bu sürecin bir parçası olduğunu açıkladı. Alevi toplumu olarak, farklı kesimlerle işbirliği içinde olmanın önemine vurgu yapan Mat, Türkiye’deki tüm toplumsal grupların bir araya gelmesi gerektiğini belirtti.

Son olarak, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin kazanacağına olan inancını yineleyen Mat, mücadeleye devam edeceklerini ve Alevilerin, Kürtlerin ve diğer toplumsal grupların haklarını elde edeceği günlerin geleceğini ifade etti. Bu süreçte, birlik ve dayanışmanın önemine dikkat çekti.

Tırpanın Sesiyle: Fakir Baykurt’un İzinde Edebiyatı Sevmek TÜRKAN DOĞAN

Her Ekim ayı geldiğinde, yüreğimde bir tırpan sesi duyarım. Fakir Baykurt’un tırpanı bu — köylünün alnındaki teri, öğretmenin sabrını, kadının direncini biçen bir tırpan. Ölüm yıldönümünde onu anarken yalnızca bir yazarı değil, halkın vicdanına ses veren bir öğretmeni, bir düşünürün yüreğini anıyorum. Baykurt, benim için kelimeleriyle halkın ruhunu yoğurmuş bir köy enstitülüsüdür.

Fakir Baykurt’un dünyası, Köy Enstitüleri’nin toprağında filizlendi. O toprakta bilgi, emekle karışırdı; düşünceyle çapa, yazıyla ter yan yanaydı. Köy Enstitüleri, bilginin sadece kentlerde değil, köy meydanlarında da yeşerebileceğini gösteren bir umut hareketiydi. Baykurt, o hareketin en direngen kalemiydi. Romanlarında, köyün içinden, köylünün gözünden, emeğin kalbinden konuştu.

“Yılanların Öcü”, “Kaplumbağalar”, “Köy Enstitülü Delikanlı”, “Efendilik Savaşı” gibi eserlerinde halkın bilincini büyüten bir dil kurdu: Ne yukarıdan bakan ne de romantize eden… Gerçeğin içinden, alın teriyle yazan bir dil.

Ve benim yolum onunla “Tırpan” romanında kesişti.

İlk okuduğum kitaptı.

Bir kitabın bir insanın düşünme biçimini değiştirebileceğini orada gördüm.O romanda, köylünün suskunluğunu bozan kadınların sesi beni derinden etkiledi.

Elinde tırpan tutan kadının, yalnız kendi hakkı için değil, köyün ortak adaleti için ayağa kalkışı — işte orada “komünal bilinç” denilen şeyin ne olduğunu sezdim.

Baykurt, bireysel öfkeyi kolektif bilince dönüştüren bir yazardı.

Tırpan sadece bir alet değil, bir fark edişin simgesiydi: Toprağı biçerken adaletsizliği de biçmek.

Bu düşünceyle  İzmir Çiğli Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği Fakir Baykurt Roman Yarışması (bugünkü adıyla Fakir Baykurt Roman Ödülü)

Bu belediyede görev yaptığım dönemlerde, bu anlamlı projenin bir parçası olma onurunu yaşadım, gelen dosyaları büyük bir merak ve sorumlulukla inceledim.

Yarışma, her yıl edebiyat dünyasından çok değerli seçici kurul üyelerini bir araya getiriyordu: Işık Baykurt, Öner Yağcı, Hidayet Karakuş, Bahri Karaduman, Adnan Binyazar gibi isimler… Onlardan çok şey öğrendim; her biri bana yalnızca romanın teknik yönünü değil, edebiyatın vicdani yükünü de hatırlattı.

Her dönem, yüzlerce yazarın emeğiyle dolu dosyalar geldi.

Ben o dosyalarda Fakir Baykurt’un mirasının yankısını aradım:

“Gerçeği yazmak cesaret ister” diyordu Baykurt.

Ben de her satırda o cesaretin izini sürdüm.

Edebiyatı neden sevdiğimi Fakir Baykurt’un romanlarıyla anladım.

Çünkü onun yazdığı dünya, benim yaşadığım dünyanın içinden konuşuyordu.

Yoksulluğu bir kader değil, bir düzenin sonucu olarak anlatıyordu.

Ve her satırında, insanı hayata katlanmaya değil, onu değiştirmeye çağırıyordu.

Benim için Fakir Baykurt, kalemiyle öğretmenlik yapan bir insandır.

Köy Enstitüleri’nden aldığı ışığı romanlarına taşımış, halkın bilincini diri tutmuştur.

Bugün hâlâ o tırpanın sesi kulağımda yankılanır:

“Toprağı unutmadan, emeği unutmadan, insanı unutmadan yaz.”

Benim edebiyat sevgim, işte o sesle başladı.

Ve hâlâ o sesle devam ediyor.