Ana Sayfa Blog Sayfa 99

AABF Etrafında Kenetlenme Zamanı HASAN SUBAŞI

Aleviler, tarihleri boyunca inançlarını ve toplumsal varlıklarını korumak için hep birlik ve dayanışma içinde oldular. Bu tarihsel tecrübenin, Almanya’daki Aleviler için de belirleyici bir önemi var. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), 1989’da kurulduğu günden bu yana Alevilerin inanç, kimlik ve toplumsal haklarını savunma ve elde etme mücadelesinin adeta motor gücü oldu.

AABF’nin sağladığı tüm kazanımlar örgütlü mücadelenin somut ve kalıcı sonuçlarıdır. Bu nedenle örgütlü birlik, kazanılmış hakların teminatı ve geleceğin güvencesidir!

Alevi yolunun özü, ikrar, rızalık, dayanışma ve ortak irade üzerine kuruludur. Bu değerler, günümüz Almanya’sında demokratik ve katılımcı örgütlenme ilkeleriyle birleşerek Alevi toplumu için güçlü bir toplumsal zemin oluşturmaktadır. Modern toplumlarda hak arayışının yalnızca bireysel çabalarla sınırlı kalması etkisizdir. Örgütlü bir yapı ise hem devlet hem de uluslararası kurumlar nezdinde kolektif bir özne olarak kabul görür. Bu bağlamda AABF, Alevilerin yalnızca inançsal değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal hak mücadelesinin de taşıyıcısıdır.

Almanya’daki Alevi toplumunun örgütlü kapasitesini büyütmesi hem kazanımların korunmasını hem de yeni hak arayışları mücadelesinin güçlenmesini sağlar. Bu bağlamda Almanya’daki Aleviler için örgütlü birliğe katılım, kimliğin ve inancın korunmasının yanı sıra, demokratik hakların genişletilmesi açısından da hayati bir önemdedir.

Bilindiği gibi Aleviliğin temel değerleri — ikrar, cem, dar, görgü, müsahiplik, adalet, eşitlik, paylaşım, rızalık dayanışma ve ahlaki sorumluluk — örgütlü yapılar aracılığıyla çağdaş toplumlarda yaşatılmakta ve demokratik değerlerle buluşturulmaktadır. AABF, bu açıdan da önemlidir.

Hepimizin bildiği gibi, AABF Almanya’da Alevi kimliğini ve Alevi değerlerini korumanın yanı sıra toplumsal barış, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşam mücadelesine de önemli katkı sunmaktadır. Bu nedenle örgütlü birlik toplumsal bir zorunluluktur!

Bugün Almanya Alevi toplumunun önünde duran en önemli görev, AABF’nin örgütlü yapısının hem kitlesel hem de kadrosal ve kurumsal olarak güçlendirmektir! Bu görevin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi yalnızca Alevilerin haklarının korunması açısından değil, aynı zamanda Almanya’da demokratik, çoğulcu değerlerin ve göçmenlerin kazandıkları hakların korunup güçlendirilmesi ve ırkçılığa karşı sürdürülen mücadele açısından da önemlidir.

AABF’nin 36 yılı aşkın mücadelesi bize şunu göstermektedir: Hiçbir bireysel çaba, örgütlü bir mücadelenin yaratabileceği dönüşümü sağlayamaz! Her canımız bu bilinçle AABF’mizi sahiplenerek, bulunduğu her yerde AABF’ye bağlı olan cemevlerimize üye olmalıdır. AABF’ye atılan her taşı kendine atılmış bir taş olarak görmelidir. Bu bilinç ve sorumlulukla davranarak, içinden geçtiğimiz süreçte çoklu saldırılar altında yoluna devam eden AABF’nin etrafında çelikten bir iradeyle kenetlenmelidir!

alevihaberagi.com

Alevi Kadınların Sesi ve Hafızası Sürecin Temel Taşı Olmalı

Gazeteci Esra Çiftçi, Alevi kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ndeki rolünü vurguladı. Alevi kadınların, hem cinsiyet hem de inanç kimliği nedeniyle çok katmanlı bir dışlanmaya maruz kaldıklarını belirten Çiftçi, bu kadınların barışın gerçek öznesi olduğunu ifade etti. Türkiye’de yeniden gündeme gelen bu süreç, kadınların yıllardır taşıdıkları savaş yükünün yanı sıra, inançları nedeniyle dışlandıkları bir dönemde barış arayışının önemi açısından da kritik bir aşamayı temsil ediyor.

Çiftçi, çatışma süreçlerinin kadınlar üzerindeki etkilerini eleştirerek, savaşın sadece cephede değil, evde ve sosyal yaşamda da sürdüğünü vurguladı. Savaşın yarattığı travmanın, silahların sustuğu anlarda da devam ettiğini ifade eden Çiftçi, kadınların yalnızca güvenlik değil, özgürlük ve görünürlük taleplerinin de göz ardı edildiğini dile getirdi. “Gerçek bir barış, toplumsal dönüşüm hedeflemiyorsa, bu sadece bir suskunluktur” diyerek, kadınların bu süreçte daha aktif bir rol alması gerektiğini belirtti.

Alevi kadınların yaşadığı dışlanma ve baskının iki katına çıktığını vurgulayan Çiftçi, göç eden Alevi kadınların inançlarını gizlemek zorunda kaldıklarını ve sosyal dışlanma ile damgalanma gibi çok boyutlu sorunlarla karşılaştıklarını açıkladı. Ancak son yıllarda bu görünmezliğin kırılmaya başladığını ve kadınların artık daha fazla söz almak istediklerini söyledi. Çiftçi, bu söz alma çabasının bir direnişten örgütlü bir dönüşüme evrildiğini kaydetti.

Çiftçi, barış süreçlerinde kadınların temsilinin önemine de değinerek, mecliste kurulan komisyonun kadın temsiliyetinin eksik olduğunu vurguladı. Alevi kadınların bu süreçte sadece duygu değil, adalet ve vicdan duygusunu da barındırdığını belirten Çiftçi, kadınların olmadığı bir karar alma mekanizmasının her zaman eksik kalacağını ifade etti. Kadınların eşit temsiliyeti için yerel komisyonlarda aktif rol alması gerektiğini savundu.

BÖLÜNEREK YOL YÜRÜNMEZ ERGİN DOĞRU

0

Zaman vardır hep belirsizliği gösterir. Yaşamı saran koyuluklar içerisinde yok olan renkler, insanın zamana yenik düşüşüdür. İnsan belirsizlikler içinde bölünür, gel gitler içerisinde boğuşur durur. Kendinde bölünmüş olan iç denizine mahkûm olur. Bir kıyısı umudun, kavganın dalgaları vurdukça benliğini sorgulatır. Diğer kıyıya düştüğünde yaşam anlamsızlaşır. Varlığına aykırı olsa da arada biat etmenin sesleri yankılanır. Kalbinin sesi bastırır umudun kavganın kıyısı çeker benliğini. Tüm renkleri geride bırakarak mavinin güçlü dalgalarına biner, özgürlüğün sesini dinlersin.

Neden bu bölünmüşlük? Neden bu gel gitler? Beden taşır mı yarım olmayı? Bölünmüş duyguları iç denizinin hangi kıyısında olacağını, ruhunun geçmişten geleceğe taşıdığı duygu nehrinin akıl değirmeniyle buluştuğunda oluşan enerji ile belirlenir. Bölünmüş yaşamın paydasında toplayacağın geleceğin ağırlığı olur. Eksiler bir yana artılar bir yana dizilince artılara eğilir yüreğin. Tıpkı bir kefeye köleliğin sessizliğini, bir kefeye umudun çığlıklarını koyduğunda umudun ağır basması gibi. Ya da bir kefeye karanlığı, bir kefeye aydınlığı koyduğunda aydınlığın ağır basması gibi.

İnsan maviliğin dalgalarında kendini umudun denizinde var etmeli. Bölünmüş yüreğin karamsarlığında kulaç atmamalı. Karamsarlığın dalgalarında atılan kulaçların karaya vurması, kendinde yaşamı öldürmesi kaçınılmazdır.

Zaman olur bölünmüşlük içinde yol alırsın ama nereye gittiğini ve nerede duracağını bilemezsin. Yaşamın fırtınaları sürükler seni kanat açamaz, uçmayı başaramazsın. Çünkü fırtınalarda sürüklenirken belirleyen sen olamazsın. Sen fırtınaların bıraktığı yerde kalır akıbetini beklersin.

İnsan sürüklenen değil rüzgârın yönünü belirleyerek yenilgilerden kurtulur. Yaşamın devinimlerinde yaşayan gel gitler aşılıp, bölünmüşlükten çıktığında önünü görürsün. Önünü görmek bakmayı bilmektir.

Zamanın karşısında sürekli ona esir olmaktansa, zamanı kuşatarak hayallere ulaşmak gerekir. Esaretten sıyrılmak özgürlüğe atılan adımdır. Yüreğin sesi aklın sesine eşlik ederse çıkılır fırtınalardan. Yaşam denilen uzun yolculukta geçilen duraklarda bırakılan her acı sonraki durakta kavuşulacak sevincin ilk taşı olacaktır. Yaşamın duraklarında hapsolmak yerine hep bir sonraki durağı aramak insanı bütünlüklü kılar. Bütünlüğünü sağlayan insan doğruya yol alır.

Zor zamanlarda süzülürken yaşam ona dâhil olmak ve tüm renklerden umudun, sevdanın resmini çizmekle anlam kazanır. Bu yaşama sunulacak güzel bir armağan olur. Yaşamı düz koşmak ve tek renkte solumak yerine adım adım yaşamak tüm renkleri özümseyerek yol almak bizi iç denizimizdeki bölünmüşlükten kurtarır. İç denizimizdeki kıyıları buluşturdukça bütünlüklü, büyük ve sağlam limanı inşa etmiş oluruz.

Büyük yaşam limanına çektiğimiz düş gemileri bizi hayallerimize taşıdıkça var olmanın anlamı derinleşir, yaşamın keyfine varılır. Çünkü yaşam artık anlamlandırılmış ve değerler paydasında toplanılmıştır. Yaşamı esir alan bölünmüşlük bitmiş, bakmayı bilerek özlemi çekilen sevda yaşanır kılınmıştır.

Alevi yurttaşlara yönelik ayrımcılık derhal araştırılmalı!

DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Alevi yurttaşların kamu kurumlarında yaşadığı ayrımcılığı araştırmak amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir önerge sundu. Fırat, Alevi bireylerin eşit yurttaşlık hakkının ihlal edildiğini ve bu durumun toplumsal barışa zarar verdiğini vurguladı.

Önergesinde, Anayasa’nın 10. maddesine atıfta bulunan Fırat, tüm vatandaşların kanun önünde eşit olduğunu ancak bu ilkenin Alevi yurttaşlar için çoğu zaman uygulanmadığını belirtti. Alevilerin, işe alım ve görevde yükselme süreçlerinde kimlikleri nedeniyle dezavantajlı bırakıldığını ifade etti.

Fırat, kamu istihdamında mülakat süreçlerinde ayrımcılığın yaygın olduğunu, yüksek KPSS puanına sahip adayların bile ismi, memleketi veya öz geçmişi nedeniyle eleme sebebi olabileceğini dile getirdi. Alevi kimliğini saklamak zorunda kalan personelin de önemli kadrolara atanmasının neredeyse imkânsız hale geldiğini söyledi.

Bu ayrımcılığın yalnızca Alevi yurttaşların haklarını ihlal etmekle kalmadığını, aynı zamanda toplumda kutuplaşmaya ve eşitlik ilkelerine gölge düşmesine neden olduğunu ifade eden Fırat, Alevi yurttaşların yaşadığı sorunların tespit edilmesi ve çözüm önerilerinin geliştirilmesi için bir Meclis Araştırması Komisyonu kurulmasını talep etti.

Gergerlioğlu, Ana Fatma Cem Evi Kongresi’nde Alevi toplumuna seslendi

Ömer Faruk Gergerlioğlu, Demokratik Alevi Derneği Ana Fatma Cem Evi Gebze Şubesi’nin 5. Olağan kongresinde önemli değerlendirmelerde bulundu. Gergerlioğlu, Alevi inancının ve kültürünün toplumda daha görünür olması gerektiğine vurgu yaptı. Kongrede, Alevilerin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık hakları üzerine konuşan Gergerlioğlu, bu hakların sağlanmasının önemini dile getirdi.

Etkinlikte, Alevi toplumu için adalet ve eşitlik mücadelesinin devam edeceğini belirten Gergerlioğlu, “Bizler, inancımızdan ve kültürümüzden asla vazgeçmeyeceğiz. Her bireyin inançlarını özgürce yaşama hakkı vardır” sözleriyle katılımcılara seslendi.

Kongrede, Alevi derneklerinin birlik ve beraberlik içinde hareket etmesinin gerekliliği de vurgulandı. Gergerlioğlu, bu tür etkinliklerin Alevi toplumunun dayanışma içerisinde olması adına önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Son olarak, Gergerlioğlu, Alevi toplumu olarak, her türlü ayrımcılığa karşı duracaklarını ve toplumsal barış için mücadele etmeye devam edeceklerini belirtti. Bu bağlamda, tüm katılımcılara teşekkür ederek, birlik ve beraberlik çağrısında bulundu.

Alevi Bektaşi Federasyonu: Suriye’de Alevi Soykırımına Duyarsız Kalınamaz!

Alevi Bektaşi Federasyonu, Suriye’de Alevi toplumuna yönelik artan saldırılara dikkat çekerek, bu saldırıların soykırıma dönüştüğünü vurguladı. Federasyon, dünya kamuoyunu harekete geçmeye çağırarak, HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) çetelerinin Alevi köylerine yönelik katliamlarının sürdüğünü ifade etti.

Açıklamada, 2011 yılından bu yana devam eden çatışmaların özellikle Hama, Humus ve Lazkiye kırsalında Alevilere yönelik sistematik saldırıları artırdığı belirtildi. ABF, saldırıların 2025 yılı itibarıyla soykırım ve zorunlu göç politikalarına dönüştüğünü, Alevi yerleşimlerinin cihatçı gruplara devredildiğini kaydetti.

Federasyon, dünya ülkelerinin bu duruma sessiz kalmasını eleştirerek, Colani ve HTŞ’nin Alevi yerleşimlerine yönelik gerçekleştirdiği saldırıları kınadı. Alevi kurumlarının, bu katliamları uluslararası platformlarda duyurmak için çeşitli çabalar sarf ettiğini ancak sonuç alamadıklarını vurguladı.

Alevi Bektaşi Federasyonu, dünya kamuoyuna şu talepleri iletti: Suriye’de Alevi soykırımı yaşandığı kabul edilmeli, Colani ve HTŞ’nin savaş suçlusu olarak yargılanması sağlanmalı, Alevilerin yaşadığı bölgelere insani yardım koridorları açılmalı ve uluslararası sivil gözlemcilerin bölgede inceleme yapmasına olanak tanınmalıdır. Ayrıca, Suriye’de tüm halkların barış içinde yaşayabileceği demokratik bir devletin kurulması gerektiği ifade edildi.

Şarköy Cemevi, 7 yıldır toplumsal rızadan yoksun yönetiliyor

Şarköy Alevi Bektaşi Derneği, yerel yönetim tarafından Cem Vakfı’na devredilen Şarköy Cemevi’nin kendilerine tahsis edilmesi için mücadelesini sürdürüyor. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından yedi yıl önce inşa edilen cemevi binası, daha sonra Şarköy İlçe Belediyesi’ne devredildi. İlçe belediyesi ise cemevinin yönetimini Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı’na (Cem Vakfı) aktardı.

Yerel halk, cemevinin Cem Vakfı’na devredilmesine itiraz ederek, bu durumu kabul etmediklerini ifade etti. Şarköy Alevi Bektaşi Derneği yönetim kurulu üyeleri, yaptıkları yazılı açıklamada, Cem Vakfı’nın merkezinin İstanbul’da olduğunu vurgulayarak, “Cemevinin, Şarköy halkı tarafından kurulmuş derneğimize tahsis edilmesini talep ediyoruz” dedi.

Dernek yönetimi, cemevinin gerçek sahipleri olan yerel halkın taleplerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtti. Bu durum, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık açısından da önem taşıyor. Şarköy Alevi Bektaşi Derneği, cemevinin yerel bir yapılanmaya devredilmesinin gerekli olduğunu savunarak, taleplerinin karşılanmasını bekliyor.

Kadınlar savaşın yaralarını en derin hissedenler, barışa öncülük etmelidir.

DAD Kadın Sekreteri Nadide Yallı, kadınların savaş sürecinden en çok etkilenen kesim olduğunu vurguladı. Alevi kadınların, hem inançları hem de cinsiyetleri nedeniyle iki kat mağduriyet yaşadığını belirten Yallı, “Barış sürecini özellikle kadınların sahiplenmesi gerekiyor. Biz birlikte olursak yaşanan süreci barışa götürebiliriz” dedi.

Savaşın sadece kadınlar değil, tüm toplum üzerinde büyük etkileri olduğunu ifade eden Yallı, kadınların kaybettikleri eş, çocuk ve akrabalarının acısıyla başa çıkmanın zorluğuna dikkat çekti. Kadınların bu süreçte yalnızca duygusal değil, ekonomik olarak da büyük zorluklar yaşadığını belirtti.

Alevi kadınların ayrımcılığa maruz kaldığını ve savaşın getirdiği travmaların daha da derinleştiğini söyleyen Yallı, “Ötekileştirilen kadınlar bedensel, psikolojik ve ekonomik olarak savaştan çok etkilendiler. Özellikle Alevi kadınlar, bu ayrımcılığı had safhada yaşıyor” dedi.

Yallı, barış sürecinin kadınlara olumlu etkilerinin olacağını ve özellikle Alevi kadınların bu süreçte aktif rol alması gerektiğini dile getirdi. “Kadınlar savaşın bitip barışın gelmesini istiyor. Artık huzur ve insanca bir yaşam istiyoruz” ifadelerini kullanan Yallı, kadınların barış sürecine katılma ve söz söyleme haklarının olmasının önemine vurgu yaptı.

Pir Bektaş Piroğlu’nun Hakk’a Yürüyüşünün 7. Yılı: Bir Ömür Yolda

Pir Bektaş Piroğlu’nun Hakk’a yürüyüşünün üzerinden 7 yıl geçti. Musa-i Kazım Ocağı evlatlarından olan Piroğlu, Alevi toplumu içinde derin bir sevgi ve saygıyla anılan bir dedeydi. Taliplerine her daim kapısını açan, onlara yol erkanını öğretip rehberlik eden Piroğlu, hayatı boyunca birçok insanın yüzünü iyiye, doğruya, güzele çevirmeyi başardı.

Bektaş Piroğlu, 7 yıl önce Manisa’nın Turgutlu ilçesine bağlı Çepnidere köyünde, aşure paylaşıldığı bir sırada geçirdiği kalp krizi sonucu Hakk’a yürüdü. Vasiyeti üzerine Manisa’nın Dilek köyünde deyiş ve semahlarla anıldı. Piroğlu, dedelik göreviyle sadece Anadolu’da değil, Balkanlar ve Avrupa’da da Alevi inancına hizmet etti; 79 yaşında hayatını kaybetti.

Pir Bektaş Piroğlu, 1938 yılında Antep’in Nizip ilçesine bağlı Köseler köyünde dünyaya geldi. Alevi Bektaşi İnanç Kurulu üyesi olan Piroğlu, uzun yıllar boyunca Türkmen ve Çepni Alevilerin post dedesi olarak önemli bir rol üstlendi. Onun öğretileri, Alevi inancının yayılmasına ve yaşatılmasına büyük katkılar sağladı.

Her yıl anma etkinlikleri düzenlenerek Piroğlu’nun hatırası yaşatılmakta ve onun bıraktığı miras, yeni nesillere aktarılmaktadır. Pir Bektaş Piroğlu, toplumun hafızasında sevgi, saygı ve özlemle yer almaya devam ediyor.

Alevilik Tek Dile ve Tek Kimliğe Sığmaz HURİYE KABAYEL

Geçtiğimiz günlerde sanatçı Sebahat Akkiraz’ın Talat Paşa’ya övgüler dizmesi, Alevi toplumu açısından derin bir yara açmıştır. Talat Paşa, Türk devletinin hâlen sürdürdüğü soykırımcı politikanın mimarlarından ve İttihat ve Terakki’nin önde gelen şeflerinden biridir. Onun adı, Cemal Paşa ve Enver Paşa ile birlikte 1915 soykırımıyla, sürgünlerle ve Kürt Alevilere yönelik asimilasyon politikalarıyla anılmaktadır.

Bir Alevi sanatçının, hele de bir kadın sanatçının, insanlığa karşı suç işlemiş bir soykırımcıyı övmesi daha da acı vericidir. Çünkü Alevi inancı, kadın eksenli bir inançtır; kadına değer veren, onu yücelten tek inançlardan biridir. Böyle bir inancın mensubu olan bir kadının Talat Paşa’yı yüceltmesi, Alevi inancına aykırıdır ve Alevileri derinden yaralamıştır. Halkların celladını bir kahraman gibi anmak, Alevi yoluna ihanettir. Zira Alevilik, zulme karşı mazlumdan yana saf tutmayı emreder. Talat Paşa’yı sahiplenmek, mazlumların değil zalimlerin yanında yer almak demektir. Bu, Aleviliği devletin tekçi ideolojisine yamalamaktır.

Sebahat Akkiraz’ın açıklamalarının hemen ardından bu kez müzisyen Erdal Erzincan, “Aleviliğin ibadet dili Türkçedir, Kürt Alevi ya da Türk Alevi yoktur” sözleriyle gündeme geldi. Bu söylem, devletin yıllardır Alevilere dayattığı asimilasyoncu politikanın yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.

Doğrudur; Aleviliğin “hal dili” evrenseldir, gönüllerin ortak dilidir. Ancak bu gerçek, halkların anadillerini yok saymanın bahanesi olamaz. Dersim’de, Koçgiri’de, Maraş’ta Kürtçe ve Zazaca nefesler söylenmiş; Arap Aleviler cemlerini kendi dilleriyle yürütmüş; Türkçe nefesler de aynı zenginliğin parçası olmuştur. “Aleviliğin ibadet dili yalnızca Türkçedir” demek, bu tarihsel mirası inkâr etmek ve tekçi zihniyeti meşrulaştırmaktır.

Alevi geleneği, yüzyıllardır iktidara karşı direnişin sembolü olmuştur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar katliamlarla, sürgünlerle, zorunlu iskânlarla yok edilmek istenmiştir. Buna rağmen yol; dille, nefesle, cemle, yani halkların çeşitliliğiyle bugüne taşınmıştır. Aleviliği tek dile, tek kimliğe indirgemek; bu direnişin özünü yok saymak anlamına gelir.

Kürt Aleviler tarih boyunca hem inançları hem de kimlikleri nedeniyle çifte baskıya uğradılar. Koçgiri, Maraş ve Dersim bunun en acı tanıklarıdır. “Kürt Alevi yoktur” demek, bu tarihsel gerçekliği yok saymak demektir. Bu inkâr, yalnızca devletin işine yarar; halkların birliğini değil, parçalanmasını derinleştirir.

Alevi inancı, hakikate yürümek demektir. Hakikat, devletin resmi ideolojisinde değil; halkların yaşamında, cemlerinde, dillerinde ve direnişinde saklıdır. Aleviliği tekleştiren her söylem, yolun hakikatinden sapmadır. Gerçek yol, halkların dilini, kimliğini ve inancını özgürce yaşamasını savunmaktır.

Bugün Aleviliğin dili sorulduğunda verilecek en doğru yanıt şudur: Aleviliğin dili, halkların kendi anadilidir. Türkçe de olabilir, Kürtçe de, Zazaca da, Arapça da… “Hal dili” elbette evrenseldir; fakat bu, anadilleri yok saymanın gerekçesi olamaz.

Kızılbaş geleneği, halkların çeşitliliğini kucakladığı ölçüde özüne sadık kalır. Talat Paşa’yı öven ya da Aleviliği tek dile indirgeyen her yaklaşım, iktidarın asimilasyoncu zihniyetine hizmet eder. Bizim yolumuz, bu zihniyete karşı hakikati savunmaktır. Ancak böyle olursa hem Alevilik hem de halklarımız özgürleşir.